DOM (8)- TAVUK - YUMURTA VEYAHUT DOĞUM - ÖLÜM DÖNGÜLERİ

DOM (7)- 

16.1- Varlıklar Neden Birbirlerine Bağımlıdırlar?

    Doğadaki tüm olaylar varlıkların kendi aralarında gerçekleşen etkileşimlere (haberleşmelere) göre gelişirler ve doğadaki her şeyde bir döngü vardır. Her şey bir önceki evredeki bir olaya veya öğelere bağımlı olarak oluşup gelişir.
     Bir örnekle olayı açıklamaya başlayalım.
     Dünyamız 24 saatlik bir gece-gündüz döngüsü yaşar. Bu süreçte dünyamızın herhangi bir noktasına düşen enerji miktarı, bir maksimum-minimum döngüsüne uğrar.
Doğadaki her şeyde bir döngü vardır



   
    Bir küçük gölümüz olsun. Bu göldeki yaşam sistemine bakalım. Yaşam sisteminin en temelinde fitoplankton denilen ve güneş  enerjisini depolayıp şekere dönüştürerek fotosentez olayını gerçekleştiren tek hücreli canlılar bulunurlar. Fitoplanktonlar güneş enerjisine bağlı olarak yaşarlar. Dolayısıyla, o noktadaki fitoplankton miktarı, dünyanın dönmesine dayalı bu 24 saatlik döngüye uygun olarak artar veya azalır; dolayısıyla bir dalgalanma gösterir. Şekil 12.1’de gösterilen bu dalgalanmaya ‘Fitoplankton Yaşam Dalgası (FYD)’ diyelim. Bu dalganın bir boyu ve bir amplitüdü vardır. Amplitüdü depolanan güneş enerjisi miktarına, boyu ise, dünyanın dönmesine bağlı olarak değişir.
    Zooplanktonlar fitoplanktonlardan beslenirler; fitoplanktonlar dalgalanma gösterdiğinden, zooplanktonlarda da dalgalanma oluşacaktır. Midyeler, mercanlar, balıklar,  vs. planktonlardan beslenirler; dolayısıyla onlarda da bir dalgalanma görülecektir. Dolayısıyla, doğadaki her canlının yaşamı dalgalanmalar göstermek zorundadır. Bu oluşumlarda, birincil sistemdeki dalgalanma basit bir sinüs eğrisi şeklinde iken, ikincil-üçüncül-vs. sistemlere doğru, kaynak miktarı arttığından, dalgalanma eğrisinin şekli de gittikçe değişecektir. Her canlının bağlı olduğu temel besin kaynağının hangi aralıklarda bir temel döngü gösterdiğine bağlı olarak, sonraki halkanın dalgalanma periyodu da değişimlere uğrar.
    Bu nedenlerle, her yeni oluşan sistem, bir önceki evredeki olay ve öğelere bağımlı olmak zorundadır. En temeldeki öğeler olan atom-altı parçacıkları ise, saniyenin trilyonlarda birlik süreçleriyle ölçülen döngülere sahiptirler. Bunun sonucu olarak, atom-altı parçacıklardan oluşan tüm büyük üst-sistemler,  bu en temel döngü sistemlerine bağımlıdırlar ve belli ömürleri olmak zorundadır.
Tüm varlıklar, oluştukları andan itibaren, diğer tüm varlıklarla karşılıklı etkileşim içine girdiklerinden, önceki varlığın çevresinden etkilenme derecesi, her yeni bir varlık oluşumundan sonra değişmek zorundadır.

    Doğadaki her şeyde bir döngü olduğunu biliyoruz. Zaman dediğimiz olgu doğadaki bu döngülerin zorunlu bir sonucu olarak oluşmaktadır. Her varlığın bu gün etkileştiği sinyal, dünkü sinyalden farklıdır.

Şekil 16.2

Şekil 16.2: Her yeni bir varlığın oluşumu, bir önceki varlığın yaşam sisteminde de değişikliğe yol açar ve o varlığın ikinci gün oluşturacağı çevre algılama eğrisinde de değişiklikler oluşur.


    Örn. İlk oluşan bir fitoplankton, başlangıçta sadece güneş enerjisi, su,  CO2 vs. faktörlerini dikkate alacak şekilde bir sinyal sistemi oluşturup, bu sinyale göre çevresi ile etkileşirken:
    i-) İkinci, 3., n.ci fitoplanktonların oluşumlarından sonra, bu yeni öğeleri de değerlendirmeye alarak yaşamak zorunda olduğundan, çevresiyle oluşturacağı etkileşim sinyallerinde farklılıklar oluşmak zorundadır;
    ii- Zooplanktonların ortaya çıkması ile kendisini yiyen bir başka varlıktan da etkilenmeye başlayacağından, çevresiyle etkileştiği sinyal sisteminde değişiklikler oluşturmak zorundadır. Bu nedenle, her yeni bir varlık oluşumundan sonra, tüm varlıklar çevrelerini yeniden tarayarak yeni bilgiler oluşturmak ve bu yeni bilgilere göre, yeniden yapısallaşmak zorundadırlar. Bu nedenle tavuk-yumurta türünde bir değişim-dönüşümleri algılama ve ona göre yeniden yapısallaşma ortaya çıkmıştır.

Şekil 16.3

Şekil 16.3: “Bilgi oluştur ve bu bilgilere göre örgütlen” temel dürtüsü, “her gün” yeniden devreye girer ve varlıklar çevrelerini algılayarak yeniden yapısallaşırlar.

    Her yeni oluşan sistem, daha önceden var olan sistemlerden beslenip, enerjisini onlardan temin ederken, önceki sistemler de zorunlu olarak bu yeni oluşan sistemden etkilenirler ve bu nedenle döngülerinde (yani çevreleriyle etkileşim sinyallerinde) değişiklikler yapmak zorundadırlar.
    Bu nedenle tavuk-yumurta türünde alt-üst sistem ilişkileri ortaya çıkar ve tüm sistemler karşılıklı olarak birbirlerini etkileyici bir yaşam döngüsü içine girerler. Bu karşılıklı etkileşim sistemleri nedeniyle, varlıkların sürekli olarak birbirlerinin oluşturdukları yenilikleri takip edip, değişen yeniliklere göre, kendi yapısallaşmalarında yeniden düzenlemeler yapmaları kaçınılmaz olur.
    Her varlık, çevresinde gerçekleşen her değişim-dönüşüm döngüsünden sonra, çevresini yeniden değerlendirip, yeniden örgütlenmek zorundadır.

    Yüzyılımızın başından beri, doğadaki varlıkların oluşumunda, atomlarla başlayıp, moleküllerle, hücrelerle devam eden heterarşik bir yapısallaşma bulunduğu bilinmektedir. Doğadaki parçalardan bütüne doğru olan bu yapısallaşma ve büyümenin teorik ilkeleri, “Theory of  integrative levels” başlığı altında Feibleman (1954) tarafından şöyle özetlenmiştir:
     i-Her düzey altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
    ii-Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
    iii-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır.
    iv-Her sistemde, üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.
    v-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey sadece hedef gösterir.
    vi-Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
    Bu birkaç cümleden kolayca anlaşılabileceği gibi, herhangi bir şeyi yapma-oluşturma yeteneği alt-sistemlere aittir. Bir şeyi yapmak içinse bilgiye, bilgiye dayalı bilinçli davranışa gerek vardır. 1980’li yıllardan sonra bu yapısallaşma ve büyümenin “synergetics” olarak adlandırılan ve “information & self-organisation = Bilgiye Dayalı Örgütlenmeler”) (BDÖ) şeklinde özetlenen bir sistem içinde gerçekleştiği ıspatlanmıştır. (Haken 1983, 1999, 2000; Camazıne et al 2001).
    Sinerjetik, bilgi faktörünü fizik bilimi içine sokmuş, ancak bilginin kökeni karanlıkta kalmıştır. Bu sırada Gedik’in (1998, 2006, 2008) çalışmaları:
    1-  Doğadaki “information” siteminin eksponansiyel ve integratif olarak geliştiğini, dolayısıyla bilgi oluşumunun kökeninin maddenin en küçük parçacıklarından başlaması gerektiğini göstermiş;
    2-  Zaman kavramının doğadaki değişim-dönüşümlerin bir sonucu olduğunu ortaya koymuştur.
    Bunlardan çıkartılacak sonuçlar yazının ana bölümünde açıklanmıştı. Bu bilgilerin sinerjetik fizik bilgilerine eklenmesiyle, doğal sistemdeki bilgiye dayalı büyüme ve örgütlenmelerin nedeni daha kolay anlaşılır olmuştur.
    Her bir varlığa ait sinyal sistemleri farklı birer dalga türü oluştururlar ve bu dalgalanmalar üst-üste çakışarak karmaşık bir sinyal-dağılım alanları oluşumuna yol açarlar. Bunların sonucunda da, dünyamızın hiçbir yerindeki sinyal durumu, bir gün öncesindekine benzemez ve hep farklılıklar arz eder. Bu nedenle, dünyamızın herhangi bir noktasındaki birbirini takip eden iki güne ait enerji miktarı dalgalanması bir önceki günle aynı olmaz.
    Canlılar âlemindeki bu döngü ve dalgalanmalar cansızlar âleminde de aynen vardır. 
    Örn. Bir elektronun enerji durumu da, sürekli olarak değişmektedir.
Şekil 16. 4


Şekil 16. 4: Geleneksel fizikçiler zaman kavramını sürekli aynı kabul ederek teorik yaklaşımlarda bulunmaktadırlar 
   Ancak geleneksel fizikçiler doğadaki kuvvet sistemi oluşumlarının zaman ve mekân olgularından bağımsız olarak geliştiği varsayımına dayanarak teorik fizik ilkelerini hesapladıklarından dolayı, foton, elektron, proton, nötron gibi maddenin temel parçacıklarındaki sinyal durumu değişimlerini, zaman ve mekândan bağımsız ve sürekli aynı tekrarlanmalar şeklinde tasarlamışlardır. Aynen bir saatin yelkovanlarının, dönüp-dolaşıp, aynı yerden tekrar başlamaları gibi şekilde görüldüğü türde tasarlayıp, hesaplamalar yapmışlardır. Yani klasik fizikçilerin görüşüne göre, (B) noktasında başlayan bir değişim-dönüşüm, (K), (D), (G) noktalarından geçip, bir turluk bir döngüyü tamamladıktan sonra ulaştığı noktada, tüm özellikleri ile eski (B) noktasının tamamen aynısıdır
    Oysa elektronlar zaman içinde sürekli olarak hem nötrino gibi daha küçük boyutlu öğeler tarafından sürekli olarak etkilenmekte, hem de diğer kimyasal bileşiklerden gelen sinyallerle (fotonlar) sürekli etkileşmektedir. Doğa sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğundan, doğadaki diğer varlıklardaki değişimlerle, söz konusu elektron arasında da information alış-verişi gerçekleşmiş, information düzeyi zaman içinde artan eksponansiyel bir gelişime sahip olduğundan, elektronun information düzeyi de otomatik olarak bu artıştan nasibini almak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla (B)den başlanan bir tur sonunda varılan noktadaki durumda (B’) diye başka bir durum söz konusudur. Onun için şekli altta görüldüğü gibi göstermek gerekir:
Şekil 16.5

Şekil 16.5: Geleneksel fizikçilerin zaman kavramı anlayışı, zamanı izotrop algıladıklarından dolayı hatalıdır, çünkü “dün ile bu gün” arasında çok değişim dönüşüm olmuş, varlıklar arası etkileşim oranları değişmiştir.

    Termodinamiğin 2. yasası olarak bilinen entropi ilkesi, doğayı “kapalı” sistem olarak kabul ettiğinden, doğada düzensizliğe doğru bir gidiş olması gerektiğini ileri sürer. Hâlbuki doğada hiçbir “kapalı” sistem yoktur, çünkü tüm sistemler arasında karşılıklı bir sinyal (bilgi) alış verişi bulunmaktadır.
    Mikro-sistemlerle makro-sistemler arasında gerçekleşen enformasyon (bilgi), dolayısıyla enerji alışverişinin, doğada hiçbir sistemin “kapalı” sistem olamayacağını göstermesi üzerine, doğadaki oluşum ve gelişimleri (açık sistemleri) açıklamak için “dinamik sistemler teorisi” olarak “synergetics” adlı yeni bir fizik dalı oluşturulmuştur (Haken 1983). “Information & Self-Organisation” olarak özetlenen sinerjetik fizik, doğada düzen oluşumuna doğru bir gelişmenin, yani “maximum information principle = maksimum enformasyon prensibinin” geçerli olduğunu matematiksel ve fiziksel formülasyonlarıyla ortaya koymuştur (Haken 1983, 1984, 2000).
    Karşılıklı etkileşimler günümüz bilim dalları arasında da etkisini göstermiş ve jeolojik-paleontolojik bakış açısından yaklaşımlarla, doğada bilgi düzeyinin eksponansiyel şekilde arttığı paleontolojik verilerle ortaya konularak, sinerjetik fiziğin öngördüğü “maksimum enformasyon prensibi” doğrulanmıştır (Gedik 1998 ve 2006).
    Etkileşim oranları değişmesi, doğadaki enerji madde oranlarının değişmesi bölümünde açıklanmıştı. Jeolojik ve astrofizik verilerinin gösterdikleri üzere, zaman içinde madde kombinasyonları gittikçe gelişmekte, gittikçe daha karmaşık yapılı üst sistemler oluşmaktadır. Bu olgunun doğadaki kuvvet alanları oluşumuna etkisi ise açıktır; yani kuvvet alanları da sürekli değişmek ve çeşitlenmek zorundadırlar. İnsanların günümüzde oluşturdukları radyo, TV, cep telefonu, uydu sinyalleri ve bunlardan kaynaklanan kuvvet alanları çeşitliliği bunun en güzel örneğidir. 
    Zaman ve mekan koşullarındaki bu değişim dönüşümlerin kuvvet alanı tasarımlarına etkisini bir örnekle açıklayalım. Denizel bir ortamda CO2, H2O, vs gibi moleküller ve güneş enerjisi ve de bir mavi-yeşil-alg bulunsun. Bu alg fotosentezle
               6CO2 + 6H2O + Güneş enerjisi = C6H12O6 + 6O2
formülü uyarınca mevcut moleküllerden 6 su ve 6CO2 molekülünü değişik bir glikoz molekülüne dönüştürmüştür ve ortamda ekstra 6 oksijen molekülü ortaya çıkmıştır.
    Bu durumda o ortamdaki foton, elektron, vs. gibi tüm alt-sistem parçacıkların sinyal türlerinde de değişiklikler olmak zorundadır, çünkü ortama glikoz, oksijen gibi yeni moleküller girmiş, buna karşın CO2 ve H2O moleküllerinin sayısı azalmıştır. Dolayısıyla ortamdaki bir yapısallaşma değişimi, geri beslenmeli olarak atom altı parçacıklara kadar geri yansımak zorundadır.
    İşte bu şekilde, doğadaki değişim dönüşümler atom-altı parçacıklarda var olan minimum-maksimum değerleri arası dalgalanmalarla başlarlar. Atomlar bu parçacıkların kombinasyonlarından oluştuklarından dolayı atom-altı-parçacıklardan beslenmiş olurlar. Moleküller, atomlarla beslenirler; hücreler (mineralojik ve biyolojik anlamda) moleküllerden ve daha küçük öğelerden beslenirler. Ve bu beslenme zinciri, fitoplankton – zooplankton – küçük hayvanlar – büyük hayvanlar şeklinde devam eder-gider. En temeldeki öğenin enerji durumunda bir dalgalanma söz konusu olduğundan, ondan beslenen üst-sistemlere doğru bu dalgalanma etkisi, karmaşıklaşarak devam eder. Her varlık, tabanda bağımlı olduğu öğelerdeki enerji dalgalanması zamanlamalarını takip etmek ve ondaki maksimum enerji durumuna göre kendisini ayarlamak zorundadır. Bu nedenle doğada zaman içinde düzen oluşumuna doğru bir gelişim oluşmaktadır.

16.2. DöngülerinYararı: Sistemlerin Geri Beslenmeli Olarak, Çevresel Sistemlerle Uyum İçine Sokulması

    Tavuk-yumurta etkileşimli doğal sistemde, üst sistem (tavuk) tamamen alt sisteme (hücre =yumurta) bağımlıdır. Her alt sistemin de tekrar bir alt sistemi olduğundan, tabana bağımlılık, maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam eder. Bu nedenledir ki, biz insanların bedenleri, bedenimizin gerek başlangıçtaki yapımında, gerek daha sonraki işletim evrelerinde ve bakımında, temel amino asitler olarak bilinen
Valin, Leucin, İsoleucin, Threonin, Methionin, Arginin, Lysine, Phenylalanin ve Tryptophan
isimli amino asitlerini belli hayvan veya bitki ürünlerini yiyerek sağlayabiliriz. Çünkü bizlerin bedenleri bu amino-asitlerini oluşturmaktan acizdir. Dolayısıyla bizlerin hayatı, tamamen bu amino-asitlerini sentezleyen  bitki veya hayvan türlerinin yaşamlarına bağlıdır. Örneğin gözlerimizin görme-yeteneği, rhodopsin denilen bir molekülün, ışık-enerjisinden etkilenerek, “fosfatlama” denilen bir tür enerji dönüştürücülüğü görevini yerine getirmesine bağlıdır. Rhodopsin proteinin oluşturulabilinmesi içinse, lysine gibi amino asitlerinin bedende bulunması gerekir. Bu lysine molekülleri ise, insan bedeninde oluşturulamamaktadır ve mutlaka bir bitki veya hayvandan alınması gerkmektedir.

Şekil 16.6: Bakteriler belli süreçler sonunda parçalanıp, bedendeki eski molekülleri yerine, çevrelerinden çevre koşullarına uyumlu yeni moleküller aldıkça, çevrelerine daha uyumlu hale gelirler ve daha kolay çoğalabilirler. 


    Görüldüğü üzere, çevremizde belli türlerde molekülleri üreten canlıları yok veya hasta edersek, sağlığımızla ilgili bir sürü sorun ortaya çıkmasına neden oluruz. Çevremizdeki canlılar hasta olurlarsa, biz de hasta oluruz, onlar yok olurlarsa, biz de yok oluruz.
    Hayvanların yaşamı, bitkilerin yaşamına bağlıdır; bitkilerin yaşamı, bakteri, alg gibi daha basit canlıların yaşamlarına bağlıdır. En temeldeki bakterilerin yaşamı da, tekrar cansız varlıklar olarak bilinen, su, CO2, vs türde moleküllere bağımlıdır. Bu bağımlılığın nasıl olduğunu anlamak için şu deneyin sonuçlarına bakalım.

    Bakteriler yaşlandıklarında, ikiye bölünerek çoğalırlar. Bu bölünme sırasında, yaşlı bakterinin iki kutbuna (sarı), yeni moleküller eklenerek (mavi), yeni yavrular oluşturulur.
    Bu yeni 2 yavru tekrar bölündüklerinde, oluşacak 4 yavru bakteriden ikisi genel hatlarıyla yaşlı bakteri malzemelerinden oluşurken (sarı), diğer ikisi çevredeki malzemelerin sisteme eklenmeleriyle oluşurlar (mavi).
    Bu dört yavru farklı flüoresanlı boyalarla işaretlenerek çoğalmaları için uygun bir ortama bırakılmışlar ve nasıl çoğaldıkları izlenmeye başlanmıştır. Sonuç altta sunulan şekildeki gibi olmuştur. Sarımtırak renkte gösterilen ve malzemesinin çoğunluğu yaşlı bakteriden gelen yavrular çok az çoğalabilirlerken, malzemesinin çoğunluğu çevreden yeni alınan maddelerden oluşan yavrular (mavi) çok daha hızlı bir çoğalma göstermişlerdir. (Ferber (2005))
    En basit canlı türü olan bakterilerin ömürlerinin ve çoğalma yeteneklerinin ne derecede çevredeki cansız dediğimiz maddelere bağlı olduğunu görmek, değişim-dönüşümlü doğal sistem içinde ömür denilen süreçlerin neden gerekli olduğunu anlamak için yeterlidir.

16.3.  Zamanlama doğal olayların oluşumlarında çok çok önemlidir

    Doğadaki tüm canlılar, beslenme kaynaklarının enerji potansiyeli değişim-dönüşümlerini en hassas şekilde saptamaya özen gösterirler. Bir-iki örnek vererek bunu gösterelim
    Baştankara (Parus major) denilen serçe türü üzerine yapılan araştırmalarda, bu kuşların Hollanda ve İngiltere’de, yaklaşık 23 Nisan’da yumurtladıkları, yaklaşık 15 Mayıs’ta yumurtalardan civcivlerin çıktığı ve 2 Haziran’da da erginleşerek uçmaya başladıkları saptanmıştır (Fitter & Fitter 2002, Grossman 2004). Bu kuşların temel besin kaynağını kurtçuklar oluşturur, özellikle de meşe sürgünleriyle beslenen bir güvenin kurtçukları. Bu kurtçukların sayısal artış maksimumunun 28 Mayısa denk geldiği saptanmıştır. Bu tarih ise, söz konusu serçe yavrularının en fazla besine ihtiyaç duydukları zaman aralığı ile tam bir çakışma gösterir. Bu durumda, serçe yavruları iyi beslenecek ve çoğalacaklardır. Peki bu çakışma nasıl sağlanmaktadır?

    Baştankaralar yumurtlama zamanlarını, ilk-bahar başlangıcı ısısına göre ayarlamaktadırlar. Güve yumurtalarından kurtçuk çıkışı ise iki ayrı faktörün kombinasyonuna göre olmaktadır: Kış ve ilk-baharda donma görülen gün sayıları ve kış-sonu + bahar başlangıcındaki sıcaklık değerlerinin birlikte değerlendirilmesine göre. Meşe ağaçlarının tomurcuklanma zamanlarının tayininde ise, diğer bazı faktörler yanı sıra, önceki yılın baharının sonlarındaki sıcaklık değerlerinin rol oynadığı belirlenmiştir.
    Görüldüğü üzere, bitkisinden tutun, kurtçuğuna, kuşuna kadar, tüm canlılar, doğadaki değişim-dönüşüm döngülerinin farkındadırlar ve bu döngüleri saptayabildikleri kadar hassas bir şekilde belirlemeye ve ona göre yaşam döngülerini oluşturmaya çalışmaktadırlar. Milyonlarca yıllık yaşam tarihi verileri, onlara oldukça sağlıklı bir değişim-dönüşüm zamanlaması saptama kaynağı sunmaktadır. Hayat sistemindeki enerji girdisinin ana kaynağını güneş enerjisi oluşturduğundan, çoğu canlılar, ya ışık miktarındaki dalgalanmaları, ya sıcaklık değerlerindeki dalgalanmaları saptayıcı mekanizmalar oluşturarak, bağlı oldukları temel besin kaynağının en bol olduğu zamanı saptamaya ve yaşamlarını ona göre ayarlamaya gayret etmektedirler.

   Her canlı, belli türlerde başka canlılara dayalı olarak yaşadığından ve en temeldeki canlılar da, günlük-aylık veya yıllık enerji girdisi dalgalanmalarına uygun olarak dalgalanma gösteren bir yaşam döngüsüne sahip olduklarından, sonuçta tüm canlıların yaşamında bir dalgalanma görülür. Belli aralıklarla sayıları artar ve azalır. Canlı sayısındaki artma-azalma ölüm ve doğumlarla sağlandığından, hayat sistemlerindeki doğum ve ölümlerin temel nedeninin, doğadaki enerji sistemindeki dalgalanmalara bağlı olduğu anlaşılır.
    Bizler belli bir coğrafik sınırlar içinde yaşıyoruz. Bu sınırlar içindeki doğal kaynaklar sınırlıdır. Bu sınırlı doğal kaynakları en ekonomik şekilde kullanacak yaşam tarzı, en rahat yaşam düzeyine sahip olur.

16.4. Bilginin Artışına Dayalı Olarak, Karşılıklı Etkileşimler Sonucu 
Doğada Sürekli Yeni Formlar, Yeni Yapısallaşmalar Çıkar

 16.4.1. Meslek dediğimiz olay, bilgi artışı sonucu oluşmuştur

    İnsanlık kültüründe, yaklaşık 8-10 bin yıl önceleri tekerlek keşfedilir. Bu bilgi, tekerleklerin önüne bir (çift) at koşulması bilgisiyle birleştirilerek, at-arabaları oluşturulur. Sonraki nesillerde, bilgilerde sürekli değişimler olur; ağaçtan tekerleklerin yerini, önce madeni tekerlekler, sonra lastik tekerlekler alır. Atların yerini ise motorlar alır ve günümüzdeki modern- hızlı arabalar, uçaklar, vs. ortaya çıkarlar.
Şekil 16.9

Şekil 16.9: Bilginin gelişmesine bağlı olarak maddeler yeni kombinasyonlara sokularak, yeni nesneler oluşturulurlar

     Böylece bilgi evrimleşerek devam eder ve bu bilgilere göre de, varlıkların şekilleri sürekli değiştirilir. Yani dünyamızda evrimleşen ve gelişen şey bilgidir. “Bilgi”ler “düzen ölçütleri” olarak maddelerin değişik şekillerde kombinasyon oluşumlarına yansıtılırlar.

16.4.2 Canlılar alemindeki bilgi gelişimi ve yeni canlı türleri oluşumu da aynen böyle olur

Şekil 16.10
Şekil 16.10: Canlı varlıkların şekilleri de, bilgi düzeyindeki gelişimlere bağlı olarak, atom ve moleküllerin değişik şekillerde kombinasyonlara sokulması sonucu oluşurlar.

    Denizel ortama özgü (a) şeklinde bir balığı ele alalım. Çevrede değişimler oluşup, bataklık gibi ortamlarda bazı bitkiler büyümeye başladılarsa, bu durumda, (a) balığı çevredeki bu değişimleri, hücrelerine aktarır. Dış ortamda bazı önemli değişiklikler olduğunu öğrenen hücreler, eski bilgilerde değişiklikler yapıp,  bu ortamda yaşayabilecek yeni bir gövde tasarımı gerçekleştirirler ve (b) tipinde bir canlı ortaya çıkar. Bu şekilde, yeni bir “tavuk”, atası tavuk olmayan bir yumurtadan oluşmuş olur!

16.4.3. Varlıkların Yok Oluşları da Bilgi Düzeylerindeki Değişimler Sonucu Oluşur.

    Yarım asır öncelerine kadar kalaycılık denilen bir meslek çok yaygındı. Son asır içinde gelişen bilimsel buluşlarla üretilen paslanmaz çelik ve alüminyum gibi metalik öğelerden yapılan kap-kacaklar bakırdan yapılan kap-kacaklardan daha ekonomik olmuşlardır. Bu olay daha pahalı olan bakır eşyaların üretiminde azalmaya yol açmış ve kalaycılık denilen meslek de ortadan kalkar düzeye inmiştir.
    Canlılar âlemindeki türlerin yok oluşu da aynı mekanizmayla olmaktadır. Daha ekonomik yaşam sistemi oluşturan yeni varlıkların ortaya çıkması, yeterince ekonomik olmayan yaşam tarzlarına sahip türlerin soylarının azalmalarına yol açarlar. Fosil bulgular bunun örnekleriyle doludur.

16.5. Moleküller de Çevrelerinden Kendilerine Gelen Sinyallere Göre Yapılarını Değiştirirler

    Peki, cansız dediğimiz maddeler doğadaki değişim-dönüşümlerden nasıl etkileniyorlar ve bileşimlerinde nasıl değişiklikler oluşuyor?
    H2O veya CO2 gibi görünüşe göre sabit yapılı bir molekülün yapısı, aslında o kadar da sabit değildir. Şöyle ki:
    Doğadaki değişim-dönüşümler sonucu, sürekli yeni radyasyonlar çevreye yayılır ve bu radyasyonlar tüm moleküllerin elektron, proton, nötron gibi öğelerinin spin, polarizasyon, enerji durumları vs. gibi özelliklerinde değişiklikler yapar. Bu nedenledir ki, aynı saf sudan alınmış iki damla su örneği, değişik türde radyasyonlara uğratılıp, sonra dondurulup, oluşan su kristallerinin resmi çekildiğinde, şekilde gösterilen türde farklı görüntüler sunar. 
Şekil 16.11

Şekil 16.11: Su molekülleri çevrelerindeki sinyallere göre yapılarında değişiklikler yaparlar. (Emoto (2002)).


    Aynı saf sudan alınmış su damlaları, değişik türde ses dalgaları etkisi altında tutulduktan sonra, aniden dondurulup, kristal şekilleri incelendiğinde, su moleküllerinin farklı ses dalgaları etkisi altında farklı türlerde bir yapısallaşma gösterdikleri saptanmıştır. (Emoto (2002a, b).
   - Üstteki güzel buz kristali, Beethoven’in Pastorale senfonisinden gelen sinyaller etkisi altında kalan saf suyun kristalleştirilmesi sonucu,
    - Alttaki çarpık yapılı buz kristali ise, gürültü müziği sinyalleri etkisi altında tutulan saf suyun kristalleştirilmesi sonucu oluşmuştur.

    Bu olay açıkça, doğadaki tüm varlıkların bulundukları ortamla sürekli şekilde geri-beslenmeli olarak ilişki içinde olduklarının güzel bir delilidir.
    Canlı varlıklar ölüm ve doğum aşamaları ile, atomlarına-moleküllerine kadar ayrışarak, çevre koşulları, çevre radyasyonları, enerji durumları, vs gibi faktörlerce onlarla uyumlu hale gelirler. Bedenlerin ayrışmasıyla doğrudan çevre faktörleri ile etkileşim içine giren bu moleküller, daha sonraları tekrar bir canlı bedeninin bileşimine girdiklerinde, o canlının çevre koşullarına daha uyumlu olmasını sağlarlar.
    Tüm varlıklar ölmek ve parçalarına ayrışmak ve belli aralıklarla tekrar yeniden düzenlenmek zorundadırlar. Çünkü düzen-ölçütleri sadece o sistem için geçerlidirler ve o sisteme ait tüm alt birimleri köleleştirmiş durumdadırlar. Bu nedenle o sistem dağılmadığı sürece, o sisteme ait parçalar, çevre sistemleri ile etkileşerek evrensel ölçekli bilgi alış-verişi gerçekleştiremezler. Bizler ölmek,  hücrelerimize, moleküllerimize ayrışmak zorundayız, çünkü hücreler, amino-asitler çeşitli bitki, hayvan ve diğer mikro-organizmaların çevreyle etkileşimleriyle yeniden düzenlenmektedirler. Organik ve anorganik moleküller de atomik bileşenlerine ayrılıp, yeniden değişik izotop-bileşimleri, değişik enerji düzeyleri, değişik spin ve polarizasyon düzeyleriyle, değişik sinyal (yani değişik bilgi) düzeylerine dönüşmek zorundadırlar, çünkü evrensel ölçekte birbirleriyle sürekli karşılıklı etkileşim içindedirler. Bu nedenle, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm varlıkların birer ömrü bulunmak zorundadır.
     Özet olarak: Doğadaki tüm varlıklar karşılıklı olarak birbirleri ile etkileşim içindedirler. Herhangi bir düzeyde, herhangi bir sistemde yapılan bir değişiklik, tüm diğer düzeyleri ve sistemleri de etkiler. Dolayısıyla tüm varlıkların kaderleri kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimlere bağlıdır ve kendi ellerindedir.

TAVUK - YUMURTA VEYAHUT DOĞUM - ÖLÜM DÖNGÜLERI

    Yukarıdaki paragraflardan şu sonuçlar çıkmaktadır:
►: Doğa ve dünyamız sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir,
►: Tüm değişim ve dönüşümler olasılık hesaplarına göre yapılmaktadır,
►: Tüm oluşumlar “tavuk-yumurta” veyahut “doğum-ölüm” döngüleriyle birbirlerine bağımlıdırlar.
    İnsanlık hayatın neden “doğum ve ölüm döngüsü” üzerine oturtulduğunu anlayamamanın sıkıntısını çekmektedir. Bunun kökeninde ise “zaman” kavramının doğadaki gerçeklere uygun şekilde algılanamaması yatar.
     Yukarıdaki bölümlerde belirtildiği üzere, sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Değişim dönüşümler ise, önceden belirlenmiş bir tarzda değil, olasılık hesaplarına göre ve hep daha ekonomik yeni oluşumlara doğru gelişiyor. Yani doğa ve dünyamızın harici bir sahibi ve yönlendiricisi yok, sahiplik ve yönlendiricilik tüm varlıklara ait. Varlıklar, en küçük atom-altı-parçacık seviyesinden başlayarak, atom-molekül-hücre-beden gibi gittikçe büyüyen üst-sistemler oluşturmaya çalışarak, doğadaki değişim-dönüşüm döngülerini gerçekleştiriyorlar.

8.1.1. Tavuk – Yumurta Döngülerinin Oluşum Nedeni: Rahatlama Dürtüsü

    Tek başına yaşayan bir insan sürekli bir koşuşturma içinde olmak zorundadır. Hem ihtiyacı olan sebzeleri, tahılları üretecek, hem tahılları öğütüp un yapacak, hem yiyeceği eti sağlayacak, hem ateş yakacak, hem yemek pişirecek bir fırın yapacak, hem tabak, kaşık yapacak, vs… Böyle bir koşuşturma içinde dinlenmeye ayıracak zamanı olamaz.
    Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede çok daha az koşuşturur ve daha çok dinlenme zamanı olur.
+ 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir.
Aynı tür bir rahatlama doğadaki tüm diğer varlıklarda da söz konusudur. Bir protonun kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb), bir nötronun kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır. Bir C atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton
    Peki, proton ve nötron ayrı olduklarında niye daha ağırlar ve birleşip bir element oluşturduklarında niye daha hafif bir kütleye ulaşılıyor?
    İşte bu soru, bireysellikle toplumsallık arasındaki ilişkinin sırrını oluşturur. Proton ve nötronlar yalnız başlarına olduklarında, çok hareketli olmak zorundadırlar. Bu fazla hareketlilik onların çok daha fazla enerji kullanmalarına yol açar. Kullanılan bu ekstra enerji E=mc2 formülüne göre kütle etkisi yapar ve bu nedenle daha “ağır” olurlar. Bu nedenle kütle azalması ile bağlanma enerjisi arasında bir ilişki vardır. 
Şekil 8.1

Şekil 8.1: Tüm varlıklar birbirleriyle karşılıklı olarak etkileşim (şekillerdeki oklar) içindedirler. Varlıklar yalnız olduklarında, çok daha fazla enerji kullanırlar ((A)da ok sayısı çok). Birleşerek büyük öğeler oluşturduklarında ise, daha az enerji kullanır duruma geçerler ((B)de ok sayısı az). Doğadaki tüm varlıklarda, enerji kullanımını azaltmak için, bir araya gelerek, daha büyük yapısal birimler oluşturma dürtüsü vardır.

    Doğadaki tüm oluşum ve gelişimleri tetikleyen ve yönlendiren dürtü budur. Bu dürtü parçacıkların atomlar veya moleküller olarak, bakterilerin ökaryot hücreler içinde, ökaryot hücrelerin bitkiler veya hayvanlar içinde, hayvanların topluluklar halinde bir araya gelmelerine neden olur.
  Tüm varlıklar bileşenlerinden kökenlenen içsel bir hayat dürtüsüyle dinamik sistemler yasalarına uygun olarak tavuk-yumurta döngüsü içinde yönlendirilirler. Tavuklar yumurtalara bağımlıdırlar, yumurtalar moleküllere ve moleküller atomlarına bağımlıdırlar.  En temeldeki atom-altı-parçacıkları ise çevrelerindeki her şeyi algılarlar ve ona göre davranırlar ve aynı zamanda da, evrensel ölçekte anında etkileşimlerle evrensel düzeyde bir dengeleme ve uyumluluk sağlarlar. Dinamik sistemlerin gelişimleri “Bilgi oluşturma ve bu bilgilere uygun örgütlenmeler” olarak özetlenmiştir. Bilgi ise üssel ve tümleşik tarzda gelişmektedir. Bu nedenle evrenimizin geleceği önceden belirlenmiş değil, tersine tamamen bizlerin ve diğer tüm varlıkların karşılıklı olarak oluşturacakları bilgilere göre şekillenmektedir.
    Yaşam motorunun yakıtını enerji oluşturur ve enerji varlıkların yapısal bağlanma şekillerinde depolanırlar. Hangi yapısal birleşim (kombinasyon) daha ekonomik bir bağ oluşturuyorsa, enerji o sisteme akar. Canlılar bu nedenle amino-asit kombinasyonlarını sürekli değiştirerek, en ekonomik bağ-sistemleri (değişik beden yapıları) oluşturma yarışı içindedirler. Bundan kurtuluş yoktur, çünkü enerji aktarıcı ve taşıyıcı temel öğeler (elektronlar) tünelleme etkisi göstererek, hep en ekonomik sistemlere göçerler. Bu temel öğelerin en ekonomik sistemlere göçmeleri sonucu, ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar ve ömürleri sona erer.

8.1.2. Tavuk ve Yumurta Açısından Doğadaki Değişim-Dönüşümlerin Takip Edilmesinin Önemi

    Varlıkların neden sürekli bir doğum-ölüm (veyahut tavuk-yumurta) döngüsü içinde olduklarını anlamak için, zaman kavramının değişim-dönüşümleri zorunlu kılmasını anlamak yeterlidir. Tüm varlıkların yapısında, sürekli olarak değişim-dönüşüm içinde bir doğada oldukları bilgisi vardır ve her varlık bu temel bilgiyle davranmaktadır. Bir örnekle konuyu açıklayalım. Bizler verem veya çiçek aşısı olmakla, bedenimizdeki hücrelere, “doğada şu türde bir yaratık var; bu yaratığı tanımanız için size birkaç-tane veriyoruz. Onları tanıyın (genetik şifrelerini çözün) ki, onlarla başa-çıkabilesiniz.” şeklinde bir mesaj vermiş oluyoruz.
    Tavuğun bilgi deposu, çevresiyle oluşturabileceği etkileşim türlerinin kayıtlarından oluşur. Eğitsel bilgi denilen bu bilgiler, güncel koşul verilerdir ve civcivin büyümeye başlamasından sonra düzenlenen sinir hücreleri arası sinaps bağlantıları ve yeni protein oluşumları şeklinde depolanır. Dolayısıyla tavuk sistemine ait bilgiler hücreler arası etkileşimlerde depolanır. Tavuk öldüğünde, hücreler arası bağlantılar kopmuş olacağından, tavuk bilgisi de sona erer!
    Yumurta bilgisi, süreklilik arz eden koşullara ait bilgileri ve de 3.5 milyar yıllık bir geçmişe ait değişim-dönüşüm kayıtlarını kapsar ve kalıtsal olarak kromozomlarda, yani hücre-içi-bağlantı-sisteminde saklanır ve nesilden nesile aktarılır.
    Her şeyde zaman içinde bir değişim-dönüşüm olduğundan, yumurtalar oluşturacakları tavuk yapılarını, bulundukları çevrede nelerin değişip-dönüştüğünü saptamak için geçici bir süreliğine oluştururlar. Nasılsa, bir süre sonra, diğer varlıklarda da, bir sürü değişim-dönüşüm gerçekleşecek ve o değişim-dönüşümlere uyum sağlamak için, yeni bir civciv modeli oluşturması zorunlu olacaktır!
     Dolayısıyla, tavuklar ve yumurtalar karşılıklı olarak birbirlerine bağımlıdırlar, ama etkili ve söz sahibi olan yumurtadır ve yumurta tavuğu oluşturur ve onun geleceğini ve ömrünü belirler!

8.1.3. Tavuk ve Yumurta Sistemleri Arasında Bilgi Akışı

    Bizler bir şey gördüğümüzde veya duyduğumuzda, bedenimizdeki hücreler hemen alarma geçip, o şeyi anlamaya-yorumlamaya çalışırlar; bedenimizde bir sürü bir fiziko-kimyasal tepkime gerçekleşir. Hücrelerin değerlendirmelerinden çıkan sonuca göre, bedenimizi soğuk terler basabilir, korkudan bayılıp-kendimizden geçebiliriz; kızgınlıktan küplere binecek duruma geçebilir veyahut sevinçten uçup yakınımızdakileri kucaklayabiliriz. Tüm bu davranışlarımız bedenlerimizdeki hücrelerin değerlendirme şekline bağlıdır. Yani bendimizdeki hücrelerimiz sürekli bir koşuşturma ve değerlendirme çabası içindedirler.
sinaps oluşumları ve yeni bir protein oluşturularak kayıt edilir (Kandel 2001).
    Bu şekilde, bedene ait bir bilgi, hücrelerin dili olan amino-asit sözcüklerinden oluşan genetik dile aktarılmış olur! Yani varlığın atomik diziliş yapısında bazı değişiklikler gerçekleştirilir. Canlılar bir şey öğrendiklerinde, bu öğrenme ve bilgi depolama işlemini bedendeki hücreler yaparlar. Bizler yeni bir şey öğrendiğimizde, hücrelerimizde bir sürü fiziko-kimyasal tepkime gerçekleşir ve bedenimizdeki amino-asitleri yeniden düzene sokulurlar, bir sürü atom ve molekül re-organize olurlar. Bedenimizdeki bir sürü molekülün yeniden düzenlenmesi sonucu, bizlerin düşünce ve davranışları da değişmiş olur. Bu şekilde tavuktan yumurtaya (yani üst sistemden-alt sisteme) doğru sürekli olarak bir bilgi aktarımı gerçekleşir.

Şekil 8.2: Doğada sürekli olarak üst-sistemlerden alt-sistemlere doğru bilgi transferi olur ve bu yeni bilgilere göre, doğa ve dünya sürekli yeniden şekillenir.

    Bedenle hücre arası bu bilgi aktarımı, elbette maddenin en küçük parçalarına kadar bu şekilde devam eder ve bunun sonucu tüm üst sistemler en temeldeki yapıtaşlarına ve bilgi sistemlerine bağlanmış olurlar. Tüm oluşumlar karşılıklı olarak birbirleriyle zincirleme bir ilişki içinde bulunduklarından, her varlığın “mevcudiyeti için gerekli asgari koşulları algılama devreleri” anlamında “quorum sensing circuits ” şeklinde bir ortamsal değerlendirme devresi bulunur. Hücrelerin bu davranışları, onların da bağımlı oldukları belli alt-sistemler olmasından kaynaklanır.

8.1.3.1. En Temel Bilgi Depolayıcıları Kuantsal Öğelerdir

    Johnston (2007)’un vurguladığı üzere, “Doğadaki normal bir varlık, örneğin bir taş parçası, önce hafifçe ısıtılıp, sonra tekrar eski ısısına dönecek şekilde bir değişimden geçerse, bu taş parçasının ısıtıldıktan sonra soğuduğu hakkında kayaç bize bir bilgi vermez. Ama aynı durum elektron gibi bir kuantsal öğenin başına gelse, elektron başından geçen bu ısınma ve soğuma döngüsü hakkındaki bilgiyi depolar. Bu bilgi, Michael Berry’nin 1984’de öngördüğü şekilde, elektronun salınım fazında saklanır.”
    Her şey atom-altı-parçacıklarından oluştuğundan, elektron, proton gibi atom-altı-parçacıkları oluşturdukları molekül veya mineral gibi üst-sistem öğelerde de aynı tür bilgi depolamalarını gerçekleştirirler. Nitekim kayaçların başlarından geçen çoğu olaylar içlerindeki minerallerin elektronlarının çeşitli özelliklerinden yararlanılarak çıkartıla bilinmektedir. Örneğin termoluminesansla, bir kayacın hangi radyoaktif ortamda, kaç yıl kaldığı hesaplana bilinmekte; manyetik ölçümlerle kayacın geçirdiği coğrafik konum değişimleri saptana bilinmekte; vs.. Dolayısıyla, doğa ve dünyamızın tüm geçmişi, onu oluşturan temel varlıkların yapısal-dokusal bileşimlerinde kayıt altında tutulmaktadır. Aynen bir canlının oluşum bilgilerinin onun tohumlarında saklanması olayında olduğu gibi. 
    “Berry’s phase” olarak fizikte bilinen bu kuantsal olay (Berry 1984, Yasuhara et al. 2005, Leek et al. 2007,), teorik olarak tavuk-yumurta bilgi aktarımı sisteminin öngördüğü, varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal öğelerin temel bilgi depolayıcı olmaları gerekliliğinin deneysel ıspatıdırlar.
    Bu şekilde doğadaki tüm varlıklar arasında karşılıklı olarak bağımlılık devreleri oluşturulur. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bak. Bölüm 12: Varlıklar arası karşılıklı bağımlılık zincirlemeleri ve döngüleri.

8.1.4.Hücreler Bilgi Oluşturmanın Öneminin Farkındadırlar.

    Bilgi oluşturmak ve bu bilgileri koruyup aktarmak o kadar önemlidir ve hücreler de bunun öylesine farkındadırlar ki:
    i- Atalarından devraldıkları kalıtsal bilgileri gelecek kuşaklara aktarmak için, aşk ve seks dürtüsüne çok ağırlık verilmiş ve muazzam bir zevk-duygusu ile donatılmıştır. Her varlığın içinde çoğalma ve mevcut bilgi kapasitesini gelecek nesle aktarma dürtüsü bulunur. Bu dürtü bizleri sürekli olarak karşı bir cins arayarak, genetik bilginin aktarılmasına yönelik bir eylem içine girmeye zorlar. Bunun için erkek ve dişiler arasında hep bir çekim kuvveti vardır. Çiçekler bunun için güzel renkler ve kokular oluşturarak, böcekleri vs.yi çekerler ve bilgi aktarımının devamını sağlayacak bir eylem gerçekleştirirler. Hayvanlar ve bitkiler karşılıklı olarak bir birlerine cazip gelecek özellikler oluşturarak, içerdikleri bilgi kapasitelerinin aktarılmasına yarayacak işlevlere girişirler.
   ii- Bilgi edinmeyi kolaylaştırmaya yönelik bir eylem, atalarının deneyimlerinden yararlanma usulünü de içerir. Bu amaçla beyinlerde, “mirror neurons” denilen kopyalayıcı sinir hücreleri oluşturulmuş ve bu sayede, atalarının oluşturduğu bilgiler (görsel ve işitsel davranışlar) kopyalanarak, yeni doğan yavruların otomatik bir şekilde bu bilgileri devralmaları sağlanmıştır. (Rizzolatti et al.2001, Rizzolatti & Craighero 2004, Iacoboni.et al. 2005, Iacoboni & Dapretto 2006).  Bu yöntem sayesinde, bebekler çevrelerinde duydukları sözcükleri, gördükleri mimikleri ve davranışları aynen kopyalayarak, o çevrenin dili ve kültürünü aynen devralırlar. Bu yöntemin iyi yönleri olduğu gibi, kötü bir yanı da vardır. Hücrelere aktarılan bilgiler, yaşanılan doğa koşullarını gerçeğe uygun şekilde yansıtmıyorlarsa, hücrelerin oluşturacakları işletim sistemi devreleri bozuk-hatalı olmuş olacaklardır. Yani atalarımızın hem iyi hem de kötü yönleri kopyalanmaktadır. Atalarımız bir konuda yanılmışlarsa, bu yanılgı da otomatik olarak kopyalanmakta ve sosyal bir hastalığa dönüşmektedir. Bu nedenle tüm toplumlar geleneklerini bu açıdan bir revizyona tabi tutmak zorundadırlar.
    Doğadaki tüm olayların doğadaki en küçük varlıklarca olasılık hesaplarına göre bilgi oluşturularak ve bu bilgilere göre de örgütlenerek oluşturulduğu fikri bizlere biraz tuhaf ve gerçek dışı imiş gibi geliyor. Ama ne var ki, gerçek durum böyledir. Madde dediğimiz varlıklar, doğadaki temel öğelerin (ki bunlara kuant denir) oluşturdukları kümeleşmeler- gruplaşmalardır. Ve doğanın temel öğeleri madde-parçacık yapısında değillerdir, onlar kuantsal davranışlıdırlar, yani sürekli hareketlidirler çünkü çevrelerini her an algılamak ve değişimlere uygun davranmak zorundadırlar, dolayısıyla canlıdırlar. Bu tür davranış biçimi “dalga hali” olarak tanımlanır. Birbirleriyle birleşip madde olduklarında, bu dalga davranışlarını kaybederler. Fizikçiler bu davranış değişikliğine “decoherence” derler.
    Kuant dediğimiz en temel öğelerin canlı, bilgili ve bilinçli davranışlı oldukları şu verilerle ıspatlanır:
i-                    Hepsi dalga davranışı gösterir; çevrelerindeki değişimleri her an algılayıp ona göre davranırlar ve “interference” denilen olasılık hesaplı etkileşim içindedirler.
ii-                   “Wheeler's Delayed-Choice Gedanken Experiment” denilen deney Jacques ve diğ. 2007 tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu deneyde, kuantların çevrelerini sürekli olarak algıladıkları ve en küçük değişim-dönüşümleri anında fark ederek, o değişim-dönüşümlere anında tepki verdikleri gösterilmiştir.
iii-                 Bizler sözlü olarak bir bilgiyi bir başkasına iletmek istediğimizde, mümkün olduğunca en zeki bir insanı seçip, mesajımızı onunla iletmek isteriz. Aptal bir insan karmaşık bir mesajı iletemez. Doğadaki varlıklar arası tüm mesajlar fotonlar veya elektronlar tarafından iletilirler. Bizlerin bir e-mail ile aktardığımız karmaşık mesajlar (resimler, çizimler, yorumlar, vs.) hep elektronlar ve fotonlar ile iletilirler. Peki, fotonlar veya elektronlar aptal olsalar, bizlerin niyetlerinin ne olduğunu, hangi bilgileri aktarmak istediğimizi nasıl anlayabilirlerdi?
iv-                Bazı matematikçi-fizikçiler “Kuantsal hesaplamalar, kuantsal sistemlerin belli bireysel canlı yapısal unsurlar olarak görülmesini gerektirmektedir” şeklinde fikirler ileri sürmeye başlamışlardır (Gonçalves C. P. 2007: Cosmology, Mathematics and Philosophy. http://cmathphil.blogspot.com/2007/11/with-development-of-quantum-computation.html).
v-                  3.2. bölümde anlatılan “Bilginin üssel gelişim özelliği” bilgi oluşturma yeteneğinin varlıkların en temel, en küçük parçacıklarından kökenlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu teorik zorunluluk, yukarıdaki diğer verilerle birlikte dikkate alındığında, kuant dediğimiz en temel öğelerin canlı ve bilinçli olduklarını kabul etmekten başka bir seçeneğimizin olmadığı ortaya çıkar.

   Kuantlar, sürekli doğa ve dünyayı gözlemleyen ve evrensel ölçekte birbirleriye anında haberleşerek, en ekonomik sistemler (maddeler) oluşturma çabası içindeki doğa bekçileri, yapıcıları, doğanın sahipleridirler.

8.2. Değişim-Dönüşüm İçindeki Doğada Varlıkların Çevrelerini Algılayarak Gelişme Yöntemi

    Varlıkların temel bileşenleri tek başlarına olduklarında, çevrelerindeki trilyonlarca öğeyi algılayacak şekilde titreşimde olmak zorundadırlar. Bu çok muazzam bir enerji kullanımı ve aşırı bir yorulma gerektirir. 8.1.1. başlıklı bölümde belirtilen “rahatlama dürtüsü” nedeniyle, tüm parçacıklar birleşerek daha ekonomik üst-sistemler içinde bir araya gelmeye çalışırlar. Bu nedenle laboratuar deneylerinde üretilen hiçbir atom-altı-parçacığı uzun süre yalnız kalmaz ve saniyenin milyonlarda biri gibi kısa bir sürede, çevresindeki bir öğeye yamanır. Yaklaşık 14 milyar yıl önceleri başladığı hesaplanan evrenimizde, doğanın temel öğeleri birbirleriyle birleşmeye başlayarak, atom-molekül-mineral, vs. gibi gittikçe büyüyen birleşikler yapmaya koyulurlar. Büyümenin nasıl olacağı, hangi öğenin hangi mesafede, hangi açıda, vs olacakları, ekonomiklik ve rahatlık dikkate alınarak karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla belirlenir ve belli düzen-ölçütleri oluşturularak kurallara bağlanır ve ondan sonra da bu kurallara uyularak yeni üst-sistemler oluşturulmaya başlanır. Bu nedenledir ki, her bir mineralde her bir elementin hangi mesafede ve hangi açıyla nereye yerleşeceği kesin mineralojik kurallara bağlıdır. Kuvvet alanları atomların dizilişine göre değiştiğinden ve de her bir mineral çok değişik türde atomik dizilimler sergilediklerinden, her bir mineral değişik bir kuvvet alanı türü oluşturur. Her mineralin farklı özellikler göstermesi bundandır.

8.2.1. Varlıkları Yönlendirecek Kuvvet-Alanlarının (Yasaların) Oluşum Şekli

    Bir düzen oluşturma örneği vererek, dinamik bir sistem olan doğada, dinamik sistemlerin nasıl işlediğini, varlıkların kendilerini yönlendirecek kuvvet alanlarını nasıl oluşturduklarını gösterelim.
    Bir cezve içindeki su molekülleri, ortam sakin ve çevredeki sıcaklık her yerde aynı ise, oldukça durgundurlar. Yani moleküller için bir sorun yok demektir. Ama çevredeki ısı dağılımı değişirse, örn. cezve ısıtılmaya başlanırsa, moleküller için bir sorun ortaya çıkmış olur ve moleküller bu soruna karşı tepki vermeye ve karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşmeye başlarlar, bardaktaki su molekülleri arasında bir hareketlilik başlar, kaotik bir durum oluşur. Bu kaos durumu bir süre devam eder ve sonra su molekülleri karşılıklı olarak birbirleriyle uyum içine girerek şekildeki gibi bir düzen oluştururlar. Belli kanallar boyunca bardağın tabanından yükselirler, yüzeyde ısılarını bırakırlar ve içlerine hava zerrecikleri alarak yine belli bir güzergah boyunca bardağın dibine inerler; oradan tekrar ısı yüklenirler ve tekrar yüzeye çıkarlar ve bu düzen böylece işler gider. Gaz kabarcıklarının çıkış noktaları, hep aynı yerdedir.

Şekil 8.3: Bir cezve içinde kaynayan suda şekildeki gibi peteksi hava kabarcığı çıkış kanalları oluşur (Haken 2000’den).

    Her varlık oluşumunu ve varlığını etkileyebilecek tüm faktörleri algılar, bu nedenle molekül gibi küçük öğeler hem çevrelerindeki diğer moleküller, hem de kendilerini sınırlayan çevre sistemlerini algılayıp, onlarla etkileşirler, haberleşirler. Kendi ekseni etrafında dönen veyahut herhangi bir duvar veya zarla sınırlanan her nesne, yarı-kapalı bir sistem oluşturur ve birbirleriyle yoğun şekilde haberleşirler. Geçmiş bölümlerde gösterildiği üzere, bilinçli davranış tüm varlıkların özünde vardır. Rahatlama dürtüsü nedeniyle, tüm varlıklar ortak bir davranış içine girebilme çabası gösterirler ve bunun için sinyalleriyle bir rezonans (uyum) oluşturmaya çalışırlar. Rezonans oluştuğunda, ortak davranış sağlanmış olunur.
    Cezvede olan olay şudur. Çevreden gelen sıcaklıktan etkilenen su molekülleri kendilerine gelen her foton sinyalinden sonra, bu sinyalin değeri ve kendisinin buna karşı davranışını gösteren bir tepki sinyalini çevresindeki diğer öğelere bildirir. (Her atom veya molekül, gelen her fotona karşılık bir tepki fotonu çevreye yayar. Her atomdan, her molekülden gelen foton sinyalleri birbirlerinden farklıdırlar. Dolayısıyla, her molekülün çevresindeki elektron, kendisine gelen sinyalin, hangi tür bir molekülden geldiğini, o molekülün kendisine ne kadar uzaklıkta ve hangi enerji düzeyinde olduğunu kesin bir şekilde bilir ve q1*q2/r2 formülüne göre o molekül ile kendisi arasındaki hareket ilişkisini ayarlar. Bu şekilde bardağın boyutuna uygun şekilde bir hareket yönü ve güzergâhı ortaya çıkar ve düzenli bir döngü gerçekleşir.) Yani doğada tüm atomlar ve moleküller arasında karşılıklı bir haberleşme sistemi vardır. Bu uzlaşma çabası bir süre devam eder ve kaotik evre olarak bilinir. Kaotik evrenin sonunda, tüm moleküller ortak bir kuvvet alanı sistemi (informator veya order-parameter = düzen-ölçütü) üzerinde anlaşırlar ve hepsi buna uyacak şekilde davranırlar. Doğadaki dinamik sistemlerin işleyiş mekanizmasını araştıran bilim dalı olan Sinerjetik fizikte bu olaya, “bilgi-verici kaynak” anlamında “informator=düzen-ölçütü oluşumu denir ve öğelerin daha az enerji harcayan bir duruma geçmeleri veya rahatlamaları için birbirleriyle anlaşarak oluşturdukları ortak davranış ilkelerini oluşturur.
    Cezvedeki su moleküllerinin kendilerinin bir cezve içinde olduklarını bilmeleri gibi, atmosfer, hidrosfer, litosfer gibi yeryuvarı sferleri içindeki moleküller de, o büyük çaplı ortamlarının boyutlarını bilirler ve karşılıklı olarak birbirleriyle haberleşerek, çok büyük boyutlu fırtınalar, akıntılar, depremler gibi devasa güç sistemleri oluştururlar.

Şekil 8.4: Varlıkların hareketlerini yönlendiren kuvvet alanları (yasalar) varlıkların karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşmaları sonucu oluşurlar. Ortakça oluşturulan bu kurallar bağlayıcı niteliktedir ve tüm ilgilileri köleleştirir. (Haken 2000’den).

    Bir sistemde düzen (ölçütü) oluşturulmasının “olmazsa olmazı”, tüm ilgililerin (moleküllerin, vs.) fikirlerinin alınması zorunluluğudur; çünkü düzenin yürütülmesinde hepsi birbirleriyle uyum içinde hareket etmek zorundadırlar. Haberleşme yeteneği tüm varlıklarda mevcuttur. M.I.T. fizik profesörü  Milo Wolff (1995) şöyle der: “Parçacıklar varlıklarını birbirlerine iletemez olsalardı, o zaman bir parçacık diğer parçacıklara bağımlı olduğunu nasıl bilebilirdi? Haberleşme olmasaydı, her parçacık kendi dünyasında yalnız başına olurdu. Evrenin yasalarının oluşabilmesi için, her bir parçacıkla evrendeki tüm diğer varlıklar arasında karşılıklı algılayıcı bir haberleşme gereklidir.”

8.2.2. Her şey proton-nötron-elektron gibi bir-kaç temel parçacıktan oluştuğuna göre, nasıl oluyor da aynı tür parçacıklardan oluşan farklı kombinasyonlar değişik kuvvet alanları veya değişik değer yargısı sistemleri oluşturuyorlar? 

    Fizikçiler bu sorunu simetri kırılması ve solidifikasyon (yeni bir anlam atanması ve sabitleştirilmesi) kavramlarıyla çözmüşlerdir. Bu iki kavramdan ne anlaşılması gerektiği daha önceki bölümlerde açıklanmıştı.
    Hücrelerin beden oluşturma süresince geçirdikleri bu simetri kırılması ve özellik sabitleştirilmesi olayı, atom-altı-parçacıklardan (aap) başlarlar. Aapların kombinasyonlarından oluşan kimyasal elementlerde yeni özellikler ortaya çıkar; Bu elementlerin kombinasyonları ile oluşan moleküllerde, elementlerin özelliklerinde simetri kırılmaları oluşur ve moleküllere ait yeni özellikler sabitleştirilir. Moleküllerden hücrelere geçişte yine simetri kırılmaları ve yeni özellik eklenip-sabitleştirilmeleri şeklinde yeni özellikler kazanılır. Hücrelerden çeşitli hayvan bedenleri oluşumlarına geçişte, yine simetri-kırılmaları ve yeni özellik kazanımları gerçekleşir. Bu şekilde her canlıda farklı duygu ve düşünce sistemleri ortaya çıkar.

8.2.3. Oluşturulan Kurallara Öğelerin Uymasını Sağlayıcı Faktör: Köleleştirme Prensibi (Slaving Principle)

    Doğa ve dünya kendi kurallarını kendileri oluşturan öğelerden oluşan dinamik bir sistemdir. Dinamik sistemlerde ortakça oluşturulan kurallara tüm ilgililerin (ortakların) uymalarını sağlayıcı faktör olarak “slaving = köleleştirme prensibi” bulunduğu belirlenmiştir (Haken 1983, 2000). Bu nedenden dolayı insanlar gelenek ve göreneklerinin kölesidir.

8.2.4. Dinamik Sistemlerde Öğelerin, Çevredeki Değişim-Dönüşümleri Algılama ve Değerlendirmeyi Teşvik Edici Faktör: Maksimum Enformasyon Prensibi

    Bu faktör, önceki bölümlerde açıklanan bilginin üssel gelişimiyle doğrudan ilişkili sinerjetik fizik ilkesidir. “Bilgi edinme ve bu bilgilere göre örgütlenme” dinamik sistemlerde, değişen koşullara uyum sağlamak amacıyla varlıkların çevrelerini algılayıp, kendilerini bu koşullara uyumlu hale sokabilmeleri için gerekli bir zorunluluktur. Bir örnek verelim:   
    İnsan bedenini oluşturan hücreler, çevrede yeni bir şey veya olay fark ettiklerinde, ‘epinefrin’ gibi bir hormon yayarak, dış-ortamda yeni bir şeyler olduğunu algıladıklarını belirtip, bunun çevrede nasıl değerlendirildiği hakkında ‘bilgi’ isterler. Bu konuda yapılan deneylerde (Schachter & Singer, 1962): Bedenlerine epinefrin hormonu verilen denekler arasına ajanlar yerleştirilerek farklı koşullar oluşturulmuştur. Ajanların kimi, “Oh, neşeden uçacağım” rolü, kimi “Of, üzüntüden öleceğim” rolü oynamıştır. Deneklerde ortaya çıkan davranışlar, ajanların davranışlarıyla bir paralellik gösterir!  Yani, hücreler dış ortamdaki her olayın o ortamdaki varlıklarca nasıl yorumlandığını dikkate alacak şekilde bir değerlendirme sistemi oluşturmaktadırlar.
    Üst-sistem yapıları, bulundukları çevre koşullarından bağımsız yaşayamazlar. Tüm varlıklar arasında ‘circular causality’ adı verilen karşılıklı bir etkileşim vardır. Duyu organları çevreyi tarayarak, neler olup-bittiği, olayın çevrede nasıl yorumlandığı hakkında hücrelere bilgi aktarırlar ve hücreler de, bu bilgilere göre bu olay hakkında kayıt oluştururlar. Doğada binlerce farklı sistem (canlı varlıklar veya cansız oluşuklar) bulunduğuna ve bunların her birinde farklı bir değişim-dönüşüm oluşabileceğine göre, bedenlerin davranışını etkileyebilecek çevre faktörleri de, yani kontrol parametreleri, sürekli değişmektedir. Bu nedenle duyu organları çevrede olup-bitenleri beyin denilen bilgi-işlem merkezine aktarırlar ve hücreler de buna uygun olarak gerekli yapısal değişiklikleri gerçekleştirirler. Bedendeki amino-asitlerini yeniden kombinasyonlara sokarak, doğadaki değişimlerle rezonansa girecek, onları algılayacak yeni proteinler; hücreler arasında yeni sinaps bağlantıları oluştururlar, vs.
    Bir insan bir şey öğrendiğinde, beynindeki hücrelerde bir sürü değişim gerçekleşir. Yani bize ait bir bilgi, gerçekte bedenimizdeki hücrelerde yapılan yapısal-dokusal değişiklikler olarak gerçekleşir. Yani bilgi alt-sistemlerin yapısallaşmalarında kayıt edilir. Bize ait bilgiler, beynindeki sinir hücreleri arasında oluşturulan sinaps yapısallaşmalarında yeni protein türleri oluşturularak ve bu proteinlere o anlamlar atfedilerek kayıt edilirler. Hücrelere ait bilgiler, hücrelerin iç yapısallaşmalarında, farklı amino-asit dizilimi kombinasyonları olarak depolanırlar. Moleküllere ait bilgiler, faklı kimyasal element kombinasyonları olarak kayıtlıdırlar. Her molekül değişik türlerde kuvvet-alanları oluşturur Atomlara ait bilgiler, farklı proton-nötron-elektron kombinasyonları şeklindedirler. Atom altı parçacıkları bilgileri ise, çeşitli türlerdeki elektrik, manyetik potansiyeller, polarizasyonlar, up-down, top-bottom, vs gibi farklı değerler (flavour)-, spinler, vs. olarak kayıtlıdır. Kısacası, bizler bir şey öğrendiğimizde ve bu yeni bilgiye göre davrandığımızda, bedenimizin içinde taa atom-altı-parçacıklarına kadar devam eden bir sürü yapısal-dokusal değişim-dönüşüm gerçekleşir. Bizleri oluşturan bu bileşenlerdeki değişim-dönüşüm ürünlerinin oluşturdukları kuvvet-alanlarına göre de, bizlerin düşünce ve davranışları değişim gösterirler.
    Doğum ve ölüm döngüleriyle çevre faktörleri (kontrol parametreleri) sürekli değiştirilirler ve bu değişimler tavuk-yumurta döngüleriyle (üst-sistemlerden, alt-sistemlere bilgi aktarımlarıyla) temel doğal kuvvet alanları-spektrumunun değişmesine neden olurlar. Bu nedenle varlıkların “Quorum sensing circuits” denilen “yaşam koşulları algılama devreleri” sürekli değişimlere uğramak zorunda kalırlar.

8.2.5. Dinamik Sistemlerde Varlıklar Arasında Hedef Belirleme veya Çekicilik Oluşturma

    Hedef, bir kuvvet alanı sistemi içinde bir öğenin takip edeceği yolu belirtir. Cansızlar âleminde elektro-manyetik kutuplaşmalar, gravite kuvveti, basınç-sıcaklık gradyanları gibi sınırlı sayıda hedef belirleyici faktör varken, canlılar aleminde renk, tuzluluk, tad, koku, cinsiyet, görüntü, para, gibi bir çok yeni çekim türü daha oluşturulmuştur. Bu nedenledir ki, insanlar güzel, seksi, zengin, vs. görünmek şeklinde içsel dürtüler etkisi altındadırlar. Her yeni oluşturulan varlık, çevredeki diğer varlıklarca değerlendirilip, o varlıkların ilgi alanına alınır. Bu şekilde bilgi düzeyleri sürekli artar ve bilgi düzeylerindeki bu artışlara koşut olarak da yeni formlar, yeni yapısallaşmalar ortaya çıkar, bak Bölüm 12.4.  

8.3. Doğum-Ölüm Döngüsünün Oluşum Nedeni ve Yararı

    Üst-sistem hayatı toplumsallığa, alt-sistem hayatı bireyselliğe karşılık gelmektedir. Bunun anlamı şudur: Öğeler bir araya gelip, bir üst sistem içinde bir araya gelirlerse, Simetri-kırılması + üst-sisteme ait yeni değer yargısı sistemi oluşturulması + bileşenlerin köleleştirilmesi gibi dinamik sistem ilkeleri gereği, çevre koşullarından uzaklaşmış olurlar. Doğal sistemden bu uzaklaşma nedeniyle, varlığın içindeki bileşenlerin doğa ile uyumsuzluğu gittikçe artar, çünkü bu süreç içinde çevredeki diğer varlıklarda da bir sürü değişim-dönüşüm gerçekleşmiştir. Bu uyumsuzluk artışı belli bir sınırdan sonra öğeler için dayanılmazlaşır ve sistem tekrar parçalarına ayrılarak, çevre koşulları faktörleri ile tekrar etkileşim içine girerler. Söz konusu varlığın yumurtası tekrar yeni bir hayata başladığında, çevresindeki tüm değişim-dönüşümlere uygun yeni olasılık hesapları yaparak, yeni ve değişim-dönüşümlere daha uyumlu yeni bir üst-sistem (beden) oluştururlar.

Şekil 8.6: Doğum-ölüm-döngüsünün nedeni, doğadaki tüm varlıkların zamanla değişmesi ve de tüm varlıkların karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olmalarıdır.

    Bilgi, varlıkların yönlenmelerini sağlayan kuvvet alanları sinyalleridir. Zaman içinde bilgi düzeyi arttığından (yani kuvvet alanları değişerek çeşitlendiğinden) tüm varlıkların kuvvet alanlarındaki bu değişimlere kendilerini uydurabilmeleri için, belli aralıklarla parçalanıp, tekrar yeni kombinasyonlara girmeleri şarttır. Bu olay ise doğum ve ölüm döngüsüne denk gelir.


Devamı DOM

5 yorum:

  1. Tüm bölümler çok bilgilendirici..yine de bu bölüm beni çok etkiledi..bir an kendimi de cezvede ısınan molekküller gibi hissettim:-))

    YanıtlaSil
  2. 8 bölüm bitirdim,bu bölümdede olmak üzere bir çok kez aklıma "yeni dünya düzeni" kavramı geldi bi hayli garip değil mi =)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "yeni dünya düzeni" adı verilen şey, tekrar ve yeniden anlaşılan doğanın oluşum mekanizması mıdır acaba? :))

      Sil
  3. " Yani doğa ve dünyamızın harici bir sahibi ve yönlendiricisi yok, sahiplik ve yönlendiricilik tüm varlıklara ait."

    BU CÜMLELERİ AKILLA MANTIKLA BAĞDAŞTIRMAK YİNE KONUDAKİ AÇIKLAMALARA GÖRE MÜMKÜN DEĞİL
    ZİRA TÜM ZERRELERİN BİR ARAYA GELİP ANLAMLI MADDELER OLUŞTURMASI İÇİN TÜMÜNÜN AYRI AYRI AKIL VE KUDRET SAHİBİ OLMALARI GEREKİR. OYSA TÜM ZERRELERİ VE KAİNATI ÇEKİP-ÇEVİREN VE YÖNETEN MUTLAK GÜÇ SAHİBİ ALLAH (CC) DÜR.

    YanıtlaSil
  4. Şu adresteki bilgileri okursanız, Tanrı kavramının nasıl anlaşılması gerektiğini anlarsınız: http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html

    YanıtlaSil