ATALARIMIZIN EBEDİYET VE ÖTEKİ DÜNYA YANILGISI


6- Kültürel Gelişimimiz ve Atlantis


Hayatın provası yoktur. Hayatımızı doğal sistem işleyişine uygun olarak düzenleyip gereken şeyleri gereken zamanda yaparak yaşamımızı sürdürdüysek, gözümüz arkada kalmadan mutlu bir yaşamdan sonra tekrar hücrelerimize, moleküllerimize ayrışırız. Diğer durumda ise, mutsuz bir yaşamdan sonra, gözümüz arkada, yine hücrelerimize, moleküllerimize ayrışırız. Yaşamımızı doğadaki sistemle uyumlu olarak yaşayabildikse, yaşadık oluyor. Yoksa bir ömür geçiyor ve hücreler yeni bir varlık içinde yarışlarına devam ediyorlar.

Hücrelerimiz de yeni bir yaşam oluşturacak şekilde doğadaki bilgi edinme ve bu bilgilere göre kendilerini yeniden örgütleme işlemlerine devam ederler. Hayat bu şekilde devam eden bilgi edinme ve bu bilgilere göre tekrar örgütlenme yarışlarından oluşur. Çünkü zaman denilen faktör, maddelerin bu tür bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasını gerekli kılar. Ebediyet, sonsuzluk gibi bir şey olması mümkün değildir. Varlıklar (maddeler) birbirlerine dönüşmeyecek olurlarsa, zaman denilen şey durmuş olur.


Ama atalarımız sanki hayatın müsveddesi varmış, bu dünya hayatı geçici, öteki dünya hayatı ebediymiş gibi bir düşünce oluşturmuşlardır. Peki, atalarımız neden “öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır?


6.1-Toplumsallaşma Tarihi

Dinamik sistemlerde yeni bir ekolojik sistemin ve canlı türlerinin ortaya çıkması şöyle gerçekleşir: Doğal sistemde belli bir ortamda özel sınırlayıcı koşullar ortaya çıkınca, bu sınırlayıcı ortamdaki öğeler arası etkileşimlerin karşılıklı olarak birbirleriyle sürekli etki-tepki yapmalarına bağlı olarak, “order parameter (sets)” denilen düzen ölçütü veya ölçütleri oluşur ve bu yeni düzen ölçütlerine uygun yeni yapısal unsurlar ortaya çıkar. Yeni oluşan bir göl veya adadaki ekolojik koşullar bu şekilde değişirler. Galapagos adalarındaki veya Hazar Denizi, Karadeniz, Tanganika, vs. göllerindeki yeni ekolojik sistemler bu şekilde ortaya çıkmışlardır.




İnsan cinsi ve oluşturduğu ekolojik ortam da, dinamik sistemin gerektirdiği özel sınırlayıcı ortam koşulları oluşumuna bağlı olarak gelişmiş olmak zorundadır. Şimdi hem insan cinsinin, hem de insanın toplumsal hayatı başlatmasının arkasında yatan sınırlayıcı ortam koşullarının neler olduğuna bakalım.


İnsan cinsinin ortaya çıkışındaki sınırlayıcı ortam koşulları


Yaklaşık 5 milyon yıl önceleri, dört ayaklı memeli yaratıklardan iki ayaklı insansı (hominid) yaratıkların oluşması olayı, bir ortam değişikliği sonucu oluşmuştur. Doğu Afrika, ~10-12 milyon yıl öncelerine kadar, tropik ormanlarla kaplı bir bölge iken, ~10 milyon yıl önceleri, Doğu Afrika Rifti denilen yerkabuğu yükselmesine dayalı yırtılma olayı sonucu, hem binlerce metreye varan bir yükselmeye uğramış, hem de yırtılma sonucu, sarp yamaçlarla çevrili derin bir vadi sistemi oluşturmuştur. Bu jeolojik olay sonucu, özel sınırlanmış bir ortam ortaya çıkmıştır. Bölgenin yükselmesi zorunlu olarak bitki örtüsünde değişikliğe yol açmış, tropik orman örtüsünün yerini savana ortamı almıştır. Ormanlarda ve ağaçlar üzerinde yaşamaya alışık 4 ayaklı bir memeli yaratık grubunun, yaşam ortamlarının savana ortamına dönüşmesi ve bu değişik ortamda izole (hapis) kalmaları sonucu, beslenme-savunma sistemlerinde değişiklikler oluşmaya başlamış, ve bu değişikliklerin çok uzun yıllar sürmesi sonucu, ağaçlarda-dört-ayaklı-yaşama sisteminden, savanlar-arasında-iki-ayak-üzerinde-yaşam tarzına geçiş zorunlu olmuş ve hominid (insansı) denilen iki ayaklı yeni bir cins (Australaopitechus) ortaya çıkmıştır. Daha sonraları başka birçok değişiklikler olması karşısında, bu çok farklı türdeki değişimleri daha iyi değerlendirebilecek, gelişmiş bir veri-yorumlama sistemi oluşturma yöntemine geçilmiş ve gittikçe büyüyen bir beyin sistemi oluşturulmuş ve Homo habilis'le başlayıp, Homo erectus'la devam edip, Homo sapiens'le sürmekte olan farklı insan türleri hayata geçmişlerdir.


Hücreler değişim-dönüşümlü bir doğal sistem içinde ve hep karşılıklı etkileşimlere dayalı sinyal alışverişlerine göre oluşup-geliştiklerinden, yorumlamaya dayalı beyin bölgesi gelişimde de aynı taktiği uygulamaktadırlar. Çocuk doğduktan sonra oluşturulmaya başlanan neo-korteks denilen beyin kesimindeki hücrelerin örgütlenmeleri, tamamen bizlerin çevremiz hakkında hücrelerimize aktaracağımız verilere ve bilgilere göre düzenlenmektedir. Bizler çocuklarımızı doğa ve dünyaya uyumlu, sorunlarını kendi aralarında konuşup-anlaşarak çözecek bir şekilde de yetiştirebiliriz, başkalarından gelecek emirlere uyarak ve bu emirler doğrultusunda başkalarıyla kavga edecek ve savaşacak şekilde de!


Çocuklarımıza vereceğimiz bilgilere ve göstereceğimiz hedeflere göre, onların beyinlerinde görevlendirilecek hücre sayıları da değişik oranlarda oluşmaktadırlar. Çocukluk evresinde onlara hangi konu ile ilgili bilgiler aktarıyorsak ve onlara nasıl bir hedef gösteriyorsak, çocukların beyinlerinde görevlendirilecek hücre sayıları, o konularda daha fazla olacak şekilde ayarlanırlar ve çocuklarımız o konularda daha başarılı olurlar.(Elbette çocukların genetik olarak daha yetenekli oldukları alanlar vardır ve bizler çocuklarımızın o genetik yetenekli oldukları alanları keşfedip, onların o yönde kendilerini geliştirmelerini sağlarsak, o zaman çok daha yetenekli, hatta “dahi” denilecek elemanlar yetiştirebiliriz).
6.2- İnsanın zihinsel gelişimi:



~2.5 milyon yıl önceleri sert taşlardan kesici parçalar elde etmekle başlamış;
~500.000 yıl önceleri ateşi kontrol etmeyi başarmış;
~200.000 yıl önceleri ölülerini gömmeye;
~30.000 yıl önce aile toplulukları halinde ve zıpkın, vs. yaparak çadırlarda yaşamaya başlamış;
~11-12 bin yıl önce, tarım ve hayvancılığı keşfederek köyler şeklinde ilk yerleşik toplumsallaşmayı başlatmış;
~6.000 yıl önce, sanatsal yaşamın da dahil olduğu ilk kentsel hayat tarzına geçilmiş;
~3.000 yıl önce ilk bölgesel devletlerin oluşumu gerçekleşmiş; ve günümüzde, sanayi ve teknolojinin aşırı gelişmesi sonucu, devletler arası sınırlar anlamını yitirmeye başlamış, globalleşme zorunluluk olmuş ve dil-din-ırk, vs. ayrımının gözetilmediği, dünya ölçeğinde bir ortak toplumsal yaşam sistemi oluşturulmasının çabaları yürütülmektedir.

“İlk sıcak bir çorbayı atalarımız ilk defa ne zaman içti?” şeklinde bir soruya verilecek yanıt ise: “~8.000 yıl önce!” olur, çünkü daha önceleri çanak-çömlek yapmasını bilmiyorlardı!
İnsanlığın zeka düzeyi zamanla gelişmektedir; ~40.000 yıl öncesine kadar insan zekası çok az bir gelişim gösterirken, ondan sonra çok hızlı bir yükselişe geçmiş ve bunun sonucu yarattığı ürünlerin sayısı hızla artmaya başlamıştır.

Zekânın gelişmesi doğal sorunlarını çözmesine yaramış, bunun sonucu, bireysel-bağımsız-göçebe hayatından sıyrılarak, karşılıklı-bağımlılığa dayanan toplumsal hayatı başlatmış ve zeka ve mantığının daha da gelişmesiyle, toplumsal birimlerin çapını köylerden kentlere, bölgesel devlet oluşumuna ve nihayet dünya ölçeğinde bir toplumsallaşmaya ulaştırmıştır. Bağımsız-bireysel yaşayan bir insan "toplu iğne" bile yapamazken, karşılıklı-bağımlılığa ve iş-birliğine dayalı yaşam tarzıyla (daha geniş çapta insanlığın katılımıyla), daha büyük ve daha komplike kültür ürünleri yapılabilmekte (motor, baraj, uydu, bilgisayar, vs.) ve insanlığın yaşam standardı biraz daha yükseltilmektedir.






Şekil: En eski toplumsallaşma noktaları, Güney-Batı Asya’da bulunurlar (Braidwood 1995’den).






Arkeolojik bulgular, insanların geçmişte nasıl yaşadıkları hakkında çok önemli bilgiler içermektedirler. Bu veriler arasında, toplumsal hayata geçişin yaklaşık 12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ipuçları verilmektedir. Bu bölge Mezopotamya adı verilen, Dicle-Fırat ırmaklarının Basra Körfezine döküldüğü yöreler ve o bölgeye komşu çevrelerdir (Irak merkez olacak şekilde, Türkiye’nin Güneyi ve Güneydoğusu, İran’ın Güney-Batısı, Suriye-Mısır arası). Arkeolojik verilerden ayrıca, kültür düzeyinin eski zamanlarda dünyanın bir yerinden diğerine ne kadar uzun bir sürede aktarıldığını da görmekteyiz. Örneğin Mezopotamya'da 9-10 bin yıl önceleri başlatılan kasaba-kültürü, Kuzeybatı Avrupa'ya yaklaşık 4 bin yıl sonra ulaşabilmiştir! Tüm eski toplumsal yaşam noktalarının bu hilal (yarım-ay) şekilli bölgede bulunması, yöreye “Fertile Crescent” (bereketli hilal) yakıştırması yapılmasının nedenidir.

Yine arkeolojik bulgular, yöredeki bu muazzam gelişmenin Sümerler denilen bir kavmin buraya gelmesiyle başladığını ortaya koymaktadır. Sümer ismi, yörede yaşayan semitik (Arap-İsrail) ırka mensup Akad’ların dilinde "land of the civilised lords = kültürlü efendilerin ülkesi" anlamında “Sumeru” sözcüğünden gelmektedir. Sümerler ise kendilerini "the black-headed people = kara başlı toplum" olarak tanımlamışlar ve denizden iki-ırmak ülkesine geldiklerini belirtmişlerdir (Ceram 1972). Sümerler insanlık tarihinde yazı yazmayı ve yazılı belgeler oluşturmayı ilk defa bulan ve uygulayan kavim olarak büyük önem taşır.

Sümerler yazılarını çivi yazısı şeklinde, kurutulmuş kil tabletler üzerine yazmışlardır. Bu çivi yazısı tabletler 1920’lerde başlayan arkeolojik kazılarda bulunmaya başlanmış ve o tarihten sonra da, insanlığın kültürel gelişim tarihi, Klasik Yunan kaynaklı eserlerin etkisinden biraz kurtularak daha gerçekçi şekilde değerlendirilmektedir.


Arkeolojik kazı verilerine göre, Sümerlerin tarihi tufan öncesi ve tufan sonrası olarak iki farklı döneme ayrılmaktadır. Tufan öncesi dönemin Dilmun denilen ve yaratılışın ilk başladığı yer olan bir adada geçtiği, insanlığın o dönemde çok mutlu olduğu ve altın çağını yaşadığı belirtilir. Dilmun aynı zamanda güneşin doğduğu yer olarak da tarif edilmiştir.


İlk insanın yaratılışı da Dilmun’da olur. Bir örneği Louvre Müzesinde, diğeri Philadelphia Üniversite Müzesinde bulunan iki ayrı Sümer belgesinde, "İnsanın yaratılışı" işlenmektedir. Bu tablette, 'insanın çamurdan yaratılışı olayı ve yaratılış gerekçesi (tanrıların yiyeceklerini sağlamak, vs.)" olarak işlenmiştir (Kramer 1961):


Görüldüğü üzere, Sümerler insanın oluşumunu atomik-hücresel bir sistemde tasarlayamamışlardır, çünkü kuvvet dediğimiz gücü, güneş, ay, rüzgâr, deniz gibi büyük sistemlerde görmüşlerdir. Bu nedenle gökte hareket eden her varlığı bir tanrı olarak kabul etmişler ve saptayabildikleri hareketli varlık (gezegen) sayısı 7 olduğundan, her birine bir gün atfederek 7 günden oluşan haftalık zaman birimini oluşturmuşlardır. Güneşe atfen Sun-day, aya atfen Mond-day, Marsa atfen Mardi (veya Tues-day), Merküre atfen Mercredi (veya Wednes-day), Jüpitere atfen Jeudi (veya Thurs-day), Venüse atfen Vendredi (veya Fri-day), Satürne atfen Samedi (veya Satur-day)!!! Bazı kültürlerde ise bu gök cisimleri, görünür büyüklüklerine göre sıraya konularak; en büyüğü Güneş’e atfen 1. gün, ikinci büyüğe (Ay) göre 2. gün, .. 4. gün (car-ü-şembeh=çarşamba), 5. gün (penç-ü-şembeh = Perşembe), vs. şeklinde isimlendirmeler yapılmıştır. Bu nedenle yedi günlük, hafta denilen bir zaman birimi oluşturulmuştur. Diğer 3 gezegen – Uranüs, Neptun, Pluto– gravite kuvvetinin keşfi ve Dünya’mızın Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunun saptanmasından sonra bulunmuşlardır; yoksa, bir hafta 10 günden oluşturulmuş olacaktı!!).


Kuvvet sahibi olarak sadece gözle görülen büyük varlıklar kabul edilince, doğadaki her şeyin de bu büyük güçler tarafından oluşturulmuş olması gerekeceği varsayımıyla, insanların oluşumu da yukarıda sunulduğu şekilde tasarlanmıştır. Doğada önce büyük tanrılar bulunduğuna göre, o tanrılara hizmet etmek, onların ihtiyaçlarını gidermek için de insanlar oluşturulur. Oluşturulan bu insanlarda tanrı-özlü (asil soylu) olanlar uzun ömürlü olurlar ve ilahi güçlerin toplumlardaki temsilcileridirler. Onlara “me” adını taşıyan toplumsal hayata ait kutsal bilgiler verilir. (Sümerlerde bilgiler kil tabletlere yazılı olduğundan, bu “me” tabletlerinin bir sandık içinde saklandığı belirtilir. Bu sandığı ele geçirme savaşları olduğu bilinmektedir.)

Tanrıların gökten inerek yeryüzünde ilk insan uygarlığını (Dilmun’da) başlatmasından sonra; Tanrılar Meclisinde, insanların doğru yoldan çıktıklarına, namus ve ahlaklarının bozulduğuna, bu nedenle de tüm insanlığın yeryüzünden kaldırılmasına karar verilir. Büyük bir tufan oluşturulacak ve tüm dünya sular altında bırakılarak insanlık yok edilecektir. Tanrılardan biri (Enki) bu kararı pek beğenmez ve Ziusudra adlı, inançlı ve Tanrılara hizmette kusur işlemeyen iyi bir kralı bu karardan haberdar eder, bir gemi yaparak yakınlarını ve her canlıdan bir çifti içine yükleyip bu büyük tufandan kurtulmasını öğütler. Bu şekilde ilk insan uygarlığı yeryüzünden yok olurken, Ziusudra ve soyu gemiyle kurtulur.


Bu şekilde atalarımızın kafasında, eskiden mutluluk içinde yaşadıkları bir (Dilmun, Eden (Adn), Cennet bahçesi) ve tufan sonrası geldikleri günümüz dünyası diye iki farklı dünya kavramı oluşur. Zaman içinde de, eskiden yaşadıkları o ortam, öteki dünya olarak başka bir kavrama dönüşür.


11-12 bin yıl önceleri Güneybatı Asya’da neler olup bittiğine bakalım. 11-12 bin yıl önceleri, dünyamızın soğuk bir buzul döneminden, ılıman bir buzul- sonrası-döneme geçişine denk gelmektedir. Aşağıdaki şekilde 20 bin yıl öncelerine ait buzul devri coğrafyası görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m-lik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Nereler buzullar altında, Nerelerden deniz çekilmiş? Örn. Basra Körfezi nerde?





Şekil: Son buzul devri coğrafik görüntüsü (Roberts 1984’den). Ve o dönemde Basra Körfezinin durumu. Son buzul devri süresince Basra Körfezinde sular çekilmiş ve büyük bir ova haline dönüşmüştür. Hürmüz boğazına yakın yerinde ise şekilde görülen büyüklükte bir göl kalmıştır.

13 – 73 bin yılları arası dünyamız iklimi çok çok soğuktur; insan yaşamına uygun bölgeler çok sınırlıdır. İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. Bu seçenekler arasında en ideali - Arkeolojik bulguların gerektirdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan - Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır. Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi (ve diğerleri), buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür. Çünkü yüksek dağların (Zağros Dağları) tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamışlar; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Solifluksiyon olayı!).


(Nil vadisi hariç, zira besleme havzası ekvatorda olduğu için buzul örtüsünden yoksundur ve solifluksiyona dayalı sel felaketleri oluşmamaktadır. Nil ırmağını diğer ırmaklardan ayıran bu farkın eski Mısır’lı bilginlerce bilindiği Eflatun’un Timaos ve Kritias adlı eserlerinde vurgulanır!).

Şekil: Solifluksiyon olayı oluşumu

Aşağıdaki Şekil'de, Meteor araştırma gemisinin yaptığı araştırmalara göre Basra Körfezinin buzul dönemi sonu tekrar dolması aşamaları gösterilmektedir. Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde! Çünkü buzulların ergimesiyle oluşan suların denizlere dolmasıyla, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm kadar yükselmekte, dolayısıyla denizlere komşu olan tüm ovalar ve vadiler yavaş yavaş tekrar deniz suları ile kaplanmaktadır. Bu adalarda yaşayan insanlar, hem her yıl tekrarlanan sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene biraz daha deniz suları altında kalmasıyla boğuşmak zorunda kalmışlardır.

Şekii: Meteor'un araştırma sonuçlarına göre Basra körfezi gelişimi




İnsanların bir araya gelip toplumsal hayat sistemini oluşturmasına yol açan sınırlayıcı ortam koşulları, işte bu durumdur! Bunun sonucu insanlar arası karşılıklı etkileşim kritik değere ulaşmış ve insanlar, toplum hayatı denilen yeni bir üst sistem oluşturmuşlardır. Ama sistemin sahipliği konusunda çok büyük bir hata yapmışlardır. Kuvvet dediğimiz yaptırımcı faktörün varlıkların dışında olduğunu varsaydıkları, tanrısal güçleri temsil ettiklerine inandıkları bir ‘tepedekiler’ anlayışı bırakmışlardır.


Her şey bir ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaçlar bilgi oluşturularak giderilirler. Her darda kalan, sıkışan öğe, sorunu aşmak için arayışlara girer ve bunun sonucu bilgiler üretilmeye başlanır. İnsanların insanlaşması, yani vahşi davranışlı hayat tarzından, uygar ve birbirlerine karşılıklı saygı duyan bireylere dönüşmesi de bir ihtiyaçtan doğmuştur. Gittikçe sulara gömülen ve her yıl sürekli sel felaketlerine maruz kalan bir adada mahsur kalan yabani insanlar, bu zor durum karşısında çare arayışına girerler.


O zamana kadar herkes birbirlerini rakip veya düşman olarak görürken ve birbirlerinden bağımsız olarak avcılık ve yabani meyve toplayıcılığı ile geçinirken, doğanın karşılarına çıkardığı bu her yıl tekrarlanan sel felaketleri ve gittikçe yükselen deniz seviyesi karşısında, gidecek başka yerleri olmadığı için, karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalmışlardır. İnsanlar (ve çevre faktörleri) arası etkileşimler doruk noktasına ulaştığında, karşılıklı uzlaşma sağlanacak bir “order parameter= düzen ölçütü” oluşturulmuş ve insanlar bu düzen ölçütüne uyarak toplumsallaşmayı başlatmışlardır.


Adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır!


Bir insanın normal olarak toplayacağı yabani meyve veya avlayacağı canlı sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadardır; halbuki duvar yapımı ile uğraşan insanların besinlerini karşılamak da onlara düşünce, çözüm arayışına girmişlerdir.


Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat usulleri bilgileri geliştirilir. Karşılıklı bağımlılık ve farklı alanlarda uzmanlaşarak verim ve üretimin artırılması sistemi olan toplumsallaşma, böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve böyle yeni bilgi sistemlerinin oluşturulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir.

Görüldüğü üzere dinamik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar. Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıktı. Öyleyse, başka meslekler de oluşturulmak zorunda, çünkü, duvarcının ihtiyaçlarının karşılanması gerek! Eskiden herkesin bağımsız olarak yaşadığını ve her türlü ihtiyacını kendisinin karşıladığını düşünürsek, şimdi karşılıklı bağımlılık içinde bir hayat sistemi oluşturulması söz konusudur. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor.

Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla besin maddesi elde etme çabası içine girmişlerdir. Böylelikle toplumsallaşmanın ilk adımı atılmıştır!

İnsanların yaşam ortamlarında gerçekleşen bu zorlayıcı koşullar nedeniyle, yeni bilgiler üretilmiştir. Bu yeni bilgiler insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Bağımlılık yaşam standardının yükselmesine ve daha dar bir alanda daha fazla insanın birlikte yaşayabileceği yeni bir hayat sistemi ortaya çıkışına yol açmıştır. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 km2lik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar. Önceki bölümlerde vurgulanan bağlayıcı kuvvet ve enerji kazancı ilişkisi toplumsallaşmanın sırrını anlamak için gereklidir.

Daha ekonomik bir yaşam tarzı olan toplumsallaşma, ancak ve ancak insanların bilgi düzeylerinde gerçekleştirecekleri gelişmelerle sağlanabilmektedir. Çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler, bu konularda özel bilgiler oluşturulmasıyla mümkündür.


Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve insanları tekrar büyük bir sorunla karşı-karşıya getirmiştir. Arkeolojik-paleoantropolojik bulguların gösterdiği üzere, ilk yazılı anlaşma öğeleri resimlerden oluşur. Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır.

Böyle bir ortamda toplumsallaşmayı başlatan Sümerlerin, tufan sonrası geldikleri Mezopotamya’da “kültürlü efendiler” olarak adlandırılmasının nedeni budur.


Özetle:
—Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilincindedirler.

—Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.

—Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar.

—Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar).

—Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.

—Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.

—Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..

—Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.

Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır.

Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece, atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir.
6.3-   İnsanlığın Doğa Hakkında Bilgi Oluşturmaya Başlamasının Aşamaları

Geçmiş bölümlerde aktarılan tüm bu olaylar ve gelişimler yeryuvarı tarihi yıllıklarında kayıtlıyken ve biz insanlar bu bilgilere ancak son asır içinde ulaşabilmişken; beyinleri henüz yeni yeni gelişen ve doğa ve dünyamız hakkında ilk fikirleri oluşturmaya başlayan insanların ne tür aşamalardan geçtiklerini, yine yeryuvarı yıllıklarından takip edelim.


İnsanlar, doğa ve dünya hakkında fikir üretimine, yaklaşık 30 bin yıl önceleri, kadınların çocuk doğurarak yeni bir canlı dünyaya getirmesini “yaratıcılık” sayıp, hamile kadın heykelcikleri yaparak başlamışlardır. Yaklaşık 15 bin yıl önceleri, “hayat” sorusunu irdelemiş olmalılar ki, ölümden sonra insanların tekrar canlanacakları inancıyla, ihtiyaç duyacakları tüm değerli eşyalarıyla birlikte ölülerini gömmeye başlamışlardır.


Toplumsallaşmayı ilk defa başlatan ve insanlığa ilk yazılı belgeleri miras bırakan Sümerlere göreyse ( Kramer 1956, 1961, 1963; Çığ 1995, Gılgamış destanı):

-Tanrılar doğa ve dünyanın sahibi ve yaratıcısıdırlar; doğadaki her şeyin bir tanrısı (sahibi) vardır. Tanrı(lar) insanları kendilerine hizmet etsin diye çamurdan yaratmışlardır. Tanrılar insanlarla evlenirler ve onlardan doğanlar yarı-tanrı olurlar (binlerce yıl yaşayabilirler).

-Tüm bilgiler Tanrı(lar) tarafından insanlığa verilmiştir; özel insanlara görünüp, onlar vasıtasıyla insanlığa gerekli bilgileri ve uymaları gereken kuralları bildirirler. Her topluma kendi diliyle bir temsilci (peygamber) gönderilir. “Me” adıyla bilinen ilahi mesajlar (kitabı) vardır ve kim buna sahipse, onun toplumunda işlerin iyi gideceğine inanılır. Doğadaki tüm değişim-dönüşümler tanrılar tarafından insanlara ceza veya ödül olarak oluşturulurlar. Dolayısıyla toplumsal yaşamda işlerin yolunda gitmesi, toplumun başına gelenlerin tanrılarla ilişkilerinin iyi olmalarına bağlanır.

-Buharlaşma denilen bir olaydan habersizdirler ve yağmur denilen olayın, denizlerdeki suyun buharlaşmasıyla yükselen su buharının atmosferde yoğunlaşıp, tekrar yeryüzüne düşmesi olduğunu bilmemektedirler. Sümerlere göre yağmur, gök kubbede kapılar-pencereler açılarak, gök okyanusundaki tatlı suyun yeryüzüne bırakılması olayıdır, dolayısıyla Tanrı, dünya okyanuslarındaki acı-tuzlu suyla, gökteki tatlı suyu birbirinden ayırmıştır. Bu nedenle gökyüzünde fanus şeklinde bir kubbe ve onun dışında bir tatlı su okyanusu ve cennet dünyası tasarlamışlardır. Tanrılar bu gök kubbede kapılar açarak, dünyaya yağmur gönderirler!

-Hücre denilen minicik canlıların var olduklarından da habersizdirler ve bu nedenle de:

i- Toprağa gömülen bir bedenin neden ve nasıl yok olduğunu anlayamayıp, bu bedenlerin Tanrılar tarafından alındığına inanıyorlar veyahut Tanrılara sundukları kurban etlerinin uzun süre yenmeden kalması ve en sonunda mikro-organizmalarca ortadan kaldırılması olayını, “Tanrıların kokuşmuş yiyecek yedikleri” şeklinde yorumluyorlar!

ii- Beden içindeki oluşan hücreler arası metabolik değişim dönüşüm olaylarının insanlarda oluşturdukları duygu-düşünce vs. gibi etkileri bilmiyorlar ve bu nedenle “ruh” dedikleri, bedene girip-çıkan ve kalpte yerleşik olduğuna inanılan bir kavramla açıklıyorlar.

İşte bu hata, yani canlılığımızın beden içindeki hücrelerimize değil de, beden dışı hayali bir “ruh” kavramına bağlanması, insanlığın geleceğini karartan en büyük yanlışlık olmuştur. Hücreler oluşturdukları bedenin hangi faktörlere bağımlı olduğunu, nelerden nasıl etkileneceğini, vs. çok ayrıntılı şekilde bilmektedirler, çünkü bu bilgiler onların genetik bilgi depolarında bulunmaktadır. Bu genetik bilgiler arasında “ruh” diye bir etkileyici kuvvet sistemi bulunmadığından, böyle bir hayali kavramın onlara belletilmesi, onların işletim sistemini allak-bullak etmiştir. (Ruh kavramının atalarımız tarafından nasıl algılandığı “Atalarımızın Doğa Anlayışı” adlı bölümde aydınlantılacaktır.)

- Gravite (yer-çekimi) denilen kuvvetten habersiz olduklarından, dünyayı yuvarlak olarak düşünemiyorlar! Onlar için sadece aşağı ve yukarı olarak iki yön var. İnsanlar ayaklar aşağı, başlar yukarı olacak şekilde dururlar ve bu nedenle dünya tabak şeklinde düz olmalıdır. ‘Elma gibi bir şey üzerinde düşmeden nasıl durulabilir’ düşüncesinden hareketle; dünyayı yuvarlak değil, tabak şeklinde tasarlıyorlar. Bu nedenle dünyayı ve evreni "sandviç-yapılı" gibi düşünüyorlar: En altta "“yer altı-dünyası = cehennem”; en üstte, tatlı suyun geldiği ve (iyi?) tanrıların yaşadığı “gök-dünyası = cennet”; Bu ikisi arasında da "insanların geçici bir süre için yaşadığı Yer". Çok basit bir şekilde özetlemek gerekirse şöyle diyebiliriz: Cennet – cehennem gibi kavramlar, insanların yaşadıkları dünyayı yuvarlak düşünemeyip, sandviç dilimleri gibi tasarladıkları, öldükten sonra ya aşağıdaki veya yukarıdaki bir ebedi dünyaya göç edeceklerini sandıkları bir doğa görüşü ürünüdürler! Günümüzdeki bilgiler ise, değişim-dönüşüm içindeki, yani 4 boyutlu, bir evrende yaşadığımızı ortaya koymaktadır.

Hayatın Ve Toplumsallaşmanın Başlangıcı Konusundaki Geleneksel Bilgiler

Hayatı oluşturucu güç sistemini bedenlerin içindeki sistemlerde (hücrelerde) değil de, bedenlerin dışındaki harici bir varlıkta aramaları, insanların doğum ve ölüm olayının nedenini, dolayısıyla hayatın anlamını kavrayamamalarına neden olmuştur.


İnsanlığın geçmişi hakkında en eski yazılı belgeleri Sümerler denilen bir kavmin bıraktığı çivi yazılı kil tabletler oluşturmaktadır. Bilgiler bir toplumdan diğerine aktarılırken ufak-tefek değişikliklere uğrarlar. Bu değişiklikler insan kültürünün oluşumunda izlenebilmektedir. Şöyle ki: Dünyamızda hemen hemen her toplumda “tufan” denilen tarihi bir olayın izleri bulunmaktadır. Tufan olayı, yukarıdaki paragraflarda açıklanan buzul devri sonrasının çok doğal olan jeolojik olaylarıdır. Ancak bilgi denilen olgu zamanla geliştiğinden ve o zamanın insanları doğa ve dünya hakkında henüz yeterli bilgiye sahip olmadığından, doğa olaylarını yorumlamakta hatalar yapmışlardır.


6.4- Sümerlere ait insanlık tarihi bilgileri

Sümerlerin doğa ve dünya görüşü önceki paragraflarda özetlenmişti. Tufan olayı konusunda Sümerler’in görüşü ise bıraktıkları çivi-yazılı kil tabletlerde şöyle ifade edilmektedir (Kramer 1956, 1961, 1963): Tanrılar Meclisinde insanların doğru yoldan çıktıklarına, namus ve ahlaklarının bozulduğuna bu nedenle de tüm insanlığın yeryüzünden kaldırılmasına karar verilir. Büyük bir tufan oluşturulacak ve tüm dünya sular altında bırakılarak insanlık yok edilecektir. Tanrılardan biri (Enki) bu kararı pek beğenmez ve Ziusudra adlı inançlı ve Tanrılara hizmette kusur işlemeyen iyi bir kralı bu karardan haberdar eder ve bir gemi yaparak yakınlarını ve her canlıdan bir çifti içine yükleyerek bu büyük tufandan kurtulmasını öğütler. Ziusudra öğütleneni yapar ve yedi gün süren büyük bir tufandan sonra gemisinin tekrar karaya oturmasıyla tufandan kurtulur.

Tufan olayı tüm toplumların tarihsel değerlendirmelerinde temel bir dönüm noktası oluşturur ve her toplumda “tufandan önce- tufandan sonra” ayrımı yapılmaya başlanır. Sümer tarihi kayıtlarında “Sümer Kralları Listesi” diye bilinen kil tabletlerde tufandan önceki dönemde 10 adet kutsal soylu kral adı bulunur ve bunların krallıklarının binlerce yıl ömürlü olduğu yazılıdır. Bu tufan hikâyesi ve krallar listesi, Sümerlerden sonraki Mezopotamya kökenli kültürlerin hepsine girer ve ufak-tefek değişiklikler yapılarak, çeşitli adlar altında her toplumun kendisine has bir şekle dönüştürülür. Örneğin Sümerlerden sonraki Asur-Babil kültüründe, Gılgamış destanı oluşturulur ve Ziusudra adlı kralın yerini Utnapiştim alır. Tufan öncesine ait 10 adet kutsal soylu kral (veya peygamber) adları ve bunların ömürleri de toplumdan topluma değiştirilir ama sayı hep 10 olarak kalır.


6.5- Eflatun tarafından hazırlan insanlık tarihi bilgileri (Mısır Kökenli yazıtlara dayanılarak hazırlanmışlardır.)
Hayatla ilgili her şeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlayan felsefe dediğimiz bilim dalının babası kabul edilen Eflatun, zamanının tüm bilgilerini derleyerek, Timaios ve Kritias adlı iki eserinde, insanlığın tarihçesini de ortaya koymaya çalışmıştır.

Timaios ve Kritias’da neler anlatılıyor?





Şekil: Atlantis hikayesi, M.Ö. 9 bin yılında gerçekleştiği söylenen ve Mısır tapınaklarından birinde bulunduğu belirtilen bir belgeye dayandırılır. Şekilde Atlantis hikayesinin aktarım aşamaları gösterilmektedir.

Solon adlı yunan bilgini Mısır ziyareti sırasında, Mısırlı bir bilginden insanlığın geçmişi hakkındaki gerçeği öğrenmiş ve Kritias’ın dedesine aktarmış; o da bu bilgileri torununa aktarmış; Eflatun da bunları ilk defa yazılı hale getirmiştir.

Mısırlı bir ihtiyar rahip Solon’a insanlığın geçmişi hakkında en eski bilgilerin Mısır’daki tapınaklarda muhafaza edildiğini anlatır. Çünkü dünyanın diğer yerlerinde eskiden çok yaygın olarak oluşmuş olan sel felaketleri, oralardaki tüm insanlığı ve bilgiyi yok ederken, Nil vadisi boyunca böyle felaketler olmamış, dolayısıyla, bilgiler korunmuştur!

Bu bilgilere göre, Mısır kültürü 8 bin yıl önce bir kadın-tanrı tarafından oluşturulmuştur. Aynı kadın-tanrı, iklimi çok ılımlı ve toprakları çok verimli başka bir ülkede, bin yıl daha önce (yani o zamana göre 9 bin yıl önce, günümüze göre 11500 yıl önce) bu kültürü oluşturmuştur. (Bu başka ülkeyi Solon (Eflatun) Helen olarak kabul ediyorlar. Ancak Mısır’daki belgede bu ülkenin adı belirtilmiyor, sadece Mısırdan önce uygarlığın başlatıldığı bir yer olduğu vurgulanıyor. Sümer uygarlığının Mısır kültüründen daha önce oluşturulduğu düşünülürse, bu ülkenin Basra - Umman arasında bir yerde olması gerekliliği ortaya çıkar.) Bu kadın-tanrının geldiği ülke Atlantis ülkesidir. Atlantis ülkesi bir boğazla büyük bir okyanusa açılan bir deniz (göl) (Atlas denizi) içinde bulunan bir (yarım?)-adadır. Bu boğazın iç-tarafında yaşayanlarla dış-tarafında yaşayanlar arasında 9 bin yıl önce çok büyük bir savaş olur. Boğazın iç-tarafında yaşayanlar, kendilerine saldıran dış-taraf güçlerini mağlup edeler. Bu arada büyük bir tufan olur ve Atlantis sulara gömülerek yok olur.

“Vaktiyle tanrılar bütün dünyayı, yer yer, kendi aralarında paylaşmışlardı. …. Bu adaletli paylaşmada her biri hoşuna giden payı aldıktan sonra, hepsi kendilerine düşen yerlere yerleştiler. Yerleştikten sonra da, kendi malları, kendi yetiştirmeleri olan bizleri, çobanların sürülerini besledikleri gibi beslediler.”

Deniz tanrısı Poseidon’un payına Atlantis düşer. Poseidon Atlantis’in yerli halkından Cleito adlı bir kızla evlenir ve 5 ikiz oğulları olur. Ülkesini bu 10 yarı-tanrı oğulları arasında bölüştürür ve en yaşlısı Atlas’ın başkanlığında birlikte yaşamalarını sağlar.

“On kraldan her biri, kendi payına düşen topraklarda, kendi şehrinde halka hükmediyor, yasaların çoğunu kendisi koyuyor, dilediği kimseyi cezalandırıyor, dilediğini öldürtüyordu. Ama kralların birbirleri üzerindeki nüfuzu ile aralarındaki karşılıklı bağlar Posedion'un emirlerine göre düzenleniyordu. … Posedion tapınağına diktikleri oreikhalkon'dan sütun üzerine kazılmış yazılara uyarak, böyle davranıyorlardı.”

İşte o zamanlar bu ülkenin kuvveti, erkesi çok büyüktü, Tanrı bu büyük erkeyi, anlattıklarına göre, şu yüzden bize karşı çevirmiş:

Birçok nesiller boyunca, tanrıca yaradılış yönleri üstün geldikçe, yasalara boyun eğdiler, kanlarına karışan Tanrıca öze bağlı kaldılar. …. Birçok ölümlülerle sık sık birleşmeleri yüzünden, kendilerindeki tanrıca öz gitgide azalıp insanlık özü üstün gelmeğe başlayınca, o zaman, içinde yaşadıkları refahı hazmedemeyerek, soysuzlaşmaya başladılar; görmesini bilenlere çirkin göründüler, çünkü en değerli şeylerin en güzellerini kaybetmişlerdi. … Yasalara göre hükmeden, böyle şeyleri çok iyi görebilen tanrıların Tanrısı Zeus, işte o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklını başına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren'in ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki:”

Eflatun’un anlatımları aniden kesilir ve hikâyenin sonu bilinmez; çünkü yaşanılan toprakların aniden denize gömüldüğü ve Atlantis uygarlığının kayıp olduğu, bu nedenle de bilgilerin burada kesildiği ima edilir. Görüldüğü üzere, 10 tanrı-soylu kral ve namus-ahlak bozulmasına bağlanan bir tufan hikâyesi yine karşımıza çıkıyor.


Atlantis’in diğer önemli özellikleri arasında şunlar yazılı:


Şekil: Eflatun’un anlattıklarına göre Atlantis krallığının bulunduğu bölge, kuzeyi yüksek dağlarla çevrili, bir boğazla büyük bir okyanusa açılan bir deniz içinde bir (yarım-ada) ada ve içinden ırmaklar akan ve 540 x 190 km boyutlarında çok verimli bir ovaya sahip bir ülkedir.

1. MÖ. 9000 lerde, Atlas denilen ve gemilerle geçilebilen bir deniz vardır; bu Atlas denizi, çok büyük bir okyanusa açılan bir boğazın iç tarafında bulunmaktadır. (Bu hikâyedeki özel isimler iki defa değiştirilmişler ve ilgili halkın diline çevrilmişlerdir; önce Mısırlılar, sonra da Solon tarafından!)

2. Bu Atlas denizinin boğaza yakın tarafında, Atlantis adında bir ada vardır ki, Asya ve Afrika’dan büyüktür. Bu adadan diğer adalara ve gölü çevreleyen karaya geçilebilmektedir.

3. Gölü çevreleyen kara gerçekten büyüktür ve çok yüksek dağlarla kaplıdır. Bu dağlar adaları ve göl çevresindeki ovayı kuzey rüzgârlarından korumaktadır. Bu yüksek kara, (boğazın olduğu yerde) bir dil gibi denize uzanmaktadır ve yanından bir ırmak akmaktadır.

4. Eskiden çok sayıda sel felaketi olmuştur ve bu sellerle öyle toprak kaymaları olmuştur ki, çevredeki dağların yamaçları çırıl-çıplak kalmışlardır.

5- Bu gölün çevresinde dikdörtgenimsi bir ova bulunmaktadır. Boyutu » 540 x 190 km'dir, Tüm bu ova derin ve geniş bir su kanalıyla çevrelenmiştir. Ayrıca tüm ovayı enine ve boyuna kesen çok sayıda başka su kanalları vardır.
Ülkede (ovada ve adalarda) dünyanın en verimli toprakları bulunmaktadır, öylesine ki her türlü bitki ve sebze yetişebilmektedir; hem de öylesine bol miktarda ki, fil gibi hayvanlar bile beslenebilmektedir. İklim öylesine uygundur ki, her türlü baharat ve meyve (nar, narenciye, hindistan cevizi, vs) yetişmektedir.

6- Bu Atlantis ülkesinde, bir ucu okyanus kenarındaki boğaza, diğer tarafta Mısır ve Adriyatik’e kadar etkili olan bir imparatorluk kurulmuştur. Günün birinde (11500 yıl önce) bu devlet tüm kuvvetlerini toplayarak önce ??? devletine, sonra Mısır’a saldırır.

Bu arada korkunç sarsıntılar ve sel felaketleri olur ve her şey ve herkes çamurlara gömülür. Atlantis adası da bu arada gömülerek yok olur. Her şeyin çamurlara gömülmesi nedeniyle, eskiden gemilerin geçebildiği bu deniz, bir bataklığa dönüşür ve geçilmez olur! (Solifluksiyon olayı sonucu gölün çamurla dolması olayı)

Şekilde buzul devri süresinde Basra Körfezi ve çevresinin coğrafik tasarımı verilmiştir. Görüldüğü üzere, Basra körfezi suları çekilmiş ve Hürmüz Boğazı (Bahreyn) yakınlarında kalan küçük bir göl artığı kalmıştır. Eflatun’un anlatımında sözü edilen deniz bu olmak zorundadır, çünkü “eskiden gemilerin geçebildiği bu deniz, bir bataklığa dönüşür ve geçilmez olur” ifadesi ancak böyle bir ortam için geçerli olabilir.


Şekil: Buzul devirlerinde yüksek dağların tepeleri ve yamaçları buzullarla kaplıdır ve deniz seviyesi yaklaşık 130 mdaha düşüktür. Bu durumda, Basra Körfezi kurumuştur ve ucunda yaklaşık 20 m. derinliğinde bir göl bulunmaktadır.

Yaklaşık 14 bin yıl önce buzul devrinin sona ermesiyle, deniz suları tekrar yükselmeye başlar. Hint okyanusu kıyılarında yaşayan insanlar yükselen deniz sularından kurtulmak için göç edecek yerler aramaya başlamak zorunda kalırlar. Boğazın dış-tarafındakilerle, iç-tarafındakiler arasında olduğu söylenen savaş, göçe zorlanan bu kavimlerden kaynaklanmış olmalıdır.

Verilerin Değerlendirilmesi ve Sonuç

6.6-Atlantis neden bir hayal ürünü olamaz ve kesinlikle gerçeklere dayalıdır?

Neden Platon’un Atlantis aktarımı bir hayal ürünü olamaz ve mutlaka gerçeklere dayalıdır?
1- Hikaye, jeologların SOLİFLUKSİYON dedikleri bir olayla başlamaktadır: Eskiden çok sık sel felaketleri ve toprak kaymaları olduğu ve bunlarla dağ yamaçlarının tamamen çırıl-çıplak kaldığı, ama bu tür sel felaketlerinin Nil vadisinde hiç olmadığı, vs..
Böyle bir olay jeolojik verilerle tamamen uyum içindedir ve yaşanılmadan uydurulması mümkün değildir.

2- İlk kentleri 6000 yıl önceleri Basra çevresinde ortaya koyan Sümerler “denizden iki ırmak ülkesine” geldiklerini belirtmektedirler (Ceram 1972). Bu durumda, Sümerler Basra Körfezinde denize gömülen bir yerden kaçıp, Basra yöresine ulaşmış olmak zorundadırlar. (O ada da, daha önceleri batan adalardan gelenlerin bir ara istasyonu olabilir).

3- Mısır’daki tapınaklarda “Deniz toplumlarının istilası” başlıklı belgelere rastlanılmıştır. Denizden gelen bir toplum olduğuna göre, bu insanların atalarının yaşadığı “batık bir ada” da var olmak, üstelik Mısır’a çok uzak olmamak zorundadır.

4- Kutsal Kitapların Yaratılış bölümünde, “Doğuda bir yerdeki Eden Bahçesinden = Cennet’ten” ve o bahçede akan Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon adlı, günümüzde ikisi mevcut olmayan ırmaktan söz edilmektedir. Allah insanı bu bahçede yaratır, ama onlar orada günah işledikleri için o bahçeden kovulurlar ve yeni dünyalarına sürgün edilirler! Atlantis anlatımında da, benzer bir ortam tanıtılmakta ve: “ Asil soylu Efendilerin zamanla ahlakları bozulduğu için, Tanrılar onları cezalandırmaya karar verirler ve ....” şeklinde bitmeyen bir cümleyle olay sonlandırılmaktadır.

5- Atlantis adasının bulunduğu denizin, önceleri gemilerin dolaşabildiği bir ortam iken, sel felaketleri sonunda bir bataklığa dönüşmesi ve taşıtların dolaşmasına mani olması olayı solifluksiyon olayının doğal bir sonucudur ve buzul dönemi sonu Basra-Hürmüz ovası üzerindeki gölde mutlaka gerçekleşmiştir.

6- 560 km uzunluğunda ve 340 km genişliğinde bir ova, Basra-Hürmüz arası düzlüğe tam uymaktadır.

7- "Herkül Sütunları'nın ötesinde" büyük bir okyanusa açılmaktadır. (Herkül sütünları Hürmüz boğazı olarak kabul edildiğine, hemen Hint Okyanusu’na geçilir.

vs.

Daha bunlar gibi bir çok gerekçe, Eflatun’un aktardıklarının kesinlikle gerçeklere dayalı olduğunu göstermektedir.

Ancak Platon’un olayı yazılı hale getirmesinden önceki binlerce yıllık sözlü aktarımlarda, çok büyük boyutlara ulaşan çarpıtılmaların olaya karışmış olması kaçınılmazdır. Örneğin: Asya ve Afrika’dan daha büyük olan bir ADA! Vs.. (Adı üzerinde, bir ada, ama anlatan bu adanın bilinen tüm Kıtalardan büyük olduğunu söylüyor. Bu, o dada gelişmiş uygarlığın, tüm çevre kıtalardaki kültürel gelişimlerden daha üstün olduğunu ima etmek için yapılmış olabilir.)

Bir genel müdürden yardımcısına şu şekilde bir sözlü talimat verilir: "Önümüzdeki Cuma günü takriben saat 17.00 civarında 76 yılda bir kez gerçekleşen bir olay meydana gelecek ve Halley Kuyruklu Yıldızı'nı bölgemizde görmek mümkün olacaktır. Lütfen memurları bahçede toplayınız, kendilerine bu ender görülen olayı açıklayacağım. Havanın yağmurlu olması halinde gözlem yapmak mümkün olmayacağından, memurları kantinde toplayınız, kendilerine bu konuda bir film gösterilecektir.“


Müdür yardımcısının daire başkanlarına talimatı ise şöyle olmuştur: "Genel Müdürün emri üzerine: Halley Kuyruklu Yıldızı önümüzdeki Cuma günü saat 17.00 de binamızın üzerinde gözükecektir. Dışarıda yağmur yağdığı takdirde, personeli kantinde toplayınız ve bu çok ender olan olay sadece 76 yılda bir olduğu gibi kantinde gösterilecektir.“
Bir-iki ara aktarmadan sonra, en son olarak personele şu talimat verilir: "Cuma günü saat 17.00de yağmur yağdığı takdirde ender olarak görülen 76 yaşındaki Mr. Halley ve yıldızlan Genel Müdür ile birlikte, binanın dışından kantine doğru gireceklerdir."

Onun için, Platon’un aktardıklarını bilimsel verilerin süzgecinden geçirerek değerlendirmek gerekir. Örneğin: 10-12 bin yıl önceleri insanlar henüz çanak-çömlek yapmasını bilmiyorlardı, bu nedenle de su kaynaklarından uzaklarda yaşamaları olanaksızdı. Basra-Hürmüz Ovası adını taktığımız o zamanın verimli düzlüğünün su olmayan yerlerinde yaşayabilmek için, buzul devirleri süresince toprağı kazarak yer altı suyuna ulaşmış olmaları; buzul devrinin sona ermesiyle başlayan sürekli sel felaketleri karşısında ise, kazdıkları bu su kaynaklarını birbirleriyle birleştirerek, sel sularının kendilerine en az zarar verecek şekilde kanalize etmiş olmaları çok büyük bir olasılıktır. Dolayısıyla, tüm ovayı kapsayan devasa su kanalları sistemi bu şekilde yorumlanabilir. Aynı şekilde, Atlantis adasını çevreleyen iç içe üç duvar, sel felaketleri ve sürekli yükselen deniz seviyesi karşısında başvurulması zorunlu olan korunma yöntemleridir. Vs.

Platon’un anlatımında geçen tüm verileri bir haritaya yerleştirmeye çalışırsak, bu konumların kesişim noktası bize Atlantis’in konumunu verecektir:

1- Fil sadece Asya ve Afrika’ya özgü bir hayvandır; öyleyse tüm diğer kıtalar devre dışı bırakılmak zorundadır.

2- Hindistan cevizi, nar, narenciye vs. sadece tropik kuşakta yetişirler; tüm diğer bölgeler devre dışı bırakılmalıdır.

3- İçinden büyük bir ırmağın geçtiği, 560 x 340 km boyutlarında bir ovanın bir ucunda “geçilebilir bir deniz” ve bu denizde adalar olacak ve buradan bir boğazla büyük bir okyanusa ulaşılacak!

4- Adanın hemen kuzeyinde çok yüksek bir sıra-dağ kuşağı bulunacaktır.

5- Arkeolojik veriler sivilizasyon başlangıcının Güney-Batı-Asya konumlu olduğunu gösterdiğinden (Braidwwod 1885), bu coğrafik ortamda bulunması gerekir.

Bunlara uygun tek bir nokta vardır: 10-12 bin yıl öncelerinin dünya coğrafyasındaki Basra-Hürmüz-Ovası ve uç kısmındaki göldeki bir ada!

Bu gerekçeler ışığında, artık Atlantis konusunda tartışılacak bir nokta olmamalı ve asırlardır aranan efsanevi ortamın bu günkü Basra Körfezinin Hürmüz Boğazına yakın bir yerinde olması kabul edilmelidir.

Not 1: Bu yazı “GEDİK, İ., 1992: Atlantis: Efsanevi batık kent nerede? Türklerle ilişkisi var mı? Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı 285, s.8-10, İstanbul.” başlıklı makaleden türetilmiştir.

O makalede, Türkçe ile Sümerce’nin aglütüne dil gurubuna sahip diller olmaları ve ortak sözcükler içermeleri nedeniyle aynı kökenli olmaları gerekliliği yanında şu konular vurgulanmıştır.

i- Türkler Orta Asya’da zamanla kuruyan bir “iç denizin” kaybolması nedeniyle çeşitli yönlere doğru göçe mecbur kalan bir kavim olarak bilinmektedir;
ii- Sümerlerle aynı kökenli bir dil konuşması aynı yörede birlikte yaşamayı gerektirir;
iii- Söz konusu “iç denizin” oluşması ve kuruması, buzulların ergimeye başlaması ve ergimenin sona ermesi dönemine (yani 14 bin yıl ile 3-4 bin yıl önceleri arasına) denk gelmektedir.

Tüm bu olayları birbirleriyle ilişki içine sokacak bir yorum ise ancak şöyle olasıdır.

“Denizden iki ırmak ülkesine” gelmek, ve “kuruyan bir iç-denizin kenarında” yaşayan bir kavim olma olguları nasıl karşılıklı bir uyumla, ortak bir çıkış noktasında buluşturula bilinir?

Bu sorunun çözümü buzul devri sonrasının coğrafik görüntülerinin tasarımıyla mümkündür.

Son buzul devri 723 ile 13 bin yıl önceleri arasını kapsar. Bu süreç içinde dünya iklimi çok soğuk olduğundan insanların yoğun olarak yaşadıkları yerler yukarıda açıklanan düşük konumlu ve ekvatora yakın ırmak vadileri olmak zorundadır. Orta Asya’da o zamanlar bir iç deniz de bulunmamaktadır. Orta Asya’da iç deniz oluşması olayı, buzul devrinin sona ermesiyle ergimeye başlayan buzulların oluşturdukları bir tatlı su yığışımı olayıdır. Gerek Himalaya dağları, gerekse Altay dağları tepelerinde bulunan buzulların ergimeleri sonucu oluşan sular, Tarım Havzası gibi Orta Asya’nın çukur bölgelerinde toplanarak bir tatlı su gölü oluşturmaya başlarlar. Bu tatlı su denizi yaklaşık 14 bin yıl önceleri oluşmaya başlar ve buzulların ergime oranı arttıkça büyür. Bu iç denizin büyümesi yaklaşık 6-7 bin yıl öncelerine kadar devam eder.

Bundan sonra ise söz konusu iç deniz kurumaya başlar, çünkü dağların tepelerindeki buzulların ergimesi, dolayısıyla göle su akışı sona ermiştir. Halbuki buharlaşma düzenli bir şekilde sürmektedir ve bu nedenle, su girdisi azalan iç deniz kurumaya başlar ve göl kuruyup-küçüldükçe, çevresinde ona bağımlı olarak yaşayan toplumlar da göçlere başlarlar. Finler, Estonya’lılar 5-6 bin yıl önceleri kuzey-batıya, Hunlar 2 bin yıl önceleri batıya, Selçuklular, Osmanlılar bin-binbeşyüz yıl önceleri güney-batıya, vs. göçerler. Geriye kalanlar da yerel Orta-Asya Türklerini oluştururlar.

Öyleyse Orta-Asya “iç-denizi” denilen bu eski göl, sadece 12-13 bin ile 3-4 bin yıl önceleri arasında oluşan ve sonra tekrar yok olan bir oluşumdur. Bu nedenle 13 bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da yoğun bir insanlık barındıracak uygun bir ortam yoktur, çünkü buzul devrinin soğuk iklim koşullarında buralarda hayat sadece mağaralarda mümkündür. Mağaralarda ise sınırlı sayıda insan yaşayabilir. Halbuki Basra-Hürmüz ovası diye tanımladığımız devasa düzlük, deniz seviyesinin bile altındadır ve ekvatora yakın olduğundan buzul devrinin soğuk iklim koşullarında en yoğun insan yaşamına sahne olabilecek bir konumdadır.

Sümerlerin ve bizlerin atalarının bu eski mezopotamya ovasında ortak bir yaşam sürdürdükleri ve bu nedenle ortak bir dil konuştuklarını kabul edecek olursak, 12-13 bin yıl önceleri buzulların ergimeye ve deniz seviyesinin tekrar yükselmeye başlaması sonucu bu ovalarda yaşayan insanların ovalardan çekilmek ve yüksek tepelere veya dağlara doğru kaçmaktan başka çareleri yoktur. Türk kavimlerinin atalarını kuzeydeki dağlara doğru göçmeye başlayan bir topluluk olarak düşünürsek, Orta Asya’da yeni oluşmaya başlayan bir göl kenarının arayışta olan bir toplum için çok ideal yeni bir yerleşim yeri olacağını düşünebiliriz. Bu durumda, Sümerler’le olan dil akrabalığı da anlamlı bir yoruma kavuşur. Sümerler de, Basra-Hürmüz ovasındaki adalarının deniz suları ile kaplanması sonucu, adadan kaçarak kurtulan insanların Dicle-Fırat vadisine çıkan torunlarını oluştur.

Not 2: Mo’nun Çocukları

Yukarıda açıklanan buzul devri ve sonrası etkilerinin, sadece Basra-Hürmüz ovasında değil, dünyanın her yerinde benzer türde yaşam gelişimlerine neden olacağı kesindir.

Nitekim Hindistan ve Güney-Doğu Asya ülkelerindeki eski efsanelerde de, Atlantis olayına benzer türde toplumsal hayat başlangıcı oluşumlarının yaşandığı anlatılmaktadır. “Children of Mo” olarak bilinen eserde de, gittikçe denize gömülen bir adada insanların toplumsallaşmayı başlatıcı bilgileri oluşturması ve bu adadan kurtulan insanların (Mo’nun çocuklarının) bu toplumsallaşma bilgilerini gittikleri yerlerde yaymaya başladıkları konusu anlatılmaktadır.



Devamı DOM-


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder