ÖZET

DOM = Dinamik Oluşum Mekanizması neden çok önemlidir?


    DOM haricindeki görüşler neden insanlığın sorunlarını çözemez?



Nerelerden Geçerek günümüze geldik? 
Doğada düzenleyici bir güç sistemi olduğuna inanıyor ve atalarımızın “Tanrı veyahut Doğa” adını verdikleri bu güç sistemini anlamaya ve tanımlamaya çalışıyorum.

ÖZET:


Her şeyden önce beynimizin arka planında şu soruları tutarak bir görüş oluşturmaya çalışmalıyız:

SÜREKLI BIR DEĞIŞIM-DÖNÜŞÜM IÇINDEKI DINAMIK BIR DOĞADA YAŞIYORUZ.

PEKI:

        1-Varlıklar neden değişiyor? Değişmeyen herhangi bir şey var mı?
        2-Bu dinamizmi (değişimleri) kim (veya ne) başlatıyor ve yönlendiriyor?
        3-Bu değişim-dönüşümlerin bir yönsemesi var mı? Nereye doğru gidiyoruz?”
        4-Amaç ne? Neden değişim-dönüşüm oluyor?
        5-Bunlardan yararlanarak toplum hayatımız için bir öngörüde bulunabilir miyiz?

1. ATALARIMIZIN TANRI ANLAYIŞI

Atalarımız doğadaki oluşum ve gelişimleri anlayabilmek ve açıklamak istemişlerdir. Örn. Yağmur nasıl oluşuyor; rüzgâr neden esiyor; bitkiler neden baharda filizlenip, kışa girerken solup-dökülüyor; Bir insan neden doğuyor, neden ölüyor; canlılık ne, cansızlık ne? Ve bunlara ek olarak yukarıda sorulan 5 sorunun yanıtı insanlığı hep meşgul etmiştir.
İşte tüm bu olayları ve oluşumları düzenleyip, yönlendiren bir güç sistemi olması gerektiğine inanmışlar ve buna TANRI demişlerdir.
Şimdiye dek doğadaki bu oluşturucu-yönlendirici faktörün varlıkların dışında, onların üstünde bir sistemden gelmesi görüşü egemen olmuştur. Doğa-üstü bir sistemin varlıkları oluşturup, etkilediği ve yönlendirdiği, doğa yasalarını bu doğa-üstü güç sisteminin oluşturduğu, varlıkların ise bir robot gibi bu doğa yasalarına uydukları görüşü, günümüzde hala egemen görüştür. Doğadaki her şeyin tepedeki bir doğa-üstü güç sistemine bağlı olduğu kabul edildiğinden, tepedeki bu güç sisteminin ebedi ve sonsuz ömürlü bir varlık olması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. Bu güç sistemi ebedi kabul edildiğinden, bu görüşe değişmez-sabit  anlamında STATİK SİSTEMLİ doğa görüşü diyoruz.
Doğa-bilimsel araştırmalar, doğada değişmeyen-sabit kalan hiçbir şey olmadığını, dolayısıyla doğanın DİNAMİK SİSTEMLİ olduğunu gösteriyor. Bu nedenle DİNAMİK SİSTEMLİ bir karşıt görüş de var.
Doğada bir oluşturucu, yönlendirici faktör olduğu kesin. Şimdi bu oluşturucu, yönlendirici faktörün varlıkların içsel bileşenlerinden mi, yoksa dışlarındaki doğa-üstü bir kaynaktan mı geldiğini araştıralım. Oluşturuculuk, yönlendiricilik derken bunlar arasında temel bir fark olduğunu bilmek gerekir.
Oluşturuculuk, bir yaratma işlemidir, küçük öğeler, parçalar birleştirilerek, yeni bir şey ortaya çıkarılır. 2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu. Her iki araç da, insanların bilgi oluşturma yeteneğine göre oluşturulmuştur ve insanların bilgi oluşturma yeteneği de zaman içinde gelişmektedir.Yani oluşturma işleminde bilgi faktörü ilk sırada yer alır.
Yönlendiricilik ise varlığın nereye gideceği, nasıl davranacağı gibi konuları belirleyen faktördür. Her iki faktörün kaynağı da aslında aynıdır. Birinde, yeni bir varlık, yeni bir üst-sistem oluşumu gerçekleşir, diğerinde ise, var olan oluşumların davranışları belirlenir. Döllenmiş bir yumurtanın çoğalarak bir hayvan bedeni oluşturması, bir yaratıcılık iken, hücrelerin veya hayvanların sağa-sola gitmeleri yönlendiriciliktir.

2. BILIM DÜNYASINDA YENI GELIŞMELER IŞIĞINDA “YARATICILIĞIN” NASIL GERÇEKLEŞTIĞI:

Herman Haken adlı bir fizik profesörü, laser ışığı teknolojisinden esinlenerek, doğadaki varlıkların, “birlikte işlem yaparak” sıkışıklıktan kurtulabileceklerini fark eder (Haken 1983, 2000). Lazer ışığı olayının nasıl gerçekleştiğini görelim.
 İlk laser ışığı, Al2O3 kimyasal bileşimli yakut mineralinde, bazı Al (alüminyum) atomları yerine Cr (Krom) atomları yerleştirilerek oluşturulan suni yakutla elde edilmiştir. Suni yakut minerali bir tüp içine yerleştirilir. Tüpün uçlarına birer yansıtıcı (ayna) konur. Mineral içindeki krom atomları dışarıdan bir radyasyonla uyarılır. Atomun elektronları  gelen foton (radyasyon) enerjisini önce alırlar, sonra tekrar çevreye yayarlar. Çevreye yayılan fotonlar tüp-uçlarındaki yansıtıcılardan geri yansırlar ve tekrar elektronlara çarparlar. Elektronlar bu fotonu tekrar alıp, tekrar çevrelerine gönderirler, vs. Bu olay devam ettikçe, ortamdaki foton-trafiği anormal artar ve mineral içinde çok sıkışık bir durum ortaya çıkar. Sıkışık durumda kalan atomlar, “birlikte işlem yaparak”  yayacakları fotonların yönlerini, fazlarını ve frekanslarını birbirleriyle uyum içine sokup, çok güçlü KOHERENT - bir ışık oluştururlar  ve yarı-yansıtıcı aynayı delerek dışarı çıkarlar. Atomlar da bu şekilde rahatlamış olurlar.


Laser-ışınları  uygun adımlarla yürüyen insanların yürüdükleri bir köprü üzerinde oluşturdukları muazzam kuvvete benzerler; köprü çökertilir.  Lazer teknolojisinde de, aynı yönde, aynı frekansta ve aynı fazda olan fotonların, güçleri üst-üste çakışırlar ve en sert çelikleri bile yumuşak bir peynir gibi kesebilirler.
Fizikte, “hold firmly together to build a whole = bir bütün oluşturmak için sıkı bir şekilde bağlanma” anlamına gelen “coherenz” diye bir terim vardır. Latince cohaerere =  co- ‘birlikte’ + haerere = ‘bağlanma-yapışma’ sözcüğünden kökenlenir. İşte koherent sinyaller böyle bir “birlikte hareket etme” dürtüsü ürünüdürler.
Ortada çok zor gerçekleştirilebilecek bir olay var:
Birinci Zorluk, tüm atomların yayacakları fotonun yönünün yarı-yansıtıcı tarafına doğru olmasında uzlaşmaları;
İkinci Zorluk, tüm atomların yayacakları fotoların frekanslarının birbirleriyle aynı olacak şekilde uzlaşmaları;
Üçüncü Zorluk, tüm atomların yayacakları fotoların fazlarını öyle ayarlamaları ki, yarı-yansıtıcı aynaya ulaştıklarında, hepsi birbirleriyle aynı fazda olsunlar ve bu sayede birbirleriyle rezonansa girerek, güçlerini üst-üste çakıştırsınlar ve yansıtıcıyı delip, dışarı çıkabilsinler.

Burada üzerinde durulması ve sorulması gereken soru şudur: Bu kadar zorlukların üstesinden gelinecek şekilde atomları ortak bir davranışta bulunmaya yönlendiren zorlayıcı bir faktör bulunması şart ve gereklidir. Bu faktör varlıklara nasıl verilmektedir? Varlıkların içsel dinamiklerinden kaynaklanan bir faktör müdür, yoksa harici olarak onları etkileyen doğa-üstü bir sistemden mi gönderilmektedir?
Bir işlem veya eylem yapmak için ENERJİ gerekir, Enerji ise sadece kuantsal sistemde, yani varlıkların içlerindeki bileşenlerinde bulunmaktadır. Kuantum fiziği deneyleri de, atom-altı öğeler dünyasının bilgi-ve bilinçle, çevrelerindeki tüm oluşumları algılayarak (bilgi edinerek) ve bu verileri yorumlayarak davrandıklarını göstermektedir. Dolayısıyla, laser aleti içindeki atomları, ortak bir eylem oluşturmaya yönlendiren faktör, onların içlerinden gelmektedir. Haken (2000) bu durumu şu şekil ile açıklamaktadır: Atomlar bir kuvvet alanı (informator=order-parameter=düzen-ölçütü = düzenleyici BİLGİ) oluştururlar, sonra atomlar bu kuvvet alanına uyarak davranırlar (köleleşirler).
Kuvvet alanları, doğal sistemin trafik levhaları işlevini görürler; varlıklar nasıl davranacakları bilgisini bu alanlardan alırlar.
Koherent sinyal sistemi, her sıkışık durumda olan varlıklar arasında gerçekleştirilir ve yeni bir üst-sistem oluşumuyla sonuçlanır. Hücrelerin birleşerek bir beden oluşturmaları, karıncaların “birlikte-işlem-yaparak” bir koloni oluşturmaları da yine sinerjetik fizik ilkeleri çerçevesinde, ortak bir etkileşim (bir kuvvet) alanı ortaya konulması ve sonrasında da tüm katılımcıların bu ortak kuvvet alanına uyarak davranmaları şeklinde gerçekleşmektedir. Nitekim insanların da ilk toplumsal bir sistem oluşturmaları, bir  ada üzerinde hapis edilmeleri ve yükselen deniz seviyesi nedeniyle gittikçe sıkışıp- kalmaları ve karşılıklı iş-birliğine girerek bu sıkışıklığa çare olarak ilk toplum hayatını ortaya çıkarmaları şeklinde olmuştur. Ama statik sistemli bir hayat görüşü üzerinde anlaşılma yapılması, bu toplumsal oluşumların başarısız olmalarına neden olur ve bu durum günümüzde hala sürmektedir. Doğadaki enerji sistemini yanlış yerde varsayılarak, statik sistemli bir tanrı anlayışı tasarlanmıştır. yanlış yönde ilerlenmektedir.
Doğadaki atomların molekül, moleküllerin hücre, hücrelerin beden gibi bir üst-sistem içinde bir araya gelmeleri, onların rastgele birbirleriyle çarpışmalarıyla değil, karşılıklı olarak birbirleriyle anlaşıp-uzlaşmaları sonucu olmaktadır. Bu oluşumların nasıl geçekleştiklerinin fiziksel ve matematiksel formülasyonları Herman Haken tarafından önce  “Synergetics” adı altında (1983) ve sonra (2000) “information & self-organisation” başlığı altındaki çalışmalarıyla ortaya konur. Yani, sıkışıklıktan kurtulmanın sağladığı bu rahatlamanın, küçük öğelerin birlikte işlem yaparak, alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru evrimsel bir gelişmeye götürdüğü dinamik sistemler fiziği (sinerjetik) ile anlaşılır olmuştur.
Tek başına yaşayan bir insan, hem sebze, tahıl üretmek, hem tahılları öğütüp un yapmak, hem yiyeceği eti sağlamak, hem fırın, çanak-çömlek yapmak zorundadır. Böyle bir insan dinlenmeye zaman bulamaz. Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede çok daha az koşuşturur ve daha çok dinlenme zamanı olur. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklar için geçerlidir. Birliktelikler hizmet alış-verişlerine dayanır, alış-verişler ise, rezonans = uyum varsa gerçekleşir. Rezonans karşılıklı etkileşimlerle yapılır. Ortaklıkta geçerli olacak kurallar “informator” olur ve varlıklar o info= bilgi ile yönlenirler.
Haken (1983, 2000) ile doğadaki oluşum ve gelişimlerin “information & self-organisation) olarak özetlenen sinerjetik fiziği ilkelerine göre geliştiği ortaya konmuş, ve bilgi = information kavramı fizik bilimi içine dahil edilmiştir.

3. DOĞADA HIÇBIR ŞEYIN EBEDI-SONSUZ OLARAK KALAMADIĞI VE HEP TEKRAR PARÇALARINA AYRILARAK, YENIDEN DOĞAL OLUŞUMLARA KATILDIĞI GÖRÜŞÜNÜN ORTAYA ÇIKMASI

Şekil: Yeni bir şey oluştuğunda, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir  bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Hücrelerimizde yeni bir varlığı simgeleyen bir protein yapılması hücrelerin kimyasal bileşimlerini değiştirir. Hücrelerin bileşimlerinin değişmesi,  molekülleri arasındaki etkileşimleri değiştirir, onlardaki değişimler atomları etkiler. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğelere kadar geri yansır ve  doğa her gün yeniden yapılandırılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır. Zaman dediğimiz değişim-dönüşüm göstergesi buşekilde ortaya çıkar. 
Şimdi bedenimizde gerçekleşen bu değişim-dönüşüm sistemine biraz daha ayrıntılı bakalım. Çevremizde yeni bir şey olduğunu fark ettik. Bu nesneyi, elledik, kokladık, bir sürü özelliğini saptadık, vs. (Burada bir nokta koyup, çocukların büyürken neden her şeyi ağızlarına alıp, onun tadını, sertliğini, kokusunu, vs. anlamaya çalıştığını, ve bu şekilde beyninde bir sürü sinirsel ağ-bağlantısı oluştuğunu hatırlayalım. Bunlar BİLGİ oluşturma çabalarıdır.) Bu gözlemler beynimizdeki hücrelerimize aktarıldı. Beyinde bir sürü farklı noktada kimyasal ve fiziksel işlemler başlatıldı. (Burada da bir nokta koyup, hücrelerimizde her saniyede 100.000 kadar farklı kimyasal tepkime gerçekleştiğini hatırlayalım. Bunlar da farklı BİLGİ işlem aşamalarıdır) Sonunda çevremizdeki o yenilik hakkındaki bilgiler, hücrelerin alfabesini oluşturan amino-asitlerinden oluşan bir dile dönüştürülür ve bir fiziksel sinyal ile de birleştirilerek, hem beyin içindeki bir çok noktada, hem bedendeki bir çok organda kayıt edilirler. Amino-asitler çevre faktörlerine (asitlik-bazlık) duyarlı moleküllerdir, ortamdaki enerji durumuna (pH, Eh, vs) göre hem kendileri değişirler hem de çevrelerindeki enerji-durumunu değiştirirler. Çevredeki asitlik-bazlık oranının değişmesi, atomik kompozisyonu etkiler ve değişimlere neden olur. Atomik kompozisyondaki değişimler, onların içlerindeki atom-öğelerine yansır ve onların durumlarında (spinlerinde, polarizasyonlarında, fazlarında, frekanslarında vs.) değişikliler gerçekleşir. Sonuç olarak doğada yeni bir varlık oluşması, BİLGİ olarak gerisin-geriye, kuantsal sisteme kadar geri yansıtılır ve doğal sistem, her gün, yeni oluşan BİLGİLERE (yeni kuvvet-alanlarına göre) yeniden re-organize olurlar, yeniden oluşumlar-doğumlar başlatılır.
Doğadaki dinamizmin nerede başladığın, nasıl ve neler tarafında yönlendirildiğini anlamanın en kestirme yolu, hücrelerle bedenler arası ilişkiden geçer. Yenilen bir besin, hayvanın sindirim sistemindeki hücrelerce, önce amino-asit moleküllerine kadar parçalanırlar. Sonra o amino-asit molekülleri kemik, kan, kas, tırnak, saç vs. gibi farklı beden-öğeleri oluşturacak şekilde ihtiyaca göre yeniden kombinasyonlara sokularak ve farklı görüntülü hayvanlar oluşturulur.
Bu oluşturma işleminde, hücreler alt-sistemdir, oluşturulan beden ise üst-sistemdir. Doğa ve dünya bu türde alt-sistem ve üst-sistem yapılarından oluşmaktadır ve sürekli daha ergonomik varlıkların ortaya çıkmaları nedeniyle sürekli olarak kimyasal bileşimler değiştirilip, yeni varlıklar oluşturulmaktadır.
Zaman kavramının anlamının açıklandığı paragraflarda gösterildiği üzere, her sistemin belli bir ömrü vardır; ve o süre sonunda her sistem parçalarına (alt-sistemlerine) ayrışır. Serbest kalan alt-sistem öğeleri, doğadaki değişmiş olan koşulları dikkate alarak, tekrar yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde tekrar birleşmeye çalışırlar. Yani doğa ve dünyamız sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir sistemdir.

4. BILGILERIMIZDEKI BU GELIŞMELERE UYGUN OLARAK TOPLUM HAYATIMIZIN REVIZYONU

Beynimiz görevi, doğayı-dünyayı, yani yaşadığımız ortamı gerçeklere uygun şekilde algılayıp, ona göre bir zihniyet, bir hayat görüşü oluşturmaktır.
Zihniyet iki farklı şekilde oluşturulur:
Biri bizlerin arzuları, beklentileri, düşünme ve değerlendirmemize göredir ve sadece beynimizin ön-alın lobunda işlenip oluşturulan BİLİNÇtir. 
Diğeri, ana-rahmine yerleştirildiğimiz andan itibaren, çocukluğumuzun ilk 6 yılı süresince, çevremizden etkilenerek, çevremizdekilerin kopyalanması ile oluşturulanBİLİNÇ-ALTI sistemidir. Beynimizin büyük kısmı buna tahsis edilmiştir. Bilinç-altı, otomatiğe alınmış davranışlardan, iç-güdülerden oluşurlar. Öyle olmasaydı, her şeyi yeniden, sıfırdan başlayarak öğrenmek gerekirdi, ki buna hiçbir ömür yetmezdi.
Bilinç-altı otomatiğe alınmış davranışlardır. Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar, ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.
Bebeklik süresinde, bebek dışarıdan gelen tüm sesleri, olayları, vs. algılar, ama beyindeki «motor»  devresi henüz etkinleşmemiş olduğundan, tepki veremez. Bu nedenle sadece ağlayarak tepki verir. 6 yaşına kadar devam eden süreçte çocuğun çevre algılama ve tasarlama, hayal kurma yetenekleri baskındır, çocuk çevrede olan biten her şeyi bir teyp gibi kayıt eder. Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşmayı öğrenir. Bu döneme kadar yaşanılanlar BİLİNÇ-ALTI denilen sistemin temelini oluşturur. Programlanmış davranışlardır, insanların temel şartlanmışlıkları bu dönemdeki yaşam koşullarından kaynaklanır.
İnsanlara «Sizi kim yönlendiriyor?» diye sorduğunuzda, «Ben kendim yönlendiririm» derler. Ama bir insanın davranışı iki farklı kaynaktan yönlendirilmektedir: Biri, kişinin kendisinin sahip olduğu bilinç devresidir; diğeri 6 yaş öncesi çocukluk döneminde yaşanılanlara dayalı bilinç-altı devresidir. Bilinç-altı, kişinin hiçbir müdahalesi olmadan çevresindeki olaylardan etkilenerek kopyalanan, yani başka insanların düşünce ve davranışlarının kopyalanmış halleridir. Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır. Bu iki farklı kaynağın insan hayatına etki oranı ise şöyledir: Bilinç %5 veya daha az, bilinç-altı %95 veya daha fazla! (Lipton 2008).
Atalarımızdan devraldığımız bu programların başında ise statik sistemli bir doğada yaşanıldığı görüşü gelir. Atalarımız, doğadaki yönlendirici güç sisteminin, varlıkların üstünde olduğuna inanılan (doğa-üstü) bir kaynağa ait olduğu inancıyla yaşamışlar ve bunu çocuklarına aktarmışlardır. Darwin’ci evrim görüşü de buna dahildir, doğal-seçici, doğa-üstü bir güç demektir.
Statik sistemde toplumlar tepedeki bir lider (kral, sultan, başkan, vs.) ile idare edilirler, yönlendirilirler. Demokrasilerde bile halk tüm yetkiyi tepedeki başkana vermiştir.
        Üzerinde yaşadığımız doğa ise dinamik sistemlidir, varlıklar içlerindeki bileşenlerine bağımlıdır, onlar tarafından yönlendirilirler.  Dinamik sistemde yaşamak zorunda olan insanlara, statik sistemli hayat görüşü aktarılması, insanların mantıklarının çarpıtılmasına, yani zombileşmelerine yol açmıştır.
        Dinamik sistemler fiziği (synergetic), doğadaki her şeyin alt-sistem – üst-sistem ilişkili olduğunu, üst-sistemde geçerli olacak kuralların tüm katılımcıların karşılıklı etkileşimleriyle, yani ortaklaşa alındığını ve böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıktığını göstermektedir (Haken 2000).
         Felsefi açıdan konuyu ele alan Feibleman: (1954) “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” başlığı altında “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatlarında şunu vurgular: Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
Halbuki doğada dinamik sistem geçerlidir ve dinamik sistemde oluşturucu güç (kuantum alemi), çevresiyle sürekli etkileşim içinde olan ve ona göre değişip, doğayı tekrar düzenleyen dinamik bir güç sistemidir. Sabit-statik değil, değişkendir, dinamiktir.
İnsanlığın asırlardır statik sistemli bir doğa (tanrı) anlayışını kopyalayarak şartlandırılması nedeniyle, fizikçi, biyolog, vs gibi tüm bilim insanları dahil, yaratıcılık-oluşturuculuk yeteneğinin varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal sisteme ait olduğunu kabullenmezler. Çünkü bilinç-altları öyle şartlandırıcı programlanmışlardır.
Sonuç olarak şu ortaya çıkar: Toplum hayatı, iş ve meslek mensupları arası ortaklığa dayanır, düzenlenmesi tepedeki bir zümreye (lider, kral, parti, vs.) bırakılamaz, bizzat iş ve meslek mensupları-temsilcilerinin karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre düzenlenmelidir. Yani, sen, ben, o, biz hepimiz toplum hayatının düzenlenmesinde bizzat aktif olarak devrede olmak zorundayız.

DEVAMI 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder