DOM (19)- FİZİKÇİLERİN EN BÜYÜK GÜNAHI

DOM (19)-  Din ve Bilim Adamlarının Büyük Günahı

      
Önce Fizikçilerle başlayalım.

    Doğada, düzene doğru mu düzensizliğe doğru mu bir gidiş var? Entropi mi (düzensizlik mi), negatif-entropi mi (düzenlilik mi)?
    Doğa ve dünyamızda bir düzen vardır. Jeolojik bulguların gösterdiği üzere, bu düzen zaman içinde oluşup gelişmiştir. Hâlbuki fizikçilerin çoğunluğu, doğada ve dünyada düzensizliğe doğru bir gidiş ve gelişim olduğunu belirtirler ve bu nedenle de bazı fizikçiler canlılar âlemindeki bu düzen artışını, doğal sistemdeki hastalıklı bir yapısallaşma olarak görürler. Fizikçilerin çoğunluğunun böyle düşünmelerinin nedeni şudur:
    Eskiden fizikçiler doğayı ve dünyayı kapalı bir sistem olarak kabul etmişler ve bu durumda zaman içinde her şeyin dağılıp, düzensiz bir durumla son bulacağı yargısına varmışlardır. Halbuki doğada tamamen kapalı olan hiçbir sistem yoktur. Örneğin, galaksideki herhangi bir yıldızda oluşan nötrino dediğimiz atom-altı-parçacıkları, bizim güneş sistemimizi delip geçer, bizim dünyamızı delip geçer, örneğin Avustralya’dan girer, tüm yeryuvarı katlarını aşar ve Avrupa'da bir ülkeden çıkıp tekrar uzaydaki yolculuğuna devam eder. Bu parçacıklar o kadar yoğundurlar ki, bir insan bedeninin 1 cm2lik yüzeyinden her saniye milyonlarca nötrino geçmektedir. Nötrinolar maddelerden transit olarak geçmezler, içinden geçtikleri ortamın özelliklerine göre, enerji düzeylerini değiştirirler. Dahası, nötrinolar doğadaki proton-nötron oranlarını değiştirebilirler. Bu ise kimyasal temel element dediğimiz temel yapıtaşlarının nötrinolar sayesinde değiştirildikleri, yani atomların sabit-değişmez öğeler olmadıkları anlamına gelir. Bunun sonucu olarak, doğadaki bir element başka bir elemente veyahut başka bir izotopuna dönüşebilmektedir. Bu ise doğadaki enerji dağılımı ve kuvvet alanları sistemlerini etkilemektedir. Bu şekilde uzaydaki bir varlıktan gelen bir parçacık, yeryuvarı içindeki (veya bizim bedenimizdeki) bir kimyasal elementi etkilemiş olur.
    Doğa ve dünyada her şeyin olasılık hesaplarına göre oluşup geliştiği, önceki bölümlerde gösterilmişti. Entropi terimi, bu olasılık hesapları sonucu konusunu irdeleyen ve S = k.log W formülü ile tanımlanan bir kavramdır. Bu formülde (W) bir sistem içindeki olasılık sayısını, (k) Boltzman sabiti denilen bir katsayıyı belirtir. S ise entropi olarak tanımlanan sonuçtur.
    Çeyrek asır öncelerine kadar, Fizik dünyasında “information” yani “bilgi” denilen bir faktör hiç yer almamış, varlıklar birer robot-otomat olarak görülmüş ve bu otomatları etkileyen-yönlendiren faktör, hep varlıkların dışında bir kuvvet alanı olarak düşünülmüştür. Böyle bir düşünce tarzının sonucu ise, S = k.log W formülü gereği, düzensizliğe doğru kabul edilmek zorundadır, çünkü otomat olarak kabul edilen varlıkların hiçbirinde bilgi oluşturma ve depolama yeteneği olduğu bilgisi (o zamanlarda) mevcut değildi. Aptal-bilgisiz öğeler dünyasının zaman içinde geleceği ise dağınık-düzensiz bir gelecek olmak zorundadır.
    Jeolojik bilgiler ise doğa ve dünyamızda her şeyin çok belirgin bir şekilde ‘düzen artışına’ doğru ilerlediğini göstermektedir. Şimdi, dünyamızın jeolojik geçmişinden örnekler vererek (S = k.log W)  formülünün anlaşılmasını kolaylaştıralım ve doğadaki gerçek durumu sergileyelim.

   1- Evrenimiz yaklaşık 14 milyar yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu 14 milyar yıllık sürecin başlangıcında doğadaki yaklaşık 100 temel kimyasal element henüz oluşmamıştır. Örneğin, 26 proton, 30 nötron, 26 elektrondan oluşan ve tek bir birim olarak davranan Fe (demir) 1 adet elementi, daha önceleri (26 +30 +26=) 82 ayrı parça olarak davranıyordu. Evet; şimdi tek bir demir atomu olarak davranan varlık, önceleri 82 ayrı varlık olarak davranıyordu, yani çevresiyle etkileşim olasılığı (W= Wahrscheinlichkeit = olasılık) kat be kat fazlaydı. Dolayısıyla (S) olarak gösterilen entropi değeri de çok fazlaydı.
    Dolayısıyla, evrenin başlangıcında tüm varlıkların atom-altı-parçacıkları olarak ayrık oldukları dönemdeki davranış olasılığı (yani entropi durumları), kimyasal elementlerin oluşmaya başlamasından sonra muazzam bir azalma göstermiştir. 
     - Güneş sistemimizin ve çevresindeki gezegenlerin oluşumlarıyla birlikte, kimyasal elementler SiO2, H2O, CO2, KAlSi3O8  vs. molekül şeklinde bileşikler oluşturmuşlardır. Dolayısıyla her bir molekül, tek bir birim olarak davranış göstermektedir. Molekül oluşmadan önce ise, moleküldeki atom sayısı kadar farklı öğeler olduğundan, o kadar çok farklı davranış (olasılık) söz konusu idi. Yani, yıldız ve gezegenlerin oluşmasından sonra, doğadaki toplam entropi miktarı çok daha azalmıştır.
  3- Yeryuvarında hayat sisteminin gelişmeye başlamasıyla organik moleküller oluşmaya başlar. Örneğin fotosentezle,
             6CO2 + 6H2O + güneş enerjisi = C6H12O6 + 6O
formülü uyarınca, mevcut moleküllerden 6 su ve 6CO2 molekülünü değişik bir glikoz molekülüne dönüştürmüştür ve ortamda fazladan 6 oksijen molekülü ortaya çıkmıştır. Bu durumda o ortamdaki entropi miktarı azalmış olur, çünkü olay öncesi 6+6=12 molekül varken, olay sonrası 1+6=7 molekül bulunmaktadır. Dolayısıyla (W) parametresinin değeri azalmış olmaktadır, çünkü 7 molekül arasındaki karşılıklı etkileşim olasılığı sayısı, 12 molekül arasındaki karşılıklı etkileşim olasılığı sayısından kat be kat azdır.
    4 - Organik moleküllerin büyüklükleri yüzlerce atom içerirler, dolayısıyla hayat sistemi geliştikçe ve büyük kimyasal moleküller oluştukça, entropi gittikçe daha azalmıştır.
   5- Hücrelerin ortaya çıkmasıyla, birçok molekül tek bir hücre olarak davranmaya başlamıştır. Bir hücre yapısında milyonlarca molekül bulunduğu dikkate alınırsa, entropinin ne kadar daha azaldığı anlaşılır.
     6-  Çokhücreli canlıların oluşmasıyla, milyarlarca hücre bir beden içinde toplanıp, tek bir hayvan olarak davranmaya başlamışlardır. Bu ise daha önceki duruma göre entropide muazzam bir azalma daha oluşturmuştur.
    Önceki bölümlerde vurgulandığı üzere, doğadaki tüm varlıklar daha rahat bir duruma geçmek için sürekli olarak birleşerek daha büyük üst-sistemler oluşturma çabası içindedirler. Bunun anlamı ise doğada düzensizliğe doğru değil, düzen oluşturmaya doğru bir gidişatın egemen olduğudur.
    Bizler, bizim dünyamızda yaşıyoruz ve bizim dünyamızda işler, “information & self-organisation” sistemiyle, yani “bilgi oluşturula ve bilgilere göre örgütlenile!” sloganı uyarınca gerçekleşmektedir. Bilginin eksponansiyel ve entegratif özellikli olması nedeniyle de,  bilgi oluşturucu dürtü taa  kuantsal sistemden kökenlenmektedir.
    Dünyamızda entropi artışı (düzensizliğe doğru bir gidiş) değil, entropi azalması, yani Schrödinger (1945)’in terimiyle “negatif-entropi artışı (düzen oluşumu)” söz konusudur ve bu olgu, sinerjetik fizikte maksimum enformasyon prensibinin (maximum information principle) ortaya konulmasına yol açmıştır.
   u1- Bizler entropi azalmasının geçerli olduğu, yani düzen oluşturma sisteminin geçerli olduğu bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Düzen, bilgiye dayanarak oluşturulmaktadır. Bu nedenle “information & self-organisation” diye özetlenen, “synergetics” adlı yeni bir fizik dalı oluşturulmuştur. 
   u2- Bilgi oluşumunun eksponansiyel ve entegratif şekilde geliştiği bilinmektedir; bu olgu, bilgi oluşumunun başlangıç noktasının ‘maddenin en küçük parçacıkları dünyasında’ kökenlenmesi ve gittikçe çeşitlenerek gelişmesi zorunluluğunu oluşturur. Yani, doğada evrimleşen ve artarak gelişen tek unsur “bilgidir”. Varlıklar bu bilgilere göre sürekli yeniden re-organize edilerek, tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde yeniden düzenlenip, yeniden oluşturulurlar.
    u3- Bilgi denilen sinyaller, fizikçilerin kuvvet alanlarına denk gelirler. Dolayısıyla zaman içinde, bilginin eksponansiyel gelişimine uygun olarak, sürekli değişirler.
    u4- Fizikçilerin “karşılıklı etkileşim” dedikleri olay, rastgele karşılıklı çarpışmalar sonucu değil, karşılıklı olarak birbirlerinin değer ve potansiyellerini ve birbirlerine olan uzaklıklarını en hassas şekilde algılama ve çıkan sonuca göre davranma şeklinde olmaktadır. Yani doğadaki tüm oluşumlar, varlıklar arası karşılıklı mutabakat sonuçlarına göre olmaktadır.
   u5- Doğada tavuk-yumurta sistemi geçerlidir ve tavuk-yumurta sisteminde, bilgiler hep yumurtalara aktarılarak depolanıp-işlenirler. Yani üst-sistemler tamamen alt-sistemlere bağımlıdırlar. En tabandaki alt-sistem ise şimdilik atom-altı-öğeleri olarak bilinmektedir.
    u 6- Hayat sisteminin temelini oluşturan hücreler ‘mükemmel’ fizikçi ve kimyagerlerdirler, tamamen fizik-kimya ilkelerine göre işlem yapmaktadırlar. Bu nedenle, hayat sistemi, fizik-kimya yasaları devreye sokulmadan anlaşılamaz ve işletilemez.
    u7- Toplum hayatı insanların oluşturmak zorunda oldukları bir üst-sistemdir. Bu sistemde geçerli olacak kuralları, yani fizik terimiyle “kuvvet alanı” veya “düzen-ölçütü”nü oluşturacak olanlar, onun bileşenleri olan insanlardır. Haricî bir kuvvet alanı oluşum sistemi yoktur!
    u8- İşte, fizikçilerin en temel hataları, bu noktadan kaynaklanmaktadır; çünkü onlar doğayı oluşturan en temel öğeleri cansız-ölü varlıklar (atom-altı-parçacıkları) olarak kabul etmişler ve doğadaki canlılık unsurunu varlıkların dışında bir sisteme atfetmişlerdir. Evrenimizin kapalı bir sistem olduğu varsayımı, böyle bir anlayışın sonucudur.
    Tüm fiziksel etkileşim formülleri, varlıklar arasındaki itme veya çekmeleri [(1.öğenin potansiyeli) x (2. öğenin potansiyeli) / (aralarındaki mesafenin karesi)] şeklinde ifade ederler. Yani tüm doğa, varlıkların karşılıklı etkileşimleri sayesinde oluşup, ayakta kalıyor. Varlıkların haricinde, etkileşimlere katkısı olan hiçbir şey yok. Doğadaki denge-düzen, sadece ve sadece varlıkların daha rahat konumlara ulaşabilmek amacıyla gerçekleştirmeye çalıştıkları farklı re-organizasyon (farklı yeniden-yapısallaşma) çabaları sonucudurlar.   
    Doğadaki oluşum ve gelişim sistemi yukarıda özetlendiği şekilde iken, fizikçilerin “doğada işler düzensizliğe doğru gider” şeklinde bir fikir ileri sürmelerindeki mantıksızlığı tekrar gözden geçirmeleri dileğimi, insanlık adına tüm bilim adamlarından rica ediyorum. Daha dünyamızdaki ve güneş sistemimizdeki olayları ve oluşumları tam anlayıp-çözemeden, evrenimizin kapalı bir sistem olduğunu iddia etmek ve buna dayanarak da doğada düzensizliğe doğru gidiş vardır demek, acaba ne kadar mantıklı?

      Fizikçilerin diğer bir büyük yanılgıları ise, zaman kavramını enerji+madde+bilgi faktörlerine bağlı olarak gerçekleşen değişim-dönüşüm göstergesi olarak algılayamadıkları gerçeğidir. Fizikçiler zamanı hala ebedi bir yaratıcının verdiği tik-taklara göre işleyen madde-bileşimlerinden bağımsız bir süreç olarak algılamaktadırlar. Böyle algılayınca da madde-bileşimlerine göre değişen kuvvet-alanları kavramı havada kalmaktadır. Bu nedenle de evrensel oluşumlar hakkında akıl ve mantığa sığmayan teorik varsayımlarda bulunarak insanlığın kafasının karıştırılmasında en büyük negatif etkiyi oluşturmaktadırlar.

       Şimdi de bir başka bilim-adamı grubunun günahına geçelim:


      Evrimcilerin büyük günahı


“Her toplum layık olduğu sisteme göre yönetilir” diye bir söz vardır. Bunun anlamı şudur: Her şey, kişilerin (toplumun) sahip olduğu bilgiye göre gerçekleşir. Toplumun bilgisi, yöneticilerin uyguladıkları politikalarla belirlendiğine göre, politikacılar-yöneticiler ne ekmişlerse, o biçilmektedir.

 Teokratik sistemlerle yönetilen toplumlar doğal olarak tepeye-bağımlılık esas alınarak eğitilmişlerdir ve toplumsal sistemin sahipliği tepedekilere bırakılmıştır. O tür toplumlarda kişilerde bir kendi-kendini-yönetme, toplumsal sistemi sahiplenme gibi demokratik düşünce ve davranış tarzı yoktur.

Tepeye bağımlı sistem bilgileriyle eğitile gelmiş bir topluma, tepeye bağımlı bir sistemin doğada mevcut olmadığı, doğal sistemde her şeyin tabana dayalı olarak geçekleştiği şeklinde doğabilimsel bilgiler verilmeden demokratik sistem kuralları uygulamaları istenirse, ya Türkiye’de olduğu gibi, yıllar süren yarı demokratik denemelerden sonra tekrar teokratik sisteme dönüş yoluna gelinir, veyahut da, anomi denilen karmaşa sistemi ortaya çıkar ki, bu da Irak, Afganistan gibi ülkelerde yaşanan durumdur.

Türkiye Cumhuriyet’le birlikte teokratik sistemi terk etmiş ve “hayatta en hakiki mürşit bilimdir” temeline dayalı bir yaşam sistemine geçemeye çalışmıştır. Ama bilim adamlarının doğal sistemi gerçeklere uygun şekilde yorumlayamamaları nedeniyle, sanki “doğada bir denge-düzen yokmuş, her şey düzensizliğe doğru gidecekmiş” şeklinde çok hatalı bir termodinamik-fizik-yasası yorumu nedeniyle, insanlık bir manevi boşluğa düşmüştür. Evrimciler de bu kervana katılmışlar, ve canlıların bilgiye-bilince dayalı olmayan (rastgele) mutasyonlar sonucu oluştuğunu, dolayısıyla, “insan ne yapsa boşuna; doğa bildiğini okur” gibi bir hayat görüşünün okullarda öğretilmesine öncülük etmiştir ve hala da o yoldadır.

Dinamik sistemler fiziği + kuantum fiziği konularında temel bilgilere sahip olmayan hocalar senelerdir, varlıkların, bilgi ve bilinçsiz şekilde, tesadüfi davranışlarla oluşup-geliştiklerini ve “doğal seçilim” dedikleri hayali bir seçici sistemle iyilerin seçilip, kötülerin ayıklandığı şeklinde bir evrim bilgisiyle gençliğimizi yetiştirmişlerdir. Bu tür yanlış bir doğal sistem görüşü ile yetişen gençlik ise, dinamik sistemler ve kuantum fiziği gibi çağdaş bir bilim anlayışına göre oluşturulmuş DOM-sistemi gibi insanlığın tüm sorunlarının tek bir nedenden kaynaklandığını gösteren bir hayat görüşüne körü-körüne saldırmakta ve çamur atmaktadırlar. Bilgi ve mantık bir varlığın sorunlarına çözüm bulma yeteneğidir. Her (mantıklı) varlık kendisi için neyin iyi-yararlı, neyin kötü-zararlı olduğunu bilir. Bir varlık kendisi için neyin yararlı - neyin zararlı olduğunu ayırt edemiyorsa, onun mantıksal değerlendirme sisteminin doğru çalıştığı söylenemez. DOM-sisteminde, insanlığın tüm sorunlarını tek bir nedene indirgendiği, dolayısıyla bu nedenin ortadan kaldırılmasıyla da tüm sorunlarının çözüleceği gösterildiğine (ve buna kimse itiraz edemediğine) göre, DOM-sistemini tenkit edenler veya çamur atanlar sağlam mantıklı olduklarını nasıl iddia edebilirler?

Evrimcilerin DOM- sistemine karşı bu yaptıkları, Köy Enstitüleri projesine karşı karalamalar yaparak Türkiye Cumhuriyetinin en az 50 yıl geri kalmasına neden olan yobazlık girişimlerden daha vahimdir.


¤-A- İnsanlar doğayı canlı kabul etmezler, can(lılık) (ruh) denilen şeyi, varlıklardan ayırıp, onun varlıkların haricinde bir şeyden kaynaklandığını düşünürler. Bunun nedeni atalarımızın hücre- kuant gibi temelde canlılık gösteren varlıklardan habersiz oldukları dönemde, bedeninde gerçekleşen hücreler arası etkileşimleri (rüyaları, hayalleri, vs) anlayamayıp, bu olayların bedene girip-çıktığını varsaydıkları hayali bir varlıklar-üstü canlılık sisteminden kaynaklandığını varsaymalarından kaynaklanır. Bu nedenle “ruh ve beden” birbirinden ayrı düşünülmüştür ve bu genel kanı günümüze kadar devam etmiştir.
Ruhla bedenin birbirinden ayrı düşünülmesinde bilim adamlarının da çok büyük günahı bulunmaktadır. Şöyle ki: Dünyamıza gelmiş en büyük bilim adamı olduğu kabul edilen Newton’un doğal sistem anlayışı şöyledir:
“In the Newtonian view, God had created, in the beginning, the material particles, the forces between them, and the fundamental laws of motion. In this way, the whole universe was set in motion and it has continued to run ever since, like a machine, governed by immutable laws. = Newton’cu görüşe göre, Allah başlangıçta tüm madde parçacıklarını, onlar arasındaki etkileşimleri (onları etkileyen kuvvetleri) ve hareketin temel yasalarını oluşturur. Bu şekilde tüm evren hareket içine girer ve bu değişmez yasalara uyan bir otomat gibi ebediyete doğru gider.”
Newton’un  evrensel gravite yasası, ve “the three laws of motion = hareketin üç yasası” gibi doğa-bilimlerinin temel taşlarını oluşturan çok önemli buluşları onu o kadar meşhur etmiştir ki, yukarıda zikredilen “yaratıcılık-canlılık vericilik” hakkındaki görüşleri de bilim dünyasını derinden etkilemiştir ve hala da etkilemektedir.
Günümüz evrimcilerinin   ‘Hiçbir maddenin bilinci yoktur… Onlar fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkamaz’ şeklindeki görüşleri Newton’cu doğal sistem görüşünden kaynaklanırlar.
Bu tür görüşe statik sistemli doğa görüşü denir. Statik sistemli doğa görüşünde, bir iş veya eylem yapan, planlayan veya düşünen hep varlıkların dışında bir ekstra “canlı”, bir ekstra “varlık” olarak tasarlanmıştır.
Şimdi deneysel gözlemlere dayalı verilere bakarak, doğada iş-eylem yapıcı öğelerin varlıkların dışında mı, yoksa varlıkların içinde mi olduklarına bakalım.

u1- Bir bedende tüm işlevler, beden içindeki hücrelerce gerçekleştirilir. Hatta bizlerin serbest irade dediğimiz ve bilinçli olmamıza gerekçe gösterdiğimiz davranışımız bile, bizler karar vermeden saniyelerce önce, beyindeki hücrelerimizce belirlenir. (Örn. bir deneyde bir salona 50 kişi konur ve her birinin önüne mavi –yeşil – kırmızı renklerde üç düğme yerleştirilir. Kişilere dışarıdan hiç müdahale olmadığında, bir düğmeye basmaları istenilen deneklerin bastıkları düğmeler gelişi güzel bir dağılım gösterir. Beyinde mavi – yeşil – kırmızı gibi renkleri algılayan hücrelerin hangi frekanslara duyarlı olarak bu işlemi yaptıkları saptanabilmektedir. Yani bir bedene ait binlerce farklı işlemleri yapan özel hücreler bulunmaktadır ve hangi hücrelerin neler yaptıkları saptanabilinmektedir. Dolayısıyla, mavi rengi algılayıcı hücrelerin hassas oldukları (ama biz insanların algılayamadığı) bir sinyal verilip, deneklerden herhangi bir düğmeye basmaları istendiğinde, tüm deneklerin mavi düğmeye bastıkları saptanır, vs.) Dolayısıyla, bir bedende tüm işlemleri yapanlar, karar verenler, vs, hep o bedenin içindeki hücreleridir.
Bizler deriyle kaplı bedenlerin içlerini göremediğimizden, beden içinde gerçekleşen “koşuşturmayı, hücreler arası sinyal alış-verişlerini, bu sinyalleşmelere dayalı olarak gerçekleşen ve bir-birlerini takip eden binlerce kimyasal reaksiyonu, vs” hiç fark edemeyiz.

u2- Atmosfer veya hidrosferdeki her bir molekül, kendisine komşu en yakın moleküllerin basınç ve sıcaklık değerlerini algılar ve en düşük değerdeki komşusuna doğru hareket eder. Rüzgar ve akıntı kuvvetleri ve sistemleri bu şekilde oluşurlar.

u3- Atomlar dünyasına gittiğimizde, orada işleri yapan ve karar alanlar da yine atom veya moleküllerin bileşenleri olan foton, elektron gibi atom-altı-öğelerdir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler için çift-yarık deneyi, refleksiyon-refraksiyon olayları gibi bölümlere bakılabilinir. Doğadaki en temel enerji birimi kuantlar olduklarından, ve enerjinin nerede çok, nerede az yoğunlaşması gerektiğine de onlar karar verdiklerinden, doğadaki tüm işlemlerin yapıcıları ve planlayıcılarının kuantlar alemi olduğu ortaya konmuş olur.
Kuantların enerji dağıtımı sistemi, varlıkların yapısal-dokusal durumlarındaki değişimlere göre olur ki, bu da bilgi dediğimiz enerjinin nerden nereye akacağını belirleyen faktörle tam bir çakışma gösterir. Şöyle ki: Kandel’in Nobel ödüllü araştırmaları, bilgi denilen öğrenme olaylarının hücrelerin sinaps yapısallaşmalarında gerçekleşen kimyasal ve fiziksel değişiklikler şeklinde kayıt edildiğini ortaya koymuştur. Bilgi enerjinin nerden nereye aktarılması gerektiğini belirleyen faktör olarak tanımlandığına göre, varlıkların kimyasal formülleri ve fiziksel etkileşim sinyalleri doğadaki olayların nerden nereye ve nasıl olacağını belirleyici kriter olmuş olur.

Dolayısıyla, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler, varlıkların alt-bileşenleri olan öğelerce, bilgi oluşturularak, yani varlığın kimyasal-fiziksel yapı ve dokusu çevredeki enerji durumuna göre değiştirilerek, gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde doğa ve dünya sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistem olmaktadır.

Yani, doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistemdir. Doğal sistem, kendi kendileri arasında sürekli bir iletişim ve haberleşme sistemi içinde olan, kendi-kendilerini düzenleyen, kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyecek kuralları karşılıklı etkileşimlerle kendileri oluşturan ve bu şekilde kendi-kendilerini örgütleyen canlı, yaşayan bir sistemdir. Buna dinamik sistemli doğa görüşü denir.

Statik sistemli doğa görüşünde madde ve onu oluşturan bileşenleri hep cansız, katı-sert varlıklar olarak düşünülmüştür. Bu nedenle atom dediğimiz en temel elementler de minik birer bilye gibi tasarlanmışlardır.
Hâlbuki atom dediğimiz temel elementler bir bilye gibi sabit-sert şeyler değildirler. Onlar cıvıl cıvıl hareketli ve çok belirgin kurallara göre davranan ve çevrelerinde ne olup-bittiğini sürekli gözlemleyip, o değişimlere göre kendilerini ayarlayan, sürekli bir değişim içinde olan varlıklardır. Yani canlı davranışı gösterirler, dolayısıyla canlı kabul edilmelidirler. Ama bilim adamları şartlanmışlıkları nedeniyle onları cansız varsaymaya devam etmektedirler.
İnsanların doğa ve dünyayı, dinamik sistemli değil de, statik sistemli olarak kabul etmelerindeki en önemli faktörlerden birisi zaman kavramının anlamını yanlış yorumlamış olmalarıdır.
Zaman kavramı atalarımız tarafından, doğa ve dünyanın varlıkların içsel bileşenlerinin karşılıklı etkileşimleri sonucu, yapısal-dokusal durumlarını sürekli değiştirmeleri sonucu gerçekleşen bir enerji-madde kombinasyon farklılıkları görüntüleri olarak değil de, varlıkların dışında olduğu varsayılan bir kuvvet uygulayıcısının ömrüne endeksli bir ebediyet olarak düşünmüşlerdir. Doğadaki varlıkların “information & self-organisation” sistemine göre kendi kendilerince değil de, harici bir ekstra varlıkça oluşturulup-yönlendirildiği kabul edilince, bu yaratıcı varlığın ebedi olmasının tasarlanması kaçınılmazdır. Yoksa doğa kendi kendine nasıl varlığını sürdürebilir ki?
Zaman kavramının anlamı ilk defa Gedik 1998 yayınıyla değişim-dönüşüm sistemli olarak tanımlanmış ve delilleriyle ıspatlanmıştır. Bu nedenle
GEDİK, İ. 1998: Dünyanın Oluşumundan İnsanlığın Gelişimine: Değişimler ve Dönüşümler. Jeoloji Mühendisliği, Sayı 52, s. 75-139. Ankara.
yayını bilim tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oluşturur.



►1- Atomların proton ve nötronlardan oluşan ve kütlesinin nerdeyse tamamını oluşturan bir çekirdekleri vardır. Bu çekirdek femtometre (fm) (10-15 m.) ölçeğindedir. Bu çekirdeğin 100.000 fm uzağında bir yörüngede ise, dönen elektronları yer alır. Bu nedenle atom dediğimiz temel elementler nerdeyse çekirdeğinde bir toplu iğne ucu kadar bir çekirdek ve onun çevresinde devasa bir balon ve o balon üzerinde dönen elektronlardan oluşmuş gibidirler. Hem çekirdekteki proton ve nötronlar kendi etraflarında dönerler, hem de elektronlar (hem çekirdek hem de kendi etraflarında) dönerler.

Atom-altı-öğeler dediğimiz proton, elektron gibi varlıkların dönme-hareket hızları bulundukları ortamın (sistemin) boyutu ile ters orantılıdır. Yani sistem boyutu ne kadar küçükse, o derecede daha hızlı dönerler. Protonların atom içindeki ortamı femtometre, elektronların ise angström (100 000 fm) ölçeğinde olduğundan, elektronlar saniyede 600 mil hızında dönerlerken, protonlar 40 000 mil/sn hızında dönerler. Böylesi muazzam bir hızla dönen sistemler, sert-cisim davranışı gösterirler ki hızla dönen bir kâğıt parçasının bir testere gibi her şeyi kesmesindeki etkiden kaynaklanır. Ama gerçekte onlar sert bir cisim değil, çok hareketli-canlı öğelerdir. Atom-altı-öğelerin bu canlılığı-hareketliliği, onların enerji dolu olmalarından kaynaklanır. 

Varlıklar hücre > molekül > atom > proton-nötron-elektron gibi daha küçük bileşenlerine ayrıldıkça, bu bileşenlerin davranışları ve çevreleriyle etkileşimlerinde de çok büyük değişiklikler olur. Örn. bir insan 3-5 faktörü ancak birbirleriyle ilişkili hesaplamalar yapabilirler (3 bilinmeyenli denklemlerden sonrasını çözmek için matrix hesaplamaları gerekir ve bunu çoğu insan yapamaz). Beynimizdeki hücreler 10 000den fazla farklı faktörün birbirleriyle ilişkili hesaplamalarını yapabilirler. Bir çekül veyahut pusula iğnesi, dünya üzerindeki tüm diğer varlıkları dikkate alıp, karşılıklı olarak ilişkilerini hesaplayabilirler. Bir elektron ise evrensel ölçekte tüm varlıkları değerlendirip karşılıklı ilişkilerini hesaplayabilir. Bu nedenle atom-altı-öğeler dünyası, evrensel sistemle bütünleşiktir. 

Bu nedenle kuantum fiziği atom-altı-öğeler dünyasının evrensel ölçekte bir ilişki ağı içinde olduğuna işaret eder. “In sub-atomic-world, classical concepts like ‘elementary particle’, ‘material substance’ or ‘isolated object’, have lost their meaning; the whole universe appears as a dynamic web of inseparable energy patterns.  …  therefore, they cannot be seen as an isolated entity, but has to be understood as an integrated part of the whole.” (Atom-altılar dünyasında ‘temel parçacık’, ‘maddi varlık’ veyahut ‘izole nesne’ gibi kavramlar anlamsızdırlar; tüm evren birbirlerinden ayrı olmayan dinamik bir enerji ağı yapısı olarak karşımıza çıkar. … Bu nedenle onlar izole –ayrık birimler değil, birbirleriyle entegrasyon içinde olan bir bütündürler.)

Bizler maddeleri passif ve hareketsiz olarak düşünürüz. Ama bu varlığın iç-yapısına büyülterek baktığımızda, onun atomlarının birbirleriyle bağlantılı ve çevrelerindeki enerji-düzeyi değişimleriyle bağlantılı sürekli bir titreşim içinde olduklarını görürüz. 

Bu nedenle doğa ve dünya, birbirleriyle karşılıklı enerji alış-veriş-ağı içinde olan tümleşik (entegre) bir sistemdir. Madde (kütle) dediğimiz şey, enerjinin bir yoğunlaşma türüdür. Bunun böyle olduğu E=mc2 formülüyle ıspat edilmiştir. Diğer taraftan “zaman kavramı” enerjinin hangi tür madde-türleri ardışımlarından oluştuğuna bağlı bir enerji-madde dönüşüm göstergesidir. Mekan dediğimiz uzay sistemi de madde dağılımlarına dayalı bir ortam olduğuna göre, uzay ve zaman birbirleriyle bağlantılı olmuş olur. (Einstein’in rölativite teorisi). 

Atomlar, atom-altı-öğelerden oluşurlar, ama bu atom-altı-öğeler bir madde (parçacık) değil, karşılıklı olarak birbirlerine dönüşen farklı enerji paketçikleridir. Onları gözlemleyenler onların bir madde olarak değil, sürekli farklı dans figürleri yapan enerji-paketçikleri şeklinde olduğunu görürler.

Atom-altı-öğeler dünyasında sürekli bir enerji dansı oynanır. Örneğin çekirdek içinde proton-nötronlar arası sürekli bir değişim-dönüşüm gerçekleşir, meson denilen sanal öğeler sürekli oluşup – tekrar yok olurlar ve bu şekilde aynı elektrik yüküne sahip protonların birbirlerini itmelerini önleyerek, onların çekirdek içinde bir arada bulunmalarını sağlarlar.

Uranyum gibi radyoaktif elementler sürekli daha hafif diğer elementlere parçalanırlar ve He + e- + gamma-ışınları şeklinde radyasyonlar yayarlar.
Çok enerjik fotonların çarpışmasıyla elektron-pozitron çiftleri oluşur.

Gerek güneşten, gerek diğer uzay cisimlerinden gelen kozmik ışınlar dünyamız atmosferine girdiğinde, atmosferdeki moleküllerle etkileşmeye başlarlar ve bir sürü değişim-dönüşüm geçekleşir. Daha önce var olan kimyasal elementler, proron-nötron sayılarında değişikliklere uğrarlar ve başka kimyasal elementlere dönüşürler. Örneğin karbon atomundan azot atomu oluşur, vs.

Benzer olaylar bir şimşek çakması olayında da yaşanır ve dünyamızın kimyasal bileşimi sürekli değişir!

Yani doğa ve dünyada sürekli bir oluşum ve yok oluş ardalanması birbirini takip eder gider. “Modern physics has shown us that movement and rhythm are essential properties of matter; that all matter, whether here on Earth or in outer space, is involved in a continual cosmic dance. = çağdaş fizik ritim ve hareketin maddelerin en temel özelliği olduğunu göstermektedir; ister dünyamızdaki, ister uzaydaki tüm maddeler sürekli bir kozmik dans içindedirler”

Günümüz bilgileri, varlıkları oluşturan, hücre, atom gibi bileşenlerin canlı-hareketli olduklarını ve kendi aralarında karşılıklı olarak haberleşip-etkileşerek, doğadaki üst-sistem oluşumları gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Bu tür sisteme de dinamik doğal oluşum sistemi denilmekte ve “information & self-organisation” olarak özetlenmektedir.

►2- Dinamik sistemlerin, “Information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği kurallarına göre işleyip-geliştiği son çeyrek asır içinde ortaya konulmuştur.

►3- Buradaki “Information=bilgi” sözcüğü, enerjinin nerden nereye akacağını gösteren faktör olup, varlıkların yapısal-dokusal durumları ile belirlenir. Yani varlıklar sürekli olarak yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yaparak, enerjiyi nasıl kullanacaklarını belirlerler. Örn. SiO2piezoelektrisite özelliğine sahiptir, uçlarına alternatif akım bağlanınca, titreşmeye başlar ve bu şekilde saatlerimizin, radyolarımızın çalışmasının temelini oluşturur. H2O sıfır derecede donup, 100 derecede buharlaşarak ve bu olaylar sırasında gram başına 80 kalori vererek veyahut 539 kalori alarak doğadaki enerji dağılımı düzenlenmesinde önemli rol oynar. Yani doğadaki tüm varlıklar çevre koşullarını dikkate alarak yapı ve dokularını sürekli değiştirirler. Bu durum bizlerin bedenlerinde de sürekli gerçekleşir. Biz bir şey öğrendiğimizde, sinaps yapıları ve dokuları değişir. Kötü bir haber aldığımızda, bir dakika önceki şen-şakrak durumumuz aniden kaybolur ve üzüntü dolu bir hal alınır, çünkü hücrelerde bir sürü kimyasal değişiklik olmuştur. Hücrelerdeki bu değişiklikler, onların içindeki moleküllere ve atomlara kadar geri yansır; atomların spin ve polarizasyonları değişir; spindeki değişim, elektrik akımlarını değiştirir; bunlar sonucu bedendeki tüm (biyo-fiziko-kimyasal) elektromanyetik alan sistemlerinde değişiklikler olur. Ve ruhsal değişiklik dediğimiz durum ortaya çıkar. İşte “ruh” böyle bir karşılıklı etkileşim ürünüdür.

►4- Doğadaki kuvvet denilen faktör ise, enerjinin bir yerden bir yere akmasıyla oluşur. Dünyamızın kimyasal ve fiziksel yapısında değişiklikler oluşur, buna uygun olarak enerji akış güzergahları değişir ve sonrası doğadaki olaylar zinciri! Denizlerdeki akıntılar, atmosferdeki rüzgarlar, deprem oluşturan fay hareketleri hep böyle oluşurlar.

 ►5- Klasik evrimciler doğadaki olayların “Information & self-organisation” ilkelerine göre, yani varlıkların bilgili ve bilinçli davranışlarına göre olduğundan habersizdirler. Bu nedenle hala dinamik sistemde değil, statik sistemde düşünen klasik fizikçilerin izinden giderek, “doğada ve evrende her şeyin düzensizliğe doğru gittiği ve gideceği, evrimde bir amaç ve hedef olmadığı, dolayısıyla varlıkların bilgi ve bilinçle bir amaç veya hedefe doğru gitmelerinin söz konusu olamadığını iddia ederler. Varlıkların doğa yasalarına uyduklarını ve otomatik-robotlar olarak hareket ettiklerini söylerler. 

►6- Ancak şu soruları kendilerine sorup, bir cevap aramazlar:
²-Doğa dediğiniz varlık nelerden oluşuyor? Atom- veya moleküllerden oluşmayan bir doğa mı var?
²-Doğa yasaları nerden geliyor? Gökten zembille mi indirildi?
²- Yasalar bir bilgi manzumesidir. Peki, bu doğa yasaları bilgileri nerde depolanıyorlar?
Kendisine bu soruları sorup, cevabını aramamış evrimcilerin doğal sistem işleyişi hakkındaki görüşleri (yani evrimden anladıkları) kökten hatalı olmak zorundadır.


►7- Bilginin eksponansiyelliği –ki varlıkların en küçük bileşenlerinin bilgili-bilinçli davranmalarını gerektirir- sadece Gedik (1998, 2006, 2008) tarafından ileri sürülmüş değildir. Chaisson (2001 ve 2010) da, “Energy Rate Density as a Complexity Metric and Evolutionary Driver”  adlı yayınında, ‘enerji oranı yoğunluğu=bir varlığın bir gramında bir saniyede kullanılan enerji (erg)” adlı bir kavram oluşturarak, doğadaki gelişimlerde bilgi faktörünün sayısal bir şekilde ifade edilmesine olanak sağlayan bir yöntem ortaya koymuştur. Bu yöntemi uygulayarak, evrensel düzeyde bilgi faktörünün eksponansiyel şekilde geliştiğini göstermesi, Gedik’in buluşunu destekleyen ve tam bir uyum gösteren çok önemli bir araştırmadır.  

Dolayısıyla, bilgili-bilinçli davranış insana özgü bir özellik değil, varlıkların en küçük bileşenleriyle başlayan bir özelliktir.

►8- İnsanların kendilerini bilinçli, ama kendilerini oluşturan bileşenlerini bilinçsiz sayması tam bir mantıksızlık+kendini-beğenmişlik + bilgisizlik göstergesidir. Bilinçsiz bir varlıktan bilinçli bir varlık nasıl oluşabilir? Çoğu insan bunu “Birleşikler, parçalarının ayrı-ayrı özellikleri toplamından daha fazla özelliğe sahiptir”  genel bilgisiyle açıklarlar.

Evet bu doğrudur ve “Theory of integrated levels= Tümleşik sistemler teorisi”nin ilkelerinden biridir. 

¤- Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
Ama bu teorinin şu ilkeleri de bulunmaktadır ve onlar da doğada aynen geçerlidir:
¤-Her sistemde, üst düzey  alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey  alt düzeye yön (hedef) gösterir.
¤-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Bu maddelere göre de, bir şey oluşturma yeteneği (bilgisi) o varlığın bileşenlerindedir. Dolayısıyla, bilinçli denilen (insani) bir varlığı oluşturan bileşen bilgisiz-bilinçsiz olamaz. O hücreler insan bedenini, kendilerine gösterilen hedeflere uyacak şekilde oluşturmuşlardır. O hedef de, doğada her şeyin sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğu, bu nedenle mümkün olduğunca çok senaryo üreterek, gelecekte nelerin neye dönüşeceğine yönelik olasılık hesapları yapılması gerektiğidir.

¤- İnsan denilen varlık tam anlamıyla dinamik sistemler fiziği ilkelerine uygun olarak, az sayıda birkaç veriden yararlanarak, muazzam senaryolar üretebilecek bir 

yapısallaşmaya sahiptir.

Bilgi oluşturmaya verilen önem:

 Şekilde duyu organlarına tahsis edilen beyin hücreleri topluluğu kahverengi ile, hareket organlarına tahsis edilenler mavi renkte, ve yorumlamaya tahsis edilen beyin hücreleri topluluğu ise beyaz renkte gösterilmiştir. Bir kedinin beyninde hareket, koku, işitme, görme gibi organlara tahsis edilen beyin hücreleri sayısının yorumlamaya tahsis edilen hücre sayısına oranı çok fazladır, bu nedenle insandan hızlı koşabilirler, insandan fazla zıplayabilirler, insandan daha iyi görebilirler ve insandan iyi koku alırlar. İnsanı oluşturan hücreler ise, yorumlama konusuna o kadar önem vermişlerdir ki, bunun sonucu koklama, zıplama, görme, vs gibi yetenekleri körelmiştir. Ama buna karşın yorumlama, senaryolar üretme yeteneği son derece gelişmiştir.


Şekil: Memeli hayvan beyinlerinde korteks yapısı farkları. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür.

Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır.
 “Dilin kemiği yoktur” deriz. Bu durum, bir-kaç küçük veriye dayanarak muazzam senaryolar üretebilecek bir yapısallaşmaya sahip olan insan beyninin bir özelliğidir. İnsanlar binlerce farklı düşünce geliştirebilir. Geliştirilen-oluşturulan bu fikirlerin işe-yararlı olup olmadığı ise şu kriterle belirlenir:
Bizlerin oluşturacağı fikirler biz insanların sorunlarını çözmeye yönelik olmak zorundadır. Oluşturduğumuz bilgiler-düşünceler sorunlarımızın çözümünde işe yarıyorlar mı, yaramıyorlar mı?


►9- Dinamik sistemler fiziği + kuantum fiziği + Theory of integrated levels (tümleşik sistemler teorisi) konularında temel bilgilere sahip olmayan hocalar senelerdir, varlıkların, bilgi ve bilinçsiz şekilde, tesadüfi davranışlarla oluşup-geliştiklerini ve “doğal seçilim” dedikleri hayali bir seçici sistemle iyilerin seçilip, kötülerin ayıklandığı şeklinde bir evrim bilgisiyle gençliğimizi yetiştirmişlerdir. Bu tür yanlış bir doğal sistem görüşü ile yetişen gençlik ise, dinamik sistemler ve kuantum fiziği gibi çağdaş bir bilim anlayışına göre oluşturulmuş DOM-sistemi gibi insanlığın tüm sorunlarının tek bir nedenden kaynaklandığını gösteren bir hayat görüşüne körü-körüne saldırmakta ve çamur atmaktadırlar.

Bilgi ve mantık bir varlığın sorunlarına çözüm bulma yeteneğidir. Her (mantıklı) varlık kendisi için neyin iyi-yararlı, neyin kötü-zararlı olduğunu bilir. Bir varlık kendisi için neyin yararlı - neyin zararlı olduğunu ayırt edemiyorsa, onun mantıksal değerlendirme sisteminin doğru çalıştığı söylenemez. DOM-sisteminde, insanlığın tüm sorunlarını tek bir nedene indirgendiği, dolayısıyla bu nedenin ortadan kaldırılmasıyla da tüm sorunlarının çözüleceği gösterildiğine (ve buna kimse itiraz edemediğine) göre, DOM-sistemini tenkit edenler veya çamur atanlar sağlam mantıklı olduklarını nasıl iddia edebilirler?
Evrimcilerin DOM- sistemine karşı bu yaptıkları, Köy Enstitüleri projesine karşı karalamalar yaparak Türkiye Cumhuriyetinin en az 50 yıl geri kalmasına neden olan yobazlık girişimlerden daha vahimdir.

►10- Klasik evrimci hocalar ve onların yetiştirdiği şartlanmış öğrencilerin toplumumuza verdikleri zararlar, Köy Ensitülerinin kapatılmasıyla ülkemize verilen zarardan daha büyük boyuttadır. 

Bu gün ülkemizde Atatürk’ün temellerini attığı, halkın söz sahibi olmasına (yani tabana) dayalı Cumhuriyet rejiminin rayından çıkartılıp, dinsel ağırlıklı, yani tepeye bağımlı bir sisteme doğru dönüştürülmeye başlandıysa ve bu dönüşüm de demokratik denilen halk oylamaları sayesinde gerçekleştiriliyorsa, bu gidişin tüm sorumlusu “klasik evrimci” görüş savunucularıdır. Bu iddianın nedeni ise şudur:
     Klasik evrimciler,
²1- Hem doğada her şeyin tesadüflere bağlı olarak geliştiği, olayları yönlendirici, doğa ve dünyayı sahiplenici- koruyucu bir güç sistemi olmadığı, doğa ve dünyanın düzensizliğe doğru gittiği, yani hayatın bir anlamı olmadığı şeklinde bir görüşü savunurlar,
-hem de doğa dedikleri bir şeyin en iyi olanları seçtiğini ileri sürerler.
Bu düşünce sistemi içinde bir çelişki vardır. İyi olanların seçildiği bir durum söz konusuysa, o iyi olanları seçen-onları koruyan bir şey de mevcut olmak zorunda değil midir?
²2- İşte bu çelişkiyi içgüdüsel olarak fark eden halk kesimi, doğada denge ve düzen oluşumunu sağlayan bir (sistem) şey olduğu düşüncesiyle, evrimcileri hiçbir zaman inanılır ve güvenilir bulmamıştır. Bu durum karşısında, doğada bir denge ve düzen oluşturucu sistem olarak karşılarında sadece dinsel görüşler kalmıştır. Dolayısıyla, toplumumuzdaki Cumhuriyet dönemiyle başlayan ilerici gidişatın özellikle son 50-60 yıldır geriye doğru gitmeye başlamasının tek sorumlusu evrimi hatalı yorumlayan klasik evrimciler olmuştur. Ne yazık ki, DOM-sistemine karşı en acımasız şekilde saldıran ve çamur atanlar da yine bu evrimcilerdir!


►11- DOM’u eleştirenler genellikle molekül, hücre, karınca, vs. de bizim gibi bilinçli mi? onlar da sever mi? Ah hata yaptım, der mi? gibi sorular sormaktadırlar.  Yukarıdaki (►8) nolu başlık altında açıklandığı üzere, insanlar bilinçli olmalarını bir üst-sistem yapısallaşmalı beyne sahip olmalarıyla açıklıyorlar. Peki, atomdan moleküle, molekülden hücreye, hücreden hayvana, vs, geçişlerde yeni özellikler ortaya çıkacağına göre, atomun molekül gibi, molekülün hücre gibi, hücrenin insan gibi düşünme-ve davranmasının söz konusu olamayacağını neden düşünemiyorlar?

Su (H2O), H ve O elementlerinden oluşur. (H) yanıcıdır, (O) yakıcıdır, su ise söndürücüdür. “Karıncalar benim gibi hayal kurabilir mi?” şeklindeki bir bakış açısıyla, karıncaların bilinçsizliğini düşünen biri; (H) veya (O) da ateş söndürebilir mi? demiş olur. Çünkü bilgi ve bilinç yukarıdaki Chaisson grafiğinde görüldüğü üzere tamamen göreli bir kavramdır, doğadaki tüm sistemlerde vardır, ama düzeyi değişiktir.

Bir demir Fe-atomu 26 proton + 26(±8) nötron +26 elektrondan oluşur ve 1538°C de ergir 2862°C’de buharlaşır. Halbuki bir proton (p) veya nötronun (n) bu tür özellikleri yoktur.

1p, 2p, 3p, 4p gibi artışlarla oluşturulan her yeni element, çok farklı özellikler gösterirler. Kuantsal sistemin sıçramalı (basamaklı) yapısallaşması önce doğadaki farklı türlerde temel element oluşumuna, sonra bu elementlerin kombinasyonlarıyla farklı moleküller (farklı hücreler, faklı hayvanlar, vs) oluşumlarına, ve her defasında da yeni özellikler ortaya çıkışına dayalı olarak gelişen bir doğal sistem söz konusudur.

Yukarıdaki (►8) nolu başlık altında açıklandığı üzere, insanlar çok daha karmaşık bir beyin yapısallaşmasında olduklarından, binlerce hayali senaryo üretip, en abuk-sabuk soruları soracak şekilde davranırlarken, daha basit bir yorumlama sistemiyle yetinen diğer varlıklar, tüm enerjilerini doğadaki binlerce faktörü değerlendirip, kendisi için en uygun olanı seçecek şekilde davranmaktadırlar. Abuk-sabuk sorular-yorumlar oluşturmaya harcayacak enerjileri yoktur.

 Din adamlarının günahlarını ise, şu şekilde özetleyebiliriz.


Bir tanıdığıma şöyle bir doğum günü mesajı göndermiştim:
“Doğum gününüzü kutlarken, deneyimlerime dayalı bir görüşü sunmak istiyorum. Hayat daha rahat bir duruma ulaşabilme çabalarından oluşur. Daha rahat durumlara ulaşabilmenin tek yolu da birleşerek ortaklıklar oluşturmaktır, ki demokrasi denilen yönetim temelde böyle bir ortaklık sistemi oluşturma girişimidir. “Bana nasılsınız? dendiğinde, "hepimiz iyi olursak daha iyi olacağım" derim, çünkü toplum ortaklıktır; ortaklardan bazıları iyi olmazsa, o alandaki hizmet kötü olur ve bu herkesi rahatsız eder. Bu nedenle toplum olarak dengeli şekilde hep birlikte iyi olmanın bir yolunu-yöntemini bulmak zorundayız. Ve bunun formülü de bulunmuştur. DOM-sistemi dediğimiz bir sistemle bu mümkün. Bak: http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html
Şu cevabı aldım:
K. B.: Hocam şu an Kabe'de umredeyim. Doğum günümü kutladığınız için teşekkür ederim. Allah size de hidayet buyursun, gönlünüzü Muhammedi bir aşkla İslam'a gark etsin. Umarım hidayet ve huzur yolunu bulabilenlerden olursunuz. Zira kimse için henüz vakit geç değildir.

Yanıtım şu oldu:
Doğadaki denge ve düzen oluşturucu bir güç sistemi olduğuna inanıyorum. Atalarımızın “Allah” kavramı ile doğadaki bu güç sistemini anlatmak istediklerinden dolayı, “Allaha inanıyorum” diyorum. Evet ben Allaha inanıyorum.

Dindar olduğunu söyleyen insanlar Allah’ın kendisine değil de, Allah’ı süper-insan gibi algılayıp, onunla bağlantı kurduğunu söyleyen bir insana inanıyorlar. Allah’ı bir insanın görüşüne göre yorumlayınca, Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) sistemlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. (TBÖ) sistemlerinin tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html sayfasında delilleriyle gösterilmiştir.


Şimdi soru şu: Allah’ın bizzat eserlerine ve eylemlerine bakarak onu anlamak ve sistemine uymak mı mantıklıdır, yoksa onunla bağlantı kurduğunu söyleyen insanların görüşlerine uyarak toplumsal sorunlar yumağı içinde yaşamak mı daha mantıklıdır?

Cevap şu idi:
K. B.: Hocam niyetimi zatınız hakkında yineleyeceğim. Sizin gibi ilminde üst noktada bulunan birinin İslam'ı daha iyi anlaması gerekir halbuki. Keşke ilminizi İslam ile şereflendirebilseniz.
Sizden ricam lütfen bana böyle şeyleri bir daha göndermeyin. Zira sizin ile ilmi ve dini tartışma ortamımız olması için şahsımın sizin kadar bilim ilmi, şahsınızın da benim kadar İslami ilmi olması gerekir.Umarım Allah'ı keşfetme yolunda başarılı olursunuz hocam.
Saygılarımla.

Sorun İslam’ın (veyahut Hıristiyanlık veya Museviliğin) şöyle veya böyle olması değil, sorun, her türlü peygamberli sistemin tepeye bağımlı örgütlenme gerektirmesi nedeniyle, toplumsal sorunlara neden olmasıdır. Ama kişiler bunu fark edemeyecek derecede şartlanmışlık içindedirler.

Dikkat ederseniz kişi “Sizden ricam lütfen bana böyle şeyleri bir daha göndermeyin.”  demekle soruya cevap vermekte zorlanmış, aklı-başka, gönlü-başka çıkmazına düşmüştür.

Buna benzer durumlarla sık sık karşılaştım. DOM-sisteminin insanlığın tüm sorunlarını çözen bir formül olduğunu, bu yazıyı okuyarak değerlendirmelerini ve görüşlerini bildirmelerini istediğim bir çok arkadaşım-tanıdığım, “İsmet, ben bunları okuyamam, beni  rahatsız ediyorlar, vs. “ gibi yanıtlar vermişlerdir.
Peki insanlar, tüm toplumsal sorunlarını çözecek, dünyamızı “cehennem”e değil “cennet”e  çevirecek bir sistem hakkındaki bir yazıyı okumaktan neden çekiniyorlar? Neden böyle bir mantık-dışı davranışta bulunuyorlar?

A- Dinamik sistemli doğa hakkında bilinmesi gereken en önemli birkaç noktayı tekrar vurgulayarak, nerede yanlış işlem yapılmaya başlanıldığını göstermek gerek.

►1- Hayatın-Yaşamın anlamı

Doğa ve dünyamız sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir ve hayatın-yaşamın anlamı bu değişim-dönüşümlerde hep daha ekonomik bir oluşum-yapı ortaya koymaya yöneliktir. Dolayısıyla hayat anlamsız bir zaman doldurma olayı değil, “nasıl daha rahat bir yaşam sistemi oluşturabiliriz?” sorusuna yanıt arayıcı süreçtir.

►2- Canlılık  atom-altı-öğelerde başlar ve hep daha rahat bir konuma ulaşma çabaları şeklinde  atom > molekül > hücre > beden gibi üst sistemler oluşturmaları şeklinde devam eder.

►3-  Biz bir şey yaparken veya düşünürken, bu düşünme veya eylem işlemi bedenimizdeki hücrelerce yapılmaktadır.

O sırada hücrelerde binlerce kimyasal ve fiziksel reaksiyon olmakta, moleküller birbirlerine dönüştürülmektedir. Bizlerin yaptığı her işlemde o işlemi yapan hücrelerin içlerindeki moleküllerde ve atomlarda yine binlerce spin – polarizasyon - elektrik-yükü, vs. değişimi olmakta, moleküller - atomlar birbirlerine dönüşmektedirler. Atomlardaki dönüşümler onların içlerindeki e, p, n’larda değişim dönüşümlere yol açmakta ve onlar arasında birçok etkileşim olmaktadır. Bu şekilde bizlerin yaptığı en ufak işlemde, içimizde bir sürü iç-içe girmiş kaynayan kazanlar çalışmaktadır.

►4- Bilgisiz (ignorant) bir insan, bir şey düşünürken veya yaparken, bu düşünmeyi ve işi, sanki içindeki hücrelerin bir yönlendirmesi ve işlevi olmaksızın, kendisi yaptığını sanır. Cahillik dediğimiz tam budur! Kendini beğenmişlik (arroganz) ise, her şeyi yapanın bedeni içindeki hücreleri olduğu halde, hücrelerinin önemini fark edemeyip, kendini ön-plana çıkarmaktır. 

►5- Hücreselliğini ve kuantsallığını bilmeyen ve de öğrenmek istemeyen, dolayısıyla arrogant (kendini beğenmiş) ve ignorant (bilgisiz) insanlardan oluşan bir toplumda “bilgi sahibi olunmadan fikir üretilmeye” devam edilmektedir.

 Şimdi tam bir bilgi sahibi olmadığımız bazı konuları sergilemek istiyorum.

Bunun için DOM-15 dosyasından bazı alıntılar vereceğim:

►6- Cennet Neresi?

Kutsal kitaplara göre,
— Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);
— sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);
— sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);
— sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);
— sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün);
— ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün). 
Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir.
 Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Âdem’le Havva bir "günah" işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler?
 Bu soruya verilebilecek mantıklı bir yanıt geçmişimizi doğru yorumlamamıza yardımcı olacaktır. Bu sorunun yanıtı ise 10 -15 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer:
—Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilincindedirler
—Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.
—Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar. 
—Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar).
—Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.
—Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.
—Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..
—Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.
Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır.  
Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir.

►7- Bir ikinci alıntı daha: “Kıyamet günü” gibi bir kavram nasıl oluştu?

Tarihsel bilgiler atalarımızın yaşadıkları ve gördükleri olaylar dizininden oluşurlar. Bu bilgiler arasında “kıyamet günü” diye bir kavram da mevcut olduğuna göre, hangi yaşanılmış olaydan kaynaklandığının bilinmesi önem taşır.

Yukarıdaki paragraflarda verilen bilgiler, atalarımızı etkileyen en önemli olayların başında, tufan olayının bulunduğunu göstermektedir. Tufan olayının jeolojik nedenleri yukarıda açıklanmıştı. Sümerler tatlı su olan yağmur suyunun, acı su olan deniz suyundan ayrı olduğu ve gök kubbe dedikleri camsı bir fanusla gökyüzü okyanusunda tutulduğu şeklinde bir dünya görüşüne sahiptiler. Bu gök kubbede kapılar açılmasıyla yağmurun yağdığına inanılırdı. Tufan olayında yaşadıkları adaların tamamen sular altında kalmasına yetecek kadar büyük bir yağmur felaketinin olması, gök kubbenin tamamen açılması veya (kırılması) şeklinde kıyamet olarak yorumlanmıştır. Ve gelecekte insanlığın yine bu tür felaketlere uğrayacağı, kıyamet günü geleceği, vs. gibi inançlar böyle bir geçmiş deneyimden kaynaklanmaktadır.

►8- İnsanların bilgi düzeyi zaman içinde gelişmektedir.

4 – 5 bin yıl öncelerinin insanları, dünyamızın ne kadar büyük veya küçük olduğunu bilmiyorlardı. Tüm hayvan, bitki ve insanların "hücre" denilen ve gözle görülemeyen minicik canlılardan oluştuklarını da bilmiyorlardı! Dünyamızın yuvarlak ve güneş etrafında dönen küçük bir gezegen olduğundan da habersizdiler. Dünyamızın sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğunu da bilmiyorlardı; karasal alanların jeolojik olaylar sonucu, deniz suları altına girebileceğini veya zamanla deniz sularının çekilerek, eskiden deniz altındaki bölgelerin kara haline dönüşebileceği gibi jeolojik bilgilerden de yoksundular! Binlerce yıl küçük bir adada yaşayan bu tür insanların “dünyaları”, üzerlerinde yaşadıkları bu adadır! (Eski zaman insanlarının böyle düşündüklerine ait yaşanmış bir örnek vardır: Kolomb Amerika’ya seyahatlerinden birinde, Karayib Denizindeki bir adaya uğrar ve tercüman vasıtasıyla yerli halktan yaşadıkları adanın adının ne olduğunu öğrenmeye çalışır. Aldığı cevap çok ilginçtir: Dünya!!! Çünkü binlerce yıldır o adada yaşayan insanlar için, “dünya” yaşadıkları o adadır, onlar başka yaşam ortamlarından habersizdirler!) 

Binlerce yıl tekrarlanan sel felaketleriyle boğuşan bu bilgisiz insanların, yaşadıkları adanın nihayet sulara gömülmesi karşısında, tanrının kendilerini cezalandırdığı sonucuna ulaşmaları ve batan adalarını “kovuldukları bir cennet (Eden, Adn) bahçesi” kabul etmeleri anlaşılır bir durumdur. Sallarla veya başka araçlarla deniz sularından kurtularak (ve başka insanlarla mücadele içinde yaşamak zorunda oldukları) bir yeni ortamı başka bir dünya olarak görmeleri de yine normal bir gelişimdir.

Dolayısıyla, insanların “ilk yaratıldıkları ve kovulduktan sonra geldikleri yerlerin dünyada olmak zorunda” olduğu olgusu, bu çerçevede ele alınmalıdır.

►9- Zaman kavramının anlamı, dolayısıyla Hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğu da bilinmeyen en önemli konulardandır.

Sümerlerin doğa ve dünya görüşü günümüz bilgilerinden çok farklıdır. Onlara göre, dünya sabit ve değişmez olarak oluşturulmuş ve evrenin merkezinde ters dönmüş bir tabak şeklindedir. Üzerinde “gök” denilen camsı bir kubbe vardır. Bu camsı kubbenin üstünde tatlı su okyanusu bulunmakta ve kubbede kapılar açıldığında yağmur yağmaktadır. Tabak şeklindeki düz dünyanın altında ise yer-altı dünyası (cehennem) bulunmaktadır. Tüm bu oluşumları yapanlalar ise, bu sistemlerin sahibi olan ölümsüz Tanrılardır. Zaman ise tanrıların ebediliğine dayalı bir sonsuzluktur. 

Böylesine ebedi bir sonsuzluk sistemi içinde, insanlar neden kendilerinin ölümlü olduklarını anlayamamışlar ve ebedi bir hayat sistemi tasarlamışlardır. Bu şekilde “ ahiret = öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır.

(Önemli Not: Sümerler doğa ve dünyayı, gerçekte olduğu gibi, sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistem olarak yorumlamış olsalardı, “ahiret=öteki dünya hayatı” diye bir kavram oluşturmayacaklardı!)

Kısacası, Sümerler doğa ve dünyayı, sürekli bir değişim-dönüşüm içinde (yani doğum-ölüm döngülü) dinamik bir sistem olarak düşünememişlerdir. Bu nedenle de insanları da iki farklı kökenli olarak tasarlamışlardır. Biri tanrı-soylu, uzun ömürlü asil insanlar, diğeri ise bu asil soylulara hizmet etmek için çamurdan yaratılmış köle insanlar. (Sümerlerin krallar listesinin yazıldığı bir tablette yirmi-otuz bin yıl yaşayan krallardan söz edilir. Kutsal kitaplarda da, ilk on peygamberin dokuz yüz küsur yıla ulaşan ömürleri olduğu yazılıdır.)

Yani sözün kısası, toplumsallaşmayı ilk defa başlatan toplum, toplum hayatının sevk ve idaresini, asil-soylu olduklarına inanılan kişilere bırakmışlardır. Sıradan insanlar ise bu asil soylulara hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul edilmişler ve ticari mal gibi alınıp-satılmışlardır.

Bu şekilde başlayan toplumsal hayat yönetimi, orta çağa kadar ufak değişikliklerle sürmüştür. Nitekim bizde de 1-2 asır öncesine kadar padişahlık vardı. Ülke ve topraklar padişahın mülküydü ve padişah bu mülkünü ağalık- beylik gibi belli unvanlar verdiği kişilere bir fermanla veriyor ve o ağalar-beyler fermanda belirtilen tüm toprakların ve de üzerindeki tüm canlı-cansız varlıkların sahibi oluyorlardı. Dolayısıyla, o topraklarda yaşayan insanlar da o ağanın uşakları-hizmetçileri oluyorlardı. Böyle bir toplumsal hayat sisteminde bürokrasi çarkı tüm malların sahibi olan kişi (padişah, kral, sultan, vs.) için çalışıyorlar, tüm işlemleri onun çıkarları doğrultusunda yapıyorlardı. Bu nedenle devletlerin adları da bu sahip-ailelerin adlarını taşıyordu: Frank-Reich (Frank’ın egemenlik bölgesi), Osmanlı-İmparatorluğu, vs. gibi.

Yukarıda açıklandığı üzere, doğadaki bağımlılık yönünün hatalı yorumlanmış olması nedeniyle toplumsal hayat sisteminin temeli, tepedeki bir kişi veya zümreye bağımlılık içinde oluşturulacak şekilde atılmış olunur ve günümüze kadar hep bu şekliyle devam eder. Tepedekilerin biri gelir, diğeri gider; tepedekilerin görüşlerindeki değişikliklere göre, çeşitli toplumsal hayat modelleri ortaya atılır: çeşitli teokratik hayat görüşleri, çeşitli …izmler birbirini takip eder ve günümüze gelinir.

Hepsinin ortak noktası, doğa ve dünyanın harici bir sahibi olduğu yönündedir. Bu sahiplik, yaratılış görüşünde “Allah”, evrimci görüşte ise “doğal seçici” olarak kabul edilmiştir
 Doğa ve dünyanın sahibi olarak harici bir varlık (harici bir güç sistemi) ve zaman da bu harici varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk kabul edilince, bireysel hayatların neden doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu çözülemez bir sorun olmuştur. Bu nedenle insanlık hayata bir anlam veremez duruma düşmüş ve başka dünyalarda ebedi yaşam senaryoları üretmeye başlamıştır.

Gerçek doğada varlıkların sahipleri ve oluşturucuları, onların bileşenleri iken, insanlığın geleneksel düşünce sisteminde bu sahiplik ve yönlendiricilik, varlıkların dışında-üstünde olduğu sanılan hayali bir şeye atfedilmiştir.

Böyle olunca, içlerimizdeki ve çevremizdeki hücrelere ve diğer küçük öğelere karşı duyarlı davranmak yerine, (hayali) harici bir seçici veya yaratıcı güç sistemi öğretilerine göre davranmaktadırlar. Bunun sonucu, doğadaki varlıklar arası ilişkilerde eskiden beri süregelen doğal denge bozulmakta ve bu bozukluklar iklimsel bozulmalardan tutun, toplum sağlığının ve kişisel sağlığımızın bozulmasına kadar tüm alanlarda kendini göstermektedir.

A-    Değerlendirme Sonucu

Şimdi insanların mantıksız davranışlarda bulunmalarının nedenini açıklayalım.
Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik sistemli doğada yaşıyoruz.  Dinamik sistemli doğada her şey “information & self-organisation” temeline dayandığından, insanı oluşturan hücreler de bilgi  oluşturmaya çok önem vermişler ve birkaç küçük veriden, türlü senaryolar üretebilen bir beyin yapısı oluşturmuşlardır. Hücrelerimizin bizleri donattığı bu hayal kurma ve çeşitli senaryolar üretme yeteneğinin temel amacı, toplumsal sorunlarımızın çözümüne yöneliktir. Oluşturulan senaryolar, toplumsal sorunlarımızın çözümüne bir katkı sağlamıyorsa, hiçbir önemleri yoktur ve boş hayallerden ibarettirler.

Dinamik sistemlerde her şey bilgiye göre oluşur. “Ne ekersen onu biçersin + ağaç yaşken eğilir” özdeyişleri dinamik sistemler fiziğinin SimKırKölSab faktörü olarak kısaltılmış ilkelerinin atalarımız tarafından ortaya konmuş özetlemeleridir. Çocuklarımızın akıl ve mantığı ilk 10 -11 yıllık evrede onlara verilen bilgilere göre sabitleştirilir. Yani insanların düşünce ve davranışlarının temel çatısı çocukluk evresinde atılır.

Peki insanlarımıza bu çocukluk evresinde ne tür bir hayat görüşü veriliyor?

Bunu hepimiz iyi biliyoruz: Statik sistemli bir hayat görüşü veriliyor. Bunu anlamak için DOM-sistemi dosyalarının “Giriş”le başlayıp, DOM-21 dosyasına kadar okunması yeterlidir.


Statik Sistemde
Dinamik Sistemde 

Yaratıcı varlıklardan ayrıdır ve çok büyüktür.
Yaratıcı varlıklarla iç-içedir ve kuantsaldır.
Doğum bu dünya hayatına başlangıç, ölüm öteki dünyaya geçiştir.
Hayat doğum-ölüm döngülerine dayalı ergonomik yapılar oluşturma yarışlarıdır.
Zaman yaratıcının ömrüne endeksli sonsuzluktur.
Zaman varlıkların bileşimlerindeki değişim aşamalarıdır.
Etkileme tepeden tabanadır, yani kararlar tepede alınır.
Karşılıklı etkileşim söz konusudur, yani kararlar ortaklaşa alınır.
Yaratıcı süper-insansı olup, sadece peygamberlere görünür.
Yaratıcı evrensel ölçekli kuantsal enerji sistemidir.
Bilgi peygamberlerle gönderilen kitaplarla duyurulur
Bilgi her varlığın kimyasal bileşimine kayıt edilerek sürekli yenilenir ve aktarılır.
Can (Ruh) varlıkların dışındaki yaratıcıdan kaynaklanır.
Can (Ruh) her varlığın içindeki bileşenlerindedir.


Toplumuzda statik sistemli bir hayat görüşü verildiğinden, insanlarımızın mantığı otomatik olarak bozulmuş olur. Ondan sonra bu bozuk mantıklı kişiler, dinamik sistemli hayatın gerektirdiği karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla yararlarına olan en ekonomik toplumsal sistem yapısallaşmalarını yapamazlar, çünkü onlar anlaşıp-uzlaşmaya değil, kendilerine küçük yaşta empoze edilmiş verileri dayatma çabası içindedirler.
Tabloda görüldüğü gibi, statik sistemle, dinamik sistem taban-tabana birbirlerine zıttırlar.

Peygamberli dinler tepeye bağımlı örgütlenemeler (TBÖ) gerektirdiğine ve TBÖlü sistemler tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğuna göre, hala böyle bir dinsel görüşü savunan insanların mantığının sağlamlığı nasıl mümkündür? Ama gel gör ki, toplumumuzun çoğunda bu mantıksızlık egemendir.

İnsanlık, Allah’a değil, bir peygambere inanır kılınmıştır. Allah dinamik sistemli bir doğal düzen oluşturmuşken, peygamberler statik sistemli bir doğalda yaşandığına inanmışlardır.
Allah deyince, ben, doğadaki olayları  yönlendirici güç sistemini anlarım. Çoğu insan da benim gibi anlar. Doğadaki Oluşum Mekanizması (DOM) ise fizik-kimya-biyoloji-astrofizik-jeoloji gibi doğa bilimlerince araştırılıp ortaya konulmaktadır. Bu araştırmalar doğada “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemli bir oluşumun var olduğunu göstermektedir. Halbuki peygamberlerin görüşlerine göre, doğa statik sistemli bir güçle tepeye bağımlı olacak şekilde yönlendirilmektedir.

Tepeye bağımlı örgütlenmeler (TBÖ) tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğundan, peygamberli sistemler insanlığın sorunlarını çözememiştir. Gittikçe artan sorunlar yumağı karşısında, insanlar, yeni kurtarıcı arayışları içinde sorunlarının çözümünü hep tepedeki birilerinden beklemişlerdir.


Ruh nedir?

İnsanların kafsını karıştıran kavramların başında “ruh” kavramı yer alır. Bunun nedeni, ruh kavramının “yaratılış” kavramıyla bağlantılı olmasındandır. Kutsal kitaplarda verilen bilgiler statik sistemli hayat görüşüne dayanır. Statik sistemli hayat görüşünde canlılık varlıkların içsel bileşenlerinde değil, varlıkların dışında-üstünde olduğuna inanılan süper-insansı bir varlıktan kaynaklanır. Allah’ın insanı kendi görüntüsünde yarattığı görüşü bu nedenledir, yani Allah süper-insansı bir varlık olarak tasarlanmıştır. Nitekim tarih kitaplarında eskiden Tanrı kavramının nasıl anlaşıldığı konusunda ilginç bilgiler vardır: Xenophanes’in “Eşekler konuşabilselerdi, Tanrıyı  büyük eşek (Süper-eşşek” olarak nitelerlerdi” şeklinde bir bilgi verdiği yazılıdır (H. J. Muller, 1961,  s. 156.)

Yani atalarımız canlılık kazandıran “ruh” kavramı hakkında hiçbir şey bilmemektedirler. Nitekim Kutsal kitaplarda “ruh” konusunun sadece Allah katında bilindiği, insanlara bu konuda hiç bilgi verilmediği belirtilir. (Bak: 17. Sure (İsrâ Suresi), 85. Ayet: “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki “Ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”)

 “Ruh”  kavramın nasıl anlaşıldığı konusunda bilgiler vermesi açısından Kuran’da bu kavramın geçtiği şu ayetlerin hatırlanması gerekir: 
  • 15. Sure (Hicr Suresi), 28. Ayet
    Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.
  • 17. Sure (İsrâ Suresi), 85. Ayet
    Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir."
  • 32. Sure (Secde Suresi), 9. Ayet
    Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
  • 38. Sure (Sâd Suresi), 72. Ayet
    "Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."
  • 39. Sure (Zümer Suresi), 42. Ayet
    Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.
39. Sure (Zümer Suresi), 42. Ayet’indeki “Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır.” şeklindeki ifadesi ruh kavramının hareket etme yeteneği ile sınırlı olduğunun açık delilidir.
Statik sistemli hayat görüşünde yaratıcı, toplumda düzeni sağlamak için ebedi bir hayatın egemen olduğu bir öteki dünyada cezalandırma (veya mükafatlandırmalar) öngörmüştür.
Ebedi bir öteki dünya hayatı neden mümkün değildir?
Dünyamızın nüfusu 10 milyara yaklaşıyor. İnsan denilen canlı yaklaşık 2 milyon yıldır yeryuvarında yaşıyor ve paleontolojik gelişimler yaklaşık beş-on milyon yıl daha “insan” olarak  (yani soyu tükenip, başka bir varlıkla yer değiştirmeden) yaşayacağını göstermektedir..
İnsanlığın yeryüzünde yaklaşık 5 milyon yıl yaşayacağını, dünya üzerinde bu süreçte yaşamış ortalama insan nüfusunun 1 milyar olduğunu ve yaklaşık 50 yılda bir bu kadar (yani 1 milyar) insanın öteki dünyaya (cennet veya cehenneme) göçtüğünü dikkate alarak, öteki dünyada birikecek ve ebedi olarak orada yaşayacak insan sayısını hesaplayabiliriz. 5 milyon yılı 50’ye bölersek, 100 000 çıkar. Bunu  da 1 milyar ile çarparsak, 10 üzeri 14 sayısı bulunur. Yani insanlık yok olup, öteki dünyada ebedi bir yaşama devam etiğinde 10 üzeri 14 kişi olarak o ebedi-ortamda yaşayacaktır.
Bir insanın bizzat kendi yaşaması için en az 3x3=9 (yaklaşık 10 diyelim) metrekarelik (m2) alana, muhtaç olduğu bitki ve hayvanlar için de en az 1000 m2 lik bir alana ihtiyacı olduğu düşünülürse, öteki dünyanın en az 10 üzeri 18 m2 lik olması gerekir.
Hayat yıldızlar çevresinde dolanan gezegenler üzerinde mümkündür. Gezegenin büyüklüğü ve güneşe (yıldıza) uzaklığı yaşamın barındırılması için çok önemlidir. Gezegen çok büyükse (Jüpiter Satürn gibi) gravite kuvveti çok büyük olur ve atmosferi güneş ışınlarını geçirmeyecek kadar kalın olur, o tip gezegenlerde hayat gelişemez. Gezegen çok küçükse, gravite kuvveti çok az olur, bu nedenle atmosferi hemen-hemen hiç gelişmez, hayat yine mümkün olmaz.
Güneş sistemimizdeki gezegenleri büyüklükleri açısından kıyaslarsak, dünyamız gibi hayat barındıran gezegen boyutunun yaklaşık 10 üzeri 14 m2 lik olduğunu görürüz.  Yani öteki dünyadaki ebedi yaşam için gerekli  10 üzeri 18 m2 lik alandan çok daha küçük. Diğer büyük gezegenlerin alanları bile öteki dünyadaki ebedi yaşamlı bir sistemi barındıracak boyutta değillerdir.
  Bu nedenle diyoruz ki, hayat doğum-ölüm döngülü Dinamik Oluşum Mekanizmalı (DOM) sistemde mümkündür.
Sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir doğada yaşandığından ve dinamik sistemler, “Information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik-sistemler-fiziğine göre işlediğinden, “bilgi” oluşturmaya dayalı işlevler tüm varlıklarda mevcuttur.
Bu nedenledir ki, insanı oluşturan hücreler, insanı şekilde gösterilen türde, muazzam bir yorumlama yani “bilgi oluşturma” yeteneğiyle donatmışlardır.
Bedenlerde tüm işlevler, beden içindeki hücrelerce yapılırlar. Onlar doğadaki on-binlerce faktör değişimini dikkate alarak gelecekte neler olabileceğinin hesabını yapan Mimar-Mühendislerdir. Onların bizden istedikleri şudur: “çevrende  neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın!”
Biz ise onlara, doğada hiç olmayan hayali şeyler-senaryolar hakkında veriler aktarırız. Doğada hiç olmayan bu hayali senaryolar, hücrelerimizin mantıksal değerlendirme sistemini tamamen allak-bullak eder ve günümüz dünyasındaki insanlığın dramatik durumu ortaya çıkar.

Doğada değişim-dönüşümün olmadığı ebedi olarak yaşanılacak bir yer veya ortam-durum mevcut değildir ve olamaz. Yani cennet-cehennem gibi bir yer olması ve tüm ölen insanların orada ebediyen yaşamaları mümkün değildir
 Hayat yıldızlar çevresinde dolanan gezegenler üzerinde mümkündür. Her gezegenin kendine has fiziksel-kimyasal-biyolojik-ekolojik koşulları vardır, hiçbir gezegen boş değildir. Dünyamız gibi bir ekolojik ortamda yaşamaya uygun insan bedenlerinin, başka bir gezegende yaşayabilmesi mümkün değildir, çünkü o gezegenin ekolojik koşullarına uygun bir genetik yapıya sahip değildir.
Tüm bu faktörler dikkate alındığında, hayatın ancak ve ancak değişim-dönüşümlü şekilde (bedenlerin atomlarına-moleküllerine ayrılması ve atomların-moleküllerin tekrar değişen çevre koşullarına uygun hücreler-bedenler oluşturması) olmasının şart olduğu, ebedi-değişmez bir yaşam sisteminin asla mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır.

Bu hesaplamayı yapamayan din-adamlarının, din-bilgisi altında insanlara cennet-cehennem senaryoları aşılamaları tam manasıyla bir aldatma-kandırmadır. Bu kitapta ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, üzerinde yaşadığımız doğa ve dünya doğum-ölüm döngüleri üzerine oturtulmuş dinamik bir sistemdir. Ebedi hiçbir şey yoktur. Yazılanlarda bir veri veya mantık hatası varsa, bunun ortaya konulması gerekir ki, tartışıp-düzeltelim. Ama bir hata bulunmadığı halde, çocuklarımızın doğal gerçeklere uymayan hayali senaryolarla yetiştirilmeleri, toplumumuza karşı işlenmiş çok büyük bir suçtur. Cumhuriyet savcıları ve avukatların görevleri toplum hayatında işlenen suçları takip-edip, cezalandırmak olduğuna göre, onları görevlerini yapmaya çağırıyorum. 

Ebedi bir öteki dünya hayatını savunanlar öteki dünyada sadece ruhların var olacaklarını savunarak, yukarıda öne sürülen olanaksızlığa karşı koymaya çalışırlar. Ama bu karşı-çıkışları tamamen dayanaksızdır, çünkü öteki dünyadaki cezalandırmalar arasında şu tip hükümler bulunmaktadır.
       “Başlarından da kaynar sular dökülür. Bu kaynar su ile karınlarında olanlar ve derileri eritilir” (Hacc  19, 20)
      “Derileri yanıp eridikçe, acıyı tatsınlar diye derilerini yenileyeceğiz” (Nisa 56)
Bu ayetler bedenlere uygulanacak cezalardır. Dolayısıyla öteki dünya hayatı canlı bedenler için tasarlanmışlardır.

Hayatın doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş değişim-dönüşümlü bir sistem olduğu bilinmediğinden, ebedi bir hayatın var olduğu öteki-dünya diye bir başka dünya tasarlanmış ve ruhların bu öteki dünyada ebediyen yaşayacakları düşünülmüştür. Beden ruhtan ayrı olamayacağından öteki dünyada bedenlerin de ebediyen var olmaları gerekir.
Dinsel bilgilere göre Allah Adem’i çamurdan yoğurarak yapar ve içine “ruh” üfleyerek canlılık kazandırır. Bu nedenle insan ruh sahibidir, diğer canlılar ruhsuzdur.

Halbuki doğa dinamik sistemlidir ve bu dinamik sistemde dinamizm denilen hareketliliği başlatan şey kuantsal enerji paketçikleridir. Çünkü her olay, her hareket enerjiyle oluşabilmektedir ve enerji E=mc2 formülü uyarınca varlıkların yapılarına (madde-bileşimlerine) aktarılarak, sürekli yeni madde kombinasyonları şeklinde değişip-dönüşüme uğramaktadır. Bu nedenle her varlık, ihtiyacı olan enerjiyi hangi tür değişim-dönüşüm ürünlerinden sağlayabileceği konusunda veriler-bilgiler toplayarak doğadaki information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistemli doğayı oluşturmaktadır.

  Chaisson (2001 ve 2010) yayınlarında “Energy Rate Density = Enerji Oranı Yoğunluğu” dediği bir kavram oluşturarak, doğadaki basitten başlayarak karmaşık yapısallaşmalara doğru gelişen evrimleşmenin, bilgi oluşturma potansiyeline bağlı olarak, yapısal bileşimlerin değiştirilmesiyle enerji-akış-sistemlerini daha verimli bir biçimde kullanacak bir değişim-dönüşüme doğru ilerlendiğini sayısal değerlerle gösteren güzel bir çalışma ortaya koyar. 
Yani doğada gelişmeye-ilerlemeye yönelik bir gidişat vardır. Bu gidiş bilgi + zaman+ madde-bileşimi + enerji-yoğunluğu  değişimi faktörlerinin karşılıklı etkileşimleriyle ortaya çıkmaktadır ve “ether” dediğimiz etkileşim ağını oluşturmaktadır. Dolayısıyla “ether” sürekli gelişmekte olan bir etkileşim-haberleşme ağıdır.

Şekil:  Chaisson diyagramı doğada evrensel ölçekte bir gelişme-ilerleme olduğunu göstermektedir.

         Dinamik sistemli doğada, canlılık kuantsal (atom-altı) öğelerle başlar. Onlar atom-molekül-hücre-beden gibi gittikçe gelişen üst sistemler içinde “entegre-sistemler-teorisi” kuralları çerçevesinde bir-araya gelerek, doğa-ve dünyayı oluşturup, sahiplenmektedirler
         Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır ve üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar. (Bu nedenle atomun ruh düzeyi farklı, hücrenin ruh düzeyi farklı, insanın ruh düzeyi farklıdır.)
         Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
         Her sistemde, üst düzey  alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

         Bir hedefe gidip-gitmeme kararının alınma yetkisi kuantsal öğelerin elinde ve denetimindedir. Kuantsal öğeler evrensel ölçekte hesaplama yaparlar ve en ekonomik sistemleri tercih ederler. Bir varlığın arzuladığı bir şeyin, evrensel ölçekteki hesaplamalara uygun olup olmadığı konusunda karar kuantsal öğelere kalmıştır.

İnsanlara hangi temel “bilgi” verilmeli ki, dünyamızı cehenneme çevirmesinler?

Süper-Organizma şeklinde işleyecek bir toplumsal sistem oluşturabilmek için çok belirgin Uzlaşma-Tartışma İlkeleri oluşturulması gerekir. Bu ilkeler şunlar olmalıdır:

Organizasyonu tepeden tabana örgütlenmiş tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışmışlardır. Bu edenle bu tür toplumlarda insanlar arasında anlaşıp-uzlaşmaya götürücü tartışma adabı gelişmemiştir. Tersine, insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler. Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, savunulan görüşü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır. İnsanları bu tür bir davranışa yönlendiren temel neden ise, doğadaki oluşum (veya yaratılış) sisteminin tepeden tabana doğru olduğu şeklindeki geleneksel hayat anlayışıdır. Doğa bilimlerindeki son gelişmeler ise, Doğadaki Oluşum Mekanizmasının (DOM- sisteminin), tepeden tabana değil, tabandan tepeye doğru ve de tüm öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan bir düzen-ölçütüne (order parameter) uyulması şeklinde işlediğini ortaya koymuştur. Information & self-organisation (bilgi oluşumuna dayalı kendi-kendine örgütlenme) şeklinde özetlenen bu sinerjetik fizik bilgisi henüz insanlar arasında bilinmediğinden, sorunlarının çözümü için bir araya gelen insanlar hala geleneksel “kendi görüşlerini karşısındakine dayatma” yarışını devam ettirmektedirler.

1.konu- Hayatı, neden yaşadığımızı, neden öldüğümüzü (ruhun ne olduğunu, vs.) anlamamız, bu konularda bir görüş, bir fikir sahibi olabilmemiz için belli konularda tam bir bilgi sahibi olmamız gerekir. Çünkü bir konuda bir fikir sahibi olabilmek için, önce o konu hakkında temel bir bilgiye sahip olunması gerekir. 

“Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar = gerçekler fikirlerin çarpışmasıyla ortaya çıkar” şeklinde bir özdeyiş vardır. Doğrudur, gerçeklere ancak karşılıklı tartışmalar sonucu ulaşabiliriz. Ancak tartışmalarda ileri sürülecek fikirlerin “bilgiye dayalı” olması şarttır. Bilgi sahibi olunmadan ileri sürülen fikirler, çevre koşulları dikkate alınmadan ekilmiş tohumlar gibidirler, yeşerip-gelişmeleri olanaksızdır. Dolayısıyla, bilgi sahibi olunmadan ileri sürülen fikirlerin, toplumsal sorunlarımızın çözümüne hiçbir katkıları olamaz. Zararları ise çok olur, çünkü zaman kaybı oluşmasına yol açarlar.

Fikirlerin bir “bilgiye” bağlı olması, bilgilerin ise, doğadaki koşullara uygun olması şart ve gereklidir.

Dinamik sistemlerde her şey karşılıklı etkileşimler sonucu oluşturulduğundan, ileri sürülen fikirlerin, objektif olması, yani kimsenin itiraz edeceği bir unsur içermemesi gerekir. Yani fikirlerin bilimsel bir temele dayalı olması da şart ve gereklidir. Bilimsel fikirler objektiftirler, örn. Fizik, kimya, jeoloji vs. bilgileri her ulus tarafından aynen kabul edilir ve uygulanılır. Ama dinsel bilgiler subjektiftirler, yani her peygamberliğin bilgileri farklıdır, kimse diğerinin dinsel bilgilerini kabul etmeye yanaşmaz. Bu nedenle toplum hayatında laiklik denilen bir uygulama oluşturulmuş ve din ile devlet (toplum) işleri ayrılmıştır.

Sorunların ancak ve ancak karşılıklı ilişkiler ve etkileşimlerle çözebileceğine inanan ve bu amaçla bir araya gelen bizler, geleneksel düşünce ve davranışımızda gerekli düzeltmeleri yapmadıkça, asla hedefe ulaşacak olumlu bir tartışma ortaya koyamayız. 

►2- Şimdi ikinci konuya ve aşamaya geçelim.
#a) Herkesin kafasında bir görüşü var, ama toplum oluşturma konusunda ortak bir görüş mevcut değil. İşte bu nedenle insanlık arılar, karıncalar gibi mükemmel işleyen birliktelikler oluşturamıyorlar. Üstelik bu bilgisizliklerini (yeteneksizliklerini) kendilerini insan, o toplum oluşturan canlıları ise “hayvan” gibi aşağılayıcı bir terimle ifade eden  kendini beğenmişlik içine girerek katmerleştiriyorlar. Yani hem bilgisizler (ignorant) hem kendini beğenmişler (arrogant) yani ukaladırlar..

#b) Doğada “information & self-organisation” ilkeleri geçerli; yani hangi bilgiye sahipseniz, ona göre davranıyorsunuz. Bu nedenle “her toplum layık olduğu sisteme göre yönetilir” denilmiştir. İnsanlar ise bir önceki paragrafta gösterildiği üzere hem bilgisiz hem de ukala olduklarından,  bu güzelim dünyada rahat bir toplumsal sistem oluşturmaktan çok uzaklarda hayali senaryolarla uğraşıp-duruyorlar.
►3- Şimdi üçüncü aşamaya geçelim. Peki ne yapılmalı?
Dinamik sistemli doğada her şey “bilgi” oluşturmaya bağlı olarak gerçekleştiğine ve de bilgi eğitim sistemimizle verildiğine göre, toplum hayatımız eğitimde verilecek bilgilere bağımlı olmaktadır. Eğitimde verilecek bilgileri kim saptayacak? İşte her şeyin temeline dönüyoruz: Bir sistemde geçerli olacak kuralları kimler koyacak?   

Bu konuda dinamik sistemler fiziği son sözü söylemiştir:  Her sistemde bileşenler, oluşturulacak üst sistemde geçerli kuralları ortaklaşa olarak kendileri belirler. (Bunun nedeni, varlıkların karşılıklı olarak birbirlerine sahip oldukları enerji türünü çeşitli sinyaller olarak bildirmeleri ve bu sinyallere göre varlıkların birbirlerini çekmeleri (veya itmeleri)dir.  Bunun için fizik yasaları şöyle der: “Her varlık çevresindeki diğer varlıkların potansiyellerini algılar ve F= q1*q2/r2 formülü uyarınca birbirlerini iter veya çeker” Buna basitçe “çevrendekilerce ne kadar çekilip, ne kadar itildiğini dikkate alarak davranışlarını belirle” ilkesi diyebiliriz.

Bu nedenle, insanlar toplumun kendilerinin ortaklıklarına bağlı olduğunun ve kurallarının da kendi aralarındaki etkileşimlerle oluşacağının bilincinde olmalıdırlar! Çünkü, Allah’ın evrensel ölçekte geçerli temel kuralı “yaptıklarının çevrendekilerce ne kadar beğenilip, ne kadar beğenilmediğini dikkate alarak davranışlarını belirle” şeklindedir, ve insanlar buna göre davranarak, toplum-hayatını oluşturmak zorundadırlar.
►İşte bizlerin farkına varmamız gereken ilk olgu bu olmalıdır.
►Bilgi sahibi olunması gereken diğer çok önemli bir konu, zamanın ne olduğudur. Çünkü ömür denilen hayat dilimi zamanın bir parçasıdır. Zamanın ne olduğunu bilen hayata anlam verebilir.
►Zaman kavramıyla bağlantılı diğer bir konu, hayatın doğum-ölüm döngüsüne dayalı olması ve atalarımızın bunu da anlayamayıp, ahret hayatı diye bir kavram oluşturmalarıdır. “Öteki dünya” diye bir kavramın neden ortaya çıktığını bilmeyen insanların hayatı anlamaları da mümkün değildir.
►Bu temel konuların hepsi üst üste gelince insanların kafası allak-bullak olmaktadır.
►Bu konularda temel doğa-bilisel bilgiler insanlara verilmediğinden insanlar bu konularda doğru bir fikir oluşturamamaktadırlar.

Sonuç olarak şu ortaya çıkar: Zaman, ömür, hayat, doğum-ölüm, ruh-can, gibi temel konularda objektif temel bilgilere sahip olan kişiler, toplum-hayatı gibi yeni bir üst-sistem oluşumu konusunda fikir ileri sürebilirler, çünkü hayatın temelleri üzerinde gerekli ön-bilgilere sahip olmuş olurlar..  
#a) Tartışmanın ilk hedefi amacı-hedefi belirlemektir. Ne için tartışacağız?
Bizler aynı toplumun bireyleriyiz. Toplumumuzun durumu ise hiç iyi değil, karşılıklı kavga ve savaşlarla günlerimiz geçiyor. Bizlerin temel amacı toplumumuzdaki bu kötü gidişin durdurulması ve daha iyi bir yöne doğru gidişin sağlanması olmalıdır. Bu nedenle tartışmalarımız yıkıcı değil yapıcı yönde olmak zorundadır.
#b) Yapıcı yönde olacak bir tartışmada, şu durumlardan biri geçerlidir:
  ►-a) Ya konu hakkında hiç bilgisi yoktur; o zaman kişi tartışmaya hiç girmez.
  ►-b) Veya az bilgisi vardır, bazı konularda aydınlatılmak ister ve o konuda soru sorarak bilgi ister.
  ►-c) Veyahut kişinin bazı konularda kesin bilgileri vardır, ama kendine has komple bir çözüm önerisi yoktur, o zaman ortadaki önerinin beğenmediği taraflarının tenkidini yapar. Ancak yapıcı olmak zorunda olunduğundan, önerinin beğenilmeyen tarafının nasıl olması, nasıl bir değişiklik yapılması konusunda mutlaka yıktığı yeri tamir edici bir öneri sunması gerekir. Aksi takdirde, tenkit ettiği yapı taşının yeri boş kalmış ve yapı zayıflamış olur. Bu durum kimsenin yararına değildir. Bundan herkes zarar görür.
Tenkit edilen ve onun yerine geçerli olması önerilen nokta mantıklıysa, öneri paketinde gerekli düzelteme yapılır ve bu şekilde yapıcı yönde tenkitlerle, paket gittikçe daha iyi bir duruma getirilir.
  ►-d) Veyahut kişinin kendine has tam bir öneri paketi vardır, o zaman diğer önerileri beğenmez ve kendi önerisinin diğer(ler)inden neden daha iyi olduğunu vurgular. Dinleyiciler veya diğer insanlar önerilerden beğendiklerini seçerler.

Durum böyle iken, bu tür bir hayat görüşü vermeyen din-adamlarının günahını sizler takdir edin 

Çocuklarının-torunlarının geleceğini göz göre-göre cehenneme çeviren TBÖ hastalıklarına yol açan bir hayat görüşünü, henüz ergenlik çağına girmemiş çocuklarına aşılayarak, şartlandırılmış insanlar yetiştiren din adamlarının günahını artık sizler takdir ediniz. Cennete gitme hayaliyle, gerek insanların toplumsal düzenini, gerek ekolojik doğal sistemi cehenneme çeviren insanlar yetiştiren din adamlarının günahı acaba ne kadardır?

Hayatı dinamik sistemli olarak düşünüp, canlılığımızı (ruhumuzu) içimizdeki hücrelere borçlu olduğumuzu anlayıp, “bir ben vardır, bende benden içeri” veyahut “Ene’l Hak” diyerek, Allah’ı içimizde algılayarak, tüm toplumsal sorunlardan kurtulup, doğa ve dünyayı “cennete” çevirme fırsatı varken, statik sistemli bir hayat görüşünde direnerek hayatımızı “cehennem”e çevrmek, mantıksızlık değil de nedir? Bu suç topluma karşı işlenmiş en büyük bir suç değil midir?
      


2 yorum:

  1. Lütfen siz çevrenizdekilere de bu arzunuzu iletin, ki bilgi yayılabilsin, insanlarımız gerçeklere ulaşabilsin.

    YanıtlaSil