Neden DOM?


   

Zaman ve Bilgiyle Yaratılışlar
Sürekli değişim-dönüşümlü Dinamik Oluşum Mekanizmalı (DOM) bir doğadayız. “Information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği, doğa ve Dünyanın Bilgiye dayalı bir evrimleşme içinde olduğunun matematiksel ve fiziksel verilerini sunmuştur. Bunların gelişim tarihçesi burada özetlenecektir. 

DOM = Dinamik Oluşum Mekanizması neden çok önemlidir?
DOM haricindeki görüşler neden insanlığın sorunlarını çözemez? 

DOM'a Giriş

DOM-görüşü nasıl ortaya çıktı?
Doğada bir denge ve düzen vardır. Bu çalışmanın amacı, doğadaki bu denge ve düzenin nasıl oluştuğunu bilimsel verilerle açıklamaktır.
  
Prof. Dr. İsmet Gedik

    Doğadaki Dinamik Oluşum Mekanizması sözcüklerinin ilk harfleri alınarak DOM kısaltılması yapılmıştır.

Okuyucuya not: DOM makalelerinde anlamanız zor olan veya sizi sıkabilecek bazı formüller  - grafikler varsa da,  yazıyı okumaya devam edin, verilmek istenilen temel bilgileri alacaksınız.)

Teşekkür: Bu web-sayfasının tasarımı ve yapımı tamamen sevgili arkadaşım Ayhan Öktem tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle kendisine müteşekkirim. Çeşitli görüşleriyle yazılarımın daha mantıklı olmasına katkıda bulunan diğer internet arkadaşlarıma ve öğrencilerime de çok teşekkür ederim.
I.         BÖLÜM

1.              DOM-görüşü nasıl ortaya çıktı?


Üniversitede yeryuvarının tarihi ve yeryuvarında hayat sisteminin gelişimi (paleontoloji) derslerini vermeye başladığım 1970’li yıllardan birinin sonlarına doğru bir öğrencim şuna benzer bir soru sordu: “Hocam, bize hayatın yeryüzünde nasıl oluşup-geliştiğini fosil bulgulara dayanarak anlatıyorsunuz. Güzel bilgiler. Peki, hayat nedir? Niçin doğuyoruz ve niçin ölüyoruz? Hayat niçin doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş?”
Bu soru karşısında tatmin edici bir cevap veremedim. Bunun üzerine, “dünyada bu konuda neler biliniyor, kimler ne biliyor” konusunu deşmeye başladım. Yayınları takip edip, bu konuda bilinenleri taradım. Hayatın ne olduğu konusunda tek bir önemli yayın vardı ve meşhur bir fizikçi tarafından yazılmıştı: Schrödinger, 1945, “What is Life”. Schrödinger bu yayınında hayatı fiziksel bakış açısı ile değerlendiriyor ve “hayat negatif entropi artışı olayıdır” şeklinde bir sonuca varıyordu. “Negatif entropi artışı” kavramından ne anlaşılması gerektiğine gelince: Fizikçiler arasında o zamanlarda (hatta çoğu fizikçide hâlâ günümüzde), doğada düzensizliğe doğru bir gidiş olduğu kanısı yaygındı ve bu düzensizliğe doğru gidiş “entropi artışı” olarak ifade ediliyordu. Schrödinger ise hayatı “negatif-entropi artış sistemi” olarak tanımlamakla, hayatın doğada bir düzen oluşturma eylemi olduğunu ifade etmiş oluyordu. O zamanlar fizikte doğa ve dünya dinamik bir sistem olarak ele alınmıyordu, dolayısıyla, düzensizlikten (kaostan) düzene doğru bir gidiş olduğu ve doğa ile dünyanın dinamik- yani yaşayan- bir sistem olduğu henüz bilinmiyordu.
Bunun üzerine:
- Tüm büyük dinsel öğretileri  (Tevrat, İncil, Kuran, Budizm, Taoizm), mümkün olduğunca çok-kaynaklı, temel kitaplarından okudum.
- Çin, Hint, Yunan, İslam felsefeleri dâhil, günümüz felsefecilerinin görüşlerini içeren yaklaşık 25.000 sayfalık (e-book) felsefe yayın serisi satın alıp, temel hatlarıyla ne denildiğini anlamaya çalıştım.
- İnsanlığın tarihsel gelişiminin nasıl olduğu, hangi düşünsel aşama evrelerinden geçtiği konusundaki araştırmaları takip ettim.
- Dünyadaki en eski yazılı bilgi kayıtlarını oluşturan Sümer tarihi ve belgelerini ayrıntılı şekilde takip ettim; 5-6 bin yıl önceki insanların nasıl düşündüklerini anladım.
- Kutsal kitap bilgileri ile bu eski insanlık bilgileri arasındaki ilişkilerin farkına vardım.
Bu bilgiler arasında, hayatın niçin doğum ve ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu açıklayan bir görüş bulunmuyordu.
Hayatın ne olduğu ve niçin doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu sorusuna çözüm bulmaya çalıştığım dönem, tam da fizik, genetik, nörofizyoloji gibi bilim dallarında çığır açıcı araştırmaların hız kazanmaya ve “beyin” denilen kara kutunun gizeminin anlaşılmaya başladığı yıllara rastlar. Fizikçiler elektron ve pozitronların çevrelerindeki varlıklardaki değişimlerden etkilenerek davranışlarını değiştirdiklerini saptamışlar ve bundan yararlanarak da, beyin gibi organların içlerindeki hücrelerde gerçekleşen değişimleri bu yöntemle görüntüleyebilmeyi başarmışlardı (EMR/emar, PET, vs). Bir insan nasıl düşünüyor, düşünce ve davranışlarımız nasıl oluşuyor ve denetleniyor gibi soruların yanıtları o yıllardaki nörofizyolojik araştırmalarla aydınlanmaya başlanmıştı. Bu ve benzeri başka yeni yöntemlerle, bedenlerin içlerinde gerçekleşen olaylar ile bedenlerin davranışları arasındaki ilişkiler aydınlanmaya başlamış ve tüm canlıların düşünce ve davranışlarının beden içindeki hücrelere bağlı olarak gerçekleştiği ortaya konulmuştu. 
Bu tür araştırmalar çok yoğunlaşmış ve
- hücrelerin içlerindeki olayların rastgele olmadığı ve hücrelerin içlerindeki organeller arasındaki tüm etkileşimlerin bilgiye dayalı bir haberleşme ile gerçekleştiği, proteinlerin “adres etiketleri” ile donatıldıkları ispatlanmıştı (Blobel 1999, Nobel ödülü).

- neyin nasıl yapılacağı, nelerin nelere bağlı olarak gerçekleştiği veya gerçekleşeceği gibi olayları tayin eden “bilgi” dediğimiz faktörün hücrelerin kimyasal bileşimlerinde ve fiziksel dokularında depolandığı ortaya konulmuştu (Kandel 2001, Nobel ödülü),
- Biyolojik alanda bu tür yeni düşünce ve yaklaşımlar ortaya konulurken, fizik biliminde de çığır açıcı yenilikler ortaya çıkmaya başlamış ve doğada düzensizlikten düzene geçiş olduğu (Prigogine 1977 Nobel ödülü) ve tüm bu olayların “bilgiye” dayanılarak yapıldığı (Information & Self-organisation, Haken 1983, 2000, Camazine et al. 2001) fiziksel ve matematiksel verileriyle ortaya konulmuştu.
Doğru zamanda doğru yerde olmak çok önemli iki faktördür. Bu tür araştırmaların ortaya konulduğu bir zamanda yaşamak, bu bilgileri arayan biri için çok önemlidir. Doğru yerde olmak ise, benim yaşadığım yer ve yaptığım iş ile ilgili bir konuydu. Mesleğim bu konuda bir değerlendirme yapmak için çok uygundu; çünkü
- hem yeryuvarında hayatın oluşum ve gelişimlerini zamana göre araştıran biriydim,
- hem de taşıyla toprağıyla yeryuvarının litosferi, hidrosferi, atmosferi ve biyosferinin zaman içinde nasıl değişip-dönüştüğünü araştıran bir mesleğim vardı.
Bu nedenle  “zaman” kavramını en iyi anlayıp-yorumlayan biriydim. Fizik, genetik nörofizyoloji gibi bilim dallarında yukarıda belirtilen yenilikler gerçekleşirken, bu araştırmaları takip eden ve hayatın anlamını yakalamaya çalışan biri olarak, atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu anlayamadıklarının farkına vardım.
Sorun, “zaman” kavramının tanım ve anlamında yatıyordu.


1.1.     Zamanı anlamayan Hayatı anlayamaz.

Sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz.
Peki bu değişim-dönüşümlerin neden oluştuğunu biliyor muyuz?
 HAYIR, bilmiyoruz.
Değişim-dönüşümlerin nereye doğru gittiğini biliyor muyuz?
Hayır, onu da bilmiyoruz.

Peki, bu önemli konuları bitmezsek, ne için yaşadığımızı nasıl bileceğiz? Hayatımızın anlamı ne olacak?

2.           Doğa alt-sistem üst-sistem yapılarından oluşur.


Bir şeyin nasıl oluşup-geliştiğinin bilinmesi doğal sistemin anlaşılması demektir. İnsanlar doğal sistemin oluşumu hakkındaki bilgileri:
          ya gelenek-görenekleriyle kendilerine aktarılan bilgilerden (ki bunların başında dinsel inançlar gelir)
         Ya da okullarda öğretilen doğa bilimlerinden öğrenirler.
Gelenek-göreneklerle aktarılan dinsel bilgiler, doğadaki oluşumların TANRI adını verdikleri doğa-üstü bir güç sistemi tarafından oluşturulduğunu ve zamanın bu ebedi varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olduğunu öğretir. Bu görüş, tepedeki bu varlığın ebedi ömürlü olmasını gerekli kılar. Yaratıcı ebedi olmazsa, doğal sistemin çökmesi gerekeceğinden, zaman bir sonsuzluk olarak kabul edilmiştir.
Okullarda öğretilen bilgiler ise, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji gibi doğa-bilimsel kaynaklara dayanan evrimci, materyalizm gibi görüşlerdir. Ancak, zaman kavramının başı-sonu olmayan bir sonsuzluk olduğu inancı, daha sonra oluşturulan evrimci, materializm vs. gibi görüşlerde de aynen devam etmiştir.
Dolayısıyla zaman kavramı anlaşılması en önemli kavram olarak karşımızdadır.
Canlıların belli ömürleri vardır, ve bu ömür sonunda canlı ölür, sonra tekrar doğar. Ölüm bir parçalarına ayrışma işlemidir. Doğum ise, parçaların tekrar birleştirilerek bir beden oluşturması eylemidir. İşte doğadaki yaratılışın gizemi bu doğum-ölüm döngüsünde yatar.  Hayatlar ömürlerden oluşur; ömür ise zamanın bir dilimidir. Dolayısıyla HAYATın ne olduğu, zaman kavramının çözümüne bağlıdır.

Örnek: Bedenlerimiz hücrelerden oluşur; Hücreler Alt-Sistem, bedenler Üst-sistemdir.
Hücre bir moleküller topluluğudur. Moleküller alt-sistemdir, onların birleşmesiyle hücre denilen üst-sistem olmuş olur.
Molekül bir atomlar topluluğudur: örn. su molekülü H2O hidrojen ve oksijen atomlarından oluşur. 
Atom bir atom-altı-öğeler topluluğudur; örn. oksijen 8 proton + 8 (biraz daha az veya biraz daha fazla) nötron ile böyle bir çekirdeğin çevresindeki elektrondan oluşur.
Proton ve nötron ise, kuark denilen ve ASLA YALNIZ BULUNAMAYAN, yalnız olamayan öğelerden oluşurlar. Yani proton ve nötron dediğimiz madde oluşturucu öğelerin temel bileşenleri, birer sabit yapılı varlık değil, sürekli akış, sürekli bir değişim-dönüşüm halinde canlı öğelerdir.
Doğada bir alt-sistem – üst-sistem yapılaşması varsa, önce birinci bir soru:
1.               Bu yapılaşma hangi yönde ilerliyor veya gelişiyor; yani önce büyük (üst) sistem mi vardı, yoksa küçük (alt) sistem mi vardı?
Sonra diğer önemli 2 soru:
2.               Bu oluşumları kim tetikleyip, yönlendiriyor?
3.               Yönlendirme işlemi nasıl oluyor? Yani bir öğenin nasıl davranacağı nasıl belirleniyor?

Önce birinci soruyu yanıtlayalım:

2.1.      Yapılaşmalar hangi yönde ilerliyor veya gelişiyor?

Yapılaşmaların hangi yönde gelişip ilerlediğini saptamanın yolu, geçmiş-gelecek ilişkilerini açıklayan zaman olgusundan anlaşılır.

Nereden geldik, Nereye gideceğiz?

Zamanı anlayabilmek için geçmişimize bakmak gerekir. Nerelerden geçerek günümüze gelindiğini ortaya koyalım.
Geçmiş nasıl tasarlanabilinir? 
         Varlıkların hangi sırayla ortaya çıktıkları saptanarak!
Bu işlem nasıl yapılabilinir?
                 Jeoloji denilen bilimden yararlanarak! Şöyle ki: Karalar sürekli aşınır ve aşınmış maddeler ırmaklarla denizlere taşınır ve deniz diplerinde depolanırlar. Denizlere taşınan bu maddeler arasında, yeryüzünde o an bulunan maddeler de bulunurlar. Örneğin günümüzün plastik maddeleri, kaşık, bıçak gibi nesneler günümüzde denize taşınan çamurlar arasına karışırlar. Birkaç bin yıl önce oluşan katmanlarda ise bu maddeler olmayacaktır, çünkü o zamanlarda bu maddelerin üretimi bilinmiyordu ve yoktu. Denizdeki katmanlar, bir kitabın sayfaları gibi, düzenli şekilde üst-üste yığışırlar; yaşlı olan altta, genç olan onun üstünde olacak şekilde. İşte bu yöntemden yararlanılarak dünyamızın geçmişi (neyin ne zaman ortaya çıktığı, ne zaman bir volkan patladığı, ne zaman nerede bir deprem olduğu, dünyamızın neresine ne zaman bir göktaşı düştüğü, vs. gibi dünyamızda gerçekleşen her olay) saptana bilinmektedir. Şimdi bu yöntemle elde edilen kayıtlara bakarak, geçmişimizi tasarlayalım.

Nerelerden Geçerek günümüze geldik? 

2.2.     Zaman nasıl bir şey?
Günümüzde

• 1- cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar, at-arabaları, mızrak gibi İNSAN BİLGİSİ üretimi olan aletlerimiz var;
• 2- bunların yanı sıra koyun, fare gibi memeli hayvanlar, kuşlar, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, salyangozlar gibi farklı GENETİK BİLGİLERE göre oluşmuş çok hücreli canlılar var;
• 3- bunların yanı sıra, amipler, terliksi hayvanı gibi çekirdekli tek-hücreli canlılar var;
• 4- bunların yanı sıra, bakteriler gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar var;
• 5- bunların yanı sıra, kuvars, mika, feldspat gibi inorganik moleküller var;
• 6- bunların yanı sıra, azot, oksijen, karbon, demir, hidrojen, helyum gibi kimyasal elementler var;
• 7- bunların yanı sıra, proton, nötron, elektron gibi atom-altı-öğeler var.

Şimdi geçmişe doğru gidelim, bakalım neler değişecek:
• a- 100 yıl geriye gittiğimizde, “cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar”; 10 bin yıl geriye gittiğimizde at-arabaları; 50 bin yıl geriye gittiğimizde, “mızrak, ok” yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• b- 300 milyon yıl geriye gittiğimizde, “koyun, inek, fare, kuş, kertenkele, vs. yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• c- 600 milyon yıl geriye gittiğimizde, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, midyeler, salyangoz gibi hayvanlar yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• d- 2,5 milyar yıl geriye gittiğimizde, “amip, terliksi hayvanı” gibi çekirdekli tek-hücreliler de yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• e- 4 milyar yıl geriye gittiğimizde, “bakteri” gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar da yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• f- 5 milyar yıl geri gittiğimizde, DÜNYAMIZ yok oluyor; dolayısıyla dünyamızı oluşturan madde dediğimiz moleküllerin de yok olduğu ve atomlarına ayrıştığı anlaşılıyor. Molekül yapma bilgisi olmadan, madde oluşturulamaz, gezegen vs. ortaya çıkamaz.
Daha eski dönemlere ait bilgiler için astrofiziksel verilerden yararlanılması gerekiyor. Onlar ise şunu gösteriyor:
• g- 5 milyar yıl ile evrenimizin başlangıcı arası dönem galaksi ve yıldız oluşumları ile geçiyor. Yıldızlar, atom denilen kimyasal temel elementlerin sentezlendiği nükleer ortamlardır. Dolayısıyla, atom yapma bilgisi olmadan, oksijen, karbon, demir gibi temel kimyasal elementler oluşturulamaz, kimyasal element olmadan molekül (su, mika, kuvars, feldspat gibi mineraller) oluşturulamaz. O nedenle 5 milyar yıl öncesi dönemde onları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor.
• h- Evrenizin başlangıcına gidildiğinde (ki o zaman tam bilinmiyor) “proton, nötron, elektron gibi madde oluşturucu temel öğeler” de yok. Yani bileşenlerine ayrışmış oluyorlar; bileşenler ise, ÇOK-ÇOK KISA ÖMÜRLÜ, ve ÇOK HAREKETLİ atom-altı-öğelerinden oluşuyor.

Öyleyse ilk sorunun yanıtı çok açık ve net: Yapılaşmalar, alt-sistemlerden başlıyor ve üst-sistem oluşumları şeklinde devam ediyor. 
Yani dünyada önce yumurta oluşmuş ve tavukları da yumurtalar oluşturmuşlardır.

2.3.      Şimdi ikinci soru: Bu oluşumları kim tetikleyip, yönlendiriyor?
Yumurta da bir hücredir. Beslenip büyümesi için çevresi besin maddeleriyle doldurulmuş minik bir hücre. Tavuk o bir hücrenin çoğalmasıyla oluşan bir üst-sistemdir. Yumurta içindeki o minik hücrenin çoğalması için çevresindeki faktörlerin uygun olması gerekir. Bu faktörlerin başında sıcaklık gelir. Bu nedenle tavuk yumurtanın üzerinde “kuluçkaya yatar” ve birkaç hafta sonra yumurtadan cıv-civ çıkar.
Yumurta içindeki hücre veya bir bitki tohumu, çoğalması için gerekli ortamın hazır olup olmadığı bilgisini kendisi mi saptıyor, yoksa birileri ona bu bilgiyi veriyor mu?
“Dünyada ilk defa tavuk mu yumurtadan çıkmıştır; yoksa yumurta mı tavuktan çıkmıştır?” sorusunun yanıtı, bu alt-sistem ile üst-sistem arası ilişkinin bilinmesinden geçer.

Bu oluşumları kim tetikleyip, yönlendiriyor? sorusunun yanıtı için bir ön hazırlık:

3.      Atom-altı-öğelerin (Kuantların) temel özellikleri


Zaman olgusunun başlangıcının kuantum alemi denilen atom-altı-öğeler alemine dayandığını gördük. Peki bu kuantum alemi nasıl bir şey, canlı mı, cansız mı? 
Madde dediğimiz her şey, atom-altı-öğeler denilen, elektron, proton, nötron ve onların alt-birimlerinden oluşmaktadır. Fizikçiler bunlara parçacık diyorlar, ama tamamen bilinçsizce bir yakıştırma, çünkü aynı fizikçiler bunların sürekli bir devinim içinde olduklarını ve çok kısa süreli olarak var-olup, kaybolup, tekrar ortaya çıktıklarını bizzat kendileri deneylerle saptıyorlar.
Bunların canlılık öğeleri olarak değerlendirilmesinin nedeni, “kuantsal özellikler” denilen şu özelliklere sahip olmaları nedeniyledir:
1) Kuantlar rastgele davranmazlar, gidecekleri yeri (hedefi) kendileri belirler. Hangi hedef seçilecek?
2) Hedef belirlemekte, salınım (veya ölçme)-adımlarına göre işlem yaparlar ve bir olasılık hesabına göre en uygun hedefi seçerler. Çevrede ölçülecek ne kadar hedef var?
3) İlerleme sırasında ya sağa, ya da sola dönülerek gidilir. Sağa dönerek mi, sola dönerek mi gidileceğini kendileri belirlerler.
4) Salınım-adımının olacağı düzlem 0 -360 derece arasında değişebilir. Kaç derecelik bir açıda salınım yapılacağını kendileri belirleyerek ilerlerler.
5) Belirlenen hedefe ulaşıla bilinmesi için, önlerinde aşılması güç bir engel varsa, “tünelleme” denilen bir faktörden yararlanırlar. Zıplama enerjisinin nasıl sağlanacağını onlar belirler.
6) Birbirleriyle “haberleşip”, evrensel ölçekte enerji dengelenmesi yapabilirler. Evrendeki o kadar çok öğe arasında nasıl denge sağlanacağı bilgisini oluşturmak onların görevidir.
7) Kuantlardan oluşan enerji-kümelerinin her biri farklı ömürlüdür; kimi saniyenin milyarda biri, kimi saniyenin milyonda biri gibi çok kısa bir sürede “yaşar” ve sonra bir başka oluşumu tetikleyerek sönümlenir.
8) Çevrelerindeki tüm varlıkları algılarlar ve onlarla ilişkilerini, çevresindekilerin kendilerine bakış açısına göre belirlerler. Buna Observer effect =Gözlemci etkisi denir. Zaman içinde oluşacak o kadar çok yarışmacı arasından, en iyi olanın nasıl seçileceği gibi hiç kolay olmayan bir görevi yerine getirirler.
 Observer effect =Gözlemci etkisi özelliği, kuantlar aleminin, farklı bedenler içinde farklı davranışlarda bulunmalarını sağlayan en önemli özelliktir.
Bu enerji öğeleri incelendiğinde, onların hareketli öğeler olduğu görülmektedir. Bu hareketliğin nasıl olduğu araştırıldığında ise, onların bir salınım-hareketi içinde olduğu fark edilir. Salınım hareketleri, belli bir süreçte tekrarlanan artış-eksiliş (pozitif-negatif) değer ardalanmalarından oluşurlar.
Yani atom-altı-öğelerden oluşan kuantlar alemi çok kısa ömürlü ve çok hareketli varlıklardır; doğum-ölüm döngülüdürler. Onların yaşam periyotları (pi=p) çok kısa olduğundan, atomlar, moleküller, hücreler, bedenler gibi üst-sistemler içinde bir araya gelerek, daha uzun ömürlü ve daha az hareketli varlıklar oluştururlar.
Kuantlar aleminde katı, sabit, değişmeyen hiçbir şey yoktur; sürekli bir değişim-dönüşüm döngüsü söz konusudur. Hücrelerimiz içindeki atomların içleri kaynayan kazanlar gibidir, kuantsal canlılar onların içlerinde sürekli devinim içindedirler ve hücredeki-bedendeki değişimleri algılayarak, hücrenin, dolayısıyla bedenin çevreye uyumunda en aktif görevi yerine getirirler.
Görüldüğü üzere kuantlar alemi öğeleri, doğum-ölüm döngüleri olan CANLI VARLIKLARdır; Her yaşamdan -bir salınım döngüsünden- sonra tekrar doğarlar. Bu nedenle onlara KUANTSAL CANLILAR denilmesi gerekir.
Yani çok kısa ömürlü ve çok devingen, çok hareketli bir varlıklar alemi ile karşı karşıyayız.

3.1.1.                       Kuant dediğimiz atom-altı-öğeler ne kadar bilgili ve bilinçli?

 Bu konuyu bir fizik deneyi ile açıklayalım.
Şekilde görüldüğü gibi bir deney hazırlanır. (S) noktasına bir kaynak ve önüne iki perde konulur. En arkadaki perde üzerine bir detektör (D) yerleştirilir. Aradaki perde üzerinde de (A) noktasına bir delik açılır.
Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 öge gönderildiğinde, delikten sadece bir öge geçebilecek şekilde ayarlanır.
Aynı boyutta ikinci bir delik (B), biraz daha aşağıdaki bir noktada açılır. (A) deliği kapatıldığında, (B) deliğinden de, gönderilen 100 ögeden sadece bir tanesinin geçtiği doğrulanır.
Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 ögeden 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir.   …  Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır.
Daha önce mutlaka bir öge kaydeden detektörün, (şekilde gösterilen (5) konumunda) artık hiç öge algılamadığı görülür.
Detektörün konumu kaydırıldıkça öge algılamaya başladığı fark edilir. Örneğin (1) nolu konumda dört tane algılarken, (2)ye doğru kaydırıldıkça bu sayının gittikçe düştüğü ve sıfır olduğu saptanır.


Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, ögelerin şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.
İki delikten de geçecek şekilde, önlerinde 2 seçenek bulunan kuantsal öğeler, arka duvar üzerinde, ortada (4) olacak şekilde, yanlara doğru ise, azalan tarzda, dört ile sıfır arasında değişen dağılım gösterirler.

Kuantsal sistemlerde fizikçiler bir dalga-boyundan söz eder. Bu “dalga-boyu” kavramı, gerçekte bir dalga-boyu değil, kuantsal öğelerin salınım-adımlarıdır. Kuantsal öğeler hedeflerini bu salınım adımlarıyla ölçerek değerlendirirler.  (D)’ye ulaşmak isteyen bir ögenin önünde iki seçenek vardır:
Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Öge her iki seçeneği de teker teker değerlendirir:
Örn. (A) yolunu salınım adımına göre hesaplamaya başlar; 1 adım, 2 adım, 3,4,5,6, adım vs. (D) hedefine vardığında salınım adımının hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu.
Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu.
Öge bu iki değeri toplar: +1-1=0.  Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve öge kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 ögedan hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir öge ulaşmaz.
Hayret! Delikler tek tek açık olduklarında her delikten bir adet geçebiliyordu, şimdi deliklerin ikisi de açık, ama hiçbir şey delikten geçmiyor. Bu nasıl iş?
Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2.   2’nin karesi alınır: 4 eder.
Bu durumda (S)den gönderilen 100 ögeden 4 tanesi deliklerden geçer ve detektör 4 öge kayıt eder. Delikler normalde birer öge geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 ögenin geçebileceği deliklerden 4 tane öge geçer!
Yine hayret: bir delikten geçebilecek öğe sayısı bir tane idi, deliklerin ikisi birden açılınca, nasıl oluyor da 2 yerine 4 tane öğe geçebiliyor?
İşte kuantsal alemin mucizevi özellikleri, onların olasılık hesaplarına göre davranmalarıdır.
Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler.
Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir.
Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır.  Peki ögeler neden davranış değiştiriyorlar?
Çünkü ögelere seçme olanağı sunuluyor: Sadece bir delik açık olduğunda, ögenin önünde sadece bir seçenek olduğu için, öge gösterilen o hedefe gitmektedir.
Ama iki delik birlikte açık olduğunda, ögeye seçenek sunulmaktadır. Ve öge de bir olasılık hesabı yaparak davranır.
Atomik öğeler bilgili-bilinçli davranırlar; daha önceden kendileriyle ilişki kuracak bir varlık oluşmuşsa, o varlığı algılayıp, onun isteğine uyuyorlar; ama, önceden bir şey oluşmamışsa, çevre-koşullarını algılayıp, o koşulları dikkate alacak şekilde bir olasılık hesabı yaparak davranıyorlar.
Yani doğadaki etkileyici-karar verici makam, alt –sistemlerdedir. Üst-sistem hedef, amaç gösterir. Ama o hedefe gidilip, gidilmeyeceği kararını al-sistemler verir. Doğadaki etkileyici-yönlendirici güç sisteminin, tabana mı tepeye mi dayalı olduğu konusu açısından bu konuda bir görüş oluşturmak, çok önemlidir.
Burada iki noktanın vurgulanması gerekir:
Birinci nokta şudur: Kuantsal sistem canlı, tam özellikli varlıklardır, yarım veya buçuklu olamazlar. Yani detektörde asla 1.5 değeri görülmez, ya 1, ya 2 olur. Bu da kuantsal sistemin canlı, özel varlıklar olduğunun tipik bir delilidir.
İkinci nokta ise, kuantsal canlılık öğelerinin kesinlikle olasılık hesabı yaparak, bilinçli davrandıklarıdır. Bu durum, kuantum fiziğinin olasılık hesaplı-bilinçli davranışlı olduğunu kabul eden Kopenhag yorumcuları ile, geleneksel deterministik görüşlü  fizikçilerin anlaşmazlığının kaynağını oluşturur. Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” demesi, klasik fizikçilerin doğadaki yaratıcılığın varlıkların içsel bileşenlerinde değil, varlıların haricinde bir güç sisteminde olduğu “kutsal kitaplı” önyargıdan, kaynaklanır. Yani gelenek ve görenekler bilinç-altımızı öylesine şartlandırmışlardır ki, Einstein, Schrödinger gibi fizikçiler bile atom-altı öğelerin olasılık hesaplı bilinçli davranışlarını kabul edememişlerdir. Maalesef günümüzde de hala fizikçilerin çoğu bu yönde davranmaktadırlar.

Görüldüğü üzere kuantlar alemi öğeleri, doğum-ölüm döngüleri olan, çevrelerini algılayıp, olasılık hesapları yaparak çıkan sonuca göre davranan BİLİNÇLİ ve  CANLI VARLIKLARdır; Her yaşamdan -bir salınım döngüsünden- sonra  tekrar doğarlar. Bu nedenle onlara KUANTSAL CANLILAR denilmesi gerekir.
Kuantlar aleminde katı, sabit, değişmeyen hiçbir şey yoktur; sürekli bir değişim-dönüşüm döngüsü söz konusudur. Hücrelerimiz içindeki atomların içleri kaynayan kazanlar gibidir, kuantsal canlılar onların içlerinde sürekli devinim içindedirler ve hücredeki-bedendeki değişimleri algılayarak, hücrenin, dolayısıyla bedenin çevreye uyumunda en aktif görevi yerine getirirler.
Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar.
Anlaşılacağı üzere, Zaman, doğal sistemin yaratılış öyküsüdür. Tanrı doğayı yaratan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı zaman kavramının tanımlanmasıyla gösterildiğinden, TANRI kavramı da artık anlaşılır olmuştur.
ÖZETLE: Atom-altı-öğeler, çok, ama çok kısa ömürlü canlılık unsurlarıdır. Saniyenin milyarlarda birlik gibi kısa sürelerde, doğup-ölürler, tekrar doğarlar, vs.
Evrensel sistemin başlangıcındaki sürekli devinim halindeki çok kısa ömürlü bu kuantsal canlıları düşünün. Çok hareketli, sağa-sola, aşağı-yukarı, ileri-geri; çevresindeki zilyonlarca diğer kuantsal canlı ile karşılıklı etkileşen, sürekli bir salınım ve titreşim içindeki bu kuantsal canlılar, ne yapmalılar ki, daha rahat bir duruma ulaşsınlar?
Bunun cevabı için, insanların davranışına bakalım: İnsanlar tek başlarına yaşasalardı, her işi tek başlarına yapmak zorunda olurlardı ve kafalarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Ama ortaklıklar oluşturup, iş-bölümü yaparak ve ürünlerini takas ederek, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmışlardır. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklarda mevcuttur.
Fizik bilimi verilerine bakarsak, onların da rahatlama prensibini uygulayarak, çok devingen, çok kısa ömürlü kuantum-aleminden, daha az hareketli ve daha uzun ömürlü üst-sistemlere geçtikleri, bunun için birleşerek daha büyük ortak-yaşam sistemlerine doğru bir gidişatın söz konusu olduğu görülür.
Geleneksel fizikçiler şimdiye dek doğadaki oluşumlarda “bilgi-bilinç” diye bir parametre kullanmamışlar, bilgi ve bilinci hep varlıkların dışındaki bir sistemde kabul etmişlerdir. İşte bu fizikçi ve diğer bilim-insanlarının bilinç-altlarına yerleşmiş en büyük şartlanmadır.
Görüleceği-anlaşılacağı üzere, kuantsal alemin (kuantsal canlıların) işi o kadar zordur ki, sürekli didinip, çaba sarf etmesi, yeni bilgiler oluşturması ve o bilgilere göre de örgütlenmesi, yapılaşması gerekmektedir. Kuantların yerinde siz olsaydınız, bu kadar yorucu-hareketli işlemlerden kurtulmak için ne yapardınız?
Biz insanların hep daha uzun bir hayat yaşama dürtümüz, içlerimizdeki kuantsal öğelerin, kısa ömürlülükten, uzun ömürlülüğe doğru ilerlemiş olmalarının bir devamı değil mi?
Doğa hakkında görüş oluşturmaya çalışan atalarımız, hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu anlayamamışlardır, çünkü doğal sistemin değişim-dönüşüm üzerine kurulu olduğunu fark edememişlerdir. Doğada sabit, değişmez olan hiçbir şey yoktur, her şey zaman içinde birbirine dönüşür. Bu dönüşümlerin ise bir amacı bir yönsemesi vardır: Daha uzun ömürlü ve daha rahat bir sistem oluşturmak. Dolayısıyla doğada bir evrimsel gelişim, bir ilerleme vardır. 
İnsanların anlamak istedikleri kavramların başında işte bu doğum-ölüm döngülü, sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğal sistem vardır. Anlaşılacağı üzere, Zaman, doğal sistemin yaratılış öyküsüdür. Tanrı veya yaratıcı doğayı yaratan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı zaman kavramının tanımlanmasıyla gösterildiğinden, yaratıcılığın da nasıl gerçekleştiği artık anlaşılır olmuştur. Doğadaki en temel kuantsal enerji öğeleri bir şey oluştururlar; ama asla ebedi ömürlü olarak değil, belli bir süreliğine. Çünkü zaman içinde “bilgi” düzeyi değişecek ve daha ergonomik yapılar ortaya çıkacaktır. O zaman o ergonomik yapıların gelişmesini sağlayacak şekilde, parçalarına ayrılan öğeler, bu yeni sistemdeki yapıya akacak, kötü yapılanma terk edilecektir.  


1.1.            Atom-altı-öğeler nasıl gözlemlenebilmektedir?

Atom-altı-öğeler detektör denilen gözlem-aygıtları ile izlenip, görüntülenebilmektedirler. İlk gözlem odaları, tabanında buz kristalleri ve onlar üzerinde bulunan yoğun su-baharı içeren soğuk camekanlardan oluşuyordu ve sis-odaları (Nebelkammer) olarak adlandırılmışlardı. Daha sonraki yıllarda su yerine alkol kullanılarak daha etkili gözlem odaları yapılmıştır. Sis-odasının bir tarafında pozitif, diğer tarafında negatif kutuplu manyetik alan oluşturulduğunda, odadaki buhar moleküllerinin iyonlaştırılması sonucu oluşan atom-altı-öğelerin, artı, eksi veya nötr yüklü oldukları gözlemlenebilmektedir.
Bu odalara giren atom-altı-öğeler moleküller ile çarpışınca, buhar halindeki moleküllerin yoğunlaşmasına neden oluyor, dolayısıyla yoğunlaşma (kondensasyon) izleri bırakıyorlardı. Şekilde böyle bir gözlem odasının fotoğrafı vardır. Odaya (G) noktasında giren bir kuant, G-den (A)ya kadar olan yolda, hiçbir molekülle etkileşmez. Ama (A) noktasında bir molekülle etkileşime girer. Moleküldeki bir atom-çekirdeğiyle (proton) etkileşime girilir, bir elektron ve bir pozitron (elektronun anti-maddesi) yayınlamasını tetiklenir. Oluşan bu elektron ve pozitron çevredeki diğer maddelerle etkileşerek bir süre sonra sönümlenirler. Resim, atom-altı-öğelerin tipik bir yaşam döngüsünü göstermektedir. Resimde gerçekleşen bu olay, bedenlerimizde hücreler içinde (hücrelerde ve hücreler arası ortamda) da gerçekleşmekte, ve bizlerin hayatı bu tür etkileşimlerle sağlanmaktadır.

Atom-Altı-Öğeler dünyası, çevrelerini algılayıp, onlarla etkileşime geçen bilinçli davranış içindedirler. Enerjilerini bedenlerimiz içindeki moleküllere aktararak onların davranışlarını değiştirebilirler. Ve biz bunları farklı yorumlarız.
Atom-altı öğenin enerjisi ne kadar fazla ise, gözlem-odasındaki kalınlığı ve uzunluğu o kadar büyük olur. V-şeklindeki çatallanmalar, atomik bir parçalanmayı gösterir. İzlerin kıvrılma derecesi, kalınlığı ve uzunluğuna göre, atom-altı-öğeler birbirlerinden ayırt edilirler.

Bu konuda ayrıntılı bilgiler için şu iki makale önerilir: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/09/enerjinin-kokeni-ve-kuantum-kavramnn.html

Dünyamız atom-altı-öğelerle doludur. Madde dediğimiz varlıklar sabit, değişmez değillerdir. Bazıları çok hızlı, bazıları çok yavaş olarak değişmekte, bir başka atoma veya moleküle dönüşmektedir. Ve bu değişim-dönüşümlerde hep faklı enerji-düzeylerine sahip atom-altı-öğeler (kuantlar) çevreye yayılıp, yukarıda gösterildiği gibi, içlerinden geçtikleri maddelerle etkileşimlere girip, onlarda değişim-dönüşümler oluşturmaktadırlar. Yani doğa ve dünyamız tam bir yaşayan sistemdir, canlıdır.
Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, bilgi oluşturma potansiyeline paralel olarak evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar.

Böylelikle 2. Soru da yanıtlanmış olmakta ve doğadaki oluşum ve gelişimlerin en tabandaki kuantsal sistem tarafından yönlendirildiği anlaşılmaktadır.

4.      Üçüncü Soru şöyleydi: Yönlendirme işlemi nasıl oluyor? Yani bir öğenin nasıl davranacağı nasıl belirleniyor?

Yaratıcılık ve yönlendiricilik enerjisi, varlıkların içsel bileşenlerinde midir; yoksa dışlarındaki harici bir sistemde midir?

4.1. Üst-sistemlerden Alt-Sistemlere  sürekli bir bilgi aktarımı vardır

Şekil: Doğada gerçekleşen değişim-dönüşümler sürekli olarak alt-sistemlere aktarılır ve üst-sistemlerin yeniden düzenlenmeleri sağlanır.
Yeni bir şey gördüğümüzde, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir  bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır.
Atom-altı-öğelerin birleşmeleri sonucu atomlar oluşunca, kuantsal enerji atomlar içine aktarılmıştır, doğadaki enerji alanı değişmiş, çeşitlenmiştir.
Atomların birleşmeleri sonucu moleküller oluşunca, kuantsal enerji moleküllere aktarılmış olur, doğadaki enerji alanı yeniden değişmiş ve çeşitlenmiş olur.
Canlı varlıkların ortaya çıkmasıyla, kuantsal enerji canlı varlıklar şeklinde de depolanmış ve ortamdaki ether sinyali okyanusu daha da çeşitlenmiştir.
Kuantlar alemi çok farklı enerji düzeyine sahip kuantsal canlılardan oluşur. Bunlar iki farklı gruba ayrılırlar:
                     Kütlesi olanlar, yani MADDE OLUŞTURUCULAR (bunlara FERMİON denir), aynı anda aynı yerde bulunamazlar, hep belirli oranlarda ve farklı konumlara yerleşmek zorundadırlar. Proton, nötron, elektron gibi madde dediğimiz varlıkları oluşturan bu öğelerin, hangi oranlarda ve birbirlerine hangi mesafelerde konuşlanacakları, bu öğeler arasında gerçekleşecek sinyal alış-verişlerine göre olur.
                     Kütle sahibi öğelerin davranışlarını yönlendiren ve kütlesi olmayan bu sinyaller sistemi, ETKİLEŞİM ÖĞELERİ, BOSON olarak adlandırılmışlardır. Madde oluşturucuların durumları, nerelere yerleştirilebilecekleri gibi konuları belirleyen, bu karşılıklı haberleşme ve etkileşim sistemine, “bilgi” faktörü de denilebilir. Üst-üste gelip, güçlerini artırabilirler veya eksiltebilirler. Yani enerji düzeyi çok artabilen veya çok azalabilen sinyaller sistemidirler. Kuantum adı verilen temel öğe, böyle bir etkileşim öğesidir. Kütlesi yoktur, ama enerjisi, yaptırım gücü vardır.
Yani atom-altı-öğeler dünyası; madde (varlık) oluşturucu ve bu varlıkların davranışlarını yönlendirici etkileşim öğeleri gibi canlılar alemi davranışlarını andıran temel özellikler gösterirler. Ether dediğimiz sinyaller alanı bu etkileşim öğelerinden oluşur.
Önce bir tanım yaparak “ether” terimini hangi anlamda kullandığımı açıklayacağım. 
Ether sözcüğü uzay boşluğunu dolduran ve ışığın boşlukta ilerlemesini sağlayan görünmez bir şey olarak algılana gelmiştir. Doğa ve dünyanın “hava, su, ateş, toprak” gibi dört temel elementten oluştuğu şeklindeki görüşün egemen olduğu dönemde “ether” beşinci element olarak kabul edilmiş ve ilahi güçlerin bu elementi soludukları varsayılmıştır. Böyle bir varsayım yapılırken doğadaki kuvvet alanlarının düşünülmüş olması gerekmektedir.
Günümüz doğa bilimleri değerlendirilmesi açısından kavrama bakarsak, şunu görürüz. Gerek bizim atmosferimizde gerek uzay boşluğunda kuvvet alanları vardır ve bu kuvvet alanları özellikle elektromanyetik radyasyonlardan (ve de gravite, baskın kuvvet gibi diğer kuvvet türleri etkilerinden) oluşmaktadır. Bu kuvvet alanlarının varlığını ve etkisini şöyle tasarlayabilirsiniz: Çevremizdeki her yer (atmosfer, hidrosfer, litosfer, uzay boşluğu, vs.) çeşitli radyasyonlarla doludur. Bizler bunu doğrudan algılayamayız, ama bir radyo alıcısının düğmesini sağa-sola kaydırdıkça işittiğimiz farklı yayınları aldığımızda, çevremizde ne kadar farklı sinyal bulunduğunu fark ederiz. Ether bu sinyaller okyanusudur.
Varlıklar çevrelerindeki değişim-dönüşümlere göre yapılarını (kimyasal ve fiziksel bileşimlerini) değiştirirler. Değişen bu bileşimlere uygun olarak, onların çevrelerine yaydıkları sinyaller de değişmiş olurlar. Bu nedenle ether okyanusundaki sinyaller de sürekli değişim-dönüşüm içinde olur.
Günümüzde bu ether okyanusunun içinde cep-telefonu, internet ortamı, uydular, televizyonlar gibi bir sürü yeni sinyal türü daha bulunmaktadır. Halbuki yüz-yıl öncesinin atmosferinde bu tür sinyaller bulunmuyordu, çünkü bu sinyalleri üreten maddeler henüz doğada yoktu. Dolayısıyla, uzayda bir sinyalin var olabilmesi için o sinyali oluşturan maddenin doğada oluşmuş olması şarttır.
Doğada maddelerin oluşum sıralanması dikkate alınıp, buna göre zaman içinde uzayda ether çeşitliliği ve yoğunluğu hesaplandığında, ether yoğunluğu ve çeşitliliğinin günümüzden geçmişe doğru gittikçe azalacağı anlaşılır.
Varlıklar davranışlarını ether içindeki sinyallerden yararlanarak belirler. Örneğin göçmen kuşlar, balıklar vs. yeryuvarının manyetik alanından yararlanarak yönlerini belirler ve bu sayede Afrika’daki bir noktadan kuzey Avrupa’daki bir noktaya gidip gelirler ve yollarını-yuvalarını hiç şaşırmazlar.
Bütün bitkiler ve hayvanlar çevrelerindeki ether okyanusundaki sinyalleri algılayarak ne zaman çoğalacaklarını, ne zaman uyku moduna geçeceklerini belirler. Kısacası, ether tüm varlıkların haber kaynağını oluşturur.
Tüm varlıklar oluşumları için gerekli enerjiyi kuantsal sistemden alır. Kuantsal enerji ise, önce atom dediğimiz temel elementler içinde, sonra ise bu elementlerin kombinasyonlarıyla oluşan moleküller içinde depolanır. Fotosentez olayı, kuantsal enerjinin maddelere nasıl bağlandığını gösteren güzel bir örnektir. Her canlı varlığını sürdürebilmek için enerjiye muhtaç olduğundan, enerji kaynağının nasıl değişip-dönüştüğü konusunda bilgi toplamak zorundadır. Bitkiler güneş ışığına ve de ortam sıcaklığına bağlı olarak enerji depolayabildiklerinden, her bitki gün-uzunluğu farklarını ve sıcaklık derecesi-değişimlerini takip edip, ne zaman -çiçek açacağı, sürgün vereceği gibi önemli olayları ayarlamak zorundadır. Bu bilgiler ve sinyaller ise ether dediğimiz sinyaller okyanusunda bulunmaktadır.
Bir cep-telefonuyla bu sinyaller okyanusundan kendisi için gerekli sinyalleri alıp, ona göre işlem yapan insanlar gibi, tüm diğer canlılar da, farklı sinyallerle etkileşebilen çeşitli proteinler üreterek, bu sinyaller okyanusundan kendileri için gerekli bilgileri alırlar ve ona göre davranırlar. Diğer bir ifadeyle, doğa ve dünyayı etkileyip-yönlendiren faktör olarak tanımlanan “Tanrı”, sabit-ebedi-değişmez bir varlık değil, ether dediğimiz değişken bir sinyaller sistemi ve bu sinyallerden yararlanarak, yeni maddeler-bedenler oluşturma faktörüdür.
Bu ether okyanusunda, bir çekülün çevresindeki tüm kütleleri algılayıp-ona göre yönlenmesi gibi, tüm diğer varlıklar da kendilerini etkileyen tüm kuvvet türlerini algılayıp, ona göre davranırlar.
Ether okyanusunu oluşması ise, kuantların atomları, atomların molekülleri, moleküllerin hücreleri, hücrelerin bedenleri oluşturması şeklindeki zaman ardalanmalarında gerçekleşmiştir. Yani ether okyanusu, varlıkların çeşitlenmesiyle tabandan tepeye (alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru) dinamik oluşum mekanizması (DOM) sistemiyle oluşup-gelişmiştir
Her varlığın bileşenleri, o varlığın doğaya uyumu için gerekli çevresel sinyalleri algılama yeteneğine sahiptir. Bedendeki hücreler de bu yeteneğe sahiptirler ve zor durumda kaldıklarında, çevre faktörlerini değerlendirerek, sorunlarını çözmeye çalışırlar.
Bilinç, varlığın (insan bedeninin) içindeki öğelerce (hücrelerce) oluşturulur. Bedenin sorunlarına çözüm arayan hücreler, çevre faktörlerini değerlendirirler ve bu sinyallere uygun sinaps-devreleri oluşturarak, bedenin davranışını yeniden düzenlerler ve sorunu çözecek şekilde davranış içine sokarlar.
Görüleceği üzere, çevre faktörleri (sinyaller okyanusu= ether) ve madde (beden) karşılıklı etkileşim içindedirler, birbirleriyle etkileşirler, birbirlerini yönlendirirler. Bir canlının yaydığı sinyaller de ether okyanusu içinde yerini alır. 
Bir yenilik, bir keşif, belli maddelerin belirli bir amaç ve hedefe uygun olarak bir araya getirilmeleri sonucu oluşur. O bir maddedir, kütledir; onu birleştirenler (insanlar) da birer maddedirler, kütle sahipleridirler. Ama maddelerin o şekilde bir kombinasyona sokulmasına götüren faktör “bilgi” bir madde değildir, bir ETKİLEŞİM-HABERLEŞME aracıdır. İnsanlar bu haberleşme-etkileşme unsurunu kullanarak, mevcut maddeleri daha farklı bir kombinasyona sokmuşlardır. 
Günümüzde ülkeler arası bir etkileşim sistemi var ve insanlar bunlardan yararlanarak sorun yaşamadan yolculuk yapıyorlar. Trabzon’dan Frankfurt’a, İstanbul aktarmalı yolculuk için bilet aldınız ve uçuş saatinde terminale vardınız. Öğreniyorsunuz ki, sis nedeniyle uçuşunuz iptal edilmiş. Ama sizin mutlaka o gün Frankfurt’a  gitmeniz gerek. Yetkili ile soruna çözüm bulmaya çalışıyorsunuz. Yetkili diğer hava meydanları görevlileriyle iletişime geçiyor ve sis olmayan başka bir yakın hava meydanından kalkacak bir uçakla sizin İstanbul aktarması yapılacak uçağa binmenizi sağlıyor. Sorun çözüldü.
Bu örnekte siz, görevliler vs. birer madde, birer varlıksınız; kütle sahibisiniz. Ve siz yer değiştirmek istiyorsunuz. Yer değiştirebilmek için, diğer varlıklarla, konuşarak, telefonla, internetle, vs. ile etkileşiyorsunuz. Etkileşim türlerine bakarsanız, onların bir kütlesi olmadığını fark edersiniz; ama sizin yer değiştirmeniz o kütlesi olmayan haberleşmeler = etkileşimler sayesinde gerçekleşmiştir.
Doğadaki tüm oluşumlar, varlıklar, bilgiler, sinyaller, vs., atom-altı-öğeler dünyasında başlar, fermion denilen proton, nötron, elektron gibi öğeler, çevrelerindeki boson denilen sinyallerle etkileşerek, doğadaki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelecek şekilde sürekli olarak değişim-dönüşüme uğrarlar. İşte bu nedenle, doğa sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir, ve bu değişim-dönüşümler hep daha ergonomik yapılar, varlıklar, bedenler oluşturularak sürdürülmektedir.
Bu nedenle bilgi-bilinç-ufuk sistemi gittikçe gelişmektedir.

4.2.  Görüş aktarılan hücrelerin ne kadar bilgili olduklarını görelim:

4.2.1.          Hücrelerde bir ortaklık bilinci vardır:

60 trilyonu aşan bir hücreler kolonisi olan insan bedeninde her gün yaklaşık 200 milyar hücre ölmekte (Linkermann 2019), yerlerine yenileri gelmektedir. Çünkü doğa “yap-yık-tekrar yap” prensibine göre gelişmektedir. “Doğum-ölüm-tekrar doğum” bu döngüyü temsil etmektedir.
Bu nedenle insanlar gibi çok hücreli canlılarda, hücreler arası ortaklık sisteminde birçok karşılıklı etkileşim kuralı oluşturulmuştur. Bunlar arasında apoptoz, otofaji (autophagy), nekroz (necrosis) en ön planda yer alır.
Apoptoz, vücutta ihtiyaç duyulmayan veya bozulmuş hücrelerden kurtulmanın kuralıdır. Uzayda bir uyduda gravite kuvveti çok az olduğundan, bacak kaslarına ihtiyaç duyulmaz. Bedende hizmetlerine artık ihtiyaç duyulmayan hücrelerinin ölmeleri gerektiği ortaklık kuralı devreye sokulur ve apoptozla, fazla kas hücreleri yok edilir. Bu nedenle uzaya ilk gidip-dönen astronotlar “bir deri-bir kemik” olarak geri dönmüşlerdir.
‘Kendi kendini yemek’ anlamına gelen otofaji hücre içi işlemlerde açığa çıkan “atık ürünlerden” kurtulmak ve onları tekrar kullanılabilir şekle dönüştürme işlemlerini kapsarlar. Yani bir nevi kalite kontrol işlemidir.
Nekroz, ise, hücrenin veya  dokunun-organın geri dönüşemez şekilde hasar görmesi sonucu görülen ölümdür.
Ölümler normal programlanmış ölümler (apoptoz) ise, bedende sorun oluşmaz. Çünkü hücre-zarı patlamaz ve her şey hücre içinde halledilir, hücre dışı ortama çok zarar yansıtılmaz. Ama mikrop veya başka zararlı maddelerle tetiklenen nekroz tipli ölümlerde bedende ateş yükselmesi (enflamasyon) olur ve ciddi hasarlar ortaya çıkar (Kim ve diğ. 2019). Kanser dahil birçok hastalık, organlarda ateşlenme başlamasıyla ortaya çıkar.
Bedenlerimizle çevredeki zararlı mikroplar arasında sürekli bir çatışma vardır. Zararlı mikroplar bedenin savunma sistemini çökertmeye çalışırlarken, bedenler, o çatışmada ölen hücrelerin bıraktıkları deneyim bilgilerini içeren moleküllerle (damage-associated molecular patterns = DAMPs) bedeni ayakta tutmaya çalışırlar (Nailwal ve Chan, 2019). Çatışmada ölen hücreler çok büyük hasar görerek ölürlerse, hücre zarları patlar ve tüm hücre içi kimyasallar organa yayılır. Bu durumda organda ateşlenme çok artar ve sonuç kötüye gider (Proneth ve Conrad,2019)
Hücreler arası çatışma tamamen kimyasal tepkimeler şeklinde olur. Kimyasal tepkimelerin sonucuna göre, o organda işler iyiye veya kötüye gider. Yani bedenlerimizin sağlığı veya hastalığı tamamen hücrelerimizle mikro-organizmalar arası çatışmaların sonuçlarına, sonuçlar ise bizlerin hayat görüşlerine bağlıdır.
Şöyle ki: Kitabın “Doğa yaşayan canlı bir sistemdir” başlıklı bölümünde (21) gösterildiği üzere, hücrelerimiz, moleküllerimiz ve atomlarımız, bizlerin doğaya (hayata) bakış açımıza göre davranırlar. Bizler bir şey yapma-oluşturma erkinin tepedeki bir sistemde olduğu şeklindeki statik sistemli görüşte isek, bedenimizdekiler ona göre davranırlar ve mikroplarla çatışmalarında yeterli azmi ortaya koyamazlar, kaybeden taraf olurlar. Dinamik sistemli görüşte isek, yapma-oluşturma erkinin kendilerinde olduğunu hatırlayıp, çatışmadan galip çıkarlar.
Diğer önemli nokta ise şudur: Çevremizdeki ekolojik dengeyi dikkate alarak yaşamazsak, çevremizdeki kimyasal moleküllerin hangi-oranlarda artıp-eksildiğini ve hücrelerimizin bunlardan nasıl etkileneceklerini de bilemeyiz. Günümüzde bilinçsizce doğal sistemi bozuyoruz, zirai ilaçlamalar, denizlerin, ormanları, atmosferin, hidrosferin, toprağın kirletilmesi, genetiği değiştirilmiş organizmalar vs. gibi olumsuz işlerle, hücrelerimizi zor durumlara sokuyoruz, kanser, böbrek hastalıkları, sinir-sistemi bozuklukları vs. gibi birçok hastalık, tabana bağımlı olarak yaşadığımızın bilincinde olmayışımızdan kaynaklanır. Taban sistemi ise, hücreler ve atomlar alemidir.

4.2.2.          Beyin hücre ortaklığının eş-güdüm merkezidir

Beyin bedendeki organlar arası eşgüdümü sağlayan bir “hücreler meclisi” işlevi görür. Bedendeki her noktaya sinir-hücreleri bağlantıları gönderilerek, onların durumları hakkında bilgi alınır ve hücreler-meclisinde alınan kararlar iletilir.  Beyindeki milyarlarca sinir hücresi arasında çeşitli uzmanlık alanları oluşturularak, doğada gerçekleşen ve de gerçekleşmesi olası olan değişim-dönüşümler verileri toplanır; bunlar değerlendirilir. Hatalı veya gereksiz olan yorumlar silinir, yeni yorumlara yol açılır. (Mongillo ve diğ. 2017, Hickman ve diğ. 2018, Song &  Colonna 2018, vd.)
Hücreler bilgi oluşturmanın doğadaki değişim-dönüşlere uyumlu olabilmek için gerekli olduğunun öylesine bilincindedirler ki, her bir sinir hücresini farklı bir veriyi algılamak üzere görevlendiriyorlar, sonra da milyarlarca farklı sinir hücresinden gelen bu verileri bir süzgeçten geçirip, bedenin nasıl davranması gerektiği konusunda bir karar vermeye çalışıyorlar. (Pandarinath ve diğ. 2018, Batista & DiCarlo 2018)

1.1.3.          Hücreler sadece kendi soydaşları ile değil, tüm diğer hücrelerle de ilişki içinde olduklarını biliyorlar.

Doğada her şey karşılıklı etkileşimlerle olmaktadır. Çevremizde bizleri etkileyen en yaygın organizma türü ise bakterilerdir. Gerek derimizde, gerek ağız-burun vs de bol miktarda bakteri bulunmaktadır. Ama en yoğun olarak sindirim sistemimizde bakteriler bulunur. Bu bakterilerin bir kısmı bedenimizdeki hücrelerle ortaklık ve iş-birliği içindedirler, bir kısmı ise bedenimize zararlıdırlar. Bağırsaktaki yararlı-ortaklık bakterilerinin, bedenin bağışıklık sistemini güçlendirici ve zararlı bakterilerin yerleşmelerini engelleyecek tarzda reaksiyonlar geliştirmelerini sağlayıcı rol oynadıkları deneylerle anlaşılmıştır, (Jacobson ve diğ. 2018), yani iyi-bakteriler, yaşadıkları bedeni koruyucu yönde davranmaktadırlar.
Yine yapılan araştırmalar, beden sağlığında bağırsaktaki  mikro-organizma türlerinin çok önemli rol oynadıklarını, bazı kombinasyonların şişmanlatıcı (obezite), bazılarının ise zayıflatıcı (normal bedenli) etki yaptıklarını ortaya koymuştur (JohnsonFoster 2018, Cortizo 1999, Yadav ve diğ 2018,)
Bedenlerin doğal sisteme uyumları, yiyip-içtiklerinin beden için ne kadar yararlı veya zararlı oldukları konusunda da bilgi edinilmesine bağlıdır. Bu nedenle, besinlerin kana karıştırıldığı ortam olan bağırsaklarla beyin arasında vagus-siniri ile bir bağlantı oluşturulmuştur. Bu bağlantı ile besinlerle beyin davranışı arasında, teşvik edici veya etmeyici bir davranış oluşturma fonksiyonu gerçekleştiği saptanmıştır.  (Lewis S. 2018; Han, W. et al. 2018)

1.1.4.          Hücreler bizlerin doğaya verdiği zarardan ve yanlış yaşam alışkanlıklarımızdan etkilenmektedirler

Değişim-dönüşüm içindeki dinamik doğada, varlıkların çevreye uyumları, genetik kodlamalarda yapılan değişimlerle olmaktadır. Genetik kodlardaki değişimler, faklı kodlamalarda eş-zamanlı değişimlerle olmakta, bu değişimler canlının çevreye uyum derecesinde rol oynamaktadır. İnsanların doğadaki ekolojik sistemi bilinçsizce ve diğer birçok organizmaya zarar verecek şekilde değiştirmesi, her canlının hücrelerinin karar mekanizmasını alt-üst etmektedir (Fragata ve diğ. 2018).
İnsanlığın ürettiği çeşitli ürünler ve bunların çevrede etkilediği değişim-dönüşümler, doğadaki mikro-organizma çeşitliliğini çok değiştirmektedir. Yeni oluşan mikro-organizmalar insanlığa zararlı da, yaralı da olabilmektedir. İnsanlık şimdilik negatif yönde bir toplumsal davranış içinde olduğundan, hücreler de bundan etkilenmekte ve bir sürü hastalık oluşmasına yol açmaktadır. Astıma, sedef, kalp-damar hastalıkları, sindirim-sistemi bozuklukları, vs gibi bir sürü hastalık bizlerin hücreselliğimizi bilmememizden kaynaklanmaktadır. (Gilbert J.A. &  Stephens B. 2018,).
İnsanların çevre koşullarına uygun davranabilmesi, mantıklı kararlar verebilmesiyle mümkün olmaktadır. Alkol, uyuşturucu gibi bağımlılık yapan maddeler kullanan insanların mantıksal değerlendirme sistemlerinin bozulduğu saptanmıştır, (Ostlund  &  Cui 2018, Burton ve diğ. 2018). Çünkü uyuşturucu etkisi altındaki insanlar, bedenin uzun vadeli çıkarlarını değil, kısa vadedeki o anlık çıkarına göre karar verirler ve geleceklerini bu şekilde zora sokarlar.

1.1.5.          Hücreler karşılaştıkları zorlukları aşacak önlemler alabilmektedirler.

Hücreler ve organizmalar, beden içindeki uyumu bozabilecek dış ve iç koşullarla karşılaşırlar. Aşırı sıcaklık, toksinler, oksijen yetmezliği gibi stres koşulları, hem hücreleri, hem de tüm bedeni tehlikeye sokar. Bu durumdan kurtulmak için hücreler acil bir önleme başvurur. Hücreler içindeki öğelerde, stresi algılayan ve bunu çekirdek ve hücre geneline duyuran, stres-türüne has, özel bir haberleşme yöntemi vardır. Bu sayede yeni oluşturulacak proteinlerin düzeltilmiş şekilde yapılmaları sağlanır ve sorun aşılır (Vihervaara ve diğ. 2018).

1.1.6.          Hücreler doğa ve dünya değiştikçe, o değişimleri algılayacak organlar, veya organeller oluşturabilmektedirler.

Bizlerin bir haritada enlem-boylam belirleyerek yönlenmemiz gibi, hücreler de beyinde bu amaç için “grid cells = ızgara hücreleri”; hangi yönde gidildiğini belirleyen “head direction cells = kafa-yönünü gösteren hücreler”; belli bir sınırı tanımlayan “border cells”; hangi hızla gidildiğini saptayan “speed cells” gibi farklı hücre grupları oluşturmuştur. Bu hücre gruplarından alınan veriler hesaplanarak, bedenin konumu saptanabilinmektedir (Campbell ve diğ. 2108).
İnsanlar, sembollerle sayısal değeri temsil etme yeteneğini geliştiren bir canlı türüdür. İnsan beyinlerinin “medial temporal lobunda” nümerik sayıları veya sayıları temsil edici sembolleri ayırt edici nöron türleri olup olmadığı araştırıldığında, insan beyninde nümerik sayıları fark edip ayıran özel sinir hücreleri bulunduğunu saptamışlardır. (Kutter ve diğ. 2108,  Whalley K., 2018). Yani insanları oluşturan hücreler, bizleri hesap-kitap yapabilecek bir yetenekle donatmışlardır.
Bilgi kimyasal bileşimlerde depolandığından, doğa ve dünyada değişimler olduğunda, canlılar kimyasal bileşimlerinde değişiklikler yaparak, çevrelerindeki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelmeye çalışırlar.
Böylelikle 3. Soru da yanıtlanmış olmakta ve BİLGİ denilen bir faktörün doğadaki tüm oluşumlarda yönlendirici faktör olduğu görülmektedir.
Bu konu felsefeciler tarafından da sorgulanmış ve Feibleman 1954’deki Theory of Integrative Levels” adlı makalesinde “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatları şöyle özetlemiştir:
•         Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır ve üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
•         Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
•         Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir, üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
Şimdi BİLGİ faktörünün bu mucizevi, yani yaratıcılık özelliğinin nedenini araştıralım.


5.       BİLGİ faktörünün mucizeviliği

5.1.               Bilgi faktörüyle hücresel tabanlı hayat sisteminin gelişimi.

Jeolojik veriler yeryuvarında hayatın yaklaşık 3.5 milyar yıl önceleri çekirdeksiz tek hücrelilerle (bakterilerle) başladığını göstermektedir. Bakterilerde bilgi depolama aygıtı olarak tespih şeklinde basit bir DNA zinciri bulunur. Çekirdeksiz tek hücreli hayat yaklaşık 2 milyar yıl öncelerine kadar devam eder ve 2 milyar yıl önceleri çekirdekli tek hücreli canlılar ortaya çıkarlar. Çekirdekli hücrelilerde sitoplazma içinde genetik bilgilerin depolandığı özel bir çekirdek yapısı oluşturulmuştur. Bu çekirdek içinde DNA’lar histon denilen makaraya benzer yapılar üzerine sarılacak şekilde dizilirler. Böylelikle, çok fazla bilginin, düzenli şekilde depolanması olanaklı kılınmış olunur. İlk çok hücreli canlılar yaklaşık 1 milyar yıl önceleri ortaya çıkar ve ondan sonra çeşitlilik hızla artmaya başlar.

Doğada her şey bilgi ile oluşturulur. Hücrelerin “bilgi” denilen faktörü, çekirdek içindeki kromozomların histon denilen makara şeklinde sarılımlı iplikçikleri üzerinde depolama sistemlerini keşfinden sonra, bilgi depolama potansiyelleri muazzam bir şekilde artmıştır. Bu gelişimlerin nasıl ve ne zaman gerçekleştiği konusunda özet bilgiler, dünyamızda hayat nasıl gelişti konusunun işlendiği şu makalede verilmiştir: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/02/dom-6-dunyamizdaki-degisim-donusum.html. Bunu sonucu da şekilde görülen üstel (eksponansiyel) gelişimli canlılar alemi ortaya çıkmıştır.
Yaklaşık 550 milyon yıl önceleri patlamalı şekilde bir gelişimin başlangıcını oluşturur. Jeolojide “Kambriyen patlaması” adı verilen bu evrimsel patlama gelişimi, mercanlar, eklembacaklılar, midyeler, salyangozlar, derisi-dikenliler, balıklar gibi birçok hayvan türü denizlerdeki yaşamı çeşitlendirirler.
Yaklaşık 450 milyon yıl önceleri, denizlerde başlayan hayat sistemi, karasal ortamlara da geçiş oluşturur. Liken türü bitkilerle karaya geçişi, amfibiye grubu omurgalılar, böcekler vs. takip eder. Ve daha sonra, kömür yapıcı =karbonifer adı verilmesine neden olan devasa boyutlu bitkiler karalarda yayılır. Bitkiler aleminin karalarda gelişmesiyle birlikte sürüngenler yaygınlaşır ve dinozorlar alemine geçiş başlar.
Patlamalı şekilde gelişen canlılar alemi, 65 milyon yıl önceleri dünyaya düşen büyük bir göktaşının oluşturduğu iklimsel felaket nedeniyle büyük bir “yok-oluş” evresi geçirir, ama patlamalı gelişme devam eder ve memeli hayvanların egemen olduğu günümüz dünyası oluşur.

5.2.               Şimdi insanlığın bilgi ve beceri oluşturma derecesini görelim.

İki-buçuk milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan cinsinin bu süreç içinde nasıl bir hayat geçirmiş olduğu jeolojik, arkeolojik ve antropolojik verilerle ortaya konulduğunda şöyle bir grafik ortaya çıkmaktadır.
İlk 2 milyon 450 bin yıllık süreçte, sadece 3 yenilik
1- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce kesici taş yapma,
2-yaklaşık 500 bin yıl önceleri ateş yakma,
3-yaklaşık 300 bin yıl önceleri ölülerini gömmesini ancak öğrenebilmişlerdir.


Ama son 50 bin yıl içinde:
 45 bin yıl önceleri mağara duvarlarına resim yapma,
30-35 bin yıl önceleri mızrak yapma,
20-27 bin yılları arasında, önce iğne, sonra hayvan derilerinden giysiler ve çadır yapma,
8-12 bin yılları arasında, balçıktan-tuğladan evler yapma, tarım-ve-hayvancılık bilgileri oluşturmasını öğrenerek, toplumsal yaşama geçmiştir.
Yaklaşık 5 bin yıl önce yazıyı keşfedip, bilgilerin daha sağlıklı şekilde aktarılmasını sağlayan insan, cam eşyalar, madeni eşyalar, motorlar, radyo, TV, vs. şeklinde sürekli yeni ürünler ortaya koyarak, bir bilgi-patlaması içinde ilerlemektedir.
Evet insanın gelişim süreci, insanlığın patlamalı, yani üstel = eksponansiyel bir bilgi oluşturma süreci içinde olduğunu gösteriyor. Üstel (eksponansiyel) terimi yerine “patlamalı” terimini kullanmak bu kavramın anlaşılmasını daha kolaylaştırır.
1970’li yılların başlarında KTÜ-Trabzon’da birlikte olduğumuz, sonra ise Chicago Üniversitesinde (USA) akışkanlar mekaniği profesörü olarak çalışmalarına devam eden bir arkadaşım şöyle bir soru sormuştu:
“Antropolojik çalışmalardan, insanoğlunun bu gezegende yaklaşık 3 milyon gibi bir sure boyunca varlığını sürdürdüğünü öğreniyoruz. Ancak, insanoğlunun bu gezegende son 5 bin yıldan bu yana özellikle yazıyı da bularak bu süre içinde bilinçli olarak varlığını sürdürerek bu günlere ulaştığını biliyoruz. İnsanoğlu nasıl oldu da sadece son 5 bin yıllık kısa bir süre boyunca bugünkü medeniyet düzeyine erişebildi? Bu korkunç büyüklükteki gecikmenin nedenleri nelerdir?”
Yanıtım şu olmuştu: Bilgi exponansiyel (üstel) olarak gelişir. Yani ex tipi bir üstel-fonksiyon söz konusudur. Üstel fonksiyonlarda geometrik dizi şeklinde bir gelişme söz konusudur. Yani belli bir zaman aralığında bir özellik ikiye katlanır. Başlangıçta 1 olan bir değer, bir süre sonra 2 olur, bir süre sonra 4, bir süre sonra 8, 16, 32, 54, 128, vs şeklinde ilerler.
Doğadaki oluşumlar bilgiyle gerçekleşir. Örnek: Bir beden, döllenmiş (bilgi depolanmış) bir hücrenin çoğalmasıyla başlar. 1 hücre bölünerek bilgiyi çoğaltır, 2 hücre oluşur; o iki hücreden 4 hücre; 4 hücreden 8 hücre; 8 hücreden 16 hücre, ve bu şekilde milyarlarca hücreden oluşan bir beden oluşur. Yani bedenler hücrelerin çoğalmasıyla oluşur.
Böyle gelişen bir oluşum grafik olarak gösterildiğinde şu şekil ortaya çıkar:

Görüldüğü üzere, doğadaki bilgi gelişimi tam böyle olmaktadır. Bilgi bir şey yapabilme (yani yaratma) erkidir ve zaman içinde üstel= patlamalı bir gelişim içindedir. İlk bölümde kuantsal sistemin canlı olduğu gösterilmişti, dolayısıyla doğa canlılara özgü, bilgiye dayalı üstel bir gelişim içindedir.
Üstel fonksiyonların olgunlaşmaları çok zaman alır ve patlamalı gelişme en son döneme denk gelir. 2.5 milyon yıllık insanlık tarihinin son 30 bin yılı içinde yükselmeye geçilmesi ve son 5-6 bin yıldır tam yükselme içinde olmasının nedeni budur.
Aşağıdaki bölümde, bilgi artışının evrensel düzeyde olduğu ve atom dediğimiz kimyasal elementlerle kayıt edildiği gösterilmektedir.

5.3.               Evrensel ölçekte Bilgi artışı

Enerji akışı doğadaki tüm oluşumları yönlendiren temel faktördür. Astrofizikçi Chaisson (2010), evren genelinde enerji akışı yoğunluğunun galaksilerden gezegenlere doğru zaman içinde ilerleyen bir sistemde değiştiğini göstermiştir.
Chaisson basitten karmaşık yapılara doğru gelişimlerin, enerji akışı yoğunluğunun artırılmasına bağlı olarak geliştiğini ortaya koyar. Enerji-akış-yoğunluğu, bir saniye içinde bir gramlık kütleden akan-geçen enerji miktarı olarak tanımlanır (erg/s/g).
Enerji akışı yoğunluğu, galaksilerde saniyede 1 erg civarındayken, yıldızlarda 3-4 erg, gezegenlerde 70-80 erg, bitkiler-aleminde 700-800 erg, hayvanlarda yaklaşık 10 bin erg, beyinlerimizde yaklaşık 100 bin erg, toplum hayatında 500 bin erg civarındadır. Şekilde görüldüğü üzere, bu farklı varlıkların ortaya çıkış zamanları, enerji-akış-yoğunluğunun zaman içinde artırıldığını gösterir. 
Şekil: Chaisson diyagramı evrensel ölçekte bilgi artışı olduğunu gösterir.
Chaisson’un enerji akışı (veya kullanımı) yoğunluğu kavramını anlayabilmek için şu durumu düşünün:
2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu.
Bu ise “bilgi” faktörü sayesinde gerçekleşmiştir.  300 yıl önce de dünyamızda atomlar ve moleküller vardı, şimdi de var. Tek değişen şey ise, o moleküllerin at-arabası tarzında değil de, kamyon tarzında birleştirilmeleridir. Bu sayede insanlar daha kısa zamanda daha büyük işler yapabilmektedirler.

5.3.1.       Bilgi enerjinin nerden nereye akacağını gösteren trafik işareti görevini görür.

Kuvvet dediğimiz varlıkların hareket etmelerini sağlayan itici güç, enerjinin bir yerden bir başka yere akmasıyla oluşur. Bu şekilde maddeler birbirlerine yaklaştırılır veya uzaklaştırılır.
Yaklaştırılan öğelerin birbirleriyle birleşip, yeni bir üst-sistem veya ortaklık oluşturulması için de, öğelerin yaydıkları etkileşim-sinyalleri arasında rezonans oluşturulur ve öğeler birbirleriyle birleşirler.
İş yapılması enerji ile olduğundan, daha kısa zamanda daha büyük işler yapılması, enerjinin yoğun ve uyumlu bir şekilde kullanılmasını gerektirir ki, buna enerji akışı yoğunluğu (Chaisson, 2010) denir.
Gerek insanların kültürel gelişim aşamaları, gerek canlılar aleminin yeryuvarındaki gelişimleri, gerekse  Chaisson-diyagramı “bilgi” oluşumunun üstel (eksponansiyel) olarak geliştiğini göstermektedir.
Chaisson diyagramı üç konuda çok önemli bilgi vermektedir:
Birincisi, fizikçilerin “evrensel sistemin sonu kaosa = düzensizliğe doğru gidecektir” şeklindeki öngörülerinin tamamen yanlış olduğu;
İkincisi, “bilgi” faktörünün evrensel sistemde de geçerli olduğu;
Üçüncüsü ise, dünyamızdaki hayat sisteminin enerji kaynağı Güneş’in, daha önceleri doğup-ölmüş bir çok yıldız nesillerinden sonra, 5 milyar yıl önce türemiş ve yaklaşık bir 5 milyar yıl daha ömrü olan bir son ürün olduğu konusudur. Yani güneş sistemimiz de bir evrimleşme geçirmiştir.

5.4.               Bilginin Üstel = patlamalı Oluşumunun Anlamı ve Sonuçları

Üstel fonksiyonlar y=eλx şeklindedirler ve üstel fonksiyonların türevleri hep eλx olarak kalırlar ve asla sıfırlanmazlar. Bunun anlamı, bilgi oluşturma yeteneğinin sadece insan veya hücre gibi canlılarla sınırlı olamayacağı ve maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam edeceğidir.
Her şey alt-sistemlerin üst-sistemler içinde birleşmeleri şeklinde gerçekleşiyor. En alt sistem kuantum-alemidir; nitekim “kuantum” terimi, doğadaki en temel etkileşim öğesinin tarifidir. Her şey onlarla başlar ve onlar tarafından yönlendirilir. Kuantsal öğelerle yapılan deneyler, onların bilinçli-yetenekli davrandıklarını göstermektedir. Zaten yeteneğin üstelliği =  eksponansiyelliği (yani zaman içinde sürekli artması)  bilinç oluşturma yeteneğinin kuantsal alemden kaynaklanmasını gerektirir.
 Şekil: Bilgi üstel gelişim gösteren bir faktörüdür. Moleküller oluştu, tekrar bilgilen ve örgütlen; hücreler oluştu, bilgilen ve tekrar örgütlen, vs.


Şöyle ki:
Bir şey üstel (eksponansiyel) şekilde gelişiyorsa, onu sürekli olarak iten-dürten bir faktör olması gerekir. Bilinç üstel = patlamalı geliştiğine göre, “bilinçli ol” şeklinde bir dürtü, doğadaki tüm oluşumların temelinde bulunması gereken bir faktördür.
Yani en temeldeki kuantsal canlılar rastgele değil, bilgi ve bilinçli şekilde davranıp-hareket etmektedirler.
Özetleyecek olursak: kuantsal canlıların maddeleri oluşturması, yani doğa ve dünyamızın oluşumu, rastgele değil, belli kurallara ve bilgiye dayanmaktadır.
Önceki bölümlerde gösterildiği üzere, kuantsal canlılar sabit bir enerji sistemi değil, sürekli değişim-dönüşüm içinde olan ve saniyenin milyarlarca biri gibi kısa sürelerde oluşup, tekrar başka bir kuantsal enerji düzeyine dönüşen, çok aktif öğelerden oluşmakta ve birbirleriyle etkileşerek evrensel ölçekte enerji dengelenmesi yapabilmektedirler.
Bilgi oluşumunun üstel = patlamalı şekilde gelişmesi, “Değişimler hakkında bilgi oluştur ve bu bilgilere göre yeniden örgütlen” anlamında bir faktörün bulunmasını zorunlu kılar.
Doğa alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru ilerleyen dinamik bir sistemde gelişmektedir. Bu gelişmeler ise, information & self-organisation olarak özetlenen dinamik-sistemler fiziği ilkelerine göre olmaktadır. “Bilgi faktörü” Dinamik sistemler fiziğindeki  “Maximum Information Principle” olarak tanımlanan parametrenin oluşmasının temel nedenidir.
Bilgi, enerjinin nerden nereye akacağını gösteren trafik işaretleri görevini gördüğünden, varlıkların yapıları anizotropik özelliklidir;
bir taraf eksi, bir taraf artı; bir taraf soğuk, bir taraf sıcak, vs.
Bu anizotropi, genetik kodlamada da vardır:
Genlerin bir tarafı N-terminali, diğer tarafı C-terminali özelliği gösterir. İşlemler N-den başlanarak yapılır.
Sperminin yumurtaya giriş noktası bile anizotropi özelliği sayesinde belirlenir: Spermler, yumurta üzerindeki “Spemann-organizer” adı verilen çok özel bir noktanın tam karşısındaki bir noktadan giriş yapmak zorundadırlar.

Yani, “bilgi” faktörünün her sistemde özel bir “eigenvalue =öz-değeri” vardır. Doğada hiçbir şey rastgele, gelişi-güzel davranamaz.
Bilgi oluşumunun üstel = patlamalı şekilde gelişmesi, “Değişimler hakkında bilgi oluştur ve bu bilgilere göre yeniden örgütlen” anlamında bir faktörün (“öz-değerin = eigenvalue”) bulunmasını zorunlu kılar. Bu nedenle bilgi bir yaşam dürtüsüdür. Tüm varlıklarda fiziko-kimyasal yapılarındaki bilgiyi aktarma dürtüsü vardır, ki bu genellikle seks dürtüsü olarak karşımıza çıkmaktadır.

5.5.               Bilgiler nasıl kayıt edilmektedir?

BİLGİ’nin kimyasal elementlerde kaydedilip, aktarıldığı şöyle anlaşılır. Varlıklar C, H, Si gibi atomlardan (kimyasal elementlerden) oluşurlar. Bu bileşimler de kopyalanarak nesilden nesile aktarılır, böylelikle canlının nasıl oluşturulup geliştiği bilgisi de gelecek nesle aktarılmış olur.
Şekilde bir canlıya ait genetik DNA kodlaması görülmektedir. Bu kodlama o canlının bedenini nasıl oluşturacağı, böcek mi, fare mi, kaç kollu, kaç parmaklı, vs gibi tüm bilgileri içermektedir.
Kodlama sayfasında görüldüğü üzere tüm kitapçık,  A=Adenin ile T=Timin; G= Guanin ile C=Cytosin (sitozin) adı verilen 4-harften oluşmaktadır. Bu dört harf aslında iki harf ile de ifade edilebilir, çünkü, sarmal birbirinden ayrıldığında, ya (A), ya (T) şeklinde ayrımlaşırlar (veyahut C veya G). Yani A mutlaka T ile, G mutlaka C ile eşleşmek zorundadır. Dolayısıyla iplikçikler birbirlerinin negatif-kopyası gibidirler.
Yani canlılar alemindeki tüm bilgiler nükleotid denilen bu dört harften oluşan sözcüklerle yazılmaktadır. Sözcükler bu harflerin 3lü kombinasyonlarında oluşurlar ve amino-asit olarak tanımlanmışlardır.

Yani doğadaki tüm canlı varlıklar bu dört harfin farklı kombinasyonlarından oluşmaktadır. Bu üç-harfli sözcüklerden bazıları, örn. ATG (methionin)  BAŞLAT komutu anlamını taşırken; bazıları, örn. TAG, “STOP = DUR” anlamı taşır. Bu şekilde, devam eden tüm harfler 3’er 3’er yazılarak, yapılacak işlemler tarif edilirler.
SÖZCÜKler (aminoasitler)  ile oluşturulacak ifadeler, farklı protein türlerine denk gelirler. Her protein, farklı bir işlev görür, kimisi örümcek ağı yapacak iplikçikler oluşturur, kimi tırnak gibi sert maddeler, vs.
Şimdi tüm canlılar aleminde kullanılan bu 4-tmel “harfi” tanıyalım. Harflerin nelerden oluştuğuna bakıldığında, bunların karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) gibi temel kimyasal elementlerden oluştukları görülmüştür.
Biyolojide mütasyon olarak bilinen kavram, genetik kodlamadaki A-T veya C-G arasında bir tercih yapılması işlemidir. A-T kullanılacaksa, o işlemde kullanılacak “bağ” 2 değerli olacaktır; C-G kullanılacaksa, “bağ” 3 değerli olacaktır. Yani birinde daha az enerji, diğerinde daha çok enerji kullanılmaktadır.
Enerjinin bir yerde daha az, diğer yerde daha fazla yoğunlaşmasının sağlanmasıyla, enerji-gradyanları =düşümleri oluşturulur. Kuvvet dediğimiz yönlendirici-hareket sağlayıcı faktör de, enerjinin yüksek-gradyanlı yerden düşük-gradyanlı yere (örneğin sıcaktan soğuğa) akmasıyla oluştuğundan, istenilen öğeler, istenilen amaçlara yönlendirilmiş olurlar.
Görüldüğü üzere, canlılar alemi tamamen enerji kullanımının en ergonomik şekilde oluşturulmasına yönelik işlevlerden ibarettir. Tamamen BİLGİ oluşturma temeline dayanır.
Bu 4 temel harf, birbirleriyle karşılıklı bir etkileşim ve ilişki içindedir. A ile T ve G ile C birleşebilmektedir, çünkü A ile T arasında ikili, C ile G arasında ise üçlü bir bağlantı sistemi vardır. Bu karşılıklı ilişki sayesinde, genetik bilgiler kolayca kopyalanabilip, çoğaltıla bilinmektedir. 
Şekil: Amino asitler, hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) gibi kimyasal elementlerden oluşurlar.
Görüldüğü üzere, gerek canlılar (organik) aleminde, gerek inorganik alemde tamamen kimyasal elementlerden oluşan bir alfabe kullanıyor. 
Kimyasal elementlerin nelerden oluştuğuna bakıldığında, proton, nötron ve elektron gibi atom-altı-öğelerden oluştukları görülmektedir.
Bunlardan elektron başlı başına bir enerji öğesidir ve elektrik enerjimizin kaynağıdır. Proton ve nötron ise, kuark denilen enerji öğelerinden oluşmakta ve doğadaki enerjinin %99undan fazlasının bağlanıp-depolandığı (ve E=mc2 formülüyle aşina olduğumuz radyoaktivite enerjisinin de dahil olduğu) en yoğun, en güçlü enerji sistemini oluşturmaktadır. Madde - anti-madde etkileşimli bir  enerji sistemidir. Nitekim, proton (+) yüklüdür derken, protonlar içerisinde elektronun anti-maddesi olan pozitron içerdiği bilinmelidir.
Bizlerin tüm işlerini bedenimizdeki hücrelerimiz (ve de onların içlerindeki atom-altı-öğeler) yaparlar. Peki hücreler bu işleri nasıl yapıyorlar? Ne tür bilgilerle işlemler yaparak bizleri ayakta tutuyorlar?
Bir iş veya eylem yapılması enerji ile mümkündür. Bizler hayvansal ve bitkisel besinlerden enerjimizi alırız. Hayvanlar bitkilerle beslenirler. Bitkiler ise enerjilerini güneşten gelen ışınlardan (fotonlardan) alırlar. Fotonlar ise kuantsal enerji öğeleridir.
Yani enerji kaynağımız besinlerin kökeni kuantsal enerji öğelerine varıp-dayanmaktadır. Peki bu enerji aktarımları nasıl olmakta, hangi bilgilere göre gerçekleşmektedir?
 Yediğimiz tüm besinler, sindirim sistemindeki hücrelerce, önce amino-asit moleküllerine kadar parçalanırlar. Sonra o amino-asit molekülleri kemik, kan, kas, tırnak, saç vs. gibi farklı beden-öğeleri oluşturacak şekilde ihtiyaca göre yeniden kombinasyonlara sokularak ve farklı amaçları gerçekleştirecek organlar ve bedenler oluşturulur.

6.         Bilgiler atomlarla kaydedildiğine göre, zaman içinde artan bilgilere göre atomlarda da değişim-dönüşüm olmalı

  Önce genel geleneksel doğa anlayışımızı özetleyelim:
Daha 2-3 asır öncelerine kadar doğadaki her şeyin, bir “Olağan-Üstü-Güç =OÜG” sistemi tarafından “hava + su + toprak + ateş = 4 temel öğenin” karıştırılmaları sonucu oluşturulduğu görüşü egemendi. Bu OÜG’ün:
 “omni-potent =her şeyi yapabilen”
”omni-scient = her şeyi bilen”
”omni- present = her yerde bulunan”
gibi olağan-üstü özelliklere sahip olduğuna inanılır.
2 asır önceleri bilgi düzeyinde gelişmeler olur ve bu dört temel öğenin de daha küçük atom denilen temel kimyasal elementlerden oluştuğu ortaya çıkar. Ama Tepe’den yönetimli doğa görüşü yine geçerlidir ve her şeyin bu atomların birbirleriyle karıştırarak yapıldığına inanılmaya başlanır. Yani, atomlar bilinçsizdir ve:
 ya rastgele olarak çarpışırlar ve ortaya çıkan moleküller-maddeler “Olağan-Üstü-Güç =doğal-seçici” tarafından seçilirler;
 ya da, OÜG onları kendine göre kombinasyonlara sokarak, doğayı oluşturmaya devam eder.
İnsanlar tepeden yönlendirmeli hayat görüşüne öylesine saplanmıştır ki, doğada hiçbir değişim-dönüşümün, varlıkların kendi iradeleriyle oluşabileceğini akıllarının köşesine bile getirememiştir.
Doğadaki bu sabit-yapısal kabullerin en önemlilerinden biri, Lavoisier (1743-1794) kanunu olarak bilinen, elementlerin sabitliği yasasıdır.
Doğadaki maddelerin atom denilen kimyasal elementlerden oluştuğunun anlaşılmasından sonra, “doğada hiçbir şey yoktan var edilmez, var olan bir şey de yok edilemez, yani doğada belli sayıda kimyasal element vardır ve tüm maddeler bu belli sayıda kimyasal elementin kombinasyonlarıyla oluşur” şeklinde bir yasa tanımlanmıştır. Yaklaşık bir asır öncesine kadar bu kanun geçerli olur ama radyoaktivitenin keşfiyle ilke, biraz değiştirilir, çünkü Uranyum gibi radyoaktif maddeler sabit kalamayıp, kurşun gibi daha hafif elementlere dönüşürler ve azalan kütle miktarına denk gelecek şekilde E=mc2 formülü uyarıca enerji açığa çıkar ve nükleer enerji dediğimiz enerji türü oluşur. Yasa ise “enerjinin korunması yasasına” dönüştürülerek, fizik anlayışında bir düzeltme yapılır.
Bu fizik-kimya görüşü tüm dünyada egemen olmuş, günümüze kadar da devam etmiştir. Bu temel görüşe uyularak, kimyasal elementlerin oluşumlarının, big-bang denilen bir ilk patlama ile başlayıp, daha sonra yıldızlar içindeki nükleer tepkimeler sonucu oluştuğu ve yıldızların patlamalarıyla da, çevreye yayıldığı, dünyamız gibi gezegenleri oluşturan maddelerin bu tür yıldız patlamalarından oluşan kimyasal elementlerce oluşturulduğu görüşü bilim dünyasının bir dogması haline gelmiştir. Yani dünyamızı oluşturan Ca, Si, Fe, K, Na, vs gibi kimyasal elementlerin miktarı ve birbirlerine göre oranları sabittir. Dünyamızdaki değişim-dönüşümler, bu elementlerin miktarlarında bir azalma veya artmaya yol açmazlar. Yani OÜG doğada belli oranda kimyasal element oluşturmuştur ve bu elementlerin birbirleriyle çarpışmalar vs. gibi bilinçsiz hareketleri sonucu farklı moleküller veya daha üst sistemler oluşurlar ve OÜG bunlardan iyi olanlarını seçer!
Yani insanlık,
Başlangıçta (Big-bangda ve sonraki yıldız-içi reaksiyonlarda) “şu kadar krom, şu kadar demir, vb. oluşturulmuştur”,
Çekirdek reaksiyonları ancak çok yüksek basınç ve sıcaklıklarda gerçekleşmektedir.
Dolayısıyla normal doğal koşullarda hiçbir çekirdek reaksiyonu gerçekleşemez! Yani atomlar, doğal ortam koşullarında birbirlerine dönüştürülemez!!! şeklinde bir dogmatik görüş etkisi altında davranmaktadır.
Bu görüşün yanlışlığı, 1960lı yıllarda L. Kervran adlı bir Fransız fizik profesörünün, günümüzde Low energy nuclear reactions (LENR) (=düşük enerjili nükleer reaksiyonlar) olarak bilinen ve tehlikesiz nükleer enerji elde etme yöntemi olarak yoğun araştırmalar yapılan bir konuda gözlemler yayınlamasıyla anlaşılmaya başlanır.

6.1.               Kimyasal elementler arası dönüşümler = Transmütasyon

Kervran, kimyasal elementlerin illa yıldız gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık değerleri altında değil, normal dünya koşullarında düşük-enerjili çekirdek reaksiyonları (Low energy nuclear reactions= LENR) şeklinde de gerçekleştiğine dair gözlemler-veriler sunmaya başlar.
 "Life Is Nothing But Chemistry = hayat kimyadan başka bir şey değildir." şeklinde olağan-üstü bir hayat tanımı yapan bir fizik profesörünün bilimsel düşüncelerimizi kökünden değiştirecek özet bir bilgi sunulacaktır.
Bir fizik profesörü olan Corentin Louis Kervran (1901 – 1983) bir çocukluk anısını şöyle anlatır:
“Ailemin, bir avluya serbestçe çıkışı olan bir kümeste tavukları vardı. Orta Britanya'da babamın memur olduğu yerde yaşardık. Bölgede kalker bulunmuyordu ve sadece şist ve granitler vardı. Tavuklara hiçbir zaman kireç taşı verilmedi, ama tavuklar her gün kalkerli kabuklu yumurtalar ürettiler. Yumurtanın kalsiyumunun nereden geldiğini (kuşların kemiklerindeki kalsiyumunu) sormayı hiç düşünmemiştim. Ancak yaptığım bir gözlem ilgimi çekmişti. Yumurtlayıcı tavuklar bahçede gezerlerken, mütemadiyen yüzeydeki mika pullarını yutuyorlardı. Mika, kuvars ve feldispat ile birlikte granit oluşturmaktadır, dolayısıyla granitin ayrışma ürünüdür. Hepsi de silika bileşikleridir. O zamanlar ilkokuldayken bildiğim tek şey buydu. Mika'nın, özellikle bir yağmurdan sonra aşikar bir şekilde tavuklarca seçildiğini fark etmiştim, çünkü yağmurdan sonra ayna gibi güneşte parlıyorlardı. Her metrekarede görünen yüzlerce mika-pulu, hafif yağmurla yıkanmış minyatür aynalar gibiydi ve tavukların onları nasıl yuttuğu kolaylıkla takip ediliyordu. Kimse, kuşların kum tanelerini değil de, neden mika pullarını yuttuklarını bana söyleyemiyordu. Bir tavuk kesildikten sonra, annem tavuğun taşlık-torbasını açardı ve içinde küçük taşlar ve kum taneleri görülürdü, ama asla mika göremezdim. Mika nereye gitmişti? Gizemi olan her şey gibi, bu benim bilinçaltı zihnime yerleşti ve derin bir iz bıraktı. Bir çocuk olarak sağlam mantıksal açıklamalar bekliyordum, neden (mikalar yok olmuştu)? (Kervran, 1962, s.15)

Böyle bir çocukluk anısıyla büyüyen C. L. Kervran, fizik profesörü olduğunda, tavukların mika pullarında bulunan K (potasyum) elementinden nasıl Ca (kalsiyum) elementi ürettikleri konusuna yoğunlaşır ve çeşitli deneyler yapar.
Tavukları kireç bulunmayan zeminler üzerinde yaşamaya bırakır. Birkaç gün sonra tavukların yumurta-kabuklarının sertliklerini kaybedip, yumuşadığını fark eder.  Sonra tavuklara mika pulları yedirir ve yumurta kabuklarının normal sertliklerine kavuştuğunu saptar.
Tavukların mikayı tanıma bilgisi olup-olmadığını anlamak için, yeni doğmuş civ-civler alır ve hiç mika olmayan ortamlarda yetiştirir. Yumurtlamaya başladıklarında, yine yumuşak kabuklu yumurtalar oluşur. Bunun üzerine, daha önce hiç mika görmemiş bu tavukların çevrelerine  mika pulları serper ve davranışlarına bakar: Önceleri hiç mika pulu görmemiş tavuklar mikalara saldırıp, büyük bir iştahla onları yutarlar. “Ertesi gün yumurtaların normal kabukları vardı” diye not alır.
Tavukların yuttukları mika mineralinde Ca (kalsiyum) yoktur; ama K (potasyum) vardır. K elementine bir proton eklenmesiyle Ca elementi oluşmaktadır. Tavuk bedeninde bu işlem gerçekleşir ve tavuğun hücreleri, K’a bir proton eklenmesi işlemiyle yumurta-kabuğu için gerekli Ca elementini yapmaktadır.
Bu temel gözlem ve deneyler ışığında, geleneksel olarak öğretilen fizik-kimya bilgilerinin doğruluğundan şüphelenmeye başlar. Çünkü geleneksel fizik-kimya bilgileri, doğadaki tüm kimyasal elementlerin doğal sistemin oluşumu başlangıcında oluşturulduğunu ve ondan sonra artık yok-edilip-değiştirilemeyeceğini söylüyordu. Yani potasyum veya kalsiyum (veya tüm diğer kimyasal elementler), potasyum ve kalsiyum olarak oluşturulmuşlardı ve asla bir başka elemente dönüştürülemezlerdi. Bu bir dogma şeklinde tüm bilim-insanları tarafından kabul edilmişti ve Lavoisier-yasası olarak biliniyordu.
Bu bakış, bir dogmaya dönüşür ve buna ters düşen her görüş “saçma, bilim-dışı” damgası almaya başlar. Ve hala da günümüzde böyledir. Günümüzde durumun hala böyle olduğunu kendi gözlemlerime dayanarak iddia ediyorum. “Aydın” dediğimiz insanların çekirdeğini oluşturan bilim-insanları hala atomların ancak yüksek-basınç ve sıcaklıklar altında gerçekleşen nükleer reaksiyonlarla değişip-dönüşeceğini savunuyorlar. Normal doğa koşullarında atomların birbirlerine dönüşemeyeceği inancı hala bilim-aleminde temel bir dogma olarak durmaktadır.
Nitekim, 2018 yılında,  Facebook’ta paylaştığım  “Kervran-Effect” adlı bu makaleye bir kimya yüksek mühendisi şöyle bir itirazda bulunabilmiştir:
(T.E.): İki farklı elemente ait Atomun birleşip molekül değil de YENİ bir ELEMENET oluşturmasının adı NÜKLEER REAKSİYONDUR. Bunun tavuğun metabolizmasında olması MÜMKÜN DEĞİLDİR. Bu açıklamayı yapan şahsım 5 yıl kimya eğitimi görmüş bir KİMYA YÜKSEK MÜHENDİSİDİR. Kimya nosyonu olmayan bir Fizikçinin saçmalamasıdır paylaşılan yazı.
Halbuki: Doğadaki temel kimyasal elementlerin oranı sabit-değişmez olursa, doğadaki değişim-dönüşüm sistemi işleyemez, gelişemez! Çünkü: Doğadaki tüm olaylar ve oluşumlar için enerji gerekir; enerji ise, kuantsal sistemdedir, yani atom-altı-öğeler dünyasındadır. Kuantlar alemi, çevresiyle sürekli etkileşmekte ve çevredeki değişim-dönüşümlere uyarak, kendileri de değişmektedirler. Kuantlardaki bu değişim-dönüşümlerin, molekül veya daha üst-sistem varlıklara etkilerinin aktarılabilmesi atom denilen kimyasal elementlerce gerçekleşmek zorundadır. Bu nedenle, atomlar da sabit olamazlar, değişim-dönüşüm içinde olmalılar. Yani atomlar değişip dönüşmezse, atom-altı-öğeler dünyası (kuantum-alemi) ile, moleküller-hücreler-bedenler gibi üst-sistemler arası “köprü” kapanmış olur.
Kervran’ın görüşleri, DOM-sistemi görüşüyle tam-tamına uyumludur.
Çünkü:
  Doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur;
  Bedenlerimiz, hücrelerimiz, moleküllerimiz değişim-dönüşmeleri için gerekli yönlendirmeyi (bilgi, enerji sinyalleri, vs) atomlarından alırlar; atomların ether-ortamına yaydıkları sinyaller değişmiş olmalı ki, moleküller, hücreler, vs. bu değişimlere uyacak şekilde değişip-dönüşsünler.
                     Atomların değişip-dönüşümleri için gerekli yönlendirmeler atom-altı-öğelerden kaynaklanır; Atom-altı-öğeler evrensel ölçekte varlıklar arası etkileşim sağladıklarından, doğadaki tüm varlıklar arası enerji-düzeyi ilişkilerini algılayıp, onlara en uygun şekilde kendi durumlarında düzenlemeler yaparlar, ve bu şekilde doğada bilgi ve bilince dayalı oluşum ve gelişmelerin temelini oluştururlar.

  Dolayısıyla,
  Hem en temeldeki atom-altı-öğelerde değişim-dönüşüm olurken;
  Hem üst-sistemlerde (hücreler-bedenler, vs) değişim-dönüşüm olurken;
  Onların ara-sistemi olan atomlarda değişim-dönüşüm olmaması mümkün müdür?

6.2.            “Kervran-Etkisi” = Atomlar-arası-değişim-dönüşüm mekanizmasıdır.

Kervran bu konuyu şöyle ifade eder: (1972, s. 120)
“Dünyamızın, başlangıçta oluşturulduğu şekilde hiç değişmeden kaldığı ebediyen böyle kalacağı şeklindeki bir dogma İncil’in bize mirasıdır. Yaratılışta  şu kadar krom, şu kadar demir, vb. oluşturulmuştur şeklinde bir bilgi bizlere verilmektedir. Daha sonra başka hiçbir yaratıcı gelmediğinden, "başka hiçbir şey yaratılmamıştır”, her şey olduğu gibi kalmıştır. Dolayısıyla "hiçbir şey kaybolmaz". Böyle bir inanç, herkes tarafından Musa'nın zamanından beri kabul edilmektedir. Sözde "bilim adamlarının" günümüzde bu şekilde “akıl-yürütmelerine" ancak gülümseyebiliriz. Çünkü, Yirminci yüzyılın başından beri radyoaktif doğal dönüşüm bilinmektedir. Ve 1919 yılında ilk yapay dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Ama doğada, çeşitli zamanlarda, klasik nükleer fiziğin bilmediği başka dönüşümler olmamış mıdır? Biz deneysel olarak tüm canlıların element dönüşümleri gerçekleştirdiklerini gösterdik ve jeoloji diğer birçok türde dönüşümler olduğunu göstermiştir. Bu şu anlama gelir: atomların ebediliği (değişmezliği) söz konusu değildir. Bir moleküldeki bir atomun, diğer moleküldeki bir başka atoma dönüşmediği kimyasal reaksiyonlar söz konusu değildir, maddeler (atomlar), birbirlerine dönüşme şeklinde, oluşmakta ve kaybolmaktadırlar.”
Geleneksel dogmatik görüşlerin, objektif ve önyargısız davranmaları gereken bilim insanlarını bile nasıl etkilediklerini göstermek ibret vericidir. Meşhur astrofizikçi Carl Sagan’ın, bir başka bilim adamı olan Kervran için şöyle der: “Sizin öngördüğünüz şekilde bir tepkime kimyasal olarak olanaksızdır. Nükleer fizik konusunda sizin temel ders kitapları okumanız gerekir.” 
Dogmatik görüşler insanları böylesine kör-sağır, mantıksız yapabilmektedir.

6.3.               Mikro-Organizmalarca Element dönüştürme deney sonuçları:

Mikroorganizmalarca potasyum elde edilebileceği görüşü, potasyum gübresi kaynağı olmayan Japonya’da, Mikrobiyoloji Laboratuvarı direktörü Profesör Komaki’nin merakını uyandırır ve 1963de deneylere başlar. 1964 yılı Kasım ayında şu sonuçlara ulaşır:
  Hiç potasyum bulunmayan bir ortamda, Mikro-organizmaların bulundukları ortama sodyum eklendiğinde, organizma sayısı çok artar ve bunun sonucu 20 kat bir potasyum artışı elde edilir.
  Daha sonra ortama çok-çok az oranda potasyum eklenir; bu durumda organizma gelişmesi daha da hızlanır ve potasyum oranında yaklaşık 150 kat bir artış ortaya çıkar.
Yani mikroorganizmalar ihtiyaçlarına göre kimyasal elementleri birbirlerine dönüştürebilmektedirler.
Mikro-organizmaların element dönüştürmeleri, sülfat oluşumlarında da görülür. Yaşamak için kükürte muhtaç olan Thiobacilli organizmaları, ortamlarına çok az miktarda bir kükürt verildiğinde, bunu muazzam derecede çoğaltabilmektedirler.
Ortama eser miktarda potasyum eklenmesiyle potasyum kazancının artması şöyle olmaktadır: Hücreler işlevlerini, genleri sayesinde yaparlar. Genlerin on/off=açık/kapalı olması işlevin yapılmasında rol oynar. Çok az miktarda bir uyarı verilmesi, geni “açık” duruma getirir ve o nedenle ortama çok az oranda potasyum eklenmesi, hücrelerde bir tetikleme yaparak, potasyum-sentez-genini aktive eder ve o elementi oluşturmasını sağlar.

6.4.               Canlıların büyümesi sırasında gerçekleşen element dönüşümleri:

Kervran’ı, kimyasal elementlerin dünya koşullarında birbirlerine dönüşebilecekleri (transmütasyon) görüşüne sürükleyen faktörler arasında şunlar bulunmaktadır:
“Bir gün torunlarım bana kabuğunu atmış, çıplak bir yengeç getirdi. Onu hayatta tutmak için, az miktarda deniz suyu içeren bir yere koyduk. Ertesi gün bira ince de olsa, bir kabuğu vardı ve bir gün sonra kabuk oluşumu tamamlandı. Yaklaşık 30 saat içinde, yengeç yaklaşık 350 gram ağırlığında yaklaşık 17 x 10 santimetre boyutlu bir zırh oluşturmuştu. Deniz suyunun kalsiyum içeriği çok düşüktür. Ortalama olarak,% 0,042'dir. Bu orandaki bir deniz suyundan söz konusu kabukların, söz konusu kısa zaman aralığında oluşturula bilinmesi olası değildir. Çünkü, o kadar kalsiyum iyonunun canlının bulunduğu ortama 20-30 saate taşınması, hiçbir şekilde mümkün değildir.  Ama deniz suyunun magnezyum veya potasyum içeriği oranları, on veya yüz kat daha fazladır.” 
Yengeçler, ıstakozlar, kerevitler gibi hayvanlar, büyüdükçe, koruyucu kabuklarını değiştirirler. Bu kabuklu deniz hayvanlarının kabuklarını nasıl oluşturdukları da bir sırdır. Hayvanın denizde bulunan kalsiyumu "bağladığı" söylenir, ancak, içinde yeterli Ca bulunmayan havuzlarda bulunan hayvanlar yine de kabuklarını oluştururlar. Roscoff deniz laboratuvarında, bir kerevit, daha önce kalsiyumun tamamen alındığı deniz suyu dolu bir kaba yerleştirildi. Hayvan yine de koruyucu zırhını oluşturdu. Hayvanın zırhı için gerekli olan kalsiyum, deniz suyundaki magnezyum ve potasyum tuzlarından kalsiyuma dönüştürülmüş olmak zorundadır; başka bir kaynak mevcut değildir. (Kervran 1972, s 61.)

6.5.               Taze meyve ile aynı meyvenin kurutulmuşunun kimyasal element oranı farklıdır

Kurutma işlemi tam izole ortamlarda yapıldığında bile, taze meyve ile kurutulmuş meyvenin kimyasal element içeriklerinde bazı elementlerin miktarlarında artışlar, bazılarında azalmalar olduğu saptanmaktadır. Kurutma tamamen izole ortamda olduğuna göre, artan atomlar, azalan atomlardan dönüşmüş olmak zorundadır. 

6.6.               Bitkiler büyürken, kimyasal bileşimleri sürekli değişir:

  Hiç toprak bulunmayan ortamlarda filizlendirdiği bitkilerde deneyler yapan Von Herzeele 1875- 1881 yılları arasında, suya kükürt eklediğinde, büyüyen bitkide fosfor artışı; suya potasyum tuzu eklediğinde, büyüyen bitkide kalsiyum artışı olduğunu saptar. Ve şunu vurgular: “Bitkiler kimyasal elementleri birbirlerine dönüştürebilmektedirler”. Yaptığı bu araştırma sonuçları Lavoisier-dogmasına ters düştüğü için hiç dikkate alınmaz. Herzeele’nin araştırmaları bilim-insanlarını öyle kızdırır ki, eserleri kütüphanelerden kaldırılır! (Biberian 2012, s.14). Daha sonraki yıllarda Paris Ecole-Politeknik- organik kimya laboratuvarı başkanı Baranger (1959), daha modern araştırma yöntemleri kullanarak, Herzeele’nin deney sonuçlarının doğru olup-olmadığını araştırır ve Herzeele’nin görüşünün doğruluğunu onaylar (Kervran 1972, s. 68).
  Tohumlar ile o tohumların tamamen kontrol altındaki ortamlarda filizlenip büyümeleri sonucu oluşan sürgünlerin analizleri, kimyasal element içeriklerinde çok farlılıklar gösterir. Kervran yulaf tohumlarını önceden analiz eder ve K, Ca, oranlarını saptar. Sonra o tohumları saf-su içinde filizlendirip-büyütür ve büyümüş bitkideki element miktarlarını tekrar saptadığında, (K=potasyum) miktarında belli oranda azalma, (Ca=kalsiyum)-miktarında ise o oranda artma olduğunu görür. Potasyumdaki azalma miktarının kalsiyumdaki artma miktarına denk olduğu gerçeğine dayanarak, (39K + 1H → 40Ca) şeklinde bir transmutasyon (element dönüşümü) gerçekleşmiş olması gerektiğini ileri sürer, Kervran 1973.
  Kireçli kayaçların olmadığı bölgelerde ekilen çimlerde, belli bir süre sonra papatya miktarının arttığı gözlenir. Biodinamik adlı bilim dalının kurucusu olan İsviçreli ziraatçı E. Pfeiffer, papatyaları analiz eder ve çok miktarda Ca içerdiklerini saptar. Toprak Ca iyonunca fakir olduğu halde, papatya aşırı denilebilecek oranda Ca depolamıştır. Dolayısıyla mevsim sonunda kuruyup, ayrıştığında, içerdiği Ca iyonları toprağa aktarılır ve toprağın Ca oranı da bu şekilde artamaya başlar.
  Benzer şekilde bir doğal kimyasal bileşim dengelenmesi ormanlık alanlarda da gerçekleşir. Meşe ağacı, kireçsiz arazilerde yetişir, ama meşe-ağacı yakıldığında, külünün %60 yakın oranda kireç içerdiği görülür. Toprakta kireç olmadığına göre, ağaç bu kireci (Ca) başka elementleri (örn potsayumu) dönüştürerek elde etmiş olmalıdır.
Yani doğa, kendi iç dengesini sağlayacak bir mekanizmaya sahiptir.

6.7.               Jeolojik olaylarda kimyasal element-dönüşümleri:

Yer-yuvarı kabuğunda yaklaşık 4 milyar yıllık süreç içinde oluşmuş kayaçlar yer almaktadır. Bu oluşumların ilk 4 ile 2 milyar yıl aralığında oluşmuş kayaçları incelendiğinde, bunların genelde silisli kayaçlardan oluştukları ve  kireçtaşı (CaCO3) içermedikleri görülür.
≈2 milyar yıl ile ≈500 milyon yıl önceleri arasındaki  kayaçlarda dolomitli (MgCO3) kayaçların  da silisli kayaçlara eklendiği; son 500 milyon yıllık süreçte ise, silisli kayaçların giderek azaldığı  kireçtaşlarının giderek arttığı görülür. Bu durum, yeryuvarı oluşum sürecinde, Ca elementinin, Si elementlerinin dönüşümleriyle zenginleştiği sonucuna götürür. Kervran (1972).

6.8.               Global Ölçekte Kimyasal Element Dönüşümleri:

Güneş gibi yıldızlarda ve gezegenlerde  kimyasal element oranları çok farklıdır. Örn. Güneş’in %71’i hidrojen, %27’si helyumdan oluşur; tüm diğer elementlerin oranı %2 kadardır.
Halbuki, dünyamız gibi gezegenlerde durum tamamen tersine dönmüştür: Demir, oksijen, magnezyum, silisyum, kükürt, nikel, kalsiyum, alüminyum gibi elementler %99u aşan bir oranda yer alırlar, hidrojen ve helyum ölçülemeyecek derecede azdır.
Gezegenler ile, yıldızlar arasında bu kadar ters oranlı kimyasal bileşim olması, Kervran-etkisi ile, özellikle organizmalar tarafından, çekirdek reaksiyonları gerçekleştirilmesi ve bu nedenle kimyasal element türlerinin ve oranlarının değiştirilip, değişen doğa koşullarına uyumlu durumun oluşması sonucu olmalıdır.

6.9.               Özetle: Kimyasal Elementler doğa koşullarının değişmesiyle dönüşüme uğrarlar.

Doğa bilimlerindeki araştırmalar sonucu son çeyrek asırda ortaya çıkan ve “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” şeklinde özetlenen dinamik sistemli doğa görüşü (Haken 2000), doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerin tabana dayalı şekilde ve de tabandaki bu öğelerin karşılıklı etkileşimleriyle, rezonansa girerek gerçekleştiğini ortaya koymuştur. En tabandaki öğelerin de atomlar alemi olarak bilinen atom-altı-öğeler dünyası olduğu yine fiziksel-kimyasal araştırmalarla gösterilmiştir.
İnsanların sadece kendi kafalarındaki fikirleri “doğru” kabul edip, başkalarının düşüncelerini reddetmeleri, insanlığın en büyük dramıdır; çünkü dinamik doğada işler, öğelerin karşılıklı etkileşimleriyle, rezonansa girerek gerçekleşmektedir. İnsanların doğal sisteme ters düşen bu davranışları, ekolojik toplumsal birlikler oluşturulamamasının tek nedenidir.
Okuyuculara burada bir uyarıda bulunmak gerek: Artık hiçbir fizikçi, 20-30 sene önceki gibi, LENR olgusu yanlış demiyor-diyemiyor, çünkü dayandıkları
1- Lavoisier-kanunu (dogması) ve
2-  Elementlerin sadece yıldız içi gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık koşullarında oluşturulabilecekleri dogmatik görüşü artık çökmüş durumdadır. Tüm fizikçiler normal laboratuvar koşullarında LENR yöntemiyle element-değişim-dönüşümleri olabileceğini artık kabul etmektedirler.
 Ama bu konuda pasif bir engelleme, geciktirme söz konusudur. Bu da yine tepeye-bağımlı-örgütlenme (TBÖ) hastalığı sonucudur, çünkü onların geçim kaynağı da para-babaların elindedir.
Şekilde atomların LENR sistemiyle nasıl birbirlerine dönüşebildikleri gösterilmiştir. Atomlar, proton ve nötronlardan oluşurlar; farklı atomlar ise, proton sayıları ile belirlenirler. 1 protonlu atom hidrojendir; 6 protonlu atom karbondur, vs.
Nötron 2 down (d) ve 1 up (u) kuarktan,  proton ise 2 (u) ve 1 (d) kuarktan oluşur.
Nötronu oluşturan bir (d) kuark negatif-yüklü bir W--bozon sanal öğesi yardımıyla (u) kuarka dönüştürülebilir ve bu arada bir elektron ve elektron-anti-nötrinosu çevreye yayılır. Sonuç olarak nötron protona dönüşmüş olur.  Kobalt (Co) elementinin nikel (Ni) elementine dönüşmesi bu şekilde olur.
Protonu oluşturan bir (u) kuark pozitif-yüklü bir W+-bozon sanal öğesi yardımıyla (d) kuarka dönüştürülebilir ve bu arada bir pozitron ve elektron-nötrinosu çevreye yayılır. Sonuç olarak proton nötrona dönüşmüş olur. Magnezyum (Mg) elementinin sodyum (Na) elementine dönüşmesi ise bu şekilde, yani bir pozitron salınımı ile olur.

Görüldüğü üzere, doğada sadece proton, nötron, elektron gibi gerçek (reel) öğeler değil, bir çok da, W+, W-, Z bozon gibi sanal öğe (virtual particle) bulunmaktadır. Sanal öğeler, saniyenin çok-çok küçük bir süresince bir reaksiyona katılırlar ve hemen sonra tekrar kaybolurlar.  W+, W-öğelerinin, biri “madde” diğeri anti-maddedir. Aynı şekilde elektron madde, pozitron anti-maddedir. (Nötrino madde, anti-nötrino anti-madde.) Yani, bilgi ve olasılık hesapları yaparak doğa ve dünyamızı oluşturan kuantsal sistem, madde -anti-madde karışımı ve etkileşmesi içindedir. 
İnsanlar şimdiye dek, doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü, olağan-üstü-güç (OÜG) sistemi olarak, varlıkların dışında-üstünde bir yerde tasarlamışlar ve ona göre yaşamlarını düzenlemişlerdir. Halbuki bu OÜG İçimizdedir, atomlarımızdadır. Atom-altı-öğeler, atomlar ve hücreler, Alt-sistem – Üst-sistem ilişkilerini düzenleyen “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” ve “dinamik sistemler fiziği ” ilkeleri uyarınca hücrelerimizi ve bedenlerimizi yönlendirirler. Bizlerin onlara göstereceği hedeflere ve de elbette, yapısal-kalıtsal-dokularında o zamana kadar kayıt altına alınmış bilgilere göre davranırlar. Bu nedenle onların yapılarında, dokularında ve genlerinde şimdiye dek ne tür yönlendirici bilgiler biriktirilmiş olduğunu bilmemiz ŞART VE GEREKLİdir. Çocuklarımıza cin, peri, şeytan, melek, azrail, cebrail gibi, doğada hiçbir karşılığı bulunmayan hayal ürünleri yerine, quark, lepton, atom, molekül, hücre gibi gerçek öğeler öğreterek, atomlarımızın ve hücrelerimizin nasıl davrandıklarını bilip, hayali değil, gerçeklere uygun hedefler gösterirsek, onlar da bizleri bu doğal sisteme uygun yönlendirmeye devam edeceklerdir.
Böylelikle Doğadaki oluşum ve gelişmelerin nasıl olduğu, yani doğadaki yaratılış mekanizmasının nasıl gerçekleştiği konularıyla ilgili şu 3 soru:
Doğadaki yapılaşma hangi yönde ilerliyor veya gelişiyor; yani önce büyük (üst) sistem mi vardı, yoksa küçük (alt) sistem mi vardı?
Bu oluşumları kim tetikleyip, yönlendiriyor?
Yönlendirme işlemi nasıl oluyor? Yani bir öğenin nasıl davranacağı nasıl belirleniyor? sorusu kesin olarak yanıtlanmış olmaktadır.
Bu durumda,
Bilim-insanlarının “doğada düzen oluşturucu, yani bilgiye dayalı bir sistem yoktur” şeklindeki görüşleri tamamen yanlış olmaktadır;
Din adamlarının savundukları kutsal kitaplı yaratılış hikayesi tamamen yanlış olmaktadır.
Peki bu yanlış görüşler neden ortaya atıldı? İnsanlık neden yanlış bir yola sürüklendi? Bundan sonraki bölümlerde bu soruların yanıtları verilecektir.



7.    Evren Big-banglı bir patlamayla mı, yoksa “bilgiye dayalı” bilinçli bir sistemle mi oluştu?

Zaman kavramını ebedi bir yaratıcı sistemin ömrüne endeksli ve onun verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak kabul eden statik sistem fizikçileri, 1864de Penzias ve Wilson tarafından 3° Kelvin radyasyonu (Cosmik Microwave Background = CMB radiaton = Sema-ardı-ışınlaması) olarak bilinen bir radyasyon türünün keşfine (ve de Hubble’nin kızıla kayma teorisine) dayanarak oluşturulan Big-Bang teorisini ortaya atmışlardır. (Hubble’in kızıla kayma teorisinin yanlışlığı konusunda bakınız: Big-Bang var mı, yok mu  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/10/bigbang-var-m-yok-mu.html )
Ve o tarihten beri Bizlere evrenin başlangıcında her şeyin bir toplu-iğne başı (veya bir fındık) kadar küçük bir hacimde sıkışmış halde bulunan evrensel sistemin, büyük bir patlamayla aniden genleştiğini ve o ani genleşme sonucu da aniden soğuyarak Penzias ve Wilson’un buldukları CMB-radyasyonunun oluştuğunu; böylelikle de büyük bir patlamayla (Big-Bang) evrenimizin doğduğu öğretilmektedir.
   Fizikçiler burada iki büyük hata yapmaktalar: Birincisi, zaman kavramını tamamen yanlış yorumluyorlar; ikincisi ise, varlıkları bilgisiz-bilinçsiz öğeler, parçacıklar olarak düşünüyorlar. Önceki iki bölümde ise, durumun tam tersi olduğu bilimsel verilerle gösterilmişti.
Böylesine en temel iki noktada yanlış bakış açılarıyla doğaya bakan insanların, doğadaki sistemi doğru yorumlamaları beklenir mi?

7.1.        Şimdi yeni bilimsel görüşler ışığında, evrenimizin nasıl “doğduğu” konusuna bakalım.

Jeolojik ve astrofiziksel verilere göre tasarlanan zaman olgusu, yukarıda özetlendiği gibidir ve evrenimizin başlangıcında her şeyin enerjiye dönüşmüş şekilde olduğunu göstermektedir. Madde dediğimiz varlıklar moleküllerden oluşurlar. Moleküller ise, bir atom-çekirdeği ve onu diğer atom-çekirdekleriyle bağlayan elektron halelerinden oluşurlar. Yani moleküller farklı atom çekirdeği ile paylaşılan elektronlarla birbirlerine bağlanırlar. Doğadaki maddeler (moleküller), atom-altı ünitelere dönüştürüldüğünde, (evrenin başlangıcında), evrenimizin büyüklüğünde çok büyük bir büzüşme yaşanmış olması zorunludur. Çünkü:
Moleküller, atomların çevresindeki elektronların ortak kullanılmaları prensibiyle oluşurlar.  Yani elektronlar olmazsa, moleküller oluşturulamazlar. Moleküller parçalanıp, atomlar tek olarak izole edildiğinde, atom-çekirdekleri ortaya çıkar. Elektron halesinden yoksun bir çekirdeğin boyutu 1-2 femtometredir. 1 femtometre, milimetrenin trilyonda biri kadardır (10-15 m). Halbuki çevrelerinde elektron halesi olan atomlar (yani molekül yapıcılar) 100.000 femtometre’den büyüktürler. Bu farkı anlamanız için şunu tasarlayın: Bir atomun çekirdeği İstanbul’da Kız-Kulesinin tepesindeki bir portakal ise, onun elektronları, Büyükada’daki bir toplu-iğne ucu boyutundadır. Moleküller, çekirdeklerin bu kadar uzakta olacak şekilde birleşmelerinden oluşurlar. Bu nedenle bizlerin (su, taş, toprak) olarak gördüğümüz maddeler, sabun-köpüğü gibi boşluksu şeylerdir. Köpüksü yapılı-dokulu varlıklar ile atom-çekirdeği gibi yoğun dokulu varlıklar arasında çok temel bir fark vardır, o da hareketlilik faktörüdür.  Köpüksü dokulu maddeler, örneğin bir mermi saniyede yüzlerce metre, bir uzay uydusu saniyede bin metre hızla gidebilir. Ama asla ışık hızıyla 300.000.km/sn gidemez. Ama atom çekirdekleri ışık hızında ilerleyebilirler. Yani radyasyon oluştururlar. Bu nedenle, bizlerin aşina olduğumuz moleküller-şeklindeki alemden, atomlar şeklindeki aleme geçince, varlıkların hareketlilik yetenekleri, enerji potansiyelleri anormal artmış olur.
Bu küçülmenin evrenin tüm atomlarında (10 üzeri 80) meydana geldiğini düşündüğünüzde, küçülmenin ne kadar devasa olduğunu tasarlayabilirsiniz! Bu nedenle, evrenin başlangıcında, tüm maddeler atom-altı-öğelere (enerjiye) dönüştürüldüğünde, evrenimizin çok yoğun bir plazma durumunda olması gerekmektedir.
Bu durum fizikçiler tarafından da öngörülmüş ve evrenimizin çok yoğun bir plazma şeklindeki ilksel durumundan, bir patlamayla genleşmeye başladığı (Gamov 1948, Penzias & Wilson 1965, vb.) öne sürülmüştür.
Şimdi bir nokta koyup, zaman kavramının bilgi oluşumuyla bağlantılı olarak gerçekleşen değişim-dönüşümler olduğunu bilmeyen fizikçilerin, böyle bir genleşmeyi nasıl açıklayacaklarını tasarlayın: Büyük bir patlama oldu ve evren genleşmeye başladı ve soğudu; bu soğumanın sonucu da 3 derece Kelvin radyasyonu (Cosmic Microwave Backgrond = CMB, Penzias & Wilson 1965) olarak günümüzde bile hala evrende mevcut!
Şimdi olayı bir de “bilgi” faktörünü dikkate alarak, varlıkların karşılıklı etkileşimlerle daha rahat bir duruma ulaşma çabaları sonucu geçekleşen “zaman” görüşüne göre yorumlarsanız, nasıl bir değerlendirme ortaya çıkar?  
Maddeler (moleküller) dünyası ile atom dünyası (atom-çekirdeği) arasında çok büyük bir fark vardır. Moleküllerin boyutları nano-metre ölçekli (10-9 m) iken, nükleon (çekirdek) boyutu femto-metre (10-15 m) ölçeklidir. Bir milyon katlık bir fark söz konusudur. İşte evrenin genişlemesi atomlar aleminden moleküller alemine geçişin bir sonucu olarak başlar. Yukarıda vurgulandığı üzere, atomlardan moleküllere geçişte milyon katlık bir hacim artışı olur. Evrendeki on üzeri 80 kadar  atomun da aynı anda moleküllere dönüştüğünü dikkate alırsanız, genişlemenin boyutunu tasarlayabilirsiniz.
Günümüzde evrenin Big-Bang adı verilen büyük patlamayla başladığı ve hemen ardından çok büyük ve ani bir genişlemeye (inflation) uğradığı ve halen de genişlemeye devam ettiği görüşü egemendir. Evrenin hala genişlediği görüşüne, galaksilerden gelen radyasyonlarda “doppler-olayına bağlı kızıla kayma” adı verilen bir görüş neden olmuştur. Ancak “kızıla kayma” durumunun, galaksilerin yaşı ile ilgili olduğu (Halton Arp, 1998) tarafından gösterilmiştir. Dolayısıyla, evrenin hala genleştiği görüşü doğru değildir. Ani bir genleşme atom-altı-öğelerden atomlara geçişte gerçekleşmiştir, ama ondan sonra sürmesi ve evrenin sürekli genleştiği görüşünün kabulü için hiçbir neden yoktur. Bak: Big-Bang var mı, yok mu  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/10/bigbang-var-m-yok-mu.html

Evrensel sistemin başlangıcındaki bu yoğunlaşmış plazma durumu, çok hareketli, sürekli bir salınım ve titreşim içindeki atom altı enerji paketlerinden oluşur. Bu plazma içinde zilyonlarca kuantum öğesini düşünün. Çok devingensiniz, sağa-sola, aşağı-yukarı, ileri-geri; çevrenizdeki zilyonlarca diğer kuant öğesi ile karşılıklı etkileşiyorsunuz; sürekli bir akım-akışkanlık içindesiniz; vs. Ne yapmalısınız ki, daha rahat bir duruma kavuşasınız?
Bunun cevabına ulaşmak için, insanların davranışına bakalım: İnsanlar tek başlarına yaşasalardı, her şeyi, her işi tek başlarına yapmak zorunda olurlardı ve kafalarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Ama ortaklıklar oluşturup, iş-bölümü yaparak ve ürünlerini takas ederek, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmışlardır. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklarda mevcuttur.
Fizik bilimi verilerine bakarsak, onların da rahatlama prensibini uygulayarak, çok devingen kuantum-aleminden, daha az hareketli üst-sistemlere geçtikleri görülür.
Enerji akışının yönü, kuvvet denilen varlıkları hareket ettirici faktörü belirler. Yani, kuvvet enerjinin bir yerden diğerine akışıyla oluşur. Bilgi ise, enerji-akış yönünü tayin edici trafik levhaları işlevini görür. 
Güçlü-etkileşim, maddelerin özünü - çekirdeğini oluşturan öğelerin yerleşme-yönlenmelerini tayin eden trafik işaretleri  sistemidir.
Bu temel prensiple işlemlere başlanır ve önce maddelerin özü olan proton (2-up(u) ve 1-down(d) kuarktan oluşan hidrojen çekirdeği) oluşturulur. (Nötron ise 2-d ve 1u-kuarktan oluşur.) Evrenimizde bu nedenle en çok bulunan element hidrojendir ve %73lük bir orana sahiptir.

7.2.        Sonra rahatlamanın ikinci adımı atılır ve elektro-manyetik etkileşim bilgileri devreye sokulur:

Elektro-manyetik etkileşim, madde-özlerinden oluşan atom-çekirdeklerini birbirleriyle ilişkiye sokan trafik işaretleri sistemidir.
Bu temel prensiple farklı atom çekirdekleri birbirleriyle ilişkilendirilerek, daha büyük boyutlu moleküller alemine geçiş yapılır.

Yukarıda açıklanan bilgi oluşumuna bağlı zaman kavramı oluşumu ise, doğa-bilimsel verilere dayanmaktadır. Bu görüşün sonucu olarak öngörülen evren genişlemesi (inflation) ise, tamamen fiziksel bilgilere uygundur.

Geleneksel fizikçiler şimdiye dek doğadaki oluşumlarda “bilgi” diye bir parametre kullanmamışlar, bilgi ve bilinci hep varlıkların dışındaki bir sistemde kabul etmişlerdir. İşte bu fizikçi ve diğer bilim-insanlarının bilinç-altlarına yerleşmiş en büyük şartlanmışlıktır.


Çekül gibi cansız kabul edilen bir varlığın davranışını tasarlayın. Çekül, Hindistan gibi büyük bir ülkenin güney ucunda iken, dikeydir; yani kutup-yıldızı ile dikey-düzlem arasındaki açı coğrafik enleme (5 derece kuzey) uygun olarak 95 dereceye yakındır. Himalaya dağının eteğindeki Yeni  Delhi’ye (28.5 derece kuzey)  varıldığında, çekülün artık yeryuvarı merkezini tam göstermediği ve Himalaya dağına doğru saptığı gözlenir.
Bu sapmanın ne kadar olduğu araştırıldığında, çekülün çok hassas şekilde,
         Himalaya dağı sisteminin kütlesinin ne kadar olduğunu;
         Bu yüksek dağ sisteminin ağırlık merkezinin nerede olduğunu;
         Bu ağırlık merkezinin kendisine ne kadar uzakta olduğunu (milimi-milimine);
         Kendi ağırlığının ne kadar olduğunu,
en hassas şekilde ölçüp-saptamış olması ve m1*m2/ r2 formülüne göre hesaplanan değer kadar dağa doğru sapmış olması gerektiği görülür. Çünkü bu formül hem gravite (yerçekimi), hem elektro-manyetik etkileşimler gibi, makro-alem dediğimiz molekül ve daha büyük üst-sistemlerde geçerli bir doğa yasasını temsil etmektedir. Çekülün de bu doğa yasasına uygun bir bilince göre davranmış olması gerektiği düşünülmektedir.
Peki olay acaba gerçekten böyle mi oluyor?
Fizikçiler varlıkların temel bileşenlerinin (atom-altı-öğelerinin) iki farklı davranışlı grup içinde olduklarını gözlemlemişlerdir: Birinci gruba FERMİYON adı, ikinci gruba BOSON (bozon) adı verilmiştir. Fermiyonlar kütle sahibi, yani madde oluşturuculardır; aynı anda aynı yerde bulunamazlar, bu nedenle üst-üste gelip-çakışamazlar ve hep farklı yerler işgal etmek zorundadırlar.
Bozonlar ise, fermiyonlara nasıl davranacakları bilgi bilgisini veren kuvvet-aktarıcılardır, kuvvet-alanı oluşturuculardır, üst-üste gelip, güçlerini, şiddetlerini artırabilirler.   
Çekül içindeki moleküllerin atomları çevreden gelen sinyallere göre sürekli olarak spin, salınım-düzlemi vs. gibi özelliklerini değiştirirler. Yüksek bir dağa yaklaştıkça, dağdan gelen sinyallerin şiddeti artar, çekülün atomları bu artışa uyacak şekilde salınım-düzlemi, salınım-yönü, vs. gibi özelliklerini sinyal şiddetine göre ayarlarlar ve buna uygun olarak, çekül dağ tarafına doğru kayar. Sinyaller fizikçilerin “boson“olarak tanımladıkları kuvvet aktarıcıları olan bilgi faktörüdür. Çekülün davranışı ise, moleküllerin çekirdek- ve elektronları arası bağlantılarda gerçekleşen ayarlama olaylarıdır ve “bilinç” olarak tanımlanabilinir. Aynen bir insanın duyu organlarıyla çevresinden algıladıkları sinyallere göre, beynindeki sinir-hücreleri arasındaki bağlantılarda ayarlar-düzenlemeler yaparak davranışını belirlemesi gibi bir olay söz konudur.
Şimdi cevap verin: Çeküldeki bu bilinç nasıl ortaya çıktı?
         Çekülün dışındaki bir varlık mı çeküle bu bilinci verdi?
         Yoksa çekülün içindeki atomlar ve moleküller mi bu bilinci oluşturdu?
Jeolojik ve astrofiziksel verilere göre ortaya çıkan zaman olgusu 4 değişik konuda çok önemli sonuçlar ortaya koymaktadır:
1- Evrenimizin başlangıçta sadece atom-altı-öğelerden oluşan yoğun bir plazma olduğu;
2-atom ve molekül oluşumuna geçişle çok büyük bir genleşmeye maruz kalıp, soğuması sonucu 3º K radyasyonu (Cosmic Microwave Background) yaydığı;
3- Her şeyin BİLGİ ile oluşturulduğu;
4- BİLGİ düzeyinin ZAMAN içinde geliştiği, doğa ve dünyamızın evrimsel bir gelişme içinde olduğu; (Yani doğada fizikçilerin dedikleri şekilde düzensizliğe-kaosa doğru bir gidişat değil, düzenli sistemler oluşumuna doğru bir gidişat olduğu) kesin bir şekilde anlaşılmaktadır.

7.3.     Bilgi sistemli oluşumlarda, çok önemli bilgiler,  sabit değerler olarak kayıt edilirler.

Zamanın oluşum aşamaları, evrensel sistemimiz başlangıcında her şeyin parçalarına ayrılmış ve enerjiye dönüşmüş olduğunu göstermektedir. Bu enerji öğeleri incelendiğinde, onların hareketli öğeler olduğu görülmektedir. Bu hareketliğin nasıl olduğu araştırıldığında ise, onların bir salınım-hareketi içinde olduğu fark edilir. Salınım hareketleri, belli bir süreçte tekrarlanan artış-eksiliş (pozitif-negatif) değer ardalanmalarından oluşurlar.
Yani atom-altı-öğelerden oluşan kuantlar alemi çok kısa ömürlü ve çok hareketli varlıklardır; doğum-ölüm döngülüdürler. Onların yaşam periyotları (p) çok kısa olduğundan, atomlar, moleküller, hücreler, bedenler gibi üst-sistemler içinde bir araya gelerek, daha uzun ömürlü ve daha az hareketli varlıklar oluştururlar.
Bu nedenle doğadaki tüm oluşumlarda bir periyodik gelişim görülür ve (p)  dediğimiz, yaklaşık 3.14 ile gösterilen sabit bir katsayı mevcuttur.
Çember dediğimiz geometrik yapı da, 360 derecelik bir döngü ile oluştuğundan, onun çevresinin hesaplanmasında da (p) sayısı devreye girer.


Pi (p) sabitine benzer, başka bir sabit değer ise pek aşina olmadığımız “fine-structure-constant = İnce yapı sabiti” olarak tanımlanan yaklaşık 1/137 değerli bir sabit değerdir.
Peki neden 1/137?
Fine-structure-sabiti, Sommerfeld tarafından 1916 ortaya atılan bir değerdir ve elektronların çevreleriyle etkileşim sağladıkları foton alış-verişleri için gerekli elektromanyetik güç değişim miktarını belirtir.
Bir çok elektro-manyetik alanda görülür.
Örn.:
·         En temel element olan hidrojen atomunun çekirdek merkeziyle, çevresindeki elektron arasındaki mesafeye Bohr-radius = Bohr-yarı-çapı denir ve değeri  5.29177×10−11 m olarak saptanmıştır. Elektronun yarı çap değeri ise 2.81794x10-15 m olarak hesaplanmıştır. Bu iki değerin oranlarının kare-kökü 1/137 dir.
·          Elektronlar fotonla alışverişlerini gerçekleştirirler. Bir elektronun bir foton gönderecek derecede enerji depolama eşiği  1/137 dir.
·         Pozitif yüklü çekirdek ile ondan çok uzak bir mesafede durmaya mecbur olan negatif yüklü elektronlar arasında ise elektro-manyetik etkileşim kuvveti vardır ve foton denilen etkileşim faktörüyle ilişkilerini düzenlerler.  Bu elektromanyetik etkileşim, güçlü etkileşimin 1/137 si kadardır. 
·          Bu 1/137 katsayısı evrensel bir değer olup, fine-structure-constant = hassas-etkileşim sabiti (katsayısı) olarak bilinir. Elektronların çekirdeğe yakınlaşmayıp, belli bir  uzaklıkta bulunmaları da aynı faktörle (137nin karesi) ilgilidir.
·         En temel enerji-alış-veriş öğesi olan Planck öğesinin, temel yük (elementary charge) denilen proton yüküne oranının karekökü de 1/137dir.
·         Hartree-enerjisi olarak tanımlanan Hidrojen atomunun potansiyel enerji yükü 27.2 eV; normal durumdaki elektronun enerjisi ise 511 keV’dur. Bu iki değerin oranının kare kökü de 1/137’dir.

Çok kısa ömürlü ve çok hareketli kuantsal öğelerden oluşan kuantsal enerji alemini 138 birimli bir temel sistem olarak düşünürsek, bu 138 birimin  yaklaşık 137 birimi “strong-force = güçlü-kuvvet” adı verilen bir etkileşim sistemine tahsis edilmiştir. Doğadaki enerjinin sadece 1 birimlik kısmı elektro-manyetik kuvvete tahsis edilmiştir. (Zayıf-etkileşim, bu iki kuvvet türünün milyonda biri mertebesinde olduğundan dikkate alınmaz. Gravite kuvveti ise trilyonlarca kat daha küçüktür.)
Yani doğayı etkileyen-yönlendiren kuvvet sistemlerinin oranı 1/137 olmaktadır.
137 kat etkili olan ve “güçlü-etkileşim” olarak tanımlanan kuvvet, atomlarımızın çekirdeklerindeki proton ve nötronları bir arada tutan kuvvettir ve glüon adlı bir çekim gücüyle çalışır. Yani doğal sistem, en büyük enerji yatırımını, proton-nötrondan oluşan atom-çekirdeklerine yapmıştır.  Bunun 137de biri kadar olan küçük bir diğer, elektromanyetik kuvvettir ve bizlerin en çok kullandığı kuvvet türüne denk gelmektedir. Elektro-manyetik etkileşimler foton denilen sinyallerle yapılır. Gluon etkileşimi, foton etkileşimine göre 137 kat daha fazla olduğundan, aynı yüklü olan protonların birbirlerini itme kuvveti olan elektromanyetik kuvvete (foton etkileşimine) baskın çıkarlar ve çekirdek içinde tüm protonları (ve nötronları sıkı bir şekilde bir arada tutarlar.
1/137 sabit ve evrensel ölçekte geçerli bir etkileşim katsayısıdır. Fine-structure-constant olarak bilinir. Elektronlar bu etkileşim faktörü nedeniyle çekirdeğin 1/137’nin karesi kadar bir uzaklıkta yer alırlar ve asla çekirdekteki protona yaklaşmazlar.
 Yani bu sabit değer evrendeki tüm elektro-manyetik olaylarda etkili bir sabit değerdir.
Astrofizikçi Fred Hoyle ve diğerleri, 1950’lerde, 
·         yıldızlar içindeki reaksiyonlarda da bu sabit değerin dikkate alınarak reaksiyonlara girdiklerini; 
·         bu değerden büyük veya küçük değerler söz konusu olduğunda karbon, oksijen, vs gibi atomların oluşamayacaklarını;
·         dolayısıyla böyle bir sabit değer olmasa, yaşadığımız doğal sistem hayatının mümkün olamayacağını hesaplamışlardır (Nath 2015).

Son olarak, bu sabit-değeri ilk defa ortaya atan Alman Fizikçi Sommerfeld’i, yaşlandığında yatırıldığı ve öldüğü hastanede ziyaret eden fizikçi arkadaşına bu konuyla ilgili şöyle bir imada bulunduğu bilinir:
“Yattığım odanın kapı numarası dikkatinizi çekti mi?” (Oda numarası 137 imiş).

8.              Evren Dinamik yani Tabana dayalı Sistemde gelişmektedir.

Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar.
Önceki paragraflardan anlaşıldığı üzere, Zaman, doğal sistemin yaratılış öyküsüdür. Tanrı veya doğa-üstü-güç doğayı yaratan veya oluşturan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı zaman kavramının tanımlanmasıyla gösterildiğinden, TANRI kavramı (veya evrimcilerin doğa-üstü-güç (DÜG) sistemi) de artık anlaşılır olmuştur ve şu durum ortaya çıkmıştır:

8.1.               Tepeden Yönetimli (statik) ve Tabandan yönetimli (dinamik) Sistemlerin özellikleri ve farkları

Doğada bir iş veya eylem yapıcı güç sistemi olarak tanımlanan TANRI veya evrimcilerin DÜG sistemi şimdiye dek şöyle anlaşılmış ve aktarılmıştır:

8.1.1.              Tepeden Yönetimli Sistem (Statik sistem)

• Varlıkların kendileri bilgili ve bilinçli değillerdir. Bilgi, güç-enerji, bir Doğa-Üstü-Güç (DÜG) sistemindedir.
• O her şeyi bilir (omniscient);
• O ebedidir;
• Zaman onun ebediliğine endeksli bir sonsuzluktur;
• O değişim-dönüşüme uğramaz. Hep aynı kalır.
Tepedeki o güç sistemi değişip-dönüşmez olduğundan, böyle bir sisteme STATİK SİSTEM denir.
Gelenek ve göreneklerimiz çocukluk evresinde bilinç-altımıza otomatik olarak kaydedilmektedir. Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmalara uyarak yaşarlar.  Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır. Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşacak şekilde kopyalar.
Bilinç-altı sistemiz bizleri böyle programlamış olduğundan, doğadaki değişim-dönüşümlere uyamayınca, değişim-dönüşümler eğilip-bükülerek zoraki yorumlara gidilmiştir. Geleneksel şartlanmışlıklara birer kılıf uydurularak günümüze kadar gelinmiştir. 
Halbuki doğada tabandan yönetimli sistem geçerlidir. 

8.1.2.  DİNAMİK SİSTEMDE = Tabandan Yönetimde

• Oluşturucu güç, enerji vs. kuantum alemindedir;
• Çevreyle sürekli etkileşim içindedirler;
• Bilgi oluşturularak sürekli yeni üst-sistemler yapılır;
• Oluşan yeni üst-sistemlerin en iyileri seçilip, kötü olanlar terk edilir.
• Tüm varlıkların içlerinde mevcut olduklarından,
• Her an her-yerde “omnipresent” özelliklidirler;
• Her şeyi yapabilirler “omnipotent” özelliklidirler;
• Doğum-ölüm döngülüdür, yeni bilgi oluşumlarına göre, doğa her gün yeniden oluşturulur ve düzenlenir.
Peki doğa ve dünyamız her gün yeniden düzenlendiğine göre, biz insanlar bu konuda nasıl davranmalıyız? 

Dünyamız nereye doğru gidiyor ve gidecek? Biz insanlar, bu evrensel gidişat hakkında ne biliyoruz? Devlet yöneticileri veya liderler bu konuda ne biliyorlar ve insanlara bu konuda ne söylüyorlar? 

Peki doğa ve dünyamız her gün yeniden düzenlendiğine göre, biz insanlar bu konuda nasıl davranmalıyız? 

Dünyamız nereye doğru gidiyor ve gidecek? Biz insanlar, bu evrensel gidişat hakkında ne biliyoruz? Devlet yöneticileri veya liderler bu konuda ne biliyorlar ve insanlara bu konuda ne söylüyorlar? 

9.              Yönetenler de, yönetilenler de zaman ve hayat hakkında bir şey bilmiyorlar

Anlaşılacağı üzere, ne yönetenler, ne yönetilenler bu temel konular hakkında bir şey bilmiyorlar, Hayat gibi temel bir konu hakkında bilim insanları dahi büyük bir şartlanmışlık içinde davranıyorlar. İşte ıspatı:
“Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir doğada yaşıyoruz. Peki bu değişim-dönüşümlerin bir yönsemesi var mı? Nereye doğru gidiyoruz?” şeklinde bir soru sorduğunuzda eğitimli kişilerden alınacak cevap şöyledir: (Eğitimsizlerin söyleyecek bir şeyleri zaten yoktur)
Termodinamiğin 2. Yasası şunu gösterir: Doğada bir iş-eylem (üretim, büyüme, tamirat, vs.) yapılması için enerji gerekir.  Eylem için enerji kullanıldığında, bu enerjinin bir kısmı işe-yaramayan enerji olarak boşa harcanır. Bu nedenle zaman içinde doğadaki işe-yarar enerji miktarı azalacak, işe yaramayan enerji artacaktır. Bu ise, evrendeki enerji ve kütle miktarının sabit olduğu düşünülünce, doğada zaman içinde düzensizliğe doğru bir gidişat (entropi-artışı) olacağı anlamına gelir. Yani fizikçilere göre evrenin sonu kaosa, düzensizliğe gitmektedir.
Soruyu bir eklenti yaparak tekrar soralım: Termodinamiğin 2. Yasası, doğada her şeyin zaman içinde dağılıp-parçalanacağını gösteriyorsa, doğal sistemin tarihsel gelişiminin başlangıcında evrende muazzam bir düzenli sistem var olmalı ki, o düzen bozula – bozula günümüze gelinmiş, bundan sonra da gittikçe bozularak kaotik bir sona gidilecektir.
Doğa ve dünyamızın geçmişi yukarıda özetlendi, ve bilgi ve bilince dayalı sürekli daha düzenli ve gelişmiş üst-sistemlere (yani düzene) doğru bir gelişim olduğu görülüyor. Öyleyse bu görüş yanlış olmak zorunda değil mi?
Evet ortada bir yanlışlık var, o da şu: FİZİKÇİLER STATİK SİSTEMDE DÜŞÜNMEKTE, varlıklar arası etkileşimlerin BİLGİ ile gerçekleştirildiğini bilmemektedirler.

Peki neden fizikçi gibi bilim adamları statik sistemli düşünmektedirler?
Bir insanın davranışını, o insanın zihniyeti, yani hayata bakış açısı belirler. Zihniyetin ise iki farklı bileşeni vardır: Bilinç-altı ve Bilinç:
Bunlardan en etkili olanı “BİLİNÇ-ALTI” sistemi bilgileridir.
“Bilinç-altı” bilgileri, ana-rahmine yerleştirildiğimiz andan itibaren ve de çocukluğumuzun ilk 6 yılı süresince, çevremizdekilerin davranışlarının, gelenek ve göreneklerin, kopyalanması ile edinilir. Bu bilgiler, atalarımızın asırlar boyu oluşturdukları verilerin özetlenmiş sonuçlarıdır. Otomatiğe bağlanmış davranışlarımızın bulunduğu bilinç-altı sistemimize kayıt edilirler.
Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar, ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.
Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşacak şekilde kopyalar. Çevresindeki insanların davranışlarını da aynen kopyalarlar. Bilinç-altı, kişinin hiçbir müdahalesi olmadan çevresindeki olaylardan etkilenerek kopyalanan, yani başka insanların düşünce ve davranışlarının kopyalanmış halleridir. Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır.
Bilinç-altına alınan davranışların en büyük kısmını ise atalarımızın otomatiğe alıp, gelenek ve göreneklerimize aktardıkları davranışlardan oluşurlar. Beynimizin büyük kısmı buna tahsis edilmiştir. Bilinç-altı, otomatiğe alınmış davranışlardan, iç-güdülerden oluşurlar. Bir davranış, (örn. Araba, bisiklet kullanmak) sık-sık tekrarlanmaya başlandıysa, o davranışlar da otomatiğe bağlanırlar ve bilinç-altı sistemine aktarılırlar. Bir araba kullanmayı öğrenmenin ne kadar zor ve stresli olduğunu hatırlayın. Ama öğrendikten sonra, artık hiçbir stres kalmaz, çünkü o kadar sık yapılır olmuştur ki, hücreler onu otomatiğe almışlardır. Yani bilinç-altı otomatiğe alınmış davranışlar topluluğudur. Her şeyi yeniden, sıfırdan başlayarak öğrenmek, çok zaman ve emek gerektirir, ki buna hiçbir ömür yetmez. Bu nedenle, “information & self-organisation” olarak özetlenen “bilgiye dayalı” oluşum ve gelişim sisteminde, eskiden-önceden edinilmiş bilgilerin kopyalanarak gelecek nesillere aktarılması temel bir prensiptir. Nitekim epigenetik denilen yeni bilim dalı, bu temel prensibin uygulanış şeklidir.
BİLİNÇ, o andaki arzular, beklentiler  ve değerlendirmelere göre oluşturulur; yani o andaki duruma uyan davranış şeklidir. Okul dönemi ve sonrası evrede çok daha az etkili olanı ise edinilen bilgilere dayanırlar. “BİLİNÇ” sistemi verilerinin davranışlarımıza etki oranı %95den azdır. Yani bizler genelde BİLİNÇ-ALTI sistemimizin etkisi altında davranmak zorunda kalırız.
Bilim adamları  da nihayet insandırlar ve gelenek-göreneklerin etkisi altında davranırlar. Gelenek göreneklerimiz ise tamamen statik sistemlidir; statik sistemde ise, varlıklar bilgili ve bilinçli değillerdir.
Statik sistemli düşünen fizikçiler doğa olaylarında şimdiye dek hiç “bilgi = information” denilen bir faktörü dikkate almamışlardır. Örn. bir yumurta kırılıp-dağılınca, bu yumurtanın asla tekrar geri getirilemeyeceği, dolayısıyla düzen bozulunca artık geri dönüş olmayacağı düşünülmüştür. Halbuki o yumurtayı yapan canlı, değişen doğa koşullarına uygun bir yumurtayı tekrar yapar.
Bir iş veya eylem yapma görevi, alt-sitem öğelerine aittir. Yani bir bedeni hücreleri oluşturur; bir hücreyi molekülleri; bir molekülü atomları; bir atomu da atom-altı-öğeleri oluşturur. Atom-altı-öğeler ise quantum alemi denilen enerji dünyasından oluşur. Bu kuantsal enerji dünyası ise bilgi ve bilince dayalı işlemler yapar. Bir işlem sonucu açığa çıkan enerji, asla çöp yığını gibi bir yerde atıl olarak kalmaz, kuantsal enerji-ağına eklenir ve doğadaki enerji-madde durumu değişimlerine göre, tekrar bilgi-ve bilinçli işlemlerle doğal sistem yeniden yapılandırılmaya başlanır. Bu nedenle doğal sistem information & self-organisation olarak özetlenen sinerjetik fizik kuralları çerçevesinde oluşup-gelişir. Varlıkların bilgi oluşturarak yeni madde kombinasyonları yapma ve enerji-akışı-yoğunluğunu artırma yetenekleri sürekli artar, “maximum information principle=MİP” ortaya çıkar ve evrim denilen süreç devam eder. Doğa her gün yeniden doğar. Kırılan yumurta doğadaki ayrıştırıcı öğelerce moleküllerine, atomlarına kadar parçalanıp, kuantsal enerji alemince, tekrar, değişen yeni doğa koşulları ışığında, yeni bir yumurta olarak tekrar doğaya sunulacaktır. Ama 1-2 günde değil, uzun bir süreç içinde.

9.1.              Toplumsal Sorunlar Tepeye Bağımlı Örgütlenmeden (TBÖ) kaynaklanırlar

Şimdi çok özet bir şekilde statik sistemli, yani tepeye bağımlı örgütlenme sisteminin neden tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğunu gösterelim:
Sorunlar statik sistemden dinamik sisteme geçilmesiyle çözülür, çünkü statik sistem Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) gerektirir.
(TBÖ) ise tüm toplumsal sorunların kaynağıdır, şöyle ki:
•         1- TBÖ’de bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.Biri muz derken, diğeri hıyar anlıyorsa, anlaşıp-uzlaşma sağlanamaz.
•         2- TBÖ’de saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, 
a) İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.
b) İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.
Her şey tepedekilerce belirlenirse tabandakilerin yeteneği körleşir.
•         3- TBÖ’de sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir. Tembel veya çalışkan insan yetiştirmek sisteme bağlıdır.Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.
•         4- TBÖ’de, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Kamu mallarına zarar veren insanlar, hatalı eğitilmiş olduklarından, kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkında değillerdir. Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.
•         5- TBÖ’de tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.Tepedekilerin emirlerine uyularak, onlar gibi düşünmeyenlere işkenceler yapılır.
•         6- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir. Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.
•         7- TBÖ’de yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar. El-Etek öpmek aşağılık kompleksi ürünüdür.
•         8- TBÖ’de toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir. Doğada her olay, diğer varlıkları da ilgilendirir.
•         9- Her insanın içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.
•         10- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. 1970’li yıllarda emniyet güçlerimiz “Pol-Bir” “Pol-Der” gibi sağcı-solcu olarak bölünmüştü. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon- Balyoz-davaları, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.
•         11- “Sahip” tepedeki bir kişi olunca, tüm varlıklarıyla doğa+dünya sahiplenilmeye başlanır; X- devleti, Y-devleti gibi bir sürü parçaya bölünür; sonra bu devlet-sahipleri ülkeyi çeşitli ağalara-beylere parsellerler. Doğa ve dünya bu şekilde parsellenip-sahiplenilince, halk doğaya sahip çıkamamıştır. Denizler kirletilmiş, hava kirletilmiş, sular kirletilmiş, içme suyumuz bile pet-şişelerle uzak dağ tepelerinden getirilir olmuştur.
•         12- Sahiplenme tüm fabrika ve benzer iş-yerlerinde de devam etmiş, işçiler boğaz-tokluğuna çalışmaya mecbur edilmişlerdir. İşçilerin sendika gibi kuruluşlar içinde birleşerek, seslerini duyurabilmelerinden sonra işçi-işveren mücadeleleri devam etmektedir. Bu ise grev-lokavt gibi toplum-hayatını felç eden çatışmalara yol açmaktadır.
•         13- Statik sistemli Toplum hayatında insanların hedefi “para” olmaktadır. Para ile yaptırılamayacak bir kötülük var mıdır?YOKTUR! Statik sistemde “Paranın” kontrolü tepedekilerin-zenginlerin elinde olduğundan, dünyada huzur olması mümkün müdür? Para peşinde koşan insanlara her türlü kötülüğü yaptırmak mümkün olduğuna göre, Statik sistemli TBÖlü hayat görüşleri yok edilmediği sürece dünyada huzur olmayacaktır.
•         14- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..

Özetle: Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. TBÖ’lü sistem tüm toplumsal sorunlarımızın temel kaynağıdır. 

9.1.1.       Tepeye bağımlılığın toplumsal sisteme bu kadar zararlı etkileri varsa, acaba doğada tepeye değil de, tabana bağımlılık sistemi mi var?

Bir düşünsel deneyle, toplumsal sistemin tabana bağımlı olduğu bir model tasarlayalım:
•          Çocuklarınızı yetiştirecek öğretmeni siz seçecek olsanız, en iyi öğretmeni seçerdiniz;
•          Güvenliğinizi sağlayacağınız bekçiyi, trafiğinizi düzenleyecek, elektrik işlerinizi yapacak kişiyi siz seçecek olsaydınız, en yetenekli, en bilgili kişileri seçerdiniz;
•          İnsanlar meslek edinirken, iyi yapabilecekleri işlere soyunup, iyi bir eğitimden geçerek, bilgi ve beceri sahibi kişiler olarak toplumda yerlerini alırlardı;
•          Kötü hizmet verenler dışlanıp- uzaklaştırılırdı.
•          Toplum iş ve meslek mensuplarının hizmet takaslarına dayalı kredi sistemiyle işleseydi, kalpazan, vergi-kaçakçısı, kiralık-katil, sabotajcı gibi kişilikler nasıl iş bulurlardı?

       Böyle bir toplumsal sistemde her şey tıkır-tıkır işlemez miydi?   Evet!!! Her şey düzeliyor.

9.2.     Uzlaşma Neden Gerekli


Ömür veya hayat, zamanın bir dilimidir. “Zamanın” anlamını bilmiyorsanız, hayatın anlamını da bilemezsiniz. İnsanlarının anlayamadıkları nokta budur. Evet, atalarımızın “ruh” dediği canlılık, “enerji-madde-bilgi-düzeyi” arası etkileşimlere göre sürekli gelişip-değişen bir değişim-dönüşüm mekanizmasıdır. Hiçbir varlığın sonsuz bir ömrü yoktur, bu nedenle hayat “doğum-ölüm-döngüsü” üzerine oturtulmuştur. Zaman ise bu ömür-döngülerinin ardalanmasıdır ve bilgi-düzeyindeki değişimlere göre gerçekleşmektedir.
Bizler sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir doğada yaşıyoruz ve dinamik sistemlerde her şey, varlıkların karşılıklı etkileşimleriyle gerçekleşiyor. Toplum hayatı biz insanların karşılıklı etkileşimlerimizle oluşturulacaktır; kimse uzaydan gelerek toplumsal yaşamımızın kurallarını oluşturamaz. Toplumsal sistemimiz A'dan Z'ye bozuk, çünkü tüm geleneksel sistemlerde Doğa statik sistemli olarak düşünülmüş. Statik sistem hep tepedeki birilerince yönetilmeyi öngörür. Onun için hep bir kurtarıcı beklenir. Halbuki doğal sistemde kurtarıcılar yoktur, varlıklar kendi aralarında anlaşıp-uzlaşmalarına dayanarak, sorunlarını birleşerek çözerler. Tepeye oturarak, halkın sırtından geçinen “kutsallık postuna” bürünmüş kişilerin tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu, belirtilen makalede zaten net bir şekilde gösterilmişti. O verileri görmezden gelerek hala lider peşinden koşanların tekrar mantıklarını sorgulamaları gerekir.
Bilgi ve mantık sorunlara çözüm bulma yeteneğidir. Kafanıza yerleştirdiğiniz bilgiler doğru ve mantığınız sağlamsa, doğadaki oluşum ve gelişimleri “doğru” değerlendirirsiniz ve uygun çözümler bulup, sorunlarınızı çözersiniz. Ama kafanıza yerleştirilmiş bilgiler yanlışsa, mantığınız o yanlış bilgilerden etkileneceğinden, hep yanlış kararlar alırsınız ve sorunlarınızı çözemezsiniz.
Bizler toplumsal sorunlarımızı kendimiz çözmek zorundayız, kimse uzaydan gelerek bu işimizi yapacak değil. Tepeden bir kurtarıcı-lider beklemek ise en büyük hata, çünkü doğadaki hiçbir olay, tepeden gelecek bir” yapılsın” emriyle olmamaktadır. Doğadaki her şey, alt-sistem – üst-sistem ilişkili olarak oluşup-gelişmektedir. Yani atomlar molekülü oluştururlar, moleküller atomları oluşturmaz. İnsanla toplum arasındaki ilişkide de aynı kural geçerlidir. Toplumsal sistemin kurallarını biz insanlar oluşturmak zorundayız. Doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğundan, 2018 yılının insanları olarak bizler, bu günün koşullarına göre düşünüp-davranmak zorundayız. 200 yıl öncelerinin at-arabalarını, kağnılarını oluşturan moleküller, artık uçak, bilgisayar gibi çok farklı varlıklar olarak bizlerle etkileşim içindeler ve ether dediğimiz etkileşim-sinyalleri artık tamamen farklı. 2-3 bin yıl (hatta 70-80 yıl) önceki dünya koşullarına göre fikirler üretmiş atalarımızın düşüncelerini örnek alacak şekilde davranmak, günümüz koşullarına uygun bir davranış için uygun değildir. Onun için Siyonist, İslamcı, maksist, …cü, …cı, vs. türde, geçmişte yaşamış insanların görüşlerine bağlı kalınarak toplumsal mutabakat sağlanamaz. Her birey, bu günün koşullarına göre kendisi bilgi edinip, toplumunu sahiplenmek zorundadır. Ama ülkemizde 50-60 yıldır, felsefe-mantık gibi özgürce bilgi edinilecek yollar kapatılmış olduğundan, bizim şu anki toplumsal davranışımız, özgürce, kişiye has bilgi oluşturulabilmesini olanaksızlaştırmıştır. Bu nedenle, az sayıda sağlam mantıklı insanımızın örnek davranış göstererek,  böyle bir girişimin öncülüğünü yapması gerekmektedir.
Toplumumuzda statik sistemli hayat görüşüne dayalı bir eğitim verilmektedir. Bu sistemde, doğadaki etkileyici-yönlendirici gücün tepedeki kutsal bir kaynağa dayalı olduğu belirtilir. Dolayısıyla, insanlar pasif kalıp, tepeden gelen bu yönlendirmelere uyması öğretilir. Tepedekiler tabandaki halkın sırtından geçindiklerinden, tabandaki halkın uyanmasını hiç istemezler ve hep uyutucu bilgiler verirler. Negatif yöndeki bu gidişatın pozitif yöne döndürülmesi ise, üzerinde yaşadığımız doğa ve dünyanın “dinamik sistemli” olduğu ve dinamik sistemde de tüm varlıkların bizzat aktif olmaları zorunluluğu gerçeğini fark etmek ve uygulamaya koymaktan geçer.
İnsanların uzlaşmamasının temel nedeni şu değil mi?:  Uzlaşma ilkeleri noksanlığı
Organizasyonu tepeye bağımlı olacak şekilde örgütlenmiş tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışmışlardır. Bu nedenle bu tür toplumlarda insanlar arasında anlaşıp-uzlaşmaya götürücü tartışma adabı gelişmemiştir. Tersine, insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler. Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, kendi görüşünüzü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır. Bizlerin karşı-karşıya olduğumuz en temel sorun bu noktada düğümlenir.
Bu kısır-döngüden kurtulmak için şunların yapılması gerekmez mi?:
•         1- Ayrıntılarla değil, konunun ana hattı üzerinde tartışmaya başlayacaksın. Ayrıntılara sonradan girilip, gerekli düzeltmeler yapılabilinir. Karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşma, karşımızdakinin fikirlerini en ayrıntısına kadar incelemek ve sunulan görüşün kabul edilebilir kısımlarını ortaya koyup, kabul edilemeyenleri belirtip, üzerinde değişiklik yapılması gereken konuları ayırmakla başlamalıdır.
•          2- Bir fikri tümüyle reddetmek, o konuda kişisel olarak daha iyi bir öneri sahibi olunmasını gerektirir. Kişisel olarak bir çözüm formülü olmayan birinin, bir öneriye tümüyle karşı çıkması, tamamen mantık dışı bir davranıştır.
•         3- Bir önerinin herhangi bir yönünü tenkit etmeye kalkmadan önce, öneri sahibine “sizin yazdıklarınızdan şunu mu anlamam gerekir?” gibi, önerinin konuya dair ana fikrini doğru anlayıp-anlamadığınızı kontrol etmeniz gerekir. Bu daha sonraki birçok yanlış anlamayı ve kısır tartışmaları minimuma indirgemek için gereklidir.  Tartışılan konulardaki temel kavramların tanımında karşılıklı olarak anlaşacaksın: Bir insan bir şey anlatırken "muz" tarif etmek istiyorken, karşısındaki "salatalık" anlıyorsa, kullanılan bazı terimlerin anlamlarında karşılıklı bir uyuşmazlık olması söz konusudur. Onun için, hangi terimin tanımında uzlaşma sağlanması gerektiğini saptayıp, o terimin tanımında anlaşmalısınız.
•         4- Bir görüşe karşı çıkıldığında, sunulan fikrin beğenilmeyen yönünü belirttikten sonra mutlaka bir düzeltme önerisi sunulması gerekir, çünkü “ben şu noktaya karşıyım” demek ve bir alternatif öneri sunmamak, o konu hakkında yeterli bilgi ve birikime sahip olmamak anlamına gelir.
Benim fikir alış-verişlerinde bulunmaya çalışmamın tek bir amacı vardır ve o da toplumsal sorunlarımıza bir çözüm bulmaktır. Dinamik Oluşum Mekanizması (DOM) görüşü kesin bir çözüm yolu göstermektedir. Bu nedenle tartışma oluşturmak isteyenlerin yukarıdaki “uzlaşma ilkelerini” dikkate alarak davranmalarını istemek hakkımdır, çünkü bilgi sahibi olunmadan fikir oluşturulamaz. İnsanlık dinamik sistemli bilgiye sahip olsaydı, zaten dünyamız cennete dönüşürdü. Onun için sizlerden, bu DOM-dizini içindeki farklı bakış açılarıyla oluşturulmuş makaleleri okuyarak, önce dinamik doğal sistem hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmanız beklenir. Yazılanlarda hiç hata yoktur iddiasında değilim. Hatalı olduğuna inandığınız noktalar varsa, gerekli bilimsel argümanlarıyla belirtmenizi rica edeceğim. Düzeltmeye çalışırım, çünkü ben toplumsal sistemimiz için ne gerekiyorsa onu yapmaya hazırım.