DOM (19)- FİZİKÇİLERİN EN BÜYÜK GÜNAHI

7-Bilim İnsanlarının Büyük Günahı

      

  7.1- Zaman kavramının yanlış yorumlanması

 Zaman kavramının nasıl oluştuğu ve neden yanlış anlaşıldığı, daha önceki bölümlerde açıklanmıştı. Zaman, hariçteki bir tik-tak vericinin sinyaline göre oluşan bir şey değil, varlıkların kimyasal bileşimlerinin değişmesiyle oluşan bir değişim-dönüşüm göstergesidir.
Doğadaki varlıklar için zaman kavramı, madde bileşimleri oranlarının saptanmasına yönelik bir algılama türüdür ve varlıklar arası karşılıklı etkileşimlere bağlıdır. Biz insanların zaman kavramı ise, varlıkların karşılıklı etkileşimlerine değil, harici bir tik-tak sinyali vericinin düdüğüne göre gerçekleştiğine inanılan bir süreçtir. Böyle bir şey ise doğada mevcut değildir.  Bu nedenle fizikçi biyolog gibi bilim adamlarının oluşturdukları doğal sistem görüşleri kökten hatalı olmak zorundadırlar
  Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların dışında olduğunu varsaydıkları ebedî bir ekstra varlıkta aramışlardır. Zaman da, böyle bir yaratıcının ebediyetine dayalı bir sonsuzluk olarak algılamıştır. Fizikçiler de bu hatalı geleneksel bilginin etkisi altında kalarak, zamanı yanlış yorumlamışlardır. Bu fizikçilerin en büyük günahıdır, çünkü hayat = ömür; ömür ise zamanın bir dilimidir. Zaman kavramı yanlış yorumlanınca, hayat kavramı da anlaşılamaz olmuştur.


 7.2- Düzene doğru mu, düzensizliğe doğru mu bir gidiş var?

Entropi mi (düzensizlik mi), negatif-entropi mi (düzenlilik mi)?
    Doğa ve dünyamızda bir düzen vardır. Jeolojik bulguların gösterdiği üzere, bu düzen zaman içinde oluşup gelişmiştir. Hâlbuki fizikçilerin çoğunluğu, doğada ve dünyada düzensizliğe doğru bir gidiş ve gelişim olduğunu belirtirler ve bu nedenle de bazı fizikçiler canlılar âlemindeki bu düzen artışını, doğal sistemdeki hastalıklı bir yapısallaşma olarak görürler. Fizikçilerin çoğunluğunun böyle düşünmelerinin nedeni şudur:
    Eskiden fizikçiler doğayı ve dünyayı kapalı bir sistem olarak kabul etmişler ve bu durumda zaman içinde her şeyin dağılıp, düzensiz bir durumla son bulacağı yargısına varmışlardır. Halbuki doğada tamamen kapalı olan hiçbir sistem yoktur. Örneğin, galaksideki herhangi bir yıldızda oluşan nötrino dediğimiz atom-altı-parçacıkları, bizim güneş sistemimizi delip geçer, bizim dünyamızı delip geçer, örneğin Avustralya’dan girer, tüm yeryuvarı katlarını aşar ve Avrupa'da bir ülkeden çıkıp tekrar uzaydaki yolculuğuna devam eder. Bu parçacıklar o kadar yoğundurlar ki, bir insan bedeninin 1 cm2lik yüzeyinden her saniye milyonlarca nötrino geçmektedir. Nötrinolar maddelerden transit olarak geçmezler, içinden geçtikleri ortamın özelliklerine göre, enerji düzeylerini değiştirirler. Dahası, nötrinolar doğadaki proton-nötron oranlarını değiştirebilirler. Bu ise kimyasal temel element dediğimiz temel yapıtaşlarının nötrinolar sayesinde değiştirildikleri, yani atomların sabit-değişmez öğeler olmadıkları anlamına gelir. Bunun sonucu olarak, doğadaki bir element başka bir elemente veyahut başka bir izotopuna dönüşebilmektedir. Bu ise doğadaki enerji dağılımı ve kuvvet alanları sistemlerini etkilemektedir. Bu şekilde uzaydaki bir varlıktan gelen bir parçacık, yeryuvarı içindeki (veya bizim bedenimizdeki) bir kimyasal elementi etkilemiş olur.
    Doğa ve dünyada her şeyin olasılık hesaplarına göre oluşup geliştiği, önceki bölümlerde gösterilmişti. Entropi terimi, bu olasılık hesapları sonucu konusunu irdeleyen ve S = k.log W formülü ile tanımlanan bir kavramdır. Bu formülde (W) bir sistem içindeki olasılık sayısını, (k) Boltzman sabiti denilen bir katsayıyı belirtir. S ise entropi olarak tanımlanan sonuçtur.
    Çeyrek asır öncelerine kadar, Fizik dünyasında “information” yani “bilgi” denilen bir faktör hiç yer almamış, varlıklar birer robot-otomat olarak görülmüş ve bu otomatları etkileyen-yönlendiren faktör, hep varlıkların dışında bir kuvvet alanı olarak düşünülmüştür. Böyle bir düşünce tarzının sonucu ise, S = k.log W formülü gereği, düzensizliğe doğru kabul edilmek zorundadır, çünkü otomat olarak kabul edilen varlıkların hiçbirinde bilgi oluşturma ve depolama yeteneği olduğu bilgisi (o zamanlarda) mevcut değildi. Aptal-bilgisiz öğeler dünyasının zaman içinde geleceği ise dağınık-düzensiz bir gelecek olmak zorundadır.
    Jeolojik bilgiler ise doğa ve dünyamızda her şeyin çok belirgin bir şekilde ‘düzen artışına’ doğru ilerlediğini göstermektedir. Şimdi, dünyamızın jeolojik geçmişinden örnekler vererek (S = k.log W)  formülünün anlaşılmasını kolaylaştıralım ve doğadaki gerçek durumu sergileyelim.

   1- Evrenimiz yaklaşık 14 milyar yıllık bir geçmişe sahip olduğu düşülmektedir. Bu 14 milyar yıllık sürecin başlangıcında doğadaki yaklaşık 100 temel kimyasal element henüz oluşmamıştır. Örneğin, 26 proton, 30 nötron, 26 elektrondan oluşan ve tek bir birim olarak davranan Fe (demir) 1 adet elementi, daha önceleri (26 +30 +26=) 82 ayrı parça olarak davranıyordu. Evet; şimdi tek bir demir atomu olarak davranan varlık, önceleri 82 ayrı varlık olarak davranıyordu, yani çevresiyle etkileşim olasılığı (W= Wahrscheinlichkeit = olasılık) kat be kat fazlaydı. Dolayısıyla (S) olarak gösterilen entropi değeri de çok fazlaydı.
    Dolayısıyla, evrenin başlangıcında tüm varlıkların atom-altı-parçacıkları olarak ayrık oldukları dönemdeki davranış olasılığı (yani entropi durumları), kimyasal elementlerin oluşmaya başlamasından sonra muazzam bir azalma göstermiştir. 
     - Güneş sistemimizin ve çevresindeki gezegenlerin oluşumlarıyla birlikte, kimyasal elementler SiO2, H2O, CO2, KAlSi3O8  vs. molekül şeklinde bileşikler oluşturmuşlardır. Dolayısıyla her bir molekül, tek bir birim olarak davranış göstermektedir. Molekül oluşmadan önce ise, moleküldeki atom sayısı kadar farklı öğeler olduğundan, o kadar çok farklı davranış (olasılık) söz konusu idi. Yani, yıldız ve gezegenlerin oluşmasından sonra, doğadaki toplam entropi miktarı çok daha azalmıştır.
  3- Yeryuvarında hayat sisteminin gelişmeye başlamasıyla organik moleküller oluşmaya başlar. Örneğin fotosentezle,
             6CO2 + 6H2O + güneş enerjisi = C6H12O6 + 6O2 
formülü uyarınca, mevcut moleküllerden 6 su ve 6CO2 molekülünü değişik bir glikoz molekülüne dönüştürmüştür ve ortamda fazladan 6 oksijen molekülü ortaya çıkmıştır. Bu durumda o ortamdaki entropi miktarı azalmış olur, çünkü olay öncesi 6+6=12 molekül varken, olay sonrası 1+6=7 molekül bulunmaktadır. Dolayısıyla (W) parametresinin değeri azalmış olmaktadır, çünkü 7 molekül arasındaki karşılıklı etkileşim olasılığı sayısı, 12 molekül arasındaki karşılıklı etkileşim olasılığı sayısından kat be kat azdır.
    4 - Organik moleküllerin büyüklükleri yüzlerce atom içerirler, dolayısıyla hayat sistemi geliştikçe ve büyük kimyasal moleküller oluştukça, entropi gittikçe daha azalmıştır.
   5- Hücrelerin ortaya çıkmasıyla, birçok molekül tek bir hücre olarak davranmaya başlamıştır. Bir hücre yapısında milyonlarca molekül bulunduğu dikkate alınırsa, entropinin ne kadar daha azaldığı anlaşılır.
     6-  Çokhücreli canlıların oluşmasıyla, milyarlarca hücre bir beden içinde toplanıp, tek bir hayvan olarak davranmaya başlamışlardır. Bu ise daha önceki duruma göre entropide muazzam bir azalma daha oluşturmuştur.
    Önceki bölümlerde vurgulandığı üzere, doğadaki tüm varlıklar daha rahat bir duruma geçmek için sürekli olarak birleşerek daha büyük üst-sistemler oluşturma çabası içindedirler. Bunun anlamı ise doğada düzensizliğe doğru değil, düzen oluşturmaya doğru bir gidişatın egemen olduğudur.
    Bizler, bizim dünyamızda yaşıyoruz ve bizim dünyamızda işler, “information & self-organisation” sistemiyle, yani “bilgi oluşturula ve bilgilere göre örgütlenile!” sloganı uyarınca gerçekleşmektedir. Bilginin eksponansiyel ve entegratif özellikli olması nedeniyle de,  bilgi oluşturucu dürtü taa  kuantsal sistemden kökenlenmektedir.
    Dünyamızda entropi artışı (düzensizliğe doğru bir gidiş) değil, entropi azalması, yani Schrödinger (1945)’in terimiyle “negatif-entropi artışı (düzen oluşumu)” söz konusudur ve bu olgu, dinamik fizikte maksimum enformasyon prensibinin (maximum information principle) ortaya konulmasına yol açmıştır.
1- Bizler entropi azalmasının geçerli olduğu, yani düzen oluşturma sisteminin geçerli olduğu bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Düzen, bilgiye dayanarak oluşturulmaktadır. Bu nedenle “information & self-organisation” diye özetlenen, “dinamik sistemler fiziği” adlı yeni bir fizik dalı oluşturulmuştur. 
 2- Bilgi oluşumunun eksponansiyel ve entegratif şekilde geliştiği bilinmektedir; bu olgu, bilgi oluşumunun başlangıç noktasının ‘maddenin en küçük parçacıkları dünyasında’ kökenlenmesi ve gittikçe çeşitlenerek gelişmesi zorunluluğunu oluşturur. Yani, doğada evrimleşen ve artarak gelişen tek unsur “bilgidir”. Varlıklar bu bilgilere göre sürekli yeniden re-organize edilerek, tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde yeniden düzenlenip, yeniden oluşturulurlar.
3- Bilgi denilen sinyaller, fizikçilerin kuvvet alanlarına denk gelirler. Dolayısıyla zaman içinde, bilginin eksponansiyel gelişimine uygun olarak, sürekli değişirler.
4- Fizikçilerin “karşılıklı etkileşim” dedikleri olay, rastgele karşılıklı çarpışmalar sonucu değil, karşılıklı olarak birbirlerinin değer ve potansiyellerini ve birbirlerine olan uzaklıklarını en hassas şekilde algılama ve çıkan sonuca göre davranma şeklinde olmaktadır. Yani doğadaki tüm oluşumlar, varlıklar arası karşılıklı mutabakat sonuçlarına göre olmaktadır.
5- Doğada tavuk-yumurta sistemi geçerlidir ve tavuk-yumurta sisteminde, bilgiler hep yumurtalara aktarılarak depolanıp-işlenirler. Yani üst-sistemler tamamen alt-sistemlere bağımlıdırlar. En tabandaki alt-sistem ise şimdilik atom-altı-öğeleri olarak bilinmektedir.
6- Hayat sisteminin temelini oluşturan hücreler ‘mükemmel’ fizikçi ve kimyagerlerdirler, tamamen fizik-kimya ilkelerine göre işlem yapmaktadırlar. Bu nedenle, hayat sistemi, fizik-kimya yasaları devreye sokulmadan anlaşılamaz ve işletilemez.
7- Toplum hayatı insanların oluşturmak zorunda oldukları bir üst-sistemdir. Bu sistemde geçerli olacak kuralları, yani fizik terimiyle “kuvvet alanı” veya “düzen-ölçütü”nü oluşturacak olanlar, onun bileşenleri olan insanlardır. Haricî bir kuvvet alanı oluşum sistemi yoktur!
8- İşte, fizikçilerin en temel hataları, bu noktadan kaynaklanmaktadır; çünkü onlar doğayı oluşturan en temel öğeleri cansız-ölü varlıklar (atom-altı-parçacıkları) olarak kabul etmişler ve doğadaki canlılık unsurunu varlıkların dışında bir sisteme atfetmişlerdir. Evrenimizin kapalı bir sistem olduğu varsayımı, böyle bir anlayışın sonucudur.
Tüm fiziksel etkileşim formülleri, varlıklar arasındaki itme veya çekmeleri [(1.öğenin potansiyeli) x (2. öğenin potansiyeli) / (aralarındaki mesafenin karesi)] şeklinde ifade ederler. Yani tüm doğa, varlıkların karşılıklı etkileşimleri sayesinde oluşup, ayakta kalıyor. Varlıkların haricinde, etkileşimlere katkısı olan hiçbir şey yok. Doğadaki denge-düzen, sadece ve sadece varlıkların daha rahat konumlara ulaşabilmek amacıyla gerçekleştirmeye çalıştıkları farklı re-organizasyon (farklı yeniden-yapısallaşma) çabaları sonucudurlar.   
Doğadaki oluşum ve gelişim sistemi yukarıda özetlendiği şekilde iken, fizikçilerin “doğada işler düzensizliğe doğru gider” şeklinde bir fikir ileri sürmelerindeki mantıksızlığı tekrar gözden geçirmeleri dileğimi, insanlık adına tüm bilim adamlarından rica ediyorum. Daha dünyamızdaki ve güneş sistemimizdeki olayları ve oluşumları tam anlayıp-çözemeden, evrenimizin kapalı bir sistem olduğunu iddia etmek ve buna dayanarak da doğada düzensizliğe doğru gidiş vardır demek, acaba ne kadar mantıklı?
       

7.3- Bilim insanları doğadaki varlıkların “bilgi ve bilinçle” davrandıklarının farkında değiller.

 “Her toplum layık olduğu sisteme göre yönetilir” diye bir söz vardır. Bunun anlamı şudur: Her şey, kişilerin (toplumun) sahip olduğu bilgiye göre gerçekleşir. Toplumun bilgisi, yöneticilerin uyguladıkları politikalarla belirlendiğine göre, politikacılar-yöneticiler ne ekmişlerse, o biçilmektedir.
 Teokratik sistemlerle yönetilen toplumlar doğal olarak tepeye-bağımlılık esas alınarak eğitilmişlerdir ve toplumsal sistemin sahipliği tepedekilere bırakılmıştır. O tür toplumlarda kişilerde bir kendi-kendini-yönetme, toplumsal sistemi sahiplenme gibi demokratik düşünce ve davranış tarzı yoktur.
Tepeye bağımlı sistem bilgileriyle eğitile gelmiş bir topluma, tepeye bağımlı bir sistemin doğada mevcut olmadığı, doğal sistemde her şeyin tabana dayalı olarak geçekleştiği şeklinde doğa-bilimsel bilgiler verilmeden demokratik sistem kuralları uygulamaları istenirse, ya Türkiye’de olduğu gibi, yıllar süren yarı demokratik denemelerden sonra tekrar teokratik sisteme dönüş yoluna gelinir, veyahut da karmaşa sistemi ortaya çıkar ki, bu da Irak, Afganistan gibi ülkelerde yaşanan durumdur.
Türkiye Cumhuriyet’le birlikte teokratik sistemi terk etmiş ve “hayatta en hakiki mürşit bilimdir” temeline dayalı bir yaşam sistemine geçemeye çalışştır. Ama bilim adamlarının doğal sistemi gerçeklere uygun şekilde yorumlayamamaları nedeniyle, sanki “doğada bir denge-düzen yokmuş, her şey düzensizliğe doğru gidecekmişşeklinde çok hatalı bir termodinamik-fizik-yasası yorumu nedeniyle, insanlık bir manevi boşluğa düşştür. Evrimciler de bu kervana katılmışlar, ve canlıların bilgiye-bilince dayalı olmayan (rastgele) mutasyonlar sonucu oluştuğunu, dolayısıyla, “insan ne yapsa boşuna; doğa bildiğini okur” gibi bir hayat görüşünün okullarda öğretilmesine öncülük etmiştir ve hala da o yoldadır.
Dinamik sistemler fiziği + kuantum fiziği konularında temel bilgilere sahip olmayan hocalar senelerdir, varlıkların, bilgi ve bilinçsiz şekilde, tesadüfi davranışlarla oluşup-geliştiklerini ve “doğal seçilim” dedikleri hayali bir seçici sistemle iyilerin seçilip, kötülerin ayıklandığı şeklinde bir evrim bilgisiyle gençliğimizi yetiştirmişlerdir. Bu tür yanlış bir doğal sistem görüşü ile yetişen gençlik ise, dinamik sistemler ve kuantum fiziği gibi çağdaş bir bilim anlayışına göre oluşturulmuş DOM-sistemi gibi insanlığın tüm sorunlarının tek bir nedenden kaynaklandığını gösteren bir hayat görüşüne körü-körüne saldırmakta ve çamur atmaktadırlar. Bilgi ve mantık bir varlığın sorunlarına çözüm bulma yeteneğidir. Her (mantıklı) varlık kendisi için neyin iyi-yararlı, neyin kötü-zararlı olduğunu bilir. Bir varlık kendisi için neyin yararlı - neyin zararlı olduğunu ayırt edemiyorsa, onun mantıksal değerlendirme sisteminin doğru çalışğı söylenemez. DOM-sisteminde, insanlığın tüm sorunlarını tek bir nedene indirgendiği, dolayısıyla bu nedenin ortadan kaldırılmasıyla da tüm sorunlarının çözüleceği gösterildiğine (ve buna kimse itiraz edemediğine) göre, DOM-sistemini tenkit edenler veya çamur atanlar sağlam mantıklı olduklarını nasıl iddia edebilirler?
Evrimcilerin DOM- sistemine karşı bu yaptıkları, Köy Enstitüleri projesine karşı karalamalar yaparak Türkiye Cumhuriyetinin en az 50 yıl geri kalmasına neden olan yobazlık girişimlerden daha vahimdir.
A- İnsanlar doğayı canlı kabul etmezler, can(lılık) (ruh) denilen şeyi, varlıklardan ayırıp, onun varlıkların haricinde bir şeyden kaynaklandığını düşünürler. Bunun nedeni atalarımızın hücre- kuant gibi temelde canlılık gösteren varlıklardan habersiz oldukları dönemde, bedeninde gerçekleşen hücreler arası etkileşimleri (rüyaları, hayalleri, vs) anlayamayıp, bu olayların bedene girip-çıktığını varsaydıkları hayali bir varlıklar-üstü canlılık sisteminden kaynaklandığını varsaymalarından kaynaklanır. Bu nedenle “ruh ve beden” birbirinden ayrı düşünülmüştür ve bu genel kanı günümüze kadar devam etmiştir.
Ruhla bedenin birbirinden ayrı düşünülmesinde bilim adamlarının da çok büyük günahı bulunmaktadır. Şöyle ki: Dünyamıza gelmiş en büyük bilim adamı olduğu kabul edilen Newton’un doğal sistem anlayışı şöyledir:
“Newton’cu görüşe göre, Allah başlangıçta tüm madde parçacıklarını, onlar arasındaki etkileşimleri (onları etkileyen kuvvetleri) ve hareketin temel yasalarını oluşturur. Bu şekilde tüm evren hareket içine girer ve bu değişmez yasalara uyan bir otomat gibi ebediyete doğru gider.”
Newton’un  evrensel gravite yasası, ve “areketin üç yasası” gibi doğa-bilimlerinin temel taşlarını oluşturan çok önemli buluşları onu o kadar meşhur etmiştir ki, yukarıda zikredilen “yaratıcılık-canlılık vericilik” hakkındaki görüşleri de bilim dünyasını derinden etkilemiştir ve hala da etkilemektedir.
Günümüz evrimcilerinin   ‘Hiçbir maddenin bilinci yoktur… Onlar fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkamaz’ şeklindeki görüşleri Newton’cu doğal sistem görüşünden kaynaklanırlar.
Bu tür görüşe statik sistemli doğa görüşü denir. Statik sistemli doğa görüşünde, bir iş veya eylem yapan, planlayan veya düşünen hep varlıkların dışında bir ekstra “canlı”, bir ekstra “varlık” olarak tasarlanmıştır.
Şimdi deneysel gözlemlere dayalı verilere bakarak, doğada iş-eylem yapıcı öğelerin varlıkların dışında mı, yoksa varlıkların içinde mi olduklarına bakalım.
1- Bir bedende tüm işlevler, beden içindeki hücrelerce gerçekleştirilir. Hatta bizlerin serbest irade dediğimiz ve bilinçli olmamıza gerekçe gösterdiğimiz davranışımız bile, bizler karar vermeden saniyelerce önce, beyindeki hücrelerimizce belirlenir. (Örn. bir deneyde bir salona 50 kişi konur ve her birinin önüne mavi –yeşil – kırmızı renklerde üç düğme yerleştirilir. Kişilere dışarıdan hiç müdahale olmadığında, bir düğmeye basmaları istenilen deneklerin bastıkları düğmeler gelişi güzel bir dağılım gösterir. Beyinde mavi – yeşil – kırmızı gibi renkleri algılayan hücrelerin hangi frekanslara duyarlı olarak bu işlemi yaptıkları saptanabilmektedir. Yani bir bedene ait binlerce farklı işlemleri yapan özel hücreler bulunmaktadır ve hangi hücrelerin neler yaptıkları saptanabilinmektedir. Dolayısıyla, mavi rengi algılayıcı hücrelerin hassas oldukları (ama biz insanların algılayamadığı) bir sinyal verilip, deneklerden herhangi bir düğmeye basmaları istendiğinde, tüm deneklerin mavi düğmeye bastıkları saptanır, vs.) Dolayısıyla, bir bedende tüm işlemleri yapanlar, karar verenler, vs, hep o bedenin içindeki hücreleridir.
Bizler deriyle kaplı bedenlerin içlerini göremediğimizden, beden içinde gerçekleşen “koşuşturmayı, hücreler arası sinyal alış-verişlerini, bu sinyalleşmelere dayalı olarak gerçekleşen ve bir-birlerini takip eden binlerce kimyasal reaksiyonu, vs” hiç fark edemeyiz.
2- Atmosfer veya hidrosferdeki her bir molekül, kendisine komşu en yakın moleküllerin basınç ve sıcaklık değerlerini algılar ve en düşük değerdeki komşusuna doğru hareket eder. Rüzgar ve akıntı kuvvetleri ve sistemleri bu şekilde oluşurlar.
3- Atomlar dünyasına gittiğimizde, orada işleri yapan ve karar alanlar da yine atom veya moleküllerin bileşenleri olan foton, elektron gibi atom-altı-öğelerdir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler, 2. Bölüm içinde verilmişti.
Kuantların enerji dağıtımı sistemi, varlıkların yapısal-dokusal durumlarındaki değişimlere göre olur ki, bu da bilgi dediğimiz enerjinin nerden nereye akacağını belirleyen faktörle tam bir çakışma gösterir. Şöyle ki: Kandel’in Nobel ödüllü araştırmaları, bilgi denilen öğrenme olaylarının hücrelerin sinaps yapısallaşmalarında gerçekleşen kimyasal ve fiziksel değişiklikler şeklinde kayıt edildiğini ortaya koymuştur. Bilgi enerjinin nerden nereye aktarılması gerektiğini belirleyen faktör olarak tanımlandığına göre, varlıkların kimyasal formülleri ve fiziksel etkileşim sinyalleri doğadaki olayların nerden nereye ve nasıl olacağını belirleyici kriter olmuş olur.
Dolayısıyla, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler, varlıkların alt-bileşenleri olan öğelerce, bilgi oluşturularak, yani varlığın kimyasal-fiziksel yapı ve dokusu çevredeki enerji durumuna göre değiştirilerek, gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde doğa ve dünya sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistem olmaktadır.
Yani, doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistemdir. Doğal sistem, kendi kendileri arasında sürekli bir iletişim ve haberleşme sistemi içinde olan, kendi-kendilerini düzenleyen, kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyecek kuralları karşılıklı etkileşimlerle kendileri oluşturan ve bu şekilde kendi-kendilerini örgütleyen canlı, yaşayan bir sistemdir. Buna dinamik sistemli doğa görüşü denir.
Statik sistemli doğa görüşünde madde ve onu oluşturan bileşenleri hep cansız, katı-sert varlıklar olarak düşünülmüştür. Bu nedenle atom dediğimiz en temel elementler de minik birer bilye gibi tasarlanmışlardır.
Hâlbuki atom dediğimiz temel elementler bir bilye gibi sabit-sert şeyler değildirler. Onlar cıvıl cıvıl hareketli ve çok belirgin kurallara göre davranan ve çevrelerinde ne olup-bittiğini sürekli gözlemleyip, o değişimlere göre kendilerini ayarlayan, sürekli bir değişim içinde olan varlıklardır. Yani canlı davranışı gösterirler, dolayısıyla canlı kabul edilmelidirler. Ama bilim adamları şartlanmışlıkları nedeniyle onları cansız varsaymaya devam etmektedirler.
İnsanların doğa ve dünyayı, dinamik sistemli değil de, statik sistemli olarak kabul etmelerindeki en önemli faktörlerden birisi zaman kavramının anlamını yanlış yorumlamış olmalarıdır.
Zaman kavramı atalarımız tarafından, doğa ve dünyanın varlıkların içsel bileşenlerinin karşılıklı etkileşimleri sonucu, yapısal-dokusal durumlarını sürekli değiştirmeleri sonucu gerçekleşen bir enerji-madde kombinasyon farklılıkları görüntüleri olarak değil de, varlıkların dışında olduğu varsayılan bir kuvvet uygulayıcısının ömrüne endeksli bir ebediyet olarak düşünmüşlerdir. Doğadaki varlıkların “information & self-organisation” sistemine göre kendi kendilerince değil de, harici bir ekstra varlıkça oluşturulup-yönlendirildiği kabul edilince, bu yaratıcı varlığın ebedi olmasının tasarlanması kaçınılmazdır. Yoksa doğa kendi kendine nasıl varlığını sürdürebilir ki?
Zaman kavramının anlamı ilk defa Gedik 1998 yayınıyla değişim-dönüşüm sistemli olarak tanımlanmış ve delilleriyle ıspatlanmıştır. Bu nedenle
GEDİK, İ. 1998: Dünyanın Oluşumundan İnsanlığın Gelişimine: Değişimler ve Dönüşümler. Jeoloji Mühendisliği, Sayı 52, s. 75-139. Ankara. yayını bilim tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oluşturur.
Varlıklar hücre > molekül > atom > proton-nötron-elektron gibi daha küçük bileşenlerine ayrıldıkça, bu bileşenlerin davranışları ve çevreleriyle etkileşimlerinde de çok büyük değişiklikler olur. Örn. bir insan 3-5 faktörü ancak birbirleriyle ilişkili hesaplamalar yapabilirler (3 bilinmeyenli denklemlerden sonrasını çözmek için matrix hesaplamaları gerekir ve bunu çoğu insan yapamaz). Beynimizdeki hücreler 10 000den fazla farklı faktörün birbirleriyle ilişkili hesaplamalarını yapabilirler. Bir çekül veyahut pusula iğnesi, dünya üzerindeki tüm diğer varlıkları dikkate alıp, karşılıklı olarak ilişkilerini hesaplayabilirler. Bir elektron ise evrensel ölçekte tüm varlıkları değerlendirip karşılıklı ilişkilerini hesaplayabilir. Bu nedenle atom-altı-öğeler dünyası, evrensel sistemle bütünleşiktir. 
Bu nedenle kuantum fiziği atom-altı-öğeler dünyasının evrensel ölçekte bir ilişki ağı içinde olduğuna işaret eder. Bu nedenle kuantum fizikçileri şöyle derler: “Atom-altılar dünyasında ‘temel parçacık’, ‘maddi varlık’ veyahut ‘izole nesne’ gibi kavramlar anlamsızdırlar; tüm evren birbirlerinden ayrı olmayan dinamik bir enerji ağı yapısı olarak karşımıza çıkar. … Bu nedenle onlar izole –ayrık birimler değil, birbirleriyle entegrasyon içinde olan bir bütündürler.”
Bizler maddeleri passif ve hareketsiz olarak düşünürüz. Ama bu varlığın iç-yapısına büyülterek baktığımızda, onun atomlarının birbirleriyle bağlantılı ve çevrelerindeki enerji-düzeyi değişimleriyle bağlantılı sürekli bir titreşim içinde olduklarını görürüz. 
Yani doğa ve dünyada sürekli bir oluşum ve yok oluş ardalanması birbirini takip eder gider.
►1- Dinamik sistemlerin, “Information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği kurallarına göre işleyip-geliştiği son çeyrek asır içinde ortaya konulmuştur.
2- Buradaki “Information=bilgi” sözcüğü, enerjinin nerden nereye akacağını gösteren faktör olup, varlıkların yapısal-dokusal durumları ile belirlenir. Yani varlıklar sürekli olarak yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yaparak, enerjiyi nasıl kullanacaklarını belirlerler. Örn. SiO2 piezoelektrisite özelliğine sahiptir, uçlarına alternatif akım bağlanınca, titreşmeye başlar ve bu şekilde saatlerimizin, radyolarımızın çalışmasının temelini oluşturur. H2O sıfır derecede donup, 100 derecede buharlaşarak ve bu olaylar sırasında gram başına 80 kalori vererek veyahut 539 kalori alarak doğadaki enerji dağılımı düzenlenmesinde önemli rol oynar. Yani doğadaki tüm varlıklar çevre koşullarını dikkate alarak yapı ve dokularını sürekli değiştirirler. Bu durum bizlerin bedenlerinde de sürekli gerçekleşir. Biz bir şey öğrendiğimizde, sinaps yapıları ve dokuları değişir. Kötü bir haber aldığımızda, bir dakika önceki şen-şakrak durumumuz aniden kaybolur ve üzüntü dolu bir hal alınır, çünkü hücrelerde bir sürü kimyasal değişiklik olmuştur. Hücrelerdeki bu değişiklikler, onların içindeki moleküllere ve atomlara kadar geri yansır; atomların spin ve polarizasyonları değişir; spindeki değişim, elektrik akımlarını değiştirir; bunlar sonucu bedendeki tüm (biyo-fiziko-kimyasal) elektromanyetik alan sistemlerinde değişiklikler olur. Ve ruhsal değişiklik dediğimiz durum ortaya çıkar. İşte “ruh” böyle bir karşılıklı etkileşim ürünüdür.
3- Doğadaki kuvvet denilen faktör ise, enerjinin bir yerden bir yere akmasıyla oluşur. Dünyamızın kimyasal ve fiziksel yapısında değişiklikler oluşur, buna uygun olarak enerji akış güzergahları değişir ve sonrası doğadaki olaylar zinciri! Denizlerdeki akıntılar, atmosferdeki rüzgarlar, deprem oluşturan fay hareketleri hep böyle oluşurlar.
 4- Klasik evrimciler doğadaki olayların “Information & self-organisation” ilkelerine göre, yani varlıkların bilgili ve bilinçli davranışlarına göre olduğundan habersizdirler. Bu nedenle hala dinamik sistemde değil, statik sistemde düşünen klasik fizikçilerin izinden giderek, “doğada ve evrende her şeyin düzensizliğe doğru gittiği ve gideceği, evrimde bir amaç ve hedef olmadığı, dolayısıyla varlıkların bilgi ve bilinçle bir amaç veya hedefe doğru gitmelerinin söz konusu olamadığını iddia ederler. Varlıkların doğa yasalarına uyduklarını ve otomatik-robotlar olarak hareket ettiklerini söylerler. 
►5- Bilginin eksponansiyelliği –ki varlıkların en küçük bileşenlerinin bilgili-bilinçli davranmalarını gerektirir- sadece Gedik (1998, 2006, 2008) tarafından ileri sürülmüş değildir. Chaisson (2001 ve 2010) da, “Energy Rate Density as a Complexity Metric and Evolutionary Driver”  adlı yayınında, ‘enerji oranı yoğunluğu=bir varlığın bir gramında bir saniyede kullanılan enerji (erg)” adlı bir kavram oluşturarak, doğadaki gelişimlerde bilgi faktörünün sayısal bir şekilde ifade edilmesine olanak sağlayan bir yöntem ortaya koymuştur. Bu yöntemi uygulayarak, evrensel düzeyde bilgi faktörünün eksponansiyel şekilde geliştiğini göstermesi, Gedik’in buluşunu destekleyen ve tam bir uyum gösteren çok önemli bir araştırmadır.  
Dolayısıyla, bilgili-bilinçli davranış insana özgü bir özellik değil, varlıkların en küçük bileşenleriyle başlayan bir özelliktir.

6- İnsanların kendilerini bilinçli, ama kendilerini oluşturan bileşenlerini bilinçsiz sayması tam bir mantıksızlık+kendini-beğenmişlik + bilgisizlik göstergesidir. Bilinçsiz bir varlıktan bilinçli bir varlık nasıl oluşabilir? Çoğu insan bunu “Birleşikler, parçalarının ayrı-ayrı özellikleri toplamından daha fazla özelliğe sahiptir”  genel bilgisiyle açıklarlar.
Evet bu doğrudur ve “Theory of integrated levels= Tümleşik sistemler teorisi”nin ilkelerinden biridir. 
 Her düzey, altındaki  düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
Ama bu teorinin şu ilkeleri de bulunmaktadır ve onlar da doğada aynen geçerlidir:
Her sistemde, üst düzey  alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey  alt düzeye yön (hedef) gösterir.
Herhangi bir düzeyin oluşumunda, karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
Bu maddelere göre de, bir şey oluşturma yeteneği (bilgisi) o varlığın bileşenlerindedir. Dolayısıyla, bilinçli denilen (insani) bir varlığı oluşturan bileşen bilgisiz-bilinçsiz olamaz. O hücreler insan bedenini, kendilerine gösterilen hedeflere uyacak şekilde oluşturmuşlardır. O hedef de, doğada her şeyin sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğu, bu nedenle mümkün olduğunca çok senaryo üreterek, gelecekte nelerin neye dönüşeceğine yönelik olasılık hesapları yapılması gerektiğidir.

İnsan denilen varlık tam anlamıyla dinamik sistemler fiziği ilkelerine uygun olarak, az sayıda birkaç veriden yararlanarak, muazzam senaryolar üretebilecek bir yapısallaşmaya sahiptir.
Bilgi oluşturmaya verilen önem:
 Şekilde duyu organlarına tahsis edilen beyin hücreleri topluluğu kahverengi ile, hareket organlarına tahsis edilenler mavi renkte, ve yorumlamaya tahsis edilen beyin hücreleri topluluğu ise beyaz renkte gösterilmiştir. Bir kedinin beyninde hareket, koku, işitme, görme gibi organlara tahsis edilen beyin hücreleri sayısının yorumlamaya tahsis edilen hücre sayısına oranı çok fazladır, bu nedenle insandan hızlı koşabilirler, insandan fazla zıplayabilirler, insandan daha iyi görebilirler ve insandan iyi koku alırlar. İnsanı oluşturan hücreler ise, yorumlama konusuna o kadar önem vermişlerdir ki, bunun sonucu koklama, zıplama, görme, vs gibi yetenekleri körelmiştir. Ama buna karşın yorumlama, senaryolar üretme yeteneği son derece gelişmiştir.
Şekil: Memeli hayvan beyinlerinde korteks yapısı farkları. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür.
Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır.
Doğada her şey sürekli değiştiği için, insanı oluşturan hücreler de insan beynini, “çevrende neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın” mantığıyla, muazzam senaryolar üretecek şekilde oluşturmuşlardır. İnsan hücrelerinin bilgi oluşturmaya verdiği bu önem nedeniyle, insanlar hayvanlar kadar koşamaz, onlar kadar iyi koku alamaz, onlar kadar iyi göremez vs., ama onlardan çok fazla hayal kurar ve bir-iki veriden giderek binlerce senaryo üretebilirler. Ve üretmişlerdir de. Metafiziksel tüm kavramlar, insan beyinlerinin oluşturdukları bu tür tasarımlardır ve çoğunun gerçek maddi doğada hiçbir karşılığı yoktur.
Hücrelerimizin bizleri donattığı bu hayal kurma – yorumlama - bilgi-oluşturma yeteneğinin temel amacı, toplumsal sorunlarımızın çözümüne yönelik olmak zorundadır. Toplumsal sorunların nedenini ve çözümünü içermeyen görüşlerin hiçbir değeri yoktur, onlar kişisel hayallerden öteye bir değer taşımazlar.
Bilgi ve mantık varlıkların sorunlarına çözüm bulma yeteneği olarak tanımlanabilinir. Kafanıza yerleştirdiğiniz bilgiler ve mantığınız sağlamsa, doğadaki oluşum ve gelişimleri “doğru” değerlendirirsiniz ve uygun çözümler bulup, sorunlarınızı çözersiniz.  Ama kafanıza yerleştirilmiş bilgiler yanlışsa, mantığınız o yanlış bilgilerden etkileneceğinden, hep yanlış kararlar alırsınız ve sorunlarınızı çözemezsiniz.
Dinamik sistemli düşünce, tüm sorunlarımızın statik sistemli düşünce ve davranışlardan (yani tepeye bağımlılıktan) kaynaklandığını açıkça ıspat ediyor ve dinamik (yani tabana dayalı) sistemli görüşle tüm sorunların ortadan kaldırılacağını net delillerle ortaya koyuyor.
Statik sistemli görüş bilgileri ise maalesef insanları farklı gruplara bölmekten başka bir işe yaramıyor ve  tepeye bağımlılıktan kaynaklanan tüm sorunlarımızın kaynağını oluşturuyorlar.   İnsanlığa bundan daha büyük kötülük yapılabilir mi?


Son birkaç paragrafla, bilim insanlarının doğadaki yapıcı-yaratıcı kuvveti yanlış yorumlamalarının doğurduğu büyük zararları gösterelim:
Bir şey yapma ve onu sahiplenme bilgisi ve yetkisi kimde?
Doğada neyin kim(ler) tarafından yapılıp-sahiplenildiğini anlamanın en kestirme yolu, hücrelerle bedenler arası ilişkiden geçer.
Ot veya yaprak yiyen bir hayvanın sindirim sistemindeki hücreler, o otu önce moleküllerine  (amino-asitlerine) kadar parçalarlar. Sonra o molekülleri kemik, kan, kas, tırnak, saç vs. gibi farklı beden-öğeleri oluşturacak şekilde kendi ihtiyaçlarına göre yeniden kombinasyonlara sokarlar ve farklı görüntülü hayvanlar oluştururlar.
Bu oluşturma işleminde, hücreler alt-sistemdir, oluşturulan beden ise üst-sistemdir. Doğa ve dünya bu türde alt-sistem ve üst-sistem yapılarından oluşmaktadır ve sürekli daha ergonomik varlıkların ortaya çıkmaları nedeniyle sürekli olarak kimyasal bileşimler değiştirilip, yeni varlıklar oluşturulmaktadır.
Bir bitki de, bir hayvan  da birer üst-sistemdir. Zaman kavramının anlamının açıklandığı paragraflarda gösterildiği üzere, her sistemin belli bir ömrü vardır; ve o süre sonunda her sistem parçalarına (alt-sistemlerine) ayrışır. Serbest kalan alt-sistem öğeleri, doğadaki değişmiş olan koşulları dikkate alarak, tekrar yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde tekrar birleşmeye çalışırlar. Yani doğa ve dünyamız sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir sistemdir.

 “Information & self-organisation” olarak özetlenen Dinamik sistemler fiziği (Synergetics), doğadaki bu dinamik işleyiş mekanizmasının  temel kurallarını ortaya koymuştur. (Haken 2000).
1-Doğadaki her şey alt-sistem – üst-sistem şeklinde gerçekleşir.
2-Üst-sistemde geçerli olacak kurallar tüm katılımcıların karşılıklı etkileşimleriyle (rezonans oluşumlarıyla), ortaklaşa alınır.
3-Güç (enerji) her zaman alt-sistemlerdedir.

Felsefi açıdan konuyu ele alan Feibleman: (1954) “Theory of Integrative Levels” adlı eserinde , “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatlarında şunu vurgular:
1-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;
2-karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Şimdi asıl konumuza dönelim: insanlık:
         1-Dünya ölçeğinde büyük sorunlarla karşı-karşıya;
         2-Devletler-toplumlar düzeyinde büyük sorunlarla karşı-karşıya;
         3- Bireysel düzeyde yine büyük sorunlarla karşı-karşıya.

Nedeni ise, doğadaki yaratıcılığın üst-sisteme ait olduğu şeklindeki geleneksel görüştür.  Halbuki doğadaki tüm oluşumlar, en tabandaki öğelerle başlamaktadır.

Tüm varlıklar proton, nötron ve elektronlardan oluşurlar. Bu temel yapıtaşları sabit öğeler değillerdir, sürekli değişim-dönüşüm içindedirler. Proton nötrona, nötron protona dönüşebilmektedir. Bu dönüşümlerde enerji verilmekte veya alınmaktadır. Dahası, madde anti-maddeye, anti-madde maddeye dönüşmektedir. Tüm bu enerji-madde ilişkilerini anlayabilmek için, şu 3 dosyanın okunması şarttır:

Önerilen makalelerde gösterildiği üzere, doğada sabit kalan, değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur. Toplumumuzun inandığı yaratıcı (Allah) ise, ebedi ömürlü, hiç değişmeyen bir şeydir.
Allah:
• 1-Her şeyi önceden bilir,
• 2-Olsun demesiyle bir şey anında oluşur,
• 3-Ebedidir, zaman onun ebediliğine bağlı sonsuzluktur,
• 4-Varlıklardan bağımsız, varlıkların üstünde bir şeydir,
• 5-Varlıklar birer robot gibi O’nun emirlerine (kurallarına) uyarlar,
Doğa bilimsel araştırmalar ise doğadaki yaratıcılığın kuantsal enerji sistemiyle başlatılıp-yürütüldüğünü göstermektedir: Kuantlar alemi:
• 1- Her şeyi önceden bilmez, en iyi bilgi oluşturan varlıklara yatırım yapar, kötü olanları terk eder,
• 2-Oluşumlar proton, nötron, elektron gibi en temel alt-sistem öğeleriyle başlarlar;
onların bir-birbirleriyle etkileşimleri ve rezonansa girebilmelerine bağlı olarak, bir üst-sistem olan atomlar oluşurlar;
atomların bir-birbirleriyle etkileşimleri ve rezonansa girebilmelerine bağlı olarak, bir üst-sistem olan moleküller;
onların bir-birbirleriyle etkileşimleri ve rezonansa girebilmelerine bağlı olarak, bir üst-sistem olan hücreler;
onların bir-birbirleriyle etkileşimleri ve rezonansa girebilmelerine bağlı olarak, bir üst-sistem olan bedenler vs. oluşurlar.
Tüm bu alt-sistemden üst-sistemlere geçişlerde temel amaç, enerji-akışı-yoğunluğunu artırarak, daha rahat bir duruma geçme amacı vardır (rahatlama dürtüsü).
• 3- Doğal-sisteminin yaratıcısı kuantum-alemidir, enerjidir; her yeni bir varlık oluşumuyla, yapısal-dokusal durumları değiştirilerek, yeni varlıklarla rezonansa girecek şekilde değişime uğrarlar. Zaman denilen değişim-dönüşüm göstergesi bu şekilde ortaya çıkar.
• 4- Doğal-sistemi yaratıcısı, önceki paragraflarda belirtildiği üzere, doğadaki diğer varlıkların üstünde değil, onların içindedir, altındadır. Onlarla karşılıklı bir ilişki ve etkileşim içindedir.

Doğadaki tüm varlıkların karşılıklı bir etkileşim içinde olmalarını sağlayan en önemli unsur, proton-nötron gibi en temel yapı-taşlarının birbirlerine dönüşümleri ve bu dönüşüm sırasında nötrino denilen çok ufak kuantsal enerji öğelerinin çevreye yayılmasıdır.
 Nötrino kaynakları:
1-Bizim dünyamızın yakınında gerçekleşen en fazla çekirdek reaksiyonları Güneş içinde olduğundan, dünyamızda rastlanılan nötrinoların çoğunluğu Güneş kökenlidir.
2-Ancak, kozmik ışınlar da, atmosferde çekirdek reaksiyonlarına yol açtıklarından, bir kısım nötrinolar atmosfer kökenlidirler.
3-Nötrinolar uzaydaki her hangi bir galaksideki bir yıldızdan gelebilirler.
4-Dünyamızın içinde (çekirdeğinde, mantosunda, litosferinde, hidrosferinde) çekirdek reaksiyonları olduğundan, bunların herhangi bir yerinden gelebilirler.
5-Ama tüm bunların haricinde, nötrinolar bizlerin ve çevremizdeki tüm canlıların bedenlerinde de oluşmakta ve çevreye yayılmaktadırlar. Buna örnekler Kervran (1973) tarafından yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur.
“Dünyamızın, başlangıçta oluşturulduğu şekilde hiç değişmeden kaldığı ebediyen böyle kalacağı şeklindeki bir dogma İncil’in bize mirasıdır. Yaratılışta  şu kadar krom, şu kadar demir, vb. oluşturulmuştur şeklinde bir bilgi bizlere verilmektedir. Daha sonra başka hiçbir yaratıcı gelmediğinden, "başka hiçbir şey yaratılmamıştır”, her şey olduğu gibi kalmıştır. Dolayısıyla "hiçbir şey kaybolmaz". Böyle bir inanç, herkes tarafından Musa'nın zamanından beri kabul edilmektedir. Sözde "bilim adamlarının" günümüzde bu şekilde “akıl-yürütmelerine" ancak gülümseyebiliriz. Çünkü, Yirminci yüzyılın başından beri radyoaktif doğal dönüşüm bilinmektedir. Ve 1919 yılında ilk yapay dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Ama doğada, çeşitli zamanlarda, klasik nükleer fiziğin bilmediği başka dönüşümler olmamış mıdır? Biz deneysel olarak tüm canlıların element dönüşümleri gerçekleştirdiklerini gösterdik ve jeoloji diğer bir çok türde dönüşümler olduğunu göstermiştir. Bu şu anlama gelir: atomların ebediliği (değişmezliği) söz konusu değildir. Bir moleküldeki bir atomun, diğer moleküldeki bir başka atoma dönüşmediği kimyasal reaksiyonlar söz konusu değildir, maddeler (atomlar), birbirlerine dönüşme şeklinde,  oluşmakta ve kaybolmaktadırlar.” (Kervran 1973, s. 120)

Kervran, doğada sürekli bir değişim dönüşüm gerçekleştiğini ve bu değişim-dönüşümlerin atomlar aleminden kaynaklandığını delilleriyle ortaya koyup, “Life is nothing but chemistry = Hayat sadece kimyadan ibarettir” diyen ilk bilim adamıdır. Kervran’ın dahiyane görüşünün, dogmatik görüşlerle şartlandırılmış diğer bilim insanları ve  medya tarafından nasıl engellenip, Nobel ödülü almasının nasıl engellendiği konusunu “Bir dogmanın çöküşü”  başlıklı şu makalede takip edebilirsiniz:  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html

Kervran (1973, 1982) de belirtildiği üzere:
1-      Taze meyve ile o meyvenin kurutulmuşunun atom bileşimleri değişir, demir ve bakır elementleri miktarı anormal şekilde artar. Meyvenin içine dışarıdan demir veya bakır iyonları girmediğine göre, o artan miktar, başka C, O gibi başka elementlerin dönüşümleriyle oluşmak zorundadırlar.  (2 16C + 2 12O → 56Fe . (Kervran 1973))

2-      Tohum ile o tohumdan oluşan bitkinin atom bileşimleri de çok değişir. Saf su içinde, tamamen kapalı ortamda filizlendirilmiş yulaf bitkisinde kalsiyum  miktarı artar, potasyum miktarı azalır. Filizlenme, tamamen kontrollü ortam koşullarında yapıldıklarından, dışarıdan kalsiyum elementi alınması söz konusu değildir, potasyum elementinin dönüşmesi sonucu oluşmak zorundadır. (39K + 1H 40Ca Kervran 1973)

3-      Strassbug katedralinin duvarlarındaki kumtaşlarının analizlerinde saptandığı üzere, taze kumtaşlarında Si miktarı yüksek, Ca miktarı düşük iken, ayrışmış kumtaşlarında durum tersine dönmüştür: Si azalmış, Ca artmıştır. Buna karşın K, Mg gibi elementlerin miktarlarında pek bir değişim olmamıştır.

Bu tür element dönüşümleri çevremizde -ve de bizlerin bedeninde- her an olmaktadır. Bu dönüşümler birer çekirdek reaksiyonu olduklarından, çevreye bir sürü nötrino saçılmaktadır. Nötrinolar ise, sınır tanımaksızın çevrelerindeki her varlığı delip-geçtiklerinden (ve bu geçişleri sırasında, güzergahlarındaki atomlarla etkileşip, enerjilerini azaltıp, veya artırdıklarından) doğadaki tüm varlıklar arasında bir karşılıklı etkileşim sistemi ortaya çıkmaktadır.
Yani bedenimizin her cm-karelik kısmından saniyede milyarlarca nötrino bedenimize girmektedir. Bu nötrinoların bir kısmı güneşten, bir kısmı evrenin bir başka yerinden, bir kısmı dünyamızın içinden, bir kısmı çevremizdeki bitki ve hayvanlardan, bir kısmı çevremizdeki bakteri ve mantarlardan gelmektedir. Ama daha da önemlisi, çevremizdeki insanların yaydıkları nötrinolar da bedenimize girmekte ve bizlerin atomlarıyla etkileşmektedir. Bu etkileşimlerde, nötrinolar birer transit yolcu gibi değil, birer enerji ve enformasyon elçisi gibi davranmaktadırlar. Yani biz insanlar  dahil, canlı-cansız tüm varlıklar “ether” dediğimiz bir sinyaller okyanusu içinde, bir birlerimizle karşılıklı bir etkileşim ağı içinde yaşamaktayız. “Ether” kavramı hakkında gerekli bilgilere: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2015/05/ether-ve-allah.html
dosyasında ulaşabilirsiniz.
Görüldüğü üzere, varlıkların bileşimleri, çevredeki değişimlere göre, sürekli değiştirilmektedir. Değişimler atomik düzeyde olmakta ve kimyasal elementler, çevredeki enerji durumuna göre, birbirlerine dönüştürülmektedir. Tüm bu dönüşümler birer çekirdek reaksiyonu gerektirmektedir. Çekirdek reaksiyonlarında ise nötrinolar çevreye yayılıp, çevredeki tüm varlıkların içlerindeki proton-nötron-elektron gibi atom-altı öğelerle etkileşebilmekte, ve onlarda değişiklik yapabilmektedir.
Kuantum fiziği araştırmaları, atomların birbirlerine dönüşümü (yani çekirdek reaksiyonları) sırasında, oluşan nötrinoların, oluşumlarının başlangıcında çok küçük bir enerji potansiyeline sahip olduklarını, ama  doğadaki  varlıkları delip-geçerken, geçtiği yerlerdeki atom-altı-öğelerle etkileşime girerek, enerji potansiyellerini artırdığı veya azalttığı, bu nedenle doğadaki oluşumları etkilediklerini ortaya koymuştur. Nötrinoların enerji potansiyelleri, geçtikleri güzergahlardaki varlıklarla etkileşimleri sırasında öylesine artabilmekteler ki, sonraki güzergahlarındaki bir varlığın içinden geçerlerken, o varlığın moleküllerindeki atomlarda çekirdek reaksiyonlarına yol açıp, kimyasal bileşimini değiştirebilmektedirler. Ve nötrinolar hem bizlerin bedenlerinde, hem çevremizdeki canlı-cansız her varlık içinde oluştuklarından, evrendeki her şeyle karşılıklı bir etkileşim ve bağımlılık içindeyiz.
         Yaratıcılığı-yapıcılığı, alt-sistemlere değil de, üst-sistemde bir şeye bağlayınca, olanlar olmuş, mantıklar tamamen bozulmuştur. Çünkü üst-sistemler hep alt-sistemlerce oluşturulmaktadır.

Şimdi bu mantık bozukluğunun oluşturduğu zararları kısaca görelim: 
 Yapıcılık (yaratıcılık) ve ona bağlı olan sahiplenme olayı her zaman alt-sistemlere ait olmasına rağmen, onu üst-sistem bir şeye bağlamakla:
1-      Dünya ölçeğinde:





DOĞA ve DÜNYAnın Tepedekilerce sahiplenilip parsellenmesine göz yumduğunuz için, onların işediği suça yardım ve yataklık etmiş oluyorsunuz…














 


2-      Toplumsal düzeyde:
Sizler toplumunuza bizzat sahip çıkmayıp, onu tepedeki birilerine emanet ettiğiniz için, doğadaki sisteme karşı suç işlemiş oluyorsunuz.








3-Bedensel düzeyde:
Bedenlerinizin sahipliğini içlerindeki hücrelere teslim etmediğiniz için, tüm sağlık sorunlarınızın günahını üstlenmiş oluyorsunuz.





2- Din adamlarının Allah’ı yanlış tanıttıkları, devam edecek sayfalarda (http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2014/03/dom-bilgi.html adresli yazıda) gösterilmiştir.
3- Bunların her ikisi de statik sistemlidir, yani tepeye bağımlı örgütlenmeler (TBÖ) gerektirir. -TBÖ’nün tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html
adresli yazıda net bir şekilde ıspatlanmıştır.
4-Bu nedenlerden dolayı statik sistemli düşünen bilim- ve  din-adamları topluma karşı suç işlemektedirler.
Din ve bilim-insanlarının böylesine zombi davranmalarının temel suçlusu ise, onları bu yönde davranmaya mecbur eden “tepedeki” yöneticilerdir. Her şey "Çıkar-Enerji" savaşıdır. Toplumu (devleti) yönlendirmek için, halkı bağımlı kılmak gerekir. Bağımlı kılmanın yolu, para ile olur. Doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü (Allah veya doğal seçici) tepeye koyarsınız, o her şeyin sahibi olur. İnsanlar da tepedeki efendilerin uşakları olurlar. Uşaklar efendilerinin mülkleri üzerinde çalışıp-kazanırlar ve kazandıklarının çoğunu efendilere verirler ve boğaz-tokluğuna yaşarlar.
5-Bir insan, topluma karşı işlenen bir suç karşısında, sesini çıkarmıyor, tepki göstermiyorsa, o da bu suça yataklık etmiş olur. Bunun farkında olan biri olarak, bu suçun sürekli olarak işlenmesine karşı, herkesi uyarmaya çalışmayı vicdani bir görev sayıyorum.
6- Statik sistemli düşünen din ve bilim insanlarının izinden gidenler, onların işledikleri suça ortak olmaktadırlar. Şimdiye dek bu ilişki zincirinden habersiz olduklarından, mazur görülebilirler; ama yukarıda verilen makaleler ışığında artık mazur görülemezler. Bu nedenle, hala statik sistemli davranışlarını sürdürenler, çocuklarının geleceğini kararttıkları için vicdan azabı duymalılar.
        Kısacası, tüm sorunlarımızın nedeni , yaratıcı olarak tanımlanan TANRI kavramının yanlış yorumlanmış olmasıdır.





2 yorum:

  1. Lütfen siz çevrenizdekilere de bu arzunuzu iletin, ki bilgi yayılabilsin, insanlarımız gerçeklere ulaşabilsin.

    YanıtlaSil