DOM-görüşü nasıl ortaya çıktı?

DOM-görüşü nasıl ortaya çıktı?
Doğada bir denge ve düzen vardır. Bu çalışmanın amacı, doğadaki bu denge ve düzenin nasıl oluştuğunu bilimsel verilerle açıklamaktır.
  
Prof. Dr. İsmet Gedik

    Doğadaki Dinamik Oluşum Mekanizması sözcüklerinin ilk harfleri alınarak DOM kısaltılması yapılmıştır.

Okuyucuya not: DOM makalelerinde anlamanız zor olan veya sizi sıkabilecek bazı formüller  - grafikler varsa da,  yazıyı okumaya devam edin, verilmek istenilen temel bilgileri alacaksınız.)

Teşekkür: Bu web-sayfasının tasarımı ve yapımı tamamen sevgili arkadaşım Ayhan Öktem tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle kendisine müteşekkirim. Çeşitli görüşleriyle yazılarımın daha mantıklı olmasına katkıda bulunan diğer internet arkadaşlarıma ve öğrencilerime de çok teşekkür ederim.

Üniversitede yeryuvarının tarihi ve yeryuvarında hayat sisteminin gelişimi (paleontoloji) derslerini vermeye başladığım 1970’li yıllardan birinin sonlarına doğru bir öğrencim şuna benzer bir soru sordu: “Hocam, bize hayatın yeryüzünde nasıl oluşup-geliştiğini fosil bulgulara dayanarak anlatıyorsunuz. Güzel bilgiler. Peki, hayat nedir? Niçin doğuyoruz ve niçin ölüyoruz? Hayat niçin doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş?”

Bu soru karşısında tatmin edici bir cevap veremedim. Bunun üzerine, “dünyada bu konuda neler biliniyor, kimler ne biliyor” konusunu deşmeye başladım. Yayınları takip edip, bu konuda bilinenleri taradım. Hayatın ne olduğu konusunda tek bir önemli yayın vardı ve meşhur bir fizikçi tarafından yazılmıştı: Schrödinger, 1945, “What is Life”. Schrödinger bu yayınında hayatı fiziksel bakış açısı ile değerlendiriyor ve “hayat negatif entropi artışı olayıdır” şeklinde bir sonuca varıyordu. “Negatif entropi artışı” kavramından ne anlaşılması gerektiğine gelince: Fizikçiler arasında o zamanlarda (hatta çoğu fizikçide hâlâ günümüzde), doğada düzensizliğe doğru bir gidiş olduğu kanısı yaygındı ve bu düzensizliğe doğru gidiş “entropi artışı” olarak ifade ediliyordu. Schrödinger ise hayatı “negatif-entropi artış sistemi” olarak tanımlamakla, hayatın doğada bir düzen oluşturma eylemi olduğunu ifade etmiş oluyordu. O zamanlar fizikte doğa ve dünya dinamik bir sistem olarak ele alınmıyordu, dolayısıyla, düzensizlikten (kaostan) düzene doğru bir gidiş olduğu ve doğa ile dünyanın dinamik- yani yaşayan- bir sistem olduğu henüz bilinmiyordu.

Bunun üzerine:
- Tüm büyük dinsel öğretileri  (Tevrat, İncil, Kuran, Budizm, Taoizm), mümkün olduğunca çok-kaynaklı, temel kitaplarından okudum.
- Çin, Hint, Yunan, İslam felsefeleri dâhil, günümüz felsefecilerinin görüşlerini içeren yaklaşık 25.000 sayfalık (e-book) felsefe yayın serisi satın alıp, temel hatlarıyla ne denildiğini anlamaya çalıştım.
- İnsanlığın tarihsel gelişiminin nasıl olduğu, hangi düşünsel aşama evrelerinden geçtiği konusundaki araştırmaları takip ettim.
- Dünyadaki en eski yazılı bilgi kayıtlarını oluşturan Sümer tarihi ve belgelerini ayrıntılı şekilde takip ettim; 5-6 bin yıl önceki insanların nasıl düşündüklerini anladım.
- Kutsal kitap bilgileri ile bu eski insanlık bilgileri arasındaki ilişkilerin farkına vardım.

Bu bilgiler arasında, hayatın niçin doğum ve ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu açıklayan bir görüş bulunmuyordu.

Hayatın ne olduğu ve niçin doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu sorusuna çözüm bulmaya çalıştığım dönem, tam da fizik, genetik, nörofizyoloji gibi bilim dallarında çığır açıcı araştırmaların hız kazanmaya ve “beyin” denilen kara kutunun gizeminin anlaşılmaya başladığı yıllara rastlar. Fizikçiler elektron ve pozitronların çevrelerindeki varlıklardaki değişimlerden etkilenerek davranışlarını değiştirdiklerini saptamışlar ve bundan yararlanarak da, beyin gibi organların içlerindeki hücrelerde gerçekleşen değişimleri bu yöntemle görüntüleyebilmeyi başarmışlardı (EMR/emar, PET, vs). Bir insan nasıl düşünüyor, düşünce ve davranışlarımız nasıl oluşuyor ve denetleniyor gibi soruların yanıtları o yıllardaki nörofizyolojik araştırmalarla aydınlanmaya başlanmıştı. Bu ve benzeri başka yeni yöntemlerle, bedenlerin içlerinde gerçekleşen olaylar ile bedenlerin davranışları arasındaki ilişkiler aydınlanmaya başlamış ve tüm canlıların düşünce ve davranışlarının beden içindeki hücrelere bağlı olarak gerçekleştiği ortaya konulmuştu. 

Bu tür araştırmalar çok yoğunlaşmış ve
- hücrelerin içlerindeki olayların rastgele olmadığı ve hücrelerin içlerindeki organeller arasındaki tüm etkileşimlerin bilgiye dayalı bir haberleşme ile gerçekleştiği, proteinlerin “adres etiketleri” ile donatıldıkları ispatlanmıştı (Blobel 1999, Nobel ödülü).

- neyin nasıl yapılacağı, nelerin nelere bağlı olarak gerçekleştiği veya gerçekleşeceği gibi olayları tayin eden “bilgi” dediğimiz faktörün bizzat hücrelerde depolandığı ortaya konulmuştu (Kandel 2001, Nobel ödülü),

- Biyolojik alanda bu tür yeni düşünce ve yaklaşımlar ortaya konulurken, fizik biliminde de çığır açıcı yenilikler ortaya çıkmaya başlamış ve doğada düzensizlikten düzene geçiş olduğu (Prigogine 1977 Nobel ödülü) ve tüm bu olayların “bilgiye” dayanılarak yapıldığı (Information & Self-organisation, Haken 1983, 2000, Camazine et al. 2001) fiziksel ve matematiksel verileriyle ortaya konulmuştu.

Doğru zamanda doğru yerde olmak çok önemli iki faktördür. Bu tür araştırmaların ortaya konulduğu bir zamanda yaşamak, bu bilgileri arayan biri için çok önemlidir. Doğru yerde olmak ise, benim yaşadığım yer ve yaptığım iş ile ilgili bir konuydu. Mesleğim bu konuda bir değerlendirme yapmak için çok uygundu; çünkü

- hem yeryuvarında hayatın oluşum ve gelişimlerini zamana göre araştıran biriydim,

- hem de taşıyla toprağıyla yeryuvarının litosferi, hidrosferi, atmosferi ve biyosferinin zaman içinde nasıl değişip-dönüştüğünü araştıran bir mesleğim vardı.

Bu nedenle  “zaman” kavramını en iyi anlayıp-yorumlayan biriydim. Fizik, genetik nörofizyoloji gibi bilim dallarında yukarıda belirtilen yenilikler gerçekleşirken, bu araştırmaları takip eden ve hayatın anlamını yakalamaya çalışan biri olarak, atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu anlayamadıklarının farkına vardım. Sorun, “zaman” kavramının tanım ve anlamında yatıyordu.

Şimdi bu konuya kısaca bir göz atalım. 

Nerelerden Geçerek günümüze geldik? 

Hayatımıza bir anlam verebilmek, neden-niçin yaşadığımızı anlayabilmek için önce geçmişimizi tasarlayalım, nerelerden geçerek günümüze gelindiğini ortaya koyalım.
Zaman nasıl bir şey?

Günümüzde
• 1- cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar, at-arabaları, mızrak gibi İNSAN BİLGİSİ üretimi olan aletlerimiz var;
• 2- bunların yanı sıra koyun, fare gibi memeli hayvanlar, kuşlar, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, salyangozlar gibi farklı GENETİK BİLGİLERE göre oluşmuş çok hücreli canlılar var;
• 3- bunların yanı sıra, amipler, terliksi hayvanı gibi çekirdekli tek-hücreli canlılar var;
• 4- bunların yanı sıra, bakteriler gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar var;
• 5- bunların yanı sıra, kuvars, mika, feldspat gibi inorganik moleküller var;
• 6- bunların yanı sıra, azot, oksijen, karbon, demir, hidrojen, helyum gibi kimyasal elementler var;
• 7- bunların yanı sıra, proton, nötron, elektron gibi atom-altı-öğeler var.

Şimdi geçmişe doğru gidelim, bakalım neler değişecek:
• a- 100 yıl geriye gittiğimizde, “cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar”; 10 bin yıl geriye gittiğimizde at-arabaları; 50 bin yıl geriye gittiğimizde, “mızrak, ok” yok oluyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• b- 300 milyon yıl geriye gittiğimizde, “koyun, inek, fare, kuş, kertenkele, vs. yok oluyorlar, bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• c- 600 milyon yıl geriye gittiğimizde, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, midyeler, salyangoz gibi hayvanlar yok oluyorlar, bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• d- 2,5 milyar yıl geriye gittiğimizde, “amip, terliksi hayvanı” gibi çekirdekli tek-hücreliler de yok oluyorlar, bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• e- 4 milyar yıl geriye gittiğimizde, “bakteri” gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar da yok oluyorlar, bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• f- 5 milyar yıl ile evrenimizin başlangıcı arası dönem (ki bu astrofizikçiler tarafından 13.8 milyar yıl olarak öngörülüyor) yıldız oluşumları ile geçiyor. Yıldızlar, atom denilen kimyasal temel elementlerin sentezlendiği nükleer ortamlardır. Dolayısıyla, atom yapma bilgisi olmadan, oksijen, karbon, demir gibi temel kimyasal elementler oluşturulamaz, kimyasal element olmadan da mika, kuvars, feldspat gibi mineraller oluşturulamaz. O nedenle 5- ile 13 milyar yıllar arasında onları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• g- Evrenizin başlangıcına gidildiğinde (ki o zaman tam bilinmiyor) “proton, nötron, elektron gibi madde oluşturucu temel öğeler” de yok oluyorlar, çünkü proton-nötronları bir arada tutan “strong-interaction = güçlü-etkileşim olmadan madde oluşturmak olanaksızdır.

Yani evrensel sistemimizin başında, tüm maddeler yok oluyorlar, “güçlü etkileşim = strong interaction (force)” oluşturma bilgisi oluşturulmamış ve madde diye bir şey yok. Evren sadece quantum-aleminden, ENERJİDEN ibaret. ENERJİ ise, cansız ölü bir şey değil, tersine cıvıl-cıvıl hareketli ve çevresini algılayarak, en ergonomik yapısallaşmaları tercih edip, kötüleri terk eden, olasılık hesapları yaparak, enerji-akışı-yoğunluğunu artırıcı oluşumların (Chaisson 2010) gelişmesini sağlayan doğal sistemin sahibi ve yönlendiricisidir.

Dünyamızın ve doğal sistemimizin geçmişi jeolojik, astrofiziksel ve diğer doğa-bilimsel verilere göre yukarıda özetlenen şekildedir. Görüldüğü üzere, gittikçe gelişen bir doğada yaşıyoruz ve gelişimler BİLGİ oluşturulabilme yeteneğine bağlı olarak oluşuyor. Bu yeteneğe bağlı olarak, atom dediğimiz temel kimyasal elementler farklı kombinasyonlara sokuluyor, farklı varlıklar ortaya çıkıyor. Böylelikle, kuantsal enerji dediğimiz en temel canlılık öğesi tarafından başlatılıp-sürdürülen, sürekli değişim-dönüşüm içinde olan, yaşayan bir doğa ortaya çıkıyor ve milyarlarca yıllık süreçler içinde sürekli olarak evrimleşip-gelişiyor. Yani DİNAMİK SİSTEMLİ DOĞA söz konusudur ve biz insanlar bu dinamik sistemli doğada yaşamak üzere oluşturulmuş varlıklardan biriyiz.
1998 yılında yayınladığım “Dünyanın Oluşumundan İnsanlığın Gelişimine: Değişimler ve Dönüşümler” adlı çalışmada “zaman”ın nasıl bir şey olduğunu ortaya koyup, bilgi oluşumu ile bağlantısını ve bilginin doğada üssel (eksponansiyel) şekilde geliştiğini gösterdim.  


Peki, bize verilen dünya ve doğa görüşü nasıl? 
Bizlere verilen ortak bir hayat görüşü yok, ya evrimci veya yaratılış görüşü olarak iki farklı görüş aktarılıyor. 

Evrimci görüşte, varlıklar bilgisiz-bilinçsiz oluşumlardır, robot gibi doğa-yasalarına uyarlar, doğa-yasaları da, varlıkların dışında olan doğa-üstü bir güç sistemince oluşturulur. 

Yaratılış görüşünde ise, doğa ve dünyadaki her şeyin sahibi ve yaratıcısı varlıkların dışında- üstünde olan ve her şeyi bilen Allah’tır. O’nun “Olsun” demesiyle her şey anında oluşur.
— Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);
— sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);
— sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);
— sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);
— sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün);
— ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün).

Bu iki temel hayat görüşünde de, doğa ve dünyanın sahibi ve yaratıcısı, varlıkların dışında-üstünde olan, varlıklardan bağımsız bir güç sistemidir, her şey onun isteğine-emrine göre oluşur. Böyle bir sisteme ise STATİK SİSTEMLİ DOĞA GÖRÜŞÜ denir. Statik sistemli doğa görüşünde her şey tepeye bağımlıdır, toplumsal hayat sisteminde de tepeye bağımlı örgütlenme söz konusudur. 
       Binlerce farklı iş ve meslek dalı arasında bir denge oluşturulması, üstelik doğadaki milyonlarca farklı canlı ve cansız varlıkla ilişkili ve bağlantılı bir denge oluşturulması söz konusu olunca, bu konu tepedeki bir otoritenin yapacağı bir iş olmaktan çıkar.

Yani tüm güç tepedekilerin elinde olunca toplum hayatında denge ve düzen sağlanamaz. 

DEVAMI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder