Doğadaki Oluşum Mekanizmasının (DOM) genel tanıtımı



Doğada dinamik bir sistem vardır.

İnsanlar hep doğadaki oluşum ve gelişimlerin nasıl gerçekleştiğini merak etmişler ve bu konuda fikirler oluşturmuşlardır.

Örn.: İlk defa tavuk mu yumurtadan çıktı, yoksa yumurta mı tavuktan çıktı?
Yani büyük sistemler mi küçük sistemleri oluşturmakta, yoksa küçük sistemler mi büyük sistemleri oluşturmaktadır?


İnsanlar hep büyük sistemlerin küçük sistemleri oluşturacağı yönünde düşünmüşlerdir. Ve hala da çoğunlukla o düşünce hakimdir.
Doğada varlıkları şu veya bu yönde hareket ettiren faktöre kuvvet denmiştir. Atalarımız bu kuvvet ve güç sisteminin kaynağını varlıkların dışında - üstünde olduğunu varsaydıkları bir varlığa bağlamışlardır.

1- Önce doğayı oluşturan ve yönlendiren güç sistemi hakkında atalarımızın neler düşündüklerini özetleyelim.

Tarih öncesi insanlarının hayat görüşleri tüm varlıkların, bir yaratıcının maddeleri elleriyle yoğurup-yontup şekillendirerek yaptığı şeklindedir. Bu yapıcı kuvvet felsefe kitaplarında “vis plastica = yontucu kuvvet”  olarak tanımlanmıştır.

Toplumsallaşmayı başlatan Sümerlerin de insanın oluşumunu, olağan üstü güçlü ve ebedi ömürlü olarak tasarladıkları tanrıların çamurdan bir heykel yaparak, ona canlılık vermeleri şeklinde açıkladıkları çivi yazılı tabletlerden anlaşılmaktadır.

Tarih öncesine ait bu hayat görüşü tarih sonrası dönemde de etkisini korumuştur. Bu etkinin korunmasında, ilk bilimsel yazılı belgeleri oluşturan Aristo’nun büyük etkisi olmuştur.

Aristo’ya göre, doğada ani bir yaratılış “generatio spontanea” söz konusudur ve bu işi “vis plastica” = heykel yontarcasına oluşturma şeklinde bir harici yaratıcı gerçekleştirir.

Bilim dünyasında iki bin yıllık bir süreyle etkili olan Aristo mantığı, kilisenin de etkisiyle, doğadaki oluşumların açıklanmalarında etkinliğini hep sürdürmüştür.
Dünyamıza gelmiş en büyük bilim adamı olduğu kabul edilen Newton’un doğal sistem anlayışı şöyledir (Newton, Opticks 1704):

         Allah başlangıçta tüm madde parçacıklarını, onlar arasındaki etkileşimleri (onları etkileyen kuvvetleri) ve hareketin temel yasalarını oluşturur. Bu şekilde tüm evren hareket içine girer ve bu değişmez yasalara uyan bir otomat gibi ebediyete doğru gider.”

Newton bile 3-4 bin yıl öncelerinden kaynaklanan bir doğal sistem görüşüne sahiptir. Bu temel yaklaşım günümüzde de hala devam etmektedir.

         i- Anlaşılacağı üzere, atalarımız doğadaki oluşumların aniden, bir defalık bir işlemle yapılıp-oluşturulduğunu,
         ii-  Bunu yapan oluşturucu-güç sisteminin, varlıkların haricinde ve de oluşturulan varlıktan daha büyük bir yapıda olduğunu,
         iii- Tüm varlıkların bu harici varlığa bağlı olmaları nedeniyle, onun ebedi ömürlü olması gerektiğini,
        
iv- Zamanın bu ebedi varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olduğunu
tasarlamışlar ve buna inanmışlardır.
Bu tür görüşe statik sistemli doğa görüşü denir.


Şekil: Statik sistemde yaratıcı, hava+toprak+su+ateş dörtlüsünün farklı kombinasyonlarıyla doğadaki varlıkları oluşturur.



1.1.    Statik sistemli doğa görüşü,  kral, sultan, lider gibi tepeye yerleştirilmiş otoriter yöneticilik gerektirmiştir.

Statik sistemli görüşte, devletin (toplumun) sahipliği tepedeki “krallara- liderlere” aittir. Devlet yapısında Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) geçerlidir. Bu bakış açılarına göre yetiştirilmiş insanlar, toplumun (devletin) sahibinin kendisi ve diğer vatandaşlar olduğundan habersiz olarak hayata baktığından, yaptığı işlere hile katarlar; ürünler (ve işlemler) insan ve çevre sağlığına zararlı olarak piyasaya çıkar. Herkes birbirine (ve çevreye) zarar verecek bir yaşam içine girer. Kanserojen maddelerden, stresten, sinirden mahvoluruz, dünyamız cehenneme dönüşür.

2.   Tepeye bağlı örgütlenmelerin (TBÖ) zararları DOMun-Özü dosyasında gösterilmişti. 


3.   Dinamik sistemli doğa görüşünün ortaya çıkması ve gelişmesi

3.1. Jeoloji biliminin etkisi

17. Yüzyılda filizlenmeye başlayan ve günümüze kadar gittikçe gelişen jeoloji bilim dalı, insanların statik sistemli doğa görüşünde şüpheler oluşturmaya
başlar. Çünkü dünyamızın bir anda değil de milyarlarca yıllık bir süreçte, soğan zarı gibi üst-üste yığışan farklı katmanlardan oluştuğunu; dünyamızn coğrafik görüntüsünün sürekli değiştiğini, denizlerin sıkışarak kara haline geçtiğini, karaların yarılarak denizel ortamlara dönüştüğünü, vs. ortaya koyar.   

3.2. Fizikteki gelişimlerin etkileri

Yaklaşık bir asır önce Planck (1901) enerji denilen hareket sağlayıcı faktörün istenildiği kadar küçük bir değere indirgenemeyeceğini ve sabit bir temel değere sahip olması gerektiğini ıspatlar ve Planck-değeri (veya sabiti) denilen (h) ile simgelenen kuantum kavramı ortaya çıkar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi devam eden bölümlerde verilecektir.

Enerji denilen hareket sağlayıcı faktörün sabit bir değerle başlaması ve doğadaki tüm diğer enerji türlerinin bu sabit (h) değerinin tam-sayılı katları şeklinde bir artış göstermesi kuantum fiziğinin temelini oluşturur. (Bu ilişki, enerji ile varlıkların frekansı arasında Enerji = h.f  (f=frekans) şeklinde bir bağlantı ile gösterilmektedir. (Enerji aynı zamanda varlığın kütlesi ile de orantılıdır E=mc2)).

Kuantum fiziğinin ortaya çıkmasını takip eden yıllarda atom-altı öğelerle yapılan deneylerde varlıkların temel yapıtaşları olan enerji taşıyıcısı bu öğelerin:
         En basit tanımıyla, canlı=hareket edebilen, cansız= hareket edemeyen olarak tanımlandığında, kuantsal öğelerin bilye gibi sakin ve hareketsiz değil, tam tersine saniyede zilyonlarca defa belli yönlerde hareket eden “canlı varlıklar” oldukları,
         Çevrelerini sürekli kontrol ettikleri ve kendileriyle ilişki içine girmek isteyen varsa, onun isteğine uygun davrandıkları,
         Kendileriyle ilişki içine girmek isteyen olmadığında, çevrelerini kolaçan edip, en ekonomik yapısallaşmaları saptayıp, oralara göç ettikleri,
          Enerjilerini hem yapıcı, hem de yıkıcı olarak kullanabildikleri, nerde-ne zaman yapıcı (veya yıkıcı) davranacaklarını dalga-boyları ile saptadıkları,
         Birbirlerini doğuran bir etkileşimleri olduğu, manyetik  gradyanı değiştiğinde, elektrik  kuvveti;  elektrik-gradyanı değiştiğinde manyetik kuvvet oluşturdukları,
         Hedefe ulaşmak için en kısa yolu seçtikleri, en kısa zamanı kullandıkları,
         En ekonomik konumlu bir noktaya geçebilmek için muazzam engelleri zıplayabildikleri (tünelleme etkisi),
gibi olağan-üstü özellikleri oldukları saptanmıştır.

Şimdi tünelleme etkisi olayının nasıl gerçekleştiğine bakalım.

Şekil: Kuantsal öğeler çevrelerindeki en ekonomik yapısallaşmaları algılayıp, o yapısallaşmalara göçerler.

 Fizikçiler elektron gibi enerji taşıyıcısı öğelerin belli bir sınır dahilinde enerji potansiyeline sahip olduklarını, ve bu enerji düzeyine ulaştıklarında, başka bir yörüngeye zıpladıklarını saptadıktan sonra, bazı deneylerde bu enerji taşıyıcıların anormal derecede enerji toplayıp, aşılması olanaksız görünen bir engeli aştıklarını ve daha ekonomik konumlu yerlere (A’dan B’ye) göçtüklerini  saptamışlardır. Bu olayı fiziksel mantık ve formülasyonlarla açıklayamadıklarından, “tünelleme = tunneling” diye bir kavram üretip, sanki A’dan B’ye bir tünel açılıyor ve elektron o tüneli kullanıp geçiyormuş şeklinde bir yorum yapmışlardır.
Bunu ise şöyle açıklarlar: Diyelim ki siz İstanbul’da yaşıyorsunuz. Bir gün Türkiye’nin Sydney elçiliğinden bir mektup aldınız ve Sydney’de yaşayan amcanızın öldüğünü ve size bir milyon dolar miras bıraktığını; bu mirası alabilmek için, 48 saat içinde Sydney’deki ilgili makama başvurmanız gerektiğini, yoksa paranın hazineye kalacağını öğrendiniz. Cebinizde beş kuruşunuz yok. Ne yaparsınız? Bir seyahat acentesine gidersiniz. Mektubu gösterip, size bir bilet vermelerini, ama ücreti 2 gün sonra tahsil edilebilecek şekilde kredi kartınızla ödeyeceğinizi söylersiniz. Uçakta zaten bir sürü boş yeri olan şirket size lüks tarifeden bir bilet satma rizikosunu göze alır ve siz Sydney’e uçar ve mirasa kavuşursunuz. Her iki taraf da kârlı çıkmıştır.

Bu ekstra enerji, çok kısa bir süreliğine oluşturulup sonra tekrar kaybolan çok kısa ömürlü “virtual particles= sanal parçacıklar” denilen öğeler olarak yorumlanmaktadır.
Cansız-bilinçsiz varlıklar yukarıda açıklanan türlerde özellikler ve karşılıklı etkileşimler gösteremeyeceklerine göre, atom-altı-öğeler dünyası  yaşayan-canlı bir sistem olmak zorundadır.


Yukarıda sıralanan olağan üstü özellikler sadece planck-sabiti foton gibi en küçük kuantsal öğelerde değil, proton, nötron, elektron gibi temel yapı taşlarında, hatta atom dediğimiz kimyasal elementlerde de görülürler.

Doğadaki tüm varlıklar atomlardan oluşurlar; atomlar ise yukarıda belirtilen olağan-üstü özelliklere sahiptirler.  Fiziğin en temel ilkelerinden biri, Minimum Amplitude Principle (MAP), yani en rahat konuma-duruma geçme dürtüsüdür.

 Tüm atomlar ve onları oluşturan kuantsal öğeler, daha rahat bir duruma-konuma ulaşabilmek için “yaşıyorlar”. “Yaşıyorlar” diyorum, çünkü onlar tavuk-yumurta veyahut doğum-ölüm döngülerine shipler. Proton nötrona, nötron protona  dönüşür; fotonlar elektron-pozitron oluşturur, elektron (pozitron) foton oluşturur, vs. Yani atomik dünya tam bir yaşam sistemi sergilemektedir.

Atomik dünyanın bu canlılığı, onlardan oluşan molekül, hücre, bitki, hayvan, taş, toprak gibi üst sistemlerin içinde birer kaynayan kazan olarak devam eder ve dinamik sistemli bir doğa ortaya çıkar! Dinamik sistemli doğa tümleşik (integrative) bir sistemdir. Yani her şey, içindeki bileşenlerine bağımlıdır.

Tümleşik Sistemlerde geçerli  temel ilkeler, Feibleman  (1954) tarafından “Theory of Integrative Levels”  yayınında tanımlanmıştır.  Hücre-beden gibi alt-sistem – üst-sistem arası ilişkiler olarak bilinen bu ilkelerin en önemlileri şöyledir:

i-Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
ii-Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
iii-Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
iv-Her sistemde, üst düzey  alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey  alt düzeye yön (hedef) gösterir.
v-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Doğadaki dinamik sistemin nasıl işlediğinin matematiksel-fiziksel temellerini fizikçiler oluşturmuşlar (Haken 1983, 2000) ve kısaca “information & self-organisation” = “bilgi oluşturmaya dayalı otonom örgütlenmeler” olarak özetlemişlerdir.
Buradaki “bilgi = information” kavramı, enerjinin nerden nereye akacağını gösterir ve varlıkların fiziksel-kimyasal yapısallaşmalarında kayıtlıdır.  Yani doğada her yeni bir varlık oluşturulduğunda, daha önce var olan her varlık, o yeni varlığın yaydığı sinyali algılayarak, o varlıkla etkileşim içine girer.
Örn. Bir köpeğin yeni bir varlıkla karşılaştığında olanları görelim.
Doğadaki tüm oluşumlar kuantsal sistemler tarafından  takip edilerek, en ekonomik yapısallaşmaları teşvik edici şekilde davranılması temel fizik ilkeleri gereği olduğundan; bu yeni varlığı tanımlayıcı bilgiler, köpeğin beynindeki hücrelere iletildiğinde köpeğin bedeninde bir sürü değişim-dönüşüm yaşanmaya başlanır.
Köpek varlıkları en iyi şekilde kokusuyla ayırt ettiğinden, duyu organı hücreleri varlığı koklayıp, yaydığı molekülü algılayıp, o molekülle rezonans içine girecek molekül sentezi arayışlarına girer. Bunun için duyu organındaki hücrelerde bir sürü kimyasal reaksiyon geçekleştirilir, hücrelerin yapısında bir sürü kimyasal element yer değiştirir. Rezonansa girecek bir molekül sentezlendiğinde, beyindeki hücrelere iletilir ve hücreler arası yeni bir sinaps bağlantısı oluşturularak, söz konusu varlığı tanımlayıcı yeni bir protein molekülü ile ilişki içine sokulur. Yani doğadaki her yeni bir varlığın ortaya çıkışı, diğer varlıkların yapısal-dokusal durumlarında da değişiklik oluşumlarına yol açarlar.

 Bu işlemler sırasında hücrelerin atomları:
         polarizasyonlarını (1),
         amplitüdlerini (2),
         salınım-adımlarını (3) (dalga-boylarını)
         spinlerini (4), vs.

değiştirerek rezonans işlemini gerçekleştirecek şekilde davranırlar.

Algılama ve tanımlama çok değişik organlardaki hücrelerce yapıldığından, tüm bu organlar arası bilgi alış-verişini sağlayacak şekilde sinaps-yapısallaşmalarında değişikler-düzeltmeler yapılır.

Ve sonuçta bedenin kimyasal ve fiziksel yapısallaşmasında bir sürü değişiklik yapılmış olunur. Bu şekilde bilgi dediğimiz faktör, bedenlerin yapısal-dokusal durumuna işlenmiş olur.

Özetleyecek olursak: Doğada atom-altı-öğelerden başlayıp, moleküller, hücreler, hayvanlar gibi gittikçe karmaşıklaşan yapısallaşmalara doğru ilerleyen dinamik bir sistem vardır. Ve tüm bu sistemler en tabandaki kuantsal-öğelerce oluşturulup-yönlendirilirler.
Böylelikle information & self- (re-) organisation sistemli doğa oluşup-gelişir.

4.   Doğadaki kuvvet oluşum mekanizması

Yönlendirici güç = kuvvet’tir;  çünkü varlıklar kendilerini etkileyen kuvvetlere uyarak davranırlar.

4.1.    Yönlendirici faktör = Kuvvet nasıl oluşur?

         Canlılar hareket eder, rüzgar eser, su akar, ve bu şekilde doğada hareketler oluşur.
         Varlıkları hareket ettiren yani bir iş veya eylem yapan faktöre kuvvet denmiştir.
         Peki, bu faktör nasıl bir şeydir?
Kuvvet oluşumu, enerji-gradyanı oluşumuyla açıklanır.
         Örn., bir nokta daha sıcak, diğer nokta daha soğuksa, sıcak noktadaki moleküller, soğuk noktaya doğru akarlar.
         Bu şekilde bir akıntı (sürükleyici faktör = enerji-gradyanı) ortaya çıkmış olur ve kuvvet doğar.
         Yani bir kuvvet oluşturmanın yolu, enerji-gradyanı oluşturmaktan geçiyor.
Peki, enerji-gradyanları nasıl oluşmaktadır? Doğadaki enerji gradyanları nelerdir?

4.1.1.        Güneş sisteminde enerji gradyanları:

Dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesi eliptik olduğundan, kah güneşe yaklaşır, kah uzaklaşır; bunun sonucu dünyamız 6 ay daha sıcak, 6 ay daha soğuk olur. Dolayısıyla 6 aylık döngüler şeklinde rüzgar veya deniz akıntılar oluşur.

4.1.2.        Dünyamızdaki enerji gradyanları:

Dünyamızın yapısı da homojen değildir, taşküre (yaklaşık 100 km
kalınlığındaki dış kısım) katı ve soğuk, daha iç kesimleri sıcak ve akışkandır. Akışkan ve sıcak olan bu iç kesimlerdeki moleküller, soğuk olan kabuk kesimine doğru akıntılar oluşturmakta ve kabukta çatlamalara yol açarak volkanlar şeklinde yeryüzüne çıkmaktadır. Dolayısıyla çok değişik kuvvet sistemleri oluşturmaktadırlar.

4.1.3.        Cansızlar dünyasında enerji gradyanları:

Varlıkların yapısal-dokusal durumları, enerjinin nerede az, nerede çok depolanacağı bilgilerini içeren içsel özelliklere sahiptir. Enerji akışını farklı yönlerde farklı hızlarda yönlendirilecek şekilde oluşan tüm yapısallaşmalara “anizotropi” denir.
 “İzotrop olmayan” anlamına gelen anizotropi terimini anlamak için şunu düşünün:
Doğada her yer düz değildir, bazı yerler sarp, bazı yerler az eğimli, bazı yerler düzdür. Böyle bir arazideki bir noktadan her dört yöne doğru birer ekibin yola çıktığını düşünün. Aynı hızda olan bu ekiplerin 5 saat sonra ulaştıkları mesafeleri bir harita üzerine işaretleyecek olursak, bazı yöndeki ekiplerin çok uzun, bazılarının çok kısa, bazılarının orta değerde bir mesafe kat edebildikleri ortaya çıkar.
Gerek mineral gibi bizlere çok homojen görünen küçük yapılar, gerek galaksi gibi devasa boyutlu yapılar, gerek dünyamız gibi orta boyutlu yapıların hepsinde böyle anizotropik özellikler vardır ve içlerinden geçen enerjiyi, radyasyonları vs., değişik yönlerde değişik hızlarda ileterek, kutuplaşma oluşumlarına yol açarlar. Yani enerji aktarımında, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri “dağ-dere” gibi engebeler oluştururlar. Bunun sonucu, mineral içinde değişik yerlerde değişik oranda enerji depolanmış olur.

4.1.4.        Varlıkların kendilerine has bir refraksiyon-indeksleri vardır.

Her madde kendine  gelen fotonların (enerji paketçiklerinin) belli bir miktarını alıp, diğer kısmını yansıtırlar.

Bu şekilde doğada enerji-dağılımı rastgele olmaktan çıkar ve belli kurallara göre gerçekleşmiş olur ki, bu da ayrı bir enerji-gradyanı oluşturma sistemidir.

4.1.5.        Canlılar aleminde enerji gradyanları:

         Hücreler gibi küçük boyutlu sistemlere inildiğinde, onların da enerji-gradyanı oluşturacak yapısallaşmalara sahip olduğu görülür.

         Hücre zarlarında reseptör denilen kapılar vardır ve bu kapılardan hücre içine girebilecek moleküller büyük bir itina ile seçilir. Reseptörler ve onlara bağlanabilinecek ligand denilen özel moleküller çevreden gelen sinyalleri algılayıp-değerlendirirler ve hücre-kutuplaşmasını sağlayacak şekilde kuvvetlendirici rol oynarlar.

4.1.6.        Atomlar aleminde enerji-gradyanları:

Satırlarda sağa doğru ilerledikçe:
         ametalik özellik artar,
         iyonlaşma enerjileri artar,
         elektron ilgileri artar,
         oksitlerin asit karakteri artar,
         atomik çaplar azalır.


Sütünlarda aşağı doğru gidildikçe:
         metalik özellik artar,
         iyonlaşma enerjileri azalır,
         elektron ilgileri azalır,
         oksitlerin bazik karakteri artar,
         atomik çaplar artar.
Tüm bunlar birer enerji-gradyanı oluşturma özelliğidir.

4.1.7.        Atom-altı-öğeler dünyasında enerji gradyanları:

Maddelerin en küçük yapı-taşları olan atom-altı öğeler dünyasına inildiğinde, onların sürekli bir artı-eksi (yapıcılık-yıkıcılık) dalgalanması, yani çok temel bir enerji-gradyanı sistemine sahip oldukları görülür.

5.   Canlılığı, yani hareketi tetikleyen mekanizma

Atom ve atom-altı-öğelerin en canlı varlıklar oldukları yukarıda açıklanmıştı. Her varlık atomlar tarafından oluşturulduğundan,  tüm diğer kuvvet-oluşum sistemlerini başlatan ve yürüten doğal enerji (ve kuvvet) kaynakları atom-altı-öğeler, yani kuantsal sistem olmuş olur.

Onlar doğa ve dünyanın “Maxwell-şeytanlarıdır”! En temel kuvvet-oluşturucularıdır.

5.1.    Şimdi Maxwell-şeytanı ile ne denilmek istenildiğini açıklayalım.

Fizikçiler doğal sistemde kendiliğinden enerji-gradyanı oluşturulamayacağını, dolayısıyla doğada zaman içinde her şeyin dağılıp-düzensizliğe doğru gideceğini ileri sürmüşler ve hala da sürmektedirler. Bunu da şu şekilde açıklamaktadırlar:
  İki tane oda düşünelim. Birinde sıcak hava olsun, diğerinde soğuk hava.
  Odalar arasında kapı açıldığında, sıcak hava ile soğuk hava birbirine karışır ve önceden oluşturulmuş olan düzen tamamen yok olur. Bu odaların birinde tekrar sıcak, diğerinde soğuk moleküllerin toplanması olanaksızdır.
  Böyle bir şeyin gerçekleşmesi için kapıya bir bekçi konulmalı ve bu bekçi, sıcak molekülleri ayırt edip, onun geçişine izin vermeli, ama soğuk moleküllere izin vermemelidir. Fizikçiler arasında böyle bir  hayali “bekçi” “Maxwell’s Demon = Maxwell şeytanı” olarak adlandırılmıştır. (‘şeytan’ değil “melek”
kullanılmalıydı!)

Görüldüğü üzere, doğa Maxwell-şeytanlarınca (meleklerince), yani en tabandaki kuantsal sistemle,  oluşturulmakta ve yönetilmektedir!

Kuvvet enerji gradyanı oluşturularak oluştuğuna, enerji gradyanları da kuantsal öğelerin en ekonomik yapısallaşmaları tercih edip, ekonomik olmayanları terk etmeleri şeklinde gerçekleştiğine göre, doğadaki tüm kuvvetler kuantsal kökenli olmuş olurlar.

5.2.    Toplumsal sistemlerde yönlendirici kuvvet

 “Her kafadan bir ses çıkarsa, orda düzen oluşturulamaz, bu nedenle toplumlar liderlerle yönetilmelidir” şeklinde bir anlayışın yaygın olmasının kökeninde, doğadaki oluşum ve gelişimlerin, varlıkların kendi iç dinamikleriyle değil de, harici bir yapıcı-yönlendirici gücün etkisiyle gerçekleştiği şeklinde bir düşünce sistemi yatar.

İnsanların doğa ve dünyaya bakışını etkileyen temel faktörlerden birisi de “sahiplik” düşüncesidir.  İnsanlar doğayı kendi malları olarak görmüşler ve onu parselleyerek tapulamışlar ve sahiplenmişlerdir.

İnsanların bu tür bir düşünceye sahip olmalarının temel nedeni ise, doğadaki kuvvet-oluşturucu, yönlendirici ve yapıcı gücü varlıkların dışında kabul etmeleri olgusudur.

Bu temel yaklaşımlar günümüzde hala, hem fizikçi-kimyager-biyolog gibi bilim mensupları arasında, hem sosyal yaşamda tam manasıyla etkili ve yaygındır.

5.3.    Yeni bir etkileyici güç sistemi olarak “para”

Doğadaki etkileyici faktör olan kuvvet (dolayısıyla Enerji)  faktörünün rolünü toplumsal hayatta para almıştır. Doğadaki oluşturucu kuvvet sisteminin varlıkların üstünde olduğu tasarlanan hayali bir varlığa bağlanmış olması, toplumun enerji birimi olan paranın da tepedekilerin idaresine bırakılmasına yol açmıştır. Para basma ve harcama yetkisi tepedekilerdedir. Ama iş yapan ve üreten tabandaki halktır.

Para denilen toplumsal enerji-biriminin, insanları yönlendiren bir kesimin monopolünde olması ve bu kesimin elindeki bu güçle devletleri yönlendirmesi tepeye bağlı örgütlenme sistemlerinin devamlılığını sağlamaktadır.   (Uluslar arası holdingler, bankacılık sistemleri, medya kuruluşları, vs.)

Doğadaki tüm enerji türlerinin kökeninin kuantsal olduğu ve madde denilen varlıkların da bu enerjinin çeşitli şekillerde bağlanmaları ve birleşmelerinden olduğu (E=mc2) bir asırdır bilinmesine rağmen, “Tanrı” denilen varlığın da kuantsal kökenli olması gereği kimsenin aklına gelmemektedir. Peki, insanlık bu TBÖ hastalıklarından nasıl kurtulacak?

İki temel konuda bilgi sahibi olunması gerekir:
1- Doğadaki varlıkları oluşturucu kuvvet sistemi nasıldır? (Bu konu yukarıda açıklanmıştı)
2- Hayat nedir? Zaman nedir, yaşamın anlamı nedir? Niçin yaşıyoruz?
Şimdi bu konuyu irdeleyelim.

5.4.    Doğa canlı, yaşayan bir sistemdir, her varlığın bir ömrü vardır, ve ömürler zamanın dilimidirler.

Yukarıda canlı-cansız ayrımı en basit şekliyle “hareket edebilen ve edemeyen” olarak tarif edilmiş, ve bu tarife göre sınıflama yapıldığında, doğadaki en canlı varlıkların atom-altı-öğeler olmaları gerektiği vurgulanmıştı.

Bedenimizdeki her hücrede her saniye 100.000 reaksiyon olduğu hesaplanmaktadır. Bu  reaksiyonlarda atomlar ve moleküller arasında çok yoğun bir hareketlilik olduğu görülür. Atom-fiziği deneyleri de zaten atom-çekirdeği içinde saniyede zilyonlarca defa proton-nötron arası etkileşimler olduğunu göstermektedir. Yani tüm varlıkların içlerinde birer kazan kaynamaktadır.

Bizler bir taş parçasına baktığımızda onu “hareketsiz” görürüz ve bu nedenle de cansız olarak tanımlarız. Ancak o taşın içindeki atomlar-moleküller sürekli bir vibrasyon halindedirler ve doğadaki tüm diğer varlıklarla etkileşim içindedirler. Cansız dediğimiz maddelerin çevreleriyle olan bu etkileşimlerini şu örneklerden anlayabiliriz:

  Dünyanın herhangi bir yerinde bir volkan patlaması olsun ve çok yüksek bir volkanik dağ oluşmuş olsun. Bir odada ince bir ipe asılı bir taş parçası, o volkanın ne kadar uzaklıkta ve ne kadar bir kütleye sahip olduğunu en hassas şekilde algılar ve ona göre yönünü değiştirir.
  Bir güneş patlamasıyla dünyamızın atmosferine önemli bir oranda radyasyon girdiğini varsayalım. Bir odadaki bir pusula iğnesi bunu algılar, ve anında yönlenmesinde değişiklik yapar.

Yani cansız dediğimiz mineral, taş, vs. gibi varlıklar doğada kendi-kendilerine hareket etmiyorlar, ama onların içlerinde hareket eden canlı-öğeler var. Peki, yaşayan-canlı bir doğal sistemde, mineral veya kayaç  gibi varlıklar neden hareketsizler?

Cansızlar aleminin en yaygın temsilcisi olan minerallere bakıldığında, iki farklı noktada çok önemli özelliklere sahip oldukları görülür.

i-Birinci özellikleri, anizotropik olmalarıdır; yani içlerinden geçen enerjinin belli yönlerde hızlı, belli yönlerde yavaş iletirler. Bu özellikleri enerjinin nerden nereye akması gerektiği konusunda mineralleri rehber yapar. Yani mineraller trafik işareti görevi yaparlar. Trafik işaretlerinin sabit durmaları gerekir, bu nedenle mineral gibi öğeler (taş, toprak) oluştukları noktada dururlar. Enerji ise bu işaretlere uyarak ilerler ve belli yönlerde daha hızlı ilerleyerek enerji-gradyanı oluşturup, akıntı veya döngü sistemleri oluşturur.

ii-Atomlardan (kuantsal sistemden) moleküller sistemine geçildiğinde, sıcaklık – basınç gibi yeni değer-yargıları (yani yeni kuvvet türleri) ortaya çıkar. Moleküller bu basınç ve sıcaklık sistemleriyle kontrol edilirler ve yönlenirler.  (Halbuki atom-altı öğelerde bu değer-yargıları mevcut değildir). 

Moleküller alemindeki bu kuvvet türleriyle, atom-altı-öğeler alemindeki spin-polarizasyon-elektromanyetik etkileşimler gibi temel kuvvetler arasında aktarım veya bağlantı oluşturacak yapısallaşmalara gerek vardır. Aksi takdirde moleküller alemi muhtaç oldukları kuantsal enerjiyi temin edemezler. İşte mineraller bu tür görevleri yerine getiren ve bizlere hareketsiz gibi görünen sabit yapısallaşmalardır.
  Örn. kuvars piezo-elektrisite özelliği gösterir. Yani minerale basınç uygulandığında mineralin uçlarında elektrik gerilimi (akımı) oluşur.
  Örn. turmalin veya pirit piroelektrizite özelliği gösterir; yani ısıtılınca, mineral uçlarında elektrik gerilimi oluşur.

5.4.1.        Doğal sistemin canlılığında zaman faktörü


Hayatın ne olduğu, neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğu, zamanın ne olduğu gibi temel konularda bilgileri olmayan insanların da, doğal sisteme uygun bir toplumsal hayat modeli oluşturmaları olası değildir.

Şimdi bu konuya bakalım.

Hayatı anlamak için zamanı anlamak gerekir, çünkü hayat = ömür;  ömür de zamanın bir dilimdir.
        


Doğadaki her şey 92 kimyasal elementten oluşur.
         5 milyar yıl önceleri bu elementler sadece inorganik moleküller şeklinde birleşmişlerdi. (A)

         3 milyar yıl önceleri bakteri denilen canlıları oluşturan bileşimler de öncekilere eklendi ve böylelikle önceki zamanlara ait inorganik moleküller azaldı-değişti. (B)

         500 milyon yıl önceleri denizel canlıları oluşturan bileşimler de öncekilere eklendi ve önceki zamanlardaki organik ve inorganik molekül bileşimleri azaldı-değişti. (C)

         200 milyon yıl önceleri dinozorları oluşturan bileşimler de öncekilere eklendi ve önceki zamanlardaki organik ve inorganik molekül bileşimleri tekrar değişti.  (D).

         Tüm bu olaylar birer doğum-ölüm döngüsü olarak görülebilirler.

Sonuç:
         Madde bileşimlerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler ardalanması (doğum-ölüm döngüleri) “zamanı” oluşturmaktadır. Maddeler ise, sürekli daha az enerji kullanılmasına yönelik yeni kombinasyon oluşumları şeklinde değişmektedirler.
         70-80 yıl önceki arabaların 100km’de 20 lt benzin yakarken, günümüz arabalarının 3-4 lt yakması örneğindeki gibi, “yeni bilgi” oluşumları ile daha az enerji kullanılması sağlanmaktadır.
         Varlıklar bilgilere göre sürekli yeniden re-organize edilerek, tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde yeniden düzenlenip, yeniden oluşturulurlar. Yani zaman dediğimiz olgu, gelişen bilgiye göre maddelerin tekrar re-organizasyonu sonucu oluşmaktadır.
         Yani doğum-ölüm döngüleri sonucu oluşan madde bileşimleri re-organizasyonu zamanı oluşturmaktadır.

Zaman = Enerji 1  Bilgi 1  Madde etkileşimleri sonucu oluşan değişim-dönüşümlerdir, re-organizasyonlardır, tavuk-yumurta döngüleridir.

 Ve reorganizasyonlar bilgi edinilerek oluşturulmaktadırlar.

5.5.     Bilgi faktörü

          Ateş-yakması bilinmeden, maden elde edilemez.
         Maden olmadan, motorlu aygıtlar üretilemez.
         Motorlu aygıt olmadan elektrikli aletler yapılamaz.
         Bu nedenle tüm oluşumlar, birbirleriyle karşılıklı bir bağımlılık ve bilgi alış-verişi, yani “heterarşik” bir bağ içindedirler.
         Her yeni oluşturulan eşya veya bilgi, onu takip eden bir başka şeyin oluşum koşullarını hazırlar.

Aynı türde heterarşik ilişkiler doğadaki tüm oluşumlarda görülür.
         1- Atomlar olmadan, moleküller oluşturulamaz, moleküller oluşturulmadan, hücreler; hücreler oluşturulmadan bitkiler ve hayvanlar oluşturulamaz.
         2- Bu nedenle “bilgi” dediğimiz enerjinin nerden nereye aktarılması verilerini yönlendiren olgu, zaman içinde sürekli geliştirilmek zorundadır.
         3- Bilgi olgusu varlıkların kimyasal bileşimlerine ve fiziksel dokularına kayıt edilerek depolanıp-saklanır ve gelecek nesillere aktarılır.
         4- Bu şekilde eksponansiyel (üssel) gelişim içinde olan bir “bilgi” sistemi ortaya çıkar.

Bilgi oluşumundaki üssellik evrensel ölçekte de mevcuttur. Chaisson’un  “Energy Rate Density = Enerji Akış Yoğunluğu” hesaplamaları, evrensel düzeyde bilginin üssel geliştiğini ortaya koymaktadır.

         “Bilgi” faktörünün üssel (eksponansiyel) şekilde gelişmiş olması, bilgi’nin varlıkların  en temel yapıtaşlarından kökenleniyor olmasını zorunlu kılar.
         Çünkü: Eksponansiyel fonksiyonların türevleri hep eksponansiyel olarak kalırlar; bu matematiğin bir ilkesidir.

Şimdi varlıkların en temel yapıtaşları olan kuantsal sistemin (atom-altı-öğelerin) bilgi ve bilinç sahibi mi olduklarına bakalım.

Fotonlar geçtikleri yerler hakkında bilgi toplayarak ilerler.
Fotonlardan yararlanarak kemiği kırılmış bir ayağın, neresinin kırıldığını gözlemleyebiliyoruz. Yani bizler fotonlarla görürüz, fotonlarla işitiriz, fotonlarla çevremizle haberleşiriz, vs.


Fotonlar dalga-boyu dediğimiz yap-yık adımlarıyla geçtikleri güzergahtaki tüm atomlarla etkileşiyorlar. Onlardan gelen foton-sinyalleriyle, kendi sinyallerini karşılıklı değerlendiriyorlar. Birbirleriyle uyumlu olduklarında, şiddetlerini artırıyorlar; birbirleriyle uyumsuz olduklarında şiddetlerini azaltıyorlar.

Canlı veya cansız tüm varlıklar kuantsal öğelerle haberleşirler. Bizler günümüzde cep telefonlarıyla sesli veya görüntülü bir sürü karmaşık bilgiyi, binlerce km uzaklıktaki bir tanıdığımıza anında iletiyoruz. Bir resimde milyonlarca ufak ayrıntı var. Böylesine karmaşık bir bilgi yumağını fotonlar bir yerden bir başka yere aynen iletebiliyorlar.

         Biz insanlar da kendi aramızda haberleşiyoruz. Ama  evimizin bir odasındaki bir eşyanın yerini bile karşımızdakine anlatabilmekten aciz kalıyoruz.

 Öyleyse, bir insan mı daha bilgili ve becerikli, yoksa fotonlar mı?

  Peki biz insanlar mı daha çok bilgi tanımlayıp-aktarabiliyoruz, yoksa atom-altı öğeler mi?

Çevrelerini sürekli kontrol edip, hep en ekonomik yere göç eden;
Geçtikleri yerlerdeki varlıklarla etkileşip, onlar hakkında bilgi toplayan;
Çevrelerindeki milyonlarca varlığın enerji-potansiyellerini algılayıp, olasılık hesaplamaları yapabilen ve en olası olanı seçebilen;
Kendileriyle ilgilenen biri “var mı- yok mu?” sorusunu hep dikkate alıp, ona göre davranan varlıklar cansız birer öğe olarak düşünülebilir mi?

En tabandaki kuantsal öğelerin bilgili ve bilinçli davranmaları şeklinde başlayan daha ekonomik sistem oluşturma yarışları, milyarlarca yıldır sürmektedir.

Bu şekilde sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem ortaya çıkmaktadır.

Dinamik sistemler "information & self-organisation" ilkelerine göre işlev görürler. Dinamik sistemlerde "information" kavramı, enerjinin nerden nereye akması gerektiği verilerinden oluşur.

Enerjinin nerden nereye akacağı gerek kimyasal bileşimle, gerekse fiziksel dokuyla belirlenir.

Dolayısıyla “bilgi” yapıya aktarılmış olur, yapıyla özdeştir.

6.    Dinamik sistemlerin işleyiş kuralları

Şimdi kuantsal öğelerle başlayan dinamik doğal sistemin işleyiş mekanizmasının, yani kuantsal öğelerin kendilerine has yasalarının nasıl düzenlenmiş olduğunu görelim.

Doğadaki kural oluşturma yöntemi. (Haken 2000’den):


Doğada atom-altı-öğelerden başlayan ve atom-molekül-hücre-beden-toplum gibi gittikçe gelişmiş üst-sistem yapısallaşmalara doğru bir gidişat vardır. Tüm bu üst-sitemleri oluşturanlar hep bir seviye daha altta bulunan öğelerdir ve bu alt-sistem öğeleri hep daha rahat bir duruma ulaşmak için üst-sistemler içinde bir araya gelmeye çalışırlar.
Varlıkların gittikçe büyüyen süper-ortaklıklar oluşturmalarının nedeni ise, rahatlama dürtüsü olarak tanımlanabilinecek olan fiziğin “Minimum Amplitude Principle =MAP” olarak bilinen temel ilkesidir. Bu MAP ilkesini şu olayla açıklayabiliriz.

         Tek başına yaşayan bir insan sürekli bir koşuşturma içindedir. Hem sebze, tahıl üretecek, hem tahılları öğütüp un yapacak, hem yiyeceği eti sağlayacak, hem pişirecek bir fırın, tabak, kaşık vs yapacak! Böyle bir koşuşturma içindeki insanın dinlenmeye ayıracak zamanı olamaz.
         Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede çok daha az koşuşturur ve daha çok dinlenme zamanı olur.

Aynı tür bir rahatlama doğadaki tüm diğer varlıklarda da söz konusudur.
         Bir protonun kütlesi 1.007 atomik kütle birimi (akb), bir nötronun kütlesi ise, 1.008 akb kadardır.
          Bir C atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.09 akb’dir.
         Peki, proton ve nötron ayrı olduklarında niye daha ağırlar ve birleşip bir element oluşturduklarında niye daha hafif bir kütleye ulaşılıyor?
         İşte bu soru, ortaklık (süperorganizma) sistemleri oluşturmanın sırrını oluşturur. Proton ve nötronlar yalnız başlarına olduklarında, çok hareketli olmak zorundadırlar. Bu fazla hareketlilik onların çok daha fazla enerji kullanmalarına yol açar. Kullanılan bu ekstra enerji E=mc2 formülüne göre kütle etkisi yapar ve bu nedenle daha “ağır” olurlar.

Bu nedenle, doğadaki tüm varlıklar, daha rahat bir duruma ulaşabilmek için birleşme- birlikte yaşama- sistemleri oluşturma çabaları içindedirler
Birlikte-ortaklık-yaparak yaşamada uygulanacak kuralların şunlar olduğu dinamik-sistemler fizikçilerince saptanmıştır:

Ortaklığın kurallarını ortaklar koyarlar.

Doğada bir kuvvet oluşturan, bir şey yapan, varlıkların içsel dinamikleridir.
Ortaklık sistemi oluşumları taa atom-altı-öğelerden başlar.  Atomlar onların süper-ortaklıklarıdır; moleküller atomların süper-ortaklıklarıdır; hücreler moleküllerin, bedenler de hücrelerin süper-ortaklıklarıdır.

Ortaklığın kurallarının güvence altına alınmasını sağlamak için de önlemler alınmıştır.

Bunların en önemli 3 tanesi:
1- Simetri Kırılması (Symmetry breaking)
2- Sabitleştirme (Solidification)
3- Köleleştirme (Slaving principle)
Bu üç faktörün yerine, ilk hecelerinden oluşturulan SimKırKölSab kısaltılması kullanılacaktır.

Simetri kırılması:
Ortaklık içine girmek isteyen bileşenler, alt-düzeydeki özelliklerini bırakıp, üst-düzeydeki ortaklığın kurallarına uyacak şekilde değişime uğrarlar.

Örn. suyu (H2O) oluşturan öğelerden hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır; birleştiklerinde oluşturdukları su ise söndürücüdür. Su oluşturmak için her iki atomda da simetri kırılması olmuş ve bireysel davranışlar sona ermiştir.

Köleleşme prensibi (slaving principle):
Dinamik sistemlerde öğeleri, içine girecekleri ortaklığın kurallarına uyulmaya zorlayan faktör.

Sabitleştirme (Solidification):



Bu kuralların uygulanması,



         Alt-sistemde kullanılan belli kimyasal reaksiyonların engellenmesi
         Yeni molekül oluşumlarıyla yeni enerji-gradyanı türleri oluşturulması şekillerinde gerçekleşmektedirler
         Tüm bu olaylar, hücrelerin genetik bilgi depolarında kayıt altına alınıp, birbirlerini etkileyen-tetikleyen-engelleyen- reaksiyonlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

   SimKırKölSab üçlü faktörü, ortamdaki madde oranına göre ayarlanır.

Simetri-Kırılması +Köleleştirme+Sabitleştirme” = “SimKırKölSab” üçlü faktörü doğadaki oluşum ve gelişimlerin temelinde yatan ana faktördür.
Dinamik sistemler fiziğinin bu SimKırKölSab üçlüsü,
         Ne ekersen onu biçersin  ve
         Ağaç yaşken eğilir
özdeyişleri şeklinde atasözlerimizde de yerini bulmuştur.

7- Varlıklar içlerindeki öğelerce yönlendirilirler.


Her varlık enerjisini içindeki öğeleri vasıtasıyla sağlar
         Biz güç ve kuvvetimizi yediğimiz besinlerden alırız, ancak o besinleri yakıp bizim el veya ayaklarımızda kullandığımız enerji türlerine dönüştürenler, içimizdeki hücrelerdir
         Tüm hücreler aminoasit denilen moleküllere bağımlıdırlar, onlar olmadan hiçbir iş yapamazlar.
         Aminoasitler, CO2, H2O, NH3, gibi daha basit moleküllere bağımlıdırlar, onlar olmadan oluşamazlar, oluşturulamazlar!

Sözün kısası: Hücreler dâhil tüm varlıklar enerjilerini içlerindeki bileşenlerinden (atom ve moleküllerden) alırlar, dolayısıyla onlara bağımlıdırlar.
         Atomlar ve moleküller enerjilerini içlerindeki atom-altı-öğelerden alırlar, vs..
         Ve en temelde ise kuantum dediğimiz en temel enerji öğeleri bulunurlar ve doğadaki tüm varlıkların enerji kaynağını oluştururlar.

Tüm bu tabana dayalı sistemler, information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre oluşurlar ve hepsi bir alt seviyedeki “bilgilere” ek yeni bilgiler oluşturarak, daha ekonomik yeni üst-sistemler oluşturma yarışı içindedirler.

Her varlık, doğada gerçekleşen değişim-dönüşümleri algılayıp, bunlara uyumlu hale gelebilmek için değişik taktikler uygulamaktadır.
İnsanları oluşturan hücreler ise yorumlama yeteneğini artırma taktiğine ağırlık vermişlerdir.
duyu organlarına ayrılan bölge kahverengi ile,
hareket organlarına tahsis edilenler mavi renkte,
yorumlamaya tahsis edilen bölge ise beyaz renkte gösterilmiştir.

Bölge büyüklüğü hücre sayısını, hücre sayısı ise, o konudaki yeteneği artırır.

         Bir kedi insandan fazla zıplar, insandan iyi görür, insandan iyi koku alır, çünkü beyninde hareket, koku, işitme, görme gibi organlara tahsis edilen beyin hücreleri sayısı çok fazladır.

         Ama kedi, insanlar kadar hayal üretemez, çünkü yorumlamaya tahsis edilen beyin bölgesi çok küçüktür, dolayısıyla hücre sayısı azdır.

İnsanı oluşturan hücreler ise, yorumlama konusuna o kadar önem vermişlerdir ki, bunun sonucu koklama, zıplama, görme, vs gibi yetenekleri körelmiştir. 

Ama buna karşın yorumlama, senaryolar üretme yeteneği son derece gelişmiştir. Bu nedenle bir-iki ufak veriden giderek binlerce farklı senaryo üretebilirler.

Ancak: Biz insanların temel görevi sorunlarımızı çözecek fikirler üretmektir. Ürettiğimiz fikirler sorunlarımızın çözümüne yaramıyorsa, o zaman hiçbir değerleri yok demektir.

         Biz gelmekte olan bir felaketi (depremi, ani bir fırtınayı, vs) algılayıp canımızı kurtaramazken, diğer canlılar bu konuda daha başarılıdırlar.
         Peki kim daha bilgili ve bilinçli?  İşe yaramayan binlerce senaryo üreten bir beyin mi, yoksa az hayal, ama çok gerçekçi hesaplama yapabilen diğer canlılar mı?

Hücreler, oluşturdukları bedenlerin çevreye uyumlu olması için ellerinden geleni yaparlar
         Bir midye, azgın dalgaların egemen olduğu kayalıklar üzerie yapışacak ve o azgın dalgalara dayanabilecek bir kavkı yapar ve o ortamda yaşamayı başarır. 
         Penguen hücreleri, dondurucu soğukların egemen olduğu ortamlarda, o buzlu koşullara uyum sağlayacak bir beden oluştururlar ve orada yaşarlar.
         Bir örümcek çelikten daha sert ve dayanıklı, aynı zamanda yapışkan ve elastik ince iplikçiklerden oluşan bir ağ yaparak, avlarını yakalamayı başarır ve yaşamını sürdürür.
         Böcek dediğimiz arılar + karıncalar sağlam toplumsal sistemler oluşturmuşlarken:
         Biz insanlar neden doğaya uyumlu ve huzurlu bir toplumsal sistem oluşturamıyoruz? Neyi yanlış yapıyoruz?

Biçtiğini beğenmiyorsan ektiğine bakacaksın. Bir ülkede insanların iyi veya kötü olması, sistem gereği, devleti yönetenlerin ne ektiklerine bağlıdır. Çünkü, “Ağaç yaşken eğilmektedir ve ne ekilirse o biçilmektedir”

Neyin ekileceğine ise devleti yönetenler karar verdiğine göre, bir insanın toplumsal sisteme zarar vermesinin suçu yöneticilere aittir; çünkü yöneticiler bireyi toplumsal sisteme sahip çıkacak şekilde eğitememişlerdir.

 
Ne ekildiğine bakıldığında, “her kafadan bir ses çıkmamalı” şeklinde bir görüşün egemen olduğu görülür.
         Burada yapılan yanlışlık, şudur: Her kafadan bir ses çıkmalı, ancak çıkacak sesler birbirlerini yok edici değil, birbirlerini tamamlayıcı olmalı.
         Bireylerin ortak bir üst-sistem içinde birleşebilmelerinin ön koşulu, yaydıkları sinyallerin birbirleriyle uyumlu olması zorunluluğudur.

Bu iki koşulun önemini hücrelerimizin davranışından anlıyoruz.

Hücrelerin bir beden yaparken birbirleriyle konuşup-anlaştıkları son çeyrek
asırda ortaya konmuştur. (Popp 2002, Ho & Popp 1991). Hücrelerin anlaşıp-uzlaşmakta kullandıkları sinyaller (biyofoton) incelendiğinde, bunların “coherent wave” denilen çok uyumlu  ve çok güçlü sinyallerden oluştukları saptanmıştır. Yani her bir hücre yapacağı işlemin diğer yapılanları tamamlayacak şekilde olmasına çalışmaktadır.

Bireylerin yaydıkları sinyaller birbirleriyle uyumlu iseler - (aynı frekans, aynı polarizasyon) - etkileri üst üste çakışır ve çok güçlü bir sinyal ortaya çıkar, laser ışınlarında olduğu gibi. Tersi durumda, sinyaller birbirleriyle uyumsuz iseler, birbirlerinin güçlerini azaltırlar ve ortada güç denilen bir şey oluşmaz veya çok etkisiz olur.

Hücrelerin beden denilen ortaklık sisteminin oluşturulmasında “coherent = uyumlu” sinyalleşme sistemi kullanmalarının nedeni budur.

8- Peki insanlar neden birbirlerinin yaptıklarını tamamlayacak şekilde çabalamıyorlar?

Ortaklaşa bir şey yapabilmenin olmazsa-olmaz koşulu, yapılan işlemlerin birbirleriyle uyumlu olması, bir bireyin yaptığı işlemin diğer bireyin yaptığı bir işlemin etkisini yok etmemesidir.

Canlıların bir karar alırken nelerden etkilendiklerini, neleri dikkate aldıklarını araştırmak amacıyla yaptıkları bir araştırmada, Brunton ve diğ. (2013) çok ilginç bir sonuçla karşılaşırlar:

         Gerek insanların, gerek farelerin, çevrelerindeki gürültü-parazit vs. olarak adlandırdığımız İngilizcede “noise” olarak adlandırılan bir faktörden etkilenerek bir karara vardıkları ortaya çıkmıştır.
         “Noise” denilen çevresel sinyaller, ortamdaki tüm varlıkların yaydıkları sinyallerin bileşkesidir.
           Beyinlerimizdeki hücreler doğru karar verebilmek için, tüm varlıkların yaydıkları sinyalleri dikkate almaktadırlar.
         Dolayısıyla toplumsal kararların alınmasında da tüm insanların seslerini duyurmaları ve yöneticilerin de bu sesleri dikkate almaları şart ve gereklidir!


Doğadaki her varlık şeklini-yapısını, ortamdaki enerji düzeyine göre ayarlar. Ortamdaki enerji düzeyinin skalasını ise “noise” dediğimiz sinyaller çorbası oluşturur. Bu nedenle “noise” yapısallaşma oluşumunda en önemli veri kaynağı olmuş olur. Noise = etherdir.

Bu nedenle “noise” denilen çevresel gürültü +parazit sistemi varlıkların çevrelerini algılamalarında ve değerlendirmelerinde çok önemlidir.

Dinamik sistemlerde  üst-sistem içinde geçerli olacak “order parameter =düzen-ölçütü” denilen ve toplumsal sistemlerde “ANAYASA” olarak tanımlanan kuralların oluşturulmasında, her bireyin (ortaklığa katılacak her varlığın) görüşünü bildirmesi zorunluluğu vardır. Her kafadan bir ses çıkması, bu açıdan çok çok önemlidir ve ‘olmazsa-olmaz’ niteliğindedir.

Her şey, güç ve kuvvetin nerden kaynaklandığının bilinmesine bağlıdır. Statik sistemde güç ve kuvvetin tepedeki birilerinde olması gerektiğine inanılır. O durumda tepedekiler sizi istedikleri gibi yoğururlar.

Dinamik sistemde güç ve kuvvet varlıkların iç-bileşenlerindedir; yani 1080  gibi bir sayıda atom-altı-öğeye dağıtılmış durumdadır. Onlar karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla birleşerek güç-kuvvet ortaklıkları (atom-molekül-hücre-vs.) yaparak doğayı oluştururlar. Onlar doğanın sahipleridir.


         Her şey “sahiplik” konusuna bağlı. Doğa ve dünyanın sahipliğini tepedeki bir “efendi”ye bağlarsanız, toplumunuzun da efendilerce sahiplenilip, yönetilmesini kabullenmiş olursunuz. (A)
Doğa ve dünyamızın sahipliğini en tabandaki kuantsal sisteme bağlarsanız, toplumunuzu siz sahiplenmeye başlarsınız (B).

Bizler, tepedeki yöneticilerin asırlardır ektiklerinin ürünleriyiz. Birbirlerimizle anlaşıp-uzlaşamıyorsak, bunun tek sorumlusu tepedekilerin asırlar boyunca ektiklerinin hatalı olmasıdır. Onlar bizlerin pasif olmamızı, tepedekilerin emirlerine-kurallarına uyacak şekilde davranmamızı istediler. Doğada her varlık aktif olmak zorunda olduğundan, tepedekilerin yanlış doğal sistem anlayışı bizleri pasifliğe sürüklemiş, biz insanları kötürümleştirmiştir.

Doğa ve dünya kendi kendini düzenleyen ve örgütleyen yaşayan, canlı bir sistemdir. Bu örgütlenme bilgi oluşturularak ve karşılıklı olarak ortak bilgi-tabanında anlaşılıp-uzlaşılarak yapılmaktadır.

 İnsanlar da bu canlılık sistemi içinde bizzat aktif olmak zorundadırlar.

Doğal sistemden çıkartılacak bir ders:
Bir odanın tavanına ince-uzun bir iplik bağlayıp, ipin alt ucuna tabana değecek derecede bir çekül bağladınız. Bu sistemin çevredeki hava cereyanlarından etkilenmemesi ve çekülün hep graviteye uygun olarak yer-merkezine doğru yönlenmesini kolaylaştırmak için camdan bir korumaya aldınız. Çekülün sivri ucunun gösterdiği noktayı bir kalemle hassas şekilde işaretlediniz.

Birkaç gün sonra çok yakınınızda büyük bir volkan patladı ve çok yüksek bir dağ oluştu. Şimdi çekülünüzün sivri ucunu altındaki zemin üzerinde tekrar işaretleyecek olursanız, çekülün yeni oluşan dağ yönünde bir sapmaya uğradığını görürsünüz.

Sonuç:
         Doğadaki dinamik sistemde her varlık, kendi varlığını, kendine has bir sinyal yayarak çevresine bildiriyor, diğer varlıklar da, çevrelerindeki tüm sinyalleri (noise = gürültü) algılayıp değerlendirerek bir karar alıyorlar ve davranışlarını ona göre belirliyorlar. Her şey varlıkların çevrelerini algılamaları ve çevredeki değişim-dönüşümlere tepki vermelerine, yani bilgi oluşturmalarına göre gelişiyor.
         Beyinlerimizdeki hücreler de aynı yöntemi uygularlar. Biz insanların da aynı yöntemi uygulaması, alacağımız kararların “doğru” olması için gereklidir. Bu nedenle de çevremizdeki insanların görüşlerini dile getirip, çevresindekilere duyurması, alacağımız kararların doğru olması açısından şart ve gereklidir.

Devlet işlerini yürütmek üzere seçilenler, halkın pasif davranışlı olmasını, verilen emir ve yönlendirmelere uygun davranmalarını beklerler.
         Ama yukarıda açıklandığı üzere, doğada otoriter bir sistem geçerli olmadığından, TBÖ başlığı altında sıralanan sorunlar kaçınılmaz olurlar ve bireyler ister istemez ayaklanırlar. Gezi-parkı gibi olaylar patlak verir.
         Ne yöneticiler, ne de başkaldırıda bulunan halk doğal sistem işleyişini bilmediklerinden, karşılıklı olarak birbirlerini suçlamaya, birbirleriyle çatışmaya başlarlar.

Halkın direnişi özde haklıdır, ama haklılıklarını doğal sistem ilkelerine göre savunmayıp, karşılıklı güç-gösterilerine dönüştürünce şu durum ortaya çıkar:
         1- Ya, bozuk sistem gereği, güç-ve kuvvet tepedekilerde olduğundan mücadeleyi genellikle tepedekiler kazanır ve sistem aynı şekilde devam eder.
         1- Ya da, eylemciler yeterli destek bulurlarsa tepedekileri pes etmeyi başarırlar; bu defa tepeye yeni bir lider gelir. Ama yeni gelen lider de DOM-sisteminden habersiz olduğundan,  (TBÖ) tepeye-bağımlı-örgütlenme-hastalıkları devam eder; ve bu kısır döngü de hep böyle sürer gider.

İşte üzerinde durup, düşünmemiz gereken nokta budur.
         Hücrelerimiz bizi bu doğa ve dünya koşullarına uyum sağlamamız için böylesine yorumlayıcı bir beyinle donatmışlardır.
         Dolayısıyla bizlerin oluşturacağı senaryolar, yaşadığımız doğa ve dünya koşullarına nasıl iyi uyum sağlayıp, nasıl daha rahat bir düzen oluşturmamıza yönelik olmak zorundadır.
         Toplumsal sorunlarımız başımızdan aşmışken,
         Dünyamızdaki ekolojik sistem çökme noktasına gelmişken,
         Karadelikler, big-bang’lar, öteki-dünyalar gibi hayali senaryolarla uğraşmak abesle iştigaldir; çünkü hücrelerimiz bizim yorumlama yeteneğimizi, bu dünyaya uyum sağlamak, bu çevre koşullarını algılayıp, uygun senaryolar üretmek için oluşturmuşlardır!
         Başka dünya hayalleri kurmak için değil!
         Biz insanların temel görevi sorunlarımızı çözecek fikirler üretmektir. Ürettiğimiz fikirler sorunlarımızın çözümüne yaramıyorsa, o zaman hiçbir değerleri yok demektir.

Hayat sistemimizin kurgusunu oluşturmak, kralların, liderlerin elinde ve yetkisinde değil, sizlerin elinde ve yetkisindedir.

Temel hayat görüşlerinde tabana dayalı olma, her şeyin sahipliğini ve sorumluluğunu tabandakilere yayma gibi bir düşüncenin olmadığı sistemlerin, toplumsal sorunları çözecek bir formül bulmaları olasılığı da elbette yoktur.
Bu nedenle ne sağcı, ne de solcu partilerin toplumsal sorunlarımızı ortadan kaldıracak ve doğal sisteme tamamen uyumlu bir toplum yapısı ve örgütlenmesi oluşturmaları asla mümkün değildir.

         DOM-sisteminin insanlığa sunacağı en önemli katkı şu olacaktır: Kralların-liderlerin bakış açılarına göre yetiştirilmiş insanlar, toplumun (devletin) sahibinin kendisi ve diğer vatandaşlar olduğundan habersiz olarak hayata baktığından, yaptığı işlere hile katarlar; ürünler (ve işlemler) insan ve çevre sağlığına zararlı olarak piyasaya çıkar.
         Herkes birbirine (ve çevreye) zarar verecek bir yaşam içine girer. Kanserojen maddelerden, stresten, sinirden mahvoluruz, dünyamız cehenneme dönüşür.
         DOM-sistemi bilgileriyle yetişen bir insanlık, tüm bu gibi geleneksel hastalıklardan arınmış olarak yaşama bakacağından, dünyamız yaşanılacak ideal bir ortama dönüşür!
          Geleneksel yönetimler statik sistemli doğa görüşüne uygun tepeye bağımlı bir düzen oluşturmuşlar ve para dediğimiz toplumsal güç kaynağını tepedekilerin idaresine bırakmışlardır.
         Bir toplumda iş yapan, üreten kesim, çoğunluk olan halktır. Devlet, halktan aldığı vergilerle kasasını doldurur. Lider adına para bastırılır ve bu parayla devlet işleri yürütülür. Devlet işlerinin yürütülmesinde bürokrasi çarkı kullanılır. Bürokrasi çarkındakiler (polis-asker-memur) paralarını tepedeki liderlik sisteminden aldıklarından, halkı değil, paralarını ödeyen tepedekileri koruyacak şekilde davranırlar, zaten tüm yasa ve yönetmelikler de devlet yönetimini koruyacak şekilde çıkarılmışlardır ve bürokrasi çarkı güya yasalara uygun davranmaktadır! Yasaları yapanlar da, parayı basanlar ve güç-kuvveti elinde bulunduranlar da, hep tepedekilerdir.
         Teknolojik gelişimler nedeniyle devletler arası sınırlar kaybolmaya başlayınca, ticaret - dolayısıyla para etkisi- uluslar arası düzeye çıkmıştır. Bunun sonucu da, büyük sermaye sahipleri dünyayı yönetecek güce kavuşmuşlardır.
         İşleri yürüten, enerji (güç-kuvvet) toplayıp biriktiren tabandaki halktır, ama toplumsal hayatın enerji kaynağını –parayı- elinde tutan ve yönlendiren tepedeki liderlik sultası veyahut finans kuruluşlardır. Ve böyle bir sistem doğada yoktur ve sadece insanlara mahsustur!
         Doğadaki tüm güç ve enerjilerin kaynağı  en tabandaki kuantsal sistemdedir.  Ve bu uyumsuzluk tüm TBÖ hastalıklarının nedenini oluşturmaktadır.

DOM- sistemi

         Enerjinin kuantsal kökenlidir ve tüm kuvvetler (tüm doğa yasaları) bu kuantsal doğal enerji bankasından yararlanabilmek için karşılıklı etkileşimlerle ortaklıklar kurularak oluşturulur.
         DOM-sistemi haricindeki görüşler statik sistemlidir. Yani doğa ve dünyadaki her şeyi oluşturan, yönlendiren, varlıkların dışındaki (üstündeki) olağanüstü (Tanrı, Doğa veya Allah) bir güç sistemidir. Yani hem kuvvet oluşturuculuk hem bilgi sahipliği varlıkların dışında tasarlanan bir şeydedir.

Halbuki doğa dinamik sistemlidir, ve hem kuvvet oluşturuculuk, hem bilgi varlıkların içsel bileşenlerinde bulunmaktadır. Her tür bilginin varlıkların içsel bileşenlerinde bulunduğu ve saklandığı DOM-dizinin bir çok yerinde, ama özellikle  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-8-tavuk-yumurta-veyahut-dogum-olum.html   gösterilmiştir.

         Dolayısıyla doğal sistemde tepeye (liderliğe) bağımlı sistemler değil, tabana dayalı sistemlerin var olduğuna dayalı tek hayat görüşüdür. Bu özelliği nedeniyle tüm toplumsal sorunları çözecek bir formül oluşturmaktadır.
         Dünyamızda mevcut tüm diğer sistemler ise, tepeye bağımlıdırlar ve bu nedenle toplumsal sorunları çözmek bir yana, tüm toplumsal sorunların kaynağını oluşturmaktadırlar.
         Bu nedenle DOM (Doğadaki Oluşum Mekanizması) haricindeki görüşler neden insanlığın sorunlarını çözemez? sorusu yanıtlanmış olmaktadır.
Özetle:
Statik Sistemde
Dinamik Sistemde 

Yaratıcı varlıklardan ayrıdır ve çok büyüktür.
Yaratıcı varlıklarla iç-içedir ve kuantsaldır.
Doğum bu dünya hayatına başlangıç, ölüm öteki dünyaya geçiştir.
Hayat doğum-ölüm döngülerine dayalı ergonomik yapılar oluşturma yarışlarıdır.
Zaman yaratıcının ömrüne endeksli sonsuzluktur.
Zaman varlıkların bileşimlerindeki değişim aşamalarıdır.
Etkileme tepeden tabanadır, yani kararlar tepede alınır.
Karşılıklı etkileşim söz konusudur, yani kararlar ortaklaşa alınır.
Yaratıcı süper-insansı olup, sadece peygamberlere görünür.
Yaratıcı evrensel ölçekli kuantsal enerji sistemidir.
Bilgi peygamberlerle gönderilen kitaplarla duyurulur
Bilgi her varlığın kimyasal bileşimine kayıt edilerek sürekli yenilenir ve aktarılır.
Can (Ruh) varlıkların dışındaki yaratıcıdan kaynaklanır.
Can (Ruh) her varlığın içindeki bileşenlerindedir.











1 yorum:

  1. Hem madem bu misafirhane-i dünyanın sobalı lâmbası(Güneş) birdir ve ruznameli kandili (Ay) birdir ve rahmetli süngeri (Bulut)birdir ve ateşli aşçısı(Hararet) birdir ve hayatlı şurubu(Su) birdir ve himayetli tarlası(Zemin) birdir... Bir.. bir.. bir.. tâ bin bir birler kadar... Elbette bu bir birler bedahetle şehadet eder ki; bu misafirhanenin sâni'i ve sahibi birdir. Hem gayet kerim ve misafirperverdir ki; bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlarına çalıştırıyor.
    ~Risalei Nur~

    YanıtlaSil