Zaman ve yaratılış.

Zamanı anlamadan HAYAT anlaşılamaz.

İnsanların anlamak istedikleri kavramların başında TANRI kavramı vardır. Tanrı doğayı yaratan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı gösterilirse, tanrı anlaşılır olur.

Zaman ve yaratılış-1

Zamanı anlamayan HAYATI anlayamaz.
Nerelerden geçerek İNSAN olduk?
Sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. 
     •    Peki bu değişim-dönüşümlerin neden oluştuğunu biliyor muyuz?
         Hayır!
     •    Değişim-dönüşümlerin nereye doğru gittiğini biliyor muyuz?
         Hayır, onu da bilmiyoruz.
Peki, bu önemli konuları bilmezsek, ne için yaşadığımızı nasıl bileceğiz? 
Hayatımızın anlamı ne olacak?
Bu sorulara cevap verebilmenin yegâne yolu, nerelerden geçerek günümüze geldiğimizi ve doğadaki gidişatın nereye doğru olduğunun saptanmasından geçer.

Şimdi bunu yapmaya çalışalım.

Nereden geldik, Nereye gideceğiz?

Doğa ve dünyayı anlayabilmek için önce geçmişimizi tasarlayalım, nerelerden geçerek günümüze gelindiğini ortaya koyalım.
Geçmiş nasıl tasarlanabilinir? 
         Varlıkların hangi sırayla ortaya çıktıkları saptanarak!
Bu işlem nasıl yapılabilinir?
       Jeoloji denilen bilimden yararlanarak! Şöyle ki: Karalar sürekli aşınır ve aşınmış maddeler ırmaklarla denizlere taşınır ve deniz diplerinde depolanırlar. Denizlere taşınan bu maddeler arasında, yeryüzünde o an bulunan maddeler de bulunurlar. Örneğin günümüzün plastik maddeleri, kaşık, bıçak gibi nesneler günümüzde denize taşınan çamurlar arasına karışırlar. Birkaç bin yıl önce oluşan katmanlarda ise bu maddeler olmayacaktır, çünkü o zamanlarda bu maddelerin üretimi bilinmiyordu ve yoktu. Denizdeki katmanlar, bir kitabın sayfaları gibi, düzenli şekilde üst-üste yığışırlar; yaşlı olan altta, genç olan onun üstünde olacak şekilde. İşte bu yöntemden yararlanılarak dünyamızın geçmişi (neyin ne zaman ortaya çıktığı, ne zaman bir volkan patladığı, ne zaman nerede bir deprem olduğu, dünyamızın neresine ne zaman bir göktaşı düştüğü, vs. gibi dünyamızda gerçekleşen her olay)  saptana bilinmektedir. Şimdi bu yöntemle elde edilen kayıtlara bakarak, geçmişimizi tasarlayalım. (Bu konuda ayrıntılı bilgiler “Doğa canlıdır” başlıklı şu makalede bulunmaktadır. http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2013/06/doga-canldr.html )

1. Nerelerden Geçerek günümüze geldik? 
Zaman nasıl bir şey?
Günümüzde
• 1- cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar, at-arabaları, mızrak gibi İNSAN BİLGİSİ üretimi olan aletlerimiz var;
• 2- bunların yanı sıra koyun, fare gibi memeli hayvanlar, kuşlar, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, salyangozlar gibi farklı GENETİK BİLGİLERE göre oluşmuş çok hücreli canlılar var;
• 3- bunların yanı sıra, amipler, terliksi hayvanı gibi çekirdekli tek-hücreli canlılar var;
• 4- bunların yanı sıra, bakteriler gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar var;
• 5- bunların yanı sıra, kuvars, mika, feldspat gibi inorganik moleküller var;
• 6- bunların yanı sıra, azot, oksijen, karbon, demir, hidrojen, helyum gibi kimyasal elementler var;
• 7- bunların yanı sıra, proton, nötron, elektron gibi atom-altı-öğeler var.

Şimdi geçmişe doğru gidelim, bakalım neler değişecek:
• a- 100 yıl geriye gittiğimizde, “cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar”; 10 bin yıl geriye gittiğimizde at-arabaları; 50 bin yıl geriye gittiğimizde, “mızrak, ok” yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• b- 300 milyon yıl geriye gittiğimizde, “koyun, inek, fare, kuş, kertenkele, vs. yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• c- 600 milyon yıl geriye gittiğimizde, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, midyeler, salyangoz gibi hayvanlar yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• d- 2,5 milyar yıl geriye gittiğimizde, “amip, terliksi hayvanı” gibi çekirdekli tek-hücreliler de yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• e- 4 milyar yıl geriye gittiğimizde, “bakteri” gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar da yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• f- 5 milyar yıl geri gittiğimizde, dünyamızı oluşturan madde dediğimiz moleküllerin de yok olduğu ve atomlarına ayrıştığı anlaşılıyor. Molekül yapma bilgisi olmadan, madde oluşturulamaz, gezegen vs. ortaya çıkamaz.
Daha eski dönemlere ait bilgiler için astro-fiziksel verilerden yararlanılması gerekiyor. Onlar ise şunu gösteriyor:
• g- 5 milyar yıl ile evrenimizin başlangıcı arası dönem galaksi ve yıldız oluşumları ile geçiyor. Yıldızlar, atom denilen kimyasal temel elementlerin sentezlendiği nükleer ortamlardır. Dolayısıyla, atom yapma bilgisi olmadan, oksijen, karbon, demir gibi temel kimyasal elementler oluşturulamaz, kimyasal element olmadan molekül (su, mika, kuvars, feldspat gibi mineraller) oluşturulamaz. O nedenle 5 milyar yıl öncesi dönemde onları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• h- Evrenizin başlangıcına gidildiğinde (ki o zaman tam bilinmiyor) “proton, nötron, elektron gibi madde oluşturucu temel öğeler” de yok. Yani bileşenlerine ayrışmış oluyorlar; bileşenler ise, ÇOK-ÇOK KISA ÖMÜRLÜ, ATOM-ALTI-CANLILIK ÖĞELERİNDEN oluşuyor. Bunların canlılık öğeleri olarak değerlendirilmesinin nedeni, şu özelliklere sahip olmaları nedeniyledir:
Mikro-alem dediğimiz atom-altı-öğeler dünyası kuantsal özellikler gösterir. Doğadaki en küçük etkileşim, yani en küçük canlılık-hareketlilik özelliğine sahip olan  (h) simgesiyle tanımlanan kuantum öğesi ve ondan daha büyük olan proton, nötron, elektron gibi enerji kümeleşmeleri, şu ortak özellikleri gösterirler ve kuantsal sistem olarak bilinirler:
  1) Kuantlar rastgele davranmazlar, gidecekleri yeri (hedefi) kendileri belirler. Hangi hedef seçilecek?
  2) Hedef belirlemekte, salınım (veya ölçme)-adımlarına göre işlem yaparlar ve bir olasılık hesabına göre en uygun hedefi seçerler. Çevrede ölçülecek ne kadar hedef var?
  3) İlerleme sırasında, ya sağa, ya da sola dönülerek gidilir. Sağa dönerek mi, sola dönerek mi gidileceğini kendileri belirlerler.
  4) Salınım-adımının olacağı düzlem 0 -360 derece arasında değişebilir. Kaç derecelik bir açıda salınım yapılacağını kendileri belirleyerek ilerlerler.
  5) Belirlenen hedefe ulaşıla bilinmesi için, önlerinde aşılması güç bir engel varsa, “tünelleme” denilen bir faktörden yararlanırlar. Zıplama enerjisinin nasıl sağlanacağını onlar belirler.
  6) Birbirleriyle “haberleşip”, evrensel ölçekte enerji dengelenmesi yapabilirler. Evrendeki o kadar çok öğe arasında nasıl denge sağlanacağı bilgisini oluşturmak onların görevidir.
  7) Kuantlardan oluşan enerji-kümelerinin her biri farklı ömürlüdür; kimi saniyenin on-milyarda biri, kimi bunun üç-katı; kimi saniyenin yüz-milyonda biri, kimi bunun 3 veya 5 katı daha uzun süreli “yaşar” ve sonra bir başka oluşumu tetikleyerek sönümlenir. Her bir öğenin ne kadar yaşayacağı (etki-süresi) onların yapacağı olasılık hesaplarıyla belirlenir.  (Enerji-yoğunlaşmaları olan atomların da çok farklı ömürleri olan türleri (izotopları) vardır. Canlılar bunlardan yararlanıp faklı ömürlü proteinler yaparlar, bedenlerindeki işlemlerin ne kadar süreyle etkili olacağını saptayacak iç-saatler böyle oluşturulurlar.)
  8) Çevrelerindeki tüm varlıkları algılarlar ve onlarla ilişkilerini, çevresindekilerin kendilerine bakış açısına göre belirlerler. Buna Observer effect =Gözlemci etkisi denir. Zaman içinde oluşacak o kadar çok yarışmacı arasından, en iyi olanın nasıl seçileceği gibi hiç kolay olmayan bir görevi yerine getirirler.
 Observer effect =Gözlemci etkisi özelliği, kuantlar aleminin, farklı bedenler içinde farklı davranışlarda bulunmalarını sağlayan en önemli özelliktir.

Görüldüğü üzere kuantlar alemi öğeleri, doğum-ölüm döngüleri olan CANLI VARLIKLARdır; Her yaşamdan -bir salınım döngüsünden- sonra  tekrar doğarlar. Bu nedenle onlara KUANTSAL CANLILAR denilmesi gerekir.

Kuantlar aleminde katı, sabit hiçbir şey yoktur; sürekli bir değişim-dönüşüm döngüsü söz konusudur. Hücrelerimiz içindeki atomların içleri kaynayan kazanlar gibidir, kuantsal canlılar onların içlerinde sürekli devinim içindedirler ve hücredeki-bedendeki değişimleri algılayarak, hücrenin, dolayısıyla bedenin çevreye uyumunda en aktif görevi yerine getirirler.
Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar. Kuantlar alemi çok farklı büyüklükte kuantsal canlılardan oluşur, en küçüğü kuantum sözcüğünün ortaya atılmasına neden olan Planck-sabitidir, (h) simgesiyle gösterilir. Tüm diğer canlılık öğeleri bu (h)nın ve onların kombinasyonlarının tam sayılı katlamalardır. Bir protonlu hidrojen, 2 protonlu helyum, 3 protonlu lityum, 6 protonlu karbon, vs. gibi. Proton -nötron-elektron gibi bizlerin aşina olduğu öğeler, yüksek enerjili, orta enerjili, ve düşük enerjili olacak şekilde binlerce kat  farklı büyüklükteki enerji-kümelerinden, yani daha küçük kuantsal canlılardan oluşurlar. Bu enerji kümeleri çevre koşullarıyla değiştirilip, bir-birlerine geçiş yapabilirler. Aşina olduğumuz maddeler düşük enerjili olanlardan oluşurlar.
Kuantlar aleminin oluşturduğu MİKRO-ALEM, doğadaki tüm diğer oluşumları, bilinçli şekilde seçip-değerlendiren ve iyilerin gelişmesini, kötülerin elenmesini sağlayan en temel canlı öğelerdir, yapıcı-oluşturucu sistemdir. Bu nedenle, bakterilerden başlanıp, insanlığa doğru geliştirilen tüm canlılar dünyası, kuantsal canlıların bilinçli seçimleriyle yaşamlarını sürdürmektedirler. En iyi bilgilere göre oluşturulan bedenler, kuantsal canlılar tarafından seçilerek, iyilerin hayatlarının devamı sağlanır.
Jeolojik ve astrofiziksel verilere göre ortaya çıkan zaman olgusu 3 değişik konuda çok önemli sonuçlar ortaya koymaktadır:
         1- Evrenimizin başlangıcında kuantsal canlılar bulunduğu;
         2- Her şeyin BİLGİ ile oluşturulduğu;
         3- BİLGİ düzeyinin ZAMAN içinde geliştiği, doğa ve dünyamızın evrimsel bir gelişme içinde olduğu; Yani doğada fizikçilerin dedikleri şekilde düzensizliğe-kaosa doğru bir gidişat değil, düzenli sistemler oluşumuna doğru bir gidişat olduğu kesin bir şekilde anlaşılmaktadır.

Şimdi doğayı ve hayatı “bilgi” faktörünü dikkate alarak, varlıkların karşılıklı etkileşimlerle daha rahat bir duruma ulaşma çabaları sonucu geçekleşen “zaman” görüşüne göre yorumlarsanız, nasıl bir değerlendirme ortaya çıkar?  
Evrensel sistemin başlangıcındaki sürekli devinim halindeki bu kuantsal canlıları düşünün. Çok hareketli, sağa-sola, aşağı-yukarı, ileri-geri; çevresindeki zilyonlarca diğer kuantsal canlı ile karşılıklı etkileşen, sürekli bir salınım ve titreşim içindeki bu kuantsal canlılar, ne yapmalılar ki, daha rahat bir duruma ulaşsınlar?
Bunun cevabına ulaşmak için, insanların davranışına bakalım: İnsanlar tek başlarına yaşasalardı, her işi tek başlarına yapmak zorunda olurlardı ve kafalarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Ama ortaklıklar oluşturup, iş-bölümü yaparak ve ürünlerini takas ederek, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmışlardır. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklarda mevcuttur.

Fizik bilimi verilerine bakarsak, onların da rahatlama prensibini uygulayarak, çok devingen kuantum-aleminden, daha az hareketli üst-sistemlere geçtikleri, bunun için birleşerek daha büyük ortak-yaşam sistemlerine doğru bir gidişatın söz konusu olduğu görülür.


Geleneksel fizikçiler şimdiye dek doğadaki oluşumlarda “bilgi” diye bir parametre kullanmamışlar, bilgi ve bilinci hep varlıkların dışındaki bir sistemde kabul etmişlerdir. İşte bu fizikçi ve diğer bilim-insanlarının bilinç-altlarına yerleşmiş en büyük şartlanmışlıktır. 

Şimdi evrenimizin oluşumunu tasarlayalım


Jeolojik ve astrofiziksel verilere göre tasarlanan zaman olgusu, yukarıda özetlendiği gibidir ve evrenimizin başlangıcında her şeyin enerjiye dönüşmüş şekilde olduğunu göstermektedir. Madde dediğimiz varlıklar moleküllerden oluşurlar. Moleküller ise, bir atom-çekirdeği ve onu diğer atom-çekirdekleriyle bağlayan elektron halelerinden oluşurlar. Yani moleküller farklı atom çekirdeği ile paylaşılan elektronlarla birbirlerine bağlanırlar. Doğadaki maddeler (moleküller) atomik ünitelere dönüştürüldüğünde, (evrenin başlangıcında), evrenimizin büyüklüğünde çok büyük bir büzüşme yaşanmış olması zorunludur. 
Çünkü:
Moleküller, atomların çevresindeki elektronların ortak kullanılmaları prensibiyle oluşurlar.  Yani elektronlar olmazsa, moleküller oluşturulamazlar. Moleküller parçalanıp, atomlar tek olarak izole edildiğinde, atom-çekirdekleri ortaya çıkar. Elektron halesinden yoksun bir çekirdeğin boyutu 1-2 femtometredir. 1 femtometre, milimetrenin trilyonda biri kadardır (10-15 m). Halbuki çevrelerinde elektron halesi olan atomlar (yani molekül yapıcılar) 100.000 femtometre’den büyüktürler. Bu farkı anlamanız için şunu tasarlayın: Bir atomun çekirdeği İstanbul’da Kız-Kulesinin tepesindeki bir portakal ise, onun elektronları, Büyükada’daki bir toplu-iğne ucu boyutundadır. Moleküller, çekirdeklerin bu kadar uzakta olacak şekilde birleşmelerinden oluşurlar. Bu nedenle bizlerin (su, taş, toprak) olarak gördüğümüz maddeler, sabun-köpüğü gibi boşluksu şeylerdir. Köpüksü yapılı-dokulu varlıklar ile atom-çekirdeği gibi yoğun dokulu varlıklar arasında çok temel bir fark vardır, o da hareketlilik faktörüdür.  Köpüksü dokulu maddeler, örneğin bir mermi saniyede yüzlerce metre, bir uzay uydusu saniyede bin metre hızla gidebilir. Ama asla ışık hızıyla 300.000.km/sn gidemez. Ama atom çekirdekleri ışık hızında ilerleyebilirler. Yani radyasyon oluştururlar. Bu nedenle, bizlerin aşina olduğumuz moleküller-şeklindeki alemden, atomlar şeklindeki aleme geçince, varlıkların hareketlilik yetenekleri, enerji potansiyelleri anormal artmış olur.
Bu küçülmenin evrenin tüm atomlarında (1080) meydana geldiğini düşündüğünüzde, küçülmenin ne kadar devasa olduğunu tasarlayabilirsiniz! Bu nedenle, evrenin başlangıcında, tüm maddeler atom-altı-öğelere (enerjiye) dönüştürüldüğünde, evrenimizin çok yoğun bir plazma durumunda olması gerekmektedir.
Bu durum fizikçiler tarafından da öngörülmüş ve evrenimizin çok yoğun bir plazma şeklindeki ilksel durumundan, bir patlamayla genleşmeye başladığı (Gamov 1948, Penzias & Wilson 1965, vb.) öne sürülmüştür.
Şimdi bir nokta koyup, zaman kavramının bilgi oluşumuyla bağlantılı olarak gerçekleşen değişim-dönüşümler olduğunu bilmeyen fizikçilerin, böyle bir genleşmeyi nasıl açıklayacaklarını tasarlayın: Büyük bir patlama oldu ve evren genleşmeye başladı ve soğudu; bu soğumanın sonucu da 3 derece Kelvin radyasyonu (Cosmic Microwave Backgrond = CMB, Penzias & Wilson 1965) olarak günümüzde bile hala evrende mevcut!
Şimdi olayı bir de “bilgi” faktörünü dikkate alarak, varlıkların karşılıklı etkileşimlerle daha rahat bir duruma ulaşma çabaları sonucu geçekleşen “zaman” görüşüne göre yorumlarsanız, nasıl bir değerlendirme ortaya çıkar?   
Maddeler (moleküller) dünyası ile atom dünyası (atom-çekirdeği) arasında çok büyük bir fark vardır. Moleküllerin boyutları nano-metre ölçekli (10-9 m) iken, nükleon (çekirdek) boyutu femto-metre (10-15 m) ölçeklidir. Bir milyon katlık bir fark söz konusudur. İşte evrenin genişlemesi atomlar aleminden moleküller alemine geçişin bir sonucu olarak başlar. Yukarıda vurgulandığı üzere, atomlardan moleküllere geçişte milyon katlık bir hacim artışı olur. Evrendeki on üzeri 80 kadar  atomun da aynı anda moleküllere dönüştüğünü dikkate alırsanız, genişlemenin boyutunu tasarlayabilirsiniz.
Günümüzde evrenin Big-Bang adı verilen büyük patlamayla başladığı ve hemen ardından çok büyük ve ani bir genişlemeye (inflation) uğradığı ve halen de genişlemeye devam ettiği görüşü egemendir. Evrenin hala genişlediği görüşüne, galaksilerden gelen radyasyonlarda “doppler-olayına bağlı kızıla kayma” adı verilen bir görüş  neden olmuştur. Ancak “kızıla kayma” durumunun, galaksilerin yaşı ile ilgili olduğu (Halton Arp, 1998) görüşü, evrenin hala genleştiği görüşüne terstir, bak: Big-Bang var mı, yok mu  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/10/bigbang-var-m-yok-mu.html

Evrensel sistemin başlangıcındaki bu yoğunlaşmış plazma durumu, çok hareketli, sürekli bir salınım ve titreşim içindeki atom altı enerji paketlerinden oluşur. Bu plazma içinde zilyonlarca kuantum öğesini düşünün. Çok devingensiniz, sağa-sola, aşağı-yukarı, ileri-geri; çevrenizdeki zilyonlarca diğer kuant öğesi ile karşılıklı etkileşiyorsunuz; sürekli bir akım-akışkanlık içindesiniz; vs. Ne yapmalısınız ki, daha rahat bir duruma kavuşasınız?
Bunun cevabına ulaşmak için, insanların davranışına bakalım: İnsanlar tek başlarına yaşasalardı, her şeyi, her işi tek başlarına yapmak zorunda olurlardı ve kafalarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Ama ortaklıklar oluşturup, iş-bölümü yaparak ve ürünlerini takas ederek, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmışlardır. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklarda mevcuttur.
Fizik bilimi verilerine bakarsak, onların da rahatlama prensibini uygulayarak, çok devingen kuantum-aleminden, daha az hareketli üst-sistemlere geçtikleri görülür.
Enerji akışının yönü, kuvvet denilen varlıkları hareket ettirici faktörü belirler. Yani, kuvvet enerjinin bir yerden diğerine akışıyla oluşur. Bilgi ise, enerji-akış yönünü tayin edici trafik levhaları işlevini görür.  
         Güçlü-etkileşim, maddelerin özünü - çekirdeğini oluşturan öğelerin yerleşme-yönlenmelerini tayin eden trafik işaretleri  sistemidir.
Bu temel prensiple işlemlere başlanır ve önce maddelerin özü olan proton (2-up(u) ve 1-down(d) quarktan oluşan hidrojen çekirdeği) oluşturulur. (Nötron ise 2-d ve 1u-quarktan oluşur.) Evrenimizde bu nedenle en çok bulunan element hidrojendir ve %73lük bir orana sahiptir.

Sonra rahatlamanın ikinci adımı atılır ve elektro-manyetik etkileşim bilgileri devreye sokulur:
         Elektro-manyetik etkileşim, madde-özlerinden oluşan atom-çekirdeklerini birbirleriyle ilişkiye sokan trafik işaretleri sistemidir.
Bu temel prensiple farklı atom çekirdekleri birbirleriyle ilişkilendirilerek, daha büyük boyutlu moleküller alemine geçiş yapılır.


Yukarıda açıklanan bilgi oluşumuna bağlı zaman kavramı oluşumu ise, doğa-bilimsel verilere dayanmaktadır. Bu görüşün sonucu olarak öngörülen evren genişlemesi (inflation) ise, tamamen fiziksel bilgilere uygundur.

Geleneksel fizikçiler şimdiye dek doğadaki oluşumlarda “bilgi” diye bir parametre kullanmamışlar, bilgi ve bilinci hep varlıkların dışındaki bir sistemde kabul etmişlerdir. İşte bu fizikçi ve diğer bilim-insanlarının bilinç-altlarına yerleşmiş en büyük şartlanmışlıktır.

Jeolojik ve astrofiziksel verilere göre ortaya çıkan zaman olgusu 4 değişik konuda çok önemli sonuçlar ortaya koymaktadır:
         1- Evrenimizin başlangıçta sadece atom-altı-öğelerden oluşan yoğun bir plazma olduğu;
         2-atom ve molekül oluşumuna geçişle çok büyük bir genleşmeye maruz kalıp, soğuması sonucu 3º K radyasyonu (Cosmic Microwave Background) yaydığı;
         3- Her şeyin BİLGİ ile oluşturulduğu;
         4- BİLGİ düzeyinin ZAMAN içinde geliştiği, doğa ve dünyamızın evrimsel bir gelişme içinde olduğu; (Yani doğada fizikçilerin dedikleri şekilde düzensizliğe-kaosa doğru bir gidişat değil, düzenli sistemler oluşumuna doğru bir gidişat olduğu)
kesin bir şekilde anlaşılmaktadır.

Sizce doğadaki yaratıcılık ve yönlendiricilik enerjisi, varlıkların içsel bileşenlerinde midir; yoksa dışlarındaki harici bir sistemde midir?

Zaman  & Yaratılış-2

Zaman ve Yaratılış-1 başlıklı makaleyi okuduktan sonra devam edelim.
Bir konuda bir görüş oluşturacak veya bir davranışta bulunacağımızı düşünelim. Davranış neye göre belirlenir?
Bir varlığın davranışının nasıl belirlendiğini cansız dediğimiz varlıklar aleminden bir örnekle açıklayalım.
Çekül gibi cansız kabul edilen bir varlığın davranışını tasarlayın. Çekül, Hindistan gibi büyük bir ülkenin güney ucunda iken, dikeydir; yani kutup-yıldızı ile dikey-düzlem arasındaki açı coğrafik enleme (5 derece kuzey) uygun olarak 90+5 = 95 derecedir. Himalaya dağının eteğindeki Yeni  Delhi’ye (28.5 derece kuzey)  varıldığında, çekülün 90 + 28.5 = 118.5 derece göstermesi gerekir. Ama çekül ile kutup yıldızı arasındaki açının çok daha az olduğu ve çekülün artık yeryuvarı merkezini tam göstermediği ve Himalaya dağına doğru saptığı gözlenir.
Bu sapmanın ne kadar olduğu araştırıldığında, çekülün çok hassas şekilde,
         Himalaya dağı sisteminin kütlesinin ne kadar olduğunu;
         Bu yüksek dağ sisteminin ağırlık merkezinin nerede olduğunu;
         Bu ağırlık merkezinin kendisine ne kadar uzakta olduğunu (milimi-milimine);
         Kendi ağırlığının ne kadar olduğunu,
en hassas şekilde ölçüp-saptamış olması ve m1 x m2/ r2 formülüne göre hesaplanan değer kadar dağa doğru sapmış olması gerektiği görülür. Çünkü bu formül gravite (yerçekimi) adlı doğa yasasını temsil etmektedir. Çekülün de bu doğa yasasına uygun bir bilince göre davranmış olması gerektiği düşünülmektedir.
Peki olay acaba gerçekten böyle mi oluyor?
Fizikçiler varlıkların temel bileşenlerinin (atom-altı-öğelerinin) iki farklı davranışlı grup içinde olduklarını gözlemlemişlerdir: Birinci gruba FERMİON adı, ikinci gruba BOSON (bozon) adı verilmiştir. Fermionlar kütle sahibi, yani madde oluşturuculardır; aynı anda aynı yerde bulunamazlar, bu nedenle üst-üste gelip-çakışamazlar ve hep farklı yerler işgal etmek zorundadırlar. Bozonlar ise, fermionlara nasıl davranacakları bilgisini veren kuvvet-aktarıcılardır, kuvvet-alanı oluşturuculardır, üst-üste gelip, güçlerini, şiddetlerini artırabilirler veya azaltabilirler.   
 Çekül içindeki moleküllerin atomları çevreden gelen sinyallere göre sürekli olarak spin, salınım-düzlemi vs. gibi özelliklerini değiştirirler. Yüksek bir dağa yaklaştıkça, dağdan gelen sinyallerin şiddeti artar, çekülün atomları bu artışa uyacak şekilde salınım-düzlemi, salınım-yönü, vs. gibi özelliklerini sinyal şiddetine göre ayarlarlar ve buna uygun olarak, çekül dağ tarafına doğru kayar. Sinyaller fizikçilerin “boson“olarak tanımladıkları kuvvet aktarıcıları olan bilgi faktörüdür. Çekülün davranışı ise, moleküllerin içindeki atomların çekirdek- ve elektronları arası bağlantılarda gerçekleşen ayarlama olaylarıdır. Yani cansız olarak sınıfladığımız varlıklar aslında tam da cansız sayılamazlar, çünkü içlerindeki atom-altı-öğeler çevre faktörlerine göre spin, salınım (polarizasyon) düzlemi, salınım-yönü gibi özelliklerini değiştirebilmekte ve varlıkların konumları da ona göre değişmektedir. Bu davranış robotsu bir davranış değil, varlığın çevre faktörleri algılamalarına göre hesaplanıp-sergilenen, bilinçli bir davranıştır.
Dolayısıyla bilgi ve bilinç arasında bir ilişki ve bağ vardır. Zaman olgusunun açıklandığı makalede görüldüğü üzere, atom-altı-öğelerden başlanılarak, atom, molekül, hücre, beden gibi üst-sistemlere geçildikçe, varlıkların yaydıkları sinyaller gittikçe çeşitlenmekte ve aether dediğimiz sinyaller okyanusu gittikçe zenginleşmektedir. Koku, tat, sıcaklık, basınç, renk, yararlı, zararlı, iyi, kötü vs. gibi birçok yeni sinyal doğaya salınmaktadır. Bu sinyaller “bilgi” dediğimiz bir sinyaller okyanusu oluşturmaktadır. Çeşitli radyo, TV kanalı, vs. gibi aygıtlarla alınan sinyaller, çok çeşitli bilgiler olarak tekrar canlandırılmaktadırlar.
Bilgi, doğadaki tüm varlıkların kimyasal bileşimlerine uygun olarak çevrelerine yaydıkları sinyallerden

Şimdi insanların davranışlarının nasıl belirlendiği konusuna bakalım:
Bir insanın davranışını, o insanın zihniyeti, yani hayata bakış açısı belirler. Zihniyetin ise iki farklı bileşeni vardır: Bilinç ve Bilinç-altı
Birincisi ve en etkili olanı  “BİLİNÇ-ALTI” sistemi bilgileridir.
En etkileyici davranış belirleyici olan “bilinç-altı” bilgileri, ana-rahmine yerleştirildiğimiz andan itibaren ve de çocukluğumuzun ilk 6 yılı süresince, çevremizdekilerin davranışlarının, gelenek ve göreneklerin, kopyalanması ile edinilir. Bu bilgiler, atalarımızın asırlar boyu oluşturdukları verilerin özetlenmiş sonuçlarıdır. Otomatiğe bağlanmış davranışlarımızın bulunduğu bilinç-altı sistemimize kayıt edilirler.
Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar, ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.
Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşacak şekilde kopyalar. Çevresindeki insanların davranışlarını da aynen kopyalarlar. Bilinç-altı, kişinin hiçbir müdahalesi olmadan çevresindeki olaylardan etkilenerek kopyalanan, yani başka insanların düşünce ve davranışlarının kopyalanmış halleridir. Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır.
Bilinç-altına alınan davranışların en büyük kısmını ise atalarımızın otomatiğe alıp, gelenek ve göreneklerimize aktardıkları davranışlardan oluşurlar. Beynimizin büyük kısmı buna tahsis edilmiştir. Bilinç-altı, otomatiğe alınmış davranışlardan, iç-güdülerden oluşurlar. Bir davranış, (örn. Araba, bisiklet kullanmak) sık-sık tekrarlanmaya başlandıysa, o davranışlar da otomatiğe bağlanırlar ve bilinç-altı sistemine aktarılırlar. Bir araba kullanmayı öğrenmenin ne kadar zor ve stresli olduğunu hatırlayın. Ama öğrendikten sonra, artık hiçbir stres kalmaz, çünkü o kadar sık yapılır olmuştur ki, hücreler onu otomatiğe almışlardır. Yani bilinç-altı otomatiğe alınmış davranışlar topluluğudur. Her şeyi yeniden, sıfırdan başlayarak öğrenmek, çok zaman ve emek gerektirir, ki buna hiçbir ömür yetmez. Bu nedenle, “information & self-organisation” olarak özetlenen “bilgiye dayalı” oluşum ve gelişim sisteminde, eskiden-önceden edinilmiş bilgilerin kopyalanarak gelecek nesillere aktarılması temel bir prensiptir. Nitekim epigenetik denilen yeni bilim dalı, bu temel prensibin uygulanış şeklidir. (Epigenetik konusu daha sonraki bir bölümde işlenecektir)

İkincisi ve çok daha az etkili olanı ise “BİLİNÇ” sistemi verileridir. BİLİNÇ, o andaki arzular, beklentiler  ve değerlendirmelere göre oluşturulur; yani o andaki duruma uyan davranış şeklidir. Okul dönemi ve sonrası evrede edinilen bilgilere dayanırlar.
Bu iki farklı kaynağın insan hayatına etki oranı ise şöyledir: Bilinç %5 veya daha az, bilinç-altı %95 veya daha fazla! (Lipton 2008).
Bilinç ve Bilinç-altı konusunda ayrıntılı bilgiler http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/02/dom-12-bilinc-ve-bilincalti-ayrimi.html adresinde bulunmaktadır.
Şimdi bizlerin bilinç-altıda hangi verilerin kayıtlı olduklarını görelim:

1-) 2-3 asır öncelerine kadarki doğa görüşümüz:


İnsanlar doğadaki oluşum ve gelişimleri anlayabilmek istemişlerdir. Yıllık, aylık, günlük döngüler, doğada bir periyodik düzen olduğuna inancı pekiştirmiştir. Bu döngülere uyarak bitkilerin baharda filizlenip, kışa girerken solup-dökülmesi; tüm canlıların sürekli bir beslenme dürtüsü içinde olmaları; hayvanların yılın belli aylarında çiftleşme-üreme dürtüsüne kapılıp, çoğalmaları; vs.. Tüm bu olayları yönlendirici- itici-oluşturucu bir güç sistemi olması gerektiği inancı, TANRI adı verilen bir güç sistemine atfedilmiştir.
Diğer taraftan, kah bir kuraklıkla tüm ürünlerin yok olması, bir volkan patlamasıyla veya bir depremle çevredeki tüm canlıların zarar görmesi, kah bir kasırgayla her şeyin alt-üst olması doğadaki bu düzenleyici gücün, yapıcılık-yaratıcılık kadar, yıkıcı-yok edici özellikleri de olduğu inancını beraberinde getirmiştir.
Bu farklı olayların farklı güç sistemleriyle oluşturulduğu inancıyla, çok tanrılı dinsel inançlar geliştirilmiştir. Atalarımızın doğa anlayışı hakkındaki görüşleri, http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/atalarimizin-doga-anlayisi.html  adresli blog-sayfasında oldukça ayrıntılı bir şekilde tanıtılmıştır.
Doğadaki olayları yönlendirici gücün kaynağının Güneşten gelen enerji olduğu bilgisinin oluşmaya başlamasıyla, tek-tanrılı bir doğal sistem inancı doğmuş ve çeşitli yeni dinsel inançlar ortaya çıkmıştır. (İlahi-gücü temsil ettiğine inanılan kişilerin hep 24 Aralıkta doğduğu inancı, veyahut “Güneşin oğlu” etiketi, Güneşin en az enerji verdiği  21-23 aralık tarihlerinden sonra, 24 aralıktan itibaren tekrar gittikçe artan bir güçle dünyamıza enerji verdiği gözlemine dayanmaktadır.)
Tüm varlıkların “YE, ÇOĞAL, HAYATTA KAL” şeklinde ebedi bir dürtü altında olması, bu dürtüyü tetikleyen bir faktörün mutlaka olmasını gerekli kılar.
Zamanın felsefecileri, doğa ve dünyamızın ilahi bir Doğa-Üstü-Güç (DÜG) tarafından, hava + toprak + su + ateş öğelerinin karıştırılmasıyla oluşturulduğu şeklinde bir teori ortaya atmışlardır. Bu teori 2-3 asır öncelerine kadar kabul görmüştür ve insanlar, varlıkların bu ilahi güce hizmet için yaratıldığına inanmışlardır.
Şimdiye dek doğadaki bu oluşturucu-yönlendirici faktörün varlıkların dışında, onların üstünde bir sistemden gelmesi görüşü egemen olmuştur. Doğa-üstü bir sistemin varlıkları oluşturup, etkilediği ve yönlendirdiği, doğa yasalarını bu doğa-üstü güç sisteminin oluşturduğu, varlıkların ise bir robot gibi bu doğa yasalarına uydukları görüşü, günümüzde hala egemen görüştür. Doğadaki her şeyin tepedeki bir doğa-üstü güç sistemine bağlı olduğu kabul edildiğinden, tepedeki bu güç sisteminin ebedi ve sonsuz ömürlü bir varlık olması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. Bu güç sistemi ebedi, sabit, değişmez kabul edildiğinden, bu görüşe değişmez-sabit  anlamında STATİK SİSTEMLİ doğa görüşü diyoruz.

2-) 1-2 asır önceki düşünce tarzımız:

Doğadaki tüm varlıkların, oksijen, azot gibi belli sayıda temel elementlerden oluştuğu anlaşılmıştır. Bu temel elementlerin sayısı başlangıçta Lavoisier (1789) zamanında  33 olarak saptanır. Bir asır sonra Mendeleyev (1869)  periodik tablosunda 66 elemente yer verir.
Bu arada Darwin (1859) evrim teorisini ortaya atar. Doğadaki varlıkların ortak bir atadan kökenlendiğini, doğal-sistemin en güçlüleri seçerek,  evrim denilen bir süreci işlettiğini ileri sürer. Evrim teorisinde de doğal seçici denilen   bir DÜG-sistemi kabul edilir ve varlıkların birer robot gibi bu DÜG-sisteminin oluşturduğu doğa-yasalarına uyarak yaşadıkları kabul edilir.
Darwin’ci görüş, güçlülerin güçsüzlere galip geldiği bir yaşam felsefesini destekler.
Sunulan şekillerde ve yapılan açıklamalarda vurgulandığı üzere, her iki görüşte de, varlıkların kendileri bilgili ve bilinçli değillerdir. Bilgi, güç-enerji, bir Doğa-Üstü-Güç (DÜG) sistemindedir.
        O her şeyi bilir (omniscient);
        O ebedidir, değişim-dönüşüme uğramaz;
        Zaman onun ebediliğine endeksli bir sonsuzluktur.
Böyle tanımlanan bir güç-sistemi, ebedi, değişmez ve sabit olmak zorunda olduğundan, değişim-dönüşüme uğrayamaz. Bu nedenle böyle bir sisteme STATİK SİSTEM denir.

3-)  Kuantum kavramının doğuşu ve Dinamik Sistemler fiziğininin yükselişi:

1900lü yılına gelindiğine, çoğu temel kimyasal elementler keşfedilmiş ve maddelerin bu kimyasal elementlerin tam-sayılı katlarından oluştuğu anlaşılmıştı ama atomların yapısı henüz keşfedilmemişti. Atomların içlerinde muazzam bir enerji depolandığı henüz bilinmiyor, enerjinin termodinamik yasalarıyla belirlenen bir sistemde değişip-dönüştüğü, bu nedenle de, her işlem sonucunda bir miktar enerjinin kayıp olduğu dikkate alınarak, doğadaki enerjinin kullanıldıkça, kullanılabilir enerjinin gittikçe azalacağı ve kullanılmayan atık enerjinin gittikçe azalacağı, bu nedenle de, doğada her şeyin zaman içinde düzensizliğe doğru gideceğini  öngören termodinamiğin 2. Yasası tüm fizik dünyasınca kesin doğru olarak kabul ediliyordu.
Çözülemeyen problemlerin başında ise, “black-body-radiation = siyah-cisim-ışıması” denilen ısı-radyasyonu grafiği yer alıyordu. Örneğin, 5000 Kelvin derecede bir sıcaklığa sahip olan Güneş gibi çok sıcak bir cisimden yayılan radyasyon, şekilde mavi hatla çizilen şekilde “görünür-ışığın”  maksimum oluşturduğu bir elektromanyetik spektrum oluşturur; sonra iki yönde de radyasyon azalır ve sıfırlanır.
O zamanın klasik fizik bilgileri ise, radyasyonun dalga-boyu küçüldükçe (ultraviyole ışınlara doğru) gittikçe şiddetin artacağı ve ultra-viyole ışınları felaketine yol açacağını öngörüyordu.
Fizikçiler bu çelişkiyi çözmeye çalışıyorlardı. Max Planck (1900) bu çelişkiyi çözen fizikçidir. Çözüm formülünün anahtarı ise, enerji aktarımının gelişi-güzel değerlerde olamayacağı, ve (h) simgesiyle gösterilen sabit bir değerde olması gerektiği ilkesidir.
O zamana kadar, enerji alış-verişinin istenildiği kadar büyük veya istenildiği kadar küçük (hatta sıfır) değerine kadar değiştirilebileceği görüşü egemendi, çünkü bunu yapma yetkisinin tepedeki bir olağan-üstü-güç sisteminin elinde olduğuna inanılıyordu. O güç de, istediği her şeyi yapabilirdi.
(h) simgesiyle tanımlanan quantum (kuant) kavramı doğadaki en küçük enerji veya etkileşim öğesidir, daha küçük parçalara ayrılamaz, bölünemez. Diğer enerji öğeleri veya birimleri bu temel öğenin (h) katlanmalarıyla oluşurlar. Yani doğada gelişi-güzel bir davranış yoktur, her şey temel bir etkileşim (enerji) biriminin birer birim artırılması veya azaltılmasıyla oluşmaktadır.
Kuant kavramının keşfiyle birlikte, kuantum-fiziği denilen yeni bir bilim dalı gelişmeye başlar. Bizlerin aşina olduğu, katı-sıvı veya gaz durumlu maddeler aleminden çok farklı bir dünya söz konusudur.
Bizler su, taş, toprak gibi maddelerin atomlardan oluştuğunu öğrendik. Ama madde dediğimiz bu öğeler atomların kombinasyonlarından oluşurlar. Bir atomu, molekül durumundan ayırıp tek başına izole etmeye çalışırsanız, atomun boyutunda muazzam bir değişiklik geçekleşir.
Şöyle ki: Atomlar bir çekirdek ve o çekirdeğin etrafında bulunan elektronlardan oluşurlar. Moleküller, atomların çevresindeki elektronların ortak kullanılmaları prensibiyle oluşurlar.  Yani elektronlar olmazsa, moleküller oluşturulamazlar.
Moleküller parçalanıp, atomlar tek olarak izole edildiğinde, atom-çekirdekleri ortaya çıkar. Elektron halesinden yoksun bir çekirdeğin boyutu 1-2 femtometredir. 1 femtometre, milimetrenin trilyonda biri kadardır (10-15 m). Halbuki çevrelerinde elektron halesi olan atomlar (yani molekül yapıcılar) 100.000 femtometre’den büyüktürler. Bu farkı anlamanız için şunu tasarlayın: Bir atomun çekirdeği İstanbul’da Kız-Kulesinin tepesindeki bir portakal ise, onun elektronları, Büyükada’daki bir toplu-iğne ucu boyutundadır. Moleküller, çekirdeklerin bu kadar uzakta olacak şekilde birleşmelerinden oluşurlar. Bu nedenle bizlerin (su, taş, toprak) olarak gördüğümüz maddeler, sabun-köpüğü gibi boşluksu şeylerdir.
Maddelerin bu köpüksü yapısı ile, atomların çekirdek yapısı arasındaki farkın maddelerin davranışlarına etkisi ne? Bu neden önemli ki, burada anlatılıyor?
Köpüksü yapılı-dokulu varlıklar ile atom-çekirdeği gibi yoğun dokulu varlıklar arasında çok temel bir fark vardır, o da hareketlilik faktörüdür.  Köpüksü dokulu maddeler, örneğin bir mermi saniyede yüzlerce metre, bir uzay uydusu saniyede bin metre hızla gidebilir. Ama asla ışık hızıyla 300.000.km/sn gidemez. Ama atom çekirdekleri ışık hızında ilerleyebilirler. Yani radyasyon oluştururlar. Bu nedenle, bizlerin aşina olduğumuz moleküller-şeklindeki alemden, atomlar şeklindeki aleme geçince, varlıkların hareketlilik yetenekleri, enerji potansiyeli anormal artmış olur; yani radyasyona dönüşmüş olurlar.
Özetleyecek olursak, doğada iki ayrı sistem vardır: MİKRO-ALEM ve MAKRO-ALEM; Birincisi enerji doludur, radyasyon olarak çevresindeki varlıklarla etkileşir; diğeri sabit-yapılı, az- yavaş hareketlidir.

3.1-) MİKRO-ALEM Özellikleri

Mikro-alem, atom ve atom-altı-öğeler sisteminden oluşur. Bunlara kuantlar alemi deriz, çünkü hepsi, en küçük etkileşim birimi olan kuantlara  has şu ortak özellikleri gösterirler:
                    1) Kuantlar rastgele davranmazlar, gidecekleri yeri (hedefi) kendileri belirler. Nereye gidilecek?
                    2) Hedef belirlemekte, salınım (veya ölçme)-adımlarına göre işlem yaparlar ve bir olasılık hesabına göre en uygun hedefi seçerler. Çevrede ölçülecek ne kadar hedef var?
                    3) İlerleme sırasında, ya sağa, ya da sola dönülerek gidilir. Sağa dönerek mi gidilsin, sola dönerek mi?
                    4) Salınım-adımının olacağı düzlem 0 -360 derece arasında değişebilir. Kaç derecelik bir açıda salınımlar yapılsın?
                    5) Belirlenen hedefe ulaşıla bilinmesi için, önlerinde aşılması güç bir engel varsa, “tünelleme” denilen bir faktörden yararlanırlar. Zıplama enerjisi nasıl sağlanacak?
                    6) Birbirleriyle “haberleşip”, evrensel ölçekte enerji dengelenmesi yapabilirler. Evrendeki o kadar çok öğe arasında nasıl denge sağlanacak?
                    7) Kuantlardan oluşan enerji-kümelerinin her biri farklı ömürlüdür; kimi saniyenin on-milyarda biri, kimi bunun üç-katı; kimi saniyenin yüz-milyonda biri, kimi bunun 3 veya 5 katı daha uzun süreli “yaşar” ve sonra bir başka oluşumu tetikleyerek sönümlenir. Her bir öğenin ne kadar yaşayacağı (etki-süresi) nasıl saptanacak?
 (Enerji-yoğunlaşmaları olan atomların da çok farklı ömürleri olan türleri (izotopları) vardır. Canlılar bunlardan yararlanıp faklı ömürlü proteinler yaparlar, bedenlerindeki işlemlerin ne kadar süreyle etkili olacağını saptayacak iç-saatler böyle oluşturulurlar.)
                    8) Çevrelerindeki tüm varlıkları algılarlar ve onlarla ilişkilerini, çevresindekilerin kendilerine bakış açısına göre belirlerler. Oluşacak o kadar çok yarışmacı arasından, en iyi olan nasıl seçilecek?
 (Observer effect =Gözlemci etkisi)  (Bu özellik, kuantlar aleminin, farklı bedenler içinde farklı davranışlarda bulunmalarını sağlayan en önemli özelliktir.)
                    Kuantlar alemi öğelerinin doğum-ölüm döngüleri vardır. Her yaşamdan (bir salınım döngüsünden) sonra  tekrar doğarlar.

Kuantlar aleminde katı, sabit hiçbir şey yoktur; madde ve enerji iç-içedir, her şey akışandır ve radyasyon şeklindedir. Zaman kavramının açıklandığı paragraflarda gösterildiği üzere, evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar. Kuantlar alemi çok farklı büyüklükte enerji-kümeleşmelerinden, radyasyonlardan oluşur, en küçüğü kuantum sözcüğünün ortaya atılmasına neden olan Planck-sabitidir, (h) simgesiyle gösterilir. Tüm diğer enerji-kümeleri bu (h)nın tam sayılı katlarından oluşurlar. Proton -nötron-elektron gibi bizlerin aşina olduğu öğeler, yüksek enerjili, orta enerjili, ve düşük enerjili olacak şekilde binlerce kat  farklı büyüklükteki enerji-kümelerinden oluşurlar. Bu enerji kümeleri çevre koşullarıyla değiştirilip, bir-birlerine geçiş yapabilirler. Aşina olduğumuz maddeler düşük enerjili olanlardan oluşurlar.
Kuantlar aleminin oluşturduğu MİKRO-ALEM, doğadaki tüm diğer oluşumları, bilinçli şekilde seçip-değerlendiren ve iyilerin gelişmesini, kötülerin elenmesini sağlayan en temel yapıcı-oluşturucu sistemdir. Bu nedenle, bakterilerden başlanıp, insanlığa doğru geliştirilen tüm canlılar dünyası, kuantsal alemin kendilerini seçerek, hayatta kalmalarını sağlamaya yönelik bilgi oluşturma ve o bilgilere göre örgütlenme çabaları içindedirler. Görüleceği-anlaşılacağı üzere, kuantsal alemin (enerji aleminin) işi o kadar zordur ki, sürekli didinip, çaba sarf etmesi, yeni bilgiler oluşturması ve o bilgilere göre de örgütlenmesi, yapılaşması gerekmektedir. Kuantların yerinde siz olsaydınız, bu kadar yorucu-hareketli işlemlerden kurtulmak için ne yapardınız?

3.2-) MAKRO-ALEM Özellikleri

Makro-alem bizlerin aşina olduğu, köpüksü-dokulu, varlıkların “Ye, çoğal ve hayatta kal” ve “information & self- re-organisation” prensibiyle gerçekleşen evrimsel doğadır. Alt-sistemlerden – üst-sistem oluşturulması şeklinde büyüyen bir yapılaşma söz konusudur.
 “Information & self-organisation” olarak özetlenen Dinamik sistemler fiziği (Synergetic), doğadaki bu dinamik işleyiş mekanizmasının  temel kurallarını ortaya koymuştur. (Haken 2000).
                    1-Doğadaki her şey alt-sistem – üst-sistem şeklinde gerçekleşir.
                    2-Üst-sistemde geçerli olacak kurallar tüm katılımcıların karşılıklı etkileşimleriyle (rezonans oluşumlarıyla), ortaklaşa alınır.
                    3-Güç (enerji) her zaman alt-sistemlerdedir.

Felsefi açıdan konuyu ele alan Feibleman: (1954) “Theory of Integrative Levels” adlı eserinde , “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatlarında şunu vurgular:
                    1-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;
                    2-karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
(Düzey ve sistem eş anlamda kullanılmıştır.)
Her şey alt-sistemlerin üst-sistemler içinde birleşmeleri şeklinde gerçekleşiyor. En alt sistem kuantum-alemidir; nitekim “quantum” terimi, doğadaki en temel etkileşim öğesidir. Her şey onlarla başlar ve onlar tarafından yönlendirilir.
Yukarıda belirtilen 8. Özellikte (observer-effect= gözlemci-etkisi) görüldüğü üzere, mikro-alem, üst-sistemlerin gösterdikleri hedefe gidecek şekilde davranırlar. Yani bir midyenin yapısında bulunan atom-altı-öğeler midyenin çıkarları, bir insanın bedeni içindeki atom-altı-öğeler, o insanın çıkarları doğrultusunda davranırlar. Ama evrensel ölçekte enerjinin korunması ve dengelenmesi özellikleri nedeniyle, oluşturacakları varlıkları asla sonsuz ömürlü yapmazlar ve belli bir süreç sonunda varlık tekrar parçalarına ayrılır (mikro-aleme dönüşür) ve doğadaki evrensel sistemle kalibrasyona uğrayarak, tekrar yeni üst-sistem oluşumlarına katılır.

3.3. DURUM - DEĞERLENDİRMESİ

Yukarıda sunulan 3 farklı bakış açısı örneğinde görüldüğü üzere, insanlığın hayat görüşü zaman içinde değişmektedir. Ancak bu değişimlerin insan bilincine yansıtılması çok ama çoook geciktirilmektedir. Bu gecikmeyi yukarıda anlatılan 3 farklı doğa görüşünden fark edebiliriz. “Geciktirme” işlemi hep tepedeki zümrenin, çıkarlarını koruma güdüsüyle, halkın yeni doğal bilgilerle donatılmasını engelleyici taktikler kullanması sonucu olmaktadır. Atatürk, devrimleri ve köy-enstitüleri projesiyle bu çarkı kırmak istemiştir, ama sonra gelen liderler buna engel olmuşlardır.
İnsanların hayata bakış açısı, eğitim sistemine ve gelenek-göreneklerine göre farklı olmakta, bu farklılık ise, insanlar arası etkileşimleri, ortak bir yaşam sistemi içinde anlaşma ve uzlaşmalarını zorlaştırmakta, hatta olanaksız yapmaktadır. Böyle olunca da, kavga ve savaşlar içinde çırpınan bir insanlık dramı yaşanmaktadır.
Bilinç-altı otomatiğe alınmış davranışların kopyalarından oluşurlar. Atalarımızdan devraldığımız bu davranışların başında ise statik sistemli bir doğada yaşanıldığı görüşü gelir.
 STATİK SİSTEMde
         varlıkların kendileri bilgili ve bilinçli değillerdir. Bilgi, güç-enerji, bir Doğa-Üstü-Güç (DÜG) sistemindedir.
        O her şeyi bilir (omniscient);
        O ebedidir;
        Zaman onun ebediliğine endeksli bir sonsuzluktur;
        O değişim-dönüşüme uğramaz. Hep aynı kalır.

Halbuki doğada dinamik sistem geçerlidir.
DİNAMİK SİSTEMDE
        oluşturucu güç, enerji vs. kuantum alemindedir;
        çevreyle sürekli etkileşim içindedirler;
        Bilgi oluşturularak sürekli yeni üst-sistemler yapılır;
        Oluşan yeni üst-sistemlerin en iyileri seçilip, kötü olanlar terk edilir.
        Tüm varlıkların içlerinde mevcut olduklarından,
        her an her-yerde (omnipresent) özeliklildirler;
        her şeyi yapabilirler (omnipotent) özelliklidirler;
        Doğum-ölüm döngülü olduklarından, yeni bilgi oluşumlarına göre, doğayı her gün yeniden düzenleyici bir sistemdirler.
        Zamanın her şeyin ilacı olması, dinamik sistemin bu özelliği sonucudur.

İnsanlığın asırlardır statik sistemli bir doğa anlayışını kopyalayarak şartlandırılması nedeniyle, fizikçi, biyolog, vs gibi tüm bilim insanları, varlıkların çevrelerini  algılayarak, değişen koşullara uyum sağlayacak şekilde, yani bilinçli olarak değişim-dönüşüme uğradıklarını kabullenmezler. Çünkü bilinç-altları statik sistemli görüşe göre  programlanmıştır. Statik sistemde bilgi ve bilinç tepededir, tabanda olamaz. Kuantum aleminin yukarıda belirtilen özelliklerine rağmen, bilim-insanları kuantum-alemini bilinçli kabul edememektedirler.
Hücrelerimiz içindeki atomlar ve onların alt-öğeleri, kuantsal sisteme özgü yukarıdaki özellikler, gösterince, doğadaki oluşturma erkinin varlıkların dışında bir sistemde olduğu geleneksel şartlandırmasıyla programlanmış insanlar ne diyeceklerdir? Elbette “biz kuantum fiziğini anlayamıyoruz, hiç kimse anlayamıyor” diyeceklerdir. Ve hala da öyle diyerek, insanlığı kafa karışıklığı içinde tutmaya devam etmektedirler.
Yani Doğa dinamik (yani CANLI)  bir işletim temeline dayanıyor. Doğanın kendisi, daha doğrusu doğanın özü canlıdır ve bu canlılık bilgi oluşturma potansiyeline dayalı olarak sürekli gelişiyor, evrim denilen bir süreç ortaya çıkıyor, ve insan beyni bu evrimsel sürecin  bir aşamasını oluşturuyor. Yani doğa ve dünyada DİNAMİK bir İŞLETİM sistemi geçerlidir.
Statik sistemin “Tanrı” olarak tanımladığı yaratıcı güç sistemi, DİNAMİK SİSTEMdeki “ENERJİ”ye denk gelmektedir. Yani ENERJİ doğal sistemin tanrısıdır ve bilgi ve bilinçle hareket etmektedir.
Not:   Bizler uzlaşamazsak, barış ve huzur asla gelmeyecek.Toplum hayatı biz insanların karşılıklı etkileşimlerimizle oluşturulacaktır; kimse uzaydan gelerek toplumsal yaşamımızın kurallarını oluşturamaz. Bu konuda atılması gereken ilk adımlar, uyulması gereken temel ilkeler şu adresli yazıda bulunmaktadır:
 Toplumsallaşma ilkeleri:
  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2018/02/toplumsallasmann-admlar.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder