DOM (4)- DİNAMİK SİSTEMLER FİZİĞİ


5- Dinamik Sistemlerin işleyişi (Dinamik Sistemler Fiziği)

Alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru ilerleyen oluşumların mekanizması:
Her türlü işlem veya oluşum mutlaka enerji gerektirir. Tüm enerjilerin kökenini ise yukarıda açıklanan kuantlar, örn. fotonlar oluşturur. Fotonların maddelere bağlanmasının en güzel örneği fotosentez olayında görülür. Fotosentez olayında, bitkilerin yapraklarında bulunan kloroplastlar, bir fabrika gibi işlem yapar ve eşitliğin sol tarafından aldıklarını, sağ tarafındaki ürünlere dönüştürür. 
    6 H2O + 6 CO+ Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2
Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6  olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri H2O ve CO2. moleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji, maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bu bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir ‘attractor’) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olur.
       Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı –yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık– yok. O durumda, o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır! O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedî bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.
     İşte bu durum atalarımız tarafından anlaşılamamıştır. Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedî bir ekstra varlıkta aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen,  zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir. 
     Dağdaki bitki türleri farklıdır, ovadaki farklı, okyanustaki farklıdır. Her bir farklı bitki türüne uyum sağlamış bir sürü canlı oluşur. Bu canlıların yedikleri bitkiler farklı olduğundan, kendi bileşimleri de değişik protein bileşimleri gösterirler. Bu defa bu canlıların gövdelerini yiyecek başka canlı türleri oluşur. Kısacası doğada sürekli yeni “attractor=çekim merkezi, hedef”ler ortaya çıkar.
Her canlı, hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını sürekli olarak tutmak zorundadır.
     Kuantsal davranışlı atomik sistem öğelerinin birleşmeleriyle molekül denilen bir üst-sisteme geçilir ki bu üst-sistemden itibaren değişik değer yargıları ortaya çıkar. Örn. moleküllerin hareketlilik durumlarına göre “basınç-sıcaklık” gibi yeni bir değer-yargısı sistemi oluşur. Maddelerin durumları bu koşullara bağlı olarak değişir: Basınç ve sıcaklık çok fazlaysa, maddeler gaz halinde, az ise katı, ortaç durumda sıvı halde bulunurlar. 

(Maddenin “plasma” denilen hali konusunda şunu bilmek gerekir: Çok yüksek ısı ve basınç etkisi altında, maddeyi oluşturan molekülerin bağlantıları zayıflayıp- kopar; ve molekül yapısı kaybolup, atomik yapıya geri dönülmüş olunur. Atomik sistemlerde ise basınç, sıcaklık, asit, baz, tatlı, tuzlu vs. gibi değer yargıları yoktur. “Wave-particle-duality” denilen kuantsal sistem özellikleri vardır.)
Maddelerin katı-sıvı-gaz gibi farklı durumlara geçmelerine “faz değişimleri” denir ve ortamdaki enerji durumuna göredir. 

Su molekülleri, normal basınçta, 0  ile 100 derece arasında su (sıvı) haldeyken, sıfır derecenin altında “buz” yani katı haldedir; 100 derce üzerinde ise buhar haline geçer. 
1 gr suyun sıcaklığını 1 derece artırmak için gerekli enerji 1 kaloridir.
     Gram başın her bir derece sıcaklık artışı için 1 kalori gerekirken, 0 derecede suyun, 0 derece buz haline geçişinde, 80 kalorilik bir enerji açığa çıkar. Benzer şekilde 100 derecede suyun 100 derece buhar haline geçişinde ise 540 kalorilik enerji gerekir. Yani 100 derecedeki su buharı, 100 derecelik suya oranla 540 kalori daha fazla enerji depolamıştır. Ayrıca, su halinden buhar haline geçişte, hacim yaklaşık 23 kat artmıştır. Buharlı motorların çalışması, suyun hacmindeki bu muazzam artışa dayalı “patlama” etkisine dayanır.
       Görüldüğü üzere, Mikro-alemden Makro-aleme geçişte, çok değişik değer-yargıları ortaya çıkmış olur. Atomlar aleminde basınç, sıcaklık, asit, baz, tatlı, tuzlu vs. gibi değer yargıları yoktur. Onların aleminde polarizsyon, spin, salnım-adımı /dalga-boyu), tünelleme etkisi, EPR-etkisi (evrensel ölçekte anında birbirleriyle etkileşebilme yeteneği), Wave-particle-duality gibi çok farklı ve evrensel ölçekte geçerli değer-yargıları vardır.
        Halbuki makro-alemdeki değer yargıları, evrensel ölçekte değil, yerel ölçekte geçerlidir. Yani her üst-sistemde, o üst-sisteme ait kurallar geçerlidir. Bu şekilde information & self-organisationdenilen dinamik sistem ortaya çıkar ve varlıkların oluşturdukları bilgi düzeyine göre bir gelişim görülür. Dünyamız koşullarında insan-kültürüne kadar ulaşılan bir gelişmişlik varken, Mars, Venüs, Satürn, vs. gibi gezegenlerde, bilgi-düzeyi, hala etkin bir canlılar alemi oluşturma düzeyine ulaşamamıştır.
Atom-altı-öğeler (salınımcılar) sürekli hareket halinde oldukları için çok enerji harcarlar ve bu nedenle, birleşip atom, molekül, hücre gibi üst-sistemler oluşturarak, daha az enerji harcayan durumlara geçme çabası içindedirler. Enerji taşıyıcıları olan bu temel canlılar çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle, yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluştuğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir. Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkları, özellikle de canlıları, bu yeni yapısallaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler, olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar. Olasılık hesaplamalarına dayalı olarak oluşturulan, doğadaki bu dinamik oluşum ve gelişim sisteminin en önemli temel ilkeleri şunlardır.

5.1- Dinamik Sistemler Fiziği ana hatları

Simetri kırılması (symmetry breaking): 
Karşılıklı bağımlılık (circular causality): 
Kontrol parametreleri: 
Düzen-ölçütü (order parameter, informator): 
Köleleşme prensibi (slaving principle): 
Sabitleştirme (Solidifikasyon): 
Maksimum Enformasyon Prensibi:
Atraktor (Çekici):

5.2.1-Simetri kırılması nedir? 

 Bir şey yapılması-oluşturulması için enerji gerekir. Enerji ise sadece atom-altı-öğeler dünyası diyebileceğimiz kuantsal sistemin denetim ve kontrolündedir. Bu nedenle doğadaki her şey, atom-altı-öğeler dünyası dediğimiz alt-sistemler tarafından oluşturulmaya başlanır.  Böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıkar.
Feibleman’ın (1954) “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinde belirtiği
“Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür” ilkesi dinamik sistemler fiziği ile açıklanmaktadır.
      Alt-sistemlerin üst-sistemler oluşturmaları süreçlerinde uyguladıkları kurallar, “Information & self-organisation“ olarak özetlenmiş olan Dinamik Sistemler Fiziğinde (Haken (2000)) matematiksel-fiziksel formülasyonlarla ortaya konulmuştur. Şimdi bu ilkelerden en önemli olanları sizlere açıklamaya çalışalım.
        Şimdi önce “simetri-kırılması” denilen olayın ne olduğunu açıklayalım.
     Alt-sistem – Üst-sistem ilişkilerinde, yapma-yeteneği alt-sistemlerde bulunduğundan, onlar kendilerine gösterilen hedefe gidecek (veyahut verilen görevi yapacak) şekilde davranırlar. Örneğin bedenimizde karaciğer, böbrek gibi yüzden fazla organ bulunur. Tüm bu farklı organlar başlangıçta tek bir hücreden oluşurlar. Kök hücre dediğimiz bu hücreye hangi organ hedef gösterilmişse, o organdaki görevi yapacak şekilde davranırlar. Hasta bir organa yerleştirilen kök hücrelerin, o organı tekrar tamir ederek, iyileştirirler.
     Yani kök hücreleri, bedenin farklı organlarındaki farklı görevleri yapacak çok yönlü yeteneğe sahiptirler; ama bir organda görev yapmaları istenildiğinde, diğer tüm yetenekleri kapatılıp, sadece gösterilen organdaki görevi yapacak şekilde davranırlar. İşte bu farklı görevi yerine getirme işlevi simetri-kırılması denilen dinamik sistemli davranış özelliğinin sonucudur.  Bu yetenek sınırlanması dinamik sistemler fiziğinde “simetri-kırılması” olarak bilinir. Simetri kırılması olayı en temel atom-altı-öğelerde başlar. Çünkü onlar doğadaki tüm olayları-gelişimleri başlatıp-sürdüren en temel canlılık öğeleridirler. Süper-simetriktirler, yani her yönde bir işlem yapabilecek yetenektedirler.

Şekil: Simetri kırılması
  Konik bir zirve üzerinde duran bir bilye, (A) konumunda, süper-simetrik durumdadır, enerjisini her yönde, her farklı amaç için verebilir.. Bu bilyenin denge durumu bozulup, bir yana düşerse, (B) konumu, simetrisi kırılmış olur, yani enerjisini belli bir yönde (amaçta) kullanacak şekilde değişmiştir.
    Bu tanımlamayı biraz daha anlaşılır yapmaya çalışalım. Fizikçilerin bu şekil üzerindeki tanımını anlamak için şöyle düşünün: Her şeyin temelini oluşturan kuantsal enerji paketçikleri, doğadaki tüm yapıcı veya yıkıcı olayların temelinde yer alırlar. Onlar yalnız başlarına düşünüldüklerinde, (A) konumundaki gibi, her yöne gitmeye (veya her şeyi yapmaya) uygundurlar. En ekonomik durumda olan yapısallaşmalara, veyahut kendilerine gösterilen hedefe doğru akmaya hazırdırlar. Onun için onların durumuna “süper-simetrik” denir.
      Simetri kırılması, hem kimyasal bileşim değişimi ile, hem polarizasyon, enerji-yükü, frekans gibi fiziksel doku değişimleriyle olmaktadır.
Dolayısıyla,
-atom-altı-öğelerden farklı atomların oluşumlarında, yani 92 farklı türde;
-atomlardan binlerce farklı moleküllerin oluşumların her birinde;
-binlerce farklı moleküllerin farklı üst-sistemler oluşturmalarının her birinde;
-vs. sürekli simetri kırılmaları gerçekleşmektedir.

Simetri-kırılmasına devam edersek:

Bedeni oluşturacak hücreler, 2-4-8-16-vs. gibi geometrik dizi şeklinde çoğalmaya başlarlar ve beden denilen sistemin temeli atılmış olunur. Blastula adı verilen bu evreye kadar, tüm hücreler birbirlerinin tamamen aynı olacak şekilde çoğalırlar ve içi sıvıyla dolu küresel bir şekil oluştururlar. Dolayısıyla, çok hücreli tüm hayvanların büyümelerinin ilk safhaları tamamen birbirlerine benzerler ve içi sıvıyla dolu bir küre şeklindedirler. Bu küresel görüntü safhasındaki hücrelerden herhangi birini alıp, tekrar çoğaltmaya başlatırsanız o hücre tekrar 2-4-8-16- vs. şeklinde çoğalıp-büyüyebilir ve yeni bir canlı oluşturabilir. Ama bu safhadan sonraki gastrula safhasında, balon şeklindeki yapı, bir yerinden içe doğru bir kanal (gastrocoel)  oluşturacak şekilde değişmeye başlar. İşte bu safhadan sonra, bedeni oluşturacak hücrelerin hepsinin kaderi ve özellikleri değişir! Hücreler öylesine kökten bir değişikliğe uğrarlar ki, artık bu hücreler bedenden koparılıp tekrar çoğalmaya bırakılırlarsa, önceki safhadaki kardeşleri gibi, 2-4-8-16 şeklinde çoğalıp, tekrar yeni bir beden oluşturamazlar. Bu yetenek kaybının nedeni simetri kırılmasıdır. Bir şeyin nasıl yapılacağı, hangi şekli alacağı, vs hep bilgiye göre olur ve bilgiler de moleküllerin kimyasal bileşimlerinde depolanır.
    Tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçişte, baş-gövde-ayaklar gibi ana unsurların oluşması da Simetri-kırılması faktörüyle denetlenmektedir. Döllenmiş bir yumurta hücresinden çok hücreli bir hayvan oluşumuna geçişin evrelerinde gerçekleşen biyokimyasal değişimleri araştırarak embriyolojinin temel gizemini çözen ve bu araştırmalarıyla 1995 yılı fizyoloji-tıp dalında Nobel ödülü alan Nüsslein-Vollhard (1996, 2004), tek hücrelikten çok hücreliliğe geçişte, hücrelerin çevresindeki (yani embriyonik ortamdaki) belli protein türlerinin yoğunluk-derecesi farklarına (concentration-gradient) bağlı olarak, baş-gövde-bacak, sırt-karın gibi farklı organlaşmalara gidildiğini göstermiştir. Bunu daha basit bir şekilde ifade edecek olursak, ortamdaki madde türü ve bu maddenin bolluk-azlık derecesine göre, hücrelerin hangi tür bir organa dönüşeceği belirleniyor.  Yani, Simetri-kırılması faktörü, ortamdaki madde (varlık) miktarına ve oranına göre ayarlanıyor.
Ortamdaki madde bileşiminin oluşacak canlının görüntüsünü nasıl etkilediğini gösteren bir araştırma 2012 yılında yapılmıştır.
      Pheidole morrisi adlı bir karınca türü üzerinde yapılan araştırmalarda, türün genomu saptandıktan sonra, eski bir gen bulunur. Bu gene ait protein sentezlenip üretilir ve larva gelişimi sırasında ortama yerleştirilir ve larvadan ne tür görüntüde bir canlı çıkacağına bakılır. Sonuç şaşırtıcıdır: larvadan 35-60 milyon yıl öncelerinin fosillerine benzeyen dev boyutlu asker-karıncalar çıkar (Rajakumar et al. 2012). Çünkü, oluşacak canlının ortam koşulunda bir değişiklik yapılmış ve milyonlarca yıl önceki bir ortamda bulunan, ama günümüz dünyasında bulunmayan bir madde, larvanın büyüyeceği ortama enjekte edilmiştir.
   Yani bilgi, madde bileşimlerine bağlı olarak işliyor. Ve hücreler birer fizikokimyagerdirler. Ortamdaki her maddeyi ve konsantrasyonunu anında analiz edip, ona göre davranırlar. Bakterilerin çeşitli ortamlara yaşayabilmeleri, her tür antibiyotiğe dirençli hale gelebilmeleri bunun göstergesidir. Okyanus yüzeyine yayılan petrolü yiyebilmeleri bir başka güzel örnektir.
Bu nedenle,  "Life Is Nothing But Chemistry = hayat kimyadan başka bir şey değildir" ifadesi (Kervran 1982) tam doğru bir saptamadır.

Doğal sistem kendi yasal düzenlemelerini kendisi oluşturmaktadır.

Varlıkların sorunlarını çözme yöntemi nasıldır? Varlıklar nasıl davranacaklarını nasıl kararlaştırırlar? 

5.2.2-  Düzenleyici = informator

 Düzen-ölçütü = order parameter 
İnformation & self-organisation (bilgilen ve örgütlen) olarak özetlenen dinamik sistemler fiziğinin matematiksel-fiziksel formülasyonlarını ortaya koyan Haken (2000), kitabının başında, kendisini bu alanda araştırmalara yönlendiren bazı doğal olayları örnek verir.
      Bunlardan biri bir kap içinde kaynayan sularda görülen Benard-hücreleri adı verilen olaydır. Bir cezve içindeki su molekülleri, ortam sakin ve çevredeki sıcaklık her yerde aynı ise, oldukça durgundurlar. Yani moleküller için bir sorun yok demektir. Ama çevredeki ısı dağılımı değişirse, örn. cezve ısıtılmaya başlanırsa, moleküller için bir sorun ortaya çıkmış olur ve moleküller bu soruna karşı tepki vermeye ve karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşmeye başlarlar, bardaktaki su molekülleri arasında bir hareketlilik başlar, kaotik bir durum oluşur. Bu kaos durumu bir süre devam eder ve sonra su molekülleri karşılıklı olarak birbirleriyle uyum içine girerek slaytta (A) şeklinde gösterildiği gibi bir düzen oluştururlar. Belli kanallar boyunca bardağın tabanından yükselirler, yüzeyde ısılarını bırakırlar ve içlerine hava zerrecikleri alarak yine belli bir güzergâh boyunca bardağın dibine inerler; oradan tekrar ısı yüklenirler ve tekrar yüzeye çıkarlar ve bu düzen böylece işler gider. Gaz kabarcıklarının çıkış noktaları, hep aynı yerdedir.
Her varlık oluşumunu ve varlığını etkileyebilecek tüm faktörleri algılar, bu nedenle molekül gibi küçük ögeler hem çevrelerindeki diğer moleküller, hem de kendilerini sınırlayan çevre sistemlerini algılayıp, onlarla etkileşirler, haberleşirler. Kendi ekseni etrafında dönen veyahut herhangi bir duvar veya zarla sınırlanan her nesne, yarı-kapalı bir sistem oluşturur ve birbirleriyle yoğun şekilde haberleşirler. Geçmiş bölümlerde gösterildiği üzere, bilinçli davranış tüm varlıkların özünde vardır. Rahatlama dürtüsü nedeniyle, tüm varlıklar ortak bir davranış içine girebilme çabası gösterirler ve bunun için sinyalleriyle bir rezonans (uyum) oluşturmaya çalışırlar. Rezonans oluştuğunda, ortak davranış sağlanmış olunur.
      Cezvede olan olay şudur. Çevreden gelen sıcaklıktan etkilenen su molekülleri kendilerine gelen her foton sinyalinden sonra, bu sinyalin değeri ve kendisinin buna karşı davranışını gösteren bir tepki sinyalini çevresindeki diğer ögelere bildirir. Her atom veya molekül, gelen her fotona karşılık bir tepki fotonu çevreye yayar. Her atomdan, her molekülden gelen foton sinyalleri birbirlerinden farklıdırlar.
    Dolayısıyla, her molekülün çevresindeki elektron, kendisine gelen sinyalin, hangi tür bir molekülden geldiğini, o molekülün kendisine ne kadar uzaklıkta ve hangi enerji düzeyinde olduğunu kesin bir şekilde bilir ve “q1 çarpı q2 bölü r2” formülüne göre o molekül ile kendisi arasındaki hareket ilişkisini ayarlar. Böylelikle bardağın boyutuna uygun şekilde bir hareket yönü ve güzergâhı ortaya çıkar ve düzenli bir döngü gerçekleşir. Yani doğada tüm atomlar ve moleküller arasında karşılıklı bir haberleşme sistemi vardır. Bu uzlaşma çabası bir süre devam eder ve kaotik evre olarak bilinir. Kaotik evrenin sonunda, tüm moleküller ortak bir kuvvet alanı sistemi (informator veya order-parameter = düzen-ölçütü) üzerinde anlaşırlar ve hepsi buna uyacak şekilde davranırlar. Doğadaki dinamik sistemlerin işleyiş mekanizmasını araştıran bilim dalı olan “dinamik sistemler veya Dinamik fizikte” bu olaya, “bilgi-verici kaynak” anlamında “informator=düzen-ölçütü (veyahut düzenleyici) oluşumu denir ve ögelerin rahatlamaları için birbirleriyle anlaşarak oluşturdukları ortak davranış ilkelerini oluşturur.
     Cezvedeki su moleküllerinin kendilerinin bir cezve içinde olduklarını bilmeleri gibi, atmosfer, hidrosfer, litosfer gibi yeryuvarı sferleri içindeki moleküller de, o büyük çaplı ortamlarının boyutlarını bilirler ve karşılıklı olarak birbirleriyle haberleşerek, çok büyük boyutlu fırtınalar, akıntılar, depremler gibi devasa güç sistemleri oluştururlar.
Varlıkların hareketlerini yönlendiren kuvvet alanları (yasalar) varlıkların karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşmaları sonucu oluşurlar. Ortakça oluşturulan bu kurallar bağlayıcı niteliktedir ve tüm ilgilileri köleleştirir. (Haken 2000)
     Varlıklar sorunlarını karşılıklı etkileşimlere  dayalı anlaşıp-uzlaşmalarla çözerken, insanların kavga ve savaşlarla çözmeye çalışması tam bir mantıksızlık değil midir? Bu mantıksızlığın nedeni ne olabilir?
     Düzenleyici veyahut düzen-ölçütü (order parameter, informator) konusuna devam: 
Haken’in (2000) verdiği diğer bir örnek tek-hücreli bir canlıya aittir:
Amip gibi basit hücreler Sorunlarını ortaklık oluşturarak çözerler.
“Sosyal amip” olarak da bilinen Dictyostelium discoideum adlı tek hücreli canlı (amip), yaklaşık 20-30 mikron boyutundadır ve bahçelerde- ormanlarda çürümeye başlamış organik maddelerde bulunan yaklaşık 1 mikron boyutlu bakterilerle beslenir. Dakikada 10 mikron kadar ilerleyebilirler. Beslenme kaynakları olan bakterilerin doğadaki dağılımları homojen değildir, parça parça kümeleşmeler halinde bulunurlar. Amipler ise günde yaklaşık 1-2 cm kadar ancak ilerleyebildiklerinden, bulundukları yerdeki bakteri kaynağı kuruduysa, desi-metrelerce uzakta olabilecek diğer bir bakteri kümeleşmesine ulaşmaları günler-aylar sürebilir. Ama onlar uzun süre besinsiz kalamazlar, bu nedenle çok büyük strese girerler. Strese giren bu amipler acaba hayatta kalabilmek için ne tür bir yöntem bulmuşlardır?
     Slaytta bu sosyal amip’in nasıl sosyal-toplumsal bir davranış içine girerek, neslinin devamını sağladığı ve hayatta kaldığı gösterilmiştir.

Besin darlığına giren amipler, hücreler arası haberleşmede çok önemli bir madde olan cAMP (cyclic Adenosin-Mono-Phosphate) adlı bir kimyasal bileşik salgılamaya başlarlar. Amip yoğunluğu nerede fazla ise, salgılanan bu maddenin yoğunluğu da orada fazla olacağından, amipler bu sinyalin en yoğun olduğu noktaya doğru ilerlerler ve slaytta gösterilen amip kümeleşmesi oluşur,,.
Daha sonra bu amip kümeleşmesi önce “mound” adı verilen kubbemsi bir yapıya, sonra “slug” adı verilen sümüklü-böceğe benzer bir yapıya dönüşür. Oldukça hızlı hareket edebilen bu “slug”, yaşama uygun olmayan noktalardan uzaklaşacak tarzda ilerler ve en sonunda da yeni amipler üretecek “spor”ları salgılayacak çok hücreli bir yapıya dönüşür. Yarım santimetre boyutunda olabilen bu yapı, içindeki sporları çevreye saçar, ve hava akımlarıyla bu yeni sporlar yaşamlarını sürdürebilecek yeni ortamlarda tekrar birer amip oluştururlar. Böylelikle amipler sorunlarını, karşılıklı etkileşimlerle sağladıkları anlaşıp-uzlaşma yetenekleriyle, çözmüş olurlar.
      Yine bir soru: >Amipler gibi basit hücreler sorunlarını toplumsal birlik oluşturarak çözerlerken, kendilerini en bilgili, en gelişmiş canlı olarak gören insanlar neden ortak bir görüş altında bir araya gelerek sorunlarına çözüm aramazlar? İnsanların mantıklarının, yanlış bir hayat görüşüyle bozulmuş olmasından başka bir açıklama var mı?
     Bir dip-not: Amiplerin bir araya gelerek oluşturdukları “çok hücreli” aşama, gerçek bir çok hücreli canlı oluşumundan tamamen farklıdır; çünkü gerçek çok-hücreli canlılar, aynı bir hücrenin çoğalması ile oluşurken, bu amiplerin oluşturdukları yapı, bir-çok farklı amip’in oluşturdukları bir yapıdır.)

Doğal-sistemde sorunların nasıl çözüldüğünü gösteren 3. Örnek: Laser-Işınları
          
  Sorunlarımızı çözmek için doğadan nasıl etkilendik?

Dinamik sistemler fiziğinin matematiksel-fiziksel formülasyonlarını ortaya koyan Haken (2000), Laser ışığı teknolojisinden esinlenerek doğadaki dinamizmin sırrını çözmüştür.  “Radyasyonla uyarılma yoluyla ışık gücünün artırılması” anlamına gelen “Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation” sözcüklerin ilk harflerinden oluşur = LASER.
      Kazanç ortamı denilen bir tüp içine uyarılmaları istenilen  moleküller (örn. N2 ve CO2 veyahut Al2O3 ve Cr; vs.) konur ve bunlara dışarıdan bir radyasyon gönderilir.  Kazanç ortamındaki elektronlar gelen foton enerjisini önce alırlar, sonra tekrar çevreye yayarlar. Çevreye yayılan fotonlar tüp-uçlarındaki yansıtıcılardan geri yansırlar ve tekrar elektronlara çarparlar. Bu olay devam ettikçe, ortamdaki foton-trafiği anormal artar ve tam bir kaos ortaya çıkar. Belli bir eşik-değerine ulaşıldığında, fotonların hepsinin, birbirleriyle uyum içine girerek yarı-yansıtıcı aynadan  laser-ışını olarak çıktıkları görülür.

Dışarı çıkan bu ışık o kadar güçlüdür ki, kilometrelerce uzağa hiç dağılmadan gider ve öldürücü bir silah olarak işlev görür; veyahut en sert maddeleri peynir gibi keserler, vs.
Derimizin üzerine çarptıklarında bile zor algıladığımız ışık-huzmeleri ne oldular da böylesine muazzam bir güce kavuştular? 
     Laser-ışınları  uygun adımlarla yürüyen insanların üzerinde yürüdükleri  köprüye uyguladıkları muazzam kuvvete benzerler.  Aynı yönde, aynı frekansta ve aynı fazda olduklarından, güçleri üst-üste çakışırlar ve muazzam bir enerji yoğunlaşması sağlarlar.
Normal ışık, “incoherent = uyumsuz” olarak tercüme edebileceğimiz tarzdadır. Yani ışığı oluşturan fotonlar, farklı frekanslarda, farklı fazlarda ve farklı yönlerde ilerlerler.   
     Bir tüp içine konulmuş moleküllerin bir ışık radyasyonu ile uyarılıp, bu uyarı sonucu çevrelerine yaydıkları radyasyonlar da, başlangıçta incoherent = uyumsuz özelliktedirler. Bu “uyumsuz” fotonlar, tüp-uçlarındaki aynalara çarpıp tekrar geri yansıyıp, tekrar moleküllerin çevrelerindeki elektronlarla etkileşirler ve bu tekrarlanan olaylar sonucu “kazanç-ortamı denilen tüp-yapı içindeki foton trafiği anormal derecede yoğunlaşıp-artar. Tam bir kaos ortamı oluşur. Kaotik ortamlarda sisteme hala enerji pompalanınca, Prigogine’ in 1977 nobel fizik ödülünü almasını sağlayan “kaostan düzene geçiş” olayı oluşur. Yani çevre faktörleriyle sıkışan tüm sistemlerde, öğeler birbirleriyle etkileşerek, daha rahat bir duruma ulaşabilmek için gereken işlemleri yaparlar.
     Sıkışan fotonların yapmaları gereken de, yarı-yansıtıcıdan geçebilecek kadar güçlü bir enerji oluşturmaktır. Bunun için fotonların aynı fazda, aynı frekansta, aynı yönde olacak şekilde ayarlanıp, gönderilmeleri gerekmektedir, ve bu da Laser-ışınlarıyla gerçekleşmiş olur.
Bu olay, Haken’in (2000), “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziğini ortaya koymasını tetikleyen bir faktör olarak bilinir.
     Şimdi önce yaşanan bir olayı örnek vererek, doğadaki değişim-dönüşümleri nasıl birbirlerine bağımlı, birbirlerini etkileyen çok faktörlü bir olaylar dizini olduğunu görelim

5.2.3- Kontrol-parametreleri + karşılıklı etkileşim

Amerika‘ya insan göçünün 1800-1900lü yıllarda anormal hızlanmasıyla Kuzey Amerika’da insanların doğal sistemi bozmaya başlaması hızlanır. İnsanların çiftlikler oluşturarak yaban hayvanlarının yaşam ortamlarını daraltması, yaban hayvanlarının sığır-koyun yanında insanlara da sıkça saldırmalarına neden olmaya başlar. En fazla saldırılar da kurtlar tarafından yapılır. Bunun üzerine insanlar kurtları öldürmeye başlar. Kurt katliamı özellikle Yellowstone Milli Parkı ve çevresinde o kadar aşırıya gider ki, 1926da en son kurt öldürülür ve yörede hiç kurt kalmaz.
Kurtların yok olmasından en fazla etkilenen hayvanlar geyikler olmuştur. Ayı, puma gibi yırtıcılar geyik popülasyonuna zarar verse de, geyiklerin sayısı hızla artmaya başlar ve kış-mevsiminde bile artık Yellowstone’dan ayrılmaz olurlar.

Geyikler özellikle kavak ve söğüt sürgünlerini tüketirler, bunun sonucu bu ağaçlar gittikçe azalır. Ağaçların azalması, kuş ve böcek popülasyonunu azaltır. 
Kurtlar yok olunca, geyikler kaçmak zorunda kalmayıp, vakitlerinin çoğunu dere-kenarı gibi söğüt ve kavakların yoğun olduğu ortamlarda geçirirler. Bunun sonucu, daha az hareket edip, daha çok yemek-içmekle vakit geçirirler.
Sürekli geyik ayakları altında kalan otlar gelişemezler ve bitki-örtüsü fakirleşir.
Kurt korkusu altında yaşayan geyikler küçük topluluklar halinde yaşarlarken, kurt olmayan ortamlarda büyük geyik toplulukları halinde yaşarlar.
Kurt olmayan ortamlarda geyiklerin ölümü genelde kışın kar altında olur; dolayısıyla geyik leşinden yararlanarak yaşayan  kuzgun, kartal, saksağan, çakal, ayı, böcek (kurtçuklar) gibi canlıların beslenme ortamı sınırlandırılmış olunur.
Kunduz gibi hayvanların  kış mevsimini geçirmeleri kavak, söğüt gibi ağaçlara bağlıdır. Kunduzlar bu ağaç dallarından barajlar yapıp, özel gölsü yapılar oluşturarak yer-altı yuvalarında yaşarlar. Kunduzları sayısının azalmasıyla, onların yaptıkları barajlar ve özel gölcükler de azalır. Bu azalma:
•      hem yer-altı-suyu düzeyini düşürür, kuraklık artmaya başlar,
•      hem dere-kenarı kuşlarının sayısını azaltır
•      hem balık popülasyonu azalır,
•      yaz-kış mevsimsel farklığı artar, yağmur düzeni değişir,
•      kuraklık artar, bunun sonucu orman yangınları (1988 yangını gibi ) artmaya başlar,

Ekolojik sistemin büyük zarar görmesi, toplumda girişimlere neden olur ve 1966 yılında Yellowstone parkına kurt popülasyonunun tekrar geri getirilmesi hükümetin dikkatine sunulur ve 1995te tekrar kurt popülasyonu geri getirilir. Ve ondan sonraki yıllarda ekolojik denge tekrar normal döner.
     Görüldüğü üzere, doğa dinamik sistemlidir ve varlıklar arasında karşılıklı bir bağımlılık (circular-causality) ilişkisi vardır. Bir üst-sistemde geçerli olacak kuralları(düzen-ölçütü = order parameter) doğrudan etkileyip, yönlendiren bir çok faktör (örn. kurtlar) vardır ve bunlara kontrol-parametreleri denir. “Kontrol-parametreleri” olarak adlandırılan bir faktörün (örn. kurtların) ortadan kaldırılması, ekosistemde çığ-etkisi yapar ve tüm sistem bozulur. Çünkü tüm varlıklar karşılıklı bir bağımlılık-etkileşim  (circular-causality) içindedirler.
     Statik sistemli (yani tepeye bağımlı) hayat görüşlü kral, sultan veya liderlerin, devleti (toplumu) kendi malları sayıp, istedikleri şekilde hükmettikleri gibi, insanlar da sahip oldukları arazileri istedikleri gibi kullanmaktadırlar. İnsanların bu aymazlıkları, yukarıda açıklanan türde ekolojik bozulmalara yol açar ve doğal denge alt-üst olur. Toplumsal hayatımızın düzenli-dengeli olmasını sağlamanın da tek yolu, doğada dinamik sistemin geçerli olduğunu hatırlayıp, Yellowstone olayında olduğu gibi, denge ve düzen oluşumunu, halkın karşılıklı etkileşimlerine bırakmaktan geçer.
Doğada sorunlar oluşturularak giderilmektedir.    Tepedekilerce yönlendirilen bir kukla değil, kendi gözlemlerine göre davranıp, geleceğini kendisi belirleyen özgür insan olalım.
“Alt-Sistem - Üst-Sistem İlişkileri” - Chaisson-diyagramında gösterildiği üzere, doğa hep gittikçe gelişen bir sistemde ilerlemektedir. Bu sistemin nasıl oluşup-geliştiğinin matematiksel  ve fizikselformülasyonları ise Dinamik-Sistemler-Fiziği (Haken 2000) tarafından ortaya konulmuştur.
Doğa ve dünyamızdaki her şeyin, atom dediğimiz kimyasal elementlerden, onların proton-nötron-elektron gibi yapı-taşlarından, bu yapı taşlarının da atom-altı-öğeler denilen daha temel yapısal öğelerden oluştuğu son asır içinde ortaya konulmuştur.
       Doğa ve dünyamızdaki organik veya inorganik varlıkların oluşum mekanizmasına baktığımızda, her şeyin, bu atomik öğelerin birbirleriyle etkileşime girerek ve rezonans oluşturarak ortaklık sistemleri oluşturacak tarzda birleşmeleri şeklinde gerçekleştiği dikkat çekmektedir.
►Bir laser-ışığı oluşum ortamını düşünün. Atomlar bir tüp içinde sıkışıp-kalmışlar ve çevreden sürekli bir uyarıcı radyasyon etkisi altında sürekli enerji (foton) alıyorlar ve bu enerjiyi bir başka foton yayarak tekrar boşaltıyorlar, yaydıkları bu enerji (foton) aynalardan yansıyıp tekrar kendilerini geliyor; ve bu olay sürekli tekrarlandıkça, atomlar daha sık aralıklarla bu enerji-aktarımı olayını tekrarlamak zorunda kalıyorlar; ortalık cehenneme dönüşüyor. Bir çözüm bulunması gerek.
Atomlar çevrelerindeki tüm durumları algılayarak olasılık hesapları yapıp, en uygun yönde hareket ederler. Laser ortamında zorda kalan atomlar, ortak davranışa girip, yaydıkları fotonların frekanslarını, fazlarını ve yönlerini uyumlu hale sokarak, yarı-yansıtıcı aynadan çıkabilecek güçte, “coherent“ ışık denilen muazzam enerjik bir sinyal oluştururlar.


Ortaklığın kuralına düzenleyici denir. Kurala uyulması tüm atomların yararına olduğundan, atomların spin -polarizasyon -faz –frekans gibi özelliklerinde değişiklikler yapılarak  köleleşme, sabitleşme gibi özellikler oluşturulur.
    Bu  işlemler, hem “alt-sistem” olan atomlar, hem de “üst-sistem” olan “ORTAKLIĞI” ilgilendirdiğinden, iki sistem arasında “karşılıklı” bir “etkileşim” söz konusudur, buna da “circular causality” denir..

►Üst-sistem oluşturma işlemleri, atomik öğelerin spin, polarizasyon, faz, frekans gibi özelliklerinde değişiklikler yapılarak, enerjinin farklı amaç veya hedeflerde kullanılması şeklinde gerçekleşir. Yani her beden-hücrelerinin içlerindeki atom veya moleküllerin bu özellikleri birbirlerinden farklıdır ve bu nedenle çok farklı davranışlar ortaya çıkar. Çevreye uyum için değişim-dönüşüm şart olduğundan, ilk başlangıçta sabitleştirme işlemi yapılmaz, olgunlaşma safhasına geçişle birlikte sabitleştirme işlemi gerçekleştirilir. Yani hücreler kafa-kol-beden gibi organları yapma safhasındayken sabitleştirme = solidifikasyon yapılmaz, yavru doğduktan, çevresiyle etkileşmeye başladıktan sonra yapılır. Bu nedenle bir civciv, yumurtadan çıktığı anda yanında algıladığı ilk canlıyı, kendisine en yakın dost olarak görür. Büyüyüp olgun bir kuş veya tavuk olduğunda bile, hala o ilk insanın çevresinde, hatta onun cebine-çantasına girerek yaşar- dolaşır. İnsanlarda ise bu sabitleştirme işlemi çocukluk evresinde olur ve bu nedenle insanı hayat boyu etkileyen en temel faktördür.
Bizler asırlardır statik sistemli bir hayat görüşüyle eğitildik ve yönlendirildik. Statik sistemde varlıkların karşılıklı etkileşimlerle, bilgi oluşturarak sorunlarını çözmesi gerektiği görüşü değil, tepedeki birilerinden gelecek yönlendirmelere göre davranması öğretilir ve Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) oluşturulur. TBÖlerin ise, insanlığın tüm sorularının kaynağı olduğu http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html  adresli yazıda kesin delillerle ıspatlanmıştır. Dinamik sistemli bir doğada yaşamak zorunda olan insanlara statik sistemli hayat görüşü bilgileri öğretilmesi, insanların mantıksal değerlendirme sistemini bozmuş ve sorunlarını çözemez hale sokmuştur.
     Doğadaki oluşum ve gelişimler, Chaisson-diyagramının gösterdiği üzere, enerji-akış-yoğunluğunun artırılması yönünde olmaktadır (ki una daha ergonomik yapılar oluşturma çabaları diyebiliriz). Darda kalan, sıkışan tüm varlıklar bilgi oluşturarak ve karşılıklı etkileşimlerle birbirleriyle uzlaşıp, ortaklıklar içinde birleşerek sorunlarını çözmektedirler.
       Statik sistemde halk tepedekilerin ellerindeki iplerle yönlendirilen birer kukladırlar. Kuklaların ipleri en tepe konumunda olan zenginler-kulübü üyelerinin ellerindedir, çünkü toplum-hayatının kanı olan para, tamamen onların denetimindedir. Günümüzde tepedeki “BİRİLERİ” bazı kuklaları yönlendirmiş ve halkımız birbirleriyle savaşır duruma sokulmuştur. Unutmayın, doğal sistemde, kuklalık (kukla davranışı) yoktur; her varlık kendi oluşturacağı bilgilere göre davranışını kendisi belirler. Lütfen, tepedekilerden gelen yönlendirmelere göre olan  kukla davranışını bırakıp, komşularımızla-çevremizdekilerle karşılıkı ortaklık ilkeleri doğrultusunda davranışlarımızı belirleyelim.
      Sorunlarımızın zirve yaptığı bu günlerde, tepeden gelen emirlere göre değil, doğal sistemin öngördüğü karşılıklı etkileşimlerle, “devlet” denilen tepeden-sahipleniciliği ele geçirmek için değil, toplum denilen ortak yaşam sistemini oluşturmak için birbirimizle anlaşıp-uzlaşmaya varmamızın tek çıkış yolu olduğunu herkesin dikkatine sunmak, topluma yapılacak en iyi hizmet olur.

5.2.5- Köleleşme ve Sabitleşme-olayı.

 Bir kuş-yavrusu yumurtadan çıktığı anda yanında ilk önce bir insan görürse, büyüdüğünde neden o insandan hiç kaçmaz?
     Sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz ve değişim-dönüşümler rast-gele olmadığı gibi, önceden belirlenmiş bir şekilde de olmuyor. Daha önce sunulan “Alt-Sistem - Üst-Sistem İlişkileri” dosyasında gösterildiği üzere, doğa hep gittikçe gelişen bir sisteme sahiptir.
Daha önce, “simetri-kırılması” başlıklı temel bir faktörünü gördüğümüz bu sistemin, şimdide “order-parameter veya informator” olarak bilinen ve “düzen-ölçütü,veya düzenleyici” olarak tercüme edebileceğimiz diğer önemli bir faktörünü ve de bu faktörle ilgili:
•         circular-causality= karşılıklı etkileşim,
•         slaving-principle = köleleştirme veya bağlılık
•         solidification = sabitleştirme faktörlerini  tanımlamaya çalışalım.

            


Doğadaki tüm varlıklar birbirleriyle etkileşim içindedirler, yani alış-veriş yaparlar. Örn. bir varlığın yaydığı bir sinyal (bir foton) komşu varlığın elektronu tarafından algılanır (soğurulur); o elektron bu sinyalden etkilenerek kendisine has bir başka foton salar. O foton başka bir varlığın elektronunca alınır, ve tekrar kendine has bir foton salınır; vs… Bu şekilde ether dediğimiz sinyaller -ve enerji-  okyanusu oluşup gelişir. Bu nedenle Avrupadaki bir kelebeğin kanat çırpması, Amerika’da bir kasırga oluşumuna yol açabilir.
► Her öğe, kendine en yakın komşuları ile etkileşim içine girer ve davranışını ona göre belirler. Bunun nedeni, varlıkların karşılıklı olarak birbirlerine sahip oldukları enerji türünü çeşitli sinyaller olarak bildirmeleri ve bu sinyallere göre varlıkların birbirlerini çekmeleri (veya itmeleri)dir. Oluşacak çekim kuvvetinin şiddeti, yandaki şekilde gösterildiği üzere, öğeler arası mesafenin karesiyle ters orantılı olduğundan, varlıkları etkileyen en büyük kuvvetler, kendilerine en yakın olan öğelerin potansiyelleri olmuş olur. 

►Laser ortamını düşünün. Atomlar bir tüp içinde sıkışıp-kalmışlar ve çevreden sürekli bir uyarıcı radyasyon etkisi altında sürekli enerji (foton) alıyorlar ve bu enerjiyi bir başka foton yayarak tekrar boşaltıyorlar, yaydıkları bu enerji (foton) aynalardan yansıyıp tekrar kendilerini geliyor; ve bu olay sürekli tekrarlandıkça, atomlar daha sık aralıklarla bu enerji-aktarımı olayını tekrarlamak zorunda kalıyorlar; ortalık cehenneme dönüşüyor. Bir çözüm bulunması gerek.
  Atomlar çevrelerindeki tüm durumları algılayarak olasılık hesapları yapıp, en uygun yönde hareket ederler. Laser ortamında zorda kalan atomlar, ortak davranışa girip, yaydıkları fotonların frekanslarını, fazlarını ve yönlerini uyumlu hale sokarak, yarı-yansıtıcı aynadan çıkabilecek güçte, “coherent “ ışık denilen muazzam enerjik bir sinyal oluştururlar.
      Ortaklık kuralına düzenleyici  denir. Kurala uyulması tüm atomların yararına olduğundan, atomların polarizasyon -faz –frekans gibi özelliklerinde değişiklikler yapılarak  köleleşme,  sabitleşme gibi özellikler oluşturulur. Bu  işlemler, hem “alt-sistem” olan atomlar, hem de “üst-sistem” olan ortaklığı ilgilendirdiğinden, iki sistem arasında “karşılklı” bir “etkileşim” söz konusudur, buna da “circular-causality” denir..
       Laser ortamında çevreden gelen sürekli radyasyonlarla uyarılmaları sonucu, sıkışıp, zor durumda kalan atomların, çareyi ortaklık oluşturup, bir düzenleyici kuvvet alanı oluşturarak, bu düzenleyicinin yönlendirmesine uyarak, çevrelerindeki her engeli aşacak şekilde muazzam bir enerji kümeleşmesi oluşturmaları gibi, doğadaki tüm varlıklar da, sıkıştıkları zaman, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşarak, bir düzenleyici = order-parameter oluşturup, sıkışık durumdan kurtulabilirler. Yeryuvarı içindeki volkanik püskürmeler, depremler gibi muazzam kuvvetler bu şekilde oluşurlar.
►Üst-sistem oluşturma işlemleri, atomik öğelerin spin, polarizasyon, faz, frekans gibi özelliklerinde değişiklikler yapılarak, enerjinin farklı amaç veya hedeflerde kullanılması şeklinde gerçekleşir. Yani her beden-hücrelerinin içlerindeki atom veya moleküllerin bu özellikleri birbirlerinden farklıdır ve bu nedenle çok farklı davranışlar ortaya çıkar. Çevreye uyum için değişim-dönüşüm şart olduğundan, ilkbaşlangıçta sabitleştirme işlemi yapılmaz, olgunlaşma safhasına geçişle birlikte sabitleştirme işlemi gerçekleştirilir. Yani hücreler kafa-kol-beden gibi organları yapma safhasındayken sabitleştirme =solidifikasyon yapılmaz, yavru doğduktan sonra, çevresiyle etkileşmeye başladıktan sonra yapılır. Bu nedenle bir civciv, yumurtadan çıktığı anda yanında algıladığı ilk canlıyı, kendisine en yakın dost olarak görür. Büyüyüp olgun bir kuş veya tavuk olduğunda bile, hala o ilk insanın çevresinde, hatta onun cenine-çantasına girerek yaşar- dolaşır.
  İnsanlarda ise bu sabitleştirme işlemi çocukluk evresinde olur ve bu nedenle insanı hayat boyu etkileyen en temel davranış olur.

Simetri kırılması (symmetry breaking):  Alt-sistemlerden üst-sistem oluşumlarına geçişlerde, üst-sistem içinde birleşmeyi sağlayacak yeni kavramların -kuvvet alanlarının veya değer yargılarının- oluşturulması.

Köleleşme prensibi (slaving principle): Dinamik sistemlerde öğelerin daha ekonomik bir duruma geçmek için oluşturdukları ortaklık ilkelerine uyulmaya zorlayan faktör. 

Sabitleştirme (Solidifikasyon): Üst-sistem içinde birleşmeyi sağlayacak yeni değer yargılarının kalıcı olmalarını sağlayacak şekilde sabitleştirici işlemler yapılması.
Sabitleştirme (solidification), üst-sistemde belli kalıplar oluşturulması şeklinde gerçekleşir. Bir örnekle açıklayalım. Silisyum ve oksijen elementlerinin birleşmeleriyle kuvars denilen bir mineral (X) oluşur. Bu kuvars mineralinin çok belirgin ve kendine has özellikleri vardır. Örn. üzerinde (A) (B) (C) (D) gibi çok farklı yönleri gösteren çok düzgün yüzeyler (düzlemler) bulunur. Bu düzlemlerin birbirleriyle yaptıkları açılar, tüm kuvars minerallerinde tamamen aynıdırlar. Öylesine ki, bir mineralin kırılmış bir küçük parçası bulunsa ve tayin edilmekte zorlanılsa, düzlemler arasındaki bu açılar ölçülerek, hangi minerale ait olduğu kesin bir şekilde belirlenir. Yani minerallerin yüzeyleri gelişi-güzel değil, çok belirgin kurallara göre oluşmuşlardır ve bu kurallar bağlayıcıdırlar (köleleşme). Yani mineralin (A) yüzeyine gelip konacak bir moleküldeki atomların spinleri-polarizasyonları, bu düzleme paralel olacak şekilde düzenlenirlerken, (B) yüzeyine konacak olanların spinleri-polarizasyonları o düzleme paralel olacak şekilde düzenlenirler. Ortaklık sisteminin kuralları ortaklarca oluşturulurlar ve oluşturulan o kurallar da tüm katılımcılar için bağlayıcı olur. “Köleleşme” yerine “bağlılık” denseymiş daha gerçekçi olunurmuş.
           Sabitleştirme ve köleleşmenin nasıl işlediğini, yine minerallerle yapılan bir deney üzerinde görelim. (X) şeklindeki bir mineral alınıp, zımpara ile sürtünerek yuvarlak bir bilye şekline getirilsin, yani tüm düzgün yüzeyler yok edilsin. Şekilde (Y) deki gibi görünen bu bilye alınıp, içinde silisyum ve oksijen iyonlarının da bulunduğu bir eriyik kabına konulup, bir süre bekletilirse (süre eriyiğin sıcaklığına bağlı olarak değişmektedir), yuvarlak bilyenin yaralarını tamir edip, tekrar eski güzel mineral şekline büyüdüğü görülür. Yani, bilye şekline getirilmiş de olsa, mineralin yüzeyinde “düzen-ölçütü = order-parameter” görevini gören öyle bir kuvvet alanı vardır ki, ortamda bulunan Si ve O iyonları, o kuvvet alanı etkisini algılayıp, o “düzenleyici” faktöre uyarak düzgün-düzenli bir şekilde bilye yüzeyine yerleşmeye başlarlar ve önce yaraları tamir edip, sonra düzenli şekilde büyürler.
        Her farklı mineralin yüzeyinde farklı bir kuvvet-alanı vardır ve her mineral o farklı kuvvet-alanı ile çevresiyle etkileşir. Milyonlarca molekülünün ortaklıklarından oluşan mineral gibi üst-sistemlerde, elektronlar ortak davranışa geçerler ve plasmon adı verilen ve her mineralin kendisine has özellikler göstermesine neden olan özel bir sinyal, özel bir etkileşim türü oluştururlar.  Doğada 3 bin civarında farklı mineral var; bunun anlamı, doğadaki “ether” dediğimiz sinyaller okyanusunda en az 3 bin adet farklı mineral türünün düzenleyicilik =order-parameter (informator) sinyali olduğudur. Canlılar alemine ait tür çeşitliliği ise milyonlarla ifade edildiğine göre, ether okyanusundaki sinyal çeşitliliğini artık siz hayal edin. Sizler, şimdi atalarımızın “tanrı” dedikleri doğadaki oluşturucu-yönlendirici gücü anlayabiliyor musunuz? Tanrı, doğadaki milyonlarca farklı üst-sistem veya alt sistemlerce oluşturulan kuvvet alanları okyanusudur.
Ether Okyanusu =Sinyaller Okyanusu
Şimdi burada “ether” terimini hangi anlamda kullandığımı açıklayacağım.
Ether sözcüğü uzay boşluğunu dolduran ve ışığın boşlukta ilerlemesini sağlayan görünmez bir şey olarak algılana gelmiştir. Doğa ve dünyanın “hava, su, ateş, toprak” gibi dört temel elementten oluştuğu şeklindeki görüşün egemen olduğu dönemde “ether” beşinci element olarak kabul edilmiş ve ilahi güçlerin bu elementi soludukları varsayılmıştır. Böyle bir varsayım yapılırken doğadaki kuvvet alanlarının düşünülmüş olması gerekmektedir.

Günümüz doğa bilimleri değerlendirilmesi açısından kavrama bakarsak, şunu görürüz. Gerek bizim atmosferimizde, gerek uzay boşluğunda kuvvet alanları vardır ve bu kuvvet alanları özellikle elektromanyetik radyasyonlardan (ve de gravite, baskın kuvvet gibi diğer kuvvet türleri etkilerinden) oluşmaktadır. Bu kuvvet alanlarının varlığını ve etkisini şöyle tasarlayabilirsiniz: Çevremizdeki her yer (atmosfer, hidrosfer, litosfer, uzay boşluğu, vs.) çeşitli radyasyonlarla doludur. Bizler bunu doğrudan algılayamayız, ama bir radyo alıcısının düğmesini sağa-sola kaydırdıkça işittiğimiz farklı yayınların dalgalarını aldığımızda, çevremizde ne kadar farklı sinyal bulunduğunu fark ederiz. Ether dediğimiz şey bu sinyaller okyanusundan oluşur.

Varlıklar çevrelerindeki değişim-dönüşümlere göre yapılarını (kimyasal ve fiziksel bileşimlerini) değiştirirler. Değişen bu bileşimlere uygun olarak, onların çevrelerine yaydıkları sinyaller de değişmiş olurlar. Bu nedenle ether okyanusundaki sinyaller de sürekli değişim-dönüşüm içinde olur.
Günümüzde bu ether okyanusunun içinde cep-telefonu, internet ortamı, uydular, televizyonlar gibi bir sürü yeni sinyal türü daha bulunmaktadır. Halbuki yüz-yıl öncesinin atmosferinde bu tür sinyaller bulunmuyordu, çünkü bu sinyalleri üreten maddeler henüz doğada yoktu. Dolayısıyla, uzayda bir sinyalin var olabilmesi için o sinyali oluşturan maddenin doğada oluşmuş olması şarttır.

Doğada maddelerin oluşum sıralanması dikkate alınıp, buna göre zaman içinde uzayda ether çeşitliliği ve yoğunluğu hesaplandığında, ether yoğunluğu ve çeşitliliğinin günümüzden geçmişe doğru gittikçe azalacağı anlaşılır.

Varlıklar davranışlarını ether içindeki sinyallerden yararlanarak belirler. Örneğin göçmen kuşlar, balıklar vs. yeryuvarının manyetik alanından yararlanarak yönlerini belirler ve bu sayede Afrika’daki bir noktadan kuzey Avrupa’daki bir noktaya gidip gelirler ve yollarını-yuvalarını hiç şaşırmazlar.
Bütün bitkiler ve hayvanlar çevrelerindeki ether okyanusundaki sinyalleri algılayarak, ne zaman çoğalacaklarını, ne zaman uyku moduna geçeceklerini belirler. Kısacası, ether tüm varlıkların haber kaynağını oluşturur.

Tüm varlıklar oluşumları için gerekli enerjiyi kuantsal sistemden alır. Kuantsal enerji ise, önce atom dediğimiz temel elementler içinde, sonra ise bu elementlerin kombinasyonlarıyla oluşan moleküller içinde depolanır. Fotosentez olayı, kuantsal enerjinin maddelere nasıl bağlandığını gösteren güzel bir örnektir. Her canlı varlığını sürdürebilmek için enerjiye muhtaç olduğundan, enerji kaynağının nasıl değişip-dönüştüğü konusunda bilgi toplamak zorundadır. Bitkiler güneş ışığına ve de ortam sıcaklığına bağlı olarak enerji depolayabildiklerinden, her bitki gün-uzunluğu farklarını ve sıcaklık derecesi-değişimlerini takip edip, ne zaman -çiçek açacağı, sürgün vereceği gibi önemli olayları ayarlamak zorundadır. Bu bilgiler ve sinyaller ise ether dediğimiz sinyaller okyanusunda bulunmaktadır.

Bir cep-telefonuyla  bu sinyaller okyanusundan kendisi için gerekli sinyalleri alıp, ona göre işlem yapan insanlar gibi, tüm diğer canlılar da, farklı sinyallerle etkileşebilen çeşitli proteinler üreterek, bu sinyaller okyanusundan kendileri için gerekli bilgileri alırlar ve ona göre davranırlar. Diğer bir ifadeyle, doğa ve dünyayı etkileyip-yönlendiren faktör olarak tanımlan “Allah” sabit-ebedi-değişmez bir varlık değil, ether dediğimiz değişken bir  sinyaller sistemidir.

Bu ether okyanusunda, bir çekülün çevresindeki tüm kütleleri algılayıp-ona göre yönlenmesi gibi, tüm diğer varlıklar da kendilerini etkileyen tüm kuvvet türlerini algılayıp, ona göre davranırlar.
Ether okyanusunu oluşması ise, kuantların atomları, atomların molekülleri, moleküllerin hücreleri, hücrelerin bedenleri oluşturması şeklindeki zaman ardalanmalarında gerçekleşmiştir. Yani etherokyanusu, varlıkların çeşitlenmesiyle tabandan tepeye (alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru) dinamik oluşum mekanizması (DOM) sistemiyle oluşup-gelişmiştir.

Dinamik sistemler fiziğinin “order-parameter” denilen düzen-oluşturma faktörü, aslında bir kuvvet alanıdır, yani ether okyanusunun bir parçasıdır.

Ether-okyanusunun en temel öğeleri ise nötrinolardır ve doğada madde oluşumunun başlangıç safhasından beri etkilidirler.

Şöyle ki: Madde dediğimiz belli bir şekli ve kütlesi olan öğeler,  atomların çekirdeğini oluşturan proton ve nötronlardan oluşurlar. Doğadaki en temel element olan hidrojen, tek bir protondan oluşur. Halbuki karbon (6 protonlu), azot (7 protonlu), oksijen (8 protonlu), demir (26 protonlu) vs gibi farklı kimyasal elementler, birer proton eklenmesi sonucu oluşmaktadırlar. Bu protonlar atom çekirdeklerinde sıkı şekilde bir arada bulunurlar. Protonlar artı elektrik yüklü olduklarından birbirlerini itmek zorundadırlar. Protonların bir arada tutulabilinmesi için nötron denilen bir başka öğe devreye girer ve, proton ve nötronlar arasında yapıştırıcı görevi üstlenen gluon adlı güçlü-etkileşim (strong-interaction)  faktörü oluşturulur.

Proton ve nötron arasında şekilde gösterilen türde bir karşılıklı etkileşim vardır. Protonlar nötronlara, nötronlar protonlara dönüşebilmektedir.

Nötronun protona veyahut protonun nötrona dönüşmesi olaylarında (ki bunlara çekirdek reaksiyonları denir), birer elektron (veya pozitron) salınımı yanında, anti-nötrino (veya nötrino) denilen enerji öğeleri de çevreye yayılırlar.

Burada çok önemli bir nokta dikkat çeker. Madde oluşturucu iki temel öğenin (proton ve nötron) birbirlerine dönüşmesi sırasında açığa çıkan (yani çevreye yayılan öğeler, madde ve anti-madde öğelerdir:

Elektron (normal madde) ile anti-nötrino (anti-madde) bir tarafta
Pozitron (anti-madde) ile nötrino (normal madde) diğer tarafta.

Bu zıtlık doğadaki enerji dağılımı dengelenmesinde rol oynayan en temel noktadır. Elektron ve pozitronun elektro-manyetik kuvvet oluşumlarında ana-aktör oldukları bilinmektedir. Ama gözlemlenmeleri çok zor olan nötrinolara son yıllarda ağırlık verilmeye başlanmıştır.

Araştırmalar, çok küçük bir enerji potansiyeline sahip olmaları beklenen nötrinoların, doğadaki tüm varlıkları delip-geçebildiği, geçtiği yerlerdeki atom-altı-öğelerle etkileşime girerek, enerji potansiyellerini artırdığı veya azalttığı, bu nedenle doğadaki oluşumları etkiledikleri gözlenmiştir. Nötrinoların enerji potansiyelleri, geçtikleri güzergahlardaki varlıklarla etkileşimleri sırasında öylesine artabilmekteler ki, sonraki güzergahlarındaki bir varlığın içinden geçerlerken, o varlığın moleküllerindeki atomlarda çekirdek reaksiyonlarına yol açıp, kimyasal bileşimini değiştirebilmektedirler.

Nötrinolar çekirdek reaksiyonları sonucu oluşmakta ve çevreye yayılmaktadırlar.  Nötrinoların çevreye yayılmalarında ise sınır yok gibidir; çünkü bir galaksideki bir yıldızın içinde gerçekleşen bir çekirdek reaksiyonu sonucu açığa çıkan bir nötrino, bir başka galaksideki bir gezegene ulaşıp, oradaki maddelerle etkileşime girebilmektedir. Yani nötrinolar  evrensel düzeyde enerji-dengelenmesi yapan mucizevi  öğelerdir.

Doğadaki, nötrinolar kaç farklı kökenli olabilirler?
Bizim dünyamızın yakınında gerçekleşen en fazla çekirdek reaksiyonları Güneş içinde olduğundan, dünyamızda rastlanılan nötrinoların çoğunluğu Güneş kökenlidir.

Ancak, kozmik ışınlar da, atmosferde çekirdek reaksiyonlarına yol açtıklarından, bir kısım nötrinolar atmosfer kökenlidirler.

Nötrinolar uzaydaki her hangi bir galaksideki bir yıldızdan gelebilirler.
Dünyamızın içinde (çekirdeğinde, mantosunda, litosferinde, hidrosferinde) çekirdek reaksiyonları olduğundan, bunların herhangi bir yerinden gelebilirler.

Ama tüm bunların haricinde, nötrinolar bizlerin ve çevremizdeki tüm canlıların bedenlerinde de oluşmakta ve çevreye yayılmaktadırlar. Buna örnekler Kervran (1973) tarafından yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur.

 
“Dünyamızın, başlangıçta oluşturulduğu şekilde hiç değişmeden kaldığı ebediyen böyle kalacağı şeklindeki bir dogma İncil’in bize mirasıdır. Yaratılışta  şu kadar krom, şu kadar demir, vb. oluşturulmuştur şeklinde bir bilgi bizlere verilmektedir. Daha sonra başka hiçbir yaratıcı gelmediğinden, "başka hiçbir şey yaratılmamıştır”, her şey olduğu gibi kalmıştır. Dolayısıyla "hiçbir şey kaybolmaz". Böyle bir inanç, herkes tarafından Musa'nın zamanından beri kabul edilmektedir. Sözde "bilim adamlarının" günümüzde bu şekilde “akıl-yürütmelerine" ancak gülümseyebiliriz. Çünkü, Yirminci yüzyılın başından beri radyoaktif doğal dönüşüm bilinmektedir. Ve 1919 yılında ilk yapay dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Ama doğada, çeşitli zamanlarda, klasik nükleer fiziğin bilmediği başka dönüşümler olmamış mıdır? Biz deneysel olarak tüm canlıların element dönüşümleri gerçekleştirdiklerini gösterdik ve jeoloji diğer bir çok türde dönüşümler olduğunu göstermiştir. Bu şu anlama gelir: atomların ebediliği (değişmezliği) söz konusu değildir. Bir moleküldeki bir atomun, diğer moleküldeki bir başka atoma dönüşmediği kimyasal reaksiyonlar söz konusu değildir, maddeler (atomlar), birbirlerine dönüşme şeklinde,  oluşmakta ve kaybolmaktadırlar.” (Kervran 1973, s. 120)

Kervran, doğada sürekli bir değişim dönüşüm gerçekleştiğini ve bu değişim-dönüşümlerin atomlar aleminden kaynaklandığını delilleriyle ortaya koyup, “Life is nothing but chemistry = Hayat sadece kimyadan ibarettir” diyen ilk bilim adamıdır. Kervran’ın dahiyane görüşünün, dogmatik görüşlerle şartlandırılmış diğer bilim insanları ve  medya tarafından nasıl engellenip, Nobel ödülü almasının nasıl engellendiği konusunu “Bir dogmanın çöküşü”  başlıklı şu makalede takip edebilirsiniz:  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html

Yani bedenimizin her cm-karelik kısmından saniyede milyarlarca nötrino bedenimize girmektedir. Bu nötrinoların bir kısmı güneşten, bir kısmı evrenin bir başka yerinden, bir kısmı dünyamızın içinden, bir kısmı çevremizdeki bitki ve hayvanlardan, bir kısmı çevremizdeki bakteri ve mantarlardan gelmektedir. Ama daha da önemlisi, çevremizdeki insanların yaydıkları nötrinolar da bedenimize girmekte ve bizlerin atomlarıyla etkileşmektedir. Bu etkileşimlerde, nötrinolar birer transit yolcu gibi değil, birer enerji ve enformasyon elçisi gibi davranmaktadırlar. Yani biz insanlar  dahil, canlı-cansız tüm varlıklar “ether” dediğimiz bir sinyaller okyanusu içinde, bir birlerimizle karşılıklı bir etkileşim ağı içinde yaşamaktayız.

Bu nedenle, tüm varlıklar arasında çok etkili bir bağlantı oluşturan nötrinolar, “ether okyanusu” içindeki en önemli ve en yaygın unsurdur.
Bir genelleme yapmak gerekirse, ether okyanusu içinde 3 temel etkileşim (Güçlü-etkileşim, Elektro-weak-etkileşim ve gravitatif-etkileşim) türüne ait kuvvet alanları bulunur.
Bunlarda “güçlü etkileşim” sadece atom-çekirdeklerinde etkili olduğundan, atom-çekirdekleri de milimetrenin trilyonda biri boyutunda olduklarından, güçlü etkileşim sinyalleri varlıkların içlerindeki atom çekirdekleri aleminde geçerlidirler.
Sonra çekirdekten başlanarak, 300.000 kmlik bir çevreye kadar etkili olan elektro-manyetik kuvvet alanları gelirler. Bu alanda etkili olan sinyaller çeşitli dalga-boylarına (= salınım-adımlarına) sahip olan fotonlardan oluşurlar. Buna elektro-mayetik-spektrum denir.  
Şekilde elektro-manyetik spektrum sinyallerinin dalga-boyları, yani salınım adımları verilmiştir. Foton dediğimiz elektro-manyetik sinyaller, ışık hızıyla hareket ederler ve saniyede yaptıkları titreşim sayısı, onların frekansı olur. Frekans ne kadar büyükse, enerjileri o kadar büyük, ama salınım adımı da o kadar küçük olur.
Enerji aktarımları rezonans oluşumları ile gerçekleşirler. Rezonans aynı frekansta sinyaller arasında olur. Gama-ışınları gibi çok enerjik fotonların salınım adımları (dalga-boyları) femto-metre ölçeğinde, yani atom-çekirdeği boyutundadır. Bu nedenle bu ışınlar atomlar ve atom-altı-öğelerle etkileşirler.
Benzer şekilde, radyo dalgaları cm- metre ölçeğindedirler ve radyo antenlerimiz bu boyuttadırlar.
Çok-çok düşük enerji düzeyinde olan, birkaç hertz frekanslı fotonların dalga-boyları ise, binlerce km ölçeğindedir ve dünyamız ve daha büyük boyuttaki sistemlerle rezonansa girebilirler.

Fizik biliminin ortaya koyduğu etkileşim türleri şunlardır:
1-      Güçlü-Etkileşim: gluon’larla etkileşir ve sadece Atom çekirdekleri içinde, yani femto-metre boyutunda etkilidir. (Kendisine özgü 3-boyutu vardır)
2-      ElektroManyetik etkileşim, fotonlarla etkileşir ve şekilde gösterildiği üzere Dünyamız gibi gezegenler boyutuna kadar olan sistemlerde etkilidir. (Kendisine özgü 3-boyutu vardır)
3-      Gravite-etkileşimi: Evrensel ölçekte etkilidir. (Kendisine özgü 3-boyutu vardır)
4-      Zayıf-etkileşim:  özellikle nötrinolar sayesinde evrensel ölçekte maddeler arasında değişim-dönüşümü sağlayan faktördür ve zaman kavramının oluşmasını sağlar.

Tüm bu farklı etkileşim-sistemi boyutlarını toplarsak 3 + 3 + 3 + 1 = 10 boyut eder ve sicim teorisinin öngördüğü çok boyutlu evrensel sistem ortaya çıkarç

Nötrinolar her boyuttaki varlığın içlerindeki atomlar ve atom-altı-öğelerle etkileşebilecek özelliklere sahiptirler.





Bir ortaklık (Üst-Sistem) oluşturmak için en az kaç öğe gerekir? Belli bir kritik sayı var mıdır?

Ne zaman gerçek bir toplum hayatına ulaşılacak?


Bu soruyu yanıtlamak için bir mineralin kristal yapısına bakmak gerekir. Mineral olarak da en basit yapılı, yani en az sayıda element içeren bir minerali seçelim: sadece 2 elementten oluşan ve kübik sistemde, yani küp şeklinde kristalleşen tuz minerali, NaCl.
Molekül gibi küçük öğeler, basınç ve sıcaklık değerlerine göre gaz, sıvı veya katı hallerde bulunurlar. Örn. NaCl kimyasal formülüyle belirlenen tuz minerali, küp şeklinde kristalleşir ve kristal yapısı şekilde görüldüğü gibidir. Buna tuz mineralinin birim-hücresi denir ve 5.64 angström (milimetrenin on-milyonda-biri) boyutundadır.
       Bu birim-hücreye bakıldığında, 15 Na ve 14 Cl atomu görülür, yani bir tuz minerali oluşturulması için en azından 15 molekül gereklidir. Ama şekildeki birim hücrede 1 Cl atomu eksiktir. Dolayısıyla tuz minerali oluşturulması için bu birim-hücreye başka eklentiler yapılması şarttır.

Bir kristal çekirdeği oluşturulabilmesi için ne kadar molekül gerektiğini araştıranlar, 75-130 arası gibi, mineral bileşimine bağlı olarak değişen çok sayıda molekül gerektiğini saptamışlardır. Dolayısıyla ortalama bir değer olarak 100 kadar molekülün ancak bir ortaklık (yani üst-sistem) oluşturabildikleri görülmektedir.
      Bu vesile ile aklıma “100üncü maymun etkisi” kavramı geldi. Aslında olay belli bir kritik sayı eşiğine ulaşmak. Yani bir çiçekle yaz gelmiyor, belli sayıda çiçeğin açması gerekiyor. İnsanların oluşturacağı bir “Üst-sistem ortaklık= Geçek Toplum” için de dinamik-sistemli hayat görüşünü bilen-benimseyen belli bir sayıda insanın bulunması şart ve gereklidir. Bu nedenle günümüz dünyasında yaşanan kavga –savaş ortamından kurtulup, mutlu bir toplumsal ortak yaşama ulaşmak için, Dinamik-Oluşum-Mekanizması (DOM)-bilgilerini en kısa zamanda genişçe bir halk kesimine ulaştırarak, kritik-sayıya ulaşılması gerekmektedir. Kritik sayıya ulaşıldığında, dışarıda kalan tüm öğeler, o sisteme akın ederler ve yeni bir üst-sistem oluşturulmuş olur. Ne zaman gerçek bir toplum hayatına ulaşılacak?

5.2.6- Maximum – Information – Principle.

 Doğa dinamik sistemlidir ve “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” ana-ilkesi çerçevesinde gelişmektedir.
        Kuantların madde dediğimiz kombinasyonlar içinde birleşerek daha farklı enerji ve kuvvet türleri ortaya çıkarması, Chaisson (2001) yönelimi olarak bilinen “enerji-akışı-yoğunluğunu” artırıcı bir faktör olarak doğadaki gelişimleri yönlendiren ana faktör olmuştur.
Doğada bilginin nasıl arttığını anlatmak için yukarıda açıklanan “ether” terimini iyi bilmek gerekir.  
Her canlı, hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri oluşturduğundan, neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını sürekli olarak tutmak zorundadır. Bu şekilde information & self-organisaton olarak özetlenen dinamik sistemli doğa ortaya çıkmış olur. Buradaki “bilgi = information” kavramı, enerjinin nerden nereye akacağını gösterir ve varlıkların fiziksel-kimyasal yapısallaşmalarında kayıtlıdır. Yani doğada her yeni bir varlık oluşturulduğunda, daha önce var olan her varlık, o yeni varlığın yaydığı sinyali algılayarak, o varlıkla etkileşim içine girer.
             Enerji taşıyıcıları olan bu kuantsal ögeler çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle, yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluştuğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir. Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkları, özellikle de canlıları, bu yeni yapısallaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler, olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar.
     
Maksimum Enformasyon Prensibi: Dinamik sistemlerde, değişen koşullara uyum sağlamak amacıyla varlıkların çevrelerini algılayıp, kendilerini bu koşullara uyumlu hale sokabilmeleri için gerekli bilgi oluşturma dürtüsü. 
      Bu nedenle, ortamdaki tüm değişim-dönüşümleri, hangi tür yeni madde-bileşimleri oluştuğu, v.s bilgilerini toplayan hücreler, kendilerine belirledikleri hedeflere ulaşacak şekilde bir işletim sistemi tasarlarlar ve buna ulaşmak için gerekli beden yapısallaşması konusunda karşılıklı bir ortak plan (düzenleyici= order-parameter) hazırlayarak, yeni bedenler ortaya koyarlar.




Doğadaki tüm kuvvetler, enerjilerini kuantsal sistemden alırlar. Kuantsal sistemde ise enerji hem yapıcı, hem yıkıcı özelliğe sahiptir ve süperpozisyon durumundadır. Süperpozisyon durumundaki bu enerji paketçiklerinin yapıcı veya yıkıcı yönde kullanılması, oluşturulan üst sistemlerin göstereceği hedefe bağlıdır. A-kişisinin de yapacağı işlerde kullanacağı enerjisinin kökeni bu kuantsal öğelerdir; B-kişisinin de… A-kişisi bu enerjiyi çevresindekilerle uyumlu olacak amaçlar için kullanabilirken, B-kişisi bu enerjiyi çevresindekilerle kavga edecek şekilde kullanabilmektedir.   
Kuantsal öğeler hem yapıcı, hem yıkıcı olarak işlevlerde bulunabilirler. Hangi yönde kullanılacakları, gösterilen hedefin değerlendirilmesine bağlıdır.
      Statik sistemli doğa görüşünde, en tabanda (kuantsal sistemde) bulunan yapma veya yıkma yeteneği, tepede olduğu varsayılan hayalî bir güç kavramına bağlanmıştır. Bu temel prensip uyarınca, toplumsal sistemlerin yönetimi de tepeye yerleştirilen ve olağanüstü yetkiler-dokunulmazlıklar vs. ile donatılmış liderlik sistemine bağlanınca, insanlar arasında olması-oluşturulması gereken “çevresiyle doğrudan ilişki kurma ve bu ilişkilere göre davranışlarını belirleme yeteneği” körleştirilmiştir. İnsanlar, tepeye oturan liderlerin göstereceği hedefe göre davranmak zorunda kalırlar. Tepedekilerin görüşlerine göre davranmak zorunda olan halk, çevrelerindeki insanlara ve diğer varlıklara karşı oluşturmak zorunda olduğu karşılıklı etkileşim özelliğini kullanamaz. Halbuki doğal sistemde denge ve düzen “Her varlık, kendine en yakın komşuları ile etkileşim içine girecek ve davranışını ona göre belirleyecektir” şeklindedir.
      Yani, varlıklar arası ilişkiler karşılıklı etkileşimlere dayanılarak oluşturulur. İnsanlar ise tepedeki birilerinin görüşüne göre davranışını belirlediğinden, asla (arılardaki, karıncalardaki gibi) doğal sisteme uygun bir toplumsal hayat modeli ortaya çıkamamaktadır.
      Doğada her şey zıt kutuplu salınımcıların yeni zıt kutuplu üst-sistemler oluşturmaları şeklinde devam etmektedir. Ancak her üst-sistem, enerjisini alt-sistemlerden almak zorundadır ve bu nedenle hangi alt-sistemleri hangi sırayla birleştirerek yeni bir üst-sistem oluşturacağı bilgilerini kayıt etmek zorundadır. Bu nedenle bir bedendeki her bir hücre, on-binlerce farklı faktörü değerlendirip bir karar alır; bu sonucu bir diğerine iletir. Kendisine gelen bu sonucu diğer binlerce sonuçla (faktörle) harmanlayarak değerlendiren hücre de bir sonuca varır ve bunu bir başka ortağına iletir, vs…  Ve bu şekilde bedendeki trilyonlarca hücrenin hepsi, ortaklık sistemlerinde kendilerine düşen görevi yaparlar. Hiçbir hücre görevsiz-işlevsiz değildir. Beden dediğimiz hücre ortaklıkları, milyarlarca yıllık bilgi oluşturma çabaları sonucu meydana gelmiş böylesine karmaşık işlevler yürüten hücre ortaklıklarıdır.
      Alt-sistemlerine böylesine bağımlı olan ve bu bağımlılık bilgilerini de kalıtsal bilgi depolarında kayıt altında bulunduran hücrelerimize, “hayalî bir hayat görüşü” bilgileri yüklerseniz, hücreleriniz bu “hayalî hayat görüşü” bilgilerini kalıtsal bilgi depolarındaki verilerle uyum içine sokamazlarsa, işte o zaman “ruhsal hastalıklar veya kanserojen durumlar” ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü hücrelerimizin içindeki salınımcılar, salınımlarını doğadaki diğer salınımcılarla uyum içinde tutmak zorundadırlar, zira ortak ve evrensel bir enerji ağı içindedirler. Hayali bir hayat görüşüne ait uyumsuz bilgiler yüklenmiş hücrelerdeki salınımcılar, doğadaki diğer salınımcılarla uyum sağlayamazlarsa, strese girerler ve stres nedenli hastalıklar ortaya çıkarlar.

5.2.7- Attractor = Çekim Merkezi Oluşumu

Doğa dinamik sistemlidir ve kuvvet alanları sürekli değişmektedir. Kuvvet alanlarının değişmesiyle, Attractor = Çekim merkezi dediğimiz faktörler de sürekli değişmektedir.
Bir dağın tepesinde veya yamacında duran bir topu düşünün. Top orada durmaz, en yakındaki bir vadiye yuvarlanır. Topun yuvarlanıp göç ettiği vadi noktası “attractor” = çekim yeri (merkezi) oluşturur.
     Varlıklar, kuvvet faktörüyle hareket ederler; kuvvet ise, enerjinin çok yoğun olduğu noktadan, az yoğun olduğu noktaya akmasıyla oluşur. Doğadaki enerjilerin kökenini ise kuant dediğimiz ve foton gibi güneş ışınlarını oluşturan öğeler oluştururlar. Şimdi bu kuantsal enerjin nasıl daha büyük sistemler içine entegre edildiğini ve çeşitli kuvvet türleri, dolayısıyla çok farklı attractor= çekim merkezleri oluştuğunu görelim.
Dünyamızın temel enerji kaynağı güneş ışınlarıdır. Güneşten gelen ışınlar fotosentez olayıyla şeker gibi bir madde içinde depolanırlar.
6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar  C6H12O6 + 6O2
Bu denklemin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6  olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri (spinleri, polarizasyonları, vs.) H2O ve CO2 moleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji, maddeye bağlanmış durumdadır.
     Bu glikozu yiyen hayvanlar, temel enerji birimi olan kuantları (dolayısıyla fotonları) protein gibi başka bir madde içinde bir araya getirirler. Bu şekilde kuantsal enerji et denilen bir başka madde içinde depolanmış olur.
      Enerji aktarımı bu şekilde devam eder ve her yeni oluşturulan madde, enerjiyi başka bir “madde bileşimi” şeklinde depolamış olur. Her farklı maddenin farklı rengi, farklı kokusu, farklı tadı vardır. Bu farklılıklar farklı çekim güçleri oluştururlar. Ve tüm bu farklı çekim güçleri temelde belli sayıda (h) kümeleşmelerinden oluşurlar. Ama bu kuantların spin-polarizasyon-frekans gibi atomik özellikleri, her yeni oluşumda farklıdır. Bu nedenle sürekli yeni etkileşim türleri ortaya çıkar.
Maddelerin içlerindeki atomların spin, polarizasyon gibi kuantsal özelliklerinin her madde için farklı olması ve de madde yoğunluklarının da homojen olmaması, doğadaki kuvvet alanlarının da çok değişken olmasına yol açar.
     Kuantların madde dediğimiz kombinasyonlar içinde birleştirilerek daha farklı enerji ve kuvvet türlerinin ortaya çıkması, onlardan yararlanacak yeni varlıklar ortaya çıkmasını teşvik eder. Başka tür ifadeyle, doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı vardır. Yani her yeni tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef, dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir ‘attractor= çekim merkezi’ oluşturur. çekim merkezi, bir öğenin gideceği hedef, veyahut kullanacağı enerji kaynağı türüdür.
    Besin nerede bol ise, oraya göç edilir. Yaz aylarında kuzey bölgelerine, kış aylarında güney bölgelerine göç ederek yaşayan hayvanlar, manyetik-alan, güneş-ışınları polarizasyonu gibi her tür fiziksel-kimyasal faktörden yararlanarak binlerce km.lik mesafelerde, hiç hedeften sapmadan gidip-gelebilirler.
      Her canlı, hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri oluşturduğundan, neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını sürekli olarak tutmak zorundadır. Bu şekilde information & self-organisaton olarak özetlenen dinamik sistemli doğa ortaya çıkmış olur. Buradaki “bilgi = information” kavramı, enerjinin nerden nereye akacağını gösterir ve varlıkların fiziksel-kimyasal yapısallaşmalarında kayıtlıdır. Yani doğada her yeni bir varlık oluşturulduğunda, daha önce var olan her varlık, o yeni varlığın yaydığı sinyali algılayarak, o varlıkla etkileşim içine girer.
      Enerji taşıyıcıları olan bu kuantsal ögeler çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle, yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluştuğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir. Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkları, özellikle de canlıları, bu yeni yapısallaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler, olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar.
     Atom-altı-öğelerden başlanarak, atomlar, moleküller, hücreler, bedenler, dünyamız, güneş-sistemleri vs. gibi tüm üst-sistemlerde enerji-dağılımı asimetriktir. Yani doğadaki tüm varlıkların bir tarafında daha az, diğer tarafında daha yoğun şekilde enerji dağılımı vardır. Atomlarda çekirdek pozitif, elektron-halkası negatiftir; moleküllerde yine dipol özelliği, manyetizma farklılığı vs vardır; hücrelerin içlerindeki elektrik potansiyeli, hücre dışı ortamdan fazladır; dünyamızda soğuk-sıcak, alçak-basınç- yüksek basınç gibi çok farklı bölgeler vardır, bu nedenle rüzgar, okyanus akıntıları, volkanik faaliyetler, depremler gibi kuvvetler ortaya çıkarlar, vs.

Çekim merkezi (atraktör) varlıkların gideceği hedef veya kullanacağı enerji kaynağı türü olduğundan, toplum hayatımızda da insanların hedefi “para” olmaktadır. Çünkü toplum hayatının enerji birimi “para”dır. Ama insanlık statik sistemli hayat görüşü nedeniyle, toplumlun enerji-birimi olan “paranın” kontrolünü tepedekilerin eline bırakmıştır. Bu insanlığın yaptığı en büyük yanlışlıktır. Çünkü doğada tüm varlıkları etkileyip-yönlendiren “enerji” birimleri, hep varlıkların içsel bileşenlerindedir: bedenlerimizin enerji kaynağı hücrelerimizde, hücrelerinki, moleküllerde, moleküllerinki atomlarda, atomlarınki kuantsal-öğelerde. Bu nedenle doğada her şey tabana dayalı ve bağımlı iken, insanlık tepeye bağımlı olmuştur. Tepeye bağımlılık ise, tüm toplumsal sorunların kaynağıdır.
      Paranın kontrolü tamamen tepedeki zenginler-kulübünün elinde ve denetimindedir. Toplum hayatı, zenginler-kulübü tarafından etkilenip-yönlendirilen “siyasetçilerle” yönlendirilir. Siyasetçilere neleri nasıl yapacakları ise, hep “tepedekiler” tarafından dikte edilmiştir.
        Para günümüzde insanların davranışlarını etkileyip-yönlendiren en önemli faktör olduğundan, ayrı bir başlık altında sonraki bir bölümde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.



2 yorum:

  1. İster istemez düşündürüyor. Bir gün gelecek ve bedenimiz öyle mükemmel yapısallaşacak ki, kendisine en yakın salınımcılarla tam bir uyum içinde olacak.

    Yanlış anlamadıysam, ölüm, sağlıklı bir değişim dönüşüm için şart, zorunlu. Yine de, ideal fikirlerin, bedenlerin ölmesine rağmen yaşıyor olması, salınımcıların üst üste çakışıyor olmasına bir örnek gösterilebilir. Sonsuzluk yok, anlamsız dedik, çünkü sürekli bir değişim dönüşüm var. Çizgisel bir zaman değil de, çembersel bir zaman var, eski yunanda'da öyle yaşanmış zaman, çembersel...

    Felsefe'de "değişenin ardındaki değişmeyen" nedir? Salınımcıların, hiç değişmeyen özellikleri var mıdır? Gibi sorular getirdi aklıma bu bölüm. Neden her şey değişim halinde de, onlar değil...

    Ve 14 milyarın exponansiyel tecrübesi, halen daha kanseri, hastalıkları yenemiyor. Ortada, verilen emek çok büyük gibi. Değerini de bilmiyoruz gibi görünüyor. Hastalıksız bir insan bedeni için, daha çok tecrübe etmesi gerekiyor salınımcıların, yanlış mı anlamışım?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğada değişmeyen bir şey yok. Kuantsal öğeler de, bizlerin değişmesiyle, salınım düzlemlerini, salınım-adımlarını vs. değiştiriyorlar ve bu şekilde evrensel sistemi sürekli geliştiriyorlar.
      Kanser vs. gibi hastalıklar, bizlerin hücrelerimize hatalı çevre yorumu vermemizden kaynaklanır. Bunun için anasayfadaki yazı-resim şekline bakınız.

      Sil