ÖZET

 Hayat görüşümüzün gelişim aşamaları:


Her şeyden önce beynimizin arka planında şu soruları tutarak bir görüş oluşturmaya çalışmalıyız:

SÜREKLI BIR DEĞIŞIM-DÖNÜŞÜM IÇINDEKI DINAMIK BIR DOĞADA YAŞIYORUZ.

PEKI:

        1-Varlıklar neden değişiyor? Değişmeyen herhangi bir şey var mı?
        2-Bu dinamizmi (değişimleri) kim (veya ne) başlatıyor ve yönlendiriyor?
        3-Bu değişim-dönüşümlerin bir yönsemesi var mı? Nereye doğru gidiyoruz?”
        4-Amaç ne? Neden değişim-dönüşüm oluyor?
        5-Bunlardan yararlanarak toplum hayatımız için bir öngörüde bulunabilir miyiz?

1. ATALARIMIZIN TANRI ANLAYIŞI

Atalarımız doğadaki oluşum ve gelişimleri anlayabilmek ve açıklamak istemişlerdir. Örn. Yağmur nasıl oluşuyor; rüzgâr neden esiyor; bitkiler neden baharda filizlenip, kışa girerken solup-dökülüyor; Bir insan neden doğuyor, neden ölüyor; canlılık ne, cansızlık ne? Ve bunlara ek olarak yukarıda sorulan 5 sorunun yanıtı insanlığı hep meşgul etmiştir.
İşte tüm bu olayları ve oluşumları düzenleyip, yönlendiren bir güç sistemi olması gerektiğine inanmışlar ve buna TANRI demişlerdir.
Şimdiye dek doğadaki bu oluşturucu-yönlendirici faktörün varlıkların dışında, onların üstünde bir sistemden gelmesi görüşü egemen olmuştur. Doğa-üstü bir sistemin varlıkları oluşturup, etkilediği ve yönlendirdiği, doğa yasalarını bu doğa-üstü güç sisteminin oluşturduğu, varlıkların ise bir robot gibi bu doğa yasalarına uydukları görüşü, günümüzde hala egemen görüştür. Doğadaki her şeyin tepedeki bir doğa-üstü güç sistemine bağlı olduğu kabul edildiğinden, tepedeki bu güç sisteminin ebedi ve sonsuz ömürlü bir varlık olması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. Bu güç sistemi ebedi kabul edildiğinden, bu görüşe değişmez-sabit  anlamında STATİK SİSTEMLİ doğa görüşü diyoruz.
Doğa-bilimsel araştırmalar, doğada değişmeyen-sabit kalan hiçbir şey olmadığını, dolayısıyla doğanın DİNAMİK SİSTEMLİ olduğunu gösteriyor. Bu nedenle DİNAMİK SİSTEMLİ bir karşıt görüş de var.
Doğada bir oluşturucu, yönlendirici faktör olduğu kesin. Şimdi bu oluşturucu, yönlendirici faktörün varlıkların içsel bileşenlerinden mi, yoksa dışlarındaki doğa-üstü bir kaynaktan mı geldiğini araştıralım. Oluşturuculuk, yönlendiricilik derken bunlar arasında temel bir fark olduğunu bilmek gerekir.
Oluşturuculuk, bir yaratma işlemidir, küçük öğeler, parçalar birleştirilerek, yeni bir şey ortaya çıkarılır. 2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu. Her iki araç da, insanların bilgi oluşturma yeteneğine göre oluşturulmuştur ve insanların bilgi oluşturma yeteneği de zaman içinde gelişmektedir.Yani oluşturma işleminde bilgi faktörü ilk sırada yer alır.
Yönlendiricilik ise varlığın nereye gideceği, nasıl davranacağı gibi konuları belirleyen faktördür. Her iki faktörün kaynağı da aslında aynıdır. Birinde, yeni bir varlık, yeni bir üst-sistem oluşumu gerçekleşir, diğerinde ise, var olan oluşumların davranışları belirlenir. Döllenmiş bir yumurtanın çoğalarak bir hayvan bedeni oluşturması, bir yaratıcılık iken, hücrelerin veya hayvanların sağa-sola gitmeleri yönlendiriciliktir.

2. BILIM DÜNYASINDA YENI GELIŞMELER IŞIĞINDA “YARATICILIĞIN” NASIL GERÇEKLEŞTIĞI:

Herman Haken adlı bir fizik profesörü, laser ışığı teknolojisinden esinlenerek, doğadaki varlıkların, “birlikte işlem yaparak” sıkışıklıktan kurtulabileceklerini fark eder (Haken 1983, 2000). Lazer ışığı olayının nasıl gerçekleştiğini görelim.
 İlk laser ışığı, Al2O3 kimyasal bileşimli yakut mineralinde, bazı Al (alüminyum) atomları yerine Cr (Krom) atomları yerleştirilerek oluşturulan suni yakutla elde edilmiştir. Suni yakut minerali bir tüp içine yerleştirilir. Tüpün uçlarına birer yansıtıcı (ayna) konur. Mineral içindeki krom atomları dışarıdan bir radyasyonla uyarılır. Atomun elektronları  gelen foton (radyasyon) enerjisini önce alırlar, sonra tekrar çevreye yayarlar. Çevreye yayılan fotonlar tüp-uçlarındaki yansıtıcılardan geri yansırlar ve tekrar elektronlara çarparlar. Elektronlar bu fotonu tekrar alıp, tekrar çevrelerine gönderirler, vs. Bu olay devam ettikçe, ortamdaki foton-trafiği anormal artar ve mineral içinde çok sıkışık bir durum ortaya çıkar. Sıkışık durumda kalan atomlar, “birlikte işlem yaparak”  yayacakları fotonların yönlerini, fazlarını ve frekanslarını birbirleriyle uyum içine sokup, çok güçlü KOHERENT - bir ışık oluştururlar  ve yarı-yansıtıcı aynayı delerek dışarı çıkarlar. Atomlar da bu şekilde rahatlamış olurlar.


Laser-ışınları  uygun adımlarla yürüyen insanların yürüdükleri bir köprü üzerinde oluşturdukları muazzam kuvvete benzerler; köprü çökertilir.  Lazer teknolojisinde de, aynı yönde, aynı frekansta ve aynı fazda olan fotonların, güçleri üst-üste çakışırlar ve en sert çelikleri bile yumuşak bir peynir gibi kesebilirler.
Fizikte, “hold firmly together to build a whole = bir bütün oluşturmak için sıkı bir şekilde bağlanma” anlamına gelen “coherenz” diye bir terim vardır. Latince cohaerere =  co- ‘birlikte’ + haerere = ‘bağlanma-yapışma’ sözcüğünden kökenlenir. İşte koherent sinyaller böyle bir “birlikte hareket etme” dürtüsü ürünüdürler.
Ortada çok zor gerçekleştirilebilecek bir olay var:
Birinci Zorluk, tüm atomların yayacakları fotonun yönünün yarı-yansıtıcı tarafına doğru olmasında uzlaşmaları;
İkinci Zorluk, tüm atomların yayacakları fotoların frekanslarının birbirleriyle aynı olacak şekilde uzlaşmaları;
Üçüncü Zorluk, tüm atomların yayacakları fotoların fazlarını öyle ayarlamaları ki, yarı-yansıtıcı aynaya ulaştıklarında, hepsi birbirleriyle aynı fazda olsunlar ve bu sayede birbirleriyle rezonansa girerek, güçlerini üst-üste çakıştırsınlar ve yansıtıcıyı delip, dışarı çıkabilsinler.

Burada üzerinde durulması ve sorulması gereken soru şudur: Bu kadar zorlukların üstesinden gelinecek şekilde atomları ortak bir davranışta bulunmaya yönlendiren zorlayıcı bir faktör bulunması şart ve gereklidir. Bu faktör varlıklara nasıl verilmektedir? Varlıkların içsel dinamiklerinden kaynaklanan bir faktör müdür, yoksa harici olarak onları etkileyen doğa-üstü bir sistemden mi gönderilmektedir?
Bir işlem veya eylem yapmak için ENERJİ gerekir, Enerji ise sadece kuantsal sistemde, yani varlıkların içlerindeki bileşenlerinde bulunmaktadır. Kuantum fiziği deneyleri de, atom-altı öğeler dünyasının bilgi-ve bilinçle, çevrelerindeki tüm oluşumları algılayarak (bilgi edinerek) ve bu verileri yorumlayarak davrandıklarını göstermektedir. Dolayısıyla, laser aleti içindeki atomları, ortak bir eylem oluşturmaya yönlendiren faktör, onların içlerinden gelmektedir. Haken (2000) bu durumu şu şekil ile açıklamaktadır: Atomlar bir kuvvet alanı (informator=order-parameter=düzen-ölçütü = düzenleyici BİLGİ) oluştururlar, sonra atomlar bu kuvvet alanına uyarak davranırlar (köleleşirler).
Kuvvet alanları, doğal sistemin trafik levhaları işlevini görürler; varlıklar nasıl davranacakları bilgisini bu alanlardan alırlar.
Koherent sinyal sistemi, her sıkışık durumda olan varlıklar arasında gerçekleştirilir ve yeni bir üst-sistem oluşumuyla sonuçlanır. Hücrelerin birleşerek bir beden oluşturmaları, karıncaların “birlikte-işlem-yaparak” bir koloni oluşturmaları da yine sinerjetik fizik ilkeleri çerçevesinde, ortak bir etkileşim (bir kuvvet) alanı ortaya konulması ve sonrasında da tüm katılımcıların bu ortak kuvvet alanına uyarak davranmaları şeklinde gerçekleşmektedir. Nitekim insanların da ilk toplumsal bir sistem oluşturmaları, bir  ada üzerinde hapis edilmeleri ve yükselen deniz seviyesi nedeniyle gittikçe sıkışıp- kalmaları ve karşılıklı iş-birliğine girerek bu sıkışıklığa çare olarak ilk toplum hayatını ortaya çıkarmaları şeklinde olmuştur. Ama statik sistemli bir hayat görüşü üzerinde anlaşılma yapılması, bu toplumsal oluşumların başarısız olmalarına neden olur ve bu durum günümüzde hala sürmektedir. Doğadaki enerji sistemini yanlış yerde varsayılarak, statik sistemli bir tanrı anlayışı tasarlanmıştır. yanlış yönde ilerlenmektedir.
Doğadaki atomların molekül, moleküllerin hücre, hücrelerin beden gibi bir üst-sistem içinde bir araya gelmeleri, onların rastgele birbirleriyle çarpışmalarıyla değil, karşılıklı olarak birbirleriyle anlaşıp-uzlaşmaları sonucu olmaktadır. Bu oluşumların nasıl geçekleştiklerinin fiziksel ve matematiksel formülasyonları Herman Haken tarafından önce  “Synergetics” adı altında (1983) ve sonra (2000) “information & self-organisation” başlığı altındaki çalışmalarıyla ortaya konur. Yani, sıkışıklıktan kurtulmanın sağladığı bu rahatlamanın, küçük öğelerin birlikte işlem yaparak, alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru evrimsel bir gelişmeye götürdüğü dinamik sistemler fiziği (sinerjetik) ile anlaşılır olmuştur.
Tek başına yaşayan bir insan, hem sebze, tahıl üretmek, hem tahılları öğütüp un yapmak, hem yiyeceği eti sağlamak, hem fırın, çanak-çömlek yapmak zorundadır. Böyle bir insan dinlenmeye zaman bulamaz. Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede çok daha az koşuşturur ve daha çok dinlenme zamanı olur. Buna rahatlama dürtüsü denir ve doğadaki tüm varlıklar için geçerlidir. Birliktelikler hizmet alış-verişlerine dayanır, alış-verişler ise, rezonans = uyum varsa gerçekleşir. Rezonans karşılıklı etkileşimlerle yapılır. Ortaklıkta geçerli olacak kurallar “informator” olur ve varlıklar o info= bilgi ile yönlenirler.
Haken (1983, 2000) ile doğadaki oluşum ve gelişimlerin “information & self-organisation) olarak özetlenen sinerjetik fiziği ilkelerine göre geliştiği ortaya konmuş, ve bilgi = information kavramı fizik bilimi içine dahil edilmiştir.

3. DOĞADA HIÇBIR ŞEYIN EBEDI-SONSUZ OLARAK KALAMADIĞI VE HEP TEKRAR PARÇALARINA AYRILARAK, YENIDEN DOĞAL OLUŞUMLARA KATILDIĞI GÖRÜŞÜNÜN ORTAYA ÇIKMASI

Şekil: Yeni bir şey oluştuğunda, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir  bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Hücrelerimizde yeni bir varlığı simgeleyen bir protein yapılması hücrelerin kimyasal bileşimlerini değiştirir. Hücrelerin bileşimlerinin değişmesi,  molekülleri arasındaki etkileşimleri değiştirir, onlardaki değişimler atomları etkiler. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğelere kadar geri yansır ve  doğa her gün yeniden yapılandırılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır. Zaman dediğimiz değişim-dönüşüm göstergesi buşekilde ortaya çıkar. 
Şimdi bedenimizde gerçekleşen bu değişim-dönüşüm sistemine biraz daha ayrıntılı bakalım. Çevremizde yeni bir şey olduğunu fark ettik. Bu nesneyi, elledik, kokladık, bir sürü özelliğini saptadık, vs. (Burada bir nokta koyup, çocukların büyürken neden her şeyi ağızlarına alıp, onun tadını, sertliğini, kokusunu, vs. anlamaya çalıştığını, ve bu şekilde beyninde bir sürü sinirsel ağ-bağlantısı oluştuğunu hatırlayalım. Bunlar BİLGİ oluşturma çabalarıdır.) Bu gözlemler beynimizdeki hücrelerimize aktarıldı. Beyinde bir sürü farklı noktada kimyasal ve fiziksel işlemler başlatıldı. (Burada da bir nokta koyup, hücrelerimizde her saniyede 100.000 kadar farklı kimyasal tepkime gerçekleştiğini hatırlayalım. Bunlar da farklı BİLGİ işlem aşamalarıdır) Sonunda çevremizdeki o yenilik hakkındaki bilgiler, hücrelerin alfabesini oluşturan amino-asitlerinden oluşan bir dile dönüştürülür ve bir fiziksel sinyal ile de birleştirilerek, hem beyin içindeki bir çok noktada, hem bedendeki bir çok organda kayıt edilirler. Amino-asitler çevre faktörlerine (asitlik-bazlık) duyarlı moleküllerdir, ortamdaki enerji durumuna (pH, Eh, vs) göre hem kendileri değişirler hem de çevrelerindeki enerji-durumunu değiştirirler. Çevredeki asitlik-bazlık oranının değişmesi, atomik kompozisyonu etkiler ve değişimlere neden olur. Atomik kompozisyondaki değişimler, onların içlerindeki atom-öğelerine yansır ve onların durumlarında (spinlerinde, polarizasyonlarında, fazlarında, frekanslarında vs.) değişikliler gerçekleşir. Sonuç olarak doğada yeni bir varlık oluşması, BİLGİ olarak gerisin-geriye, kuantsal sisteme kadar geri yansıtılır ve doğal sistem, her gün, yeni oluşan BİLGİLERE (yeni kuvvet-alanlarına göre) yeniden re-organize olurlar, yeniden oluşumlar-doğumlar başlatılır.
Doğadaki dinamizmin nerede başladığın, nasıl ve neler tarafında yönlendirildiğini anlamanın en kestirme yolu, hücrelerle bedenler arası ilişkiden geçer. Yenilen bir besin, hayvanın sindirim sistemindeki hücrelerce, önce amino-asit moleküllerine kadar parçalanırlar. Sonra o amino-asit molekülleri kemik, kan, kas, tırnak, saç vs. gibi farklı beden-öğeleri oluşturacak şekilde ihtiyaca göre yeniden kombinasyonlara sokularak ve farklı görüntülü hayvanlar oluşturulur.
Bu oluşturma işleminde, hücreler alt-sistemdir, oluşturulan beden ise üst-sistemdir. Doğa ve dünya bu türde alt-sistem ve üst-sistem yapılarından oluşmaktadır ve sürekli daha ergonomik varlıkların ortaya çıkmaları nedeniyle sürekli olarak kimyasal bileşimler değiştirilip, yeni varlıklar oluşturulmaktadır.
Zaman kavramının anlamının açıklandığı paragraflarda gösterildiği üzere, her sistemin belli bir ömrü vardır; ve o süre sonunda her sistem parçalarına (alt-sistemlerine) ayrışır. Serbest kalan alt-sistem öğeleri, doğadaki değişmiş olan koşulları dikkate alarak, tekrar yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde tekrar birleşmeye çalışırlar. Yani doğa ve dünyamız sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir sistemdir.

4. BILGILERIMIZDEKI BU GELIŞMELERE UYGUN OLARAK TOPLUM HAYATIMIZIN REVIZYONU

Beynimiz görevi, doğayı-dünyayı, yani yaşadığımız ortamı gerçeklere uygun şekilde algılayıp, ona göre bir zihniyet, bir hayat görüşü oluşturmaktır.
Zihniyet iki farklı şekilde oluşturulur:
Biri bizlerin arzuları, beklentileri, düşünme ve değerlendirmemize göredir ve sadece beynimizin ön-alın lobunda işlenip oluşturulan BİLİNÇtir. 
Diğeri, ana-rahmine yerleştirildiğimiz andan itibaren, çocukluğumuzun ilk 6 yılı süresince, çevremizden etkilenerek, çevremizdekilerin kopyalanması ile oluşturulanBİLİNÇ-ALTI sistemidir. Beynimizin büyük kısmı buna tahsis edilmiştir. Bilinç-altı, otomatiğe alınmış davranışlardan, iç-güdülerden oluşurlar. Öyle olmasaydı, her şeyi yeniden, sıfırdan başlayarak öğrenmek gerekirdi, ki buna hiçbir ömür yetmezdi.
Bilinç-altı otomatiğe alınmış davranışlardır. Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve fil ondan sonra bu kopyalanmış şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar, ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.
Bebeklik süresinde, bebek dışarıdan gelen tüm sesleri, olayları, vs. algılar, ama beyindeki «motor»  devresi henüz etkinleşmemiş olduğundan, tepki veremez. Bu nedenle sadece ağlayarak tepki verir. 6 yaşına kadar devam eden süreçte çocuğun çevre algılama ve tasarlama, hayal kurma yetenekleri baskındır, çocuk çevrede olan biten her şeyi bir teyp gibi kayıt eder. Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşmayı öğrenir. Bu döneme kadar yaşanılanlar BİLİNÇ-ALTI denilen sistemin temelini oluşturur. Programlanmış davranışlardır, insanların temel şartlanmışlıkları bu dönemdeki yaşam koşullarından kaynaklanır.
İnsanlara «Sizi kim yönlendiriyor?» diye sorduğunuzda, «Ben kendim yönlendiririm» derler. Ama bir insanın davranışı iki farklı kaynaktan yönlendirilmektedir: Biri, kişinin kendisinin sahip olduğu bilinç devresidir; diğeri 6 yaş öncesi çocukluk döneminde yaşanılanlara dayalı bilinç-altı devresidir. Bilinç-altı, kişinin hiçbir müdahalesi olmadan çevresindeki olaylardan etkilenerek kopyalanan, yani başka insanların düşünce ve davranışlarının kopyalanmış halleridir. Çevredeki insanlar da yine daha eski kuşaklardan kopyalanan bilgilere göre programlanmış-şartlanmış olduklarından, bu döngü böylece devam eder. Kişiler kopyalanmış bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmışlardır. Bu iki farklı kaynağın insan hayatına etki oranı ise şöyledir: Bilinç %5 veya daha az, bilinç-altı %95 veya daha fazla! (Lipton 2008).
Atalarımızdan devraldığımız bu programların başında ise statik sistemli bir doğada yaşanıldığı görüşü gelir. Atalarımız, doğadaki yönlendirici güç sisteminin, varlıkların üstünde olduğuna inanılan (doğa-üstü) bir kaynağa ait olduğu inancıyla yaşamışlar ve bunu çocuklarına aktarmışlardır. Darwin’ci evrim görüşü de buna dahildir, doğal-seçici, doğa-üstü bir güç demektir.
Statik sistemde toplumlar tepedeki bir lider (kral, sultan, başkan, vs.) ile idare edilirler, yönlendirilirler. Demokrasilerde bile halk tüm yetkiyi tepedeki başkana vermiştir.
        Üzerinde yaşadığımız doğa ise dinamik sistemlidir, varlıklar içlerindeki bileşenlerine bağımlıdır, onlar tarafından yönlendirilirler.  Dinamik sistemde yaşamak zorunda olan insanlara, statik sistemli hayat görüşü aktarılması, insanların mantıklarının çarpıtılmasına, yani zombileşmelerine yol açmıştır.
        Dinamik sistemler fiziği (synergetic), doğadaki her şeyin alt-sistem – üst-sistem ilişkili olduğunu, üst-sistemde geçerli olacak kuralların tüm katılımcıların karşılıklı etkileşimleriyle, yani ortaklaşa alındığını ve böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıktığını göstermektedir (Haken 2000).
         Felsefi açıdan konuyu ele alan Feibleman: (1954) “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” başlığı altında “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatlarında şunu vurgular: Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
Halbuki doğada dinamik sistem geçerlidir ve dinamik sistemde oluşturucu güç (kuantum alemi), çevresiyle sürekli etkileşim içinde olan ve ona göre değişip, doğayı tekrar düzenleyen dinamik bir güç sistemidir. Sabit-statik değil, değişkendir, dinamiktir.
İnsanlığın asırlardır statik sistemli bir doğa (tanrı) anlayışını kopyalayarak şartlandırılması nedeniyle, fizikçi, biyolog, vs gibi tüm bilim insanları dahil, yaratıcılık-oluşturuculuk yeteneğinin varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal sisteme ait olduğunu kabullenmezler. Çünkü bilinç-altları öyle şartlandırıcı programlanmışlardır.
Sonuç olarak şu ortaya çıkar: Toplum hayatı, iş ve meslek mensupları arası ortaklığa dayanır, düzenlenmesi tepedeki bir zümreye (lider, kral, parti, vs.) bırakılamaz, bizzat iş ve meslek mensupları-temsilcilerinin karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre düzenlenmelidir. Yani, sen, ben, o, biz hepimiz toplum hayatının düzenlenmesinde bizzat aktif olarak devrede olmak zorundayız.


İnsanlık şimdiye dek doğanın kendisini cansız varsayıp, canlılığı varlıkların dışında varsaydıkları hayali bir güç sistemine atfetmişledir. Bu düşünce sistemine statik düşünce sistemi denir. Bir asır önceleri kuantum fiziği ortaya çıkınca ve kuant denilen en temel enerji öğeleriyle yapılan deneyler, bu en temel enerji-öğelerinin bilgili ve bilinçli davrandıklarını gösterince, insanlar statik sistemli düşünce ile şartlanmış olduklarından, kuantum fiziği deneylerini anlayamamışlardır. Bu yanlışlık hala günümüzde de devam etmektedir.
Bu nedenle insanlık hala büyük bir aymazlık ve şartlandırılmışlık içindedir.
• Zaman, canlı ve ebedi bir varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk; doğal sistem ise cansız- ölü kabul ediliyor; değişim-dönüşümlü bir sistemde yaşanıldığının farkında değiller;
• Yapıcılık-yıkıcılık, yaratma-oluşturma yeteneğinin varlıkların içsel bileşenlerinde değil, dışlarında, üstlerinde, tepelerinde olan bir güç sisteminde olduğuna inanılıyor. Böyle olunca, toplumların yönetimi kral, sultan, lider, vs. gibi otoriter yetkilerle donatılmış kişilere bırakılıyor. Halbuki doğada otorite, kral, sultan, peygamber vs. gibi bir şey yok ve her şey varlıklar arası etkileşimlere dayalı olarak gelişiyor. Yani hayat, Kervran’ın (1982) tanımladığı gibi “life is nothing but chemistry = hayat sadece kimya(sal değişimler)dır.”
• “bilgi” diye bir faktörün doğal sistem oluşumlarında bir rolü olduğunun farkında değiller;

Varlıklar, kimyasal bileşimlerine göre davranırlar, çünkü kimyasal bileşimler, milyarlarca yıllık süreçlerde gerçekleşen “information & self-organisation = Bilgilen ve örgütlen” temel ilkesi uyarınca varlığın yapısına işlenmiş “iç-güdüsel” yönlendirmelerdir.
Kimyasal bileşimde yapılan bir değişikliğin bir varlığın davranışını nasıl etkilediğini bir örnek üzerinde gösterelim.

Bir eşek-arısı-türü, bir örümceğin hem ağzına belli bir zehir akıtır hem de o anda gövdesine yumurtalarını aktarır. Zehirin etkisiyle bir sure baygınlaşan örümcek kendine geldiğinde artık zombileşmiş olur. Önceleri bildiğimiz şekilde bir ağ ören örümcek, zombileştikten sonra, arının larvalarının korunmasını sağlayacak koza şeklinde bir ağ örer.

Canlı normal davranışından sapmıştır. Yani zombileşme, canlının kimyasal bileşimindeki değişikliklere uygun olarak normal davranışından saptırılması olayıdır.

Her varlık (her canlı) kimyasal bileşimine uygun davranış gösterir. Bedenlerin kimyasal bileşimleri ise iki farklı yoldan değiştirilebilir:
1- Bedene zerk edilen kimyasal bir madde ile, örn.: bedeninize kuduz virüsü girdiyse, bu virüçoğalarak bedeninizin kimyasal bileşimini değiştirmeye başlar, kimyasal bileşimi değişen insan saldırganlaşır,  çünküzombileşmiştir.
2- Verilen bilgilere göre kimyasal-bileşimlerin değiştirilmesi: Beyinlerimiz, çevreye uyumlu olacak şekilde davranacak şekilde işlev görürler. Biz insanlar çocuklarımıza, “doğada her şey tepeye bağımlı olacak şekildedir. Sizler de tepeden (liderlerde, padişahlardan, vs. ) gelecek yönlendirmelere göre davranacaksınız” şeklinde bir bilgi vermekteyiz. Beyinler bu bilgilere uygun sinaps yapısı ve o bilgileri simgeleyen kimyasal moleküller oluştururlar, yani bedenlerimiz o bilgilere uygun davranacak şekilde bir kimyasal bileşime ulaşırlar. Şartlandırma denilen bu olay, aslında tam bir zombileştirmedir.

Dinamik sistemli davranışın, insanlığın tüm sorunlarını çözdüğü; statik sistemli TBÖ’nün ise insanlığın tüm sorunlarının kaynağı olduğu net bir şekilde yukarıda gösterilmişken, insanlarımızın bu olgu karşısında duyarsız-tepkisiz  kalması tamamen zombileşme faktöründen kaynaklanır. Doğar-doğma çocuklarımıza aşıladığımız statik sistemli doğa görüşü çocuklarımızı zombi yapmakta ve tüm sorunlarını çözen bir formül karşısında hala “celladına aşık insanlar” olarak davranmalarına neden olmaktadır. “Celladına aşık olma” durumunu, şu makaleyi okuyunca daha iyi anlayacaksınız.
Toplumumuzun aymazlığının nedeni, statik sistemli doğa görüşüyle zombileşmiş olmasındandır. Bu gerçeği herkese defalarca anlatıp, uyanmalarını sağlamaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Bilgi davranışlarımızı değiştirecek tek faktördür, çünkü bilgi kimyasal yapımızı değiştirir, bizim de düşünce ve davranışımız ancak bu şekilde değişebilir. Kavgayla, sürtüşmeyle vs. ile değil, sabırla, inatla bu doğal sistem bilgilerini yaygınlaştırmaktan başka çıkar yol olmadığını anlayıp, bu bilgileri yaygınlaştıracak bir “ORTAKLIK” oluşturduğumuzda sorunlarımızın üstesinden geleceğiz.

Doğa ve dünyamız dinamik bir sistemdir. Tüm bu dinamizmi başlatan-sürdüren ise kuantsal sistemdir. Bedenlerimiz, hücrelerden, moleküllerden, atomlardan ve kuantsal sistem  dediğimiz atom-altı-öğelerden oluşurlar. Bedenimizin her bir hücresinde saniyede 100.000 kimyasal işlem yapılmaktadır (McTaggart 2008). Bu işlemlerde C, H, O, gibi kimyasal elementler, çevrelerindeki değişen-değiştirilen enerji durumlarına göre, değişim-dönüşümlere uğrayarak, değişen ortam koşullarına uygun yeni madde kombinasyonları oluştururlar. Tüm bu değişim-dönüşümlere neden olan dürtü ise, “rahatlama dürtüsü”  olarak açıklanan durumdur, ve  “enerji-akışı-yoğunluğunun” (Chaisson 2001, 2011) artırılması şeklinde gerçekleşmektedir. Enerji-yoğunluğunun nasıl artırılacağı ise, “bilgi” oluşturularak yapılmak zorundadır, nitekim de, şekilde gösterildiği üzere,  bilginin gelişiminin eksponansiyel olmasıyla net bir şekilde görülmektedir. Bilgi ise, Kandel’in (2001) ıspatladığı üzere, varlıkların kimyasal bileşimlerine entegre edilerek depolanıp-aktarılmaktadır.


Bilgi davranışlarımızı değiştiren tek faktördür, çünkü bilgi kimyasal yapımızı değiştirir, biz de o kimyasal değişimlerle farklı düşünce ve davranışa geçeriz. Herkesin kafasındaki bilgileri tekrar bir gözden geçirmesi gerekmez mi? Hepimiz, az veya çok bir oranda zombileşmiş olduğumuzu neden kabul etmiyoruz? 


Üzerinde yaşadığımız doğada ise, kuvvet oluşumunun doğanın kendi içsel dinamiğinden kaynaklandığı fizik biliminde yapılan araştırmalarla ortaya çıkmış ve ve önce kuantum fiziği, daha sonra ise dinamik sistemler fiziği adlı yeni fizik dalları oluşmuştur.
DOM = Dinamik Oluşum Mekanizması
Üzerinde yaşadığımız doğada ise, kuvvet oluşumunun doğanın kendi içsel dinamiğinden kaynaklandığı fizik biliminde yapılan araştırmalarla ortaya çıkmış ve ve önce kuantum fiziği, daha sonra ise dinamik sistemler fiziği adlı yeni fizik dalları oluşmuştur.


Kuantum fiziği hakkında temel bilgileri, “enerjinin kökeni ve kuantum kavramının ortaya çıkışı: http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html  “ adresli dosyadan, veyahut  şu iki videodan:   https://youtu.be/2bkBsaWoE1w  ve    https://youtu.be/ifkphoCQD_8 .  öğrenebilirsiniz

Kuvvet denilen itici-yapıcı güç, enerjinin bir yerden bir yere akması sonucu oluşur. Enerji ise kuantum denilen çok küçük enerji kümeciklerinden oluşurlar. Doğadaki tüm enerjilerin kökeni ise kuantum denilen ve (h) ile simgelenen en temel fizik biriminden kaynaklanır.

Örneğin görünen ışık huzmeleri  bu (h)nın  10
12 - 1013 gibi muazzam değerleri bulan tam sayılı katlarından oluşur. Radyo dalgaları çok daha az sayıda h’dan oluşurken, gama-ışınları çok-çok daha fazla (1019) gibi devasa sayıda h’dan oluşurlar. Bu ışınların sadece çok az bir kısmı görünürken, diğer çok büyük bir kısmı görünmez. Yani bizim çevremiz değişik tam-sayılarda kuantlardan oluşan bir sinyaller okyanusudur. (Neden tam-sayı, neden kesirli değil?) Güneş ışığının değişik renkleri, farklı sayıda (h) içerirler, kırmızı ışık daha az, mor ışık daha fazla sayıda (h) içerir. Foton dediğimiz enerji paketçikleri, belli sayıda (h) kümeleşmeleridirler. Kuvvet alanı denilen şey bu tür kuantsal enerji paketçikleri çorbasıdır. 

Yani doğadaki her şey bu (h)nın tam sayılı katlarından oluşur. Madde dediğimiz nesneler bu enerji biriminin (E= h.f = mcformülü uyarınca, E=enerji, f=frekans, m=kütle, c=ışık hızı) yoğunlaşmış şekilleridir.

Geleneksel fizikçiler kuantsal sistem dediğimiz bu atom-altı-öğeler dünyasındaki olayları anlayıp - yorumlamakta acizliklerini şöyle ifade etmektedirler: Nobel ödüllü fizikçi Richard P. Feynman şöyle demiştir:

“Gördüğünüz gibi benim fizik öğrencilerim de (bunları) anlayamıyorlar. Bunun nedeni, benim de (bunları) anlayamadığımdır. Hiç kimse anlayamıyor.”
 “Size anlatacaklarımı neden anlayamayacağınızın diğer bir nedeni, size doğal sistemin nasıl işlediğini açıklamaya çalışmamdır, doğal sistemin nasıl işlediğini anlayamayacaksınız. Fakat gördüğünüz gibi, hiç kimse bunu anlayamamaktadır. Doğanın neden böyle tuhaf biçimde davrandığını açıklayamıyorum.”

Fizikçilerin doğadaki sistemin nasıl işlediğini anlayamamalarının nedeni, atom ve atom-altı-öğeleri birer canlı varlık olarak kabul etmeyi hiç düşünmemiş olmalarıdır, ki bu da geleneksel eğitim sistemini oluşturduğu bir hatalı şartlanmışlıktır.   

Fizikçilerin insan mantığının çarpıtılmasındaki rollerini merak edenler bu konu hakkında  “DOM (19)- Bilim İnsanlarının Büyük Günahı başlıklı bölümde (http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-19-fizikcilerin-en-buyuk-gunahi.html )  adresinde gerekli verileri bulurlar.

Tüm varlıklar enerjilerini kuantsal sistemden almak zorundadırlar. Kuantsal sistem doğanın enerji bankasıdır, tüm diğer varlıklara enerjilerini onlar verirler. Her bankacı gibi kuantsal bankacılar da, verecekleri enerji yatırımının boşa gitmemesi için alıcıların niyet ve hedeflerine bakarlar ve ona göre yatırım yaparlar.

Dinamik sistemde varlıklar çevrelerinden etkilenerek bir iş-veya eylem yapmaya kendi kişisel değerlendirmelerine göre karar verirler. Tüm oluşumlar varlıkların birbirlerini çekmeye çalışma girişimleriyle oluşur. Etkileşimler, alı-veriş sistemidir. En temel etkileşim aracı ise kuantlardır. Kuantların birleşerek oluşturdukları atom, molekül gibi üst-sistem oluşumlar gelişmiş alış-veriş şekilleridirler ve tüm kimyasal oluşumların temelidirler.  Yani doğadaki oluşumlar asla rastgele çarpışmalar veya tepeden inme emirler vs. ile oluşmaz. Bunu en güzel şekliyle canlı varlıkların oluşumunda gözlemleriz. Erkek ve dişiler birbirlerini çekmek için neler yapmazlar ki! Aynı türde bir çekim kuvveti inorganik varlıklar arasında da vardır. (+) veya (-) şeklinde kutuplaşmalar sayesinde, çeşitli elementler birbirlerini çekerek, karşılıklı rezonans oluştururlar ve birleşirler. Bu şeklide information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistemli doğa ortaya çıkar.
Doğadaki bu dinamizmin temeli “kuant” denilen en temel enerji öğelerine dayanır. Bu en temel enerji öğeleri çevrelerindeki her şeyi algılarlar, en iyi yapısal varlıkları seçip, onlara doğru akarak, iyi yapısallaşmaların gelişmesini, kötülerin gerilemesini; evrensel ölçekte birbirleriyle anında haberleşip, evrensel düzeyde enerji-dengelenmesini sağlarlar; rastgele davranmazlar ve olasılık hesabı yaparak, hep en ekonomik- en iyi sistemler oluşmasına katkı yaparlar. Yani doğa “bilgi” oluşturularak yapılmaktadır. Bu şekilde “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemli doğa oluşur. Yalnız olduklarında çok fazla hareketli olmak zorunda olduklarından, atomlar < moleküller < hücreler < bedenler gibi gittikçe büyüyen üst-sistemler içinde birleşerek, hep daha “ekonomik” varlıklar oluştururlar. Bu şekilde kuantsal enerji, atomlar, moleküller, hücreler, bedenler gibi farklı üst-sistemler içinde dağılmış olur ve çeşitlenme başlar. Her yeni oluşan sistem, enerjiye muhtaç olduğundan, tüm-enerjiler de, kuantsal kökenli olduğundan, kuantlar da, hep en iyi bilgiye göre oluşturulmuş yapısallaşmaları tercih ettiklerinden, varlıklar, yapısal-dokusal durumlarını sürekli değiştirmek-geliştirmek zorundadırlar. Bu nedenle hiçbir varlık ebedi-ömürlü olamaz, ve sürekli bir doğum-ölüm döngüsü içinde yaşamak zorunda kalır.

Üzerinde yaşadığımız doğa dinamik sistemli (yani varlıklar içlerindeki bileşenlerine bağımlı) iken, atalarımızdan bize aktarılan bilgiler statik sistemlidir, yani varlıklar üstlerindeki harici bir güç sistemine bağımlıdır. Dinamik sistemde yaşamak zorunda olan insanlara, statik sistemli hayat görüşü aktarılması, insanların mantıklarının çarpıtılmasına, yani zombileşmelerine yol açmıştır. Zombileşme, bir canlıya, belli bir davranışta bulunma bilgisi veya bir davranışı etkileyici kimyasal maddeler verilerek, canlının normal davranışından saptırılması olayıdır.
        
Statik sistemli hayat görüşü, dinamik sistemli doğada yaşayacak şekilde donanmış beyinlerde hatalı bir bağlantı sistemi oluşturur. Bu hatalı yapı, insanların zararlarına olan bir durumda ısrar etmelerine neden olur ki, bu tipik bir zombileşme etkisidir.
        Canlılar, çevrelerinden gelen sinyallere göre davranışlarını düzenlemek zorunda olduklarından, çevreden “dünyada işler böyle olmaktadır, kendini  öyle ayarla” şeklinde bilgilerle eğitilen insanların beyinlerindeki sinapslarda da, bu bilgiye uygun moleküller oluşur ve kişi o bilgilere uyacak şekilde davranmaya başlar. Bu “ağaç yaşken eğilir + ne ekersen onu biçersin” etkisidir.

       Kimyasal bir madde zerk edilmesiyle ancak bireysel bazda zombileştirme olurken, eğitsel yönlendirmelerle toplumsal düzeyde zombileştirme gerçekleşir. İnsanların toplumsal düzeyde bir zombileşme gösterdiğini ispatlamak içinse, hayatın ne olduğu ve nasıl yaşanması gerektiğinin bilinmesi şarttır.
Bu konuyla ilgili olan şu videonun izlenmesi de çok yararlı olacaktır: Tanrı Nöronlarda: https://www.youtube.com/watch?v=DZYk8tQNqiQ
Şimdi toplumsal sistemi oluşturacak insanların nasıl zombileşmiş oldukları ve neden perfekt bir toplumsal hayat sistemi oluşturamadıkları konusuna geçelim. 
Toplumların Zombileşmesi
Doğa dinamik sistemlidir ve dinamik sistemlerde her şey, en tabandaki kuantsal enerji sistemiyle başlar ve onlara bağımlı olarak gelişir. Tüm diğer büyük sistemler (maddeler, gezegenler, galaksiler, güçler-kuvvetler vs.) bu kuantsal öğelerin karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları (rezonans) sonucu gerçekleşen birleşmelerle oluşurlar. Bu oluşumların temel prensibi, en temeldeki kuantsal enerji-öğelerinin ergonomik şekilde kullanılmasıdır. Böylelikle evrende gittikçe gelişen ve enerji-akışını geliştiren varlık oluşumları devam etmekte ve “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistem ortaya çıkmaktadır. Bilgi, varlıkların kimyasal bileşimlerinde kayıt edilmekte, bu nedenle “zaman” denilen değişim-dönüşüm göstergesi, doğadaki kimyasal madde bileşimlerinin sürekli değiştirilip-geliştirilmesiyle sürmektedir.
Yani doğa-yasaları denilen kurallar varlıklar arası karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur. Tepeden bir yerden emir alınmaz. Halbuki gelenek-göreneklerle aktarılan hayat görüşüne göre (yani statik sistemde), doğadaki tüm olaylar, varlıkların haricindeki olağan-üstü bir varlığın koyduğu kurallara göre işlemektedir.
Özetlersek: Dinamik sistemli bir dünyada yaşamak üzere oluşturulmuş insanlara, statik sistemli bir hayat görüşü verilmesi insanların zombileşmesine neden olmuştur.
- Bu nedenle insanlar toplumsal sisteme her yönüyle sahip çıkmazlar,
- Kamu mallarına, kendi eşyalarına gösterdikleri itinayı göstermezler;
- Toplum hayatına zarar veren bir işlem karşısında, pasif kalıp, başının derde girmesinden kaçarlar.
- Evlerinde tükürmezler, ama sokağa tükürürler;
- vs. vs.
Sonuç olarak belirtilmesi gereken nokta şudur: Biz insanlar, gelenek-göreneklerimize işlenmiş statik sistemli (yani yanlış) bir hayat görüşü ile az veya çok oranda, hepimiz zombileşmişizdir. Bu nedenle, dinamik sistemli doğa-bilimsel verilerle karşılaştığımızda, kafamız karışır. Doğru olduğu bilimsel araştırmalarla kesinleşmiş olan verileri ve bilgileri dahi, hayatımıza entegre edip, onlara uygun davranmakta tereddüt ederiz. Çünkü beynimizdeki zombileştirici sinapslardan kurtulamamışızdır. Ben kişisel olarak bu ikilem içinden geçmiş bir insanım. Bu ikilemlerden nasıl kurulduğumu kısaca özetlemek istiyorum.
-1- İlk karşılaştığım ikilemlerden bir Kalbiyle sevmek kavramıydı. Beyin araştırmaları, duygu ve düşüncelerin beyinlerdeki sinapslarda gerçekleşen biyokimysal-olaylara bağlı olduğunu ortaya koymuştu. Öyleyse insan nasıl “kalbiyle” severdi? Bu konuyu sohbetlerde dile getirip, bu yanlış davranışın durdurulması gerektiğinde ısrarcı olmaya başladım.
 -2- Diğer bir yanlışlığın, erkek-kadın ilişkilerinde ve soyadı verilmesinde olduğunu fark ettim. Bir çocuğun oluşumunda, anadan gelen etki yaklaşık %80dir, çünkü babadan sadece çekirdek içindeki kromozom iplikçilerinin yarısı gelir. Diğer tüm sitoplazma ve onun içindeki mitokondria, hücre-zarı-proteinleri, vs. hep anadan gelir. Dolayısıyla ana-katkısı %80-90 civarındadır. Üstelik bu döllenmiş yumurtanın tüm bakımı 9 ay boyunca ana karnında olmaktadır. Hal böyleyken, bir çocuğun soyadının babadan alınması kadar büyük bir haksızlık ve saçmalık olamaz.
- 3- “İlk defa tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan çıktı?” sorusu, doğadaki oluşum ve gelişimlerin nasıl gerçekleştiği konusunu anlamamızı sağlar. Jeolojik-paleontolojik veriler ip-uçları verirler. Yumurta bir hücredir, ama amip gibi küçük bir hücre değil de, çoğalarak yeni bir beden oluşturabilecek kadar besin maddeleri ile donatılmış, büyük bir yapıdır. Amip gibi tek hücreli yaşam tarzından, midye, balık gibi çok hücreli canlıların gelişmesine giden yolda ortaya çıkarılan,  beslenme-ambarlı bir yapısallaşma modelidir. Tek hücreli canlılar 2-3 milyar yıl önceleri var iken, midye, balık gibi hayvanlar 3-4 yüz milyon yıl önceleri ortaya çıkarlar. Yani dünyada önce hücreler (yumurtalar) oluştu, sonra o yumurtalardan balık,  tavuk gibi çok hücreli hayvanlar oluştular.
Tavuk – Yumurta ilişkisi ve çıkarılacak ders:
Bir şey yapılması-oluşturulması için enerji gerekir. Enerji ise sadece kuantsal sistemin denetim ve kontrolündedir. Bu nedenle doğadaki her şey, kuantsal sistemle oluşturulmaya başlanır, yani doğada üst sistemler, alt-sistemler tarafından oluşturulurlar. Bu nedenle “Theory of Integrative Levels” olarak tanımlanan “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatları şöyle özetlenmiştir Feibleman: (1954)::
         Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır ve üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
         Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
         Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Yeni bir şey gördüğümüzde, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir  bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır. Zaman dediğimiz değişim-dönüşüm göstergesi bu şekilde ortaya çıkar.  
 Tavuk-yumurta (veya doğum-ölüm) döngüsü, değişim-dönüşümlü sistem olan dinamizmin bir sonucudur. Bu dinamizmi başlatan ve sürdüren ise, “kuant” dediğimiz en temel “hareketlilik-dinamiklik” öğeleridirler. Doğadaki bu dinamik sistemin nasıl işlediği, son 15-20 yıl içinde (Haken 2000) aydınlanmaya başlanmış ve “Information & self-organisation” olarak özetlenmiştir. Yani kuant dediğimiz en temel “dinamizm” öğeleri, bilgi oluşturarak kendilerini yönlendirmektedirler.   
2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu.
Bu ise “bilgi” faktörü sayesinde gerçekleşmiştir.  300 yıl önce de dünyamızda atomlar ve moleküller vardı, şimdi de var. Tek değişen şey ise, o moleküllerin at-arabası tarzında değil de, kamyon tarzında birleştirilmeleridir. Bu sayede insanlar daha kısa zamanda daha büyük işler yapabilmektedirler.
İş yapılması enerji ile olduğundan, daha kısa zamanda daha büyük işler yapılması, enerjinin yoğun ve uyumlu bir şekilde kullanılmasını gerektirir ki, buna enerji akışı yoğunluğu (Chaisson, 2001) denir.
Acaba doğadaki tüm oluşumlar böyle bir bilgi-oluşturma faktörüyle mi gerçekleşmiştir?
Chaisson (2001, 2010) basitten karmaşık yapısallaşmalara doğru gelişimlerin, enerji akışı yoğunluğunun artırılmasına bağlı olarak geliştiğini ortaya koyar. Enerji-akış-yoğunluğu, bir saniye içinde bir gramlık kütleden akan-geçen enerji miktarı olarak tanımlanır (erg/s/g).
Enerji akışı yoğunluğu,  galaksilerde saniyede 1 erg civarındayken, yıldızlarda 3-4 erg, gezegenlerde 70-80 erg, bitkiler-aleminde 700-800 erg, hayvanlarda yaklaşık 10 bin erg, beyinlerimizde yaklaşık 100 bin erg, toplum hayatında 500 bin erg civarındadır. Şekilde görüldüğü üzere, bu farklı varlıkların ortaya çıkış zamanları, enerji-akış-yoğunluğunun zaman içinde artırıldığını gösterir. 
Peki, zaman içinde artan faktör nedir? Fizik yasalarına göre, doğada enerji ve moment miktarı sabit kaldığına göre, ne değişiyor da, enerji-akışı-yoğunluğu artırılıyor?
Zaman kavramı şimdiye dek statik sistemli bakış açısına göre değerlendirilmiştir. Statik sistemde doğadaki yapıcı-etkileyici güç varlıkların haricinde olduğu varsayılan, görünmez bir varlığa bağlı olarak düşünüldüğünden, zaman kavramı da, bu varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak düşünülmüştür. Doğadaki her şeyin bu olağan-üstü varlığın ebedi ömürlü olması gerekliliğine dayanılarak da, zamanın sonsuz bir süreç olması varsayılmıştır. (Statik sistem görüşüne göre ebedi varlığın yok olması durumunda, doğanın da yok olmuş olması gerekecektir.)
Zaman, bir saat gibi, ebedi varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak düşünülünce, doğadaki tüm olayların bu tik-taklara göre oluşup-geliştiği varsayılır ve fizikçiler her şeyi bu zaman birimine göre hesaplamaya başlarlar. Tüm oluşum ve gelişimlerin bu zaman birimine göre, hızlandığı, yavaşladığı, oluştuğu, yok-olduğu, vs. düşünüldüğünden, tüm fizik formülleri zamana endeksli olarak tasarlanmışlar, bunun sonucu olarak da, “zamanda ileri-geri yolculuk, Kara delikler, Big-bang” gibi bir sürü varsayımlar ileri sürülmüştür.
Peki dinamik sistemli bakış açısında zaman nasıl bir şeydir?
İki farklı bakış açısıyla zaman faktörünü değerlendirelim.
1. bakış açısıan itibariyle. Her şeyin donup-kaldığı, hiçbir şeyin hareket etmediği bir sistem düşünün: Güneş sistemi donmuş, hiçbir gezegen hareket etmiyor; Dünya dönmüyor; insanlar, hayvanlar donup-kalmışlar, bedenler içindeki hücreler donmuşlar; atomlar içindeki her hareket durmuş! Bu durumda ne gün oluşur, ne de yıl. Yani doğada değişim-dönüşüm olmazsa, zaman da oluşmaz. Öyleyse, zaman doğal sistemin değişim-dönüşüm içinde olmasının bir sonucudur!
2. Bakış açısı: Değişim-dönüşümler neye bağlı, neler neye dönüşüyor? Bu bakış açısı bize, uzun-dönemde zaman kavramını anlamamızı sağlar. Şöyle ki:
4.6 milyar yıllık dünyamızın jeolojik geçmişi şekildeki zaman dilimlerine ayrılmaktadır. Her bir zaman dilimini diğerinden ayıran ise, o zaman dilimini simgeleyen özel bir varlığın olmasıdır.
Doğadaki varlıkların hepsi, aynı temel kimyasal elementlerden oluşurlar. “Zaman” dediğimiz farklılaştırma faktörü, bu kimyasal elementlerin kombinasyon farklılıklarına dayanır, çünkü her farklı bileşimin farklı bir görüntüsü vardır.
Kimyasal bileşimin ve yapısal dokusunun değiştirilmesi, varlığın çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, ona uygun olacak şekilde kendi yapısında (bileşiminde) değişiklikler yapması şeklinde olur ki, bu da “information & re-organisation = bilgilen ve yeniden-örgütlen) olarak özetlenen dinamik sistem oluşumu sonucudur. Yani “bilgi”, kimyasal yapıya ve fiziksel dokuya yansıtılır. Varlıkların yapısallaşmasına yansıtılan bilgi, kutuplaşma veya anizotropik (sıcak-soğuk, artı-eksi, erkek-dişi, vs gibi) özellikler oluşturarak, enerji akışını yönlendirir.  Yapısallaşmanın değişmesiyle varlığın görüntüsü değişir, görüntünün değişmesi zaman olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, bilgi + kimyasal-bileşim + fiziksel-doku + enerji + zaman faktörleri birbirleriyle iç-içe kavramlardır.

Chaisson-diyagramında görüldüğü üzere “bilgi” üssel (eksponansiyel) olarak gelişmektedir.
 Bilginin Üssel Oluşumunun Anlamı ve Sonuçları
Üssel fonksiyonlar y=ex şeklindedirler ve üssel fonksiyonların türevleri hep ex olarak kalırlar ve asla sıfırlanmazlar. Bunun anlamı, bilgi oluşturma yeteneğinin sadece insan veya hücre gibi canlılarla sınırlı olamayacağı ve maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam edeceğidir. Nitekim maddenin en küçük bileşenleri olan kuantsal sistemlerin bilgiye göre davrandıkları http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html   adresli yazıda gösterilmiştir.
Bilgi oluşumunun üssel şekilde gelişmesi, “Değişimler hakkında bilgi oluştur ve bu bilgilere göre yeniden örgütlen” anlamında bir Hamiltoniyen faktörünün bulunmasını zorunlu kılar. (Gedik 2006’dan).

Enerjinin Maddelere Bağlanması ve Farklı Bileşimli Maddelerin Oluşumuyla Kuvvet Türlerinin Çeşitlenmesi
Enerjin maddelere nasıl bağlandığını ve nasıl yeni kuvvet türleri oluşumuna yol açtığını örnek vererek açıklayalım:
Dünyamızın temel enerji kaynağı güneş ışınlarıdır. Güneşten gelen ışınlar fotosentez olayıyla şeker gibi bir madde içinde depolanırlar.
6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2
Bu denklemin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri (spinleri, polarizasyonları, vs.) H2O ve COmoleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji, maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bu bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir ‘attractor’) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir enerji (kombinasyon) olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı vardır.
Bu glikozu yiyen hayvanlar, temel enerji birimi olan kuantları (dolayısıyla fotonları) protein gibi başka bir madde içinde bir araya getirirler. Bu şekilde kuantsal enerji et denilen bir başka madde içinde depolanmış olur.
Bu enerji aktarımı bu şekilde devam eder ve her yeni oluşturulan madde, enerjiyi başka bir “madde bileşimi” şeklinde depolamış olur. Her farklı maddenin farklı rengi, farklı kokusu, farklı tadı vardır. Bu farklılıklar farklı çekim güçleri oluştururlar. Ve tüm bu farklı çekim güçleri temelde belli sayıda (h) kümeleşmelerinden oluşurlar. Farklı kuvvet türleri bu şekilde enerjiden oluşurlar.
Her canlı, hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını sürekli olarak tutmak zorundadır. Bu şekilde information & self-organisaton olarak özetlenen dinamik sistemli doğa ortaya çıkmış olur. Buradaki “bilgi = information” kavramı, enerjinin nerden nereye akacağını gösterir ve varlıkların fiziksel-kimyasal yapısallaşmalarında kayıtlıdır. Yani doğada her yeni bir varlık oluşturulduğunda, daha önce var olan her varlık, o yeni varlığın yaydığı sinyali algılayarak, o varlıkla etkileşim içine girer.
Enerji taşıyıcıları olan bu kuantsal ögeler çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle, yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluştuğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir. Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkları, özellikle de canlıları, bu yeni yapısallaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler, olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar.
Tüm varlıklar enerjilerini kuantsal ögelerden alırlar ve kuantsal ögeler de fotosentez olayında görüldüğü üzere, molekül hücre gibi gittikçe büyüyen üst-yapısallaşmalar içinde bir araya gelmişlerdir. Bu şekilde birbirleriyle bağlantılı sistemler (Integrated levels) ortaya çıkmışlardır.
Varlıklar Bilgi-oluşturmanın öneminin farkındadırlar
    Bilgi oluşturmak ve bu bilgileri koruyup aktarmak o kadar önemlidir ve hücreler de bunun öylesine farkındadırlar ki:
Atalarından devraldıkları kalıtsal bilgileri gelecek kuşaklara aktarmak için, aşk ve seks dürtüsüne çok ağırlık verilmiş ve muazzam bir zevk-duygusu ile donatılmıştır. Her varlığın içinde çoğalma ve mevcut bilgi kapasitesini gelecek nesle aktarma dürtüsü bulunur. Bu dürtü bizleri sürekli olarak karşı bir cins arayarak, genetik bilginin aktarılmasına yönelik bir eylem içine girmeye zorlar. Bunun için erkek ve dişiler arasında hep bir çekim kuvveti vardır. Çiçekler bunun için güzel renkler ve kokular oluşturarak, böcekleri vs.yi çekerler ve bilgi aktarımının devamını sağlayacak bir eylem gerçekleştirirler. Hayvanlar ve bitkiler karşılıklı olarak bir birlerine cazip gelecek özellikler oluşturarak, içerdikleri bilgi kapasitelerinin aktarılmasına yarayacak işlevlere girişirler.

Oluşturulan bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlayan dayanılmaz dürtü: aşk ve seks!
    Bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaya yönelik eylemlere en güzel örnek aşk ve seks dürtüsüdür.
   Tüm varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal öğeler (enerji paketçikleri) sürekli salınım içindedirler. Ve her şey bu temel bileşenlere bağlı olarak oluşturulup-geliştirildiğinden, bu kuantsal öğelerin birleşmeleriyle gelişen tüm üst-sistemler (atomlar, moleküller, hücreler, hayvanlar, bitkiler, vs) bağlı oldukları alt-sistem öğelerindeki dalgalanma hareketlerinin hangi aralıklarla ve hangi faktörlere bağlı olarak değiştiği bilgilerini toplamak ve bu bilgilere göre davranmak zorundadırlar.  Dolayısıyla, hayat, bağımlı olunan enerji kaynağındaki dalgalanmaların nelere göre değiştiği bilgilerini toplama ve bu bilgileri gelecek nesile aktarma eylemidir. Bu nedenle, aşk ve seks dediğimiz karşılıklı kalıtsal bilgi alış-verişi sistemleri oluşturulmuştur. Aşk ve seks, karşı cinslere (farklı bakış-açılarına) ait bilgiler içeren hücrelerin buluşma ve kaynaşma eylemleridir.
Şekil: Bu canlılar birbirlerini neden çekerler?
    Canlıların genetik bilgi depolarında, bedenlerin nasıl oluşturulacağı, bu bilgilerin nasıl aktarılacağı vs. konularında kesin yönlendirmeler vardır ve canlılar bu bilgilere göre oluşturulurlar. Bir somon balığı, genlerinde kayıtlı bu bilgileri gelecek nesle aktarmak için, bulunduğu açık denizlerden doğduğu ırmağın kaynağına dönerek orada karşı cinsle buluşup döllenme işlevini yerine getirebilmek için, tüm hayatını tehlikeye atacak bir dönüş yolculuğuna çıkar. Çağlayanları zıplayarak aşmaya çalışır; bir sürü yırtıcı hayvana yem olmamak için çabalar ve hedeflerine ulaşanlar yumurtalarını ve spermlerini 20-30 saniye içinde üst-üste bıraktıktan sonra da, çoğunlukla yorgunluktan bitap düşüp ölürler.

Şekil: Somon balıkları neden hayatlarını tehlikeye atarak yumurtlayacakları ırmak yataklarına dönerler ve dölleme işleminden sonra ölürler?



    Balıkları bu ölüm yolculuğuna yönelten dürtü, hücrelerin bedene empoze ettikleri “genetik bilgilerin aktarılması zorunluluğu”dur. Hücreler öylesine bilinçlidirler ki, milyarlarca yıllık deneyimlerin sonucu olan genetik bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak için, aşk ve seks dürtüsünü en dayanılmaz zevk duyguları ile bağlantı içine sokmuşlardır.

Bilgiler aktarılmak, çoğalmak isterler ve bu nedenle, oluşturdukları tüm bedenlere bilgi edinme ve aktarmayı teşvik edici yönlendirmeler yerleştirirler. Bitkilerin güzel renkli çiçekler oluşturmaları, çiçeklerin çeşitli çekici kokular yaymaları, hayvanların çeşitli göz-alıcı renkli tüylerle kendilerini süslemeleri, insanların güzel giyinmeye çalışmaları ve güzel kokular sürünmeleri, vs.nin hepsi, hücrelerimizdeki kalıtsal bilgilerin gelecek nesile aktarılma baskılarının sonuçlarıdır.
    Doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur. Diğer taraftan da tüm varlıklar karşılıklı olarak birbirlerine bağımlıdırlar. Bu nedenle her varlık zorunlu olarak doğadaki değişim-dönüşüm sistemlerinin nasıl olduğu ve nasıl birbirine dönüştüğü vs. bilgilerini toplamak ve gelecek nesile aktarmak zorundadır. Hayatın tanımı ve anlamı bu nedenle şöyle olmak zorundadır:
    Hayat doğadaki değişim-dönüşümler hakkında bilgi edinme ve bu bilgileri gelecek nesle aktarma eylemidir.

  Bilgi edinmeyi kolaylaştırmaya yönelik bir eylem, atalarının deneyimlerinden yararlanma usulünü de içerir. Bu amaçla beyinlerde, “mirror neurons” denilen kopyalayıcı sinir hücreleri oluşturulmuş ve bu sayede, atalarının oluşturduğu bilgiler (görsel ve işitsel davranışlar) kopyalanarak, yeni doğan yavruların otomatik bir şekilde bu bilgileri devralmaları sağlanmıştır. (Rizzolatti et al.2001, Rizzolatti & Craighero 2004, Iacoboni.et al. 2005, Iacoboni & Dapretto 2006).  Bu yöntem sayesinde, bebekler çevrelerinde duydukları sözcükleri, gördükleri mimikleri ve davranışları aynen kopyalayarak, o çevrenin dili ve kültürünü aynen devralırlar. Bu yöntemin iyi yönleri olduğu gibi, kötü bir yanı da vardır. Hücrelere aktarılan bilgiler, yaşanılan doğa koşullarını gerçeğe uygun şekilde yansıtmıyorlarsa, hücrelerin oluşturacakları işletim sistemi devreleri bozuk-hatalı olmuş olacaklardır. Yani atalarımızın hem iyi hem de kötü yönleri kopyalanmaktadır. Atalarımız bir konuda yanılmışlarsa, bu yanılgı da otomatik olarak kopyalanmakta ve sosyal bir hastalığa dönüşmektedir. Bu nedenle tüm toplumlar geleneklerini bu açıdan bir revizyona tabi tutmak zorundadırlar.
    Doğadaki tüm olayların doğadaki en küçük varlıklarca olasılık hesaplarına göre bilgi oluşturularak ve bu bilgilere göre de örgütlenerek oluşturulduğu fikri bizlere biraz tuhaf ve gerçek dışı imiş gibi geliyor. Ama ne var ki, gerçek durum böyledir. Madde dediğimiz varlıklar, doğadaki temel öğelerin (ki bunlara kuant denir) oluşturdukları kümeleşmeler- gruplaşmalardır. Ve doğanın temel öğeleri madde-parçacık yapısında değillerdir, onlar kuantsal davranışlıdırlar, yani sürekli hareketlidirler çünkü çevrelerini her an algılamak ve değişimlere uygun davranmak zorundadırlar, dolayısıyla canlıdırlar. Bu tür davranış biçimi “dalga hali” olarak tanımlanır. Birbirleriyle birleşip madde olduklarında, bu dalga davranışlarını kaybederler. Fizikçiler bu davranış değişikliğine “decoherence” derler.
   
 Kuant dediğimiz en temel öğelerin canlı, bilgili ve bilinçli davranışlı oldukları 2. Bölümde gösterilmişti.

Yaklaşık 2.5 milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan genomu, bilgi oluşturmanın önemini en iyi bilen ve bu nedenle de, bilgi oluşturmaya en fazla önem veren bir canlıyı temsil etmektedir. Çünkü tüm hücreler, moleküller ve atomlar birer bilgi kümeleşmeleridirler ve doğada her şeyin bilgi oluşturularak bu bilgilere uygun şekilde davranılmak suretiyle gerçekleştiğinin farkında olan en temel öğelerdir. Bu nedenle bir foton veya elektron, önüne seçenekler konduğunda, tüm seçenekleri kendi değerlendirme sistemine göre (frekansı, amplitüdü, vs.) değerlendirir ve bir olasılık hesabı yaparak, en olası duruma göre davranır. Bedendeki bir hücre yine binlerce faktörü dikkate alıp, olasılık hesapları yapar ve en olası faktöre göre davranır.
Bu temel bilgilerden sonra, insanı oluşturan hücrelerin neden “bilgi” oluşturma ve yorumlamaya ağırlık veren bir beden yapısallaşmasına gittiklerini anlamak kolaylaşır. Şimdi bunu görelim.
İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu, kesin bir gerçekliktir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da yine kesin bir olgudur. İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği, günümüz gen teknolojisi ile ortaya konulabilmelidir.
Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ., 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.
Araştırma sonunda, 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı, 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) (insanlara özgü hızlı gelişim bölgesi) koymuşlardır.

Memeli hayvan beyinlerinde korteks yapısı farkları. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür. Bu anormal gelişmiş “yorumlama” yeteneği sayesinde insanlar, çok az sayıda veriden (gözlemden) muazzam senaryolar üretebilen bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu durum insanın hem en güçlü, hem de en zayıf noktasını oluşturur, çünkü bu özellik nedeniyle, insan/insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik bilgiler kullanılmamalıdır.
Bizler statik sistemli bir hayat görüşüne göre düşünüp-davranırız. Bu görüşte, doğadaki tüm canlılık, olağan-üstü bir güç tarafından varlıkların içine konulmuş “ruh” denilen ve ne olduğu bilinmeyen gizemli bir faktörden kaynaklanır (veyahut varlıklar olağan-üstü güç sisteminin oluşturduğu doğa yasalarına bir robot gibi uyaralar). Statik sistemli görüş nedeniyledir ki, kuantum fiziği deneyleri, atomlar ve atom-altı-öğelerle yapılan deneylerde, onların bilinçli şekilde olasılık hesapları yaparak davrandıklarını, sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduklarını açık ve net biçimde görmelerine rağmen, onlara “parçacık” deyip geçerler. Parçacık, bir maddenin parçalanarak daha küçük şekillere bölünmesiyle ortaya çıkan bir halidir. Bu şekilde düşünülmesinin nedeni, doğadaki oluşumların, olağan-üstü bir güç sisteminin, öğeleri birbirleriyle çarpıştırarak (veyahut onları birbirleriyle kaynaştırarak) yapıldığı-oluşturulduğu inancından kaynaklanır. Peki doğadaki oluşumlar varlıkların içsel dinamikleriyle oluşurlar; yoksa varlıkların haricindeki bir gücün onları birbirleriyle kaynaştırmasıyla mı?
 Atalarımızın robot, ruhsuz (bilinçsiz) varsaydıkları bir hücrenin içinde saniyede yüz-bin civarında kimyasal reaksiyon gerçekleşmektedir. Yine bilinçsiz kabul ettiğimiz atomların içlerinde saniyenin zilyonda birlik süreci içinde, protonlar nötronlara, nötronlar protonlara dönüşerek, birbirlerini itmek zorunda olan protonların bir arada tutulmasını sağlayan mucizevi bir yaşam döngüsü sergilerler.
Bu sayede dinamik sistemli doğa görüşüne göre oluşmuş bir bitki hücresi,
•         çevresinde sıcaklığın ne zaman en düşük dereceye indiğini,
•         sıcaklığın ne zaman yükselmeye başladığını,
•         ortamdaki nem oranın ne kadar olduğunu,
•         beslenmesi için gereken kimyasal elementlerin oranlarının uygun olup-olmadığı
gibi binlerce faktörü değerlendirir ve
•         ne zaman filiz vermeye başlayacağına,
•         hangi tür bir feremon üretirse, hangi tür bir kelebeğin-arının dikkatini çekebileceğine ve tohumlarının döllenmesinin sağlanabileceğine,
•         çevrede kendisine zarar veren böceklere karşı ne tür kimyasal moleküller üreterek onlardan korunabileceğine,
gibi yine binlerce faktörü değerlendirir ve ulaşacağı sonuca göre neslinin devamı için gereken işlemleri yapmaya çalışır.

Dinamik sistemli doğa görüşüne göre oluşmuş bir hayvan hücresi,
•         gereksinimi olan besin maddelerini hangi bitkilerden (veya başka kaynaklardan) sağlayacağına,
•         o bitkinin hangi ayda sürgün vermeye başlayacağına,
•         yavrularının doğum zamanı hangi bitkinin ürünlerinin bol olduğu zamanla nasıl çakıştıracağına,
•         hangi bitkilerin kendisi için yararlı, hangilerinin zararlı olduğuna,
•         vücuduna giren mikroplarla nasıl savaşacağına,
gibi yine binlerce faktörü değerlendirir ve ulaşacağı sonuca göre neslinin devamı için gereken işlemleri yapmaya çalışır.

Statik sistemli hayat görüşü ile zombileşmiş bir insanın hücreleri ise:
•         Doğada her şeyin tepeden gelen yönlendirmelerle gerçekleştiği inancı nedeniyle, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri araştırma, bu konularda bilgi oluşturma gibi bir gayret içine girmezler, bu nedenle bilgi oluşturma yetenekleri körleşip-kötürümleşir,
•         Hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayandığı bilgisi mevcut olmadığından, “öteki-dünya” gibi hayali bir yerde ebedi bir hayat sürecekleri inancıyla, bu dünya ortamı koşullarının korunmasına gerekli itina gösterilmez ve dünya cehenneme dönüştürülür,
•         Toplum hayatının kanı-enerjisi paradır, toplum hayatı tepeden yönetildiği için, tüm güç-kuvvet (dolayısıyla paranın kontrolü)  tepedekilerin elindedir. Maaşını tepedekilerden almaya mahkûm insanların hücreleri ise, maaşı kesilirse, ev-kirasını ödeyemeyeceği, çocuklarının yiyecek-giyecek ihtiyaçlarını karşılayamayacağı gibi korkular içerisindedir ve bu nedenle tepedekilerin kulu-kölesi olacak şekilde davranır. Statik hayat görüşlü tüm toplumlarda, para-babalarının dediği olur, iktidara gelenleri (seçimleri kazanacak olanları) onlar belirler.
•         Doğa dinamik sistemde işlediğinden, her insanın çevresindeki tüm olayları bizzat kendisinin değerlendirmesi gerekir. Statik sistem bilgileriyle zombileşmiş insanların ise, özellikle “para” gibi bir değer yargısı ile tepeye (para babaları, vs.) bağımlı olduklarından, kendi kaderlerini tayin etme, özgür olma olanakları yoktur.
Halkımız asırlardır devam eden bir yanılgının kurbanı olmuş ve asırlardır bu yanlış hayat görüşünü gelenekleriyle çocuklarına aktarmıştır. Doğadaki yaratıcılık-yönlendiriciliğin nasıl gerçekleştiğini, yaratıcının eserlerine bakarak araştıran biriyim ve öyle bir gücün varlığına da inanıyorum. Yaratıcının dinamik sistemli bir oluşun mekanizması işlettiğini ve bu sistem toplum yaşamına uygulandığında, insanlığın tüm sorunlarının çözüldüğünü de net bir şekilde görüyorum ve ıspatlıyorum.  Ama halkımız yaratıcının (eserlerini inceleyerek) kendisine değil, bir peygamberin (bir insanın) dediklerine inanarak yaşıyor. Ve böylelikle de tepedeki bir lidere bağlı, yani Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) içine hapis edilerek, kaderini ve geleceğini tepedeki bir zümrenin eline bırakıyor. TBÖ sisteminin tüm sorunlarımızın kaynağı olduğu  önceki paragraflarda gösterilmişti, yukarıdaki paragraflarda ise atalarımızın neden yanılgıya düştükleri özetlenmiştir.

Davranışlarımızın yararımıza mı, zararımıza mı olduğunu saptama işi mantık olarak bilinir. Zombileşmiş varlıklar, bu konuda başarılı olamazlar ve yararlarına değil, zararlarına olan davranışta bulunurlar. Herkesin yukarıda adresleri verilen dosyaları okumaları ve mantıklarının sağlam mı yoksa bozulmuş mu olduğunun hesabını yapmaları gerekir. Bu hesaplamayı yapmaları çok önemlidir, çünkü bu zombileştirici faktörü, çocuklarına aktarması halinde bu büyük “günahı” işlemeye devam etmiş olacaklardır. 


İnsanlar arası ilişkiler Din-Para-İktidar üçlüsüyle yürütülmektedir ve bu üçlü birbirleriyle sıkı bir bağlantı içindedir. Bu üç-ayak arasındaki ilişkileri anlayamayan insanların mantıkları çarpıtılmış olur. Halkımızın gerçekleri görüp- binlerce yıllık bir şartlandırılmışlıktan - zombileşmişlikten kurtulmaları için bu DOM-dizinindeki dosyaları okuyup, değerlendirmeleri ve "düşünmeleri", bir kar-zarar hesabı yapmaları şarttır.

Davam için iki seçenek vardır:
Ya geri dönüp, diğer DOMa Giriş- dosyalarını da incelemek; Bunun için buraya tıklayın

Ya da DOM-sisteminin teorik devam dosyalarıyla devam etmek. O zaman Buraya DEVAMI


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder