Doğa Canlıdır

Doğa Canlıdır

Doğa canlıdır, yaşayan bir sistemdir.
         Toplum yaşar, onu insanları yaşatır;
         İnsan yaşar, onu hücreleri ayakta tutar;
         Hücreler yaşar, onu molekülleri ayakta tutar;
         Ve bu böyle tabana bağımlı olacak şekilde atom-altı-öğelere kadar iner. Bu makalede tabana dayalı bu bağımlılık ve yaşam zinciri açıklanacaktır.
Ruh ve canlılığın kökeni
Doğa canlıdır. İnsanlar doğadaki canlılığı, ruh adını verdikleri bir faktöre bağlamışlardır. Ruh kavramının atalarımız tarafından nasıl anlaşılıp-yorumlandığı, Frazer’in “Dinlerin ve geleneklerin kökenleri”  “Altın Dal”  (1890) adlı eserinde açıklanmaktadır.
“Eğer bir hayvan yaşıyor ve hareket ediyorsa, ilkel insanın düşüncesine göre, bu ancak içinde onu hareket ettiren küçük bir hayvan olduğu içindir. Eğer bir insan yaşıyor ve hareket ediyorsa, bu ancak içinde onu hareket ettiren küçük bir insan olduğu içindir. Hayvanın içindeki hayvan, insanın içindeki insan, işte ruh budur. Bir hayvanın ya da bir insanın eylemi nasıl bir ruhun varlığı ile açıklanıyorsa, uyku ve ölüm onun yokluğuyla açıklanır. Uyku ruhun geçici, ölümse devamlı yokluğudur.” (Frazer 1890, 1, s 121)
Paganizm inançlı Atalarımız, varlıkları hareket ettiren veyahut büyüten faktörü “ruh” olarak tanımlamışlar ve bu faktörün varlıkların içlerinden kaynaklandığını kabul etmişlerdir.
Atalarımızın bu RUH tanımı güncel doğa-bilimleriyle uyumludur. Henüz mikroskop gibi doğadaki küçük, gözle görülemeyen varlıkları gözlemlemek olanağından yoksun olan atalarımız, kendilerine canlılık veren faktörün bedenlerindeki hücreler olduğunu bilemezdi. Ama yine de içindeki bir şeylerin kendisine canlılık verdiğini hissetmişlerdi.

Şimdi büyüme ve hareket etme olaylarının, dolayısıyla “RUH” denilen faktörün  nasıl oluştuğunu görelim.
Hayvanlar büyümeleri-beslenmeleri için bitkilere, bitkiler büyümeleri-gelişmeleri için ışığa muhtaçtırlar. Işık ise foton denilen kuant-kümeleşmelerinden oluşurlar. Kuantlar ise,yapıcılık-yıkıcılık arasında gidip-gelen salınım adımlarıyla çevrelerini değerlendirerek, verimsiz-kötü yapısallaşmaları terk edip, daha ekonomik yapısallaşmaları göç eden mühendis-mimar özellikli canlı unsurlardır.
Şimdi kuant dediğimiz bu en temel doğal-sistem-öğesinin çevresini değerlendirme yöntemini görelim.

Şekilde görüldüğü gibi deney  bir hazırlanır. (S) noktasına bir foton veya elektron kaynağı ve arka duvardaki bir yere birfoton veyahut elektron algılayıcısı (D)   bir detektör yerleştirilir. Aralarındaki perde üzerinde de -(A) noktasına- bir delik açılır.
Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 öge gönderildiğinde, delikten sadece bir öge geçebilecek şekilde ayarlanır.
Aynı boyutta ikinci bir delik (B), biraz daha yukarıdaki bir noktada açılır. (A) deliği kapatıldığında, (B) deliğinden de, gönderilen 100 öğeden sadece bir tanesinin geçtiği doğrulanır.
Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 öğeden 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir.   …  Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır. Detektör duvar üzerinde kaydırılabilir özelliktedir ve yeri kaydırıldıkça, algılanan öğe sayısının sıfır ile 4 arasında değiştiği görülür.

Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, öğelerin şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.
Kuantsal sistemlerde fizikçiler bir dalga-boyundan söz eder. Bu “dalga-boyu” kavramı, gerçekte bir dalga-boyu değil, kuantsal öğelerin değerlendirme-adımlarıdır. Kuantsal öğeler hedeflerini (sıfır - maksimum(+1)- sıfır - minimum(-1) – sıfır) şeklinde pozitiflikle negatiflik arasında değişen değerlendirme adımlarıyla ölçerek değerlendirirler.  (D)’ye ulaşmak isteyen bir öğenin önünde iki seçenek vardır:
Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Öge her iki seçeneği de teker teker değerlendirir:
Örn. (A) yolunu adımına göre hesaplamaya başlar; 1 adım, 2 adım, 3,4,5,6, adım vs. (D) hedefine vardığında adımının hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu.
Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu.
Öğe bu iki değeri toplar: +1-1=0.  Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve öğe kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 öğeden hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir şey ulaşmaz.
Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2.   2’nin karesi alınır: 4 eder.
Bu durumda (S)den gönderilen 100 öğeden 4 tanesi deliklerden geçer ve detektör 4 öğe kayıt eder. Delikler normalde birer öğe geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 öğenin geçebileceği deliklerden 4 tane öğe geçer!
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur: Rezonans, yani uyum, doğadaki oluşum-ve gelişmeleri yönlendirici ana unsurdur. Öğeler (olasılıklar) arasında uyum (rezonans) oluşuyorsa, ortaya ekstra kazanç çıkıyor!
Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler.
Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir.
Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır. 
Kuantsal öğelerin, güzergahlar arasındaki mesafe farkına bağlı olarak, (0 – 4) gibi çok farklı değerler arasında değişecek şekilde ulaşım noktalarına gitmeleri, WAVE-BEHAVİOUR = DALGA-DAVRANIŞI OLARAK TANIMLANMIŞTIR.

Öğelerin hangi delikten geçtikleri merak edilip, deliklerin arkasına özel detektörler konduğunda ise, öğelerin olasılık hesabı yapmaya gerek duymadıkları ve beklenen şekilde, yani her delikten bir elektron geçecek şekilde davrandıkları görülür. Bu durumda arka duvardaki detektör, hep sabit bir değerde (yani 2) öğe algılar. BU DURUMA KUANTSAL ÖĞELERİN PARÇACIK DAVRANIŞI DENİYOR.

Canlılık neyle ve nerede başlar?
Doğada sürekli olarak gerçekleşen değişim-dönüşümlerin temelinde kuantsal enerji olgusu yatar. Kuantum fiziği deneyleri,  atom ve atom-altı-öğeler dediğimiz proton-nötron-elektron, foton gibi temel varlıkların, ölü, cansız değil, tam tersine, cıvıl-cıvıl hareketli, yani canlı olduklarını göstermektedir. Statik-sistemli bakış açısının oluşturduğu ön-yargı ile fizikçiler bu temel varlıkları, “parçacık” olarak tanımlarlar. Onlarla yaptıkları deneylerde ise, bu öğelerin kah bir bilye gibi “parçacık”, kah bir hareketli öğe gibi “dalgalanma” özelliğine sahip olduğunu da görürler. Ne zaman parçacık, ne zaman “dalga” özelliği gösterdikleri araştırıldığında ise, gözlemleniyorlarsa parçacık, gözlenmiyorlarsa “dalga” özelliği gösterdiklerini fark etmişlerdir. Bu ikili özelliğe de “wave-particle duality = dalga-parçacık-ikiliği” demişlerdir. Bu davranış değişimini de, “gözlemci dalga fonksiyonu çökertir” şeklinde açıklamaktadırlar.
Şimdi burada bir nokta koyup, ön-yargısız düşünelim. Kuantsal öğeler dediğimiz, atomlar ve atom-altı-öğeler (proton-nötron-elektron-foton, vs.) “dalga-parçacık-ikiliği” gösterirler. Şimdi siz, elektron, foton gibi temel öğelerle deney yapıyorsunuz, deneylerde, siz onları gözlemlemeye kalkıştığınızda, onların dalga fonksiyonunu çökertmiş oluyorsunuz, öyle mi?
Ortada bir aktivite, bir olay var: kuantsal-öğenin “dalgalanma” özelliği kayboluyor. Bu dalgalanma nasıl oluşuyordu? Öğeler, önlerindeki iki güzergahı ölçüp-değerlendiriyorlar ve ölçüm sonuçlarının maksimum veya minimum değer göstermeleri ve birbirlerine uyumlu  olup olmadıklarına göre bizzat kendileri karar veriyorlardı. Birileri kendileriyle ilişki kurmak istiyorsa, onu da algılayıp, hesap yapmaya gerek duymuyorlar, normal beklenen şekilde davranıyorlardı. (Hatta detektörün ne kadar sağlam veya bozuk olduğunu da algılıyor ve o bozukluk oranına göre dalga veya parçacık olarak davranıyorlar.) Fizikçi dostlar, lütfen biraz mantık!
Şimdi kafanızda, doğada canlılık nerde ve nelerle başlıyor konusunda temel bir fikir oluşturabildiniz mi? Statik sistem ile dinamik sistem arasındaki fark işte bu temel özellikten kaynaklanır. Yani doğadaki canlılık ve hayat, atom-altı-öğeler dünyası ile başlar ve “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği, Chaisson yönelimi gibi faktörlerle alt-sistem-üst-sistem oluşumları şeklinde milyon-milyar yıllık süreçlerle devam eder.  

Atomlar aleminin yukarda açıklanan özelliği haricinde, şu ekstra özellikleri de, onların doğayı oluşturup-geliştiren en temel (canlı) varlıklar olduklarını göstermektedirler:
         Atomik öğeler mimar-mühendistirler, her şeyi pozitiflik-negatiflik arasında değişen bir ölçme- sistemleriyle değerlendirirler.
         Bir elektron, daha ergonomik bir yapı algılayıp, oraya göç etmek istediğinde, "kuantsal enerji-bankası" ona ihtiyacı olan o muazzam  enerjiyi ödünç verir, buna “tünelleme etkisi” denir.
         EPR (Einstein-Podolski-Rosen) etkisi evrensel ölçekte bir anında etkileşim (haberleşme) sistemidir ve bu sayede evrensel ölçekte enerjinin dengelenmesi sağlanır.
         Anında etkileşim, sadece kuantsal öğelerde değil,  onlardan oluşan diğer üst-sistemlerde de geçerlidir ve bu nedenle bir çekül veya pusula iğnesi ait olduğu üst-sistemdeki tüm kütle veyahut manyetik alan değişimlerini anında algılayarak, davranışını onlara göre ayarlarlar.
         Kuantsal öğelerin, kendilerini gözetleyen biri olup-olmadığını algılayıp, ona göre davranması tam bir bilinçli davranıştır;
         Atomların tasarımları, peryodik bir tablo halinde, bir yönde elektro-negativiteler artarken, diğer yönde elektro-pozitivite artması, atom-çaplarının düzenli şeklide değişmesi gibi bir çok özellik gösteren tam bir düzenleyiciliktir.
         Bilginin eksponansiyel gelişiminin sağlanmış olması ap-ayrı bir mucizedir.
         Atom-çekirdeklerinde birbirlerini itecek özellikli olan protonların sıkı bir şekilde bir arada tutulmaları ve bu olayda E=mc2 formülüne uyacak derecede çok muazzam enerji depolanması enerji-madde ilişkisini doğuran başka bir olağan-üstülüktür.
         Kuantların canlı olmaları ruh denilen ve tanrı kavramının çekirdeğini-özünü oluşturan olgudur, ruh ile kuantsal öğeler arası bu örtüşmeyi gösterir.  



►Statik sistemde doğa cansız, Tanrı canlıdır. Böyle olunca, Tepeye Bağımlı Örgütlenmeler (TBÖ) ortaya çıkar. TBÖ’lü sistemler ise tüm toplumsal sorunların kaynağıdır (bak http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html
►Dinamik sistemde doğa canlıdır, can en temeldeki kuantsal öğelerle başlar. Ve o kuantsal canlılar çevrelerini algılayarak daha ekonomik yapılar yapma yarışı içindedirler.
         Dinamik sistemler “Information & self-organisation” ilkesine uyarlar.
         Bu şekilde sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğal sistem oluşur. Tüm varlıklar birbirleriyle etkileşerek bu sistemi geliştirirler. Onun için bilgi sürekli artar!
         Varlıklar arasında gerçekleşen bu yarışta uygulanan en önemli iki fizik ilkesi şudur: Minimum Amplitüd Prensibi (MAP) ve Maksimum Information Prensibi (MIP). Yani en ekonomik yapısallaşmaları tercih etme ve mümkün olduğunca iyi bilgi oluşturma ve bu bilgilere göre yapısını sürekli geliştirme!
         Bu nedenle doğada sürekli bir değişim-dönüşüm söz konusudur. 

Kimse bu dünyaya kendi isteği ile gelmemiştir. Ama insanların içindeki bilgi-aktarama mekanizması olan “seks dürtüsü” onları öylesine zorlar ki, bir erkekle bir dişi birleşirler ve yeni bir insanın oluşumuna neden olurlar. Birleşme ve bilgi aktarma dürtüsü, taa atom-altı-öğeler dünyasından başlar: proton ve elektron birbirlerini öylesine çekerler ki, doğadaki yaklaşık 100 farklı element oluşumuna ve onların da kombinasyonlarıyla, binlerce-milyonlarca molekül oluşumlarına yol açarlar.
Doğadaki tüm varlıkların proton+nötron+elektron gibi birkaç temel öğeden oluştuğu, evrenimizin de başlangıçta bu temel öğelerden ibaret olduğu  bilinmektedir.
Şimdi “ether” dediğimiz doğadaki haberleşme ve etkileşim yoğunluğunu ve çeşitliliğini düşünelim.
►- Cep-telefonları, uydular gibi günümüzde yaygın olan aletlerin kullandıkları bir çok sinyal, 30-40 yıl önceleri yoktu! Yani 30-40 bin yıl öncelerinin “ether”i günümüze göre çok fakirdi.
►- 100 yıl öncelerine gittiğimizde, televizyon aletlerinin kullandıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 300 yıl öncelerine gittiğimizde, telefon-telegraf gibi aletlerin yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 300 yıl öncelerine gittiğimizde, telefon-telegraf gibi aletlerin yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 5 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, insan gibi varlıkların yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 100 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, memeli hayvanlar gibi varlıkların yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 500 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, böcek gibi varlıkların yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 4 milyar yıl öncelerine gittiğimizde, hücre gibi varlıkların yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
►- 10 milyar yıl öncelerine gittiğimizde,  demir, bakır gibi varlıkların yaydıkları sinyaller yoklardı, ether daha da fakirdi.
Ve bu şekilde evrenin başlangıcına ulaşıldığında, sadece proton+nötron+elektron gibi temel öğeler arası sinyalleşmelerden ibaret olan bir ether karşımıza çıkar. Daha sonraki zamanlarda, bu temel öğeler birbirleriyle birleşerek, çeşitli atom-molekül-hücre kombinasyonları oluşturmaya başlarlar Her yeni oluşan madde kombinasyonu, yeni bir etkileşim sinyali oluşturur.
Sonuçta Chaisson’un  (2001 ve 2010) “Energy Rate Density = Enerji Akış Yoğunluğu” adını verdiği üssel bir bilgi artışı ortaya çakar, MIP gerçeklemiş olur.
 Doğadaki her şeyde bir hareketlik, bir dinamizm vardır. Doğadaki bu dinamizmin başlangıç noktasını ise atom-altı-öğeleri oluşturur. Atom-altı- öğeleriyle uğraşan fizikçiler, bu öğelerin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduklarını ve de doğadaki tüm enerjilerin bu kuantsal varlıklardan kökenlendiğini gözlemlemişlerdir. Ama zaman kavramının anlamını ve zaman + enformasyon + madde-kompozisyonu arasındaki karşılıklı bağımlılığı bilmediklerinden, doğadaki hayat sistemini anlayamamışlardır.
Kuantsal sistemden gelen bu davranış belirleyici  “niyet-hedef” konusunu insanların bir davranışı güzel açıklar. Şöyle ki: Ramazan ayında oruç tutanların durumuna bakalım. Kişi, o gün sabahtan akşam kadar yemek yemeyeceğine dair niyet etmiştir. Bu “niyet” bedendeki hücrelere gösterilen bir hedeftir; hücreler o hedefe ulaşacak şekilde davranırlar. Normalde öğleyin acıkıp-yemek isteyecek olan hücreler, öğleyin yemek isteyecek şekilde davranmazlar, çünkü onlara akşama kadar yemek-yememek hedef gösterilmiştir. Yani kişinin “niyet etmesi” hücrelere gösterilen bir hedeftir ve hücreler o hedefe göre davranırlar. Aynen kuantsal öğelerin kendilerine gösterilen bir hedefe yönelmeleri gibi!
Hücrelerin niyete göre davranmaları, tüm sağlık işlemlerinde de geçerlidir. Bir şeyin bir hastalığa iyi geldiğine inanırsanız, o şey size iyi gelir. Kötü etki yapacağına inanırsanız, kötü gelir. Tıpçılar buna plasebo – nosebo etkisi derler.
Niyet ve hedef gösterme hücreler için çok önemlidir, çünkü geleceklerinin şekillenmesi bu hedeflere bağlıdır. Yaşanmış bir örnek üzerinde bunu açıklayacak olursak, Galapagos adalarındaki canlı türlerinin farklılaşması akla gelir. Yaklaşık 50 milyon sene önceleri deniz altında patlayan  bir volkanizmayla pasifik okyanusunda ortaya çıkan bir adadaki yaşam koşulları dünyanın diğer yerlerinden farklılık arz eder. Bu farklılık, o adaya düşen ilk bitki tohumlarına “yeni bir hedef” olarak yansır ve daha farklı bir şekilde gelişmelerine yol açar. O bitkilerden yararlanmak üzere o adalara gelen kuşlar, bitkilerdeki farkı hücrelerine aktarırlar ve hücreler de bu farklı bitkilere uygun gaga ve diğer organ değişimlerini yaparlar. Bu şekilde o ada koşullarına uygun bir fauna-flora gelişimi ortaya çıkar.
Balina, yunus gibi denizlerde yaşayan memeli hayvanların oluşumu da tamamen bir niyet ve hedef gösterme olayı sonucudur. 65 milyon yıl önceleri gerçekleşen yok-oluşla dünya sahnesinden silinen dinozorların bıraktıkları boşluklar, genelde yeni memeli hayvan türlerinin ortaya çıkmasıyla doldurulur. Bu yer doldurma işlemi hem karasal, hem denizel ortamda gerçekleşir. Memeliler o zamana kadar karada yaşayan hayvanlar iken, denizde yaşayan dinozorlardan kalan boşluğu doldurmak için, denizde yaşayacak şekle dönüşmüşlerdir. Bu dönüştürme işlemini yapanlar ise, elbette o canlıların hücreleri olmuştur. Deniz kıyılarında yaşayan bir memeli hayvanın (mesonychid veya Indohyus-türü) hücreleri, dinozorlardan kalan denizlerdeki ekolojik boşluğu görür ve o boşluğu dolduracak şekilde bedensel değişiklikleri yaparak, balina gibi denizlerde yaşayabilecek bir beden tasarımı yaparlar! Tamamen bir niyet ve hedef belirleme olayı!
Çevre faktörlerini algılama ve çevreye uyum, tüm canlıların sahip oldukları bir temel özelliktir. Bunu en güzel şekliyle, yandaki kamuflaj yeteneği örnekleri sunan şekilde görmekteyiz.

►1- Bir bedende tüm işlevler, beden içindeki hücrelerce gerçekleştirilir. Hatta bizlerin serbest irade dediğimiz ve bilinçli olmamıza gerekçe gösterdiğimiz davranışımız bile, bizler karar vermeden saniyelerce önce, beyindeki hücrelerimizce belirlenir. (Bir salona bir sürü kişi konur ve her birinin önüne mavi –yeşil – kırmızı renklerde üç düğme yerleştirilir. Kişilere dışarıdan hiç müdahale olmadığında, bir düğmeye basmaları istenilen deneklerin bastıkları düğmeler gelişi güzel bir dağılım gösterir. Beyinde mavi – yeşil – kırmızı gibi renkleri algılayan hücrelerin hangi frekanslarda bu işlemi yaptıkları saptanabilmektedir. Yani bir bedene ait binlerce farklı işlemleri yapan özel hücreler bulunmaktadır ve hangi hücrelerin neler yaptıkları saptanabilinmektedir. Dolayısıyla, mavi rengi algılayıcı hücrelerin hassas oldukları (ama biz insanların algılayamadığı) bir sinyal verilip, deneklerden herhangi bir düğmeye basmaları istendiğinde, tüm deneklerin mavi düğmeye bastıkları saptanır, vs.) Dolayısıyla, bir bedende tüm işlemleri yapanlar, karar verenler, vs, hep o bedenin içindeki hücreleridir.
►2- Atmosfer veya hidrosferdeki her bir molekül, kendisine komşu en yakın moleküllerin basınç ve sıcaklık değerlerini algılar ve en düşük değerdeki komşusuna doğru hareket eder. Rüzgar ve akıntı kuvvetleri ve sistemleri bu şekilde oluşurlar.
►3- Atomlar dünyasına gittiğimizde, orada işleri yapan ve karar alanlar da yine atom veya moleküllerin bileşenleri olan foton, elektron gibi atom-altı-öğelerdir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler için çift-yarık deneyi, refleksiyon-refraksiyon olayları gibi bölümlere bakılabilinir. Doğadaki en temel enerji birimi kuantlar olduklarından, ve enerjinin nerede çok, nerede az yoğunlaşması gerektiğine de onlar karar verdiklerinden, doğadaki tüm işlemlerin yapıcıları ve planlayıcılarının kuantlar alemi olduğu ortaya konmuş olur.
Kuantların enerji dağıtımı sistemi, varlıkların yapısal-dokusal durumlarındaki değişimlere göre olur ki, bu da bilgi dediğimiz enerjinin nerden nereye akacağını belirleyen faktörle tam bir çakışma gösterir. Şöyle ki: Kandel’in Nobel ödüllü araştırmaları, bilgi denilen öğrenme olaylarının hücrelerin sinaps yapısallaşmalarında gerçekleşen kimyasal ve fiziksel değişiklikler şeklinde kayıt edildiğini ortaya koymuştur. Bilgi enerjinin nerden nereye aktarılması gerektiğini belirleyen faktör olarak tanımlandığına göre, varlıkların kimyasal formülleri ve fiziksel etkileşim sinyalleri doğadaki olayların nerden nereye ve nasıl olacağını belirleyici kriter olmuş olur.
Dolayısıyla, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler, varlıkların alt-bileşenleri olan öğelerce, bilgi oluşturularak, yani varlığın kimyasal-fiziksel yapı ve dokusu çevredeki enerji durumuna göre değiştirilerek, gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde doğa ve dünya sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistem olmaktadır.
Özetle: Doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistemdir. Doğal sistem, kendi kendileri arasında sürekli bir iletişim ve haberleşme sistemi içinde olan, kendi-kendilerini düzenleyen, kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyecek kuralları karşılıklı etkileşimlerle kendileri oluşturan ve bu şekilde kendi-kendilerini örgütleyen canlı, yaşayan bir sistemdir. Buna dinamik sistem anlayışlı doğa görüşü denir.
Doğadaki canlılığı (hareketliliği ve eylemleri) başlatanlar kuantsal öğeler olduğundan, ve atom > molekül > hücre > beden gibi üst sistemler hep içlerindeki bileşenleri tarafından oluşturlup-yönlendirildiğinden, her olay veya işlem içten-içe oluşur ve gelişir. Halbuki gelenek ve göreneklerimizle bizlere anlatılan doğa görüşü, statik-sistemli bir görüştür ve doğadaki gerçeklere tamamen terstir.
Bu yanlış bilgilendirmenin zararlarını tüm hayatımızda çekmekteyiz.
Her şey ihtiyaca göre gelişir!
İhtiyaçlar bilgi oluşturularak giderirler.
Bilgiler ise varlıkların yapısal-dokusal durumlarındaki değişiklikler olarak kayıt altına alınırlar.

Canlı- cansız diye bir ayrım doğada yoktur, çünkü canlılığın en temel belirtisi olan “çevresini algılama ve ona göre hareket etme” yeteneği tüm varlıklarda vardır.
Öyleyse bizlerin canlılar “dünyası – cansızlar dünyası” şeklinde yaptığımız ayrım neye dayanır?
Bu ayrım, varlıkların kimyasal bileşim farkına dayanır; canlılar alemi (organik) karbon (C), cansızlar alemi (inorganik) ise silisyum (Si) temeline dayalı bir yapısallaşmaya sahiptir.
Si- temeline dayalı yapısallaşmada molekül büyüklüğü ve çeşitliliği sınırlıdır. Kuvars, mika, feldspat, vs. gibi inorganik moleküller beş-on tane atomdan oluşur. Protein gibi organik moleküller ise, binlerce atomdan oluşur. “Bilgi kapasitesi” varlığın kimyasal yapısına bağımlı olduğuna göre, çok atomlu moleküllerin bilgi depolama kapasitesi, az atomlu moleküllere göre kat-be-kat fazla olmuş olur. (Üstelik karbon (C) atomu, silisyum (Si) atomuna oranla çok daha aktiftir.) Bu nedenle organik maddeler arasındaki bilgi aktarım hızı, inorganik maddeler arasındakilerden çok-çok fazladır.
Bu farklılığı bir örnekle göstermek gerekirse: Denizdeki veya atmosferdeki bir molekül, çevresindeki varlıkların enerji durumlarını algılar ve kendi durumunu ona göre ayarlayarak, en düşük enerjili olana doğru harekete geçer; bu şekilde atmosferde bir akıntı sistemi oluşmasına katkıda bulunur. İnorganik moleküller arasındaki bilgi alışverişi foton- elektron düzeyinde enerji aktarımları kadardır.
Organik maddeler arasındaki bilgi alışverişi, çok daha geniş kapsamlı olduğundan, koku, renk, ses, seks, vs. gibi çok daha geniş kapsamlı enerji transferleri oluşumuna olanak sağlar. Bu enerji transferi Chaisson’un  (2001 ve 2010) “Energy Rate Density = Enerji Oranı Yoğunluğu” dediği kavramla ilişkilidir.
  Doğadaki basitten başlayarak karmaşık yapısallaşmalara doğru gelişen evrimleşme, bilgi oluşturma potansiyeline bağlı olarak, yapısal bileşimlerin değiştirilmesiyle enerji-akış-sistemlerini daha verimli bir biçimde kullanacak bir değişim-dönüşüme doğru ilerlenme olayıdır.
Doğa ve dünyamız sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir ve bu değişim-dönüşümler hep daha ekonomik bir oluşum-yapı ortaya koymaya yöneliktir. Dolayısıyla evrim (hayat) anlamsız bir zaman doldurma olayı değil, “nasıl daha rahat bir durum (yaşam sistemi) oluşturabiliriz?” sorusuna yanıt arayıcı süreçtir.

Şimdi insanlık tarihindeki gelişmeleri örnekleyerek bilgi oluşumunun artışına dayalı gelişmeleri gösterelim.

Toplumsal yaşam yaklaşık 12–13 bin yıl öncelerinin “Mezopotamya”sında başlar. 12-13 bin yıl öncelerinin “Mezopotamya”sı günümüzden epey farklıdır, zira deniz seviyesi o zamanlar 100 metre kadar daha düşüktür ve bu nedenle Basra körfezinin büyük bir kısmında su yoktur. Basra körfezi, Katar doğusunda bulunan küçük bir göle indirgenmiş haldedir. Bu nedenle Dicle+Fırat nehirleri, bu küçük gölün üzerinden  (Hürmüz boğazı civarında) Hint okyanusuna ulaşmaktadır. Bu konuda (ve de Atlantis-efsanesi hakkında) daha ayrıntılı bilgi için şu adrese başvurulması önerilir:
Günümüz dünyasının geçmiş zamanlardan farkı, sadece coğrafik görüntüsünün farklı olmasında değildir, iklim de o zamanlar çok farklıdır. Buzul devri denilen çok soğuk bir dönem bitmiş ve dünyamız tekrar ılıman bir döneme geçiş yapmaktadır. İnsanların yaşam tarzları da günümüzünkinden çok farklıdır. Henüz ilkel bir dönemdedir ve avcılık ve toplayıcılıkla geçinmektedir. Yukarıdaki adreste açıklan nedenlerle avcılık-toplayıcılıktan, ilk tarım işlemlerine geçiş  12-13 bin yıl öncelerinde bu eski Mezopotamya bölgesinde gerçekleşmiş ve oradan çevresine yayılmaya başlamıştır. Anadolu’daki ilk yerleşim yerlerinin oluşumları (Çatalhöyük, vd.) bu nedenle 1-2 bin yıl daha geç başlarlar.
►-Tarımcılığın başlangıcında toprağın sürülmesinde ve işlenmesinde basit tahta ve pişirilerek sertleştirilmiş çamurdan porselenvari el aletleri kullanılmıştır.
►- Tunç ve onu takip eden demir devrinin başlamasıyla toprak işlenmesinde öküzlerin çektiği saban kullanılmaya başlanmıştır. Saban kullanımı verimi artırmıştır. Verimin artması ürün fazlasının takasına, dolayısıyla ticaret işlerinin gelişmesine yol açmıştır.
►- Tunç devri Mezopotamya’da MÖ 3000’lerde başlarken, batı Avrupa’da MÖ. 2000’li yıllarda, yani tam bin yıllık bir gecikmeyle başlar. Demir devri Anadolu’da MÖ. 1300’lerde başlarken, batı Avrupa’da MÖ. 800’lerde başlar. Bunlar bilgi oluşumunun eskiden önce Mezopotamya merkezli olarak oluşup çevreye yayıldığını gösterir. Bu durum Orta çağdan sonra tersine döner ve bilgi oluşturmanın merkezi Batı Avrupa’ya kayar ve oradan çevreye yayılmaya başlar.
►- Bilgi oluşturma merkezinin Mezopotamya’dan Avrupa’ya kaymasının temel nedeni, yine bir ihtiyaçtan kaynaklanır. O ihtiyaç ise şöyle oluşmuştur: İnsanların oluşturdukları toplum hayatı bilgileri (okul kitapları, meslek bilgileri,  kutsal kitap vs.) kitabi belgeler olarak oluşturulur ve aktarılırdı. Orta çağ sonlarına kadar kitapların yazılması ve çoğaltılması hep tek-tek el-yazmaları şeklinde olurdu. Bir kitabın çoğaltılması özel yetiştirilmiş insan gücüne dayanırdı ve aylar-yıllar alırdı. Bu nedenle toplumlarda çok fazla “katip” ihtiyacı oluyordu. Katip ihtiyacını azaltarak, insanları diğer alanlarda hizmete yönlendirmek çok acil bir toplumsal gereksinimdir. Gutenberg’in 1455de kutsal kitap İncil’i bastığı matbaayı keşfederek, kitap çoğaltma işleminde kâtiplere ihtiyacı ortadan kaldırması, her tür bilginin hızla toplumda yayılmasına olanak sağlayan en büyük keşiflerden birini oluşturur. Bu keşif, Avrupa’yı hızlı bir bilgi oluşturma ve aktarma merkezine dönüştürür ve Rönesans-reform döneminin Avrupa’da yeşermesinin temelini atar.
►- 1492’de Amerika’nın keşfiyle, Amerika’ya insan göçü başlar. Başlangıçta sadece yelkenli gemilerle yolculuk yapılmakta ve aylar sürmektedir. Uzun, yorucu ve tehlikeli deniz yolculuklarını kısaltmak acil bir ihtiyaç olmuştur. 
►- Bilgi kaynakları olan kitapların çoğaltılıp-dağıtılmasının, bilgi oluşum ve gelişimini hızlandırması sayesinde, buharlı motor keşfedilir ve gemiler artık çok daha kısa sürede hedeflerine ulaşır duruma gelirler. Bu durum Amerika’da bir nüfus patlaması oluşmasına yol açar. Vahşi batı kurallarıyla bir süre çalkantılı dönem geçiren Amerika, 1776’da bir devlet yapısına kavuşur. Amerika’ya göçler hala tam sürat devam etmektedir. Bir devlet olarak Amerika’nın nüfus sayımı yapması ve vatandaşlarının özelliklerini bir kayıt altına alması acil bir ihtiyaç olmuştur.
►- Milyonlarca kişiyi sayıp, düzenli bir istatistiksel veri tabanı hazırlamak çok zor bir işlemdir. Bu işlemi kısa bir sürede yapabilmenin bir yolu - yöntemi bulunması gerekmektedir. Bu konu üzerinde çalışan uzmanlar “delikli kart” ve bu kartları okuyabilen bir makine geliştirirler. Günümüzdeki sınav değerlendirmelerinde kullanılan “optik kartların” atası olan bu kartlarda belli alanlarda belli simgeler bulunur ve kişinin özelliklerine  uygun olan simgeler delinerek, kişi hakkında gerekli tüm bilgiler depolanır. Kart okuyucusu makineler ise bu kartlardan milyonlarcasını kısa sürede okuyup, istenilen verileri (bilgileri) ortaya koyabilmektedirler. Bu şekilde otomatik bilgi-işleme-sisteminin ilk adımı atılmış olunur.
►- Bilgi işlem sistemlerinin gelişmesini zorlayan diğer önemli adımı, 2. Dünya savaşındaki karşılıklı şifre çözümü faaliyetleri oluşturur. Müttefik devletler ve Mihver devletler arasında yaşanan taktik savaşlarında kart-okuyucu makineler geliştirilerek, IBM- adlı bilgisayar dev-şirketinin gelişmesini sağlayan oluşumlar ortaya çıkmış ve günümüz dünyasının teknolojik düzeyine gelinmiştir.
Tüm bu değişim-dönüşümler insanların kendi aralarındaki ve doğa koşulları karşısındaki karşılıklı etkileşimleriyle oluşmuşlardır. İnsanlar belli ihtiyaçlar karşısında, doğadaki maddeleri (atomları, molekülleri, vs.) değişik tarzlarda yeni kombinasyonlara sokarak, yeni özellikler gösteren yeni bileşimler oluşturmuşlar ve bu oluşturdukları gereçlerle sorunlarını çözmüşler, ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Bu işlemler sadece ve sadece varlıkların (burada insanlar ve çevrelerindeki diğer varlıklar) karşılıklı etkileşimleri sayesinde gerçekleşmiştir. Harici bir olağan-üstü varlığın müdahalesi söz konusu değildir.
Burada insanlık tarihinin son 15 bin yıllık dönemini kapsayan süreçteki değişim-dönüşümler sergilenmiştir. Evrenimizin yaklaşık 13 milyar yıllık geçmişinde gerçekleşen değişim-dönüşümler de aynen bu şekilde oluşmuşlardır.
Biz insanlar oluşturduğumuz bilgileri kitaplara yazarız. O kitaptaki onlarca simgeye bir anlam verip, onlardan belli senaryolar oluşturanlar yine beynimizdeki hücrelerdir.
Şimdi, dinamik sistemli doğada varlıkların bilgi oluşturarak ve bilgiyi kimyasal bileşimlere yansıtarak, gittikçe gelişip-çeşitlenen doğal sistemi nasıl yapılandırdıklarına ait en yeni bilimsel araştırmalardan örnekler verelim. 
¤- Beynimiz sürekli bir çevre koşulları gözlemlemesi ve nelerin eski, nelerin yeni veya değişmiş olduğunu algılayıp, bunları kayıt altına almaya çalışan bir bilgi-işlem sistemidir.
►1- Duncan ve diğ. (2012)’nin gösterdikleri üzere, “özellik ayrımlaştırması = pattern separation” veya “özellik toplanması = pattern completion ” denilebilecek yöntemle, çevrede gerçekleşen her değişim-dönüşüm, ya yeni bir olay veya eşya olarak ayrılıp, “yeni bir şey” kategorisine sokulmakta, veyahut var olan bir şeyde gerçekleşen ufak değişimler eski bilgiye eklenmektedir.
►2-Yine  O’Connell &  Hofmann (2912)’ın araştırmaları, memeli hayvan beyinlerinin 12 bölgesinde tüm memelilerde ortak olan bir değerlendirme ve karar-verme mekanizması bulunduğunu ve bu durumun 450 milyon yıllık bir ortak geçmişin sonucu ve ürünü olduğunu ortaya koymuştur.
►3- Bir başka araştırmacı grubu ise, beynin bilgi (hafıza) oluşturma mekanizmasının, canlının deneyimlerine dayanarak, “teşvik edici- engelleyici” yöndeki davranışlarının zaman içindeki gelişimlerine göre oluşturulduğunu ortaya koymuştur.
►4- Beyindeki hücrelerin yaş ilerledikçe de kendilerini geliştirip, karar verme yeteneklerini geliştirdikleri ise, Shibata ve diğ. (2011) araştırmalarıyla ortaya konulmuştur. 
►5- Beyindeki karar alma işlemlerinin, beynin farklı bölümlerindeki hücreler arasındaki karşılıklı bir işbirliğine dayandığı Kennerey  ve diğ. (2011)’nin araştırmalarıyla netlik kazanmıştır.
►6- Lindeboom ve diğ. (2013) bakterilerden en gelişmiş bitkilere kadar hücre şekillerinin belirlenmesinde katanin denilen bir proteinin etkili olduğunu; hücrelerin şekilerini belirleyen mikrotübüllerin, çevrelerinden gelen sinyallere (bilgilere) gore uzatılıp-kısaltılarak varlığın şeklinin belirlendiğini göstermişlerdir.
►7- Pathak ve diğ. (2013) bakterilerin, TraA adlı bir hücre zarı reseptörü vasıtasıyla, dost-düşman ayrımı yaptıklarını, kimlerle ortaklık kurulabileceği, kimlerden uzak durulması gerektiği bilgilerini derlediklerini göstermişlerdir.
►8- Lim, X. ve diğ. (2013) bir bedende doku büyümesinin rastgelelikten kurularak dengeli ve düzenli şekilde varlığın gereksinimlerine uygun olarak gelişmesi (kanser veya başka türlerde ur oluşmaması) için Wnt hedef geni Axin2 oluşturulduğunu, bu genin görevini tam yapabilmesi için Wnt/β-catenin sinyallerine ihtiyaç duyduklarını saptamışlardır.
►9- Beyin öyle karmaşık bir yapıdadır ki, sağ beyin farklı (tüme-varımcı) bir bakış açısına, sol beyin farklı (tümden-gelimci) bir bakış açısına göre olayları değerlendirip, 300 milyon aksonal liften oluşmuş Korpus Kollosum vasıtasıyla birbirleriyle bilgi değiş-tokuşunda bulunup, beden için en iyi kararı oluşturmaya çalışırlar. Beynin bu iki yarım küresi farklı kişiliklere, yazılımlara sahip iki farklı ünite olarak işbirliği içinde çalışır. Bu işbirliği aradaki Korpus Kollosum sayesinde gerçekleşir. Birbirini tamamlayan bu ünitelerden sağ beyni, bilinçaltı zihnin anatomik bir temsilcisi gibi; sol beyni ise bilinçli zihnin bir temsilcisi gibi görebiliriz.

Hücrelerin ne kadar bilgili ve bilinçli davrandıklarını gösteren araştırmalar çoktur. Ve her gün yeni araştırmalarla, gerek hücrelerin, gerek molekül, atom gibi diğer daha küçük öğelerin bilgili ve bilinçli davrandıkları insanların bilgisine sunulmaya devam edilmektedir.
  
Doğa Canlıdır
Doğa ve dünyamızı anlamak için, önce kuvvet oluşturucu sistem konusu, sonra zaman kavramının anlamı ve hayatla ilişkisi öğrenilmelidir. Bu konuda
adresli yazılarda gerekli bilgiler verilmiştir.
Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı –yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık– yok. O durumda, o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır! O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedî bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.
İşte bu durum atalarımız tarafından anlaşılamamıştır. Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedî bir ekstra varlıkta aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen,  zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir. 
Statik sistemli (Newton’cu) görüşte, varlığı hareket ettiren kuvvetin, varlığın dışındaki bir sistemden geldiği düşünüldüğünden, harici bu kuvvet oluşturucunun, varlığı ışık hızında bile hareket ettireceği düşünülür.
Dinamik sistemli doğada ise varlığın, örn. bir molekül veya hücrenin ışık hızıyla gitmesi gibi bir şey asla düşünülmez, çünkü varlıklar hareketlerini doğadaki enerji kaynaklarından yararlanmaya yönelik olarak bizzat kendileri geçekleştirirler. Enerji ise maddelere bağlanarak depolandığından, hareket maddeler arasında gerçekleşir.
Doğadaki her türlü eylem ve işlem varlıkların içlerindeki küçük bileşenlerince ayarlanır ve yapılır. Bu ayarlama işleminin kökeni kuantsal sisteme dayanır. Fizik deneylerinin gösterdiği üzere, atom-altı-öğeler dünyasında her atom-altı-öğe, çevresini algılar. Çevresinde kendisiyle ilişkiye girmek isteyen (kendisini gözlemleyen) biri (bir şey) varsa, onun niyetine göre davranır. Ama çevrelerinde kendileriyle ilişkiye girmek isteyen bir şey yoksa o zaman bir mimar-mühendis gibi davranmaya başlarlar: çevrelerindeki tüm varlıkların durumlarını algılayıp, nereye gitmelerinin (veya gitmemelerinin) daha iyi olacağının hesabını yaparlar ve ona göre davranırlar.
Şekil: Dinamik sistemli doğada, canlılık kuantsal (atom-altı) öğelerle başlamaktadır. Ve onlar atom-molekül-hücre-beden gibi gittikçe gelişen üst sistemler içinde “entegre-sistemler-teorisi” kuralları çerçevesinde bir-araya gelerek, doğa-ve dünyayı oluşturup, sahiplenmektedirler.
Bu kralların en önemlileri şunlardır:
i-Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
ii-Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
iii-Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
iv-Her sistemde, üst düzey  alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey  alt düzeye yön (hedef) gösterir.
v-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Bir hedefe gidip-gitmeme kararının alınma yetkisi kuantsal öğelerin elinde ve denetimindedir. Kuantsal öğeler evrensel ölçekte hesaplama yaparlar ve en ekonomik sistemleri tercih ederler. Bir varlığın arzuladığı bir şeyin, evrensel ölçekteki hesaplamalara uygun olup olmadığı konusunda karar kuantsal öğelere kalmıştır.
Bunlara ek olarak kuantsal öğelerin tünelleme özelliğinin bilinmesi de çok önemlidir, çünkü doğadaki en ekonomik yapıları seçip, onların gelişmesini, kötü yapısallaşmaların ise, dağılıp-yok olmaları yine kuantsal sistemin elindedir.
Canlılığın (dolayısıyla Allahın) varlıkların dışında bir sistemde bulunduğu inancıyla yetişen insanlarda (Yani TBÖ faktörü altındaki) kişilerde  kendine güven duygusu gelişimi engellenir. Çünkü, hücrelere verilen bilgi, onların kaderlerinin dışarıdaki bir güç sistemi tarafından belirlendiği yönünde olunca, onların çevrelerini algılayarak edindikleri bilgilere göre çevreye uyumlu hale gelme yetenekleri sınırlanmış olunur.  Bu nedenle insanlar pasif davranışlı olurlar ve her şeyi tepedekilerden beklerler. Halbuki, doğada pasif davranışlı hiçbir nesne yoktur ve tüm doğal sistem karşılıklı etkileşimler üzerine kuruludur.
Kuantsal öğeler,
► çevrelerindeki her şeyi algılarlar.
►örn. Bir insan onları gözlemlemek istiyorsa, onun niyetini hemen algılayıp, onun istediği şekilde cansız bir madde gibi davranırlar.
►Ama çevrelerinde kendileriyle ilişkiye girmek isteyen bir şey yoksa o zaman bir mimar-mühendis gibi davranmaya başlarlar: çevrelerindeki tüm varlıkların durumlarını algılayıp, nereye gitmelerinin (veya gitmemelerinin) daha iyi olacağının hesabını yaparlar ve ona göre davranırlar.
►Ulaşacakları noktada yapıcı mı, yoksa yıkıcı mı olarak (ve hangi oranda)  davranmaları gerektiğini hesaplayarak davranırlar.
►Minimum Amplitüd Prensibi (MAP) ve Maksimum İnformasyon Prensibi (MİP) kurallarını uygularlar. (Yani sürekli olarak bilgi oluşturup, bu bilgileri en ekonomik sistemler oluşturacak şekilde geliştirmeye çalışırlar.)
► Bir üst-sistem oluşturmak için tüm ilgililer ortaklaşa çalışarak, üst-sistemde geçerli olacak kuralları birlikte karalaştırırlar.

Atom-altı-öğelerin bu davranışları, onlardan türemiş olan tüm diğer üst sistemlerde de devam eder. Bu nedenle kuantlar, atomlar ► moleküller ► hücreler ► bedenler (hayvanlar, bitkiler) ►toplumlar gibi üst sistemler içine girdiklerinde, kendilerinin gözlendiklerini sürekli olarak hissederler ve hep üst-sistemin oluşturduğu hedefe (niyete) uyacak şekilde davranırlar. Bu durum insanların “başkaları ne der?” şeklinde bir toplumsal baskı hissetmesinin kökenindeki olgudur.
Ve bu şekilde doğadaki tüm oluşum gelişimler kuantlara hedef gösterilmesi ve kuantların de enerjilerini bu hedefe ulaşacak şekilde devreye sokmaları şeklinde gerçekleşir. Dolayısıyla niyet (hedef oluşturma) çok çok önemlidir. İnanç sistemleri de birer niyet (hedef) göstergesi olduklarından, toplum hayatının düzenlenmesinde en ön planda yer alırlar.
Anlaşılacağı üzere, zaman kavramı “informasyon=bilgi” faktörü ile iç-içedir. Halbuki, Einstein dahil, geleneksel fizikçilerin hiçbirinin kafasında bilgi ile zaman faktörü birlikte değerlendirilmediği (yani fiziksel formüllerde bilgi faktörü bulunmadığı) için, oluşturulan doğal sistem senaryoları kökten hatalı olmaktadır.
Bilgi ve mantık sorunlara çözüm bulma kapasitemizdir. Bilgileriniz doğru ve mantığınız sağlam ise sorunlarınızın üstesinden gelirsiniz. Tüm medya ve siyasetçiler, devletimizin (toplumumuzun) içine düştüğü çıkmazdan nasıl kurtulacağını tartışıyor, Kimse kesin bir çözüm önerisi oluşturamıyor. Halbuki azcık gözlerini-kulaklarını açıp, başka fikirlere kapılarını açsalar, tüm toplumsal sorunlara çözüm bulan fikirlerin ortada dolaştığını görecekler.
Fizik deneyleri (bak:
atom-altı-öğelerin çevrelerini algılayıp, olasılık hesapları yaparak en ekonomik konumlara göç etme çabası içinde olan, hareketli (yani dinamik=canlı) varlıklar olduklarını ortaya koymaktadır. Canlılık daha başka nasıl olabilir?
Fizikçilerin böyle bir hatayı yapmalarının temel nedeni, yukarıdaki link adresinde açıklanan SimKırKölSab faktörüdür. İnsanlık asırlardır “can = ruh” olgusunun harici bir olağan-üstü-güç sistemi (Tanrı, vs.) tarafından insan bedenlerine üflenildiği, insan haricindeki diğer varlıkların da, birer robot gibi bu harici güç-sisteminin emirlerine (yaydığı sinyallere) uyacak şekilde hareket ettikleri şeklindedir. Bu tür bir doğa anlayışına “statik sistemli” doğa görüşü denildiği, halbuki son asır içinde gerçekleşen araştırmaların doğada dinamik sistemli bir işleyişin geçerli olduğunu ortaya koyduğu yine söz konusu yazıda ortaya konmuştu.
Özetleyecek olursak, fizikçiler, maddenin en küçük yapı taşları olan atom-altı-paçacıkları cansızdırlar, ölüdürler” şeklindeki düşüncelerle insanlığı asırlardır yanıltmaktadırlar.
Doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistemdir. Doğadaki bu dinamizm temelini kuantsal sistemden alır, çünkü doğadaki tüm enerjilerin kökeni kuantsaldır.
Her varlık enerjiye ihtiyaç duyar, çünkü doğadaki değişim-dönüşümlerin oluşması ancak enerjiyle mümkündür. Dolayısıyla, doğa canlı olmak zorundadır. Doğayı ölü olarak düşünemeyiz, çünkü o zaman hiçbir değişim-dönüşüm olamaz.
Halbuki statik sistemli hayat görüşü, doğadaki canlılığı varlıkların kendi iç dinamikleriyle değil, harici bir varlığın yönlendirmesiyle açıklar.

Bir odanın tavanına ince-uzun bir iplik bağlayıp, ipin alt ucuna tabana ulaşacak derecede bir çekül bağladınız. Sistemin çevredeki hava cereyanlarından etkilenmemesi ve çekülün hep graviteye uygun olarak yer-merkezine doğru yönlenmesini kolaylaştırmak için camdan bir korumaya aldınız. Çekülün sivri ucunun gösterdiği noktayı bir kalemle hassas şekilde işaretlediniz.


Şekil 1: Bir çekülün çevresinde oluşan bir kütle değişimini algılaması olayı.

Birkaç gün sonra çok yakınınızda büyük bir volkan patladı ve çok yüksek bir dağ oluştu. Şimdi çekülünüzün sivri ucunun nereyi gösterdiğini, altındaki zemin üzerinde tekrar işaretleyecek olursanız, çekülün yeni oluşan dağ yönünde bir sapmaya uğradığını görürsünüz.
Peki nasıl oluyor da, çekül çevresindeki bu kütle değişimini anında algılıyor ve o değişimlere göre kendini yönlendiriyor?
Fizikte Newton tarafından keşfedilen gravite (veya kütle çekimi) yasası şöyle der: Her varlık çevresindeki diğer varlıkları kütleleriyle doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olacak şekilde çeker! Yani her varlık arasında (m1. m2/r2) şeklinde ifade edilen bir çekim kuvveti oluşur.
Çekülün davranışına dönecek olursak:
1- Çekülün kütlesinin 100 gr olduğunu varsayalım.
►2- Çekülün bulunduğu odada kendisine
¨- 1m uzaklıkta 100 kg.lık bir soba,
¨- 2m uzaklıkta 50 kg.lık bir masa,
¨- kuzeyinde 4m uzaklıkta 2 tonluk bir duvar,
¨- güneyinde 3m uzaklıkta 2 tonluk bir duvar,
¨-doğusunda 5m uzaklıkta 2 tonluk bir duvar,
¨- batısında 4m uzaklıkta 1 tonluk bir duvar,
¨- tabanında  4cm uzaklıkta 5 tonluk bir beton zemin,
¨- tavanında  3m uzaklıkta 3 tonluk bir beton,
¨- doğusunda 50m uzaklıkta 50 tonluk bir bina,
¨- batısında 60m uzaklıkta 70 tonluk bir bina,
¨- kuzeyinde 80m uzaklıkta 90 tonluk bir bina,
¨- güneyinde 50m uzaklıkta 80 tonluk bir bina,
¨-vs. bulunduğunu düşünelim.
Çekül kütle çekimi yasasına göre davranmak zorundadır;  her bir nesne için (m1. m2/r2) formülüne göre ayrı bir hesaplama yapması gerekir.  (m1 = 100 gr) alınıp, her bir nesnenin kütlesiyle çarpılıp, aralarındaki mesafenin karesi alınıp, o değere bölünüp bir değer bulunacak, ve sonra tüm bu farklı sonuçlar birer vektör olarak dikkate alınıp, dünyanın toplam kütlesinin hangi yönde olduğu da dikkate alınarak, bir saptama yapılacak ve o yöne doğru yönlenilecek!

Dünyamızda trilyonlarca farklı madde ve kütle var. Ve her gün bu kütlelerin miktarları ve konumları değişiyor. Örn.: milyarlarca canlı her an yer değiştiriyor; rüzgar esip, tonlarca tozu Afrika’dan Avrupa’ya taşıyor; dereler tonlarca çamuru dağlardan denizlere taşıyor; insanlar kentlerde binlerce 30-40 m. yüksekliğinde binalar yapıyor, vs. Tüm bunlar her gün veya yıl gerçekleşiyor ve bu şekilde dünyamızdaki kütle dağılımı sürekli değişiyor. Ve bir çekül anında tüm bu değişimleri algılayıp, kendini doğadaki değişimlere uygun olacak şekilde yönlendiriyor.

Bu hesaplamalar trilyonlarca defa yukarıda sıralanan türde bir işlem gerektirir. Böyle bir işlemi biz insanlar en gelişmiş bilgisayar sistemleri ile bile yüzlerce yıl uğraşsak yapamayız. Ama “cansız” dediğimiz bir çekül bunu “anında” yapıyorcasına doğru yönleniyor!

İçimizdeki her atomun, her molekülün, bir çekül gibi doğadaki tüm varlıkları algılayıp-etkilendiklerini aklımızda tutarak “Allah” kavramının nasıl algılanması gerektiğini tekrar düşünmemiz gerekir.

►3- Doğadaki her varlık, “varlığını” sürdürebilmek için enerjiye muhtaçtır. Enerji ise kuantsaldır ve 
formülleri uyarınca doğal sistemde bulunur. (E=enerji; m=kütle; C=ışık hızı; h=Planck-Sabiti, yani en temel enerji öğesi; l= öğenin salınım adımı=dalga boyu; ν= öğenin salınım frekansı).

Yani enerji kah maddeye bağlanmış şekilde (kütle), varlıkların yapısal-dokusal durumlarına işlenir; ya da radyasyonlar, ışınlar şeklinde doğada bulunur ve “ether” dediğimiz alanı oluşturur. Bu nedenle her varlık, hem doğadaki “kütle” dağılımlarını, hem de radyasyonları algılama yeteneğine sahiptir. Dolayısıyla kütle çekimi veya gravite yasası doğadaki en temel dürtülerden biridir. Fizikçiler bu temel dürtüyü açıklamak için “Higgs boson” diye bir kavram üretmişlerdir ve CERN vs gibi araştırma laboratuarlarında senelerdir bu dürtüyü tetiklediğini varsaydıkları böyle bir “temel parçacık” aramaktadırlar.

Şekil 2: Kuantlar davranışlarını çevrelerine uyacak şekilde değiştirirler.

Kuant dediğimiz en temel enerji öğeleri, belli bir yönde dönerek ışık hızıyla ilerleyen ve bu ilerleme sırasında pozitiflikten negatifliğe değişen bir potansiyel sergileyen  en temel enerji sahipleridir.

 Güneş’ten gelen ışınlar, bir sobadan yayılan ısı-dalgaları, gökyüzündeki bir yıldızdan gelen bir ışık, vs. hep fotonlardan oluşurlar. Foton dediğimiz bu ışınlar ise, (h) ile gösterilen en temel kuant biriminin (2h, 3h, 4h, vs. gibi) tamsayılı katlarından oluşurlar. 

 Fotonlar çok karmaşık bir hareketlilik gösterirler. Bu karmaşık hareketliliği şu şekillerde görebiliriz.

İlerleme yönlerinde, potansiyellerini içinden geçtikleri ortama göre değiştirirler: Örn. yapıcılık-yıkıcılık değerleri artar veya azalır (Şekil A); salınım-sıklığı (yani frekansı) artar veya azalır (Şekil B); polarizasyon düzlemleri 0 ile 360 derece arasında değişebilir (Şekil B);  spin yönleri değişebilir (Şekil 3A,C) vs.

Şekil 3: Kuantlarda değişime uğrayan bazı özellikler.

Enerjilerin kaynağı kuantlardan oluştuğundan, kuantlar ise yalnız başlarına olduklarında, 3 boyutlu doğada, Şekil 3C’de görüldüğü gibi, her hangi bir yönde ilerleme ve salınım göstereceğinden, bu salınımların birbirleriyle uyum (rezonans) içinde olmaları rastgeleliğe bağlanmış olur. Bu rastgelelikten kurtulmak için, kuantsal sistem atom, molekül, hücre gibi üst-sistemler içinde bir araya gelerek, ortaklıklar oluştururlar. Bu ortaklık oluşumları çok belirli ilkelere göre gerçekleşir.

Şekil 4: Maddeleri oluşturan atomların diziliş kuralları. (Atomlar arasındaki mesafe nanometre, yani metrenin milyarda biri ölçeğindedir.)

Doğadaki maddeleri oluşturan atomlar, rastgele olarak bir araya gelip-sıralanmazlar, aralarında çok belirli bir düzen ve ilişki vardır. Örn. Şekil 4de gösterilen tuz ve kalsit minerallerini oluşturan atomlar 3-boyutlu bir geometrik yapı oluşturacak şekilde bir araya gelmişlerdir. Bu 3-boyut genelde X,Y,Z (veyahut a,b,c) eksenleri olarak tanımlanırlar. Bu eksenler tuz kristalinde olduğu gibi birbirlerine tam dik olabilirler; veyahut kalsit kristalinde olduğu gibi, eksenler arası açı 90 dereceden farklı olabilir.

Atomların çeşitli madde kombinasyonları şeklinde bir araya gelmeleri ve her madde kombinasyonun da diğer kombinasyonlardan çok farklı özellikler göstermesi, enerjinin doğadaki dağılımını ve yönlenmesini belirleyen en önemli unsurdur. Örn. mineraller anizotropiktirler ve enerjiyi belli bir yönde çok hızlı, belli yönlerde daha yavaş iletirler. Mineraller belli yönlerde çok dayanıklı, belli yönlerde çok dayanıksızdırlar, vs.

Doğada hiçbir madde sürekli aynı durumda ve komumda olmaz; örneğin dünyamızın coğrafik görüntüsü jeolojik olaylarla sürekli değişir. Son 30-40 milyon yıl içinde oluşan Alp-Himalaya dağ kuşağı doğu-batı uzanımlı iken (ve mevsimlik muson yağmurları vs. oluşumuna yol açarken), 300 milyon yıl önceleri oluşan Ural dağları kuzey-güney uzantılıydı ve çok farklı iklimsel koşullara neden oluyordu!

Dolayısıyla madde dediğimiz farklı atom-kombinasyonları, enerjinin doğadaki dağılım ve yayılımında, trafik işareti görevi üstlenirler. Enerji dediğimiz yapıcı-yıkıcı güç, bu trafik işaretlerine göre doğada yönlenirler.

Doğa alış-veriş üzerine kuruludur. Alış-verişi yapanlar da, alış-verişte kullanılanlar da kuant dediğimiz en küçük enerji birimleridir. Hem alış-verişi yapan, hem de alış-verişte kullanılan öğeler aynı olduğundan, doğada “information & self-organisation” olarak özetlenen bir sistem ortaya çıkar. Yani doğa, kendi-kendini oluşturan ve yönlendiren bir canlılık sistemidir. Tavuğu da o oluşturur, yumurtayı da o oluşturur.

Zaman içinde tek değişen ise, tavukların ve yumurtaların gittikçe daha büyük ve karmaşık sistemler olarak ortaya çıkmalarıdır. Dolayısıyla “zaman” harici bir varlığın “tik-tak”larına göre işleyen bir süreç değil, varlıkların kimyasal kompozisyonlarına göre değişen ve gelişen ve “bilgi faktörünü içeren” çok önemli bir değerlendirme sistemidir. 

Varlıkların kütleleri ağırlıklı olarak proton-nötron gibi çekirdek öğelerince belirlenmektedir. Örn. kütlesi 1000 gr olan bir maddenin, 999 gramdan fazlası proton+nötrona aittir. Bu nedenle bir çekülün kütle çekimiyle şu veya bu yöne yönelmesinde etkili olan öğeler proton-nötron öğelerinin bulunduğu atom-çekirdekleri olmaktadır.

  Doğa dinamik bir sistem olduğunda, her varlık kendini etkileyecek kuvvet sistemlerini takip etmek zorundadır. Çekirdeklerdeki proton ve nötron gibi kütle belirleyici öğeler de bunu yaparlar ve doğadaki tüm kütle değişimlerini algılayacak şekilde davranırlar.

Şekil:  Gerek proton gerek nötron karmaşık iç yapıları olan dinamik öğelerdir. İçlerinde quark adı verilen başka dinamik iç-öğeler bulunur. 

Bir atom çekirdeğinde proton ve nötronlar bulunur. Fizik kurallarına göre, pozitif yüklü protonların çekirdek içinde birbirlerine yakın-hatta bitişik konumda olmamaları gerekir. Ama bulunuyorlar! Bir arada bulanabilmeleri ise nötronlar sayesinde oluyor, ve saniyenin zilyonlarda birlik kısa bir sürecinde, proton nötrona, nötron protona dönüşerek, protonların çeşitli yapılardaki atomları oluşturmaları sağlanıyor. Yani çekirdek tam bir yaşam alanıdır.

Şekil: Proton veya nötronun içlerinde kuark denilen çok hareketli öğeler bulunurlar.

Quarklar:
►1- Simetri gösteren çiftler şeklinde bulunurlar: Up-Down (hafif) ; Charme-Strange (orta); ve Top-Bottom (ağır) gibi.
►2- Bildiğimiz maddeler hafif türde (Up-Down) çiftli quarklardan oluşurlar. Çevredeki enerji durumuna göre bu hafif quarklar diğer varyetelere dönüşebilirler veyahut diğer varyeteler normal Up-Down çiftine dönüşebilir.
►3- Çiftlerden biri (+2/3) (up), diğeri (-1/3) (down) elektrik yüklüdürler. Proton 2 tane (up) bir tane (down) quarktan oluştuğundan, elektrik yükü (+1) olmuş olur. Nötron ise (sıfır yüklü) nötr olur.
►4- Quarkların en önemli özelliği ise “renk-çekiciliği” olarak adlandırılan çok özel bir etkileşim türüne sahip olmalarıdır.

Protonun içi de tam bir kaynayan kazan gibi çok hareketlidir. Proton içindeki kuarklar farklı enerji-düzeylerine dönüşerek, doğadaki canlılığın temelini oluştururlar.
Yani doğa iç-içe kaynayan kazanlardan oluşmaktadır.
Biz insanlar, toplum denilen bir sistem içinde koşuşturarak, onu yaşatmaya çalışırız.
 Bedenimizdeki hücreler bedenler içinde koşuşturarak bedeni yaşatmaya çalışırlar.
Hücreler içindeki moleküller sürekli hareketlerde bulunarak hücreleri hayatta tutmaya çalışırlar.
Moleküllerdeki atomlar sürekli hareketlerde bulunarak molekülleri hayatta tutmaya çalışırlar.
Atomlardaki proton-nötron-elektronlar  sürekli hareketlerde bulunarak atomları hayatta tutmaya çalışırlar.
Proton-nötronlardaki kuarklar sürekli hareketlerde bulunarak proton-ve –nötronları  hayatta tutmaya çalışırlar.
Ve en temeldeki plank-sabiti denilen kuantsal enerji birimleri de en temeldeki hayat birimlerini, dolayısıyla hayatın ilk başlangıç basamağını oluştururlar.

Dünyamız da yaşayan -canlı bir sistemdir 


Yaşayan Dünya
Bizler hayatı “organik maddeler arasındaki değişim-dönüşümler” olarak algılamaya alışmışızdır. Halbuki, Lovelock’un Gaia hipotezinde gösterdiği üzere, dünyamız canlıdır ve bir yaşam döngüsü vardır.
Şimdi bunu görelim. 
Kuantsal sistem öğelerinin  birleşmeleriyle molekül denilen bir üst-sisteme geçilir, ki bu üst-sistemden itibaren değişik değer yargıları ortaya çıkar.

Moleküllerin hareketlilik durumlarına göre “basınç-sıcaklık” gibi yeni bir değer-yargısı sistemi oluşur. Maddelerin durumları bu  koşullara bağlı olarak değişir: Basınç ve sıcaklık çok fazlaysa, maddeler gaz halinde, az ise katı, ortaç durumda sıvı halde bulunurlar. 
(Maddenin “plasma” denilen hali konusunda şunu bilmek gerekir: Çok yüksek ısı ve basınç etkisi altında, maddeyi oluşturan molekülerin bağlantıları zayıflayıp- kopar; ve molekül yapısı kaybolup, atomik yapıya geri dönülmüş olunur. Atomik sistemlerde ise basınç, sıcaklık, asit, baz, tatlı, tuzlu vs. gibi değer yargıları yoktur. “Wave-particle-duality” denilen kuantsal sistem özellikleri vardır.)

Maddelerin katı-sıvı-gaz gibi farklı durumlara geçmelerine “faz değişimleri” denir ve ortamdaki enerji durumuna göredir. 
Su molekülleri, normal basınçta,  0  ile 100 derece arasında su (sıvı) haldeyken, sıfır derecenin altında “buz” yani katı haldedir; 100 derce üzerinde ise buhar haline geçer. 
1 gr suyun sıcaklığını 1 derece artırmak için gerekli enerji 1 kaloridir.
Gram başın her bir derece sıcaklık artışı için 1 kalori gerekirken, 0 derecede suyun, 0 derece buz haline geçişinde, 80 kalorilik bir enerji açığa çıkar. Benzer şekilde 100 derecede suyun 100 derece buhar haline geçişinde ise 540 kalorilik enerji gerekir. Yani 100 derecedeki su buharı, 100 derecelik suya oranla 540 kalori daha fazla enerji depolamıştır. Ayrıca, su halinden buhar haline geçişte, hacim yaklaşık 23 kat artmıştır. Buharlı motorların çalışması, suyun hacmindeki bu muazzam artışa dayalı “patlama” etkisine dayanır.
Görüldüğü üzere, Mikro-alemden Makro-aleme geçişte, çok değişik değer-yargıları ortaya çıkmış olur. Atomlar aleminde basınç, sıcaklık, asit, baz, tatlı, tuzlu vs. gibi değer yargıları yoktur. Onların aleminde polarizsyon, spin, salnım-adımı /dalga-boyu), tünelleme etkisi, EPR-etkisi (evrensel ölçekte anında birbirleriyle etkileşebilme yeteneği), vs. gibi çok farklı ve evrensel ölçekte geçerli değer-yargıları vardır.
Halbuki makro-alemdeki değer yargıları, evrensel ölçekte değil, bölgesel ölçekte geçerlidir. Yani her gezegendeki varlık o gezegendeki koşullara uygun davranır. Bu şekilde information & self-organisation denilen dinamik sistem ortaya çıkar ve her gezegendeki varlıkların oluşturdukları bilgi düzeyine göre bir gelişim ortaya çıkar. Dünyamız koşullarında insan-kültürüne kadar ulaşılan bir gelişmişlik varken, Mars, Venüs, Satürn, vs. gibi gezegenlerde, bilgi-düzeyi, hala organik madde oluşturma düzeyine ulaşamamıştır. Bunun nedenleri kısaca şu faktörlere bağlıdır:
Bir yıldızın (örn. Güneş) çevresinde yaşam oluşabilmesi şu iki temel faktöre bağlıdır:   
                   1- Güneşe yakınlığı
                   2- Gezegenin büyüklüğü
1- Güneşe yakınlık:
                a) Merkür, Venüs gibi Güneşe çok yakın gezegenlerde, gündüzleri sıcaklık birkaç yüz dereceyi aşar; bu durumda sular tamamen buharlaşmakta ve hayat sistemi olanaksızlaşmaktadır.
                b) Jüpiter, Satürn gibi güneşe çok uzak gezegenlerde, geceleri sıcaklık  sıfır derecenin çok altlarına düşmekte ve sular tamamen donmaktadır.
2-Gezegen büyüklüğü:
                a) 1/20 ile 1/100 Güneş kütleli gezegenlerde yoğun çekirdek reaksiyonları nedeniyle sıcaklık çok yüksektir.
                b) 1/1000 Güneş kütleli gezegenlerde, gezegen soğuk olacaktır, fakat atmosferinde  NH3, CH4, CO2 gibi gazlar o kadar yoğun olacaktır ki, güneş ışınları bu yoğun atmosferi delemeyecektir (Jüpiter, Satürn gibi).
                c) Yaşam ancak Yeryuvarı, Venüs ve bir dereceye kadar Mars gibi, Güneş kütlesinin 1/300000 oranına yakın bir kütleye sahip olan gezegenlerde oluşabilir.  Merkür gibi gezegenler ise çok hafif olduklarından bir atmosfer tutacak çekim kuvvetine sahip değillerdir. 
Görüldüğü üzere, bir yıldızın çevresinde oluşabilecek yaşama elverişli bölge (sadece Venüs ile Mars arasındaki) çok dar bir zon ve de belirli büyüklükte olması gereken bir gezegen olarak karşımıza çıkmaktadır.

 Dünyamız denizlerde yüzen buzdağları gibi, yeryuvarının yumuşak bir kesimini oluşturan “Manto” adlı bir sferi üzerinde sürekli hareket halindeki farklı büyüklüklerde taşküre parçalarından oluşur.

Şekilde son 150 milyon yılda dünyamız coğrafyasındaki değişimler gösterilmiştir. Dünyamız coğrafyasındaki bu değişimler jeolojik yöntemlerle saptanabilmektedir.
Animasyondan anlaşılacağı üzere, 200 milyon yıl önceleri Atlantik Okyanusu dediğimiz deniz ortamı yoktur, Kuzey Amerika Avrupa ve Asyaya bitişiktir. Yaklaşık 170 milyon yıl önceleri bu kıtalar birbirlerinden kopmaya başlarlar ve aralarında Atlantik Okyanusu dediğimiz denizel ortam oluşmaya başlar. 
Denizlerdeki buz dağları gibi, yeryuvarı üzerinde hareket eden taşküre parçalarını sürükleyen faktör, yeryuvarının içindeki “manto” denilen akışkan  yer-kesimidir.
Manto kesiminin üst-tarafında bulunan taşküre soğuk, alt- tarafında bulunan “çekirdek” çok sıcak olduğundan, akışkan mantoda konveksiyon akımları oluşur. Bu konveksiyon akımları da, “döner band” misali, üzerindeki taşküreyi hareket ettirir.


Konveksiyon akımlarının yükseldiği yerlerde, 1200◦C sıcaklıktaki magma yer –kabuğunu parçalayarak yüzeye çıkar ve okyanusların ortalarındaki “Okyanus Ortası Sırt = OOS” denilen okyanus ortalarındaki yükseltileri oluştururlar.

  
Okyanus Ortası Sırtlar (OOS), yeryuvarının sürekli kanayan yaralarıdırlar ve oralarda sürekli yeni litosfer oluşturulur. Oluşan yeni litosfer şeritleri, konveksiyon bandının sürüklemesiyle, birkaç cm-lik hızlarla yanlara kayarlar. 



Okyanus ortası sırtlarda litosfer yeni “doğduğundan”, en genç litosfer sırtlarda bulunurlar. Yanlara doğru gidildikçe, daha eskiden doğmuş “litosfer” şeritlerine rastlanılır.  Yeni doğmuşların yaşı “sıfır=güncel” iken, eskiden doğanların yaşları 100- 200 milyon yıl olabiliyor.

Çok daha eski yaşlı okyanusal litosferler ise, “ölüm” döngüsüne girerek, “yitim zonu” denilen yerlerde tekrar  mantoya gömülüp-yok olurlar.
Konveksiyon akımlarının aşağı doğru oldukları bölgeler, taşküre parçalarının birbirlerine yaklaştıkları-çarpıştıkları kuşaklardır.  Yitim zonu  olarak da adlandırılırlar, çünkü, yaşlı-okyanusal-litosfer parçaları oralarda tekrar manto içine dalarak kaybolurlar ve artan sıcaklık nedeniyle tekrar ergiyip, manto-malzemesine dönüşürler.
Kayma süresince, denizdeki tortullaşmalar okyanusal litosfer üzerine yerleşirler ve yitim-zonuna kadar ilerlerler.  Okyausal litosfer iki farklı yoğunlukta malzemeden oluşur: Altta OOS’da yükselen magmanın donmasından oluşan ≈3.4 gr/cm3 yoğunluklu “soğuk manto” ve onun üstünde ≈ 2.7 gr/cm3 yoğunluklu, tortul gereçlerden oluşan okyanusal kabuk kesimi.

Biri okyanusal, diğeri kıtasal  olan iki litosfer çarpıştığında, okyanusal litosferin 3.4 gr/cm3 yoğunluklu soğuk manto kesimi, kıtasal litosfer altına dalarak tekrar manto içine gömülür. Gömülen bu soğuk mantonun tekrar ergimesiyle oluşan magma ise, yükselerek, volkanik bir  ada yayı, dolayısıyla yeni bir dağ kuşağı oluşmasına  neden olur.
2.7 gr/cm3 yoğunluklu okyanusal kabuk gereçleri ise, düşük yoğunluklu olduğundan derinlere gömülemez ve kıtasal litosfere yamanarak yeni dağ kuşağı oluşturulmasına katkıda bulunur.
Çarpışan levhaların ikisi de kıtasal litosferli ise, litosferlerin birinin soğuk mantosu diğer litosferin altına gömülüp-kaybolurken, kıtasal kabuklar birbirlerinin üzerine itilerek, gittikçe kalınlaşan ve yükselen bir dağ kuşağı oluşumuna yol açarlar.



Oluşan dağlar, başlangıçta çok yüksektirler. Zamanla ayrışma başlar ve kırıntılara ve eriyiklere dönüşen kayalar yer-çekimi etkisine uyarak deniz-göl gibi çukur ortamlarda kum, kil gibi gereçler olarak yığışırlar.



Anlaşılacağı üzere, dünyamız, birkaç yüz milyonluk zaman aralığında doğup, büyüyen ve tekrar yok olan coğrafik şekillerden oluşur.

Dünyamız yaşayan bir sistemdir, dağları, denizleri sabit değildir, sürekli birbirlerine dönüşürler. Bu gün Himalaya veya Kop dağlarının en yüksek tepelerinde bulunan gereçler, 100-200 milyon yıl önceleri, okyanusların en derin yerlerinde bulunuyorlardı. 







Devamı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder