Neden DOM?


   

DOM = Dinamik Oluşum Mekanizması neden çok önemlidir?DOM haricindeki görüşler neden insanlığın sorunlarını çözemez? 

DOM'a Giriş

DOM-görüşü nasıl ortaya çıktı?
Doğada bir denge ve düzen vardır. Bu çalışmanın amacı, doğadaki bu denge ve düzenin nasıl oluştuğunu bilimsel verilerle açıklamaktır.
  
Prof. Dr. İsmet Gedik

    Doğadaki Dinamik Oluşum Mekanizması sözcüklerinin ilk harfleri alınarak DOM kısaltılması yapılmıştır.

Okuyucuya not: DOM makalelerinde anlamanız zor olan veya sizi sıkabilecek bazı formüller  - grafikler varsa da,  yazıyı okumaya devam edin, verilmek istenilen temel bilgileri alacaksınız.)

Teşekkür: Bu web-sayfasının tasarımı ve yapımı tamamen sevgili arkadaşım Ayhan Öktem tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle kendisine müteşekkirim. Çeşitli görüşleriyle yazılarımın daha mantıklı olmasına katkıda bulunan diğer internet arkadaşlarıma ve öğrencilerime de çok teşekkür ederim.

I.         BÖLÜM

1.              DOM-görüşü nasıl ortaya çıktı?


Üniversitede yeryuvarının tarihi ve yeryuvarında hayat sisteminin gelişimi (paleontoloji) derslerini vermeye başladığım 1970’li yıllardan birinin sonlarına doğru bir öğrencim şuna benzer bir soru sordu: “Hocam, bize hayatın yeryüzünde nasıl oluşup-geliştiğini fosil bulgulara dayanarak anlatıyorsunuz. Güzel bilgiler. Peki, hayat nedir? Niçin doğuyoruz ve niçin ölüyoruz? Hayat niçin doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş?”
Bu soru karşısında tatmin edici bir cevap veremedim. Bunun üzerine, “dünyada bu konuda neler biliniyor, kimler ne biliyor” konusunu deşmeye başladım. Yayınları takip edip, bu konuda bilinenleri taradım. Hayatın ne olduğu konusunda tek bir önemli yayın vardı ve meşhur bir fizikçi tarafından yazılmıştı: Schrödinger, 1945, “What is Life”. Schrödinger bu yayınında hayatı fiziksel bakış açısı ile değerlendiriyor ve “hayat negatif entropi artışı olayıdır” şeklinde bir sonuca varıyordu. “Negatif entropi artışı” kavramından ne anlaşılması gerektiğine gelince: Fizikçiler arasında o zamanlarda (hatta çoğu fizikçide hâlâ günümüzde), doğada düzensizliğe doğru bir gidiş olduğu kanısı yaygındı ve bu düzensizliğe doğru gidiş “entropi artışı” olarak ifade ediliyordu. Schrödinger ise hayatı “negatif-entropi artış sistemi” olarak tanımlamakla, hayatın doğada bir düzen oluşturma eylemi olduğunu ifade etmiş oluyordu. O zamanlar fizikte doğa ve dünya dinamik bir sistem olarak ele alınmıyordu, dolayısıyla, düzensizlikten (kaostan) düzene doğru bir gidiş olduğu ve doğa ile dünyanın dinamik- yani yaşayan- bir sistem olduğu henüz bilinmiyordu.
Bunun üzerine:
- Tüm büyük dinsel öğretileri  (Tevrat, İncil, Kuran, Budizm, Taoizm), mümkün olduğunca çok-kaynaklı, temel kitaplarından okudum.
- Çin, Hint, Yunan, İslam felsefeleri dâhil, günümüz felsefecilerinin görüşlerini içeren yaklaşık 25.000 sayfalık (e-book) felsefe yayın serisi satın alıp, temel hatlarıyla ne denildiğini anlamaya çalıştım.
- İnsanlığın tarihsel gelişiminin nasıl olduğu, hangi düşünsel aşama evrelerinden geçtiği konusundaki araştırmaları takip ettim.
- Dünyadaki en eski yazılı bilgi kayıtlarını oluşturan Sümer tarihi ve belgelerini ayrıntılı şekilde takip ettim; 5-6 bin yıl önceki insanların nasıl düşündüklerini anladım.
- Kutsal kitap bilgileri ile bu eski insanlık bilgileri arasındaki ilişkilerin farkına vardım.
Bu bilgiler arasında, hayatın niçin doğum ve ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu açıklayan bir görüş bulunmuyordu.
Hayatın ne olduğu ve niçin doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu sorusuna çözüm bulmaya çalıştığım dönem, tam da fizik, genetik, nörofizyoloji gibi bilim dallarında çığır açıcı araştırmaların hız kazanmaya ve “beyin” denilen kara kutunun gizeminin anlaşılmaya başladığı yıllara rastlar. Fizikçiler elektron ve pozitronların çevrelerindeki varlıklardaki değişimlerden etkilenerek davranışlarını değiştirdiklerini saptamışlar ve bundan yararlanarak da, beyin gibi organların içlerindeki hücrelerde gerçekleşen değişimleri bu yöntemle görüntüleyebilmeyi başarmışlardı (EMR/emar, PET, vs). Bir insan nasıl düşünüyor, düşünce ve davranışlarımız nasıl oluşuyor ve denetleniyor gibi soruların yanıtları o yıllardaki nörofizyolojik araştırmalarla aydınlanmaya başlanmıştı. Bu ve benzeri başka yeni yöntemlerle, bedenlerin içlerinde gerçekleşen olaylar ile bedenlerin davranışları arasındaki ilişkiler aydınlanmaya başlamış ve tüm canlıların düşünce ve davranışlarının beden içindeki hücrelere bağlı olarak gerçekleştiği ortaya konulmuştu. 
Bu tür araştırmalar çok yoğunlaşmış ve
- hücrelerin içlerindeki olayların rastgele olmadığı ve hücrelerin içlerindeki organeller arasındaki tüm etkileşimlerin bilgiye dayalı bir haberleşme ile gerçekleştiği, proteinlerin “adres etiketleri” ile donatıldıkları ispatlanmıştı (Blobel 1999, Nobel ödülü).

- neyin nasıl yapılacağı, nelerin nelere bağlı olarak gerçekleştiği veya gerçekleşeceği gibi olayları tayin eden “bilgi” dediğimiz faktörün hücrelerin kimyasal bileşimlerinde ve fiziksel dokularında depolandığı ortaya konulmuştu (Kandel 2001, Nobel ödülü),
- Biyolojik alanda bu tür yeni düşünce ve yaklaşımlar ortaya konulurken, fizik biliminde de çığır açıcı yenilikler ortaya çıkmaya başlamış ve doğada düzensizlikten düzene geçiş olduğu (Prigogine 1977 Nobel ödülü) ve tüm bu olayların “bilgiye” dayanılarak yapıldığı (Information & Self-organisation, Haken 1983, 2000, Camazine et al. 2001) fiziksel ve matematiksel verileriyle ortaya konulmuştu.
Doğru zamanda doğru yerde olmak çok önemli iki faktördür. Bu tür araştırmaların ortaya konulduğu bir zamanda yaşamak, bu bilgileri arayan biri için çok önemlidir. Doğru yerde olmak ise, benim yaşadığım yer ve yaptığım iş ile ilgili bir konuydu. Mesleğim bu konuda bir değerlendirme yapmak için çok uygundu; çünkü
- hem yeryuvarında hayatın oluşum ve gelişimlerini zamana göre araştıran biriydim,
- hem de taşıyla toprağıyla yeryuvarının litosferi, hidrosferi, atmosferi ve biyosferinin zaman içinde nasıl değişip-dönüştüğünü araştıran bir mesleğim vardı.
Bu nedenle  “zaman” kavramını en iyi anlayıp-yorumlayan biriydim. Fizik, genetik nörofizyoloji gibi bilim dallarında yukarıda belirtilen yenilikler gerçekleşirken, bu araştırmaları takip eden ve hayatın anlamını yakalamaya çalışan biri olarak, atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu anlayamadıklarının farkına vardım.
Sorun, “zaman” kavramının tanım ve anlamında yatıyordu.

2.              Zamanı anlamayan Hayatı anlayamaz.

Sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz.
Peki bu değişim-dönüşümlerin neden oluştuğunu biliyor muyuz?
 HAYIR, bilmiyoruz.
Değişim-dönüşümlerin nereye doğru gittiğini biliyor muyuz?
Hayır, onu da bilmiyoruz.


Peki, bu önemli konuları bitmezsek, ne için yaşadığımızı nasıl bileceğiz? Hayatımızın anlamı ne olacak?
Bu sorulara cevap aramamız gerekmez mi?
Bu sorulara cevap verebilmenin  yolu, ZAMAN olgusunun anlaşılmasından geçer. 

2.1. Peki ZAMAN nedir?

Zamanı anlayabilmek için geçmişimize bakmak gerekir. Nerelerden geçerek günümüze gelindiğini ortaya koyalım.
Geçmiş nasıl tasarlanabilinir? 
•                    Varlıkların hangi sırayla ortaya çıktıkları saptanarak!
Bu işlem nasıl yapılabilinir?


Jeoloji denilen bilimden yararlanarak!
Şöyle ki: Karalar sürekli aşınır ve aşınmış maddeler ırmaklarla denizlere taşınır ve deniz diplerinde depolanırlar. Denizlere taşınan bu maddeler arasında, yeryüzünde o an bulunan maddeler de bulunurlar. Örneğin günümüzün plastik maddeleri, kaşık, bıçak gibi nesneler günümüzde denize taşınan çamurlar arasına karışırlar. Birkaç bin yıl önce oluşan katmanlarda ise bu maddeler olmayacaktır, çünkü o zamanlarda bu maddelerin üretimi bilinmiyordu ve yoktu. Denizdeki katmanlar, bir kitabın sayfaları gibi, düzenli şekilde üst-üste yığışırlar; yaşlı olan altta, genç olan onun üstünde olacak şekilde. İşte bu yöntemden yararlanılarak dünyamızın geçmişi (neyin ne zaman ortaya çıktığı, ne zaman bir volkan patladığı, ne zaman nerede bir deprem olduğu, dünyamızın neresine ne zaman bir göktaşı düştüğü, vs. gibi dünyamızda gerçekleşen her olay) saptana bilinmektedir. Şimdi bu yöntemle elde edilen kayıtlara bakarak, geçmişimizi tasarlayalım. 


2.1.1       Zaman nasıl bir şey?
Günümüzde

• 1- cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar, at-arabaları, mızrak gibi İNSAN BİLGİSİ üretimi olan aletlerimiz var;
• 2- bunların yanı sıra koyun, fare gibi memeli hayvanlar, kuşlar, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, salyangozlar gibi farklı GENETİK BİLGİLERE göre oluşmuş çok hücreli canlılar var;
• 3- bunların yanı sıra, amipler, terliksi hayvanı gibi çekirdekli tek-hücreli canlılar var;
• 4- bunların yanı sıra, bakteriler gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar var;
• 5- bunların yanı sıra, kuvars, mika, feldspat gibi inorganik moleküller var;
• 6- bunların yanı sıra, azot, oksijen, karbon, demir, hidrojen, helyum gibi kimyasal elementler var;
• 7- bunların yanı sıra, proton, nötron, elektron gibi atom-altı-öğeler var.

Şimdi geçmişe doğru gidelim, bakalım neler değişecek:
• a- 100 yıl geriye gittiğimizde, “cep-telefonları, uçaklar, bilgisayarlar”; 10 bin yıl geriye gittiğimizde at-arabaları; 50 bin yıl geriye gittiğimizde, “mızrak, ok” yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• b- 300 milyon yıl geriye gittiğimizde, “koyun, inek, fare, kuş, kertenkele, vs. yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• c- 600 milyon yıl geriye gittiğimizde, bitkiler, balıklar, böcekler, mercanlar, midyeler, salyangoz gibi hayvanlar yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• d- 2,5 milyar yıl geriye gittiğimizde, “amip, terliksi hayvanı” gibi çekirdekli tek-hücreliler de yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• e- 4 milyar yıl geriye gittiğimizde, “bakteri” gibi çekirdeksiz tek-hücreli canlılar da yok oluyorlar, yani moleküllerine ayrışıyorlar; bunları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• f- 5 milyar yıl geri gittiğimizde, DÜNYAMIZ yok oluyor; dolayısıyla dünyamızı oluşturan madde dediğimiz moleküllerin de yok olduğu ve atomlarına ayrıştığı anlaşılıyor. Molekül yapma bilgisi olmadan, madde oluşturulamaz, gezegen vs. ortaya çıkamaz.
Daha eski dönemlere ait bilgiler için astro-fiziksel verilerden yararlanılması gerekiyor. Onlar ise şunu gösteriyor:
• g- 5 milyar yıl ile evrenimizin başlangıcı arası dönem galaksi ve yıldız oluşumları ile geçiyor. Yıldızlar, atom denilen kimyasal temel elementlerin sentezlendiği nükleer ortamlardır. Dolayısıyla, atom yapma bilgisi olmadan, oksijen, karbon, demir gibi temel kimyasal elementler oluşturulamaz, kimyasal element olmadan molekül (su, mika, kuvars, feldspat gibi mineraller) oluşturulamaz. O nedenle 5 milyar yıl öncesi dönemde onları oluşturacak BİLGİ henüz oluşmamış oluyor;
• h- Evrenizin başlangıcına gidildiğinde (ki o zaman tam bilinmiyor) “proton, nötron, elektron gibi madde oluşturucu temel öğeler” de yok. Yani bileşenlerine ayrışmış oluyorlar; bileşenler ise, ÇOK-ÇOK KISA ÖMÜRLÜ ve çok hareketli ATOM-ALTI-CANLILIK ÖĞELERİNDEN oluşuyor.

Yani madde dediğimiz her şey, atom-altı-öğeler denilen, elektron, proton, nötron, ve onların alt-birimlerinden oluşmaktadır.   

3.              Atom-altı-öğelerin temel özellikleri


Bu atom-altı-öğeler detektör denilen gözlem-aygıtları ile izlenip, görüntülenebilmektedirler. İlk gözlem odaları, tabanında buz kristalleri ve onlar üzerinde bulunan yoğun su-baharı içeren soğuk camekanlardan oluşuyordu. Bu odalara giren elektron gibi öğeler su molekülleri ile çarpışınca, buhar halindeki moleküllerin yoğunlaşmasına neden oluyor, dolayısıyla yoğunlaşma (kondensasyon) izleri bırakıyorlardı. Şekilde böyle bir gözlem odasının fotoğrafı vardır. Odaya giren bir kuant, (A) noktasında bir protonla etkileşime girer ve protonun bir elektron ve bir pozitron (elektronun anti-maddesi) yayınlamasını tetikler. Oluşan bu elektron ve pozitron çevredeki diğer maddelerle etkileşerek bir süre sonra sönümlenirler. Resim, atom-altı-öğelerin tipik bir yaşam döngüsünü göstermektedir. Resimde gerçekleşen bu olay, bedenlerimizdeki hücreler içinde de gerçekleşmekte, ve bizlerin hayatı bu tür döngülerle sağlanmaktadır.
Bunların canlılık öğeleri olarak değerlendirilmesinin nedeni, “kuantsal özellikler” denilen şu özelliklere sahip olmaları nedeniyledir:
1) Kuantlar rastgele davranmazlar, gidecekleri yeri (hedefi) kendileri belirler. Hangi hedef seçilecek?
2) Hedef belirlemekte, salınım (veya ölçme)-adımlarına göre işlem yaparlar ve bir olasılık hesabına göre en uygun hedefi seçerler. Çevrede ölçülecek ne kadar hedef var?
3) İlerleme sırasında ya sağa, ya da sola dönülerek gidilir. Sağa dönerek mi, sola dönerek mi gidileceğini kendileri belirlerler.
4) Salınım-adımının olacağı düzlem 0 -360 derece arasında değişebilir. Kaç derecelik bir açıda salınım yapılacağını kendileri belirleyerek ilerlerler.
5) Belirlenen hedefe ulaşıla bilinmesi için, önlerinde aşılması güç bir engel varsa, “tünelleme” denilen bir faktörden yararlanırlar. Zıplama enerjisinin nasıl sağlanacağını onlar belirler.
6) Birbirleriyle “haberleşip”, evrensel ölçekte enerji dengelenmesi yapabilirler. Evrendeki o kadar çok öğe arasında nasıl denge sağlanacağı bilgisini oluşturmak onların görevidir.
7) Kuantlardan oluşan enerji-kümelerinin her biri farklı ömürlüdür; kimi saniyenin milyarda biri, kimi saniyenin milyonda biri gibi çok kısa bir sürede “yaşar” ve sonra bir başka oluşumu tetikleyerek sönümlenir.
8) Çevrelerindeki tüm varlıkları algılarlar ve onlarla ilişkilerini, çevresindekilerin kendilerine bakış açısına göre belirlerler. Buna Observer effect =Gözlemci etkisi denir. Zaman içinde oluşacak o kadar çok yarışmacı arasından, en iyi olanın nasıl seçileceği gibi hiç kolay olmayan bir görevi yerine getirirler.
 Observer effect =Gözlemci etkisi özelliği, kuantlar aleminin, farklı bedenler içinde farklı davranışlarda bulunmalarını sağlayan en önemli özelliktir.

Bu enerji öğeleri incelendiğinde, onların hareketli öğeler olduğu görülmektedir. Bu hareketliğin nasıl olduğu araştırıldığında ise, onların bir salınım-hareketi içinde olduğu fark edilir. Salınım hareketleri, belli bir süreçte tekrarlanan artış-eksiliş (pozitif-negatif) değer ardalanmalarından oluşurlar.
Yani atom-altı-öğelerden oluşan kuantlar alemi çok kısa ömürlü ve çok hareketli varlıklardır; doğum-ölüm döngülüdürler. Onların yaşam periyotları (pi=p) çok kısa olduğundan, atomlar, moleküller, hücreler, bedenler gibi üst-sistemler içinde bir araya gelerek, daha uzun ömürlü ve daha az hareketli varlıklar oluştururlar.
Kuantlar aleminde katı, sabit, değişmeyen hiçbir şey yoktur; sürekli bir değişim-dönüşüm döngüsü söz konusudur. Hücrelerimiz içindeki atomların içleri kaynayan kazanlar gibidir, kuantsal canlılar onların içlerinde sürekli devinim içindedirler ve hücredeki-bedendeki değişimleri algılayarak, hücrenin, dolayısıyla bedenin çevreye uyumunda en aktif görevi yerine getirirler.
Görüldüğü üzere kuantlar alemi öğeleri, doğum-ölüm döngüleri olan CANLI VARLIKLARdır; Her yaşamdan -bir salınım döngüsünden- sonra tekrar doğarlar. Bu nedenle onlara KUANTSAL CANLILAR denilmesi gerekir.

3.1.        Kuant dediğimiz atom-altı-öğeler ne kadar bilgili ve bilinçli?

 Bu konuyu bir fizik deneyi ile açıklayalım.
Şekilde görüldüğü gibi bir deney hazırlanır. (S) noktasına bir kaynak ve önüne iki perde konulur. En arkadaki perde üzerine bir detektör (D) yerleştirilir. Aradaki perde üzerinde de (A) noktasına bir delik açılır.
Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 öge gönderildiğinde, delikten sadece bir öge geçebilecek şekilde ayarlanır.
Aynı boyutta ikinci bir delik (B), biraz daha aşağıdaki bir noktada açılır. (A) deliği kapatıldığında, (B) deliğinden de, gönderilen 100 ögeden sadece bir tanesinin geçtiği doğrulanır.
Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 ögeden 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir.   …  Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır.
Daha önce mutlaka bir öge kaydeden detektörün, (şekilde gösterilen (5) konumunda) artık hiç öge algılamadığı görülür.
Detektörün konumu kaydırıldıkça öge algılamaya başladığı fark edilir. Örneğin (1) nolu konumda dört tane algılarken, (2)ye doğru kaydırıldıkça bu sayının gittikçe düştüğü ve sıfır olduğu saptanır.
Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, ögelerin şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.
İki delikten de geçecek şekilde, önlerinde 2 seçenek bulunan kuantsal öğeler, arka duvar üzerinde, ortada (4) olacak şekilde, yanlara doğru ise, azalan tarzda, dört ile sıfır arasında değişen dağılım gösterirler.
Kuantsal sistemlerde fizikçiler bir dalga-boyundan söz eder. Bu “dalga-boyu” kavramı, gerçekte bir dalga-boyu değil, kuantsal öğelerin salınım-adımlarıdır. Kuantsal öğeler hedeflerini bu salınım adımlarıyla ölçerek değerlendirirler.  (D)’ye ulaşmak isteyen bir ögenin önünde iki seçenek vardır:
Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Öge her iki seçeneği de teker teker değerlendirir:
Örn. (A) yolunu salınım adımına göre hesaplamaya başlar; 1 adım, 2 adım, 3,4,5,6, adım vs. (D) hedefine vardığında salınım adımının hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu.
Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu.
Öge bu iki değeri toplar: +1-1=0.  Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve öge kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 ögedan hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir öge ulaşmaz.
Hayret! Delikler tek tek açık olduklarında her delikten bir adet geçebiliyordu, şimdi deliklerin ikisi de açık, ama hiçbir şey delikten geçmiyor. Bu nasıl iş?
Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2.   2’nin karesi alınır: 4 eder.
Bu durumda (S)den gönderilen 100 ögeden 4 tanesi deliklerden geçer ve detektör 4 öge kayıt eder. Delikler normalde birer öge geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 ögenin geçebileceği deliklerden 4 tane öge geçer!
Yine hayret: bir delikten geçebilecek öğe sayısı bir tane idi, deliklerin ikisi birden açılınca, nasıl oluyor da 2 yerine 4 tane öğe geçebiliyor?
İşte kuantsal alemin mucizevi özellikleri, onların olasılık hesaplarına göre davranmalarıdır.
Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler.
Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir.
Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır.  Peki ögeler neden davranış değiştiriyorlar?
Çünkü ögelere seçme olanağı sunuluyor: Sadece bir delik açık olduğunda, ögenin önünde sadece bir seçenek olduğu için, öge gösterilen o hedefe gitmektedir.
Ama iki delik birlikte açık olduğunda, ögeye seçenek sunulmaktadır. Ve öge de bir olasılık hesabı yaparak davranır.
Atomik öğeler bilgili-bilinçli davranırlar; daha önceden kendileriyle ilişki kuracak bir varlık oluşmuşsa, o varlığı algılayıp, onun isteğine uyuyorlar; ama, önceden bir şey oluşmamışsa, çevre-koşullarını algılayıp, o koşulları dikkate alacak şekilde bir olasılık hesabı yaparak davranıyorlar.
Yani doğadaki etkileyici-karar verici makam, alt –sistemlerdedir. Üst-sistem hedef, amaç gösterir. Ama o hedefe gidilip, gidilmeyeceği kararını al-sistemler verir. Doğadaki etkileyici-yönlendirici güç sisteminin, tabana mı tepeye mi dayalı olduğu konusu açısından bu konuda bir görüş oluşturmak, çok önemlidir.
Burada iki noktanın vurgulanması gerekir:
Birinci nokta şudur: Kuantsal sistem canlı, tam özellikli varlıklardır, yarım veya buçuklu olamazlar. Yani detektörde asla 1.5 değeri görülmez, ya 1, ya 2 olur. Bu da kuantsal sistemin canlı, özel varlıklar olduğunun tipik bir delilidir.
İkinci nokta ise, kuantsal canlılık öğelerinin kesinlikle olasılık hesabı yaparak, bilinçli davrandıklarıdır. Bu durum, kuantum fiziğinin olasılık hesaplı-bilinçli davranışlı olduğunu kabul eden Kopenhag yorumcuları ile, geleneksel deterministik görüşlü  fizikçilerin anlaşmazlığının kaynağını oluşturur. Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” demesi, klasik fizikçilerin doğadaki yaratıcılığın varlıkların içsel bileşenlerinde değil, varlıların haricinde bir güç sisteminde olduğu “kutsal kitaplı” önyargıdan, kaynaklanır. Yani gelenek ve görenekler bilinç-altımızı öylesine şartlandırmışlardır ki, Einstein, Schrödinger gibi fizikçiler bile atom-altı öğelerin olasılık hesaplı bilinçli davranışlarını kabul edememişlerdir. Maalesef günümüzde de hala fizikçilerin çoğu bu yönde davranmaktadırlar.
Görüldüğü üzere kuantlar alemi öğeleri, doğum-ölüm döngüleri olan, çevrelerini algılayıp, olasılık hesapları yaparak çıkan sonuca göre davranan BİLİNÇLİ ve  CANLI VARLIKLARdır; Her yaşamdan -bir salınım döngüsünden- sonra  tekrar doğarlar. Bu nedenle onlara KUANTSAL CANLILAR denilmesi gerekir.
Kuantlar aleminde katı, sabit, değişmeyen hiçbir şey yoktur; sürekli bir değişim-dönüşüm döngüsü söz konusudur. Hücrelerimiz içindeki atomların içleri kaynayan kazanlar gibidir, kuantsal canlılar onların içlerinde sürekli devinim içindedirler ve hücredeki-bedendeki değişimleri algılayarak, hücrenin, dolayısıyla bedenin çevreye uyumunda en aktif görevi yerine getirirler.
Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar.
Anlaşılacağı üzere, Zaman, doğal sistemin yaratılış öyküsüdür. Tanrı doğayı yaratan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı zaman kavramının tanımlanmasıyla gösterildiğinden, TANRI kavramı da artık anlaşılır olmuştur.
Evrensel sistemin başlangıcındaki sürekli devinim halindeki çok kısa ömürlü bu kuantsal canlıları düşünün. Çok hareketli, sağa-sola, aşağı-yukarı, ileri-geri; çevresindeki zilyonlarca diğer kuantsal canlı ile karşılıklı etkileşen, sürekli bir salınım ve titreşim içindeki bu kuantsal canlılar, ne yapmalılar ki, daha rahat bir duruma ulaşsınlar?
Bunun cevabı için, insanların davranışına bakalım: İnsanlar tek başlarına yaşasalardı, her işi tek başlarına yapmak zorunda olurlardı ve kafalarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Ama ortaklıklar oluşturup, iş-bölümü yaparak ve ürünlerini takas ederek, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmışlardır. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklarda mevcuttur.
Fizik bilimi verilerine bakarsak, onların da rahatlama prensibini uygulayarak, çok devingen, çok kısa ömürlü kuantum-aleminden, daha az hareketli ve daha uzun ömürlü üst-sistemlere geçtikleri, bunun için birleşerek daha büyük ortak-yaşam sistemlerine doğru bir gidişatın söz konusu olduğu görülür.
Geleneksel fizikçiler şimdiye dek doğadaki oluşumlarda “bilgi-bilinç” diye bir parametre kullanmamışlar, bilgi ve bilinci hep varlıkların dışındaki bir sistemde kabul etmişlerdir. İşte bu fizikçi ve diğer bilim-insanlarının bilinç-altlarına yerleşmiş en büyük şartlanmadır.
Görüleceği-anlaşılacağı üzere, kuantsal alemin (kuantsal canlıların) işi o kadar zordur ki, sürekli didinip, çaba sarf etmesi, yeni bilgiler oluşturması ve o bilgilere göre de örgütlenmesi, yapılaşması gerekmektedir. Kuantların yerinde siz olsaydınız, bu kadar yorucu-hareketli işlemlerden kurtulmak için ne yapardınız?
Biz insanların hep daha uzun bir hayat yaşama dürtümüz, içlerimizdeki kuantsal öğelerin, kısa ömürlülükten, uzun ömürlülüğe doğru ilerlemiş olmalarının bir devamı değil mi?
Doğa hakkında görüş oluşturmaya çalışan atalarımız, hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu anlayamamışlardır, çünkü doğal sistemin değişim-dönüşüm üzerine kurulu olduğunu fark edememişlerdir. Doğada sabit, değişmez olan hiçbir şey yoktur, her şey zaman içinde birbirine dönüşür. Bu dönüşümlerin ise bir amacı bir yönsemesi vardır: Daha uzun ömürlü ve daha rahat bir sistem oluşturmak. Dolayısıyla doğada bir evrimsel gelişim, bir ilerleme vardır. 
İnsanların anlamak istedikleri kavramların başında işte bu doğum-ölüm döngülü, sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğal sistem vardır. Anlaşılacağı üzere, Zaman, doğal sistemin yaratılış öyküsüdür. Tanrı veya yaratıcı doğayı yaratan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı zaman kavramının tanımlanmasıyla gösterildiğinden, yaratıcılığın da nasıl gerçekleştiği artık anlaşılır olmuştur. Doğadaki en temel kuantsal enerji öğeleri bir şey oluştururlar; ama asla ebedi ömürlü olarak değil, belli bir süreliğine. Çünkü zaman içinde “bilgi” düzeyi değişecek ve daha ergonomik yapılar ortaya çıkacaktır. O zaman o ergonomik yapıların gelişmesini sağlayacak şekilde, parçalarına ayrılan öğeler, bu yeni sistemdeki yapıya akacak, kötü yapılanma terk edilecektir.  
Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, bilgi oluşturma potansiyeline paralel olarak evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar.

4.              Evren Dinamik Sistemde gelişmektedir.

Zaman kavramı, kuantsal canlılıkla başlayıp, evrimleşip-gelişen bir değişim-dönüşüm döngüsüdür. Yukarıdaki paragraflarda gösterildiği üzere, kuantsal canlılar evrensel sistemin başlangıç noktasıdırlar.
Önceki paragraflardan anlaşıldığı üzere, Zaman, doğal sistemin yaratılış öyküsüdür. Tanrı veya doğa-üstü-güç doğayı yaratan veya oluşturan olarak tanımlandığına göre, doğanın nasıl yaratıldığı zaman kavramının tanımlanmasıyla gösterildiğinden, TANRI kavramı (veya evrimcilerin doğa-üstü-güç (DÜG) sistemi) de artık anlaşılır olmuştur ve şu durum ortaya çıkmıştır:

4.1. Statik Sistem ve Dinamik Sistem özellikleri ve farkları


Doğada bir iş veya eylem yapıcı güç sistemi olarak tanımlanan TANRI veya evrimcilerin DÜG sistemi şimdiye dek şöyle anlaşılmış ve aktarılmıştır:

4.1.1.                Statik Sistem

• Varlıkların kendileri bilgili ve bilinçli değillerdir. Bilgi, güç-enerji, bir Doğa-Üstü-Güç (DÜG) sistemindedir.
• O her şeyi bilir (omniscient);
• O ebedidir;
• Zaman onun ebediliğine endeksli bir sonsuzluktur;
• O değişim-dönüşüme uğramaz. Hep aynı kalır.
Tepedeki o güç sistemi değişip-dönüşmez olduğundan, böyle bir sisteme STATİK SİSTEM denir.

Gelenek ve göreneklerimiz çocukluk evresinde bilinç-altımıza otomatik olarak kayıt edilmektedir. Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmalara uyarak yaşarlar.  Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır. Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşacak şekilde kopyalar.
Bilinç-altı sistemiz bizleri böyle programlamış olduğundan, doğadaki değişim-dönüşümlere uyamayınca, değişim-dönüşümler  eğilip-bükülerek zoraki yorumlara gidilmiştir. Geleneksel şartlanmışlıklara birer kılıf uydurularak günümüze kadar gelinmiştir. 
Halbuki doğada dinamik sistem geçerlidir. 

4.1.2.                DİNAMİK SİSTEMDE

• Oluşturucu güç, enerji vs. kuantum alemindedir;
• Çevreyle sürekli etkileşim içindedirler;
• Bilgi oluşturularak sürekli yeni üst-sistemler yapılır;
• Oluşan yeni üst-sistemlerin en iyileri seçilip, kötü olanlar terk edilir.
• Tüm varlıkların içlerinde mevcut olduklarından,
• Her an her-yerde “omnipresent” özelliklidirler;
• Her şeyi yapabilirler “omnipotent” özelliklidirler;
• Doğum-ölüm döngülüdür, yeni bilgi oluşumlarına göre, doğa her gün yeniden oluşturulur ve düzenlenir.

Peki doğa ve dünyamız her gün yeniden düzenlendiğine göre, biz insanlar bu konuda nasıl davranmalıyız? 
Dünyamız nereye doğru gidiyor ve gidecek? Biz insanlar, bu evrensel gidişat hakkında ne biliyoruz? Devlet yöneticileri veya liderler bu konuda ne biliyorlar ve insanlara bu konuda ne söylüyorlar? 

5.              Yönetenler de, yönetilenler de zaman ve hayat hakkında bir şey bilmiyorlar

Anlaşılacağı üzere, ne yönetenler, ne yönetilenler bu temel konular hakkında bir şey bilmiyorlar, Hayat gibi temel bir konu hakkında bilim insanları dahi büyük bir şartlanmışlık içinde davranıyorlar. İşte ıspatı:
“Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir doğada yaşıyoruz. Peki bu değişim-dönüşümlerin bir yönsemesi var mı? Nereye doğru gidiyoruz?” şeklinde bir soru sorduğunuzda eğitimli kişilerden alınacak cevap şöyledir: (Eğitimsizlerin söyleyecek bir şeyleri zaten yoktur)
Termodinamiğin 2. Yasası şunu gösterir: Doğada bir iş-eylem (üretim, büyüme, tamirat, vs.) yapılması için enerji gerekir.  Eylem için enerji kullanıldığında, bu enerjinin bir kısmı işe-yaramayan enerji olarak boşa harcanır. Bu nedenle zaman içinde doğadaki işe-yarar enerji miktarı azalacak, işe yaramayan enerji artacaktır. Bu ise, evrendeki enerji ve kütle miktarının sabit olduğu düşünülünce, doğada zaman içinde düzensizliğe doğru bir gidişat (entropi-artışı) olacağı anlamına gelir. Yani fizikçilere göre evrenin sonu kaosa, düzensizliğe gitmektedir.
Soruyu bir eklenti yaparak tekrar soralım: Termodinamiğin 2. Yasası, doğada her şeyin zaman içinde dağılıp-parçalanacağını gösteriyorsa, doğal sistemin tarihsel gelişiminin başlangıcında evrende muazzam bir düzenli sistem var olmalı ki, o düzen bozula – bozula günümüze gelinmiş, bundan sonra da gittikçe bozularak kaotik bir sona gidilecektir.
Doğa ve dünyamızın geçmişi yukarıda özetlendi, ve bilgi ve bilince dayalı sürekli daha düzenli ve gelişmiş üst-sistemlere (yani düzene) doğru bir gelişim olduğu görülüyor. Öyleyse bu görüş yanlış olmak zorunda değil mi?
Evet ortada bir yanlışlık var, o da şu: FİZİKÇİLER STATİK SİSTEMDE DÜŞÜNMEKTE, varlıklar arası etkileşimlerin BİLGİ ile gerçekleştirildiğini bilmemektedirler.

Peki neden fizikçi gibi bilim adamları statik sistemli düşünmektedirler?
Bir insanın davranışını, o insanın zihniyeti, yani hayata bakış açısı belirler. Zihniyetin ise iki farklı bileşeni vardır: Bilinç-altı ve Bilinç:
Bunlardan en etkili olanı “BİLİNÇ-ALTI” sistemi bilgileridir.
“Bilinç-altı” bilgileri, ana-rahmine yerleştirildiğimiz andan itibaren ve de çocukluğumuzun ilk 6 yılı süresince, çevremizdekilerin davranışlarının, gelenek ve göreneklerin, kopyalanması ile edinilir. Bu bilgiler, atalarımızın asırlar boyu oluşturdukları verilerin özetlenmiş sonuçlarıdır. Otomatiğe bağlanmış davranışlarımızın bulunduğu bilinç-altı sistemimize kayıt edilirler.
Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar, ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.
Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşacak şekilde kopyalar. Çevresindeki insanların davranışlarını da aynen kopyalarlar. Bilinç-altı, kişinin hiçbir müdahalesi olmadan çevresindeki olaylardan etkilenerek kopyalanan, yani başka insanların düşünce ve davranışlarının kopyalanmış halleridir. Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır.
Bilinç-altına alınan davranışların en büyük kısmını ise atalarımızın otomatiğe alıp, gelenek ve göreneklerimize aktardıkları davranışlardan oluşurlar. Beynimizin büyük kısmı buna tahsis edilmiştir. Bilinç-altı, otomatiğe alınmış davranışlardan, iç-güdülerden oluşurlar. Bir davranış, (örn. Araba, bisiklet kullanmak) sık-sık tekrarlanmaya başlandıysa, o davranışlar da otomatiğe bağlanırlar ve bilinç-altı sistemine aktarılırlar. Bir araba kullanmayı öğrenmenin ne kadar zor ve stresli olduğunu hatırlayın. Ama öğrendikten sonra, artık hiçbir stres kalmaz, çünkü o kadar sık yapılır olmuştur ki, hücreler onu otomatiğe almışlardır. Yani bilinç-altı otomatiğe alınmış davranışlar topluluğudur. Her şeyi yeniden, sıfırdan başlayarak öğrenmek, çok zaman ve emek gerektirir, ki buna hiçbir ömür yetmez. Bu nedenle, “information & self-organisation” olarak özetlenen “bilgiye dayalı” oluşum ve gelişim sisteminde, eskiden-önceden edinilmiş bilgilerin kopyalanarak gelecek nesillere aktarılması temel bir prensiptir. Nitekim epigenetik denilen yeni bilim dalı, bu temel prensibin uygulanış şeklidir.
BİLİNÇ, o andaki arzular, beklentiler  ve değerlendirmelere göre oluşturulur; yani o andaki duruma uyan davranış şeklidir. Okul dönemi ve sonrası evrede çok daha az etkili olanı ise edinilen bilgilere dayanırlar. “BİLİNÇ” sistemi verilerinin davranışlarımıza etki oranı %95den azdır. Yani bizler genelde BİLİNÇ-ALTI sistemimizin etkisi altında davranmak zorunda kalırız.
Bilim adamları  da nihayet insandırlar ve gelenek-göreneklerin etkisi altında davranırlar. Gelenek göreneklerimiz ise tamamen statik sistemlidir; statik sistemde ise, varlıklar bilgili ve bilinçli değillerdir.
Statik sistemli düşünen fizikçiler doğa olaylarında şimdiye dek hiç “bilgi = information” denilen bir faktörü dikkate almamışlardır. Örn. bir yumurta kırılıp-dağılınca, bu yumurtanın asla tekrar geri getirilemeyeceği, dolayısıyla düzen bozulunca artık geri dönüş olmayacağı düşünülmüştür. Halbuki o yumurtayı yapan canlı, değişen doğa koşullarına uygun bir yumurtayı tekrar yapar.
Bir iş veya eylem yapma görevi, alt-sitem öğelerine aittir. Yani bir bedeni hücreleri oluşturur; bir hücreyi molekülleri; bir molekülü atomları; bir atomu da atom-altı-öğeleri oluşturur. Atom-altı-öğeler ise quantum alemi denilen enerji dünyasından oluşur. Bu kuantsal enerji dünyası ise bilgi ve bilince dayalı işlemler yapar. Bir işlem sonucu açığa çıkan enerji, asla çöp yığını gibi bir yerde atıl olarak kalmaz, kuantsal enerji-ağına eklenir ve doğadaki enerji-madde durumu değişimlerine göre, tekrar bilgi-ve bilinçli işlemlerle doğal sistem yeniden yapılandırılmaya başlanır. Bu nedenle doğal sistem information & self-organisation olarak özetlenen sinerjetik fizik kuralları çerçevesinde oluşup-gelişir. Varlıkların bilgi oluşturarak yeni madde kombinasyonları yapma ve enerji-akışı-yoğunluğunu artırma yetenekleri sürekli artar, “maximum information principle=MİP” ortaya çıkar ve evrim denilen süreç devam eder. Doğa her gün yeniden doğar. Kırılan yumurta doğadaki ayrıştırıcı öğelerce moleküllerine, atomlarına kadar parçalanıp, kuantsal enerji alemince, tekrar, değişen yeni doğa koşulları ışığında, yeni bir yumurta olarak tekrar doğaya sunulacaktır. Ama 1-2 günde değil, uzun bir süreç içinde.

6.              Toplumsal Sorunlar Tepeye Bağımlı Örgütlenmeden (TBÖ) kaynaklanırlar

Şimdi çok özet bir şekilde statik sistemli, yani tepeye bağımlı örgütlenme sisteminin neden tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğunu gösterelim:
Sorunlar statik sistemden dinamik sisteme geçilmesiyle çözülür, çünkü statik sistem Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) gerektirir.
(TBÖ) ise tüm toplumsal sorunların kaynağıdır, şöyle ki:
•         1- TBÖ’de bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.Biri muz derken, diğeri hıyar anlıyorsa, anlaşıp-uzlaşma sağlanamaz.
•         2- TBÖ’de saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, 
a) İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.
b) İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.
Her şey tepedekilerce belirlenirse tabandakilerin yeteneği körleşir.
•         3- TBÖ’de sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir. Tembel veya çalışkan insan yetiştirmek sisteme bağlıdır.Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.
•         4- TBÖ’de, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Kamu mallarına zarar veren insanlar, hatalı eğitilmiş olduklarından, kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkında değillerdir. Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.
•         5- TBÖ’de tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.Tepedekilerin emirlerine uyularak, onlar gibi düşünmeyenlere işkenceler yapılır.
•         6- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir. Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.
•         7- TBÖ’de yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar. El-Etek öpmek aşağılık kompleksi ürünüdür.
•         8- TBÖ’de toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir. Doğada her olay, diğer varlıkları da ilgilendirir.
•         9- Her insanın içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.
•         10- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. 1970’li yıllarda emniyet güçlerimiz “Pol-Bir” “Pol-Der” gibi sağcı-solcu olarak bölünmüştü. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon- Balyoz-davaları, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.
•         11- “Sahip” tepedeki bir kişi olunca, tüm varlıklarıyla doğa+dünya sahiplenilmeye başlanır; X- devleti, Y-devleti gibi bir sürü parçaya bölünür; sonra bu devlet-sahipleri ülkeyi çeşitli ağalara-beylere parsellerler. Doğa ve dünya bu şekilde parsellenip-sahiplenilince, halk doğaya sahip çıkamamıştır. Denizler kirletilmiş, hava kirletilmiş, sular kirletilmiş, içme suyumuz bile pet-şişelerle uzak dağ tepelerinden getirilir olmuştur.
•         12- Sahiplenme tüm fabrika ve benzer iş-yerlerinde de devam etmiş, işçiler boğaz-tokluğuna çalışmaya mecbur edilmişlerdir. İşçilerin sendika gibi kuruluşlar içinde birleşerek, seslerini duyurabilmelerinden sonra işçi-işveren mücadeleleri devam etmektedir. Bu ise grev-lokavt gibi toplum-hayatını felç eden çatışmalara yol açmaktadır.
•         13- Statik sistemli Toplum hayatında insanların hedefi “para” olmaktadır. Para ile yaptırılamayacak bir kötülük var mıdır?YOKTUR! Statik sistemde “Paranın” kontrolü tepedekilerin-zenginlerin elinde olduğundan, dünyada huzur olması mümkün müdür? Para peşinde koşan insanlara her türlü kötülüğü yaptırmak mümkün olduğuna göre, Statik sistemli TBÖlü hayat görüşleri yok edilmediği sürece dünyada huzur olmayacaktır.
•         14- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..

Özetle: Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. TBÖ’lü sistem tüm toplumsal sorunlarımızın temel kaynağıdır. 

Tepeye bağımlılığın toplumsal sisteme bu kadar zararlı etkileri varsa, acaba doğada tepeye değil de, tabana bağımlılık sistemi mi var?
Bir düşünsel deneyle, toplumsal sistemin tabana bağımlı olduğu bir model tasarlayalım:
   
•          Çocuklarınızı yetiştirecek öğretmeni siz seçecek olsanız, en iyi öğretmeni seçerdiniz;
•          Güvenliğinizi sağlayacağınız bekçiyi, trafiğinizi düzenleyecek, elektrik işlerinizi yapacak kişiyi siz seçecek olsaydınız, en yetenekli, en bilgili kişileri seçerdiniz;
•          İnsanlar meslek edinirken, iyi yapabilecekleri işlere soyunup, iyi bir eğitimden geçerek, bilgi ve beceri sahibi kişiler olarak toplumda yerlerini alırlardı;
•          Kötü hizmet verenler dışlanıp- uzaklaştırılırdı.
•          Toplum iş ve meslek mensuplarının hizmet takaslarına dayalı kredi sistemiyle işleseydi, kalpazan, vergi-kaçakçısı, kiralık-katil, sabotajcı gibi kişilikler nasıl iş bulurlardı?
        
 Böyle bir toplumsal sistemde her şey tıkır-tıkır işlemez miydi?

Evet!!! Her şey düzeliyor.


7.              Uzlaşma Neden Gerekli

Ömür veya hayat, zamanın bir dilimidir. “Zamanın” anlamını bilmiyorsanız, hayatın anlamını da bilemezsiniz. İnsanlarının anlayamadıkları nokta budur. Evet, atalarımızın “ruh” dediği canlılık, “enerji-madde-bilgi-düzeyi” arası etkileşimlere göre sürekli gelişip-değişen bir değişim-dönüşüm mekanizmasıdır. Hiçbir varlığın sonsuz bir ömrü yoktur, bu nedenle hayat “doğum-ölüm-döngüsü” üzerine oturtulmuştur. Zaman ise bu ömür-döngülerinin ardalanmasıdır ve bilgi-düzeyindeki değişimlere göre gerçekleşmektedir.
Bizler sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir doğada yaşıyoruz ve dinamik sistemlerde her şey, varlıkların karşılıklı etkileşimleriyle gerçekleşiyor. Toplum hayatı biz insanların karşılıklı etkileşimlerimizle oluşturulacaktır; kimse uzaydan gelerek toplumsal yaşamımızın kurallarını oluşturamaz. Toplumsal sistemimiz A'dan Z'ye bozuk, çünkü tüm geleneksel sistemlerde Doğa statik sistemli olarak düşünülmüş. Statik sistem hep tepedeki birilerince yönetilmeyi öngörür. Onun için hep bir kurtarıcı beklenir. Halbuki doğal sistemde kurtarıcılar yoktur, varlıklar kendi aralarında anlaşıp-uzlaşmalarına dayanarak, sorunlarını birleşerek çözerler. Tepeye oturarak, halkın sırtından geçinen “kutsallık postuna” bürünmüş kişilerin tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu, belirtilen makalede zaten net bir şekilde gösterilmişti. O verileri görmezden gelerek hala lider peşinden koşanların tekrar mantıklarını sorgulamaları gerekir.
Bilgi ve mantık sorunlara çözüm bulma yeteneğidir. Kafanıza yerleştirdiğiniz bilgiler doğru ve mantığınız sağlamsa, doğadaki oluşum ve gelişimleri “doğru” değerlendirirsiniz ve uygun çözümler bulup, sorunlarınızı çözersiniz. Ama kafanıza yerleştirilmiş bilgiler yanlışsa, mantığınız o yanlış bilgilerden etkileneceğinden, hep yanlış kararlar alırsınız ve sorunlarınızı çözemezsiniz.
Bizler toplumsal sorunlarımızı kendimiz çözmek zorundayız, kimse uzaydan gelerek bu işimizi yapacak değil. Tepeden bir kurtarıcı-lider beklemek ise en büyük hata, çünkü doğadaki hiçbir olay, tepeden gelecek bir” yapılsın” emriyle olmamaktadır. Doğadaki her şey, alt-sistem – üst-sistem ilişkili olarak oluşup-gelişmektedir. Yani atomlar molekülü oluştururlar, moleküller atomları oluşturmaz. İnsanla toplum arasındaki ilişkide de aynı kural geçerlidir. Toplumsal sistemin kurallarını biz insanlar oluşturmak zorundayız. Doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğundan, 2018 yılının insanları olarak bizler, bu günün koşullarına göre düşünüp-davranmak zorundayız. 200 yıl öncelerinin at-arabalarını, kağnılarını oluşturan moleküller, artık uçak, bilgisayar gibi çok farklı varlıklar olarak bizlerle etkileşim içindeler ve ether dediğimiz etkileşim-sinyalleri artık tamamen farklı. 2-3 bin yıl (hatta 70-80 yıl) önceki dünya koşullarına göre fikirler üretmiş atalarımızın düşüncelerini örnek alacak şekilde davranmak, günümüz koşullarına uygun bir davranış için uygun değildir. Onun için Siyonist, İslamcı, maksist, …cü, …cı, vs. türde, geçmişte yaşamış insanların görüşlerine bağlı kalınarak toplumsal mutabakat sağlanamaz. Her birey, bu günün koşullarına göre kendisi bilgi edinip, toplumunu sahiplenmek zorundadır. Ama ülkemizde 50-60 yıldır, felsefe-mantık gibi özgürce bilgi edinilecek yollar kapatılmış olduğundan, bizim şu anki toplumsal davranışımız, özgürce, kişiye has bilgi oluşturulabilmesini olanaksızlaştırmıştır. Bu nedenle, az sayıda sağlam mantıklı insanımızın örnek davranış göstererek,  böyle bir girişimin öncülüğünü yapması gerekmektedir.
Toplumumuzda statik sistemli hayat görüşüne dayalı bir eğitim verilmektedir. Bu sistemde, doğadaki etkileyici-yönlendirici gücün tepedeki kutsal bir kaynağa dayalı olduğu belirtilir. Dolayısıyla, insanlar pasif kalıp, tepeden gelen bu yönlendirmelere uyması öğretilir. Tepedekiler tabandaki halkın sırtından geçindiklerinden, tabandaki halkın uyanmasını hiç istemezler ve hep uyutucu bilgiler verirler. Negatif yöndeki bu gidişatın pozitif yöne döndürülmesi ise, üzerinde yaşadığımız doğa ve dünyanın “dinamik sistemli” olduğu ve dinamik sistemde de tüm varlıkların bizzat aktif olmaları zorunluluğu gerçeğini fark etmek ve uygulamaya koymaktan geçer.
İnsanların uzlaşmamasının temel nedeni şu değil mi?:  Uzlaşma ilkeleri noksanlığı
Organizasyonu tepeye bağımlı olacak şekilde örgütlenmiş tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışmışlardır. Bu nedenle bu tür toplumlarda insanlar arasında anlaşıp-uzlaşmaya götürücü tartışma adabı gelişmemiştir. Tersine, insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler. Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, kendi görüşünüzü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır. Bizlerin karşı-karşıya olduğumuz en temel sorun bu noktada düğümlenir.
Bu kısır-döngüden kurtulmak için şunların yapılması gerekmez mi?:
•         1- Ayrıntılarla değil, konunun ana hattı üzerinde tartışmaya başlayacaksın. Ayrıntılara sonradan girilip, gerekli düzeltmeler yapılabilinir. Karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşma, karşımızdakinin fikirlerini en ayrıntısına kadar incelemek ve sunulan görüşün kabul edilebilir kısımlarını ortaya koyup, kabul edilemeyenleri belirtip, üzerinde değişiklik yapılması gereken konuları ayırmakla başlamalıdır.
•          2- Bir fikri tümüyle reddetmek, o konuda kişisel olarak daha iyi bir öneri sahibi olunmasını gerektirir. Kişisel olarak bir çözüm formülü olmayan birinin, bir öneriye tümüyle karşı çıkması, tamamen mantık dışı bir davranıştır.
•         3- Bir önerinin herhangi bir yönünü tenkit etmeye kalkmadan önce, öneri sahibine “sizin yazdıklarınızdan şunu mu anlamam gerekir?” gibi, önerinin konuya dair ana fikrini doğru anlayıp-anlamadığınızı kontrol etmeniz gerekir. Bu daha sonraki birçok yanlış anlamayı ve kısır tartışmaları minimuma indirgemek için gereklidir.  Tartışılan konulardaki temel kavramların tanımında karşılıklı olarak anlaşacaksın: Bir insan bir şey anlatırken "muz" tarif etmek istiyorken, karşısındaki "salatalık" anlıyorsa, kullanılan bazı terimlerin anlamlarında karşılıklı bir uyuşmazlık olması söz konusudur. Onun için, hangi terimin tanımında uzlaşma sağlanması gerektiğini saptayıp, o terimin tanımında anlaşmalısınız.
•         4- Bir görüşe karşı çıkıldığında, sunulan fikrin beğenilmeyen yönünü belirttikten sonra mutlaka bir düzeltme önerisi sunulması gerekir, çünkü “ben şu noktaya karşıyım” demek ve bir alternatif öneri sunmamak, o konu hakkında yeterli bilgi ve birikime sahip olmamak anlamına gelir.
Benim fikir alış-verişlerinde bulunmaya çalışmamın tek bir amacı vardır ve o da toplumsal sorunlarımıza bir çözüm bulmaktır. Dinamik Oluşum Mekanizması (DOM) görüşü kesin bir çözüm yolu göstermektedir. Bu nedenle tartışma oluşturmak isteyenlerin yukarıdaki “uzlaşma ilkelerini” dikkate alarak davranmalarını istemek hakkımdır, çünkü bilgi sahibi olunmadan fikir oluşturulamaz. İnsanlık dinamik sistemli bilgiye sahip olsaydı, zaten dünyamız cennete dönüşürdü. Onun için sizlerden, bu DOM-dizini içindeki farklı bakış açılarıyla oluşturulmuş makaleleri okuyarak, önce dinamik doğal sistem hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmanız beklenir. Yazılanlarda hiç hata yoktur iddiasında değilim. Hatalı olduğuna inandığınız noktalar varsa, gerekli bilimsel argümanlarıyla belirtmenizi rica edeceğim. Düzeltmeye çalışırım, çünkü ben toplumsal sistemimiz için ne gerekiyorsa onu yapmaya hazırım.
II.   BÖLÜM

8.              Bilgi Faktörü ve Bilgiye dayalı oluşumlar

Şimdi geçmiş hakkında jeolojik, arkeolojik, antropolojik, vb. kaynaklardan yararlanarak bilgi toplayıp, önce insanın nasıl, nerede ve  neden oluştuğu konusunda kısa bir bilgi vereceğiz.
Sonra da, düşünce ve davranışlarının nasıl gelişip, değiştiğini mümkün olduğunca en kısa şekilde özetlemeye çalışacağız.

Dünyamızda hem karalar, hem denizler, hem iklim koşulları, vs. hepsi sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Canlılar da zorunlu olarak, doğadaki bu değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelebilmek için, yapısal durumlarını sürekli değiştirmek zorunda kalırlar. Bunun için de çevrelerinde nelerin değiştiğini, hatta biraz daha uzun vadeli düşünerek, geleceğin hangi yönde olabileceğinin hesapları yapılır. Bu nedenle “BİLGİ” denilen mucizevi bir faktörden yararlanılır ve doğada her şey “information & self-organisation = Bilgilen ve ona göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik-sistemler fiziğine göre işler.  
Bilgi kimyasal bileşimlerde depolandığından, doğa ve dünyada değişimler olduğunda, canlılar kimyasal bileşimlerinde değişiklikler yaparak, çevrelerindeki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelmeye çalışırlar.

8.1. Şimdi dünyamızdaki hücresel tabanlı hayat sisteminin gelişiminin nasıl olduğuna bakalım.

Jeolojik veriler yeryuvarında hayatın yaklaşık 3.5 milyar yıl önceleri çekirdeksiz tek hücrelilerle (bakterilerle) başladığını göstermektedir. Bakterilerde bilgi depolama aygıtı olarak tespih şeklinde basit bir DNA zinciri bulunur. Çekirdeksiz tek hücreli hayat yaklaşık 2 milyar yıl öncelerine kadar devam eder ve 2 milyar yıl önceleri çekirdekli tek hücreli canlılar ortaya çıkarlar. Çekirdekli hücrelilerde sitoplasma içinde genetik bilgilerin depolandığı özel bir çekirdek yapısı oluşturulmuştur. Bu çekirdek içinde DNA’lar histon denilen makaraya benzer yapılar üzerine sarılacak şekilde dizilirler. Böylelikle, çok fazla bilginin, düzenli şekilde depolanması olanaklı kılınmış olunur. İlk çok hücreli canlılar yaklaşık 1 milyar yıl önceleri ortaya çıkar ve ondan sonra çeşitlilik hızla artmaya başlar.
Yaklaşık 550 milyon yıl önceleri patlamalı şekilde bir gelişimin başlangıcını oluşturur. Jeolojide “Kambriyen patlaması” adı verilen bu evrimsel patlama gelişimi, mercanlar, eklembacaklılar, midyeler, salyangozlar, derisi-dikenliler, balıklar gibi birçok hayvan türü denizlerdeki yaşamı çeşitlendirirler.

Yaklaşık 450 milyon yıl önceleri, denizlerde başlayan hayat sistemi, karasal ortamlara da geçiş oluşturur. Liken türü bitkilerle karaya geçişi, amfibiya grubu omurgalılar, böcekler vs. takip eder. Ve daha sonra, kömür yapıcı =karbonifer adı verilmesine neden olan devasa boyutlu bitkiler karalarda yayılır. Bitkiler aleminin karalarda gelişmesiyle birlikte sürüngenler yaygınlaşır ve dinozorlar alemine geçiş başlar.
Patlamalı şekilde gelişen canlılar alemi, 65 milyon yıl önceleri dünyaya düşen büyük bir göktaşının oluşturduğu iklimsel felaket nedeniyle büyük bir “yok-oluş” evresi geçirir, ama patlamalı gelişme devam eder ve memeli hayvanların egemen olduğu günümüz dünyası oluşur.
Şekil: Hücreler aleminde bilgi artışına göre oluşturulan yeni üst-sitemler. Doğada her şey bilgi ile oluşturulur. Hücrelerin “bilgi” denilen faktörü, çekirdek içindeki kromozomların histon denilen makara şeklinde sarılımlı iplikçikleri üzerinde depolama sistemlerini keşfinden sonra, bilgi depolama potansiyelleri muazzam bir şekilde artmıştır. Bu gelişimlerin nasıl ve  ne zaman gerçekleştiği konusunda özet bilgiler, dünyamızda hayat nasıl gelişti konusunun işlendiği şu makalede verilmiştir: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/02/dom-6-dunyamizdaki-degisim-donusum.html. Bunu sonucu da şekilde görülen üstel (eksponansiyel) gelişimli canlılar alemi ortaya çıkmıştır.

8.2. Şimdi insanlığın bilgi ve beceri oluşturma derecesini görelim.

İki-buçuk milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan cinsinin bu süreç içinde nasıl bir hayat geçirmiş olduğu jeolojik, arkeolojik ve antropolojik verilerle ortaya konulduğunda şöyle bir grafik ortaya çıkmaktadır.
İlk 2 milyon 450 bin yıllık süreçte, sadece 3 yenilik
1- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce kesici taş yapma,
2-yaklaşık 500 bin yıl önceleri ateş yakma,
3-yaklaşık 300 bin yıl önceleri ölülerini gömmesini ancak öğrenebilmişlerdir.


Ama son 50 bin yıl içinde:
45 bin yıl önceleri mağara duvarlarına resim yapma,
30-35 bin yıl önceleri mızrak yapma,
20-27 bin yılları arasında, önce iğne, sonra hayvan derilerinden giysiler ve çadır yapma,
8-12 bin yılları arasında, balçıktan-tuğladan evler yapma, tarım-ve-hayvancılık bilgileri oluşturmasını öğrenerek, toplumsal yaşama geçmiştir.
Yaklaşık 5 bin yıl önce yazıyı keşfedip, bilgilerin daha sağlıklı şekilde aktarılmasını sağlayan insan, cam eşyalar, madeni eşyalar, motorlar, radyo, TV, vs. şeklinde sürekli yeni ürünler ortaya koyarak, bir bilgi-patlaması içinde ilerlemektedir.

Evet insanın gelişim süreci, insanlığın patlamalı, yani üstel = eksponansiyel bir bilgi oluşturma süreci içinde olduğunu gösteriyor.
1970’li yılların başlarında KTÜ-Trabzon’da birlikte olduğumuz, sonra ise Chicago Üniversitesinde (USA) akışkanlar mekaniği profesörü olarak çalışmalarına devam eden bir arkadaşım, 1-2 ay önce, şöyle bir soru sormuştu:
“Antropolojik çalışmalardan, insanoğlunun bu gezegende yaklaşık 3 milyon gibi bir sure boyunca varlığını sürdürdüğünü öğreniyoruz. Ancak, insanoğlunun bu gezegende son 5 bin yıldan bu yana özellikle yazıyı da bularak bu süre içinde bilinçli olarak varlığını sürdürerek bu günlere ulaştığını biliyoruz. İnsanoğlu nasıl oldu da sadece son 5 bin yıllık kısa bir süre boyunca bugünkü medeniyet düzeyine erişebildi? Bu korkunç büyüklükteki gecikmenin nedenleri nelerdir?”
Yanıtım şu olmuştu: Bilgi exponansiyel (üstel) olarak gelişir. Yani ex tipi bir üstel-fonksiyon söz konusudur. Üstel fonksiyonlarda geometrik dizi şeklinde bir gelişme söz konusudur. Yani belli bir zaman aralığında bir özellik ikiye katlanır. Başlangıçta 1 olan bir değer, bir süre sonra 2 olur, bir süre sonra 4, bir süre sonra 8, 16, 32, 54, 128, vs şeklinde ilerler.

Doğadaki oluşumlar bilgiyle gerçekleşir. Örnek: Bir beden, döllenmiş (bilgi depolanmış) bir hücrenin çoğalmasıyla başlar. 1 hücre bölünerek bilgiyi çoğaltır, 2 hücre oluşur; o iki hücreden 4 hücre; 4 hücreden 8 hücre; 8 hücreden 16 hücre, ve bu şekilde milyarlarca hücreden oluşan bir beden oluşur. Yani bedenler hücrelerin çoğalmasıyla oluşur. 

Böyle gelişen bir oluşum grafik olarak gösterildiğinde şu şekil ortaya çıkar:
Görüldüğü üzere, doğadaki bilgi gelişimi tam böyle olmaktadır. Bilgi yetenektir ve yetenek zaman içinde üstel bir gelişim içindedir.
Üstel fonksiyonların olgunlaşmaları çok zaman alır ve patlamalı gelişme en son döneme denk gelir. 2.5 milyon yıllık insanlık tarihinin son 30 bin yılı içinde yükselmeye geçilmesi ve son 5-6 bin yıldır tam yükselme içinde olmasının nedeni budur.

8.3. Evrensel ölçekte Bilgi artışı

Enerji akışı doğadaki tüm oluşumları yönlendiren temel faktördür. Astrofizikçi Chaisson (2010), evren genelinde enerji akışı yoğunluğunun galaksilerden gezegenlere doğru zaman içinde ilerleyen bir sistemde değiştiğini göstermiştir.
Chaisson basitten karmaşık yapılara doğru gelişimlerin, enerji akışı yoğunluğunun artırılmasına bağlı olarak geliştiğini ortaya koyar. Enerji-akış-yoğunluğu, bir saniye içinde bir gramlık kütleden akan-geçen enerji miktarı olarak tanımlanır (erg/s/g).
Enerji akışı yoğunluğu,  galaksilerde saniyede 1 erg civarındayken, yıldızlarda 3-4 erg, gezegenlerde 70-80 erg, bitkiler-aleminde 700-800 erg, hayvanlarda yaklaşık 10 bin erg, beyinlerimizde yaklaşık 100 bin erg, toplum hayatında 500 bin erg civarındadır. Şekilde görüldüğü üzere, bu farklı varlıkların ortaya çıkış zamanları, enerji-akış-yoğunluğunun zaman içinde artırıldığını gösterir. 
Şekil: Chaisson diyagramı evrensel ölçekte bilgi artışı olduğunu gösterir.
Chaisson’un enerji akışı (veya kullanımı) yoğunluğu kavramını anlayabilmek için şu durumu düşünün:
2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu.
Bu ise “bilgi” faktörü sayesinde gerçekleşmiştir.  300 yıl önce de dünyamızda atomlar ve moleküller vardı, şimdi de var. Tek değişen şey ise, o moleküllerin at-arabası tarzında değil de, kamyon tarzında birleştirilmeleridir. Bu sayede insanlar daha kısa zamanda daha büyük işler yapabilmektedirler.

8.3.1.                Bilgi enerjinin nerden nereye akacağını gösteren trafik işareti görevini görür.

Kuvvet dediğimiz varlıkların hareket etmelerini sağlayan itici güç, enerjinin bir yerden bir başka yere akmasıyla oluşur. Bu şekilde maddeler birbirlerine yaklaştırılır veya uzaklaştırılır.
Yaklaştırılan öğelerin birbirleriyle birleşip, yeni bir üst-sistem veya ortaklık oluşturulması için de, öğelerin yaydıkları etkileşim-sinyalleri arasında rezonans oluşturulur ve öğeler birbirleriyle birleşirler.
İş yapılması enerji ile olduğundan, daha kısa zamanda daha büyük işler yapılması, enerjinin yoğun ve uyumlu bir şekilde kullanılmasını gerektirir ki, buna enerji akışı yoğunluğu (Chaisson, 2010) denir.
Gerek insanların kültürel gelişim aşamaları, gerek canlılar aleminin yeryuvarındaki gelişimleri, gerekse  Chaisson-diyagramı “bilgi” oluşumunun üstel (eksponansiyel) olarak geliştiğini göstermektedir.
Chaisson diyagramı üç konuda çok önemli bilgi vermektedir:
Birincisi, fizikçilerin “evrensel sistemin sonu kaosa = düzensizliğe doğru gidecektir” şeklindeki öngörülerinin tamamen yanlış olduğu;
İkincisi, “bilgi” faktörünün evrensel sistemde de geçerli olduğu;
Üçüncüsü ise, dünyamızdaki hayat sisteminin enerji kaynağı Güneş’in, daha önceleri doğup-ölmüş bir çok yıldız nesillerinden sonra, 5 milyar yıl önce türemiş ve yaklaşık bir 5 milyar yıl daha ömrü olan bir son ürün olduğu konusudur. Yani güneş sistemimiz de bir evrimleşme geçirmiştir.

8.4. Bilginin Üstel Oluşumunun Anlamı ve Sonuçları

Üstel fonksiyonlar y=eλx şeklindedirler ve üstel fonksiyonların türevleri hep eλx olarak kalırlar ve asla sıfırlanmazlar. Bunun anlamı, bilgi oluşturma yeteneğinin sadece insan veya hücre gibi canlılarla sınırlı olamayacağı ve maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam edeceğidir.
 Her şey alt-sistemlerin üst-sistemler içinde birleşmeleri şeklinde gerçekleşiyor. En alt sistem kuantum-alemidir; nitekim “kuantum” terimi, doğadaki en temel etkileşim öğesinin tarifidir. Her şey onlarla başlar ve onlar tarafından yönlendirilir. Kuantsal öğelerle yapılan deneyler, onların bilinçli-yetenekli davrandıklarını göstermektedir. Zaten yeteneğin üstelliği =  eksponansiyelliği (yani zaman içinde sürekli artması)  bilinç oluşturma yeteneğinin kuantsal alemden kaynaklanmasını gerektirir.
Şekil: Bilgi üstel gelişim gösteren bir faktörüdür. Moleküller oluştu, tekrar bilgilen ve örgütlen; hücreler oluştu, bilgilen ve tekrar örgütlen, vs.
Şöyle ki:
Bir şey üstel (eksponansiyel) şekilde gelişiyorsa, onu sürekli olarak iten-dürten bir faktör olması gerekir. Bilinç üstel geliştiğine göre, “bilinçli ol” şeklinde bir dürtü, doğadaki tüm oluşumların temelinde bulunması gereken bir faktördür.
Yani en temeldeki kuantsal canlılar rastgele değil, bilgi ve bilinçli şekilde davranıp-hareket etmektedirler.
Özetleyecek olursak: kuantsal canlıların maddeleri oluşturması, yani doğa ve dünyamızın oluşumu, rastgele değil, belli kurallara ve bilgiye dayanmaktadır.
Önceki bölümlerde gösterildiği üzere, kuantsal canlılar sabit bir enerji sistemi değil, sürekli değişim-dönüşüm içinde olan ve saniyenin milyarlarca biri gibi kısa sürelerde oluşup, tekrar başka bir kuantsal enerji düzeyine dönüşen, çok aktif öğelerden oluşmakta ve birbirleriyle etkileşerek evrensel ölçekte enerji dengelenmesi yapabilmektedirler.
Bilgi oluşumunun üstel şekilde gelişmesi, “Değişimler hakkında bilgi oluştur ve bu bilgilere göre yeniden örgütlen” anlamında bir faktörün bulunmasını zorunlu kılar.
Doğa alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru ilerleyen dinamik bir sistemde gelişmektedir. Bu gelişmeler ise, information & self-organisation olarak özetlenen dinamik-sistemler fiziği ilkelerine göre olmaktadır. “Bilgi faktörü” Dinamik sistemler fiziğindeki  “Maximum Information Principle” olarak tanımlanan parametrenin oluşmasının temel nedenidir.
Bilgi, enerjinin nerden nereye akacağını gösteren trafik işaretleri görevini gördüğünden, varlıkların yapıları anizotropik özelliklidir;
bir taraf eksi, bir taraf artı; bir taraf soğuk, bir taraf sıcak, vs.
Bu anizotropi, genetik kodlamada da vardır:
Genlerin bir tarafı N-terminali, diğer tarafı C-terminali özelliği gösterir. İşlemler N-den başlanarak yapılır.
Sperminin yumurtaya giriş noktası bile anizotropi özelliği sayesinde belirlenir: Spermler, yumurta üzerindeki “Spemann-organizer” adı verilen çok özel bir noktanın tam karşısındaki bir noktadan giriş yapmak zorundadırlar.

Yani, “bilgi” faktörünün her sistemde özel bir “eigenvalue =öz-değeri” vardır. Doğada hiçbir şey rastgele, gelişi-güzel davranamaz.
Bilgi oluşumunun üstel şekilde gelişmesi, “Değişimler hakkında bilgi oluştur ve bu bilgilere göre yeniden örgütlen” anlamında bir faktörün (“öz-değerin = eigenvalue”) bulunmasını zorunlu kılar. Bu nedenle bilgi bir yaşam dürtüsüdür. Tüm varlıklarda fiziko-kimyasal yapılarındaki bilgiyi aktarma dürtüsü vardır, ki bu genellikle seks dürtüsü olarak karşımıza çıkmaktadır.

8.5. Bilgiler nasıl kayıt edilmektedir?

BİLGİ’nin kimyasal elementlerde kayıt edilip, aktarıldığı şöyle anlaşılır. Varlıklar C, H, Si gibi atomlardan (kimyasal elementlerden) oluşurlar. Bu bileşimler de kopyalanarak nesilden nesile aktarılır, böylelikle canlının nasıl oluşturulup geliştiği bilgisi de gelecek nesle aktarılmış olur.
Şekilde bir canlıya ait genetik DNA kodlaması görülmektedir. Bu kodlama o canlının bedenini nasıl oluşturacağı, böcek mi, fare mi, kaç kollu, kaç parmaklı, vs gibi tüm bilgileri içermektedir.

Kodlama sayfasında görüldüğü üzere tüm kitapçık,  A=Adenin ile T=Timin; G= Guanin ile C=Cytosin (sitozin) adı verilen 4-harften oluşmaktadır. Bu dört harf aslında iki harf ile de ifade edilebilir, çünkü, sarmal birbirinden ayrıldığında, ya (A), ya (T) şeklinde ayrımlaşırlar (veyahut C veya G). Yani A mutlaka T ile, G mutlaka C ile eşleşmek zorundadır. Dolayısıyla iplikçikler birbirlerinin negatif-kopyası gibidirler.
Yani canlılar alemindeki tüm bilgiler nükleotid denilen bu dört harften oluşan SÖZCÜKlerle yazılmaktadır. SÖZCÜKler bu harflerin 3lü kombinasyonlarında oluşurlar ve amino-asit olarak tanımlanmışlardır.
Yani doğadaki tüm canlı varlıklar bu dört harfin farklı kombinasyonlarından oluşmaktadır. Bu üç-harfli sözcüklerden bazıları, örn. ATG (methionin)  BAŞLAT komutu anlamını taşırken; bazıları, örn. TAG, “STOP = DUR” anlamı taşır. Bu şekilde, devam eden tüm harfler 3’er 3’er yazılarak, yapılacak işlemler tarif edilirler.
SÖZCÜKler (aminoasitler)  ile oluşturulacak ifadeler, farklı protein türlerine denk gelirler. Her protein, farklı bir işlev görür, kimisi örümcek ağı yapacak iplikçikler oluşturur, kimi tırnak gibi sert maddeler, vs.
Şimdi tüm canlılar aleminde kullanılan bu 4-tmel “harfi” tanıyalım. Harflerin nelerden oluştuğuna bakıldığında, bunların karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) gibi temel kimyasal elementlerden oluştukları görülmüştür.
Biyolojide mütasyon olarak bilinen kavram, genetik kodlamadaki A-T veya C-G arasında bir tercih yapılması işlemidir. A-T kullanılacaksa, o işlemde kullanılacak “bağ” 2 değerli olacaktır; C-G kullanılacaksa, “bağ” 3 değerli olacaktır. Yani birinde daha az enerji, diğerinde daha çok enerji kullanılmaktadır.
Enerjinin bir yerde daha az, diğer yerde daha fazla yoğunlaşmasının sağlanmasıyla, enerji-gradyanları =düşümleri oluşturulur. Kuvvet dediğimiz yönlendirici-hareket sağlayıcı faktör de, enerjinin yüksek-gradyanlı yerden düşük-gradyanlı yere (örneğin sıcaktan soğuğa) akmasıyla oluştuğundan, istenilen öğeler, istenilen amaçlara yönlendirilmiş olurlar.
Görüldüğü üzere, canlılar alemi tamamen enerji kullanımının en ergonomik şekilde oluşturulmasına yönelik işlevlerden ibarettir. Tamamen BİLGİ oluşturma temeline dayanır.

Bu 4 temel harf, birbirleriyle karşılıklı bir etkileşim ve ilişki içindedir. A ile T ve G ile C birleşebilmektedir, çünkü A ile T arasında ikili, C ile G arasında ise üçlü bir bağlantı sistemi vardır. Bu karşılıklı ilişki sayesinde, genetik bilgiler kolayca kopyalanabilip, çoğaltıla bilinmektedir. 

Şekil: Amino asitler, hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) gibi kimyasal elementlerden oluşurlar.
Görüldüğü üzere, gerek canlılar (organik) aleminde, gerek  inorganik alemde tamamen kimyasal elementlerden oluşan bir alfabe kullanıyor. 
Kimyasal elementlerin nelerden oluştuğuna bakıldığında, proton, nötron ve elektron gibi atom-altı-öğelerden oluştukları görülmektedir.
Bunlardan elektron başlı başına bir enerji öğesidir ve elektrik enerjimizin kaynağıdır. Proton ve nötron ise, kuark denilen enerji öğelerinden oluşmakta ve doğadaki enerjinin %99undan fazlasının bağlanıp-depolandığı (ve E=mc2 formülüyle aşina olduğumuz radyoaktivite enerjisinin de dahil olduğu) en yoğun, en güçlü enerji sistemini oluşturmaktadır. Madde - anti-madde etkileşimli bir  enerji sistemidir. Nitekim, proton (+) yüklüdür derken, protonlar içerisinde elektronun anti-maddesi olan pozitron içerdiği bilinmelidir.
Bizlerin tüm işlerini bedenimizdeki hücrelerimiz (ve de onların içlerindeki atom-altı-öğeler) yaparlar. Peki hücreler bu işleri nasıl yapıyorlar? Ne tür bilgilerle işlemler yaparak bizleri ayakta tutuyorlar?
Bir iş veya eylem yapılması enerji ile mümkündür. Bizler hayvansal ve bitkisel besinlerden enerjimizi alırız. Hayvanlar bitkilerle beslenirler. Bitkiler ise enerjilerini güneşten gelen ışınlardan (fotonlardan) alırlar. Fotonlar ise kuantsal enerji öğeleridir.
Yani enerji kaynağımız besinlerin kökeni kuantsal enerji öğelerine varıp-dayanmaktadır. Peki bu enerji aktarımları nasıl olmakta, hangi bilgilere göre gerçekleşmektedir?
 Yediğimiz tüm besinler, sindirim sistemindeki hücrelerce, önce amino-asit moleküllerine kadar parçalanırlar. Sonra o amino-asit molekülleri kemik, kan, kas, tırnak, saç vs. gibi farklı beden-öğeleri oluşturacak şekilde ihtiyaca göre yeniden kombinasyonlara sokularak ve farklı amaçları gerçekleştirecek organlar ve bedenler oluşturulur.

8.6. İnsanlar neden diğer canlılardan farklıdır?

İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu, kesin bir gerçekliktir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da yine kesin bir olgudur. İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiştir. Dolayısıyla insanın diğer canlılar farkı genetik kodlamalarda mevcuttur.
Şekil: İnsan beyni, "bilgi" faktörünü en ön sıraya alan bir hücresel tasarımdır. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür. Bu anormal gelişmiş “yorumlama” yeteneği sayesinde insanlar, çok az sayıda veriden (gözlemden) muazzam senaryolar üretebilen bir yapıya kavuşturulmuştur.
"Yaklaşık 2.5 milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan genomu, bilgi oluşturmanın önemini en iyi bilen ve bu nedenle de, bilgi oluşturmaya en fazla önem veren bir canlıyı temsil etmektedir. Çünkü tüm hücreler, moleküller ve atomlar birer bilgi kümeleşmeleridirler ve doğada her şeyin bilgi oluşturularak bu bilgilere uygun şekilde davranılmak suretiyle gerçekleştiğinin farkında olan en temel öğelerdir. Bu nedenle bir foton veya elektron, önüne seçenekler konduğunda, tüm seçenekleri kendi değerlendirme sistemine göre (frekansı, amplitüdü, vs.) değerlendirir ve bir olasılık hesabı yaparak, en olası duruma göre davranır. Bedendeki bir hücre yine binlerce faktörü dikkate alıp, olasılık hesapları yapar ve en olası faktöre göre davranır.
Bu temel bilgilerden sonra, insanı oluşturan hücrelerin neden “bilgi” oluşturma ve yorumlamaya ağırlık veren bir beden yapısına gittiklerini anlamak kolaylaşır.
 Şimdi bunu görelim.
İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği, günümüz gen teknolojisi ile ortaya konulabilmelidir.
Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ., 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.
Araştırma sonunda, 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı, 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) (insanlara özgü hızlı gelişim bölgesi) koymuşlardır. Bu bölgenin özellikle beyindeki hücrelerin büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur. Reelin ise, öğrenme ve hafıza oluşturmada etkili olan bir proteindir.
Bu durum insanın hem en güçlü, hem de en zayıf noktasını oluşturur, çünkü bu özellik nedeniyle, insan/insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik bilgiler kullanılmamalıdır.
Yani insanı oluşturan hücreler çok bilinçli olarak, “bilgi oluşturmaya” yönelik bir beden tasarımına yatırım yapmış bir hücreler topluluğudur.
Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır. Az sayıda veriden yola çıkarak çok çeşitli senaryolar üretme yeteneği, verilerin çok güvenilir olmasını gerektirmektedir. İşte dikkat etmemiz ve üzerinde önemle durmamız gereken en önemli nokta budur.
Dünyamızda gittikçe gelişen-büyüyen bir sistem oluşumu söz konusudur. Toplum-hayatı da bunun başında gelmektedir. İnsanlık, kabileler, küçük devletler, büyük devletler, devlet toplulukları aşamalarından geçerek günümüze gelmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, dünyadaki tüm insanlığı "aynı gemide" yaşayan bir kalabalığı dönüştürmüştür. Teknolojik gelişmeler dünyamızı küçülttü, artık her dinden-dilden-ırktan insan bir arada yaşamaya başladı. İnsanlık, ortak bir dünya-toplumu oluşturmak zorundadır. Günümüzde, dünya genelinde bir “insan-toplumu” oluşturma evresinin sancılarını çekmekteyiz.
İnsanlara, doğa ve dünyanın sahipliğinin hariçteki-tepedeki bir sistemde olduğu bilgisi veriliyor. Doğa tepedekilerce parsellenip sahipleniliyor ve sahiplenilen yerlerdeki tüm varlıklar efendinin mülkü olduğu görüşü halka empoze ediliyor. Halk efendilere ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalacak şekilde bir görüşle toplum hayatına başlıyor.
Tepedekilerin  gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Halkı köleleştirecek olan “para” faktörü tepedekilere terk edilmiş ve halkın kulluk fermanını imzalanmıştır. Bu şekilde, parayı kontrolünde bulunduran tepedekilerin oluşturduğu bir “işveren” sınıfı ve boğaz tokluğuna çalışan bir işçi sınıfı doğup-gelişmiş olur. Yine statik sistemli hayat görüşüne uygun olarak, her millete (devlete) kendi dillerinde (bir peygamberle) kutsal mesajlar  gönderilir ve halkın bu kutsal bilgilere uyarak yaşamalarının şart olduğu öğretilir.
Halbuki doğa dinamik sistemlidir ve her şey karşılıklı etkileşimle oluşmaktadır, her şey tabana dayalı olmak zorundadır, çünkü enerji denilen faktör, hep tabandadır, tepede bir enerji gücü yoktur. Her varlık çevresiyle bağımlılık içinde olduğu için etkileşim gereklidir. İnsanlar arası etkileşim ise, sundukları hizmete endekslidir. İnsanlar sundukları hizmetin karşılığının belirlenmesinde (yani takas işleminde) bizzat devrede olurlarsa, gerçek bir toplumsal ortaklık oluşur. Tüm geleneksel sistemlerde her şey, tepedekilerce belirlendiğinden, adil bir hizmet-alış-veriş sistemi sağlanamamaktadır. Halk ise bu gerçeğin farkında olmadığından, kendisine zarar veren bu sisteme bağlılığa inatla sahip çıkmaktadır. Kral-sultan vs. insanların uydurmasıdır, asil-soylu, adi-soylu gibi bir ayrım yoktur
Günümüz dünyasında egemen olan durum kısaca yukarıda özetlendiği gibidir. Gelişmiş ülkeler bu konuda biraz daha mantıklı davranarak, halkına özgür düşünme ve davranma hakkı tanımışsa da, doğada dinamik sistemli bir hayat görüşünün egemen olması gerektiği, ve tüm insanların, ortak bir hayat görüşünde anlaşıp-uzlaşmalarının zorunlu olduğu gerçeğini hiçbir devlet savunmamakta, hala kendilerinin durumunun iyi olması, diğer geri kalmış toplumların da kendi başlarının çaresine bakmaları gibi pasif bir davranış içindedirler.
Gelişmiş ülke halkları, geri kalmış toplumların geri-kalmışlıklarının nedeni konusunda fikir, çözüm üretmek zorundadırlar, yoksa “dünya batarsa, onlar da batacaklardır.”
Ve bu kaçınılmaz olmuştur, çünkü bilim-ve-teknolojik gelişimler dünyadaki tüm insanlığı “aynı-gemide-giden” bir kalabalığa dönüştürmüştür. Çünkü Afrika'da yaşayan bir kişi Amerika'da veya Avrupa'daki bir kişiye cep telefonuyla bir mesaj göndererek o noktada içme suyu şebekesine ölümcül bir mikrop (zehir) eklemesini söyleyip, milyonlarca kişinin sağlık durumunu etkileyebilir. Veya bir insanı bir canlı bombaya dönüştürebilir ve düşman bellediği bir ülkenin en kalabalık noktasında intihar saldırısı yaptırarak yüzlerce masum insanın ölümüne sebep olabilir. Durum böyle olunca, sorunlarımıza dar bölgesel perspektiften değil, tüm dünyamız açısından bakmamız gerekir.
Yani BİLGİ faktörü doğadaki oluşum ve gelişimlerin temelindeki mucizevi faktördür. Ve bilgi üstel (yani eksponansiyel) bir fonksiyon olarak gelişim göstermektedir.

8.7. Hücreler ne kadar bilgili?

Gelenek ve göreneklerimiz, bizlere, varlıkların bilinçsiz, cansız robotlar olduğunu ve doğa-üstü bir güç sistemin oluşturduğu DOĞA-YASALARINA birer robot gibi uyduklarını öğretmektedir.  Gelenek ve görenekler bilinç-altımıza çocukluk evresinde yerleştirilir. Bilinç-altı sistemi de bizlerin düşünce ce davranışını yönlendiren en önemi faktör olduğundan, bizler bu görüşe göre davranır ve yaşarız.
Canlılık veya cansızlık, hareket etme yeteneğine göre tanımlanmıştır. Bu nedenle de hareket eden her şeyin bir ruhu olduğu inancı, 2-3 asır öncelerine kadar insanlar tarafından kabul edilmiştir. Bu nedenle ruh ile tanrısallık arasında ilişki kurulmuş ve gökte hareket eden güneş, ay, gezegenler vs. tanrısal öğeler olarak kabul edilmişlerdir. Rüzgâr, yağmur, deniz dalgaları, vs. de hareketli olduklarından, rüzgâr tanrısı, deniz tanrısı gibi ilahi güç tasarımları olarak kabul görmüşlerdir. 
İnsanlar sadece gözleriyle gördükleri nesnelerde bir hareketlilik, bir canlılık olduğunu fark edebilirler. Mikroskobik gözleme geçildiğinde, hücrelerin de çok hareketli oldukları görülür. Hele atomik-mikroskoplar, veya başka türde sub-mikroskobik deneylerde, atomların da hareketli oldukları görülür.
Atom-çekirdekleri deneyleri, atomların çekirdeklerini oluşturan proton ve nötronlar arasında saniyenin trilyonlarda birlik kısa süreçlerde glüon denilen bir enerji değiş-tokuşu içinde olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla, hareketlilik, canlılık, en temel atom-altı-öğeler dünyasında da vardır. Ve doğadaki tüm canlılıkların ve hareketlerin başlangıç noktasını atom-altı-öğeler, yani kuantum alemi oluşturmaktadır.
Atom-altı-öğeler sabit varlıklar değil, tam tersine çok hareketli ve çok kısa ömürlü varlıklardır. Bu en temel canlılık-öğeleri, daha uzun-ömürlü ve daha az hareketli üst-sistemler oluşturacak şekilde, bilgi oluşturma temeline dayalı (information & self-organisation) şekilde bir gelişme içindedirler. Zaman kavramı da bu evrimsel gelişimin gidişat güzergahıdır.
Bu nedenle ZAMAN kavramını anlayamayan, hayatı anlayamaz, çünkü hayat=ömür’dür; ömür ise, zamanın sadece ufak bir dilimidir.
Yani ruh kavramı, dünya genelinde bakıldığında, hareketlik-canlık belirtisi olarak kullanılmıştır. İnsanlar, hareket etme yeteneği yanında, düşünme, hayal kurma vs. gibi zihinsel yetenekler açısından, diğer canlılardan farklı olduklarını gördüklerinden, insan ruhunu, bilinç ile de ilişkili düşünmüşlerdir.
Şimdi hücrelerin davranışlarını inceleyerek, onların da bilgili ve bilinçli mi olduklarını görelim.
Tek başına yaşayan bir hücre için ölüm, sadece kendisini ilgilendirir; ama çok hücreli bir sistemde tüm diğer hücreleri de ilgilendirir. Bu nedenle insanlar gibi çok hücreli canlılarda, hücreler arası bir çok karşılıklı etkileşim kuralı oluşturulmuştur. Bunlar arasında apoptoz, otofaji (autophagy), nekroz (necrosis) en ön planda yer alır.
Apoptoz, vücutta ihtiyaç duyulmayan veya anormalleşmiş hücrelerden kurtulmanın kuralıdır. Uzayda bir uyduda gravite kuvveti çok az olduğundan, bacak kaslarına ihtiyaç duyulmaz. Bedende  hizmetlerine artık ihtiyaç duyulmayan hücrelerinin ölmeleri gerektiği ortaklık kuralı devreye sokulur ve apoptozla, fazla kas hücreleri yok edilir. Bu nedenle uzaya ilk gidip-dönen astronotlar “bir deri-bir kemik” olarak geri dönmüşlerdir.
‘Kendi kendini yemek’ anlamına gelen otofaji ise, hücre içi işlemlerde açığa çıkan “atık ürünlerden” kurtulmak ve onları tekrar kullanılabilir şekle dönüştürme işlemlerini kapsarlar. Yani bir nevi kalite kontrol işlemidir.
Nekroz, ise, hücrenin veya  dokunun-organın geri dönüşemez şekilde hasar görmesi sonucu görülen ölümdür. Örneğin bir yanık durumunda, zehirlenme ve enflamasyonda hücreler ölebilirler.
Bunların yanı-sıra, hücreler ortaklığı olan bedenlerde, tüm işlevler, hücrelerin çevre hakkında bilgi toplaması ve bu bilgilere göre ortaklık sistemleri olan bedeni ayakta tutabilmeleri için çaba göstermeleri sonucu gerçekleşmektedir.
Beyin bedendeki organlar arası eşgüdümü sağlayan bir “hücreler meclisi” işlevi görür. Bedendeki her noktaya sinir-hücreleri bağlantıları gönderilerek, onların durumları hakkında bilgi alınır ve hücreler-meclisinde alınan kararlar iletilir.  Beyindeki milyarlarca sinir hücresi arasında çeşitli uzmanlık alanları oluşturularak, doğada gerçekleşen ve de gerçekleşmesi olası olan değişim-dönüşümler verileri toplanır; bunlar değerlendirilir. Hatalı veya gereksiz olan yorumlar silinir, yeni yorumlara yol açılır. (Mongillo ve diğ. 2017, Hickman ve diğ. 2018, Song &  Colonna 2018, vd.)
Hücreler bilgi oluşturmanın doğadaki değişim-dönüşlere uyumlu olabilmek için gerekli olduğunun öylesine bilincindedirler ki, her bir sinir hücresini farklı bir veriyi algılamak üzere görevlendiriyorlar, sonra da milyarlarca farklı sinir hücresinden gelen bu verileri bir süzgeçten geçirip, bedenin nasıl davranması gerektiği konusunda bir karar vermeye çalışıyorlar. (Pandarinath ve diğ. 2018, Batista & DiCarlo 2018)
Bilgi oluşturmak öylesine önemli ki, insanlığın ürettiği çeşitli ürünler ve bunların çevrede etkilediği değişim-dönüşümler, doğadaki mikro-organizma çeşitliliğini çok değiştirmektedir. Yeni oluşan mikro-organizmalar insanlığa zararlı da, yaralı da olabilmektedir. Bu konuda bilgi edinmek ve ona göre davranmak gerekmektedir (Gilbert J.A. &  Stephens B. 2018,). Ama statik sistemli düşünceyle şartlandırılmış günümüz insanlığı maalesef bu bilinçle hareket etmeyip, geleceğini baltalamaktadır.
Doğada her şey karşılıklı etkileşimlerle olmaktadır. Çevremizde bizleri etkileyen en yaygın organizma türü ise bakterilerdir. Gerek derimizde, gerek ağız-burun vs de bol miktarda bakteri bulunmaktadır. Ama en yoğun olarak sindirim sistemimizde bakteriler bulunur. Bu bakterilerin bir kısmı bedenimizdeki hücrelerle ortaklık ve iş-birliği içindedirler, bir kısmı ise bedenimize zararlıdırlar. Bağırsaktaki yararlı-ortaklık bakterilerinin, bedenin bağışıklık sistemini güçlendirici ve zararlı bakterilerin yerleşmelerini engelleyecek tarzda reaksiyonlar geliştirmelerini sağlayıcı rol oynadıkları deneylerle anlaşılmıştır, (Jacobson ve diğ. 2018), yani iyi-bakteriler, yaşadıkları bedeni koruyucu yönde davranmaktadırlar.
Yine yapılan araştırmalar, beden sağlığında bağırsaktaki  mikro-organizma türlerinin çok önemli rol oynadıklarını, bazı kombinasyonların şişmanlatıcı (obezite), bazılarının ise zayıflatıcı (normal bedenli) etki yaptıklarını ortaya koymuştur (JohnsonFoster 2018, Cortizo 1999, Yadav ve diğ 2018,)
Bedenlerin doğal sisteme uyumları, yiyip-içtiklerinin beden için ne kadar yararlı veya zararlı oldukları konusunda da bilgi edinilmesine bağlıdır. Bu nedenle, besinlerin kana karıştırıldığı ortam olan bağırsaklarla beyin arasında vagus-siniri ile bir bağlantı oluşturulmuştur. Bu bağlantı ile besinlerle beyin davranışı arasında, teşvik edici veya etmeyici bir davranış oluşturma fonksiyonu gerçekleştiği saptanmıştır.  (Lewis S. 2018; Han, W. et al. 2018)
Değişim-dönüşüm içindeki dinamik doğada, varlıkların çevreye uyumları, genetik kodlamalarda yapılan değişimlerle olmaktadır. Genetik kodlardaki değişimler, faklı kodlamalarda eş-zamanlı değişimlerle olmakta, bu değişimler canlının çevreye uyum derecesinde rol oynamaktadır. İnsanların doğadaki ekolojik sistemi bilinçsizce ve diğer bir çok organizmaya zarar verecek şekilde değiştirmesi, her canlının hücrelerinin karar mekanizmasını alt-üst etmektedir (Fragata ve diğ. 2018).
İnsanların çevre koşullarına uygun davranabilmesi, mantıklı kararlar verebilmesiyle mümkün olmaktadır. Alkol, uyuşturucu gibi bağımlılık yapan maddeler kullanan insanların mantıksal değerlendirme sistemlerinin bozulduğu saptanmıştır, (Ostlund  &  Cui 2018, Burton ve diğ. 2018). Çünkü uyuşturucu etkisi altındaki insanlar, bedenin uzun vadeli çıkarlarını değil, kısa vadedeki o anlık çıkarına göre karar verirler ve geleceklerini bu şekilde zora sokarlar.
Hücreler ve organizmalar, beden içindeki uyumu bozabilecek dış ve iç koşullarla karşılaşırlar. Aşırı sıcaklık, toksinler, oksijen yetmezliği gibi stres koşulları, hem hücreleri, hem de tüm bedeni tehlikeye sokar. Bu durumdan kurtulmak için hücreler acil bir önleme başvurur. Hücreler içindeki öğelerde,  stresi algılayan ve bunu çekirdek ve hücre geneline duyuran, stres-türüne has, özel bir haberleşme yöntemi vardır. Bu sayede yeni oluşturulacak proteinlerin düzeltilmiş şekilde yapılmaları sağlanır ve sorun aşılır ( Vihervaara ve diğ. 2018).
Bizlerin bir haritada enlem-boylam belirleyerek yönlenmemiz gibi, hücreler de beyinde bu amaç için “grid cells = ızgara hücreleri”; hangi yönde gidildiğini belirleyen “head direction cells = kafa-yönünü gösteren hücreler”; belli bir sınırı tanımlayan “border cells”; hangi hızla gidildiğini saptayan “speed cells” gibi farklı hücre grupları oluşturmuştur. Bu hücre gruplarından alınan veriler hesaplanarak, bedenin konumu saptanabilinmektedir (Campbell ve diğ. 2108).
İnsanlar, sembollerle sayısal değeri temsil etme yeteneğini geliştiren bir canlı türüdür. İnsan beyinlerinin “medial temporal lobunda” nümerik sayıları veya sayıları temsil edici sembolleri ayırt edici nöron türleri olup olmadığı araştırıldığında, insan beyninde nümerik sayıları fark edip ayıran özel sinir hücreleri bulunduğunu saptamışlardır. (Kutter ve diğ. 2108,  Whalley K., 2018). YANİ İNSANLARI OLUŞTURAN HÜCRELER, BİZLERİ HESAP-kitap YAPABİLECEK BİR YETENEKLE DONATMIŞLARDIR.
İnsanları oluşturan hücreler, bizleri hesap-kitap yapabilecek bir yetenekle donatmışlardır. Bizler bu yeteneği kullanıyor muyuz? Yoksa tepedekilerden gelen yönlendirmelere göre mi davranıyoruz.

8.8. Alt-Sistemlerle Üst-sistemler arasında sürekli bir bilgi aktarımı vardır

Şekil: Doğada gerçekleşen değişim-dönüşümler sürekli olarak alt-sistemlere aktarılır ve üst-sistemlerin yeniden düzenlenmeleri sağlanır.
Yeni bir şey gördüğümüzde, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir  bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır.

Atom-altı-öğelerin birleşmeleri sonucu atomlar oluşunca, kuantsal enerji atomlar içine aktarılmıştır, doğadaki enerji alanı değişmiş, çeşitlenmiştir.
Atomların birleşmeleri sonucu moleküller oluşunca, kuantsal enerji moleküllere aktarılmış olur, doğadaki enerji alanı yeniden değişmiş ve çeşitlenmiş olur.
Canlı varlıkların ortaya çıkmasıyla, kuantsal enerji canlı varlıklar şeklinde de depolanmış ve ortamdaki ether sinyali okyanusu daha da çeşitlenmiştir.
Kuantlar alemi çok farklı enerji düzeyine sahip kuantsal canlılardan oluşur. Bunlar iki farklı gruba ayrılırlar:
                     Kütlesi olanlar, yani MADDE OLUŞTURUCULAR (bunlara FERMİON denir), aynı anda aynı yerde bulunamazlar, hep belirli oranlarda ve farklı konumlara yerleşmek zorundadırlar. Proton, nötron, elektron gibi madde dediğimiz varlıkları oluşturan bu öğelerin, hangi oranlarda ve birbirlerine hangi mesafelerde konuşlanacakları, bu öğeler arasında gerçekleşecek sinyal alış-verişlerine göre olur.
                     Kütle sahibi öğelerin davranışlarını yönlendiren ve kütlesi olmayan bu sinyaller sistemi, ETKİLEŞİM ÖĞELERİ, BOSON olarak adlandırılmışlardır. Madde oluşturucuların durumları, nerelere yerleştirilebilecekleri gibi konuları belirleyen, bu karşılıklı haberleşme ve etkileşim sistemine, “bilgi” faktörü de denilebilir. Üst-üste gelip, güçlerini artırabilirler veya eksiltebilirler. Yani enerji düzeyi çok artabilen veya çok azalabilen sinyaller sistemidirler. Kuantum adı verilen temel öğe, böyle bir etkileşim öğesidir. Kütlesi yoktur, ama enerjisi, yaptırım gücü vardır.
Yani atom-altı-öğeler dünyası; madde (varlık) oluşturucu ve bu varlıkların davranışlarını yönlendirici etkileşim öğeleri gibi canlılar alemi davranışlarını andıran temel özellikler gösterirler. Ether dediğimiz sinyaller alanı bu etkileşim öğelerinden oluşur.
Önce bir tanım yaparak “ether” terimini hangi anlamda kullandığımı açıklayacağım. 
Ether sözcüğü uzay boşluğunu dolduran ve ışığın boşlukta ilerlemesini sağlayan görünmez bir şey olarak algılana gelmiştir. Doğa ve dünyanın “hava, su, ateş, toprak” gibi dört temel elementten oluştuğu şeklindeki görüşün egemen olduğu dönemde “ether” beşinci element olarak kabul edilmiş ve ilahi güçlerin bu elementi soludukları varsayılmıştır. Böyle bir varsayım yapılırken doğadaki kuvvet alanlarının düşünülmüş olması gerekmektedir.
Günümüz doğa bilimleri değerlendirilmesi açısından kavrama bakarsak, şunu görürüz. Gerek bizim atmosferimizde gerek uzay boşluğunda kuvvet alanları vardır ve bu kuvvet alanları özellikle elektromanyetik radyasyonlardan (ve de gravite, baskın kuvvet gibi diğer kuvvet türleri etkilerinden) oluşmaktadır. Bu kuvvet alanlarının varlığını ve etkisini şöyle tasarlayabilirsiniz: Çevremizdeki her yer (atmosfer, hidrosfer, litosfer, uzay boşluğu, vs.) çeşitli radyasyonlarla doludur. Bizler bunu doğrudan algılayamayız, ama bir radyo alıcısının düğmesini sağa-sola kaydırdıkça işittiğimiz farklı yayınları aldığımızda, çevremizde ne kadar farklı sinyal bulunduğunu fark ederiz. Ether bu sinyaller okyanusudur.
Varlıklar çevrelerindeki değişim-dönüşümlere göre yapılarını (kimyasal ve fiziksel bileşimlerini) değiştirirler. Değişen bu bileşimlere uygun olarak, onların çevrelerine yaydıkları sinyaller de değişmiş olurlar. Bu nedenle ether okyanusundaki sinyaller de sürekli değişim-dönüşüm içinde olur.
Günümüzde bu ether okyanusunun içinde cep-telefonu, internet ortamı, uydular, televizyonlar gibi bir sürü yeni sinyal türü daha bulunmaktadır. Halbuki yüz-yıl öncesinin atmosferinde bu tür sinyaller bulunmuyordu, çünkü bu sinyalleri üreten maddeler henüz doğada yoktu. Dolayısıyla, uzayda bir sinyalin var olabilmesi için o sinyali oluşturan maddenin doğada oluşmuş olması şarttır.
Doğada maddelerin oluşum sıralanması dikkate alınıp, buna göre zaman içinde uzayda ether çeşitliliği ve yoğunluğu hesaplandığında, ether yoğunluğu ve çeşitliliğinin günümüzden geçmişe doğru gittikçe azalacağı anlaşılır.
Varlıklar davranışlarını ether içindeki sinyallerden yararlanarak belirler. Örneğin göçmen kuşlar, balıklar vs. yeryuvarının manyetik alanından yararlanarak yönlerini belirler ve bu sayede Afrika’daki bir noktadan kuzey Avrupa’daki bir noktaya gidip gelirler ve yollarını-yuvalarını hiç şaşırmazlar.
Bütün bitkiler ve hayvanlar çevrelerindeki ether okyanusundaki sinyalleri algılayarak ne zaman çoğalacaklarını, ne zaman uyku moduna geçeceklerini belirler. Kısacası, ether tüm varlıkların haber kaynağını oluşturur.
Tüm varlıklar oluşumları için gerekli enerjiyi kuantsal sistemden alır. Kuantsal enerji ise, önce atom dediğimiz temel elementler içinde, sonra ise bu elementlerin kombinasyonlarıyla oluşan moleküller içinde depolanır. Fotosentez olayı, kuantsal enerjinin maddelere nasıl bağlandığını gösteren güzel bir örnektir. Her canlı varlığını sürdürebilmek için enerjiye muhtaç olduğundan, enerji kaynağının nasıl değişip-dönüştüğü konusunda bilgi toplamak zorundadır. Bitkiler güneş ışığına ve de ortam sıcaklığına bağlı olarak enerji depolayabildiklerinden, her bitki gün-uzunluğu farklarını ve sıcaklık derecesi-değişimlerini takip edip, ne zaman -çiçek açacağı, sürgün vereceği gibi önemli olayları ayarlamak zorundadır. Bu bilgiler ve sinyaller ise ether dediğimiz sinyaller okyanusunda bulunmaktadır.
Bir cep-telefonuyla bu sinyaller okyanusundan kendisi için gerekli sinyalleri alıp, ona göre işlem yapan insanlar gibi, tüm diğer canlılar da, farklı sinyallerle etkileşebilen çeşitli proteinler üreterek, bu sinyaller okyanusundan kendileri için gerekli bilgileri alırlar ve ona göre davranırlar. Diğer bir ifadeyle, doğa ve dünyayı etkileyip-yönlendiren faktör olarak tanımlanan “Tanrı”, sabit-ebedi-değişmez bir varlık değil, ether dediğimiz değişken bir sinyaller sistemi ve bu sinyallerden yararlanarak, yeni maddeler-bedenler oluşturma faktörüdür.
Bu ether okyanusunda, bir çekülün çevresindeki tüm kütleleri algılayıp-ona göre yönlenmesi gibi, tüm diğer varlıklar da kendilerini etkileyen tüm kuvvet türlerini algılayıp, ona göre davranırlar.
Ether okyanusunu oluşması ise, kuantların atomları, atomların molekülleri, moleküllerin hücreleri, hücrelerin bedenleri oluşturması şeklindeki zaman ardalanmalarında gerçekleşmiştir. Yani ether okyanusu, varlıkların çeşitlenmesiyle tabandan tepeye (alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru) dinamik oluşum mekanizması (DOM) sistemiyle oluşup-gelişmiştir
Her varlığın bileşenleri, o varlığın doğaya uyumu için gerekli çevresel sinyalleri algılama yeteneğine sahiptir. Bedendeki hücreler de bu yeteneğe sahiptirler ve zor durumda kaldıklarında, çevre faktörlerini değerlendirerek, sorunlarını çözmeye çalışırlar.
Bilinç, varlığın (insan bedeninin) içindeki öğelerce (hücrelerce) oluşturulur. Bedenin sorunlarına çözüm arayan hücreler, çevre faktörlerini değerlendirirler ve bu sinyallere uygun sinaps-devreleri oluşturarak, bedenin davranışını yeniden düzenlerler ve sorunu çözecek şekilde davranış içine sokarlar.
Görüleceği üzere, çevre faktörleri (sinyaller okyanusu= ether) ve madde (beden) karşılıklı etkileşim içindedirler, birbirleriyle etkileşirler, birbirlerini yönlendirirler. Bir canlının yaydığı sinyaller de ether okyanusu içinde yerini alır. 
Bir yenilik, bir keşif, belli maddelerin belirli bir amaç ve hedefe uygun olarak bir araya getirilmeleri sonucu oluşur. O bir maddedir, kütledir; onu birleştirenler (insanlar) da birer maddedirler, kütle sahipleridirler. Ama maddelerin o şekilde bir kombinasyona sokulmasına götüren faktör “bilgi” bir madde değildir, bir ETKİLEŞİM-HABERLEŞME aracıdır. İnsanlar bu haberleşme-etkileşme unsurunu kullanarak, mevcut maddeleri daha farklı bir kombinasyona sokmuşlardır. 
Günümüzde ülkeler arası bir etkileşim sistemi var ve insanlar bunlardan yararlanarak sorun yaşamadan yolculuk yapıyorlar. Trabzon’dan Frankfurt’a, İstanbul aktarmalı yolculuk için bilet aldınız ve uçuş saatinde terminale vardınız. Öğreniyorsunuz ki, sis nedeniyle uçuşunuz iptal edilmiş. Ama sizin mutlaka o gün Frankfurt’a  gitmeniz gerek. Yetkili ile soruna çözüm bulmaya çalışıyorsunuz. Yetkili diğer hava meydanları görevlileriyle iletişime geçiyor ve sis olmayan başka bir yakın hava meydanından kalkacak bir uçakla sizin İstanbul aktarması yapılacak uçağa binmenizi sağlıyor. Sorun çözüldü.
Bu örnekte siz, görevliler vs. birer madde, birer varlıksınız; kütle sahibisiniz. Ve siz yer değiştirmek istiyorsunuz. Yer değiştirebilmek için, diğer varlıklarla, konuşarak, telefonla, internetle, vs. ile etkileşiyorsunuz. Etkileşim türlerine bakarsanız, onların bir kütlesi olmadığını fark edersiniz; ama sizin yer değiştirmeniz o kütlesi olmayan haberleşmeler = etkileşimler sayesinde gerçekleşmiştir.
Doğadaki tüm oluşumlar, varlıklar, bilgiler, sinyaller, vs., atom-altı-öğeler dünyasında başlar, fermion denilen proton, nötron, elektron gibi öğeler, çevrelerindeki boson denilen sinyallerle etkileşerek, doğadaki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelecek şekilde sürekli olarak değişim-dönüşüme uğrarlar. İşte bu nedenle, doğa sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir, ve bu değişim-dönüşümler hep daha ergonomik yapılar, varlıklar, bedenler oluşturularak sürdürülmektedir.
Bu nedenle bilgi-bilinç-ufuk sistemi gittikçe gelişmektedir.

8.9.       Bilgi Ve Bilinç Arasındaki İlişki Ve Fark

Bilgi, fizikteki “boson” kavramıyla ilişkilidir; yani varlıklar (maddeler) arası etkileşimleri etkileyip, yönlendiren faktördür, kütlesi yoktur, ama enerjisi (momenti) vardır. Ve bu enerji (kuvvet alanı) varlıkların kimyasal ve fiziksel yapılarının değişmesiyle, sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Bilinç ise, varlıkların fiziksel-kimyasal yapılarında (farklı atomlar, farklı moleküller) oluşturulmasıyla kayıt edilen davranış usulleridir. Yani bu iki faktör, karşılıklı bir etkileşim içindedir. Bilgi, varlıkların kimyasal bileşim değiştirmelerine göre çevreye yayılan sinyallerdir. Bilinç ise, sürekli değişen bu sinyaller sistemini algılayarak, yeni varlık oluşumları oluşturma yeteneğidir. YANİ YARATICILIK SİSTEMİDİR.
Yani bilgi ve bilinç faktörleri doğadaki oluşum ve gelişimlerin kilit noktalarıdırlar.
Şimdi bu iki faktörün zaman içindeki gelişimine bakarak, doğayı ve hayatı anlamaya çalışalım.
Bitkiler milyarlarca polen veya spor üreterek, bunların rüzgar, vs. gibi olaylarla doğada dağıtılıp, uygun ortamlar bulup, oralarda çoğalmalarına dayalı bir stratejiye bel bağlamışlardır. Tohum rüzgarla bir kayaç çatlağına düşmüşse, oradaki ÇEVRE KOŞULLARINI algılamaya başlar: Nem oranı, sıcaklık, ışık durumu, mineral içeriği (beslenme-olanağı), vs. gibi onlarca faktörü dikkate alır. Hangi faktörleri dikkate alacağı, tohumun genetik bilgi deposunda kayıtlıdır, yani TOHUMUN BİLİNCİ, kimyasal bileşiminde kayıt altına alınmıştır. Çevre koşulları ise “BİLGİ-DEPOSU”  işlevi görürler.
Enerjinin farklı yerlerde depolanması, doğadaki kuvvet türlerini muazzam artırmıştır. Çünkü enerji yoğun olduğu yerden daha az yoğun olduğu yerlere akarak, kuvvet dediğimiz sürükleyici faktörü oluşturur. Yani Bilgi faktörü, doğadaki farklı kuvvet türlerinin ortaya çıkışında an rolü oynar.  
Doğadaki enerji alanı spektrumu bu şekilde sürekli değişip-çoğalınca, “BİLGİ” öz-değer sistemi sürekli olarak “çevrede değişiklikler oldu, onları algıla ve yeniden örgütlen” dürtüsüyle sürekli olarak değişim-dönüşümlere uygun yeni üst-sistemler oluşturma eylemleri içinde ilerlemektedir. Yani doğada oluşan yeni üst-sistemler hakkındaki veriler-bilgiler sürekli olarak alt-sistemlere (dolayısıyla en tabandaki kuantsal sisteme) aktarılmaktadır. Bu nedenle doğa her gün yeniden doğmakta, ve sürekli  gelişmektedir.
Bu nedenle CERN gibi araştırma merkezlerinde atom-altı-öğelerle yapılan deneylerin hiçbiri, bir önceki gün ile aynı sonucu vermemektedir.
Tavuk-yumurta (veya doğum-ölüm) döngüsü, değişim-dönüşümlü sistem olan dinamizmin bir sonucudur. Bu dinamizmi başlatan ve sürdüren ise, “kuant” dediğimiz en temel “hareketlilik-dinamiklik” öğeleridirler. Doğadaki bu dinamik sistemin nasıl işlediği, son 15-20 yıl içinde (Haken 2000) aydınlanmaya başlanmış ve “Information & self-organisation” olarak özetlenmiştir. Yani kuant dediğimiz en temel “dinamizm” öğeleri, bilgi oluşturarak kendilerini yönlendirmektedirler.   
Doğadaki varlıkların hepsi, aynı temel kimyasal elementlerden oluşurlar. “Zaman” dediğimiz farklılaştırma faktörü, bu kimyasal elementlerin kombinasyon farklılıklarına dayanır, çünkü her farklı bileşimin farklı bir görüntüsü ve farklı bir etkileşim sinyali  vardır.
Kimyasal bileşimin ve yapısal dokusunun değiştirilmesi, varlığın çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, ona uygun olacak şekilde kendi yapısında (bileşiminde) değişiklikler yapması şeklinde olur ki, bu da “information & re-organisation = bilgilen ve yeniden-örgütlen) olarak özetlenen dinamik sistem oluşumu sonucudur. Yani “bilgi”, kimyasal yapıya ve fiziksel dokuya yansıtılır. Varlıkların yapılaşmasına yansıtılan bilgi, kutuplaşma veya anizotropik (sıcak-soğuk, artı-eksi, erkek-dişi, vs gibi) özellikler oluşturarak, enerji akışını yönlendirir.  Yapılaşmanın değişmesiyle varlığın görüntüsü değişir, görüntünün değişmesi zaman olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, bilgi + kimyasal-bileşim + fiziksel-doku + enerji + zaman faktörleri birbirleriyle iç-içe kavramlardır.
Doğadaki her canlı, organları tarafından algılanan sinyallere göre davranır.
Doğada her şey zamanla değiştiği için, canlılar bu değişimleri algılayacak şekilde reseptörler oluştururlar ve onların verilerine göre davranırlar. İnsanlar ise yönlendirici faktörün harici bir efendi sisteminden geldiği inancına göre beyinlerindeki algılayıcıları değiştirdiklerinden, doğal sisteme uygun davranamamaktadırlar.

9.      Ve Hücreler “Bilgi oluşturup- yaratan”  İnsanı Oluşturur!

Şimdi “insan” cinsinin ortaya çıkış yeri ve zamanı hakkında gerekli bilgileri görelim.
Dinamik sistemlerde yeni bir ekolojik sistemin ve canlı türlerinin ortaya çıkması şöyle gerçekleşir: Doğal sistemde belli bir ortamda özel sınırlayıcı koşullar ortaya çıkınca, bu sınırlayıcı ortamdaki öğeler arası etkileşimlerin karşılıklı olarak birbirleriyle sürekli etki-tepki yapmalarına bağlı olarak, “düzen oluşturma = order parameter)” denilen düzenlenme sistemi oluşur ve bu yeni düzen ölçütlerine uygun yeni yapısal unsurlar ortaya çıkar. Yeni oluşan bir göl veya adadaki ekolojik koşullar bu şekilde değişirler. Galapagos adalarındaki veya Hazar Denizi, Karadeniz, Tanganika, vs. göllerindeki yeni ekolojik sistemler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. 
Doğu Afrika'nın yukarıda gösterilen bu yöresi, iç dinamik kuvvetlerin etkisiyle, bir taraftan yükselirken, diğer taraftan da yarılmaya başlar. Bu durum karşısında, elbette bölgenin hem iklimi değişir, hem de bu iklim değişikliğine paralel olarak bitki örtüsü değişmeye başlar. Bitki örtüsünün değişmesi, yöredeki hayvanların, daha doğrusu, hayvanları oluşturan hücre kolonilerinin de, yeni kombinasyonlar oluşturarak, bu değişen koşullara uyumlu "yeni kılıflar= yeni hayvan türleri" oluşturmalarına neden olur.
Yaklaşık 5 milyon yıl önceleri, dört ayaklı memeli yaratıklardan iki ayaklı insansı (hominid) yaratıkların oluşması olayı, bir ortam değişikliği sonucu oluşmuştur. Doğu Afrika, ~10-12 milyon yıl öncelerine kadar, tropik ormanlarla kaplı bir bölge iken, ~10 milyon yıl önceleri, Doğu Afrika Rifti denilen yerkabuğu yükselmesine dayalı yırtılma olayı sonucu, hem binlerce metreye varan bir yükselmeye uğramış, hem de yırtılma sonucu, sarp yamaçlarla çevrili derin bir vadi sistemi oluşturmuştur. Bu jeolojik olay sonucu, özel sınırlanmış bir ortam ortaya çıkmıştır. Bölgenin yükselmesi zorunlu olarak bitki örtüsünde değişikliğe yol açmış, tropik orman örtüsünün yerini savana ortamı almıştır. Ormanlarda ve ağaçlar üzerinde yaşamaya alışık 4 ayaklı bir memeli yaratık grubunun, yaşam ortamlarının savana ortamına dönüşmesi ve bu değişik ortamda izole (hapis) kalmaları sonucu, beslenme-savunma sistemlerinde değişiklikler oluşmaya başlamış, ve bu değişikliklerin çok uzun yıllar sürmesi sonucu, ağaçlarda-dört-ayaklı-yaşama sisteminden, savanlar-arasında-iki-ayak-üzerinde-yaşam tarzına geçiş zorunlu olmuş ve hominid (insansı) denilen iki ayaklı yeni bir cins (Australaopitechus) ortaya çıkmıştır.
Australopitechus diye adlandırılan cins yeryüzünün ilk iki ayaklı yaratığıdır. Belden altı "insansı", belden üstü "maymunsu" görünüşlü bu iki-ayaklı yaratık, yaklaşık 1.5 m boyundadır ve kafatası, ancak bir bebeğinki kadar bir büyüklüktedir. İki ayağı üzerinde yürümesi nedeniyle "el" denilen bir organla karşı karşıya kalan bu yaratık, bu "el" organını, bazı şeyleri "sopa" olarak kullanarak değişik bir yaşam tarzının (modasının) başlangıcını yapmıştır. Bu ilk iki-ayaklı yaratığın da değişik ortamlara uyumlu değişik türleri oluşmuştur: Kimi daha çok bitkisel ağırlıklı bir beslenmeye yönelirken, kimi etçil ağırlıklı beslenmeye yönelmiş, kimi her ikisini dengeli şekilde kullanmıştır. Bu farklı yaşam şekillerine uygun olarak da farklı kemik ve kas yapıları tipleri oluşturmuşlardır.
Daha sonraları başka birçok değişiklikler olması karşısında, bu çok farklı türdeki değişimleri daha iyi değerlendirebilecek, gelişmiş bir veri-yorumlama sistemi oluşturma yöntemine geçilmiş ve gittikçe büyüyen bir beyin sistemi oluşturulmuş ve Homo habilis'le başlayıp, Homo erectus'la devam edip, Homo sapiens'le sürmekte olan farklı insan türleri hayata geçmişlerdir. 
 Şekil: İki ayaklıların (Hominidlerin) son 5 milyon yıllık zaman içerisindeki çeşitli türleri (Gedik 1998’den).
Doğada her şey sürekli değiştiği için, insanı oluşturan hücreler de insan beynini, “çevrende neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın” mantığıyla, muazzam senaryolar üretecek şekilde oluşturmuşlardır. Diğer canlılar daha iyi koku-alma, daha iyi-görme, daha hızlı koşabilme gibi yeteneklerini geliştirmeye ağırlık vermişler ve bu yönleriyle doğaya uyumlu olmaya çalışmışlardır. İnsanı oluşturan hücreler ise, tüm bu alanlardaki yeteneklerinden feragat ederek, doğada neler nasıl oluyor, bunları nasıl takip edip, onlardan yararlanabilirim gibi “yorumlama” yeteneğine yatırım yapmışlardır. Hücreler, zaman içinde çevrelerinde birçok şeyin değişebileceğinin farkında olduklarından, beyin-denilen yönlendirici sistemin hücrelerini sabit-değişmez olarak değil, sürekli değişip, çevre faktörlerine uyum sağlayacak bir yetenekle donatmışlardır. Bu yeteneğe, beyin hücrelerinin değişen çevre koşullarına uyum sağlayabilmeleri anlamına gelen  “Neuroplasticity” denir.
Beyin konusundaki araştırmalar, sık-sık tekrarlanan olayların, beyindeki bağlantıların oluşturulmasında temel rol oynadığını göstermiştir. Hafıza kaydının yapıldığı sinir hücrelerinin her biri, 10.000den fazla farklı türde faktörü dikkate alıp- değerlendirecek şekilde bir yapıya sahiptirler (Lisman ve diğ.2018).
Hücreler değişim-dönüşümlü bir doğal sistem içinde ve hep karşılıklı etkileşimlere dayalı sinyal alışverişlerine göre oluşup-geliştiklerinden, yorumlamaya dayalı beyin bölgesi gelişimde de aynı taktiği uygulamaktadırlar. Çocuk doğduktan sonra oluşturulmaya başlanan neo-korteks denilen beyin kesimindeki hücrelerin örgütlenmeleri, tamamen bizlerin çevremiz hakkında hücrelerimize aktaracağımız verilere ve bilgilere göre düzenlenmektedir. Bizler çocuklarımızı doğa ve dünyaya uyumlu, sorunlarını kendi aralarında konuşup-anlaşarak çözecek bir şekilde de yetiştirebiliriz, başkalarından gelecek emirlere uyarak ve bu emirler doğrultusunda başkalarıyla kavga edecek ve savaşacak şekilde de! 



10.                İnsanlığın toplumsallaşma süreci ve bu süreç içinde düşünce ve davranış sistemini etkileyen önemli doğa olayları.

İnsan beyni, doğadaki mucizevi faktör (yaratıcılık faktörü) bilgiyi işleyen ve böylelikle doğa ve dünyayı değiştirebilen bir düzeyde oluşturulmuştur. Yani bedenlerimizin içlerindeki öğelerde olan yaratıcılık sistemi, insanlara aktarılmıştır. Tasavufcuların “bir ben vardır, bende benden içeri” veyahut “Enel Hak” terimleri bu anlamda kullanılmış olarak düşünülürlerse, anlamlı olurlar.

10.1.           Bereketli Hilal (Fertile Crescent) terimi neden oluşturulmuştur?


İnsanlığın toplumsal kültür gelişiminin başlatıldığı yer arkeolojik verilere göre, Güney-Batı-Asya’dadır ve toplumsallaşmanın beşiği anlamında Bereketli Hilal olarak adlandırılmıştır.
Braidwood (1995)den alınan şekilde, arkeolojik bulgulara göre insanlığın toplumsal yaşamı nerde ve ne zaman başlattığı gösterilmektedir. Yer Güney-Batı-Asya’dır ve zaman 11 600 yıl öncelerini göstermektedir.

Neden acaba bu bölge ve bu zaman?
Bu sorunun yanıtını bulmam şöyle gerçekleşti.
Hayat sisteminin nasıl geliştiği, insanlığın bu sistem içindeki yeri ve nasıl geliştiği konularını araştıran biri olarak, 1980li yılların sonunda, arkeolojik-antropolojik araştırmaları incelerken BRENTJES’in, (1981), “Völker am Euphrat und Tigris = Fırat-Dicle bölgesi toplumları” adlı araştırmasında, Meteor araştırma gemisinin yaptığı araştırma sonucu Basra-Körfezi’nin geçmişiyle ilgili şu şekildeki durumu gördüm:


Bunu görür görmez beynimde bir şimşek çaktı; çünkü “Atlantis” denilen batık bir eski kültür merkezi kavramı vardı. Ve bu haritada böyle bir denize gömülme olayı gösteriliyordu.
Hemen Atlantis konusunu araştırmaya başlayıp, zor da olsa Eflatun’un ilgili eserlerine ulaşmayı başardım. (O yıllarda internet olanakları olmadığından, Trabzon gibi zengin kütüphane kaynakları olmayan bir yerde bu yayınlara ulamanın ne kadar zor olduğunu bir düşünün.)
İnsanlığın ne zaman toplumsallaşmaya başladığı konusunda yazılı tek belge Eflatun’a aittir. Ve Eflatun Kritias ve Timaios adlı iki eserinde, insanlığın ilk toplumsal birliğe 11600 yıl önceleri ulaşıldığı yönünde Mısırlı rahiplerden kaynaklanan bilgiler vermektedir.
Eflatun’un verdiği bilgiler şu açıdan çok önemlidir ve ciddi olarak üzerinde durulmasını ve dikkate alınmasını gerektirir:
1-  Eflatun söz konusu ortamın bir göl (veya deniz) içindeki bir adada gerçekleştiğini;
2-  Bu gölün her yıl süren sürekli taşkınlar ve sel felaketleri nedeniyle gittikçe bataklığa dönüştüğünü;
3-  Kuzeydeki dağ yamaçlarının bu sel felaketleri nedeniyle çırıl-çıplak kaldığını;
4-  Ve bir gece aniden sulara gömüldüğünü;
5-  Bu olayın 11600 yıl önce gerçekleştiğini vurgular.

(Bu vesileyle bir not: 11600 yıl öncelerinde buzul devrinin sona ermesi nedeniyle dağ-buzulları eteği ortamlarda sel felaketleri olduğu jeolojik verilerle sabittir.)
Bu olaylar çok tipik bir dağ-buzulu ergimesi sonucu gerçekleşen ve jeolojide Solifluksiyon olarak bilinen bir olaydır. Böyle bir olay yaşanılmadan uydurulamaz. Mutlaka yaşanmış olmalıdır ki, insanların hafızalarında uzun yıllar yaşanılan sıkıntılı bir dönemin anısı olarak, derin bir iz bıraksın ve nesillerce hatırlanıp aktarılsın. Üstelik verilen tarih jeolojik verilerle tamamen uyumludur ve o tarihlerde böyle bir taşkın olması çok olasıdır.
Eflatun bunun yanı-sıra ortamın şu özelliklere sahip olduğunu vurgular.
6-  Gölün çevresinde çok verimli 540 x 190 km boyutunda devasa bir ova bulunduğunu (bu boyut Cennet-ülke olarak adlandırdığım, deniz sularının çekilmiş olduğu Basra-Dubai- arası bölgeye tam uymaktadır)
7-  Gölün yakınlarında bir “Herakles-sütünları” terimiyle ifade edin bir boğaz (Hürmüz-boğazı) olduğunu ve oradan çok büyük bir okyanusa (Hint-Okyanusu) açıldığını vurgular.
8-  Eflatun, söz konusu ortamda Nar, zeytin, Hindistan cevizi vs. gibi bir sürü özel meyveden söz etmektedir.
 Bu kadar tesadüfi çakışma olamazdı.
Bunun üzerine 1992 yılında GEDİK, İ., 1992: Atlantis: Efsanevi batık kent nerede? Türklerle ilişkisi var mı? Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı 285, s.8-10, İstanbul.  adlı makale yayınlandı. Bu konuyu destekleyecek arkeolojik bir araştırma (petrol sahası olması nedeniyle), yapılmamış- yapılamamıştır.

Atlantis adası arkeolojik kazılarla saptanamamıştır, ama arkeolojik kazılarda tarım, hayvancılık, çanak-çömlek, tekerlek gibi bir çok gelişmiş bir kültürle, 7 300 yıl önceleri Basra yakınlarında Ur, Uruk gibi ilk kent devletlerini oluşturan bir kavmin ortaya çıktığı saptanmıştır. Sümerler olarak bilinen bu kavim, “denizden iki ırmak vadisine (yani Mezopotamya’ya)” geldiklerini belirtmişlerdir (Ceram 1972).
Atlantis konulu makale oldukça uzun olduğundan burada ayrıntılara girilmeyecektir. Merak edenler, şu adresten takip edebilirler: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2017/01/atlantis-gercektir.html

Şimdi bu iki uygarlığın aynı bir uygarlık mı, yoksa farklı uygarlıklar mı olduğuna bakalım.

10.2.           İnsanlığın Uygarlık düzeyi hangi aşamalardan geçti?

Jeolojik verilerle dünyanın gelişim tarihi açıklandığında, 4. Devir anlamına gelen ve son 2.6 milyon yıllık dönemi kapsayan kuvaterner ikiye ayrılır: son 11 700 yıllık dönem (Holosen) ve ondan önceki uzun dönem: Pleystosen.
Bu ayrımın temelinde iklim değişikliği ve insanlığın bilgi-düzeyi artışı yatar; son 11 700 yıllık dönem dünyamızın son-buzul devrinden kurtulduğu ve insanlığın kültürel gelişim içine girdiği dönemdir. Daha önceleri ise bir çok buzul ve buzul-arası dönem geçirilmiştir, ama insanlığın yaşam tarzında önemli bir değişim olmamıştır.
Şimdi insanlığın kültürel gelişim aşamalarını gösteren şekle tekrar bakalım ve son buzul devri ile bir ilişkisi olup olmadığını görelim.
 

Zaman logaritmik ölçekte gösterildiğinde, insanlığın bilgi düzeyi gelişim grafiğinde bir çok ayrıntı ortaya çıkar. Bu ayrıntılar insanlığın bilgi düzeyi gelişiminin 4 evreye bölündüğünü gösterir. (Sağdaki şekil)
1.   evre, insanlığın bilgi düzeyinde üstel gelişim yükselmesine girdiği zamanın yaklaşık 40-45 bin yıl öncelerine denk geldiğini gösterir. Yani o zamandan sonra hızlı bir yükseliş gelişimi içine girilmiştir. Ama bu gelişim yaklaşık 12 bin yıl öncesine kadar devam eder ve ondan sonra daha da büyük bir hızda bir gelişim gözlenir.(Acaba bu normal gelişim neden daha çok hızlandı?)
2.   Evre, 12 bin ile 3 500 yılları arasını kapsar ve en hızlı bilgi oluşturma dönemini oluşturur.
3.   Evre 3 500 ile matbaanın keşfi ve bilgilerin çok yaygın olarak paylaşılması döneminin başlaması (1430)  arası dönemi kapsar.
4.   Evre ondan sonraki yeni ve yakın çağı kapsar.

Şimdi bu evreleri tek tek ele alalım ve ne tür olayların bilgi oluşturma hızının artırılması ve azaltılmasına neden olduğu konusunu araştıralım.

10.3.           1.Evre

İnsanlığın hızlı bir bilgi oluşturma dönemine girmesi bir buzul devri döneminde başlar, çünkü 15 bin yıl ile 115 bin yıl önceleri arasında dünyamız son buzul çağı içindedir. Bu buzul devri coğrafyasını görelim.
Şekil: Son buzul devri coğrafik görüntüsü sağ-üst’te (Roberts 1984’den). Ve o dönemde Basra Körfezinin durumu sol-alt.  Son buzul devri süresince Basra Körfezinde sular çekilmiş ve büyük bir ova haline dönüşmüştür. Hürmüz boğazına yakın yerinde ise şekilde görülen büyüklükte bir göl kalmıştır.   
ROBERTS, N., (1984)den alınan şekilde son buzul devrinin coğrafik görüntüsü görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m.lik bir deniz seviyesi alçalması demektir!
Şekle dikkatle bakıldığında, günümüzde denizlerle kaplı olan bir çok bölgenin, buzul-devrinde kara halinde olduğu fark edilir. Örneğin Avusturalya ile Güney-doğu Asya birleşmiş gibidir,  Basra körfezi yoktur, kara haline geçmiştir, vs.  Buna karşın İngiltere, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya, Kanada gibi bir çok ülke ise tamamen buzullarla kaplıdırlar.
Dünyamızın çok soğuk bir buzul çağından geçtiği bu süreçte, doğal sistem gereği olan bilginin üstel gelişimi devreye girmiş ve insanlık, mağara duvarlarına resim yapma, yaratıcılık simgesi olarak doğurgan kadın heykelcikleri, ölülerini gömme, mızrak, ok, kemikten iğne, havyan derilerinden giysiler vs. gibi bir çok yeniliği keşfedecek bir bilgi düzeyine ulaşmıştır.
Bu tür yenilikler (bilgiler) dünyanın bir çok yerindeki toplumlarda görülmektedir.  Yani bilgi oluşumu tek bir yerde değil, bir çok yerde gerçekleşmiştir: Asya’da, Afrika’da, Avrupa’da.

10.4.                 2.Evredeki bilgi oluşturma hızının artma nedeni

İkinci evre ise dünyanın sadece bir noktasında geçekleşmiş, ve oradan diğer bölgelere yayılmıştır.
2. Evre neden dünyanın diğer yörelerinden farklı bir şekilde gerçekleşti ve bereketli hilal gibi bir bölge oluşumunu başlattı?
15 – 115 bin yılları arası dünyamız iklimi çok çok soğuktur; insan yaşamına uygun bölgeler çok sınırlıdır. Buzul devrinde dünyamız o kadar soğuktur ki, yaşam ancak bir-kaç yüz metre yüksekliği geçmeyen bölgelerde mümkündür, çünkü daha yüksek yerler soğuk ve karlıdırlar. İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. “Suyun bol bulunduğu”  dememizin nedeni, o zamanlarda insanların kültür düzeyi su taşımak için gerekli çanak-çömlek gibi ürünleri yapacak düzeyde olmamasından dolayıdır. 
Bu seçenekler arasında en ideali - Arkeolojik bulguların gerektirdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan -  Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır. Zagros, Himalaya gibi dağ kuşakları üzerinde ise yoğun bir kar ve buz örtüsü bulunmaktadır.
Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi, buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür. Çünkü yüksek dağların tepelerinde ve yamaçlarında bulunan kar-buz örtüleri, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamışlar; kar ve buzların ergimesiyle oluşan sulara, buzlar altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Solifluksiyon olayı!).

10.4.1.             “Cennet-Ülke” nasıl “Cehenneme” dönüştü? 

Deutsche Forschungs Gesellschaft’ın Meteor deniz-dibi araştırma gemisi tarafından yapılan araştırma sonuçları, Basra-Körfezinin Buzul devri süresince (yani 15 bin yıl öncelerine kadar) kara halinde olduğunu göstermektedir.
Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisna ile: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası  üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde!
Çünkü buzulların ergimesiyle oluşan suların denizlere dolmasıyla, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1.5 cm kadar yükselmekte, dolayısıyla denizlere komşu olan tüm ovalar ve vadiler yavaş yavaş tekrar deniz suları ile kaplanmaktadır. Bu adalarda yaşayan insanlar, hem her yıl tekrarlanan sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene biraz daha deniz suları altında kalmasıyla boğuşmak zorunda kalmışlardır. 
O zamana kadar herkes birbirlerini rakip veya düşman olarak görürken ve birbirlerinden bağımsız olarak avcılık ve yabani meyve toplayıcılığı ile geçinirken, doğanın karşılarına çıkardığı bu her yıl tekrarlanan sel felaketleri ve gittikçe yükselen deniz seviyesi karşısında, gidecek başka yerleri olmadığı için, karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalmışlardır.
Adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler ortaya çıkmış  insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır!
Bunun sonucu insanlar arası karşılıklı etkileşim kritik değere ulaşmış ve 2. Evredeki çok hızlanan bilgi düzeyi gelişiminin ortaya çıkmasına neden olmuştur
Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat usulleri bilgileri geliştirilir. Karşılıklı bağımlılık ve farklı alanlarda uzmanlaşarak verim ve üretimin artırılması sistemi olan toplumsallaşma, böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve böyle yeni bilgi sistemlerinin oluşturulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir.
İnsanlar arası bu yoğun etkileşim, o zamanın tek aleti olan obsidiyen kesicilerine ihtiyacı çok artırmış olmalıdır. Çünkü, duvar örme, tarla işleme vs. gibi tüm faaliyetler ancak obsidiyenle mümkündür. Bu volkanik kayacın sağlanabilineceği en uygun bölge ise, Güney-Doğu Anadolu’dur. Bu nedenle “cennet-ülke- tümseklerinde” yaşayan insanlarla Güney-Doğu-Anadolu’da yaşayanlar arasında çok yoğun bir ticaret ve bilgi aktarım trafiği oluşmuş olmalıdır.
Güney-Doğu-Anadolu ve Basra arası bölgede Bereketli Hilal  denilen bir bölgede ilk toplumsal hayat sistemlerinin oluşması, bu bilgi akışları sayesinde gerçekleşmiş olmalıdır.  
İnsanların yaşam ortamlarında gerçekleşen bu zorlayıcı koşullar nedeniyle, yeni bilgiler üretilmiştir. Bu yeni bilgiler insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Bağımlılık yaşam standardının yükselmesine ve daha dar bir alanda daha fazla insanın birlikte yaşayabileceği yeni bir hayat sistemi ortaya çıkışına yol açmıştır. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 km-karelik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar. Önceki bölümlerde vurgulanan bağlayıcı kuvvet ve enerji kazancı ilişkisi toplumsallaşmanın sırrını anlamak için gereklidir.
Daha ekonomik bir yaşam tarzı olan toplumsallaşma, ancak ve ancak insanların bilgi düzeylerinde gerçekleştirecekleri gelişmelerle sağlanabilmektedir. Çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler, bu konularda özel bilgiler oluşturulmasıyla mümkündür.
Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve yazılı belge oluşturulmasına götürmüştür.
 Arkeolojik-antropolojik bulguların gösterdiği üzere, ilk anlaşma öğeleri resimlerden oluşur.  Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır.
Özetle:
—Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası = Atlantis-Ovası“ diye adlandırdığımız bu 20-30 bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilincindedirler. Ve Batı Asya ve Avrupa’daki insanların büyük çoğunluğu bu CENNET ÜLKEde yaşamaktadır. Diğer bölgelerde yaşam sadece mağaralardadır.
—Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.
—Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam, adanın yüksekliğine göre, bir kaç bin yıl sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar. 
—Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~14 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1.5 cm kadar).
—Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.
—Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.
—Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..
—Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.

10.5.           İnsanların doğa ve hayat konusunda oluşturdukları ilk bilgiler

Bilgi faktörü doğadaki oluşum ve gelişimleri yönlendiren tek faktördür ve insan, bilgi faktörünü en ön plana alacak şekilde oluşturulan tek canlıdır. Doğa ve dünyanın oluşumu insanların en merak ettiği konu olmuştur ve bu nedenle, doğuran kadınların heykelcikleri yapılmıştır.
Gerek Sümerler, gerek platon gibi felsefe oluşturucular, ilk insanın nasıl oluştuğu konusunu yorumlamaya çalışmışlar ve şu tür yorumlar yapmışlardır.

10.5.1.            Sümerlerde yaratılış

Sümerler’e göre, doğa ve dünyanın sahibi Tanrılardır.  Nammu adlı tanrı, ilksel su sisteminden yer (Ki) ve göğü (An) doğurur. Bu iki tanrının birleşmelerinden Enlil adlı tanrı oluşur. Enlil yeri gökten ayırır ve yer’i sahiplanir. An ve Nammu’nun birleşmesinden Enki doğar.  
Gök tanrılara tahsis edilmiştir. Doğadaki varlıklar ölümlerinden sonra Kur adı verilen ve Ereshkigal adlı tanrıça ve onun kocası olan Nergal’in  hüküm sürdüğü yer-altı-dünyasına göçerler.
Tanrılar insanı, kendilerine hizmet etmesi için, kendilerine benzer şekilde çamurdan yaratır. Tanrılar insan kızları ile evlenirler ve onlardan doğanlar yarı tanrı olurlar. Yarı-tanrıların insan kızlarıyla evlenmeleri sonucu, kutsal töz gittikçe bozulur. Bunun üzerine büyük tanrılar toplanırlar; Tanrılar Meclisinde insanların doğru yoldan çıktıklarına, namus ve ahlaklarının bozulduğuna bu nedenle de tüm insanlığın yeryüzünden kaldırılmasına karar verilir. Büyük bir tufan oluşturulacak ve tüm dünya sular altında bırakılarak insanlık yok edilecektir. Tanrılardan biri (Enki) bu kararı pek beğenmez ve Ziusudra adlı inançlı ve Tanrılara hizmette kusur işlemeyen iyi bir kralı bu karardan haberdar eder ve bir gemi yaparak yakınlarını ve her canlıdan bir çifti içine yükleyerek bu büyük tufandan kurtulmasını öğütler. Ziusudra öğütleneni yapar ve yedi gün süren büyük bir tufandan sonra gemisinin tekrar karaya oturmasıyla tufandan kurtulur.
Tufan olayı tüm toplumların tarihsel değerlendirmelerinde temel bir dönüm noktası oluşturur ve her toplumda “tufandan önce- tufandan sonra” ayrımı yapılmaya başlanır. Sümer tarihi kayıtlarında “Sümer Kralları Listesi” diye bilinen kil tabletlerde tufandan önceki dönemde 10 adet kutsal soylu kral adı bulunur ve bunların krallıkların binlerce yıl ömürlü olduğu yazılıdır.
Tufan öncesine ait 10 adet kutsal soylu kral (veya peygamber) adları ve bunların ömürleri de toplumdan topluma değiştirilir ama sayı hep 10 olarak kalır.
Özetleyecek olursak, Sümerler yaratıcılığın, Üstün-insan (tanrı) olarak tanımlanabilinecek varlıklar tarafından geçekleştirildiğine inanmışlardır. Tanrılar, her topluma kendi dillerinde bir peygamberle mesaj gönderirler. İnsanlar da bu mesajlara uygun yaşarlarsa, tanrılar onların başına felaket göndermez.

10.5.2.            Platon’a göre yaratılış

Hayatla ilgili her şeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlayan felsefe dediğimiz bilim dalının babası kabul edilen Platon (Eflatun MÖ 429 - MÖ 347) zamanının tüm bilgilerini derleyerek,  Timaios ve Kritias adlı iki eserinde, insanlığın tarihçesini de ortaya koymaya çalışmıştır.
Platon bu bilgileri, MÖ. 640-558 arasında yaşamış olan Solon adlı yunan bilgininden alındığını; Solon bu bilgilerin Mısır’daki bir rahipten edindiğini; Rahip ise bu bilgilerin bir tapınak duvarındaki bir yazıtta bulunduğunu belirtir.
Bu bilgilere göre, Mısır kültürü bilgileri 8 bin yıl önce bir kadın-tanrı tarafından aktarılmıştır. Aynı bilgiler iklimi çok ılımlı ve toprakları çok verimli başka bir ülkede, bin yıl daha önce (yani o zamana göre 9 bin yıl önce, günümüze göre 11600 yıl önce) başka bir kültürü oluşturmuştur. Sümer uygarlığının Mısır kültüründen daha önce oluşturulduğu düşünülürse, bu ülkenin Basra - Umman arasında bir yerde olması gerekliliği ortaya çıkar.)
Bu kadın-tanrının geldiği ülke Atlantis ülkesidir. Atlantis ülkesi bir boğazla büyük bir okyanusa açılan bir deniz (göl) (Atlas denizi) içinde bulunan bir (yarım?)-adadır. 11600 yıl önce büyük bir tufan olur ve Atlantis sulara gömülerek yok olur.
Atlantis hakkında Platon şunları yazar:
““Vaktiyle tanrılar bütün dünyayı, yer yer, kendi aralarında paylaşmışlardı. ….  Bu adaletli paylaşmada her biri hoşuna giden payı aldıktan sonra, hepsi kendilerine düşen yerlere yerleştiler. Yerleştikten sonra da, kendi malları, kendi yetiştirmeleri olan bizleri, çobanların sürülerini besledikleri gibi beslediler.”
 “Deniz tanrısı Poseidon’un payına Atlantis düşer. Poseidon Atlantis’in yerli halkından Cleito adlı bir kızla evlenir ve 5 ikiz oğulları olur. Ülkesini bu 10 yarı-tanrı oğulları arasında bölüştürür ve en yaşlısı Atlas’ın başkanlığında birlikte yaşamalarını sağlar.
 “O zamanlar bu ülkenin kuvveti, erkesi çok büyüktü, Tanrı bu büyük erkeyi, anlattıklarına göre, şu yüzden bize karşı çevirmiş:
Birçok nesiller boyunca, tanrıca yaradılış yönleri üstün geldikçe, yasalara boyun eğdiler, kanlarına karışan Tanrıca öze bağlı kaldılar. …. Birçok ölümlülerle sık sık birleşmeleri yüzünden, kendilerindeki tanrıca öz gitgide azalıp insanlık özü üstün gelmeğe başlayınca, o zaman, içinde yaşadıkları refahı hazmedemeyerek, soysuzlaşmaya başladılar; görmesini bilenlere çirkin göründüler, çünkü en değerli şeylerin en güzellerini kaybetmişlerdi. … Yasalara göre hükmeden, böyle şeyleri çok iyi görebilen tanrıların Tanrısı Zeus, işte o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklını başına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren'in ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki:”
Eflatun’un anlatımları aniden kesilir ve hikâyenin sonu bilinmez; çünkü yaşanılan toprakların aniden denize gömüldüğü ve Atlantis uygarlığının kayıp olduğu, bu nedenle de bilgilerin burada kesildiği ima edilir.

10.5.3.            Kutsal Kitaplarda yaratılış:

Kutsal Kitapların Yaratılış bölümünde de, “Doğuda bir yerdeki Eden Bahçesinden = Cennet’ten” ve o bahçede akan Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon adlı, günümüzde ikisi mevcut olmayan ırmaktan söz edilmektedir. Allah insanı bu bahçede yaratır, ama onlar orada günah işledikleri için o bahçeden kovulurlar ve yeni dünyalarına sürgün edilirler!
Kutsal kitaplar dünyada yaratılan ilk insanın Adem olduğunu belirtir ve  Ademden Nuh paygambere kadar 10 adet çok uzun ömürlü kutsal insan yaşadığı belirtildikten sonra, 6. Bölümde şu ayetlere yer verilir:

1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.
2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler. ("İlahi varlıklar": İbranice "Tanrı oğulları". Bunların melek ya da Şit soyundan gelen insanlar olduğu sanılıyor.)
3 RAB, "Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür" dedi, "İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak."
4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.
5 RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte.
6 İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı.
7 "Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri*, kuşları yeryüzünden silip atacağım" dedi, "Çünkü onları yarattığıma pişman oldum."
8 Ama Nuh RAB'bin gözünde lütuf buldu
(Ancak Nuh Peygamber, O’na inanmış biridir ve Tanrı’nın ona bir şans vermesine sebep olur. Tanrı, Nuh’a bir gemi yapmasını, yaşayan bütün hayvanlardan birer çift almasını emreder. Ve Tufan başlatılır.)
Görüldüğü üzere, 10 tanrı-soylu kral ve namus-ahlak bozulmasına bağlanan bir tufan hikâyesi kutsal kitaplarda da aynen var.
Dolayısıyla, tüm bu olaylar ve oluşumlar aynı bir olayı ve aynı bölgeyi çağrıştırıyor. Arkeolojik kazılar Sümer denilen bir toplumun varlığın kesin olarak ortaya çıkardığına göre, Atlantislileri Sümerlerle aynı kabul etmek gerekiyor.

10.6.           Ve sonuç olarak şu geçek ortaya çıkar:

İnsanlık çok zor bir durumda kaldığında, karşılıklı bir etkileşim içine girerek, sorunlarını çözecek bilgiler üretmiş ve 2. Evrede görülen çok hızlı bir kültürel gelişim oluşturmasını başarmıştır.
Ama doğadaki oluşumları ve doğal olayları statik sistemli bir görüşle, tepedeki hayali bir güç sistemine bağlaması çok hatalı olmuştur. Çünkü doğa dinamik sistemde, yani tabana dayalı ve karşılıklı etkileşimlerle oluşmaktadır. Tepede bir güç sistemi varsayımı, ilk bölümde anlatılan Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) sistemi gerektirir ve TBÖ ise tüm toplumsal sorunların kaynağını oluşturmaktadır. İşte bu nedenle, 2. Evrenin sonunda insanlık bir gerileme dönemine girmiş ve normal bir güzergahta ilerlemesi gereken toplumsal gelişim hızı yavaşlamaya başlamıştır.
Doğal olayları, doğanın kendi içsel dinamikleriyle değil de, varlıkların dışında varsaydıkları bir ilahi güç sistemine bağlamaları kutsal kitaplı bir yaratıcılık kavramı anlayışına yol açmıştır. Bu ise insanlığın günümüzde karşılaştığı en büyük toplumsal sorundur.

10.7.             3.Evre gerileme dönemidir. Peki neden gerileme bu evreyle başlar?

Üçüncü evre yaklaşık 3 500 yıl öncelerine denk gelir. Peki 3 500 yıl önceleri dünyamızda ne olmuştu da, insanlık bu olaydan etkilenip, geri kalmaya başlamıştı?
Günümüz dünyasının et yaygın dinsel görüşü olan kutsal kitap anlayışının ilk temeli 2. Evre sonunda Sümerler tarafından atılmıştır. Bu inanç, doğadaki oluşumların statik sistemli, yani tepedeki kutsal insanlar (tanrılar) tarafından gerçekleştirildiği ve tepeden gelecek kararlara uyularak yaşanması halinde insanların başına felaket gelmeyeceği şeklindedir.
Sümerlerin ilk zamanlarında toplumlar kent devletleri şeklindedir, ve her kentin bir tanrısı vardır. Zamanla toplumların çapı artar ve bölgesel devletler ortaya çıkar.
Bölgesel devlet oluşumları 3-4 bin yıl öncelerinde çok yaygınlaşır, Hitit, Akad, Mısır vs. gibi bir çok bölgesel devlet ortaya çıkar. Dolayısıyla her kentin bir tanrısı olması da değişmeye başlar.
Semavi dinler, yani Kutsal Kitaplı dinsel görüşün temeli ise yaklaşık 3500 yıl önceleri atılır. Neden 3 500 yıl önce sorusuna gelince: Yaklaşık 3500 yıl önceleri tüm Akdeniz kıyısı insanlarını etkileyen büyük bir doğal felaket olur.
M.Ö. 1475-1470'lerde Ege denizindeki Girit adasının kuzey-doğusundaki Santorini adasında çok büyük bir volkan patlaması olduğu, jeolojik ve arkeolojik kayıtlardan, anlaşılmaktadır (Keller ve diğ., 1978; Sullivan, 1988; Ercan, 1990).

Deniz yüzeyine çok yakın bir yerde gerçekleşen bu volkan patlaması, tüm Ege ve Akdeniz’de muazzam bir tsunami oluşturur. Bunu kesinlikle söyleyebiliyoruz, çünkü Santorini’de püsküren volkanizmada oluşan süngerimsi özellikli ponza taşlarının bu tsunami dalgaları ile Suriye sahillerine kadar taşındığı jeolojik olarak saptanmıştır. Girit adasının kuzeyinde patlayan bu Santorini volkanı, Ege Denizindeki bir çok adadaki yerleşim yerlerinin yerle bir edilmesine neden olmuştur. Minos uygarlığı denilen bir kültürün yok oluşu, bu volkanik faaliyetin bir sonucudur.
Tevrat'a göre, Israil-oğullarının Mısır'dan göçü, (ay yılı ile) M.Ö.1510 olarak bilinir. Volkan patlamasının olduğu 1470-1475 yıllar arası, ay-yılı takvimine göre MÖ. 1510-1515 yıllarına denk gelir. Yani Santorini volkanının patlama yılı, tamı tamına İsrail-oğullarının Mısırdan göçtükleri yıla denk gelmektedir. Dolayısıyla, 20-30 metre yükseklikli bu dalgaların Mısır’ın sahil ovalarında kilometrelerce ilerleyip, oradaki insanların ölümlerine yol açmış olması kesindir. Nil Deltasında ziraatla uğraşan ve yaşayan Firavun adamlarının bu felaketten büyük ölçüde nasibini almalarından da daha doğal bir şey olamaz. Ovalardan biraz daha yüksek konumlu yamaçlarda hayvancılık ve çobanlıkla uğraşan İsrail oğullarının, bu dalgalardan daha az etkilenmiş olmalarından daha doğal bir şey de olamaz. Her zaman görülmeyen böylesine muazzam bir felaketin, insanlar tarafından unutulması, veya göz ardı edil­mesi de düşünülemez. Yani insanlar bu olayı mutlaka yıllar boyu hatırlamışlardır, ve nesilden nesile de aktarmışlardır. Peki olay nasıl aktarılmıştır?
Musa asasıyla denize vurur, deniz ikiye yarılır; denizin çekildiği aralıktan İsrail-oğulları kaçıp-kurtulurlar; onları takip etmeye çalışan firavun adamları, geri gelen deniz sularında boğulurlar!
Kutsal kitaplarda böyle anlatılan olayı bir de mantık açısından değerlendirelim:
İsrail oğullarının Mısır’da yerleştikleri bölge Goşen olarak belirtilmiştir. Goşen ile İsrail oğullarının Mısır’dan ilk kaçtığı yer olan Sina bölgesi arasında, eskiden deniz yoktu ki, Musa Peygamber asasıyla denizi ikiye ayırıp da, Sina'ya kaçsın; Süveyş kanalı yaklaşık 1 asır önce açılmıştır. Dolayısıyla, Mısır'dan Sina'ya geçmek için, denizin ikiye yarılmasına gerek yoktur, ki, bu da olayın bir başka yönünü vurgular.
Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Toplumları yönlendirenler (krallar, rahipler, aristokratlar (zenginler) vs. doğal olayları hep tepedeki bir kutsal varlığın insanları cezalandırması şeklinde yorumlamışlardır.
Burada cezalandırılan Mısır halkıdır, korunan ise İsrail-oğullarıdır. Yani kutsal kitaplardaki yaratıcı, belli bir ırkı seçer ve onu korur. Sümerlerin tanrılarına benzeyen bir davranış, bir kenti (bir ırkı) koruyan tanrı anlayışı, aynen devam etmektedir.
Bu görüşü destekleyen birkaç kutsal kitap alıntısı:
Kutsal kitapların bir çok yerinde, kutsal kitapların tanrısının İsrail-oğullarını seçtiği ve onları koruyup-kollayacağı vurgulanır.
İbrahim peygamberin tanrısı (Rabbi=efendisi) ona şöyle der:
Eski-Ahit, Bab 17:
“Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım.
Tanrı İbrahim'e, "Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız" dedi,
"Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak”
Bu kutsal kitap hükmü nedeniyle, İbrahim peygamber soyundan gelenler ( İshak ve İsmail’in soyu, yani Yahudiler ve  Müslümanlar) sünnet olurlar.

İshak’ın oğullarından biri olan Yakup’un tanrısı ona şöyle der: 
Bab 35,
1.   10-"Sana Yakup diyorlar, ama bundan böyle adın Yakup değil, İsrail olacak" diyerek onun adını İsrail koydu.
2.   11-"Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım" dedi, "Verimli ol, çoğal. Senden bir ulus ve uluslar topluluğu doğacak. Kralların atası olacaksın.
3.   12-İbrahim'e, İshak'a verdiğim toprakları sana verecek, senden sonra da soyuna bağışlayacağım."

Kutsal kitapların, tepedeki  EFENDİ’ler kesimini meşrulaştırma öğretileri olduğu, tepedeki efendiler zümresinin amacına göre ve onların talimatlarıyla düzenlenerek törelerimize işlendikleri http://tanriyianlamak.blogspot.com/2018/10/naslzombilestik-1.html adresli makalede ayrıntılarıyla gösterilmiştir.
  

10.8.           4.Evrede kültürel gelişim hızı biraz artmaya başlar çünkü,

Önce matbaanın keşfiyle “Bilgi” aktarma hızı çok, dolayısıyla, insanların bilgi edinme olasılıkları artmış; sonra da Rönesans ve reformla, kutsal kitapların dogmatik baskılarından kurtulma olanağı ortaya çıkmıştır.
Peygamberli (kutsal kitaplı) sistem etkisi altındaki toplumlar tepeye bağımlılığa alıştırılmıştır. Bu ise insanların pasif kalıp, her şeyi tepedeki birilerinden bekleyen bir toplum oluşturulmasına dönüştürmüştür. Bu durum batı-aleminde Rönesans ve reform sistemiyle kısmen düzeltilmiş ve batı aleminin bilim ve teknolojide ilerlemesinin yolunu açmıştır. Ama diğer katı dogmatik ve otoriter sistemler içinde yaşayan toplumlarda bir reform yapılmadığından, onlar batı-dünyasının sömürüsü altında yaşamaya devam etmektedirler.
Batı dünyasının ortaçağdan sonra Rönesans ve reformla kutsal kitap etkilerinden kurtulması sonucu insanlarının yaratıcılık gücü artıp, toplumsal kalkınmaları gelişirken, Osmanlı devletinin  sım-sıkı kutsal kitap inancına sarılıp devam etmesi, geri kalmışlığımızın temel nedenidir. Çünkü doğada yaratılış, doğum-ölüm, yani yumurta-tavuk döngülü, alt-sistemden üst-sistemlere  geçişler şeklindeki  bir dinamik sistemde gerçekleşmektedir.
İnsanlık tarihinde yaklaşık 5 bin yıldan beri tepedeki bir “efendiler” sınıfının sahiplenip-yönettiği toplumsal hayat sistemi vardır. Bu Efendiler kesiminin kendilerinde bir doğal güç-veya-enerji olmadığından, tabandaki halk kesiminin ürettikleri ürün ve hizmetlere el koyarak oluşturdukları bir “para havuzu = kapital= toplum-hayatının-kanı” ile, halkı istedikleri gibi yönetebilmektedirler. Halkın pasif davranması, tepedekilerden gelecek yönlendirmelere uyacak şekilde davranmalarını sağlamak için, peygamberlik gibi bir yaratıcı-yorumlayıcılığı sistemi hayata geçirilmiş, ve doğal olayları-felaketleri önceden haber verebildikleri öne sürülen kişiler ayarlanarak veya tasarlanarak, halk korku ve baskı altına alınmıştır. “Her millete kendi dilinde bir peygamber gönderildiği” anlayışı ile insanlar arasında kutuplaşma-ayrımlaşma başlatılmıştır.
Bu yetmemiş, peygamberler sürekli cilalanıp-parlatılarak, olağan üstü doğum ve yaşam övgüleriyle tanıtılmaya, insanların gözünde hayranlık uyandırmaya çalışılmıştır. Bu yüceltme işlemleri öyle yaygınlaştırılmıştır ki, insanlar artık doğada yaratıcılık olaylarının nasıl gerçekleştiğiyle değil, peygamberlerin hayatları ile ilgilenir olmuşlardır. Hedef dağıtma ve ana konudan sapma bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu gün insanlar artık, doğadaki yaratıcılık nasıl oluyor konusunda değil, çeşitli dinsel görüşler veya peygamberlik konularıyla ilgilenir olmuşlar, her ay peygamberi anıcı-yüceltici bir ibadet veya tören düzenler durumdadırlar.
Dünyamız bu gün bile tepedeki bir “Efendiler » zenginler » holdingler » İMF » Dünya Bankası » Dolar’a endeksli ticaret, vs.” örgütü tarafından parsellenip, yönlendirilmektedir.
Bilinç-altımız statik-sistemli hayat görüşüne göre programlanmıştır. Bu görüş uyarıca, doğa ve dünyanın sahipliğinin hariçteki-tepedeki bir sistemde olduğu bilgisi verilir. Doğa tepedekilerce parsellenip sahiplenilir ve sahiplenilen yerlerdeki tüm varlıklar efendinin mülkü olduğu görüşü halka empoze edilir. Halk efendilere ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu efendiler alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorundadır. Tepedekilerin gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Halkı köleleştirecek olan “para” faktörü tepedekilere terk edilmiş ve halkın kulluk fermanını imzalanmıştır. Toplumlarının dinamizmi para ile denetlenir ve paranın kontrolü "tepedekilerin" elindedir. Bu şekilde, parayı kontrolünde bulunduran tepedekilerin oluşturduğu bir “efendiler” sınıfı ve boğaz tokluğuna çalışan bir kukla sınıfı gelişir. Yine statik sistemli hayat görüşüne uygun olarak, her millete (devlete) kendi dillerinde (bir peygamberle) kutsal mesajlar gönderilir ve halkın bu kutsal bilgilere uyarak yaşamalarının şart olduğu öğretilir. Kutsal özlü veya asil-soylu insan kavramı bu şekilde ortaya çıkar.
Sahiplenme devlet düzeyinde başlar, fabrika, çiftlik, konak, vs gibi yerlerle devam eder, çalışanlar boğaz-tokluğuna çalışmaya mecbur edilir. Tüm emek ve ürünler çalışanlara ait olmasına rağmen, Efendiler “senin geçimini ben sağlıyorum” diyerek onları baskı altında tutarlar. Çünkü emek ve ürünlerin takas değeri, para denilen tepedekilerin basıp-çoğalttığı bir değer-yargısına göredir (statik sistemin köleleştirme etkisi).
• Doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü tepeye koyarsanız kul-köle olmaya mecbursunuz. Halk, maaşı kesilirse:
● borç taksitlerini ödeyemeyeceği;
● ailesinin masraflarını karşılayamayacağı gibi korkular içinde tepedekilere kulluk yapmaya devam etmektedir. 
Toplum hayatında insanların hedefi “para” olmaktadır. Çünkü toplum hayatının enerji birimi “para”dır. “Paranın” kontrolü tepedekilerin-zenginlerin elinde olunca, para peşinde koşan insanlara her türlü kötülüğü yaptırmak mümkün olmaktadır. Bu ise insanlığın yaptığı en büyük yanlışlıktır.
Tüm geleneksel sistemlerde her şey, tepedekilerce belirlendiğinden, adil bir hizmet-alış-veriş sistemi sağlanamamaktadır. Halk ise bu gerçeğin farkında olmadığından, kendisine zarar veren bu sisteme bağlılığa inatla sahip çıkmaktadır.
Eğitilmemiş kişi en azından bilgisiz-cahil olduğunu bilir ve esnek davranır. Olan bitenlerin yararına mı zararına mı olduğuna göre karar verir. Ama yanlış bilgiyle donatılmış ve o bilgilerin doğruluğundan da şüphelenmemesi gerekliliği ile şartlandırılmış insanlar, cahillikten öte, zır-cahilleşirler. Çünkü mantıklı çözümlere de karşı çıkarlar ve zararlarına olan bir durumda ısrar ederler. Zira, insanlığın tüm toplumsal sorularını çözen DOM-sistemi mutlu bir yaşam sistemi sunarken, hala kendilerini köleleştiren bir sistemde ısrar etmek, zır-cahillikten başka bir şeyle açıklanamaz.
Doğadaki yaratıcılığın, insanların üstünde olan bir efendiler tabakasına ait olduğu görüşü insanlara doğar-doğmaz belletilmeye başlanmış ve yaklaşık 5-6 bin yıldır gelenek göreneklere işlenecek şekilde yaygınlaştırılmıştır. Nitekim biz TC vatandaşları, daha-90 yıl öncelerine kadar bir padişahın kulu idik. Tüm ülke padişahın mülkü idi, padişah da bu mülkünü paşalara, ağalara dağıtarak, onlar vasıtasıyla bu topraklar üzerindeki insanlara hükmederdi. Kullar da, efendilerine ait bu topraklarda çalışır-üretirlerdi. Üretimlerinin çoğunu efendiler alır, geriye kalanıyla da, kullar (yani halk) geçinmek zorunda kalırdı. TC’yi yıkıp, Osmanlı padişahlığına dönmek isteyen günümüz siyasetçilerinin ve yandaşlarının geri getirmek istedikleri toplum hayatı işte bu 90 yıl önceki anlatılan hayat sistemidir. Cumhuriyet bir reklam-arası olarak kabul edilmektedir.
Acaba halk neden bu kadar bilinçsiz davranmaktadır?
Çünkü halka yıllardır, mevlütler, noeller, paskalya ayinleri, kandil geceleri vs. şeklinde süslenip-püslenmiş, yüceltilmiş bir peygamberlik efsanesi benimsetilmiştir. Bu efsane, yukarıda özetlendiği üzere, tepedeki yöneticiler (efendiler) sınıfı tarafından, onların masalarında kurgulanmış senaryolardan oluşmuştur. Halk tamamen habersizdir ve bir sürü gibi, gelenek-görenek etkisi altında ön yargılı davranmaktadır. Halk, “namus-ahlak elden gidiyor” şeklinde bir yaygara ile kışkırtılarak, eski kulluk dönemine geri götürülmek üzeredir.
Namus, ahlak toplum hayatının düzenli ve herkesin yararına olacak şekilde yürütülmesi için gerekli davranış türüdür. Halbuki insanlarımıza belletilen namus-ahlak kavramının temelinde erkek-dişi ilişkilerine (seks) yönelik bir anlayış ön planda yer alır. Bu tür bir anlayış, Nuh tufanı kavramının oluşmasına yönelik günahkar olma hikayesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla tamamen statik sistemli hayat anlayışının bir yan ürünüdür. Dolayısıyla tamamen yanlış anlamda kullanılmaktadır, çünkü erkek-dişi ilişkileri doğadaki bilgiye dayalı evrimsel gelişim için en gerekli bir bilgi-aktarımı sistemidir.
 Davranışlar zihniyetle, zihniyetler ise gelenek-göreneklerle belirlenir. Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve bu şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.
Bir toplum;
                     çocuklarının geleceği olan bu dünyanın efendiler sınıfınca parsellenip-sahiplenilmesine,
                     doğadaki dengenin sağlanmasında gerekli olan milyonlarca bitki, hayvan veya mikrop türünün yok olmasına,
                     hak-hukuk sisteminin, para ile yer-değiştirmesine,
                     özgür yaşam ile kul yaşamı arasındaki farkı unutup, Osmanlı padişahlığı dönemini geri getirmek isteyen yöneticilik anlayışına oy verip, onların yönetimi altına giriyorsa, yukarıdaki tanım uyarınca tamamen zır-cahilleşmiş olmalıdır.
Zır-cahilleştirici temel faktör ise kesinlikle kutsal kitaplardır.


1.      Bilgi ve Tanrı (veya yaratıcılık) ilişkisi


Her canlı hücrelerden oluşur, ve hücreler canlının gereksinimlerine uygun şekilde organ veya organeller oluşturarak canlının doğal koşullara uyumlu davranmasını sağlarlar.
İnsanı oluşturan hücreler bu temel ilkeden biraz saparak, insan beynini, çok farklı senaryolar üretecek, çok geniş çerçeveli düşünüp- davranacak bir yetenekle donatmışlardır.
Canlılar çevresinde kendisini etkileyecek faktörleri algılayacak organlar-organeller, proteinler, vs oluşturur. Bu sayede doğadaki farklı koşullara uyum sağlayarak yaşamını sürdürür. Biz insanlar onlar kadar bu konuda başarılı değiliz.

Bir örnek verelim:
Jeoloji öğrencileriyle saha çalışmaları yaptığımız bir yaz gününde, hava güllük-güneşlik iken, birden bire ani bir fırtına kopar ve ceviz büyüklüğünde dolu taneleri başımıza yağmaya başlar. Kafamızda şişliklerle, bir süre sonra öğrenci yurduna döneriz ama ıslanmayan, zarar görmeyen kimse yoktur.
Aklıma şu soru gelir: Arılar bu güzel günde mutlaka kırlarda çiçeklerden nektar topluyor olmalılar. Böyle yok edici bir felakette hepsinin ölmesi gerekir. Acaba onlara ne oldu?
Ertesi gün, saha çalışması yaptığımız yere yakın bir yerde arı-kovanları bulunan birine gidip, bu soruyu sordum. Verdiği cevap ilginçti: Dolu yağmurunun başlamasından kısa bir süre önce, sürüler halinde tüm arılar kovanlarına dönmüşlerdi!
Sadece fırtına değil, deprem, volkan patlaması gibi felaketlerden etkilenecek hayvanlar da, bu felaketleri önceden algılayıp, önlem almaktalar.
Peki insanı oluşturan hücreler neden bu konuyu dikkate almayıp, bizleri bu tür yeteneklerden mahrum bıraktılar?
Çünkü insanı oluşturan hücreler çok daha geniş bir bakış açısıyla   hayatı ve doğayı algılamaya ve ona uygun çözümler üretecek çok geniş spektrumlu bir beden ortaya koymaya kalktılar. 
İnsan hariç hiçbir canlı, dünyamız nasıl oluştu, evren nasıl oluştu gibi sorularla uğraşmaz, ama biz uğraşırız. Bu nedenle, bir insan nasıl doğuyor, il insan nasıl oluştu? Dünyamız nasıl oluştu? gibi binlerce soruyu kendine sormaya başlar.
İnsanlığı kültür gelişimi grafiğinden anlaşıldığı kadarıyla, bu soruları sormak yaklaşık 300 bin yıl  başlamış, çünkü o zamandan beri ölülerini gömmeye;  45 bin yıl önce duvarlara, taşlara resimler yapmaya; 27-28 bin yıl önceleri, insan nasıl oluşmakta sorusunu sorup,  doğurganlığı temsil eden hamile kadın heykelcikleri yapmaya; 15-20 bin yıl önceleri ölümden sonra tekrar dirilmeyi tasarlamışlar ki, ölenleri en değerli eşyalarıyla birlikte gömmeye; 12 bin yıl önceleri ay-güneş ve yıldızların hayatı nasıl etkilediğini sorgulamışlar ki, gök-yüzündeki bu öğeleri gösteren şekiller çizmeye başlamışlardır.

Zaman olgusunun önceki bölümlerde açıklanan gelişim aşamaları, doğal sistemin sürekli bir gelişme içinde olduğunu ve bu gelişmelerin de bilgi oluşturularak yapıldığını göstermektedir. Doğadaki değişim-dönüşümler olarak karşımıza çıkan zaman olgusu, atom-altı-öğelerin çevrelerini algılayarak, oluşan yeniliklere göre, yeni üst-sistemler oluşturduklarını göstermektedir.
Yaratıcılık hep alt-sistemlerle başlar, atom-altı-öğeler atomları; atomlar molekülleri; moleküller hücreleri hücreler bedenleri oluştururlar ve sahiplenirler; ömürlerini belirlerler. O ömür sonunda üst-sistem tekrar alt-sistemlerine ayrışır; ve doğadaki değişim-dönüşümlere göre yeni üst-sistem oluşumları tekrar başlatılır. Yani doğal sistemin yaratıcılığı, dinamiktir, sürekli-değişim-dönüşüme göre çalışmaktadır. Bu nedenle evrensel ölçekte bir gelişme, bir evrim vardır.

Zamanın dünyamızdaki gelişim aşamaları, canlılığın kuantsal sistemle başladığını göstermektedir. Dolayısıyla hayat sistemi gittikçe evrimleşmektedir. Bu evrimleşme bilgi faktörü ile olmaktadır. Yani yaratıcılık, dinsel öğretilerin öngördüğü gibi “olsun” denildiğinde oluşan bir sistem değil, enerjinin gittikçe daha yoğun bir şekilde kullanılmasına yönelik arayışlar, olasılık hesapları ve en olası sistem arayışı şeklinde olmaktadır. 
Yani her şeyi önceden bilen ve ona göre doğa ve dünyayı yaratan bir yaratıcı değil, olasılık hesapları yaparak, en iyi yapıların gelişmesini, kötülerin elenmesini sağlayan bir yaratıcılık söz konudur. Bu nedenle farklı düzeylerde yaratıcılık ortaya çıkmış, önceleri hücresel düzeydeki yaratıcılık egemen olmuştur. 5 milyon yıl önceleri ise, sadece bu dünya üzerindeki koşullara dikkate alarak yeni bedenler oluşturan bir beden değil, evrensel ölçekte düşünerek yaşamayı ön-plana alan bir cins oluşturmaya geçiş başlamıştır.
Hayatın-doğum-ölüm döngülü ve de atom-altı-öğelerle başlatıldığının  bilinmediği zamanlarda, yaratma-erki  tepedeki bir güç-sisteminde düşünülmüştür.
Halbuki, insanlar hayvanların çiftleşmeyle oluştuklarını görüyorlardı. Bu çiftleşmede erekle dişi arasında bir şeylerin alınıp verildiğini de düşünebilirlerdi. Yani küçük ölçekli bir şeylerin bir canlının oluşturulmasında rol aldığını düşünebilirlerdi.
İnsanların ateş yakmasını, cam, tekerlek, at-arabası vs. gibi bir sürü yenilik ortaya koyduğunu, diğer hiçbir hayvanın böyle bir yapma-yaratma yeteneği olmadığını da fark edebilirlerdi. Yani insanların belli bir yaratıcılık yeteneğine sahip olduklarını fark edebilirlerdi.
Ama onlar yaratıcılığı, varlıkların içsel bileşenlerinde değil de, kendilerinden daha büyük ve güçlü süper-insanlarda olduğu yönünde görüşler oluşturmuşlar ve bu görüşlerini de töreler olarak insanlara belletmişlerdir.   
Bu nedenle doğal sistemin oluşturucu ve yaratıcılarını, süper-insansı, erkek-dişi özellikli, ebedi ömürlü varlıklar olarak tasarlamışlardır.
Doğal sistemin oluşturucu ve yaratıcılarını, süper-insansı, erkek-dişi özellikli, ebedi ömürlü varlıklar olarak tasarlayan insanlar doğal olarak yaptıkları tapınaklarda bu inancı simgelemiş olmalılar. Yani Göbekli Tepe tapınaklarının merkezlerinde bulunan T-şekilli sütunlar erkek-dişi kutsal Tanrı figürleri olarak düşünülebilinir.


Göbekli Tepe’deki en eski yuvarlak şekilli yapılarda ortada iki büyük T- sütununun çevresinde 12 adet küçük boyutlu T-kolonlarının yılın 12 ayını temsil eden ve doğadaki periyodik canlılığı, mevsimleri vs. etkileyip yönlendirdikleri sanılan gök cismi tasarımları olarak düşünülebilinir. Daha sonraki zamanda yani MÖ. 8 binli yıllarda yapılan tapınakların değişik ( 12 değil de 10 T-sütunlu) tasarlanması, Sümer tarihinde 10 kutsal kral olmasıyla ilişkili olabilir. 

Sonuç Önerileri:
DOM-sistemini genel hatlarıyla tanıtmaya çalışan farklı giriş versiyonları hazırlanmıştır. Her biri farklı bir bakış açısıyla yazıldığından, konuların anlaşılmasına farklı yaklaşım söz konusudur. Bu nedenle bu ilk bölümde her birine  ayrı gönderme yapılacaktır.

 İlk okunması önerilen versiyon şudur: 
        1- Bilgiye dayalı kuantsal oluşumlar
Sonra şu versiyon önerilir:


Daha eski versiyonlar:

NOT:“DOM’a Giriş” adlı bu dizn içinde, doğadaki Dinamik Oluşum Mekanizması (DOM) bilgileri elden geldiği kadar kısa ve öz bir şekilde sunulmaya çalışılmıştır.

Bundan sonra iki farklı seçenekle devam edebilirsiniz.

İlk seçenek DOM-bilgilerini sistemli bir şekilde öğrenmek isteyenler içindir; şu 

linke tıklayarak DEVAM EDEBİLİRLER

İkinci seçenek ise aşağıda verilen adreslerden ilginizi çekecek konularla devam etmektir.


1-       Atom-altı-öğeler, yani kuantsal aleminin özellikleri: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/09/enerjinin-kokeni-ve-kuantum-kavramnn.html
2-      Atom-altı-öğeler nasıl gözlenip-incelenebilmektedir? Enerji dediğimiz canlılık ve hareketliliği başlatan akışkan kuantsal-alemden madde dediğimiz katı-sisteme geçiş:
3-       En alt-sistem olan Atom-altı-öğelerden, molekül – hücre -beden gibi üst-sistemlere geçişler nasıl olmakta, “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği nasıl işlemektedir: Dinamik sistemler fiziği:   http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/02/dom-4-dinamik-sistemler-fizigi.html
4-      Alt-sistemlerle Üst-Sistemler arası ilişkiler ve bağımlılık ağı:   http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom1-dogada-isler-nasil-yurur-ne-neye.html
5-      Dünyanın farklı bölgelerindeki insanlar tarih boyunca doğayı, hayatı, ruh denilen kavramı nasıl yorumlamışlardır http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/atalarimizin-doga-anlayisi.html
6-      Atalarımız neden öteki dünya diye bir kavram oluşturmuşlardır?  Ebediyet ve Öteki Dünya yanılgısı  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/atalarimizin-ebediyet-ve-oteki-dunya.html
7-      İnsanlar neden dogmatik görüşlere saplanmışlardır Dogmatik görüşler insanlığın düşünce ve davranışlarında neden mantıksız davranışlara yol açmıştır?http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html
8-      Bilim insanlarının dogmatik düşüncelere takılmaları nedeniyle yaptıkları mantıksızlıklar: http://tanriyianlamak.blogspot.com/2017/10/bilim-insanlarnn-buyuk-gunah.html
9-      Din-adamlarının doğayı statik sistemli düşünmeleri nedeniyle insanlığa verdikleri inanılmaz zararlar: DİN-Adamlarının Büyük Günahı   http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2014/03/dom-bilgi.html
10-  Statik-sistemli görüşe göre oluşturulan tepeden yönetimli Devlet-sistemlerinde, hizmet-veya-ürün takaslarının, “PARA” denilen ve tepedekilerin isteği ve denetimi altında olan bir değer yargısına göre yapılmasının oluşturduğu inanılmaz felaketler: Kuantlardan Altına-Paralara:  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/01/kuantlardan-altna-paralara.html
12-   Kutsal kitaplar, insanları bir efendiye kul yapma öğretileridir. Kuantsal yaratıcılığa ihanet olduğundan bedensel ve toplumsal hastalıklara davetiyedirler.   http://tanriyianlamak.blogspot.com/2018/07/neden-arlar-gibi-bir-toplum.html