DOM (9)- ZAMAN KAVRAMI VE ZAMANLAMANIN ÖNEMİ.

DOM (8)- ZAMAN KAVRAMI VE ZAMANLAMANIN ÖNEMI


Zamanın anlamını kavrayabilmek için önce zamanın küçük bir dilimini oluşturan, bir canlının “ömür” grafiğine bakalım.

2 kg.lık bir ağırlıkla dünyaya gelen bir bebek, aldığı besinlerle büyür. Büyüme dediğimiz olay, alınan besinlerin  sindirim yoluyla amino-asit gibi küçük bileşenlerine ayrılması ve bu amino asit parçalarının, bedenin ihtiyaçlarına göre tekrar farklı şekillerde birleştirilerek, bedenin yaşanılan ortam koşullarına uyabilecek şekilde düzenlenmesidir. Bebeğin 2-3-4-5, 10, 20 kg şeklinde büyümesi, bedende gittikçe çoğalan molekül yığışımları sonucu gerçekleşir. Moleküllerin yığışımları ise, ana hatlarıyla atalardan devralınan kalıtsal bilgilere ve de çevre koşullarında gerçekleşen yeniliklere uyacak şekilde olur. Çevre koşullarındaki değişimler, ortamdaki enerji alanına yansır, çünkü her varlık bileşimine uygun bir sinyal yayacak şekilde doğal sistemde yer alır. Ortamdaki enerji alanları da hücrelerin genel şekillerinin belirlenmesine yansır. 

Şöyle ki:
Hücrelerin genel şeklinin belirlenmesi, “cytoskeleton” denilen çatı-oluşturucu proteinler olan actin-iplikçikleri (çok ince=6nm) ve  mikrotübüller (microtubule= 23nm) tarafından sağlanır. Çatı-oluşturucu proteinler değişik kalınlıkta çubuksu öğelerdir ve elektromanytik (pozitif- negatif) ve de başka türlerde kutuplaşma gösterirler. Dolayısıyla yönlenmeleri, çevredeki enerji-alanlarına ve kuvvet sistemlerine bağlı olarak gelişirler. Dolayısıyla bir hücrenin içyapısı, doğadaki enerji-alanlarına göre oluşur! Bir canlının organlarının şekli de, hücrelerce belirlendiğinden, bedenlerin genel görünüşünü belirleyen öğeler de bu mikrotübüller ve diğer ipliksi öğeler olmuş olurlar. (Bu çubuksu öğeler hem hücrelerin, dolayısıyla hayvanın,  genel şeklinin belirlenmesini sağlarlar, hem de hücre içindeki alış-verişlerde güzergah rolünü üstlenirler. Bu güzergahlar boyunca motor-proteinleri denilen kargo-taşıyıcıları, hücre içindeki alış-veriş ürünlerini taşırlar. Örn. Myosin’ler actin-iplikçikleri yolunu kullanarak hücre içinde bir organelden diğer organelle kargo taşıyıcılığı yaparlarken, kinesin’ler ve dynein’ler  microtubule güzergahını kullanarak daha hızlı bir kargo-taşımacılığı yaparlar.)

Bebek doğduğunda kendi kendine bakacak durumda değildir, mutlaka ana-baba yardımına muhtaçtır. Ana-babalar da, soylarının devamı (ve yaşlılıkta kendilerine bakacak birilerine gereksinimleri) nedeniyle bebeklerine gerekli ihtimamı gösterirler. Ana-babaların yaşlanmaları gibi, bebekler de, çocukluk – ergenlik –olgunluk ve yaşlılık gibi dönemler geçirirler. Bu dönemler, bedendeki hücrelerin yapısallaşma ve örgütlenme durumlarıyla bağlantılı görüntülerdir. Bebek büyüdükçe, daha fazla hücre oluşur, kilo ve boy gelişir. Yani bedende depolanan H, C, N, P, O, Ca, vs. gibi kimyasal elementlerin sayısı gittikçe artar. Yeni yetişen bir çocukla, ataları arasında genel görünüş bakımından çok büyük benzerlik olsa da, (yani kromozom ve temel gen sayısı aynı) ayrıntılara girildiğinde, önemli farklar vardır. 
Bu farklar:
►1- Genetik bilgilerdeki amino-asit dizilimlerinde ufak farklar olması;
►2- Yeni oluşan bedendeki kimyasal elementlerin spin, polarizasyon gibi davranış belirleyici özelliklerinin farklı olması gibi ayrıntılarda yatar.

Bedenler, hücrelerin oluşturdukları bir holdingleşmedir. Her organ farklı bir ürün üretir: Her ay şu kadar saç, şu kadar tırnak, şu kadar deri, şu kadar tuz-ruhu (midede), şu kadar diş, şu kadar şu şekilde kemik, vs. üretilir. Bu ürünler bedenin bulunduğu ortama uyum içindirler. Kaçmaya yönelik yaşam tarzına uymuş hayvanın kemikleri farklıdır, yüzmeye yatkın yaşam tarzına uymuş hayvanın kemik şekli farklıdır. Et-obur canlının dişi ayrı, ot-obur canlının dişi ayrıdır.

Bedeni oluşturan hücrelerde SimKırKölSab üçlü faktörü ana hatlarıyla canlının hayata başlangıç zamanı koşullarına uyacak şekilde yapısallaşırlar. Canlı büyüdükçe, yeni hücreler doğarlar ve onlar da bu mevcut SimKırKölSab yapısallaşmasına uygun davranırlar. Kalp ve beyindeki hücreler hariç, tüm diğer organların hücreleri her birkaç ayda bir yenilenirler, yani yaşlananlar parçalanıp amino-asitlerine dönüştürülürler ve o aminoasitleriyle tekrar yeni organ hücreleri oluşurlar. 

Hayat veya ömür, varlıkların içlerinde gerçekleşen kimyasal değişim-dönüşümlerin (reaksiyonların) periyodik dalgalanmalarını yansıtırlar. Malum, kimyasal reaksiyonlar ısı ve basınca göre değişip- dalgalanma gösterirler; örn., yaz mevsimi sıcak (enerji bol), kış soğuk (enerji az) olur. Bu değişime göre, bitkilerin büyümesi de yazın artar, kışın azalır. Mevsimlik bitkilerin ömürleri bu sıcaklık-soğukluk ardışımına bağlı olarak gelişir.

Her türlü işlem veya oluşum mutlaka enerji gerektirir. Tüm enerjilerin kökenini ise kuantlar, yani fotonlar oluşturur. Fotonların maddelere bağlanma şekline en güzel örnek, fotosentez olayında görülür. Fotosentez olayında, bitkilerin yapraklarında bulunan kloroplast adlı madde, bir fabrika gibi işlem yapar ve eşitliğin sol tarafından aldıklarını, sağ tarafındaki ürünlere dönüştürür. 

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar  è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri H2O ve CO2. moleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji, maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bu bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir ‘attractor’) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olur.

Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı –yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık– yok. O durumda, o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır! O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedî bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.

İşte bu durum atalarımız tarafından anlaşılamamıştır. Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedî bir ekstra varlıkta aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen,  zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir. 

Dağdaki bitki türleri farklıdır, ovadaki farklı, denizdeki farklıdır. Her bir farklı bitki türüne uyum sağlamış bir sürü canlı oluşur. Bu canlıların yedikleri bitkiler farklı olduğundan, kendi bileşimleri de değişik protein bileşimleri gösterirler. Bu defa bu canlıların gövdelerini yiyecek başka canlı türleri oluşur. Kısacası doğada sürekli yeni “attractor=çekim merkezi, hedef”ler ortaya çıkar.

Her canlı, hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını sürekli olarak tutmak zorundadır.

Tüm enerjiler Planck-sabiti denilen ve (h) ile gösterilen en küçük enerji birimlerinden oluşurlar. Doğamızda mevcut tüm temel elementler bu (h)nın tamsayılı katları (1h, 2h, 5h, vs.) şeklinde enerji alırlar veya verirler. Atomlar arası alış-verişte kullanılan bu enerji alış-verişi öğeleri foton olarak bilinirler ve doğadaki en yaygın radyasyon türlerini oluştururlar.

Doğada bu şekilde sürekli bir yapısal bileşim değişimi gerçekleşmektedir. Her yeni oluşan bileşim değişik bir yeni özellik oluşturmaktadır. Örneğin yukarıdaki örnekte verilen şeker molekülü “tat” denilen bir özelliğe sahiptir ve bu maddedeki enerjiden yararlanmak isteyen diğer varlıklar, tat duyusuna sahip organ veya organeller geliştirmek zorundadırlar.

Doğadaki bir sürü varlık fotosentezle oluşturulan bu şeker moleküllerini kullanarak başka türlerde maddelere (değişik proteinlere vs.) dönüştürmüştür. Bu şekilde ortamdaki madde çeşitliliği gittikçe çoğalır. Her madde değişik bir özelliğe sahip olduğundan ve bu özelliğini çevresine yayarak çevredeki diğer varlıklarla etkileşim içine girdiğinden, ortamdaki “etkileşme = haberleşme” sinyalleri sayısı gittikçe artar.

Her varlık varlığını sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaç duyar. Bu nedenle de bağımlı olduğu enerji kaynağının nasıl oluştuğu, nerelerde bulunacağı, vs. gibi konularda sürekli bilgi toplar. Bunun için tüm varlıklarda bir biyolojik iç-saat sistemi vardır. Bu biyolojik iç saatler, bizlerin kullandığı saatlerin tik-taklarına göre değil, doğadaki maddelerin değişim-dönüşüm oranlarına, yani göreceli yoğunluklarına göre işlerler. Bu nedenledir ki, bir yumurta (veyahut ana-karnındaki) cenin gelişiminde hücrelerin kaderleri, ortamdaki belli maddelerin yoğunluk derecesine göre ayarlanırlar ve kafa-gövde-ayak; veyahut sırt-karın gibi temel görev yerlerinin saptanması gerçekleşir.

Giriş bölümünde gösterildiği üzere, doğadaki yönlendirici-yapıcı güç sistemi varlıkların içsel bileşenlerinde bulunmakta ve information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistemler teorisi kurallarına göre doğadaki oluşum ve gelişimleri yönlendirmektedir. Yani can (ruh) ve madde iç-içedir. Dolayısıyla doğada dinamik bir sistemli bir hayat görüşü geçerlidir. Dinamik sistemli hayat görüşünde “zaman + bilgi + madde kompozisyonu” üçlüsü, karşılıklı bir etkileşim içinde, hep daha ekonomik yapısallaşmalar oluşturacak şekilde ortaklaşa işlem görürler. Doğadaki tüm kuvvet oluşturucu sistemler enerjilerini kuantsal sistemden aldıklarından ve kuantsal enerji atom-molekül-hücre gibi gittikçe büyüyen yapısallaşmalar olarak değişim-dönüşüm sistemi içinde olduğundan, her varlık sürekli çevresini yoklayarak değişen enerji kaynaklarını algılayacak ve değerlendirecek şekilde sürekli bilgi oluşturmak zorundadır. Dolayısıyla zaman “bu madde kombinasyonları değişimlerine göre” algılanmaktadır. 

(Tüm evrenin ve dünyamızın aynı anda bir resminin çekilerek, her şeyin o resimdeki gibi dondurulmuş olduğunu tasarlayın. İnsanlar heykeller gibi donup kalsınlar ve bedenler içindeki hücrelerde her türlü faaliyet durmuş olsun; rüzgar esmesin, ışık dursun, dünyamız dönmesin, ay-güneş-yıldız sistemleri birbirlerine göre hiç hareket etmesinler, hiç birinin üzerinde en ufak bir faaliyet olmasın! O zaman, ne yaşam oluşur, ne gün, ne gece, ne ay, ne de yıl! Yani o durumda “zaman” oluşmaz. Dolayısıyla, “zaman” bir “hareketlilik, bir akım-aktarım, vs.”, basit bir ifadeyle “bir değişim-dönüşüm” göstergesidir. Maddeler sabit, kararlı, duraylı ve değişmez değiller; öyle olsalardı, zaman dediğimiz “değişim-dönüşüm göstergesi” oluşmayacaktı.) 

Doğal sistemin canlılığında zaman faktörü
Hayatın ne olduğu, neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğu, zamanın ne olduğu gibi temel konularda bilgileri olmayan insanların da, doğal sisteme uygun bir toplumsal hayat modeli oluşturmaları olası değildir.
Şimdi bu konuya bakalım.
Hayatı anlamak için zamanı anlamak gerekir, çünkü hayat = ömür; ömür de zamanın bir dilimdir.





Şekil 24: Zaman varlıkların kimyasal bileşimlerinin değişmesiyle oluşan bir değişim-dönüşüm göstergesidir.

Doğadaki her şey 92 kimyasal elementten oluşur.
5 milyar yıl önceleri bu elementler sadece inorganik moleküller şeklinde birleşmişlerdi. (A)
3 milyar yıl önceleri bakteri denilen canlıları oluşturan bileşimler de öncekilere eklendi ve böylelikle önceki zamanlara ait inorganik moleküller azaldı-değişti. (B)
500 milyon yıl önceleri denizel canlıları oluşturan bileşimler de öncekilere eklendi ve önceki zamanlardaki organik ve inorganik molekül bileşimleri azaldı-değişti. (C)
200 milyon yıl önceleri dinozorları oluşturan bileşimler de öncekilere eklendi ve önceki zamanlardaki organik ve inorganik molekül bileşimleri tekrar değişti. (D)
Tüm bu olaylar birer doğum-ölüm döngüsü olarak görülebilirler.

Sonuç:
Madde bileşimlerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler ardalanması (doğum-ölüm döngüleri) “zamanı” oluşturmaktadır. Maddeler ise, sürekli daha az enerji kullanılmasına yönelik yeni kombinasyon oluşumları şeklinde değişmektedirler.
70-80 yıl önceki arabaların 100 km’de 20 litre benzin yakarken, günümüz arabalarının 3-4 litre yakması örneğindeki gibi, “yeni bilgi” oluşumları ile daha az enerji kullanılması sağlanmaktadır.
Varlıklar bilgilere göre sürekli yeniden re-organize edilerek, tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde yeniden düzenlenip, yeniden oluşturulurlar. Yani zaman dediğimiz olgu, gelişen bilgiye göre maddelerin tekrar re-organizasyonu sonucu oluşmaktadır.
Yani doğum-ölüm döngüleri sonucu oluşan madde bileşimleri re-organizasyonu zamanı oluşturmaktadır.
Zaman = Enerji 1 Bilgi 1 Madde etkileşimleri sonucu oluşan değişim-dönüşümlerdir, re-organizasyonlardır, tavuk-yumurta döngüleridir. Ve reorganizasyonlar bilgi edinilerek oluşturulmaktadırlar.
Şekil 25: Enerji-Bilgi-Bileşim arası ilişkilere göre gelişen zaman olgusu.

Bilgi faktörü
Ateş-yakması bilinmeden, maden elde edilemez.
Maden olmadan, motorlu aygıtlar üretilemez.
Motorlu aygıt olmadan elektrikli aletler yapılamaz.
Bu nedenle tüm oluşumlar, birbirleriyle karşılıklı bir bağımlılık ve bilgi alış-verişi, yani “heterarşik” bir bağ içindedirler.
Her yeni oluşturulan eşya veya bilgi, onu takip eden bir başka şeyin oluşum koşullarını hazırlar
Aynı türde heterarşik ilişkiler doğadaki tüm oluşumlarda görülür.
1- Atomlar olmadan, moleküller oluşturulamaz, moleküller oluşturulmadan, hücreler; hücreler oluşturulmadan bitkiler ve hayvanlar oluşturulamaz.
2- Bu nedenle “bilgi” dediğimiz enerjinin nerden nereye aktarılması verilerini yönlendiren olgu, zaman içinde sürekli geliştirilmek zorundadır.
3- Bilgi olgusu varlıkların kimyasal bileşimlerine ve fiziksel dokularına kayıt edilerek depolanıp-saklanır ve gelecek nesillere aktarılır.
4- Bu şekilde eksponansiyel (üssel) gelişim içinde olan bir “bilgi” sistemi ortaya çıkar.
Bilgi oluşumundaki üssellik evrensel ölçekte de mevcuttur. Chaisson’un “Energy Rate Density = Enerji Akış Yoğunluğu” hesaplamaları, evrensel düzeyde bilginin üssel geliştiğini ortaya koymaktadır.

Şekil 26: Chaisson-diyagramı.


“Bilgi” faktörünün üssel (eksponansiyel) şekilde gelişmiş olması, bilgi’nin varlıkların en temel yapıtaşlarından kökenleniyor olmasını zorunlu kılar.

Çünkü: Eksponansiyel fonksiyonların türevleri hep eksponansiyel olarak kalırlar; bu matematiğin bir ilkesidir. 

Peki zaman nasıl başlar? Zamanı kim veya ne başlatır?

Biz insanların bedeninde zaman (ömür) hücrelerimizin karşılıklı etkileşimleriyle başlar ve hücreler arası etkileşimin durmasıyla da son bulur. Yani bizler için zaman hücreler arası değişim-dönüşümlerle belirlenir. Hücreler arasında etkileşimler (değişim-dönüşümler olmazsa, bizler için hayat (ömür de) oluşmaz. İnsanlar yaklaşık 3 milyon yıldır var olduklarına göre, bizler için zaman 3 milyon yıldır işleyen bir değişim-dönüşüm sisteminin bir sonucudur. Hayvanlar  yaklaşık 500 milyon yıldan beri vardır; dolayısıyla onlar için zaman bu süreçle sınırlıdır. Ökaryot hücreler 2 milyar yıldır var olduklarından, onların değişim-dönüşüm döngü sistemleri 2 milyar yıldan beri vardır. Prokaryotlar 3,5 milyar yıldan beri var olduklarına göre, onlar için geçerli değişim-dönüşüm sistemi 3,5 milyar yıldan beri var demektir.

Görüldüğü gibi, doğadaki değişim-dönüşüm döngüleri varlıkların karmaşıklık düzeyine bağlı olarak gittikçe ortadan kalkıyor. Peki, zamanın başlangıcı nerde? 

Hücreler molekül ve atomlardan oluştuklarına göre, moleküller arası değişim-dönüşümler canlılar aleminde zamanın başlangıcını oluştururlar. Moleküller atomlardan oluşurlar, dolayısıyla atomlar arası değişim-dönüşümler molekül dünyasındaki zamanın başlangıcını belirler. Atomlar proton-nötron-elektron gibi atom-altı-öğelerden oluşurlar, öyleyse atom-altı-öğeler dünyasında da değişim-dönüşümler olmalı ki, atomların ömürleri ve zamanları oluşsun.

Evet doğadaki canlılık da gerçekten atom-altı-öğeler dünyasında başlar. Kuantum denilen en temel enerji biriminin keşfiyle başlayan atom-altı-öğeler dünyasındaki araştırmalar, proton-nötron-elektron sistemleri arasındaki Quantum Electro Dynamic (QED) ve proton-nötronlar arasında (çekirdek içi güçlü-kuvvet oluşumunu açıklayan) Quantum Chromo Dynamic (QCD) adı verilen fizik dalları oluşumuna yol açmıştır. İsimlerinden de anlaşılacağı gibi atom-altı-öğeler dünyasında çok yoğun içsel değişim-dönüşümler vardır. Ve doğadaki tüm diğer varlıkların sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olmalarına neden olan en temel değişim-dönüşümler, atomların içlerinde, atom-altı-öğeler dünyasından start almakta ve atom < molekül < hücre < beden gibi gittikçe karmaşıklaşan üst sistemler şeklinde devam etmektedir. Yani zamanı başlatan atom-altı-öğelerdir.

Fizikçiler zamanı sabit değişmez bir sistem olarak algılayıp, ona göre teorik hesaplamalar ve öngörülerde bulunmaktadırlar. Hâlbuki yukarıda sunulan veriler dünyamızda sabit, değişmeyen bir zaman birimi olamayacağını göstermektedir. Dolayısıyla, fizikçilerin günümüzdeki saniye değerine dayanarak teorik hesaplamalar ve öngörülerde bulunmaları çok hatalı bir işlem olmaktadır.

Doğadaki her türlü eylem ve işlem varlıkların içlerindeki küçük bileşenlerince ayarlanır ve yapılır. Bu ayarlama işleminin kökeni kuantsal sisteme dayanır. Fizik deneylerinin gösterdiği üzere, atom-altı-öğeler dünyasında her atom-altı-öğe, çevresini algılar. Çevresinde kendisiyle ilişkiye girmek isteyen (kendisini gözlemleyen) biri (bir şey) varsa, onun gösterdiği hedefe gider. Kendisini gözlemleyen yoksa çevre koşullarını algılar ve olasılık hesaplamaları yaparak en ekonomik konuma göçecek şekilde davranır! Atom-altı-öğelerin bu davranışları, onlardan türemiş olan tüm diğer üst sistemlerde de devam eder. Bu nedenle kuantlar, atomlar ► moleküller ► hücreler ► bedenler (hayvanlar, bitkiler) ►toplumlar gibi üst sistemler içine girdiklerinde, kendilerinin gözlendiklerini sürekli olarak hissederler ve hep üst-sistemin oluşturduğu hedefe (niyete) uyacak şekilde davranırlar. Ve bu şekilde doğadaki tüm oluşum gelişimler kuantlara hedef gösterilmesi ve kuantların de enerjilerini bu hedefe ulaşacak şekilde devreye sokmaları şeklinde gerçekleşir. Dolayısıyla niyet (hedef oluşturma) çok çok önemlidir. İnanç sistemleri de birer niyet (hedef) göstergesi olduklarından, toplum hayatının düzenlenmesinde en ön planda yer alırlar. Yani, “herkes istediği inanç sistemine sahip olsun” şeklinde bir tutum sergileyenlerin bu düşüncelerinin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tekrar gözden geçirmeleri gerekmez mi?

  Anlaşılacağı üzere, zaman kavramı “informasyon=bilgi” faktörü ile iç-içedir. Halbuki, Einstein dahil, geleneksel fizikçilerin hiçbirinin kafasında bilgi ile zaman faktörü birlikte değerlendirilmediği (yani fiziksel formüllerde bilgi faktörü bulunmadığı) için, oluşturulan doğal sistem senaryoları kökten hatalı olmaktadır.

Zaman faktörünü “bilgi” ile bağlantılı değil de, harici bir varlığın tik-tak gibi sinyallerine göre oluştuğu görüşünde olan ve ona uygun fiziksel görüşler ortaya atan fizikçilerin en meşhuru Einstein’dır. Einstein’ın “rölativite = görecelik” teorisi, zamanı tik-tak şeklinde bir sinyal şeklinde işleyen bağımsız bir faktör olarak görür. Işık hızına yakın hızlarda ilerleyen bir cisimle, yavaş ilerleyen bir cismin zaman ve mekan algılamasının farklı olacağını, hızlı ilerleyen cisimde zamanın yavaş, yavaş ilerleyende hızlı geçeceğini ileri sürer.
Philipp M. Kanarev. 2003: Einstein’ın zaman kavramında yaptığı bu hatayı sergiler ve “Axiom of Unity of space – matter – time = uzay-madde ve zaman’ın birlikteliği aksiyomu” ilişkisine dikkat çekerek:
      ►1- Einstein’in görecelik teorisinin yanlışlığını;
     ►2- O teoriye dayanılarak oluşturulmuş olan “big-bang”, “kara-delik” gibi fiziksel varsayımların tamamen yanlış olduğunu ileri sürer.
      ►3- “I am sorry for modern young people, whose heads go on to be filled with this rubbish.= Günümüz gençliğinin kafasının bu tür saçmalıklarla doldurulmasına çok üzülüyorum” diye duygularını dile getirir.

 Kanarev’in görüşlerinin, DOM-sistemi bilgileriyle uyumluluğu çok dikkat çekicidir. Ayrıca Big-bang’ın olmadığı başka bir yaklaşımla, yani bir astrofizikçi olan Halton Arp (1998) tarafından da ileri sürülür; bak ( http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/bigbang-var-m-yok-mu.html )

Geleneksel fizikçilerin görüşlerine uygun olmayan bu tür çalışmalar ise, “su başlarını devler tutmuş” misali, bilimsel medyada hep bastırılır ve yaygınlaşmasına müsaade edilmez. Bu da SimKırKölSab faktörünün bilim dünyasına yansımasından kaynaklanmaktadır.

Bilgi varlıkların yapısal-dokusal durumlarına işlenerek oluşturulmakta ve korunmaktadır. Yani bizler bir şey öğrendiğimizde, beyindeki sinir-hücreleri arasındaki sinaps yapısallaşmalarında kimyasal değişiklikler gerçekleşir. Aynı şekilde, kalıtsal bilgiler hücrelerin genetik kayıtlarında kimyasal değişiklikler olarak kayıt altına alınırlar. Dolayısıyla, bilgi doğadaki varlıkların yapısal-dokusal durumlarında oluşturulurlar. Bu nedenle “zaman” değiştikçe (yeni bilgiler oluştukça) varlıkların yapısal-dokusal durumları da değişmektedir. Bu şekilde madde - zaman (+bilgi) – uzay entegre bir sistem oluşturmaktadır. Birinde yapılan bir değişiklik, tüm diğerlerini de etkilemektedir.

Kanarev (2003) de, sırf fiziksel argümanlardan giderek, doğal sistemin “unity of Space-Matter-Time” birlikteliğinden söz etmektedir ki bu da yukarıda farklı argümanlardan gidilerek ulaşılan sonuçla tamamen örtüşmektedir.

 Doğadaki tüm oluşumlar, varlıkların çevrelerini algılamaları (bilgi oluşturma) ve bu bilgilere göre yapısal-dokusal durumlarının ayarlamaları (madde değişimi) ve bunların sonuçlarına göre de mekansal (uzay) değişimlerin ortaya çıkması şeklinde gerçekleşir.

Zaman, hariçteki bir tik-tak vericinin sinyaline göre oluşan bir şey değildir.
DOM-sisteminde tanımlanan zaman, doğadaki gerçeklere uygun bir tanımlamadır. Fizikçilerin, biyologların, vs., doğadaki olayları doğru yorumlayamamalarının temelindeki neden de, onların zamanı harici bir tik-tak vericinin sinyallerine göre olan bir değişim olarak değerlendirme yanlışlığıdır. Einstein’ın ışık hızına yakın ilerleyen varlıklarda zamanın yavaşlayacağı (time dilation) olacağı öngörüsü, bu nedenle hatalıdır.


Yani doğadaki varlıklar için “zaman” kavramı, madde bileşimleri oranlarının saptanmasına yönelik bir algılama türüdür ve varlıklar arası karşılıklı etkileşimlere bağlıdır. Biz insanların zaman kavramı ise, varlıkların karşılıklı etkileşimlerine değil, harici bir tik-tak sinyali vericinin düdüğüne göre gerçekleştiğine inanılan bir süreçtir. Böyle bir şey ise doğada mevcut değildir.  Bu nedenle fizikçi biyolog gibi bilim adamlarının oluşturdukları doğal sistem görüşleri kökten hatalı olmak zorundadırlar. Einstein’ın rölativite teorisinde ileri sürülen ışık hızıyla giden bir saatin yavaşlaması (time dilation=zaman uzaması) gibi varsayımlar ve bu varsayımlara dayalı olarak oluşturulan “karadelik” vs. gibi hayali kavramlar hep havada kalmak zorundadırlar, çünkü doğada ışık hızıyla giden bir tik-tak verici-yapıcı saat sistemi yoktur.

Devamı 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder