DOM(1)- DOĞADA İŞLER NASIL YÜRÜR? NE NEYE, KİM KİME BAĞIMLI OLARAK GELİŞİR? NELER NEYİ SAHİPLENİR?

3.- Ne neye, kim kime bağımlı olarak gelişir?

    Bu sorunun yanıtını verebilmek için, bedenimizle hücrelerimiz arasındaki ilişkiye bir göz atalım.

3.1-Alt-sistem – Üst-sistem İlişkileri


Bedenimizdeki HPA ekseni
    Arkadaşınız hasta ve ateşi var. Ateşini sürekli takip etmek için de kulağına dijital bir termometre bağladınız ve her an ateşini ölçüyorsunuz. Onu rahatlatmak ve ortamın streslerinden uzaklaştırmak için piknik yapmaya karar verip, orman kıyısındaki çimenler üzerinde sofra kurdunuz. Afiyetle yemeklerinizi yediniz; mideleriniz doldu ve bedeninizdeki tüm kan, aşırı faaliyet göstermek zorunda olan sindirim sistemi hücrelerine tahsis edildi. Diğer organlarınızdan kan çekilince bedeninizde bir gevşeme duygusu, yorgunluk hissetmeye başladınız. Tam böylesine rahatladığınız ve gevşediğiniz anda, ormanın kenarından bir vahşi ayının size doğru yaklaşğını gördünüz.
    Bakın şimdi ne olur... Siz daha akıl ve mantığınızı kullanıp neyi nasıl yapmanız gerekir şeklinde bir düşünme sistemi içine girmeden, bedeninizdeki “Hypothalamus-Pitiutary-Adrenal = HPA- ekseni” harekete geçer.
    Bir tehlike olduğunu fark eden Hypothalamus (H) hücreleri hemen “pitiutary” (P) salgı bezini uyarır ve alarm vermesini söyler. Bunun üzerine “pitiutary” (P) kan dolaşım sistemine "adrenocorticotropic hormones (ACTH) " salgılar. Bu mesajı alan böbrek-üstü-adrenal (A) bezi, “kaçmak veya savaşmak” konusunda bedenin karar vermesi için gerekli ayarlamalara başlar.
    Sindirim sistemi organlarına tahsis edilen kan hemen geri çekilir; beyne ve kas hücrelerine yönlendirilir. Çünkü o an çalışması gereken bu iki sistemdir, tüm enerji onlara tahsis edilmelidir.
    Bu arada gözünüz arkadaşınızın kulağındaki termometreye takıldı ve 1 dakika önce 39 derece olan ateşinin o anda 37 dereceye düşş olduğunu fark etti!
     Peki, ne oldu da arkadaşınızın ateşi aniden düşüverdi?
    Bedenlerimizin sahipleri olan hücrelerimiz, tehlike anında tüm güçlerin tek bir amaç için harcanması gerektiğini çok iyi bildiklerinden, iç-güvenlikte (bağışıklık sisteminde) görev yapan hücrelerin görevlerini askıya alarak, enerji harcamasını durdurmalarını isterler. Bunun gereği için de Thymus (T) bezine sinyal gönderilerek “bağışıklık sistemi faaliyetlerini durdur” mesajı verilir.
     Yani tehlike alarmı verilen bir bedende, o an grip, nezle, vs. gibi bir iç-savaş varsa, o savaşı yürüten bağışıklık sistemi hücreleri hemen enerji harcamasını durdururlar. Ateşi olan bir insanın ateşi düşer! Beyin tam faaliyetle çalışır ve kaçmak mı, yoksa savaşmak mı gerekiyor konusunda bir karar alınır. Yani çok önemli konularda, “bilinçaltı” dediğimiz hücresel etkileşim sistemi devreye girer. Bilinçaltı ve bilinç devrelerinin nasıl ayrımlaşğı konusunda ayrıntılı bilgiler, daha sonraki bir bölümde verilecektir.
Çıkartılacak Sonuç:
Doğada her şey, içindeki bileşenlerine bağımlıdır. Bu durumun sadece hücre-beden arası ilişkilerde değil, doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerde böyle olduğu “Theory of Integrated Levels” = Tümleşik Sistemler Teorisi; 1954’de Feibleman tarafından teorik olarak da ispatlanmıştır. (Hücre-beden) Alt-sistem – üst-sistem ilişkileri olarak bilinen bu ilkeler önceki bölümlerde açıklanmıştı.


3.2.-Varlıklar Neden Birbirlerine Bağımlıdırlar?

    Doğadaki tüm olaylar varlıkların kendi aralarında gerçekleşen etkileşimlere (haberleşmelere) göre gelişirler ve doğadaki her şeyde bir döngü vardır. Her şey bir önceki evredeki bir olaya veya öğelere bağımlı olarak oluşup gelişir.
     Bir örnekle olayı açıklamaya başlayalım.
     Dünyamız 24 saatlik bir gece-gündüz döngüsü yaşar. Bu süreçte dünyamızın herhangi bir noktasına düşen enerji miktarı, bir maksimum-minimum döngüsüne uğrar.

Şekil: Doğadaki her şeyde bir döngü vardır
Bir küçük gölümüz olsun. Bu göldeki yaşam sistemine bakalım. Yaşam sisteminin en temelinde fitoplankton denilen ve güneş  enerjisini depolayıp şekere dönüştürerek fotosentez olayını gerçekleştiren tek hücreli canlılar bulunurlar. Fitoplanktonlar güneş enerjisine bağlı olarak yaşarlar. Dolayısıyla, o noktadaki fitoplankton miktarı, dünyanın dönmesine dayalı bu 24 saatlik döngüye uygun olarak artar veya azalır; dolayısıyla bir dalgalanma gösterir. Şekil 12.1’de gösterilen bu dalgalanmaya ‘Fitoplankton Yaşam Dalgası (FYD)’ diyelim. Bu dalganın bir boyu ve bir amplitüdü vardır. Amplitüdü depolanan güneş enerjisi miktarına, boyu ise, dünyanın dönmesine bağlı olarak değişir.
    Zooplanktonlar fitoplanktonlardan beslenirler; fitoplanktonlar dalgalanma gösterdiğinden, zooplanktonlarda da dalgalanma oluşacaktır. Midyeler, mercanlar, balıklar,  vs. planktonlardan beslenirler; dolayısıyla onlarda da bir dalgalanma görülecektir. Dolayısıyla, doğadaki her canlının yaşamı dalgalanmalar göstermek zorundadır. Bu oluşumlarda, birincil sistemdeki dalgalanma basit bir sinüs eğrisi şeklinde iken, ikincil-üçüncül-vs. sistemlere doğru, kaynak miktarı arttığından, dalgalanma eğrisinin şekli de gittikçe değişecektir. Her canlının bağlı olduğu temel besin kaynağının hangi aralıklarda bir temel döngü gösterdiğine bağlı olarak, sonraki halkanın dalgalanma periyodu da değişimlere uğrar.
    Bu nedenlerle, her yeni oluşan sistem, bir önceki evredeki olay ve öğelere bağımlı olmak zorundadır. En temeldeki öğeler olan atom-altı parçacıkları ise, saniyenin trilyonlarda birlik süreçleriyle ölçülen döngülere sahiptirler. Bunun sonucu olarak, atom-altı parçacıklardan oluşan tüm büyük üst-sistemler,  bu en temel döngü sistemlerine bağımlıdırlar ve belli ömürleri olmak zorundadır.
Tüm varlıklar, oluştukları andan itibaren, diğer tüm varlıklarla karşılıklı etkileşim içine girdiklerinden, önceki varlığın çevresinden etkilenme derecesi, her yeni bir varlık oluşumundan sonra değişmek zorundadır.

    Doğadaki her şeyde bir döngü olduğunu biliyoruz. Zaman dediğimiz olgu doğadaki bu döngülerin zorunlu bir sonucu olarak oluşmaktadır. Her varlığın bu gün etkileştiği sinyal, dünkü sinyalden farklıdır.


Şekil: Her yeni bir varlığın oluşumu, bir önceki varlığın yaşam sisteminde de değişikliğe yol açar ve o varlığın ikinci gün oluşturacağı çevre algılama eğrisinde de değişiklikler oluşur.

    Örn. İlk oluşan bir fitoplankton, başlangıçta sadece güneş enerjisi, su,  CO2 vs. faktörlerini dikkate alacak şekilde bir sinyal sistemi oluşturup, bu sinyale göre çevresi ile etkileşirken:
    i-) İkinci, 3., n.ci fitoplanktonların oluşumlarından sonra, bu yeni öğeleri de değerlendirmeye alarak yaşamak zorunda olduğundan, çevresiyle oluşturacağı etkileşim sinyallerinde farklılıklar oluşmak zorundadır;
    ii- Zooplanktonların ortaya çıkması ile kendisini yiyen bir başka varlıktan da etkilenmeye başlayacağından, çevresiyle etkileştiği sinyal sisteminde değişiklikler oluşturmak zorundadır. Bu nedenle, her yeni bir varlık oluşumundan sonra, tüm varlıklar çevrelerini yeniden tarayarak yeni bilgiler oluşturmak ve bu yeni bilgilere göre, yeniden yapısallaşmak zorundadırlar. Bu nedenle tavuk-yumurta türünde bir değişim-dönüşümleri algılama ve ona göre yeniden yapısallaşma ortaya çıkmıştır.
“Bilgi oluştur ve bu bilgilere göre örgütlen” temel dürtüsü, “her gün” yeniden devreye girer ve varlıklar çevrelerini algılayarak yeniden yapısallaşırlar.

    Her yeni oluşan sistem, daha önceden var olan sistemlerden beslenip, enerjisini onlardan temin ederken, önceki sistemler de zorunlu olarak bu yeni oluşan sistemden etkilenirler ve bu nedenle döngülerinde (yani çevreleriyle etkileşim sinyallerinde) değişiklikler yapmak zorundadırlar.
    Bu nedenle tavuk-yumurta türünde alt-üst sistem ilişkileri ortaya çıkar ve tüm sistemler karşılıklı olarak birbirlerini etkileyici bir yaşam döngüsü içine girerler. Bu karşılıklı etkileşim sistemleri nedeniyle, varlıkların sürekli olarak birbirlerinin oluşturdukları yenilikleri takip edip, değişen yeniliklere göre, kendi yapısallaşmalarında yeniden düzenlemeler yapmaları kaçınılmaz olur.
    Her varlık, çevresinde gerçekleşen her değişim-dönüşüm döngüsünden sonra, çevresini yeniden değerlendirip, yeniden örgütlenmek zorundadır.

Her bir varlığa ait sinyal sistemleri farklı birer dalga türü oluştururlar ve bu dalgalanmalar üst-üste çakışarak karmaşık bir sinyal-dağılım alanları oluşumuna yol açarlar. Bunların sonucunda da, dünyamızın hiçbir yerindeki sinyal durumu, bir gün öncesindekine benzemez ve hep farklılıklar arz eder. Bu nedenle, dünyamızın herhangi bir noktasındaki birbirini takip eden iki güne ait enerji miktarı dalgalanması bir önceki günle aynı olmaz.
Canlılar âlemindeki bu döngü ve dalgalanmalar cansızlar âleminde de aynen vardır. 

Şekil: Geleneksel fizikçiler zaman kavramını sürekli aynı kabul ederek hatalı bir teorik yaklaşımda bulunmaktadırlar.  

     Örn. Bir elektronun enerji durumu da, sürekli olarak değişmektedir. Ancak geleneksel fizikçiler doğadaki kuvvet sistemi oluşumlarının zaman ve mekân olgularından bağımsız olarak geliştiği varsayımına dayanarak teorik fizik ilkelerini hesapladıklarından dolayı, foton, elektron, proton, nötron gibi maddenin temel parçacıklarındaki sinyal durumu değişimlerini, zaman ve mekândan bağımsız ve sürekli aynı tekrarlanmalar şeklinde tasarlamışlardır. Aynen bir saatin yelkovanlarının, dönüp-dolaşıp, aynı yerden tekrar başlamaları gibi şekilde görüldüğü türde tasarlayıp, hesaplamalar yapmışlardır. Yani klasik fizikçilerin görüşüne göre, (B) noktasında başlayan bir değişim-dönüşüm, (K), (D), (G) noktalarından geçip, bir turluk bir döngüyü tamamladıktan sonra ulaşğı noktada, tüm özellikleri ile eski (B) noktasının tamamen aynısıdır.
    Oysa elektronlar zaman içinde sürekli olarak hem nötrino gibi daha küçük boyutlu öğeler tarafından sürekli olarak etkilenmekte, hem de diğer kimyasal bileşiklerden gelen sinyallerle (fotonlar) sürekli etkileşmektedir. Doğa sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğundan, doğadaki diğer varlıklardaki değişimlerle, söz konusu elektron arasında da information alış-verişi gerçekleşmiş, information düzeyi zaman içinde artan eksponansiyel bir gelişime sahip olduğundan, elektronun information düzeyi de otomatik olarak bu artıştan nasibini almak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla (B)den başlanan bir tur sonunda varılan noktadaki durumda (B’) diye başka bir durum söz konusudur. Onun için şekli altta görüldüğü gibi göstermek gerekir:

Şekil: Geleneksel fizikçilerin zaman kavramı anlayışı, zamanı izotrop algıladıklarından dolayı hatalıdır, çünkü “dün ile bu gün” arasında çok değişim dönüşüm olmuş, varlıklar arası etkileşim oranları değişmiştir.

    Termodinamiğin 2. yasası olarak bilinen entropi ilkesi, doğayı “kapalı” sistem olarak kabul ettiğinden, doğada düzensizliğe doğru bir gidiş olması gerektiğini ileri sürer. Hâlbuki doğada hiçbir “kapalı” sistem yoktur, çünkü tüm sistemler arasında karşılıklı bir sinyal (foton, enerji) alış verişi bulunmaktadır.
    Bu durumda o ortamdaki foton, elektron, vs. gibi tüm alt-sistem parçacıkların sinyal türlerinde de değişiklikler olmak zorundadır, çünkü ortama glikoz, oksijen gibi yeni moleküller girmiş, buna karşın CO2 ve H2O moleküllerinin sayısı azalmıştır. Dolayısıyla ortamdaki bir yapısallaşma değişimi, geri beslenmeli olarak atom altı parçacıklara kadar geri yansımaktadır.
    Doğadaki değişim dönüşümler atom-altı parçacıklarda var olan minimum-maksimum değerleri arası dalgalanmalarla başlarlar. Atomlar bu parçacıkların kombinasyonlarından oluştuklarından dolayı atom-altı-parçacıklardan beslenmiş olurlar. Moleküller, atomlarla beslenirler; hücreler (mineralojik ve biyolojik anlamda) moleküllerden ve daha küçük öğelerden beslenirler. Ve bu beslenme zinciri, fitoplankton – zooplankton – küçük hayvanlar – büyük hayvanlar şeklinde devam eder-gider. En temeldeki öğenin enerji durumunda bir dalgalanma söz konusu olduğundan, ondan beslenen üst-sistemlere doğru bu dalgalanma etkisi, karmaşıklaşarak devam eder. Her varlık, tabanda bağımlı olduğu öğelerdeki enerji dalgalanması zamanlamalarını takip etmek ve ondaki maksimum enerji durumuna göre kendisini ayarlamak zorundadır. Bu nedenle doğada zaman içinde düzen oluşumuna doğru bir gelişim oluşmaktadır.

Döngülerin Yararı: Sistemlerin Geri Beslenmeli Olarak, Çevresel Sistemlerle Uyum İçine Sokulması
    Tavuk-yumurta etkileşimli doğal sistemde, üst sistem (tavuk) tamamen alt sisteme (hücre =yumurta) bağımlıdır. Her alt sistemin de tekrar bir alt sistemi olduğundan, tabana bağımlılık, maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam eder. Bu nedenledir ki, biz insanların bedenleri, bedenimizin gerek başlangıçtaki yapımında, gerek daha sonraki işletim evrelerinde ve bakımında, temel amino asitler olarak bilinen
Valin, Leucin, İsoleucin, Threonin, Methionin, Arginin, Lysine, Phenylalanin ve Tryptophan
isimli amino asitlerini belli hayvan veya bitki ürünlerini yiyerek sağlayabiliriz. Çünkü bizlerin bedenleri bu amino-asitlerini oluşturmaktan acizdir. Dolayısıyla bizlerin hayatı, tamamen bu amino-asitlerini sentezleyen  bitki veya hayvan türlerinin yaşamlarına bağlıdır. Örneğin gözlerimizin görme-yeteneği, rhodopsin denilen bir molekülün, ışık-enerjisinden etkilenerek, “fosfatlama” denilen bir tür enerji dönüştürücülüğü görevini yerine getirmesine bağlıdır. Rhodopsin proteinin oluşturulabilinmesi içinse, lysine gibi amino asitlerinin bedende bulunması gerekir. Bu lysine molekülleri ise, insan bedeninde oluşturulamamaktadır ve mutlaka bir bitki veya hayvandan alınması gerekmektedir.


Şekil: Bakteriler belli süreçler sonunda parçalanıp, bedendeki eski molekülleri yerine, çevrelerinden çevre koşullarına uyumlu yeni moleküller aldıkça, çevrelerine daha uyumlu hale gelirler ve daha kolay çoğalabilirler. 


    Görüldüğü üzere, çevremizde belli türlerde molekülleri üreten canlıları yok veya hasta edersek, sağğımızla ilgili bir sürü sorun ortaya çıkmasına neden oluruz. Çevremizdeki canlılar hasta olurlarsa, biz de hasta oluruz, onlar yok olurlarsa, biz de yok oluruz.
    Hayvanların yaşamı, bitkilerin yaşamına bağlıdır; bitkilerin yaşamı, bakteri, alg gibi daha basit canlıların yaşamlarına bağlıdır. En temeldeki bakterilerin yaşamı da, tekrar cansız varlıklar olarak bilinen, su, CO2, vs türde moleküllere bağımlıdır. Bu bağımlılığın nasıl olduğunu anlamak için şu deneyin sonuçlarına bakalım.

    Bakteriler yaşlandıklarında, ikiye bölünerek çoğalırlar. Bu bölünme sırasında, yaşlı bakterinin iki kutbuna (sarı), yeni moleküller eklenerek (mavi), yeni yavrular oluşturulur.
    Bu yeni 2 yavru tekrar bölündüklerinde, oluşacak 4 yavru bakteriden ikisi genel hatlarıyla yaşlı bakteri malzemelerinden oluşurken (sarı), diğer ikisi çevredeki malzemelerin sisteme eklenmeleriyle oluşurlar (mavi).
    Bu dört yavru farklı flüoresanlı boyalarla işaretlenerek çoğalmaları için uygun bir ortama bırakılmışlar ve nasıl çoğaldıkları izlenmeye başlanmıştır. Sonuç altta sunulan şekildeki gibi olmuştur. Sarımtırak renkte gösterilen ve malzemesinin çoğunluğu yaşlı bakteriden gelen yavrular çok az çoğalabilirlerken, malzemesinin çoğunluğu çevreden yeni alınan maddelerden oluşan yavrular (mavi) çok daha hızlı bir çoğalma göstermişlerdir. (Ferber (2005))
    En basit canlı türü olan bakterilerin ömürlerinin ve çoğalma yeteneklerinin ne derecede çevredeki cansız dediğimiz maddelere bağlı olduğunu görmek, değişim-dönüşümlü doğal sistem içinde ömür denilen süreçlerin neden gerekli olduğunu anlamak için yeterlidir.
Zamanlama doğal olayların oluşumlarında çok çok önemlidir
    Doğadaki tüm canlılar, beslenme kaynaklarının enerji potansiyeli değişim-dönüşümlerini en hassas şekilde saptamaya özen gösterirler. Bir-iki örnek vererek bunu gösterelim:
    Baştankara (Parus major) denilen serçe türü üzerine yapılan araştırmalarda, bu kuşların Hollanda ve İngiltere’de, yaklaşık 23 Nisan’da yumurtladıkları, yaklaşık 15 Mayıs’ta yumurtalardan civcivlerin çıktığı ve 2 Haziran’da da erginleşerek uçmaya başladıkları saptanmıştır (Fitter & Fitter 2002, Grossman 2004). Bu kuşların temel besin kaynağını kurtçuklar oluşturur, özellikle de meşe sürgünleriyle beslenen bir güvenin kurtçukları. Bu kurtçukların sayısal artış maksimumunun 28 Mayısa denk geldiği saptanmıştır. Bu tarih ise, söz konusu serçe yavrularının en fazla besine ihtiyaç duydukları zaman aralığı ile tam bir çakışma gösterir. Bu durumda, serçe yavruları iyi beslenecek ve çoğalacaklardır. Peki bu çakışma nasıl sağlanmaktadır?

    Baştankaralar yumurtlama zamanlarını, ilk-bahar başlangıcı ısısına göre ayarlamaktadırlar. Güve yumurtalarından kurtçuk çıkışı ise iki ayrı faktörün kombinasyonuna göre olmaktadır: Kış ve ilk-baharda donma görülen gün sayıları ve kış-sonu + bahar başlangıcındaki sıcaklık değerlerinin birlikte değerlendirilmesine göre. Meşe ağaçlarının tomurcuklanma zamanlarının tayininde ise, diğer bazı faktörler yanı sıra, önceki yılın baharının sonlarındaki sıcaklık değerlerinin rol oynadığı belirlenmiştir.
    Görüldüğü üzere, bitkisinden tutun, kurtçuğuna, kuşuna kadar, tüm canlılar, doğadaki değişim-dönüşüm döngülerinin farkındadırlar ve bu döngüleri saptayabildikleri kadar hassas bir şekilde belirlemeye ve ona göre yaşam döngülerini oluşturmaya çalışmaktadırlar. Milyonlarca yıllık yaşam tarihi verileri, onlara oldukça sağlıklı bir değişim-dönüşüm zamanlaması saptama kaynağı sunmaktadır. Hayat sistemindeki enerji girdisinin ana kaynağını güneş enerjisi oluşturduğundan, çoğu canlılar, ya ışık miktarındaki dalgalanmaları, ya sıcaklık değerlerindeki dalgalanmaları saptayıcı mekanizmalar oluşturarak, bağlı oldukları temel besin kaynağının en bol olduğu zamanı saptamaya ve yaşamlarını ona göre ayarlamaya gayret etmektedirler.

   Her canlı, belli türlerde başka canlılara dayalı olarak yaşadığından ve en temeldeki canlılar da, günlük-aylık veya yıllık enerji girdisi dalgalanmalarına uygun olarak dalgalanma gösteren bir yaşam döngüsüne sahip olduklarından, sonuçta tüm canlıların yaşamında bir dalgalanma görülür. Belli aralıklarla sayıları artar ve azalır. Canlı sayısındaki artma-azalma ölüm ve doğumlarla sağlandığından, hayat sistemlerindeki doğum ve ölümlerin temel nedeninin, doğadaki enerji sistemindeki dalgalanmalara bağlı olduğu anlaşılır.
    Bizler belli bir coğrafik sınırlar içinde yaşıyoruz. Bu sınırlar içindeki doğal kaynaklar sınırlıdır. Bu sınırlı doğal kaynakları en ekonomik şekilde kullanacak yaşam tarzı, en rahat yaşam düzeyine sahip olur.

Bilginin Artışına Dayalı Olarak, Karşılıklı Etkileşimler Sonucu Doğada Sürekli Yeni Formlar, Yeni Yapısallaşmalar Çıkar
  Meslek dediğimiz olay, bilgi artışı sonucu oluşmuştur
    İnsanlık kültüründe, yaklaşık 8-10 bin yıl önceleri tekerlek keşfedilir. Bu bilgi, tekerleklerin önüne bir (çift) at koşulması bilgisiyle birleştirilerek, at-arabaları oluşturulur. Sonraki nesillerde, bilgilerde sürekli değişimler olur; ağaçtan tekerleklerin yerini, önce madeni tekerlekler, sonra lastik tekerlekler alır. Atların yerini ise motorlar alır ve günümüzdeki modern- hızlı arabalar, uçaklar, vs. ortaya çıkarlar.


Şekil: Bilginin gelişmesine bağlı olarak maddeler yeni kombinasyonlara sokularak, yeni nesneler oluşturulurlar

     Böylece bilgi evrimleşerek devam eder ve bu bilgilere göre de, varlıkların şekilleri sürekli değiştirilir. Yani dünyamızda evrimleşen ve gelişen şey bilgidir. “Bilgi”ler “düzen ölçütleri” olarak maddelerin değişik şekillerde kombinasyon oluşumlarına yansıtılırlar.

Canlılar alemindeki bilgi gelişimi ve yeni canlı türleri oluşumu da aynen böyle olur

Şekil: Canlı varlıkların şekilleri de, bilgi düzeyindeki gelişimlere bağlı olarak, atom ve moleküllerin değişik şekillerde kombinasyonlara sokulması sonucu oluşurlar.


    Denizel ortama özgü (a) şeklinde bir balığı ele alalım. Çevrede değişimler oluşup, bataklık gibi ortamlarda bazı bitkiler büyümeye başladılarsa, bu durumda, (a) balığı çevredeki bu değişimleri, hücrelerine aktarır. Dış ortamda bazı önemli değişiklikler olduğunu öğrenen hücreler, eski bilgilerde değişiklikler yapıp,  bu ortamda yaşayabilecek yeni bir gövde tasarımı gerçekleştirirler ve (b) tipinde bir canlı ortaya çıkar. Bu şekilde, yeni bir “tavuk”, atası tavuk olmayan bir yumurtadan oluşmuş olur!

Moleküller de Çevrelerinden Kendilerine Gelen Sinyallere Göre Yapılarını Değiştirirler
    Peki, cansız dediğimiz maddeler doğadaki değişim-dönüşümlerden nasıl etkileniyorlar ve bileşimlerinde nasıl değişiklikler oluşuyor?
    H2O veya CO2 gibi görünüşe göre sabit yapılı bir molekülün yapısı, aslında o kadar da sabit değildir. Şöyle ki:
    Doğadaki değişim-dönüşümler sonucu, sürekli yeni radyasyonlar çevreye yayılır ve bu radyasyonlar tüm moleküllerin elektron, proton, nötron gibi öğelerinin spin, polarizasyon, enerji durumları vs. gibi özelliklerinde değişiklikler yapar. Bu nedenledir ki, aynı saf sudan alınmış iki damla su örneği, değişik türde radyasyonlara uğratılıp, sonra dondurulup, oluşan su kristallerinin resmi çekildiğinde, şekilde gösterilen türde farklı görüntüler sunar. 

Şekil: Su molekülleri çevrelerindeki sinyallere göre yapılarında değişiklikler yaparlar. (Emoto (2002)).


    Aynı saf sudan alınmış su damlaları, değişik türde ses dalgaları etkisi altında tutulduktan sonra, aniden dondurulup, kristal şekilleri incelendiğinde, su moleküllerinin farklı ses dalgaları etkisi altında farklı türlerde bir yapısallaşma gösterdikleri saptanmıştır. (Emoto (2002a, b).
   - Üstteki güzel buz kristali, Beethoven’in Pastorale senfonisinden gelen sinyaller etkisi altında kalan saf suyun kristalleştirilmesi sonucu,
    - Alttaki çarpık yapılı buz kristali ise, gürültü müziği sinyalleri etkisi altında tutulan saf suyun kristalleştirilmesi sonucu oluşmuştur.

    Bu olay açıkça, doğadaki tüm varlıkların bulundukları ortamla sürekli şekilde geri-beslenmeli olarak ilişki içinde olduklarının güzel bir delilidir.
    Canlı varlıklar ölüm ve doğum aşamaları ile, atomlarına-moleküllerine kadar ayrışarak, çevre koşulları, çevre radyasyonları, enerji durumları, vs gibi faktörlerce onlarla uyumlu hale gelirler. Bedenlerin ayrışmasıyla doğrudan çevre faktörleri ile etkileşim içine giren bu moleküller, daha sonraları tekrar bir canlı bedeninin bileşimine girdiklerinde, o canlının çevre koşullarına daha uyumlu olmasını sağlarlar.
    Tüm varlıklar ölmek ve parçalarına ayrışmak ve belli aralıklarla tekrar yeniden düzenlenmek zorundadırlar. Çünkü düzen-ölçütleri sadece o sistem için geçerlidirler ve o sisteme ait tüm alt birimleri köleleştirmiş durumdadırlar. Bu nedenle o sistem dağılmadığı sürece, o sisteme ait parçalar, çevre sistemleri ile etkileşerek evrensel ölçekli bilgi alış-verişi gerçekleştiremezler. Bizler ölmek,  hücrelerimize, moleküllerimize ayrışmak zorundayız, çünkü hücreler, amino-asitler çeşitli bitki, hayvan ve diğer mikro-organizmaların çevreyle etkileşimleriyle yeniden düzenlenmektedirler. Organik ve anorganik moleküller de atomik bileşenlerine ayrılıp, yeniden değişik izotop-bileşimleri, değişik enerji düzeyleri, değişik spin ve polarizasyon düzeyleriyle, değişik sinyal (yani değişik bilgi) düzeylerine dönüşmek zorundadırlar, çünkü evrensel ölçekte birbirleriyle sürekli karşılıklı etkileşim içindedirler. Bu nedenle, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm varlıkların birer ömrü bulunmak zorundadır.
     Özet olarak: Doğadaki tüm varlıklar karşılıklı olarak birbirleri ile etkileşim içindedirler. Herhangi bir düzeyde, herhangi bir sistemde yapılan bir değişiklik, tüm diğer düzeyleri ve sistemleri de etkiler. Dolayısıyla tüm varlıkların kaderleri kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimlere bağlıdır ve kendi ellerindedir.

Tavuk - Yumurta Veyahut Doğum - Ölüm Döngüleri

    Yukarıdaki paragraflardan şu sonuçlar çıkmaktadır:
: Doğa ve dünyamız sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir,
: Tüm değişim ve dönüşümler olasılık hesaplarına göre yapılmaktadır,
: Tüm oluşumlar “tavuk-yumurta” veyahut “doğum-ölüm” döngüleriyle birbirlerine bağımlıdırlar.
    İnsanlık hayatın neden “doğum ve ölüm döngüsü” üzerine oturtulduğunu anlayamamanın sıkıntısını çekmektedir. Bunun kökeninde ise “zaman” kavramının doğadaki gerçeklere uygun şekilde algılanamaması yatar.
     Yukarıdaki bölümlerde belirtildiği üzere, sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Değişim dönüşümler ise, önceden belirlenmiş bir tarzda değil, olasılık hesaplarına göre ve hep daha ekonomik yeni oluşumlara doğru gelişiyor. Yani doğa ve dünyamızın harici bir sahibi ve yönlendiricisi yok, sahiplik ve yönlendiricilik tüm varlıklara ait. Varlıklar, en küçük atom-altı-parçacık seviyesinden başlayarak, atom-molekül-hücre-beden gibi gittikçe büyüyen üst-sistemler oluşturmaya çalışarak, doğadaki değişim-dönüşüm döngülerini gerçekleştiriyorlar.

  Tüm varlıklar bileşenlerinden kökenlenen içsel bir hayat dürtüsüyle dinamik sistemler yasalarına uygun olarak tavuk-yumurta döngüsü içinde yönlendirilirler. Tavuklar yumurtalara bağımlıdırlar, yumurtalar moleküllere ve moleküller atomlarına bağımlıdırlar.  En temeldeki atom-altı-parçacıkları ise çevrelerindeki her şeyi algılarlar ve ona göre davranırlar ve aynı zamanda da, evrensel ölçekte anında etkileşimlerle evrensel düzeyde bir dengeleme ve uyumluluk sağlarlar. Dinamik sistemlerin gelişimleri “Bilgi oluşturma ve bu bilgilere uygun örgütlenmeler” olarak özetlenmiştir. Bilgi ise üstel ve tümleşik tarzda gelişmektedir. Bu nedenle evrenimizin geleceği önceden belirlenmiş değil, tersine tamamen bizlerin ve diğer tüm varlıkların karşılıklı olarak oluşturacakları bilgilere göre şekillenmektedir.
    Yaşam motorunun yakıtını enerji oluşturur ve enerji varlıkların yapısal bağlanma şekillerinde depolanırlar. Hangi yapısal birleşim (kombinasyon) daha ekonomik bir bağ oluşturuyorsa, enerji o sisteme akar. Canlılar bu nedenle amino-asit kombinasyonlarını sürekli değiştirerek, en ekonomik bağ-sistemleri (değişik beden yapıları) oluşturma yarışı içindedirler. Bundan kurtuluş yoktur, çünkü enerji aktarıcı ve taşıyıcı temel öğeler (elektronlar) tünelleme etkisi göstererek, hep en ekonomik sistemlere göçerler. Bu temel öğelerin en ekonomik sistemlere göçmeleri sonucu, ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar ve ömürleri sona erer.

Doğada sürekli olarak üst-sistemlerden alt-sistemlere doğru bilgi transferi olur ve bu yeni bilgilere göre, doğa ve dünya sürekli yeniden şekillenir.

    Bedenle hücre arası bu bilgi aktarımı, elbette maddenin en küçük parçalarına kadar bu şekilde devam eder ve bunun sonucu tüm üst sistemler en temeldeki yapıtaşlarına ve bilgi sistemlerine bağlanmış olurlar. Tüm oluşumlar karşılıklı olarak birbirleriyle zincirleme bir ilişki içinde bulunduklarından, her varlığın “mevcudiyeti için gerekli asgari koşulları algılama devreleri” anlamında “quorum sensing circuits ” şeklinde bir ortamsal değerlendirme devresi bulunur. Hücrelerin bu davranışları, onların da bağımlı oldukları belli alt-sistemler olmasından kaynaklanır.

En Temel Bilgi Depolayıcıları Kuantsal Öğelerdir
    Johnston (2007)’un vurguladığı üzere, “Doğadaki normal bir varlık, örneğin bir taş parçası, önce hafifçe ısıtılıp, sonra tekrar eski ısısına dönecek şekilde bir değişimden geçerse, bu taş parçasının ısıtıldıktan sonra soğuduğu hakkında kayaç bize bir bilgi vermez. Ama aynı durum elektron gibi bir kuantsal öğenin başına gelse, elektron başından geçen bu ısınma ve soğuma döngüsü hakkındaki bilgiyi depolar. Bu bilgi, Michael Berry’nin 1984’de öngördüğü şekilde, elektronun salınım fazında saklanır.”
    Her şey atom-altı-parçacıklarından oluştuğundan, elektron, proton gibi atom-altı-parçacıkları oluşturdukları molekül veya mineral gibi üst-sistem öğelerde de aynı tür bilgi depolamalarını gerçekleştirirler. Nitekim kayaçların başlarından geçen çoğu olaylar içlerindeki minerallerin elektronlarının çeşitli özelliklerinden yararlanılarak çıkartıla bilinmektedir. Örneğin termoluminesansla, bir kayacın hangi radyoaktif ortamda, kaç yıl kaldığı hesaplana bilinmekte; manyetik ölçümlerle kayacın geçirdiği coğrafik konum değişimleri saptana bilinmekte; vs.. Dolayısıyla, doğa ve dünyamızın tüm geçmişi, onu oluşturan temel varlıkların yapısal-dokusal bileşimlerinde kayıt altında tutulmaktadır. Aynen bir canlının oluşum bilgilerinin onun tohumlarında saklanması olayında olduğu gibi. 
    “Berry’s phase” olarak fizikte bilinen bu kuantsal olay (Berry 1984, Yasuhara et al. 2005, Leek et al. 2007,), teorik olarak tavuk-yumurta bilgi aktarımı sisteminin öngördüğü, varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal öğelerin temel bilgi depolayıcı olmaları gerekliliğinin deneysel ıspatıdırlar.

   

3.3-Hücreler aleminin temel ilkeleri


Bedenimizin sahibi ve yönlendiricileri içlerindeki hücreler olduğuna göre, hücrelerin kuvvet veya enerjilerini nereden aldıklarını, az veya çok kuvvetli bir bedenin nasıl oluşturulduğunu görelim.
Önce bir temel konu hakkında bilgi sahibi olunması gerekir: Bir şey nasıl yapılmaktadır? Yani bir şeyi yapma bilgisi nereden alınır, bunu yapacak kuvvet veya enerji nereden sağlanır?
Şimdi, kuvvet dediğimiz iş veya eylem yapıcı faktörün nasıl artırılıp azaltıldığını görelim. Zayıf bir insan 20-30 kiloluk bir yükü kaldırmakta zorlanır. Halbuki bir halterci yüz kilodan fazlasını kaldırır. Peki, 20-30 kiloyu kaldıramayan bir insan ile 200 kiloyu kaldıran bir insan arasındaki fark nereden kaynaklanır? Fark, aynı hedefe yönlendirilmiş kas hücreleri sayısından kaynaklanır. Zayıf bir insan her gün biraz daha ağır bir yükü kaldırmaya çalıştıkça, bedeninde bu amaca yönelik hücrelerin sayısında artma başlar. Bu olay hücreler arası ortaklık kurallarından kaynaklanır. Şöyle ki: Bir organdaki hücrelere normalde sürekli olarak A, B, C gibi üç ayrı yerden ihtiyaç talebi geliyorsa, o organdaki hücreler yaşamlarına devam ederler ((a)durumu). Bir organa normalin  (A, B, C) dışında (F,G gibi) daha başka talepler geliyorsa,  o organ gittikçe büyümeye çalışır, yani o organı oluşturan hücrelerin sayısı artırılmaya çalışılır (Şekildeki (b) durumu).

Şekil: Hücreler arası anayasa


Bu nedenle, her gün biraz daha fazla ağırlık kaldırmaya zorlanılan bir organ gittikçe büyümek zorunda kalır. Haltercilerin ağır yükleri kaldırabilmelerinin perde arkası budur. Görüldüğü üzere, bendimizde “damla-damla göl olur, damlalardan sel olur!” prensibi uygulanmaktadır. Milimetrenin onda birinden küçük yaratıkların güçlerinin üst-üste çakıştırılması sayesinde, bedenlerimizde yüzlerce kiloyu kaldıracak kuvvetler oluşturulur. Bu oluşumlarda kuvvet dediğimiz enerji birikimi, hücrelerimiz tarafından sağlanmakta; onlar birbirleriyle uyumlu davranış içine girerek, enerji paketçiklerinin üst-üste çakışmasını sağlamaktadırlar. Bir üst-sistem olarak beden (yani bizler) sadece hedef göstermekteyiz. Hücrelerimize diyoruz ki: “Şu ağırlık kaldırılacak!” Onlar da, bizim gösterdiğimiz hedefe ulaşmak için, yediğimiz besinlerden elde ettikleri enerjileri kullanarak, hangi organdaki hücrelerin sayılarının artırılacağını, hangilerinin hangileri ile hangi oranda işbirliğine gideceğini kararlaştırarak, kaslarımızdaki hücre sayılarını artırırlar. Bu nedenledir ki, beynimizdeki her bir hücre, on binlerce farklı faktörü değerlendirip tek bir sonuca varır ve bunu diğer bir hücreye aktarır; o hücre o sonucu alır ve kendine gelen diğer binlerce bilgiyle birleştirerek, bir sonuca ulaşır ve bu sonucu bir diğerine aktarır, vs.

Şimdi yaşanmış bir örnek vererek, hücrelerimizin bizlerin bilgilerini ve davranışlarını yönlendirmek için nasıl örgütlenip, nasıl iş gördüklerini gösterelim.
Dr. Jill Bolte Taylor (JBT) kardeşi şizofreni hastası olduğu için, normal bir beyinle, hasta –şizofrenik- bir beyin arasındaki farkı anlamayı merak ederek nöroloji dalında uzmanlaşş bir tıpçıdır (Harward-USA).  JBT 1996 Aralık ayının 10’u sabahı beyninin sol tarafında zonklayan bir ağrıyla uyanır. Sonraları sol beyinde bir damar çatlaması sonucu oluşan kan pıhtılaşmasına bağlı bir felç oluşumu olduğu anlaşılan ve 4 saat içinde bedenin sağ tarafının tümüyle felç olmasına kadar gittikçe ilerleyen bu durum söz konusudur. Ameliyat sonrası tekrar iyileşmesinden sonra JBT bir beynin faaliyetlerinin nasıl değişime uğradığını, bir beyin uzmanı olarak anlatarak beyin işleyişini gözler önüne serer (http://www.yetenekvekariyer.com/beyin-uzerine-bir-icgoru-ve-dr-jill/). JBT şunları anlatır:
- Hareketleri gittikçe yavaşlamaya başlar ve zorlaşır.
- Konuşması gittikçe zorlaşır.
- Hasta olduğunu işyerine bildirmek ister, ancak iş yerinin telefonunu dahi hatırlayamaz. Bunun üzerine kartvizit demetini alarak telefon numarasını bulmaya niyetlenir.
- 50-60 kartlık bir demet içinden işyeri kartını tanıyıp seçmesi o kadar zorlaşştır ki, bu basit işlemi yapması yaklaşık 45 dakika alır.
- Kart üzerindeki telefon numarasını tanıması olanaksızlaşştır. Her şeyi çeşitli yönlere eğimli küçük çizgiler (piksel)  olarak görmektedir. Kart üzerinde gördüğü bu pikselleri tek tek ayırıp, telefon üzerindeki benzer piksellere aktarması gerekmektedir.
- Bu aktarma işlemi o kadar zorlaşştır ki, hangi rakamı çevirdiğini, sırada hangi rakam olduğunu karıştırır. Bu karıştırmayı önlemek için felç olan sağ elinin bir parmağını, sırada olan numaranın üzerine koymak için sol elini kullanmak zorundadır. Sağ kolu ve eli tamamen hareketsiz bir et-kemik yığını gibidir. Dakikalar süren bir uğraş sonunda numarayı çevirmeyi başarır.
-Telefona çıkan arkadaşına ‘hasta olduğunu” söylemeye çalışır, ancak ağzından çıkan ses bir hırıldamadan farksızdır. Arkadaşı kendisini anlayamadığını söyler, ama arkadaşının sesi de kendisine bir uğuldama-hışırtı gibi gelir.
- Ama sonunda hasta olduğunu iletir ve ambulans gelir.
- Sol beynindeki kan pıhtılaşması yüzünden sol beyin faaliyetleri duran JBT, sadece sağ beyin etkisi altında kaldığı anların çok farklı bir duyum oluşturduğunu belirtir. Çevresindeki her şeyle bir enerji-alışverişi içinde girdiğini ve çok büyük bir mutluluk hissi yaşadığını anlatır. Yani sağ beyin genel olarak, yaşanılan ortamdaki enerji dağılım-durumunu algılayıcı bir işleve sahiptir ki bu doğadaki tüm varlıklarda olması gereken temel bir davranıştır, çünkü tüm varlıklar enerjiye muhtaçtırlar ve enerjilerini çevrelerinden alırlar.  
- Sağ beynin paralel bağlı işlemciler gibi çalışğını ve yaşanılan andaki çevre koşullarını (enerji dağılımı durumu) algıladığını, sol beynin ise seri bağlantılı işlemciler gibi çalışğını ve geçmişe ait bilgileri kullanarak geleceğe yönelik plan ve projeler üretmeye çalışğını belirtir.
- Dolayısıyla, sağ ve sol beyin parçalarının bir işbölümü içinde olarak bedeni yaşanılan ortama uyum içinde tutmaya çalıştıklarını vurgular.

Bedenler, hücrelerin oluşturdukları bir holdingleşmedir. Her organ farklı bir ürün üretir: Her ay şu kadar saç, şu kadar tırnak, şu kadar deri, şu kadar tuz-ruhu (midede), şu kadar diş, şu kadar şu şekilde kemik, vs. üretilir. Bu ürünler bedenin bulunduğu ortama uyum içindirler. Kaçmaya yönelik yaşam tarzına uymuş hayvanın kemikleri farklıdır, yüzmeye yatkın yaşam tarzına uymuş hayvanın kemik şekli farklıdır. Et-obur canlının dişi ayrı, ot-obur canlının dişi ayrıdır.
Bir bedende tüm işleri yapanlar hücrelerdir. Oluşturdukları bedenin hayatta kalması ve başarılı olması için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışırlar.
-Korkulması gereken şeyleri veya olayları tanımlayıcı hücreler oluştururlar (amygdala’da);
-teşvik edilmesi gereken şeyleri veya olayları tanımlayıcı dopaminerjik hücreler oluştururlar (mesolimbic sistemde);
- konum- yer belirleyici ve ortam-tanıyıcı hücreler (place cell) (hippocampus’ta);
- iki farklı şey arasındaki sınır faktörünü fark edip, bedeni uyaran (border cells);
- dikkat edilmesi gereken bir şeye rastlanıldığında bedeni uyaran (spatial view cells);
- hayvanın kafasının ortamda aranılan bir noktaya yönlendiğini gösteren (head-direction cells);
- yaşanılan ortamın harita koordinatlarını belirleyen (grid cells)
- her bir olayın hangi olaylara bağlı olarak hangi zaman aralığında gerçekleştiğinin kayıtlarını tutan zamanlama belirleyici (time keeping cell)
- osteoblast denilen kemik yapıcılar,
- osteoclast denilen ve var olan bir kemik-yapısını yok-ediciler (yıkıcılar),
- bir şey elde etmeye çalışmak için harcanan emek, enerji ve zaman, buna değer mi –değmez mi? gibi konularda karar veren hücreler (anterior cingulate cortex); S.W. Kennerley, 2012: Is the reward really worth it? Nature Neuroscience 15, 647–649.
- Besin maddesi olarak alınan çeşitli ürünleri, hücrelerin kullandıkları temel yapı-malzemesi olan amino-asitlerine dönüştüren görevliler (sindirim-sisteminde yer alan hücreler);
- Beden içine giren yabancı hücreleri algılayıp, bunların yabancı olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini bildiren hücreler;
- Bu yabancı varlıkları yok edici hücreler gibi çok özel görevli hücreler oluştururlar.

Yani özetleyecek olursak, bileşenler, kendi eserleri olan üst-sistemleri sahiplenip, onu korumaya, ayakta tutmaya çalışırlar.
     Yani bedenler, trilyonlarca hücrenin daha rahat bir duruma ulaşabilmeleri, doğadaki değişim dönüşümlere kendilerini uyumlu hale getirebilmeleri için oluşturulmuş ortaklık sistemleridirler. Bu ortaklığın kuralları milyarlarca yıllık karşılıklı çabalar sonucu ancak oluşturulmuştur ve bu nedenle de bu ‘çekirdek’ denilen özel bir odada koruma altında tutulmaktadır.

3.4-Üst-sistemin göstereceği hedefler, neden her zaman yerine getirilmez?

Alt-sistem- Üst-sistem ilişkilerinde, yapma erki alt-sistemdedir, ama onlar her gösterilen hedefe gidemezler.
Çünkü onların davranışları iki farklı faktöre bağlıdır:
Birincisi şudur: Hücreler doğada her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde oldukları genetik bilgisiyle davranırlar. Gelecekte neler azalacak, neler artacak konusu tamamen belirsiz olduğundan, hücreler de oluşturacakları bedenleri, edinebildikleri verilere dayalı bir olasılık hesabına göre yaparlar. Günümüzde 10 bin civarında farklı meslek vardır. Hücreler de yapacakları bedenlerin bu 10 bin meslekten birine daha uyguna olacak şekilde bir dağılımda oluştururlar. Kimi bedenler kas gücüne dayalı ağırlıklı olurlarken, kimisi müzik konusunda, kimisi matematik gibi farklı alanlarda daha yetenekli beden oluşumları söz konusudur. Çocuklara hedef gösterme, küçük yaşlarda başlar ve ana-babalar bu konuda önemli rol oynarlar. Maalesef toplumumuzda ana-babalar statik sistemli düşünüp-davrandıklarından, çocuklarının geleceklerini onların doğal yeteneklerini ön plana alacak şekilde değil de, kendi arzuları doğrultusunda “benim oğlum (kızım?) doktor olacak” vs. gibi şartlandırırlar. Halbuki, çocuklarının davranışlarını inceleyip, onların nelere yönelik olarak yetenekli-istekli olduklarını saptayıp- o konuda onları teşvik etseler çocuklar daha başarılı ve mutlu olacaklardır. Finlandiya’daki uygulanan eğitim sistemi bu yönde olduğundan, bizlerden daha başarılı bir toplum hayatına sahip olacakları aşikardır.
İkinci faktör şudur: Alt-sistemlerin dikkate almaları gereken faktörler o kadar çoktur ki, sizin göstereceğiniz hedef bu milyonlarca faktör arasında kaçıncı sırada olacaktır? Beyinde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi görev yapar ve her bir sinir hücresi de, yaklaşık 50 bin faktörü dikkate alarak bir karar verir. Bu iki rakamı çarparsanız, sinir hücrelerimizin 5 000 000 000 000 000 gibi muazzam bir sayıya ulaşan faktörü dikkate almak zorunda olduklarının farkına varırsınız. Bir şeyi yapmayı mutlaka istiyorsanız, o konuya öyle yoğunlaşmalısınız ki, hücreleriniz o konuyu sıralama listesinde üst sıralara yerleştirsinler. Bu yetenek “azimli” dediğimiz insanlarda mevcuttur.
Atom-altı-öğeler dünyasına inildiğinde, onların dikkate almaları gereken faktör sayısının nerdeyse “sonsuz” diyebileceğimiz düzeyde oldukları anlaşılmaktadır. Şimdi siz, kuantsal sistemde tasarlanması gereken “Tanrı” kavramının işinin ne kadar karmaşık ve zor olduğunu anlayabiliyor musunuz?
Yeni bir şey gördüğümüzde, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır. Zaman dediğimiz değişim-dönüşüm göstergesi bu şekilde ortaya çıkar.  
 Tavuk-yumurta (veya doğum-ölüm) döngüsü, değişim-dönüşümlü sistem olan dinamizmin bir sonucudur. Bu dinamizmi başlatan ve sürdüren ise, “kuant” dediğimiz en temel “hareketlilik-dinamiklik” öğeleridirler. Doğadaki bu dinamik sistemin nasıl işlediği, son 15-20 yıl içinde (Haken 2000) aydınlanmaya başlanmış ve “Information & self-organisation” olarak özetlenmiştir. Yani kuant dediğimiz en temel “dinamizm” öğeleri, bilgi oluşturarak kendilerini yönlendirmektedirler. 

3.5- Rahatlama Dürtüsü

Tüm üst-sitemler hep bir seviye daha altta bulunan öğelerce oluşturulurlar. Varlıkların gittikçe büyüyen süper-ortaklıklar oluşturmalarının nedeni ise, rahatlama dürtüsü olarak tanımlanabilinecek olan bir faktördür. Bunu şöyle açıklayabiliriz.
Tek başına yaşayan bir insan sürekli bir koşuşturma içindedir. Hem sebze, tahıl üretecek, hem tahılları öğütüp un yapacak, hem yiyeceği eti sağlayacak, hem pişirecek bir fırın, tabak, kaşık vs yapacak! Böyle bir koşuşturma içindeki insanın dinlenmeye ayıracak zamanı olamaz. Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede çok daha az koşuşturur ve daha çok dinlenme zamanı olur.
Aynı tür bir rahatlama doğadaki tüm diğer varlıklarda da söz konusudur. Bir protonun kütlesi 1.007 atomik kütle birimi (akb), bir nötronun kütlesi ise, 1.008 akb kadardır.
Bir C atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise 12.01 akb’dir. Hâlbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.09 akb’dir.
Peki, proton ve nötron ayrı olduklarında niye daha ağırlar ve birleşip bir element oluşturduklarında niye daha hafif bir kütleye ulaşılıyor?
İşte bu soru, ortaklık sistemleri oluşturmanın sırrını oluşturur. Proton ve nötronlar yalnız başlarına olduklarında, çok hareketli olmak zorundadırlar. Bu fazla hareketlilik onların çok daha fazla enerji kullanmalarına yol açar. Kullanılan bu ekstra enerji E=mc2 formülüne göre kütle etkisi yapar ve bu nedenle daha “ağır” olurlar.
Bu nedenle, doğadaki tüm varlıklar, daha rahat bir duruma ulaşabilmek için birleşme- birlikte yaşama- sistemleri oluşturma çabaları içindedirler.

Zombileşme Ve Şartlandırılmanın Toplum Hayatına Etkisi
Doğada her şey varlıkların karşılıklı anlaşıp-uzlaşarak, bir ortaklık içinde buluşmalarıyla gerçekleşir; kimse onları bir ortaklık içine sokmak için uğraşmaz. Toplumlar da bu yöntemle oluşurlar, insanlar birbirlerinin hizmetine muhtaç oldukları için bir araya gelirler. Dolayısıyla, bu toplumsal birlikteliklerinin kurallarını da kendi aralarında oluşturmalıdırlar. İşte bu noktada UYANIKLAR (para-babaları, yöneticiler, krallar, din sömürücüleri, vs) araya girmişler ve toplumsal sistemin kurallarını kendileri oluştururlarsa, toplum hayatının daha iyi olacağını savunarak, tepeye bağımlı  örgütlenme (TBÖ) sistemleri oluşturmuşlardır. Bunun için de, doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç-sisteminin, varlıkların üstünde olduğu yalanına sığınırlar. Fizikçi-biyolog-paleontolog gibi doğa-bilimciler de, doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç-sisteminin, varlıkların içsel bileşenlerinde olduğunu deneyler veya gözlemlerin açık ve net bir şekilde göstermelerine rağmen, küçük yaşarlında TBÖ görüşüyle şartlandırılmış olduklarından, pasif kalmaktadırlar. “Kimse kuantum fiziğini anlayamıyor, biz fizikçiler de anlayamıyoruz, vs.” şeklinde beyanatlar veriyorlar. Atom altı öğeler “kah parçacık, kah dalga şeklinde davranıyorlar” şeklinde olayları eğip-bükerek (çifte standart kullanarak) yorumlamaya çalışıyorlar; atom-altı-öğeler canlı-bilinçli davranıyorlar demekten çekiniyorlar. Bu durum “UYANIKLAR”ın meydanı boş bulup istedikleri gibi at koşuşturmalarını kolaylaştırıyor.
Yani doğa-bilimciler, deneylerle-gözlemlerle, doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç-sisteminin kuantsal sistemle başlayıp, atomlar-moleküller-hücrelerle, information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistem kuralları içinde gerçekleştiklerini görmelerine rağmen, çocukluklarında kendilerine yüklenen statik-sistemli hayat görüşü etkisi altında kalarak, “kral çıplak” demeye cesaret edemediklerinden, “uyanık-zümrenin” etkinliği sürmektedir.
Organizasyonu tepeye bağımlı olacak şekilde örgütlenmiş, yani statik sistemli düşünce etkisiyle şartlandırılmış tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışşlardır. Bu nedenle bu tür toplumlarda insanlar arasında anlaşıp-uzlaşmaya götürücü tartışma adabı gelişmemiştir. Tersine, insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler. Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, kendi görüşünüzü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır. Bizlerin karşı-karşıya olduğumuz en temel sorun bu noktada düğümlenir.
Doğada her şey sürekli değiştiği için, insanı oluşturan hücreler de insan beynini, “çevrende neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın” mantığıyla, muazzam senaryolar üretecek şekilde oluşturmuşlardır. Bu nedenle insanlar binlerce farklı hayat görüşü üretmiştir. Bilgi ve mantık varlıkların sorunlarına çözüm bulma yeteneğidir. Kafanızdaki bilgiler “doğruysa” ve mantığınız sağlamsa, doğadaki oluşum ve gelişimleri “doğru” değerlendirirsiniz ve uygun çözümler bulup, sorunlarınızı çözersiniz.  Ama kafanızdaki bilgiler yanlışsa, mantığınız o yanlış bilgilerden etkileneceğinden, hep yanlış kararlar alırsınız ve sorunlarınızı çözemezsiniz.
Bu düğümü çözmek için bazı UZLAŞMA İLKELERİ oluşturmak ve bunlarda bir görüş birliğine varmak gerekir.
1-      Ayrıntılarla değil, konunun ana hattı üzerinde tartışmaya başlayacaksın. Ayrıntılara sonradan girilip, gerekli düzeltmeler yapıla bilinir. Karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşma, karşımızdakinin fikirlerini en ayrıntısına kadar incelemek ve sunulan görüşün kabul edilebilir kısımlarını ortaya koyup, kabul edilemeyenleri belirtip, üzerinde değişiklik yapılması gereken konuları ayırmakla başlamalıdır.
2-      Tartışmalarda karşındakini aşağılayıcı- rencide edici tutum ve davranışlardan kaçınacaksın. Bir fikri tümüyle reddetmek, o konuda kişisel olarak daha iyi bir öneri sahibi olunmasını gerektirir. Kişisel olarak bir çözüm formülü olmayan birinin, bir öneriye tümüyle karşı çıkması, tamamen mantık dışı bir davranıştır.
3-      Bir önerinin herhangi bir yönünü tenkit etmeye kalkmadan önce, öneri sahibine “sizin yazdıklarınızdan şunu mu anlamam gerekir?” gibi, önerinin konuya dair ana fikrini doğru anlayıp-anlamadığınızı kontrol etmeniz gerekir. Bu daha sonraki birçok yanlış anlamayı ve kısır tartışmaları minimuma indirgemek için gereklidir.  Tartışılan konulardaki temel kavramların tanımında karşılıklı olarak anlaşacaksın: Bir insan bir şey anlatırken "muz" tarif etmek istiyorken, karşısındaki "salatalık" anlıyorsa, kullanılan bazı terimlerin anlamlarında karşılıklı bir uyuşmazlık olması söz konusudur. Onun için, hangi terimin tanımında uzlaşma sağlanması gerektiğini saptayıp, o terimin tanımında anlaşmalısınız.
4 -     Bir konu üzerindeki tartışmalarda bir sonuca ulaşmadan, başka konular ortaya atarak, hedefi dağıtmayacaksın.
5 -     Bir görüşe karşı çıkıldığında, sunulan fikrin beğenilmeyen yönünü belirttikten sonra mutlaka bir düzeltme önerisi sunulması gerekir, çünkü “ben şu noktaya karşıyım” demek ve bir alternatif öneri sunmamak, o konu hakkında yeterli bilgi ve birikime sahip olmamak anlamına gelir.
 Biz insanların      hep farklı tellerden çalması,
hep kendi görüşünde ısrarlı olması,

insanlığın tüm toplumsal sorunlarını ortadan kaldıracağını ortaya koyan bir görüşü, hiç gündemine almaması, tamamen  statik sistemli bir görüş ile zombileştirilmiş ve şartlandırılmış olmasındandır. 


DEVAMI ...



1 yorum:

  1. Bu yüzden, TOPLUMSAL ÜST YAPILAR konusunda düşünce sistemimizi TAM TERSİNE çevirmemiz gerekiyor;

    Oluşturma erki, yöneticilerde değil, altındaki çalışanlarda olmalı ( bunun için de daha DOĞRU bir eğitim sistemi şart)

    Liderlik, Liderler, çağımızda, zamanlarını doldurmuşlar. Her birey, birer lider olmalı. (bunun için de yine, daha DOĞRU bir eğitim sistemi şart)

    Tepeden tabana örgütlü olan her sistem, doğaya uyumlu olacak şekilde, Tabandan Tepeye olacak şekilde Örgütlenmeli

    YanıtlaSil