Anasayfa

 


Sürekli değişim-dönüşümlü Dinamik Oluşum Mekanizmalı (DOM) bir doğadayız. “Information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği, doğa ve Dünyanın Bilgiye dayalı bir evrimleşme içinde olduğunun matematiksel ve fiziksel verilerini sunmuştur. Bunların gelişim tarihçesi burada özetlenecektir. 


 DOM olarak kısaltılmış olan Doğadaki Dinamik Oluşum Mekanizması şu bölümler altında tanıtılacaktır: 


 Bu bölüm sonundaki DEVAM tuşuna tıklanarak devam edilmesi önerilir. 


Sonra 1. Kitap ve 2. Kitap bölümleriyle devam edersiniz. Bu bölümlerde temel doğa-bilimsel veriler düzenli bir şekilde sunulmaktadır.

Farklı DOM-versiyonları bölümünde ise 1980'li yıllardan beri yazılan farklı versiyonlar yer alır, ki DOM görüşünün hangi aşamalardan geçtiğini öğrenmek isteyenler için  eklenmişlerdir.

Ekler bölümünde farklı konulara ait yazılar sunulmuştur.

Kaynakça ise yararlanılan eserleri içermektedir.


Sümerler

 

İnsan doğa ve dünyayı anlamak ve bu sistem içinde kendi hayatına bir anlam bulmak arayışı içindedir.

Gelecekte ne olduğunu bilemeyiz, ama geçmişimiz hakkında bilgi edinecek kaynaklara sahibiz. Bu kaynakların başında arkeoloji ve jeoloji bulunur. Bu yolla nasıl bilgilere ulaşılacağı önceki bölümlerde gösterilmişti.

O bilgilerden öğrendiğimize göre, 12 bin yıl öncelerinden beri toplumsal bir yaşam sistemine geçtiğimiz anlaşılmaktadır. Bunun en güzel delilini de Göbekli-Tepe arkeolojik kazıları sunmaktadır. Göbekli tepe 12 bin yıl öncelerinde Anadolu’da oluşturulan ilk höyüktür. İki farklı yerleşim stili vardır. En altta 11-12 bin yıllarında yapılmış dairesel şekilli 20 kadar yerleşim vardır. Ama onların üzerine 9-10 bin yıl önceleri yapılan dörtgenimsi ev sayısı çok fazladır ve Anadolu’da daha sonraki zamanlarda yapılan höyüklerle tamamen benzer şekilli bitişik-nizamlı evlerdir. Neden ilk yerleşim yerleri dairesel ve birbirlerinden ayrık iken sonradan yapılanlar dörtgenimsi ve birbirleriyle bitişik?



Göbekli-Tepe’yi oluşturan insanlar resimde görüldüğü gibi, daire şeklinde duvarlar içinde ortada ana-babayı temsil edebilecek çok büyük T-şeklinde 2-sütun dikmişlerdir. Onların çevrelerinde ise daha küçük ama yine T-şeklinde 12 adet sütun yerleştirmişlerdir.

Neden merkezdekilerin çevresinde 12 adet ekstra T-sütunu var?

Bunun nedenini kesin olarak söylemek zor, ama hayatın yıllık değişim-dönüşümler göstermesine dayalı 12 aylık bir döngüye işaret ediyor olabilir.

  


 

Sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğada yaşama olgusu, hayatımızın-ömrümüzün de sürekli değişim-dönüşüme uğrayacağı olgusunu da içerdiğinden, doğum-ölüm farklı değerlendirilmek zorundadır. Ölüm bedenlerin doğadaki değişim-dönüşümlere uymakta zorlandığı için, tekrar bileşenlerine ayrılmasıdır. Bileşenler de, doğadaki değişimlerle tekrar harmanlanarak kalibrasyona uğrarlar ve yeni bedenler içinde tekrar doğayı oluşturmaya devam ederler. Ama kah bir bitki bedeninde, kah bir başka canlı bedeni içinde. İşte bu nedenle Şamanizm, Ur-Alevilik, animizm, paganizm, Taoizm, Budizm gibi inanç sistemleri, RUH dediğimiz canlılık belirtisinin diğer canlılarla da ortaklık içinde olduğu şeklinde düşünmüşler ve onlara saygılı olmak gibi bir yaşam benimsemişlerdir. Bunlar arasında Taoizm yaratıcılığın kökünde “yin ve yang” gibi birbirinin zıttı olan faktörlerin devrede olduğunu ileri sürerek kuantsal sisteme çok yakın bir görüş ortaya koymuştur.  

 

Günümüz insanları doğadaki oluşumların atomlardan başlanarak molekül- hücre-beden gibi gittikçe büyüyen bir sistem içinde gerçekleştiğini bilmekte.  

Her şey tabandaki kuantsal sistemle yapılıyor, çünkü enerji onlarda var. Enerjinin nerden nereye akacağı ise “bilgi” faktörü ile oluyor. Bilgiler enerji akışı yönünü belirleyen trafik işaretleri görevini üstlenirler. Doğada atomlardan moleküllere geçişle, bir sürü yeni madde ortaya çıkar, ve bu maddelerin her biri farklı anizotropi özelliğine sahiptir. Anizotropi, enerjinin nerede fazla, nerde daha az dağılacağını belirler. Örn. Hidrojen atomu yanıcı, Oksijen atomu yakıcı bir element iken H2O molekülü söndürücüdür, tamamen farklı özellikler gösterir. Yani H ve O atomları Su molekülü içinde öz özelliklerini bırakıp, başka özellikli olmuşlardır.

Su molekülleri diğer moleküllerle etkileşerek, protein, şeker gibi daha büyük molekül kompleksleri oluştururlar. Bu kompleks moleküller birleşerek hücre gibi daha kompleks varlıklar oluştururlar, vs. Bu şekilde gittikçe karmaşıklaşan yeni üst-sistemler ortaya çıkar.

Ama tüm bu yeni oluşan üst-sistemler, hep bir alt-düzeydekilere bağımlıdır, çünkü enerjilerini onlardan alırlar.

Atalarımız doğayı ve zamanı tamamen yanlış anlamışlardır. Onlara göre, varlıkların dışındaki olağan-üstü bir güç, varlıkların içine “ruh” üfleyerek, varlıklara hareketlilik kazandırır, dolayısıyla, doğadaki her şeyin sahipliği bu olağan-üstü güce aittir. Halbuki, her şey, varlıkların içlerindeki bileşenleri tarafından yapılır, çünkü bir iş veya eylem yapılması için gereken enerji sadece varlıkların içsel bileşenlerinde bulunur, en temeldeki içsel bileşenimiz ise kuantsal öğelerdir ve evrendeki tüm enerjilerin kaynağını oluşturmaktadırlar. Proton-nötron-elektron gibi kuantsal öğelerin birleşmeleriyle önce atomlar oluşur, onların birleşmeleriyle moleküller, moleküllerin birleşmeleriyle hücreler, hücrelerin birleşmeleriyle de bedenlerimiz oluşur. Bizlerin birleşmemizle de toplum oluşturulur. Tabandan tepeye doğru gelişmiş olan bu sisteme, “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistem denir.

 

Peki atalarımız bu konular hakkında ne biliyorlardı? Yazının keşfinden sonra bu konuda kesin bilgilere ulaşıyoruz.

Yaklaşık 5-6 bin yıl önceleri insanlık yazıyı keşfetmiştir ve o zamandan beri eski kültürlerde insanların doğa – dünya ve hayat hakkında ne düşündüklerini kesin olarak anlayabilmekteyiz. Bu tür arkeolojik belgelerin başında Sümerler denilen ve 6-7 bin yıl önceleri Basra yöresinde ortaya çıkmış olan bir kavmin bıraktıkları çivi-yazısı kil tabletler gelir.

Şimdi Sümer belgelerini en iyi araştıran Sümerologlardan biri S.N. Kramer’in eserlerinden yararlanarak, doğa ve dünya ve hayatın oluşumunun nasıl tasarlandığını görelim.

Aşağıdaki bölümde yazılanlar S.N. Kramer 1963 (Sumerians) ve 1972 (Sumerian Mithology) adlı eserlerinden alınmıştır. Kramer insanlığın kültürel gelişiminin buzul devrinin Basra-Hürmüz (veya Atlantis) Ovasında geliştiği bilgisine sahip olmadığından, Sümerlerin Basra yöresine gelmeden önceki yaşamları hakkında bir şey bilmemektedir. Bu nedenle Sümerce metinleri yorumlamakta zorluklarla karşılaşmakta ve yorumlayamamaktadır. Bu gibi durumlarda köşeli parantezler [..] içinde ek açıklamalar tarafımdan eklenmiştir, yani bana, İsmet Gedik’e aittir.

 

Sümerlere göre yaradılış

Çevrilen Sümerce pasajlardaki italikler yabancı sözcüklerin yanında kuşkulu ifadeleri de belirtir.

Sümerlerin evrenin yaratılışı anlayışlarının ana kaynağı “Gılgamış, Enkıdu ve Ölüler Diyarı” adlı bir Sümer şiiridir. 

Şiir, Gılgamış’la ve öykünün  olay  örgüsüyle  hiç  ilgisi  olmayan iki  kısa  pasajdan  ibaret  bir  girişle  başlar.  İlk pasaj, göğün  ve  yerin birbirinden ayrılması  da dahil  olmak  üzere  ilahi  yaradılış  eylemleriyle  ilgilidir ve  bu nedenle Sümer kozmogonisi ve  kozmolojisi  için  büyük  önem  taşır.  Sümerlerin evrenin yaratılışı kavramları üzerine en  önemli  malzemeyi  sağlayan  bu  yapıtın giriş  kısmıdır.  Girişin okunabilen kısmı aşağıdaki gibidir:

Gök yerden uzaklaştıktan sonra,

Yer gökten  ayrıldıktan sonra,

İnsanın adı konduktan sonra;

An göğü ele geçirdikten sonra,

Enlil yeri ele geçirdikten sonra,

Ereşkigal Kur'un ödülü olarak ele geçirilip götürüldükten sonra;

O denize açıldıktan sonra,  o denize açıldıktan sonra,

Baba Kur’a doğru denize açıldıktan sonra,

Enki Kur’a doğru denize açıldıktan sonra;

(Kur) krala ufak taşlar fırlattı,

Enki’ye koca taşlar fırlattı;

Onun küçük taşları, el kadar taşlar,

Onun koca taşları,  ...  kamışların taşları,

Enki’nin gemisinin omurgası,

Saldıran kasırgaya benzeyen savaşta yenildi;

Krala karşı, geminin serenindeki sular,

Kurt gibi yutuyordu,

Enki’ye karşı, geminin ardındaki sular,

Aslan gibi vuruyordu.

 

[Bu yazılanları anlayabilmek için, “İnsanlık Tarihi” adlı blog-sayfası bilgilerini okumak gerekir. Çünkü modern insanların ataları yaklaşık 70 bin yıl önceleri Doğu-Afrika’da ortaya çıkar ve oradan Asya ve Avrupa’ya yayılır. İlk yerleştikleri yer ise buzul devri koşulları nedeniyle o zamanlar kara haline geçmiş olan Basra-Hürmüz-(veyahut Atlantis) Ovası dediğimiz bir yerdir. Afrika kökenli olduklarından kendilerine “kara-kafalılar” derler. Sümerler 70 bin yıldan 15 bin yıl öncelerine kadar bu Atlantis bölgesindeki adalarda yaşarlar. 15 bin yıl önceleri buzul devri sona erince deniz tekrar yükselmeye ve Basra körfezini doldurmaya başlar. Sümerler gittikçe daha kuzeydeki bir adaya göçerler. Ama bu7-8 binyıl süren göç sırasında, kuzeydeki Zağros dağlarını kaplayan kar ve buz örtüsü de her yıl ergimeye devam eder. Her yıl oluşan taşkınlar ve sellenmeler adalarda yaşayanlara çok büyük zararlar verir. 7 bin yıl yıl önce ise dağ tepelerinde kalan en son buzul kütlesi patlayan bir balon gibi çok büyük bir sel felaketi oluşturur ve büyük tufan denilen olayla Sümerlerin yaşadığı en son adayı da suya batırır. Sümerler de sallar-kayıklar vs ile kaçıp, Basra sahillerine çıkarlar. Basra sahilinde yerleşilen ilk yer Ubaid kültürünün oluşturulduğu Eridu’dudur. Eridu’nun kutsal tanrısının Enki olması ve Sümer inancının temellerini oluşturduğuna inanılan me’lerin başlangıçta Enki’de olması buna dayanır.

Sümer dilinde “kur” sözcüğü dağ veya ülke anlamına gelir. Zağros dağları buzul devrinde kar-ve buzlarla kaplıdır. Buzul devri sonunda da solifluksiyon nedeniyle sel ve taşkınlara yol açması ve en sonunda da büyük tufan oluşturması nedeniyle, Sümerler tarafında “düşman” anlamında kullanılmıştır.

“Kur” konulu tabletler incelendiğinde bu durum net bir şekilde ortaya çıkar. Örn. “Kur yok edildiği zaman,  bu sular  yeryüzüne  yükselmiş  ve  bunun  sonucunda  tarım  yapmak  olanaksız  hale  gelmiştir.” gibi ifadeler bunun delilidir.]



Şiirin devamında Gılgamış’ın İnanna, Enkidu arasında geçen olaylar ve yer-altı dünyası maceraları, Sümerlerin ölüm sonrası hayat hakkında düşüncelerini yansıtan görüşler anlatılır.

Bu pasajın içeriğini başka sözcüklerle açıklar ve incelersek şöyle söylenebilir: 

Aslında bütün olan gök ile yer ayrıldı ve birbirinden uzaklaştı ve böylece insanın yaratılışı buyuruldu. Sonra gök-tanrısı An göğü ele geçirdi buna karşılık hava-tanrısı Enlil yeri ele geçirdi. 

Bütün bunlar bir plana göre gerçekleşmiş gibi görünmektedir.  Buna karşın, sonrasında bir karışıklık ortaya çıkar.  Çünkü ölüler diyarının kraliçesi olarak bildiğimiz, ama Yunanlı  Persephone’un karşılık gelen ve aslında büyük bir olasılıkla bir gökyüzü tanrıçası olan tanrıça Ereşkigal, kuşkusuz Kur aracılığıyla ölüler diyarını ele geçirdi.

Elbette bunun öcünü almak için su-tanrısı Enki, Kur’a saldırmak için denize açıldı.  Bir canavar ya da ejderha olarak canlandırıldığı açık olan Kur boş durmadı, sular Enki’nin gemisine önden ve arkadan hücum ederken o da geminin omurgasına irili ufaklı taşlar  fırlattı.  Şiirimiz Enki ve Kur arasındaki bu mücadelenin sonunu belirtmez, çünkü kozmogonik ya da evrenin yaratılışına ilişkin girişinin  Gılgamış  yapıtımızın  ana  içeriğiyle  bir  ilgisi  yoktur;  şiirin  başında  yer  alışının  tek  nedeni, Sümer  kâtiplerin öykülerine yaratılışla  ilgili giriş türünden çeşitli dizelerle başlamayı alışkanlık haline getirmelerindendir.

Bu girişin ilk yansından aşağıdaki kozmogonik kavramları çıkarıyoruz:

1.  Bir zamanlar gök ile yer birdi.

2.  Gök ile yerin ayrılmasından önce bazı tanrılar vardı.

3.  Gök ile yerin ayrılması üzerine, bekleneceği gibi, gök-tanrısı göğü ele geçirdi, ama yeri ele getçiren hava-tanrısı Enlil oldu.

 

Bu pasajda dile getirilmeyen ya da belirtilmeyen can alıcı noktalardan bazıları şunlardır:

1.  Gök ile yerin yaratıldığı mı düşünülüyordu, eğer yaratılmışsa kimin tarafından?

'2..  Sümerlerce gök ile yerin biçimi nasıl düşünülüyordu?

3.  Göğü yerden ayıran kimdi?

Neyse ki, bu üç sorunun yanıtı günümüze gelen diğer Sümer metinlerinden çıkarılabilir. Böylece:

1.  Sümer tanrılarının listesini veren bir tablette “deniz” ideogramı ile yazılmış olan tanrıça Nammu “gök ile yere yaşam veren ana” olarak betimlenmiştir. Şu hâlde Sümerler gök ile yeri ilksel denizin yarattığı ürünler olarak kabul ediyorlardı.

2.  Sığır ve tahıl ruhlarının gökte doğumlarını, sonra da insanlığa bolluk bereket getirmek için yeryüzüne gönderilişlerini anlatan “Sığır ve Tahıl” miti şu dizelerle başlar:

Gök ile yer dağının ardında,

An, Anunnakiler’i (ardıllarını) dölledi,  ...

Bundan hareketle, gök ile yerin birliğinin, eteği yerin altı, zirvesi de göğün tepesi olan bir dağ olarak düşünüldüğünü söylemek mantıklıdır.

3.  Kazmanın, bu değerli tarım aletinin yapılışını ve kutsanmasını anlatan “Kazmanın  Yaratılışı”  miti  şu  bölümle  başlar:

Efendi, verdiği nimetlerin gerçek yaratıcısı olan

Kararları değiştirilemeyen Efendi,

Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil

Yerden göğü ayırmayı düşündü,

Gökten yeri ayırmayı düşündü.

Böylece üçüncü sorumuzun yanıtını buluyoruz; yerden göğü ayırıp uzaklaştıran hava-tanrısı Enlil’di.



Şimdi Sümerlerin kozmogonik ya da evrenin yaratılışı görüşlerini özetleyecek olursak, evrenin kökeninin açıklanmasının gelişimi aşağıdaki gibi ifade edilebilir:

1.  Başlangıçta ilksel deniz vardı; kökeni veya doğuşu konusunda bir şey söylenmemektedir. Sümerler onu her zaman varmış gibi düşünmüş olabilirler.

2 .  İlksel deniz gök ile yerin birliğinden oluşan kozmik dağı vücuda getirdi.

3.  Tanrılar insan biçiminde kişileştirildiğinde, An (gök) eril, Ki (yer) dişildi. Onların birleşmelerinden hava-tanrısı Enlil doğdu.

4.  Hava-tanrısı Enlil yerden göğü ayırdı ve babası An göğü ele geçirirken, Enlil annesi Ki’yi, yeri ele geçirdi.  Enlil ile annesi Ki’nin birleşmesi  evrenin düzenlenmesini,  insanın  yaratılışı  ve  uygarlığın  kuruluşunu  başlattı. (Tarihsel devirlerde Ninmah, “yüce kraliçe”; Ninhursag, “(kozmik)  dağın  kraliçesi”; Nintu, “doğurgan kraliçe”  gibi  çeşitli  adlar  verilen  tanrıçayla  özdeşleştirilmiş olabilir.) 

 

E V R E N İ N   D Ü Z E N L E N M E S İ

“Evren”in Sümerce ifadesi, sözcüğü sözcüğüne “gök-yer” anlamına gelen an-ki’dir. Bundan dolayı evren gök ve yere ait altbölümler halinde düzenlenmiş olmalıdır. Gök, gökyüzü ve “yukarıdaki büyük” denilen göğün üstündeki uzayı kapsar; gök tanrıları burada oturur.  Yer, yeryüzünü ve “aşağıdaki büyük” denilen yeraltını kapsar; yeraltı ya da ölüler diyarının tanrıları  burada  oturur.  Göğün düzenlenmesiyle ilgili elimizde var olan göreceli olarak küçük bir mitolojik malzeme şöyle açıklanabilir:

 Ay-tanrısı Nanna, Sümerlerin yıldızlarla ilgili Baş tanrısı olan hava-tanrısı Enlil ve onun karısı hava-tanrıçası Ninlil’den doğmuştur. Göklerde bir gufa’yla yolculuk ettiği düşünülen ve bundan dolayı zifiri karanlık lacivert taşı renkli göğe ışık getiren ay-tanrısı Nanna. “Küçükler” yıldızlar, üstünde tohum gibi saçılırken “büyükler” belki de gezegenler, yabani öküzler gibi etrafında gezinirler.”

Ay-tanrısı Nanna ve eşi Ningal, “doğu dağı”nda yükselip, “batı dağı”nda  batan  güneş-tanrısı  Utu’nun  ana  babasıdırlar. Bununla birlikte güneş-tanrısı Utu’nun göğü geçmek için kullandığı bir kayık ya da iki tekerlekli arabadan söz edildiğine rastlamadık. Geceleri ne yaptığı da açık değildir. Günün sonunda “batı  dağına” vardığı ve yolculuğunu  yeraltı  dünyasında sürdürdüğü, şafakta “doğu dağı”na vardığı gibi  akla yatkın bir varsayım eldeki verilerden  çıkmamaktadır.  Bir fikir vermesi için, güneş-tanrısına edilen bir duada şöyle denir:

Ey Utu, ülkenin çobanı, kara-kafalı halkların babası,

Sen yattığın zaman, insanlar da yatar.

Ey yiğit Utu, sen kalktığın zaman, insanlar da kalkar.

veya şafağın  söküşü  şöyle  betimlenir:

Gün ağarırken, ufuk çizgisi yarılırken, ...

Utu ganunu'sundan çıkarken,

ya da güneşin batışı şöyle betimlenir:

Başını anası Ningal’in göğsüne doğru uzatmış, gidiyor Utu;

Sümerler Utu’nun gece boyunca uyuduğunu düşünür gibidirler.

 

Evrenin düzenlenmesine dönersek, “iyi  günlerin  gelmesini sağlayan”ın hava-tanrısı Enlil olduğunu öğreniyoruz; “topraktan tohum çıkarmayı”  ve  ülkeye hegal’i, yani bolluk, bereket ve mutluluk getirmeyi aklına koyan Enlil’dir. İnsan tarafından kullanılan tarım  aletlerinin ilk örnekleri olan kazmaya  ve belki sabana da ilk biçim veren yine bu aynı Enlil’dir;  çiftçi-tanrı Enten’i sadık ve güvenilir rençperi olarak atayan odur. Diğer yandan, bitki tanrıçası Uttu’ya yaşam veren su-tanrısı Enki’dir. Dahası, gerçekte yeryüzünü, özellikle Sümer ve onu çevreleyen komşularının bulunduğu bölgeyi, düzenleyen Enki’dir. Sümer, Ur ve Meluhha’nın yazgılarını o belirler ve belirli işler için ikinci derece ilahlar atar. Ve, sığırlarını ve  tohumlarını çoğaltmak için sığır-tanrısı Lahar’ı ve tahıl-tanrıçası Aşnan’ı gökyüzünden yeryüzüne Enlil ve Enki, hava-tanrısı  ve  su  tanrısı,  birlikte  göndermişlerdir.

Yukarıda çizilen evrenin düzeni taslağı, şimdi içeriklerinin büyük bölümüne sahip olduğumuz dokuz Sümer mitine dayanır. Bunlardan ikisi ay-tanrısı Nanna’yla ilgilidir:  Enlil  ile Ninlil  Nanna’nın  Döllenm esi;  Nanna’nın  Nippur’a   Yolculuğu.

Sümerlilerin yeryüzünde kültür ve uygarlığın kuruluşu ve kökeniyle ilgili görüşleri açısından kalan yedisi büyük önem taşır. Bunlar, Emeş ile Enten:  Enlil Çiftçi-Tanrıyı Seçer;  Kazmanın Yaratılışı;  Sığır ve Tahıl;  Enki ve Ninhursag:  Su-tanrısının  işleri;  Enki ve Sümer:  Yeryüzünün Düzenlenmesi  ve  Kültürel  Süreçleri; Enki ve Eridu:  Su-tannsının Nippur’a  Yolculuğu;  inanna  ve  Enki:  Eridu’dan Uruk’a  Uygarlık  Sanatlarının  Geçişi. 

Şimdi sırasıyla  bu  mitlerin içeriklerini  kısaca  özetleyeceğiz;  zenginlik  ve  çeşitliliklerinin okura,  Sümer  mitolojik  kavramlarını  tinsel  ve  dinsel  etkileriyle  birlikte  değerlendirmekte  yardımcı  olacağını  umuyoruz.

 

ENLİL İLE NİNLİL:  NANNA’NIN DÖLLENMESİ"

Bu, 152 dizelik  metinden  oluşan  hoş  mit neredeyse  tamamlanmıştır.  Ay-tanrısı Nanna’nın yanı sıra üç yeraltı tanrısının döllenmelerini  de  bir  dereceye kadar açıklar (Nergal,  Ninazu  ve  adı  okunamayan  bir  tanesi). Eğer doğru olarak yorumlanmışsa, bu şiir bize bir tanrının başkalaşımının  bilinen ilk örneğini vermektedir;  Enlil’in, üç yeraltı dünyası tanrısıyla karısı Ninlil’i gebe bırakırken üç ayrı kişiliğe girdiği kabul edilir.

Şiir Nippur kentini tanıtan bir giriş bölümüyle başlar, Nippur’un insanın yaratılışından önce de var olduğu düşünülür gibidir:

Işte “göğün ve yerin kemiği” kent,  ...

Işte Nippur, kent,  ...

Işte “gönülden duvar,” kent,  ...

İşte Idsalla, onun duru ırmağı,

İşte  Karkurunna, onun rıhtımı,

İşte Karasarra, kayıkların durduğu rıhtımı,

Işte Pulal,  onun güzel suyunun, kaynağı,

Işte Idnunbirdu, onun arı kanalı,

İşte Enlil,  onun  delikanlısı,

İşte Ninlil,  onun genç  kızı,

Işte Nunbarşegunu, onun ihtiyar kadını.

 

Bu kısa arka plan anlatımından sonra asıl öykü başlar. Ninlil’in annesi, Nippur’un ihtiyar kadını Nunbarşegunu kızına Enlil’in sevgisini  nasıl  kazanacağı  yolunda  öğütler verir:

O günlerde ana, dünyaya getirdiği genç kıza öğüt verdi,

Nunbarşegunu Ninlil’e öğüt verdi:

“Duru ırmakta, ey kız, duru ırmakta yıkan,

Ey Ninlil, Idnunbirdu ırmağının kıyısı boyunca yürü,

Işıltılı gözlü, efendi, ışıltılı gözlü,

‘Yüce dağ,’  Enlil  baba,  ışıltılı  gözlü,  görecek seni.

Çoban  ...  yazgıları belirleyen, ışıltılı  gözlü  görecek seni,

O ....  öpecek seni.”

Ninlil annesinin öğütlerini tutar ve sonuç olarak Enlil’in “tohum”uyla  döllenip  ay-tanrısı  Nanna’ya  gebe  kalır.

Ondan sonra Enlil ölüler diyarına gitmek üzere Nippur’dan ayrılır, ama  Ninlil  peşinden  gider.  Enlil kapıdan çıkarken  “kapının adamı”na  meraklı  Ninlil’e  kendisinin  nerelerde  olduğunu  söylememesini  tembihler.  Ninlil  “kapının  adamı”na  gelir  ve  Enlil’nin  nereye  gittiğini  bilip  bilmediğini  sorar.  O  zaman  Enlil “kapının  adamı”nın biçimine girip  onun yerine yanıt  verir.  Bu kısım henüz  anlaşılmış  değildir;  Enlil’in  nerede  olduğunu  söylemeyi  reddeder  gibidir.  Bunun  üzerine  Ninlil  ona,  haklı  olarak,  Enlil’in  onun  kralı  ve  kendisinin  kraliçesi  olduğunu anımsatır.  Daha sonra,  hâlâ  “kapının  adamı”  kılığında  olan Enlil,  Ninlil  ile  beraber  olup  onu  döller.  Bunun sonuncunda Ninlil daha çok ölüler diyarının kralı Nergal olarak bilinen Meslamtaea’ya  gebe  kalır.  Okunamayan bölümlere karşın, bu olağanüstü  pasajın  tadı  aşağıda  yapılan  alıntıdan  kolayca  alınabilir:

Enlil  ...  kentten  ayrıldı,  »

Nunamnir (Enlil’in adlarından)...  kentten  ayrıldı.

Enlil  yürüdü,  Ninlil  peşinden  gitti,

Nunamnir yürüdü, genç kız peşinden gitti,

Enlil  kapının adamına şöyle dedi:

“Ey  kapının  adamı,  kilidin  adamı,

Ey sürgünün adamı,  som  kilidin  adamı,

Kraliçen  Ninlil  geliyor;

Sana beni sorarsa,

Nerede olduğumu söyleme.”

Ninlil kapının adamına yanaştı:

“Ey kapının adamı,  kilidin adamı,

Ey sürgünün adamı,  som  kilidin  adamı,

Enlil,  kralın,  nereye gidiyor?"

Enlil  kapının adami  yerine yanıtladı:

“Enlil,  bütün  ülkelerin  kralı,  bana  emretti”:

 

Bu emrin özünü içeren dört dize vardır, ancak anlamları belirsizdir.  Bundan sonra Ninlil ve “kapının adamı”nın kılığına giren Enlil arasındaki diyalog gelir:

Ninlil:  “Elbette,  Enlil senin kralın,  ama ben de  kraliçenim.”

Enlil:  “Eğer kraliçemsen,  izin ver de  dokunayım  ...”

Ninlil:  “Kralının ‘tohum’u,  ışıldayan ‘tohum’ dölyatağımdadır,

Nanna’nın ‘tohum’u, ışıldayan tohum dölyatağımdadır.”

Enlil:  “Kralımın ‘tohum’u  bırak göğe  çıksın,  bırak yere  insin,

Benim ‘tohum’um,  kralımın ‘tohum’u gibi,  toprağa düşsün."

Enlil,  kapının adamı kılığında  ...  uzandı,

Onu okşadı, birleşti onunla,

Onu okşayarak, onunla birleşerek,

...  Meslamtaea’nın “tohum"unu (onun) dölyatağına akıttı.

 

Bundan sonra şiir ölüler diyarı ilahı Ninazu’nun döllenmesiyle devam eder; bu kez Enlil, “insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının  adamı”  kılığındadır. Pasaj hemen her yönden, Meslamtaea’nın döllenmesinin betimlemesinin bir tekrarıdır:

Enlil  yürüdü,  Ninlil  peşinden gitti,

Nunamnir yürüdü, genç kız  peşinden gitti,

Enlil  insan-yutan  ırmak,  ölüler  diyarı  ırmağının  adamına  şöyle dedi:

“Ey insan-yutan  ırmak,  ölüler diyarı  ırmağının  adamı,-

Kraliçen Ninlil geliyor;

Sana beni sorarsa,

Nerede olduğumu söyleme.”

Ninlil, insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamına yanaştı:

“Ey insan-yutan  ırmak,  ölüler diyarı  ırmağının  adamı,

Enlil, kralın, nereye gidiyor?”

Enlil insan-yutan ırmak,  ölüler  diyarı  ırmağının  adamı yerine  yanıtladı:

“Enlil, bütün ülkelerin kralı, bana emretti.”

Emrin içeriği okunamamıştır. 

Bundan sonsa Ninlil ve “insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı”nın yerine geçen Enlil arasındaki diyalog gelir:

Ninlil: “Elbette,  Enlil  senin kralın,  ama ben de kraliçenim.”

Enlil:  “Eğer  kraliçemsen,  izin ver de  dokunayım  ...”

Ninlil:  “Kralının ‘tohum’u,  ışıldayan ‘tohum’  dölyatağımdadır,

Nanna’nın 'tohum’u, ışıldayan tohum dölyatağımdadır.”

Enlil:  “Kralımın ‘tohum’u bırak göğe çıksın,  bırak yere  insin,

Benim ‘tohum’um,  kralımın  ‘tohum’u gibi,  toprağa düşsün.”

Enlil,  kapının adamı  kılığında  ...  uzandı,

Onu okşadı, birleşti onunla,

Onu okşayarak, onunla birleşerek,

...  nın kralı,  Ninazu’nun “tohum”unu, (onun) dölyatağına akıttı.

Daha sonra  şiir  adı  okunamayan  üçüncü  bir  yeraltı  dünyası  tanrısının  döllenmesiyle  sürer;  Enlil  bu  kez  “kayıkçı adam”ın  yerine  geçer.  Mitimiz, Enlil’i bolluğun  efendisi  ve emirleri  değiştirilmez  kral  olarak  öven  kısa  bir  ilahiyle  sona erer.

 

NANNA’NIN NİPPUR’A YOLCULUĞU

Nippur,  İ.Ö. üçüncü binyılda  yaşayan  Sümerler  için  ülkelerinin  tinsel  merkeziydi.  Onun koruyucu tanrısı Enlil, Sümer panteonunun baş tanrısıydı; tapınağı Ekur, Sümer’deki  en önemli  tapınaktı.  Bundan dolayı, Eridu  ve  Ur  gibi  diğer önemli  Sümer  kentlerinde  refah  ve  bolluğun  sağlanması  için Enlil’in  kutsaması  temel  bir  gereklilikti.  Bu kentlerin koruyucu tanrılarının,  kutsanmak  için  Nippur  tanrısı  ve  tapınağına götürdükleri  armağanlarla  yüklü  olarak  yolculuk  ettikleri  düşünülmektedir.  Mitimiz, Ur’un koruyucu tanrısı, ay-tanrısı Nanna’nın  (Sin  ve  Aşgirbabbar  olarak  da  bilinir)  Ur’dan  Nippur’a  yaptığı  böyle  bir  yolculuğu  anlatmaktadır.  Önceki Enlil- Ninlil  yapıtında  olduğu  gibi,  bu  mitte  de  Nippur ve Ur  gibi kentler  tamamıyla  kurulmuş,  hayvan  ve  bitki  yaşamı  bakımından  zengin  gibi  görünürler,  buna  karşın  insanın  varlığına  rastlanmaz.

Nippur’un görkeminin  anlatılmasıyla  başlayan  şiirimiz, Nanna’nın  babasının  kentini  ziyaret  etmeye  karar  vermesini anlatan  bir  pasajla  devam eder:

Onun kentine gitmeyi, babasının huzuruna çıkmayı, Aşgirbabbar aklına koydu:

“Kahraman  olan  ben,  kentim  için  giderim,  babamın  huzuruna  çıkarım;

Ben,  Sin,  kentim için giderim, babamın huzuruna çıkarım,

Babam Enlil’in huzuruna çıkarım;

Ben, kentim için giderim,  anam  Ninlil'in huzuruna çıkarım.

Babamın huzuruna çıkarım.”

Böylece gufasını her türden ağaç, bitki ve hayvanla doldurur.  Ur’dan Nippur’a yaptığı yolculukta, Nanna gemisiyle  beş kentte  mola  verir:  İm   (?),  Larsa,  Uruk  ve  adları  okunamayan iki  kent;  Nanna  bunların  her  birinde  ayrı  ayrı  koruyucu  tanrılarla  karşılaşır  ve  selamlaşır.  Sonunda  NippurJa  varır:

Lacivert  taşından  rıhtıma,  Enlil’in  rıhtımına,

Nanna-Sin gemisini yanaştırdı,

Ak  rıhtıma,  Enlil’in  rıhtımına,

Aşgirbabbar  gemisini  yanaştırdı,

Babanın, vücuda getirenin  ...  üstünde, demir attı,

 

Enlil’in  kapıcısına şöyle  dedi:

“Aç  evi,  kapıcı,    evi,

Aç evi,  ey koruyucu  cin,  aç evi,

Aç evi,  ağaçlan filizlendiren,  aç evi.

Ey  ...,  ağaçlan filizlendiren,    evi,

Kapıcı,    evi,  ey koruyucu  cin,    evi.”

Sonra kapıcıya gemisinde  getirmiş  olduğu  armağanları  teker  teker  sayar  ve  konuşmasını  şöyle  bağlar:

Kapıcı, aç evi, ey koruyucu cin, aç evi,

Geminin baş tarafında olanı, baş tarafta olanı,

Sana veririm,

Geminin arkasında olanı,  arka tarafta olanı,

Sana veririm.”

Kapıcı, Nanna’ya kapıyı açar:

Neşeyle, kapıcı kapıyı neşeyle açtı;

Koruyucu cin, ağaçlan filizlendiren, neşeyle,

Kapıcı kapıyı neşeyle açtı;

Ağaçlan filizlendiren, neşeyle,

Kapıcı kapıyı neşeyle açtı;

Sin  ile  Enlil  sevindi.

İki tanrı ziyafet verir; sonra Nanna  babası  Enlil’e  aşağıdaki gibi  seslenir:

“İrmakta  bol su ver bana,

Tarlada daha çok tahıl ver bana,

Bataklıkta ot ve hamiş ver bana,

Ormanlarda ... ver bana,

Ovada ... ver bana,

Hurma bahçelerinde, bağlarda bal ve şarap ver bana,

Sarayda uzun ömür ver bana,

Gideceğim Ur’a.”

Ve  Enlil  oğlunun  isteklerini  kabul  eder:

Ona verdi, Enlil ona  verdi,

Ur’a giıti.

Irmakta ona bol su verdi,

Tarlada ona daha çok tahıl verdi,

Bataklıkta ot ve kamış verdi,

Ormanlarda ona ... verdi,

Ovada ona ...  verdi,

Hurma bahçelerinde, bağlarda ona bal ve şarap verdi,

Sarayda ona uzun ömür verdi.

 

EMEŞ İLE ENTEN:  ENLİL ÇİFTÇİ TANRIYI  SEÇER

Bu mit Kutsal Kitap’taki Habil-Kabil öyküsünün günümüze ulaşmış en yakın Sümer karşılığıdır, buna karşın cinayetle değil uzlaşmayla sonuçlanır. Üç binden fazla dizeden oluşan mitin yalnızca yansına yakını tamamlanmıştır, sayısız kırık nedeniyle metnin anlamını kavramak çoğu yerde güçtür. Şiirin içeriği şimdilik şöyle açıklanabilir:

Hava-tanrısı Enlil, her tür ağaç ve bitkiyi filizlendirmeyi ve ülkeye bolluk ve refahı getirmeyi aklına koyar. Bu amaçla iki kültürel varlık olan Emeş ile  Enten kardeşleri yaratır ve her birine özel görevler verir. Metin bu noktada fena halde hasar gördüğünden bu görevlerin kesin niteliklerini çıkarmak olanaksızdır; aşağıdaki  kısa  bölüm   en  azından  genel  yönelimleri konusunda  bir fikir verebilir:

Enten dişi koyunlara kuzular, dişi keçilere oğlaklar doğurttu,

İnek ve buzağıyı çoğalttı, kaymağı ve sütü bollaştırdı,

Ovada, yaban keçisini, koyunu ve eşeği sevindirdi,

Gökyüzünün kuşlarına engin yeryüzünde yuva kurdurdu,

Denizin balıklarına, bataklıklara yumurtalarını koydurdu.

Hurma bahçelerinde ve bağlarda balı ve şarabı bolarttı,

Yetiştikleri her yerde ağaçlara meyve verdirtti,

Karıklar ...,

Tahıl ve ürünleri çoğalttı,

iyi huylu bakire Aşnan gibi  (tahıl  tanrıçası) gürbüzleşmelerini sağladı.

Emeş ağaçları ve tarlaları var etti, ahırları ve ağılları genişletti,

Çiftliklerde ürünleri çoğalttı,

...  toprağı kapladı,

Evlere bol ürün girmesini, ambarlara tepeleme, yığılmasını sağladı.

Ama esas görevlerinin niteliği neyse, iki kardeşin arasında şiddetli bir kavga çıkar. Tartışmalar yaşanır ve  sonunda  Emeş, Enten’in  “tanrıların  çiftçisi”  olma  iddiasına  meydan  okur.  Böylece Enlil’in önünde durumlarını ifade ettikleri Nippur’a giderler. Enten,  Enlil’e  şöyle  yakınır:

“Ey Enlil baba, bana bilgi verdin, bol su getirdim,

Çiftlik üstüne çiftlik koydum, ambarları tepeleme doldurdum,

iyi huylu bakire,  Aşnan gibi, gürbüzleşmelerini  sağladım;

Şimdi,  ...,  küstah,  tarlalardan  bi’haber olan  Emeş,

Benim baş kudretime, baş kuvvetime el uzatıyor;

Kralın sarayında..."

Enlil’in lütfunu kazanmak  için  dalkavukça cümlelerle  söze  girişen  Emeş’in  kavgaya  ilişkin  söyledikleri kısadır,  ancak  henüz  anlaşılamamıştır.  Bundan  sonra: Enlil,  Emeş  ve  Enten’e  yanıt  verir:

“Bütün ülkelere yaşam veren sular, Enten’den  'sorulur,'

Tanrıların çiftçisi olarak, her şeyi o üretir,

Emeş, oğlum, kendini kardeşin Enten’le nasıl bir tutarsın?"

Enlil’in derin anlamlı, yüce  sözleri,

Verilen karar değişmez, karşı çıkmak kimin haddine!

 

Emeş,  Enten’in önünde diz çöktü,

Evine ..., şarap, hurma getirdi,

Emeş,  Enten’e  altın,  gümüş ve  lacivert  taşı armağan  etti,

Kardeşlik ve dostlukla, neşeyle içki saçtılar,

Birlikte akıllıca ve iyi  davranmayı  kararlaştırdılar.

Emeş  ile Enten arasındaki kavgada,

Tanrıların sadık çiftçisi Enten, Emeş’den üstün olduğunu kanıtlar,

...  Ey  Enlil  baba,  şükürler olsun  sana!

 

KAZMANIN YARATILIŞI

108 dizeden oluşan  bu  şiir  birkaç  pasajın  karanlıkta  kalmasına  ve  anlaşılamamasına  karşın,  hemen  hemen  tamamlanmıştır.  Evrenin  yaratılışı  ve  düzenlenmesiyle  ilgili  Sümer  görüşü  açısından  ana  öneme  sahip  olan  uzun  bir  giriş  bölümüyle başlar.  Bu önemli pasajın aşağıda verilen çevirisi donuk, fazla soğuk ve çapraşık gelirse, okura şunu anımsatmakta yarar vardır;  Sümerce  sözcük  ve  deyimlerin  çoğunun  anlamı  bilinmekle  birlikte,  bunların  uyumlu  sesleri,  çağrışımları  ve  imalarında  hâlâ  pek  az  bilgiye  sahibiz.  Çünkü bu sözcük  ve  deyimlerin  ifade  ettikleri  ve  bulundukları  varsayılan  zemin  ve  konum  bizim   için  hâlâ  bilinmezdir;  Sümerlerin  mitolojik  ve dinsel  örüntülerinin  ana  kısmı  da  bu  zemin  ve  konumdur,

Sümer şair ve onun “okur”unun çok iyi bildiği bu örüntü, metni  tam  olarak  anlamak  için  dirimsel  önem   taşır.  Sadece Sümer edebiyatının  canlı  kavramlarının  giderek  birikmesiyle bu  güçlüğün  üstesinden  gelmeyi  umut  edebiliriz;  şimdilik sözcüğün  anlamına  sadık  kalmak  en  iyisidir.  Giriş pasajı şöyledir:"

Efendi, verdiği nimetlerin gerçek yaratıcısı olan

Kararları değiştirilemeyen Efendi,

Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil,

Yerden göğü ayırmayı düşündü,

Gökten yeri ayırmayı düşündü.

Ortaya çıkan varlıkların büyümesi için,

“Gök ile yerin kemiğinde (Nippur) ... yaydı.

 

Kazmayı var etti, “gün”ü yarattı,

Emeği gösterdi, yazgıyı belirledi,

Kazmaya ve sepete “kudret” yükledi.

Enlil, kazmasını yüceltti,

Başı lacivert taşından olan altın kazmasını,

Gümüş ve altın  ....  evinin kazmasını,

Lacivert taşından ...,

Geniş bir duvara çıkan tek boynuzlu bir öküzden çıkıntısı olan kazmasını.

 

Efendi kazmayı çağırdı, yazgısını belirledi,

Kutsal taç kindu’yu başına koydu,

Çamurdan insanın başını biçimledi,

Enlil’in önünde o (insan?)  ülkesini kapladı,

Kara-kafalı halkının üstünde sebatla durdu.

Yanında duran Anunnaki’lerin,

Armağan olarak ellerine onu (kazma?) koydu,

Enlil’i duayla yatıştırdılar,

Kazmayı tutmaları için kara-kafalı halka verdiler.

Enlil kazmayı yarattıktan ve yüce yazgısını belirledikten sonra, diğer önemli tanrılar ona güç ve yararlılık eklerler.  Şiir, kazmanın yararının parlak terimlerle betimlendiği uzun bir pasajla sona erer; son dizeler şöyledir:

Kazma ve sepet kentler kurar,

Sağlam evi kazma yapar, sağlam evi kazma kurar,

Sağlam eve bereket gelmesini sağlar.

Kralına karşı çıkan eve,

Kralına boyun eğmeyen eve,

Kazma boyun eğdirir.

Kötü ... bitkilerin başını o ezer,

Köklerini çeker çıkarır, başlarını koparır,

...  bitkileri kazma kurtarır;

Kazmanın yazgısını Enlil baba belirledi,

Kazma yüceltildi.

 

SIĞIR  VE  TAHIL

Sığır-tanrısı Lahar’ı ve kız kardeşi  tahıl-tanrıçası  Aşnan’ı içeren  mit,-”  Yakın Doğu mitolojisindeki Habil-Kabil  motifinin  bir  başka  yorumunu  sunar.  Mitimize göre, Lahar ve  Aşnan,  hava-tanrısı  An’ın  çocukları  ve  izleyenleri  olan Anunnakilerin yiyecek yemek ve  giyecek  giysiye  sahip  olabilmeleri  için tanrıların yaratma  odasında  yaratılmışlardı.  Ancak Anunnakiler bu tanrıların  ürünlerini  etkin  bir  biçimde  kullanamıyorlardı; insan,  bu  durumu  düzeltmek  için  yaratıldı.  Bütün bunlar bir giriş pasajında anlatılmaktadır, insanın yaratılışının Sümer düşüncesindeki önemini  gösterdiğinden  137-139  sayfalarda  tamamıyla  alıntılanmıştır.  Girişi izleyen pasaj bir diğer şiirsel cevherdir; Lahar ve  Aşnan’ın  gökyüzünden  yeryüzüne  inişlerini ve  kültürel  nimetleri  insanlara  nasıl  bağışladıklarını  anlatır:

O günlerde Enki,  Enlil’e  dedi  ki:

“Enlil baba, Lahar ile Aşnan’ı,

Dulkug’da yaratılanları,

Dulkug’dan  indirelim. ”

 

Enki ve Enlil’in kutsal buyruğu  üzerine,

Lahar ve Aşnan  Dulkug’dan indirildiler.

Lahar için (Enki  ve  Enlil)  ağıl  kurdu,

Bitkiler, otlar ve  ...  armağan ettiler ona;

Aşnan için bir ev kurdular,

Saban ve boyunduruk armağan ettiler ona.

Lahar ağılında,

Ağılının cömertliklerini çoğaltan  bir çobandır;

Aşnan ekinlerin ortasında,

içten ve eli  açık  bir  bakiredir.

...  göğün bolluğunu,

Lahar ve Aşnan  taşıdı,

Topluma bolluk getirdiler,

Ülkeye yaşam soluğunu getirdiler,

Tanrı yasalarını uyguladılar,

Ambarların içindekini çoğalttılar,

Depoları doldurdular.

,

Yoksulların toz toprak dolu evine,

Girip bolluk getirirler;

Her ikisi de, ayak bastıkları yere,

Evlere bolluk bereket getirirler;

Yerleştikleri yeri doyururlar, oturdukları yeri beslerler,

An ile Enlil’in yüreğini sevinçle doldurur onlar.

 

Ama sonra Lahar ve Aşnan öyle çok şarap içerler ki çiftliklerde ve tarlalarda ağız dalaşma girerlerUzun tartışmalarda, her  tanrı  kendi  başarılarıyla  övünür  ve  diğerininkileri  aşağılar. Sonunda Enlil ve Enki araya girer ancak kararlarını içeren şiirin sonu hâlâ eksiktir.

 

ENKİ VE NINHURSAG: SU-TANRISIN1N İŞLERİ

Öykünün karmaşıklığı ve biçeminin basitliği açısından, bu mit bütün gruplarımız  içinde  en  dikkat  çekici  olanlardan  biridir.  Kahramanı Sümerlerin büyük su-tanrısı, Sümer’in dört yaratıcı  tanrısından  biri  olan  Enki’dir. Öykümüz, Basra Körfezi’nin doğu kıyılarıyla özdeşleştirilebilecek ve  bu  nedenle  tarihsel  devirlerde  aslında  Sümer  sınırları  dışında  kalan  Dilmun  diye  bir  bölgede  geçer.  Şiirimiz Dilmun’un saflık ve neşe ülkesi olarak  tanımlanmasıyla  başlar:

Dilmun ülkesi saf bir yerdir, Dilmun ülkesi temiz bir yerdir,

Dilmun ülkesi temiz bir yerdir, Dilmun ülkesi aydınlık bir yerdir;

Dilmun’da sözü geçen tek odur,

Enki’nin karısıyla yattığı yer,

Ora temizdir, ora aydınlıktır;

Dilmun’da sözü geçen tek odur,

Enki’nin Ninsikil’le yattığı  yer,

Ora temizdir, ora aydınlıktır.

 

Dilmun’da kuzgun sesini çıkarmaz,

Çaylak, çaylak sesi çıkarmaz,

Aslan öldürmez,

Kurt kuzuyu kapmaz,

Oğlak-boğazlıyan köpek bilinmez,

Tahıl yiyen yabani domuz bilinmez,

...  yüksekteki kuşun yavrusu yoktur,

...  güvercinin başı yoktur.

Gözü ağrıyan “gözüm ağrıyor” demez,

Başı ağrıyan “başım ağrıyor” demez,

(Dilmun’un) ihtiyar kadını, “ben ihtiyar bir kadınım”  demez,

İhtiyar erkeği, “Ben ihtiyar bir adamım” demez,

Yıkanmayan genç kızı kentte ... değildir,

Irmağı geçen ... demez,

Ustabaşı ... yapmaz,

Şarkıcı ağıt yakmaz,

Kentin çevresinde hiç yas tutmaz.

 

Bununla birlikte, bu cennet ülkesinde eksik olan şey tatlı sudur. Böylece Dilmun tanrıçası Ninsikil, taze su için Enki’ye yakarır.  Enki yakarıyı dikkate alır ve  güneş-tanrısı  Utu’ya,  yeryüzünden  Dilmun’a  taze  su  getirmesini  buyurur.  Sonuçta:

Onun kenti kana kana su içer,

Dilmun kana kana su  içer,

Acı su kaynakları iyi su kaynağı oluyor bak,

Tarlaları ve çiftlikleri ekinler ve tahıllar üretir,

Onun kenti, ülkenin rıhtımları ve sahillerinin evi oluyor bak,

Dilmun, ülkenin rıhtımları ve sahillerinin evi oluyor bak.

[Bir not: Dilmun Sümerlerin Basra-Hürmüz-Ovasındaki Atlas Gölündeki bir ada olmalıdır. Adada su sıkıntısı olduğu anlaşılmaktadır. Basra körfezindeki adalar tuz-domu sistemli kubbemsi oluşumlardır. Gerek petrol, gerek yeraltı suları bu kubbemsi yapıları oluşturan kayaçların gözenekleri içinde bulunur. Dolayısıyla kayaçlardan hem zift gibi ürünler hem de su çıkabilmektedir. Bazı durumlarda sular artezyen-suları gibi basınçlı çıkabilir ve ortama bol su sağlar.,


Dilmun’da gerçekleşmiş olan durum bu olmalıdır. Zift çıkarmak için açılan bir kuyudan belli bir derinlikte aninde basınçlı bir suya rastlanılır ve yeryüzüne tatlı su fışkırır.

Sümerler tatlı suyun sadece gök-kubbede açılan kapılarla yeryüzüne indiğine inandıklarından, adada ortaya çıkan bu tatlı suyun gök tanrısının göndermiş olduğu şeklinde bir tasarım yapmış olmalılar.

Sümerologlar bu nedenle Sümer tabletlerini okuyup-anlamaya çalışırlarken, bu jeolojik geçmiş dönem bilgilerini dikkate almak zorundadırlar. Görüldüğü üzere, Kramer gibi en deneyimli bir Sümerolog bile Jeolojik geçmiş hakkında bilgi sahibi olmadığı için birçok konuda Sümer yazıtlarını yorumlayamadıklarını yazar.]

 

Dilmun’a su getirilişinden sonra şiirimiz bitki tanrıçası Uttu’nun doğumunu anlatır; oldukça karmaşık bir süreci izleyen bir doğum. Enki, önce tanrıça Ninhursag’ı  ya  da  daha  önceki devirlerde  toprak  ana  Ki  ile  özdeşleştirilebilecek  Sümer  tanrıçası,  bir  başka  adıyla  Nintu’yu,  döller.  Bunu dokuz gün süren bir gebelik dönemi izler, şair her günün insanın gebelik dönemindeki bir ayı karşıladığını özellikle belirtir; bu birleşmeden tanrıça  Ninsar varlık bulur. Bu ilginç pasaj şöyledir:

Ninhursag’a “yürek suyu”nu akıttı,

O da “yürek suyu’nu,  Enki’nin tohumunu aldı.

Bir gün ona bir aydır,

İki gün ona iki aydır,

Üç gün ona üç aydır,

Dört gün ona dört aydır,

Beş gün (ona beş aydır,)

Altı gün (ona altı aydır,)

Yedi gün (ona yedi aydır,)

Sekiz gün (ona sekiz aydır,)

Dokuz gün ona dokuz aydır, “kadınlık” ayıdır,

...  kaymak gibi,  ...  kaymak gibi, leziz tereyağ  gibi,

Ülkenin anası Nintu,  ...  kaymak gibi,  (...  kaymak gibi, leziz tereyağ  gibi,)

Ninsar’ı doğurdu.

[Bir not: Sümerler bu yazıları Basra yöresine vardıktan sonra yazmışlardır. Halbuki Basra yöresine gelmeden önce, yaklaşık 50 bin yıl süreyle Atlantis ovası dediğimiz yöredeki bir adada (Dilmun) yaşamışlardır. Eskiden uzun bir süre yaşadıkları o ortamda geçen zamanın ne kadar uzun olduğunu ima etmek için, eskiden yaşanılan bir günün bir ay kadar uzun olduğu şeklinde bir çağrıştırma söz konusu olmalıdır.]  

Ninsar daha sonra, babası Enki tarafından gebe bırakılır ve gebeliğinin üstünden dokuz gün geçtikten  sonra  tanrıça  Ninkur’u  doğurur.  Ninkur da Enki tarafından gebe bırakılır ve böylece bitki tanrıçası Uttu doğar.  Sonra bu bitki-tanrıçasına, Enki ile ilişkisi kurması için öğüt veren büyük  büyükannesi Ninhursag  görünür.  Pasajın bir kısmı kırık, kırık olmayan kısmını ise şimdiye değin anlayabilmiş değilim.  Ama Uttu verilen öğüde en ince ayrıntısına kadar uyar. Sonuçta o da Enki tarafından döllenir ve sekiz farklı bitki sürgün verir. Ama Enki bitkileri yiyip bitirir; bundan sonra;

Enki, bataklıklarda, bataklıklarda çevresine bakınır,

Ulağı İsimud’a şöyle der:

“Bu (bitki) nedir, bu (bitki) nedir?”

Ulağı İsimud yanıt verir;

“Kralım, bu “ağaç-bitkisi”dir,  der  ona.

Onu Enki için keser, o da yer.

Enki: “Bu nedir, bu nedir?”

İsimud: “Kralım, bu bal-bitkisidir.”

Onu Enki için keser, o da yer.

Enki böylece sekiz bitkinin hepsini yer.  Bunun üzerine, anımsanacağı gibi, gerçekte bu bitkilerin yaratılmasından sorumlu olan Ninhursag Enki’yi lanetler. Lanet şöyledir:

“Sen ölünceye değin, sana ‘yaşamın gözüyle’ bakmayacağım."

 

Enki’yi lanetleyen Ninhursag gözden kaybolur. Tanrılar allak bullak olurlar; “aşağılanırlar.”  Bunun üzerine tilki Enlil’e şöyle  der:

Sana Ninhursag’ı getirirsem, ödülüm ne olacak?”

 

Enlil tilkiye gerektiği biçim de ödüllendirileceği yolunda söz verir  ve  tilki  onu  geri  getirmeyi  başarır;  bununla  birlikte,  metnin  bu  parçası  kırık  olduğundan  ve  eldeki  bölüm ün  büyük kısmı  henüz  anlaşılamadığından  tilkinin  bu  işi  nasıl  becerdiği açık  değildir.  Böylece Ninhursag durumu hızla kötüleşen Enki’den  lanetin  etkisini  kaldırmaya  girişir.  Enki’nin  ağrıyan  her yeri  için  özel  bir  tanrı  doğurmakla  bunun  üstesinden  gelir.

Şiirimizin bu bölümü şöyledir:

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “ ...m  ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrı Abu’ya yaşam verdim senin için.”

 

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “Kalçam ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrı  Ninlul’a yaşam verdim  senin  için.”

 

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “Dişim ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrıça Nintul’a yaşam verdim senin  için.”

 

Ninhursag:  “Kardeşim,  neren  ağrıyor?”

Enki: “Ağzım ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrıça Ninkasi’ye yaşam verdim senin için.”

 

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “...m ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrı Nazi’ye yaşam verdim senin  için.”

 

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “Yanlarım ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrıça Dazimua’ya yaşam verdim senin  için.”

 

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “Kaburgam ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrıça Ninti’ye yaşam verdim senin  için.”

 

Ninhursag: “Kardeşim, neren ağrıyor?”

Enki: “...m ağrıyor.”

Ninhursag: “Tanrı Enşagag’a yaşam verdim senin için."

 

Ninhursag: “Yaşam verdiğim küçükler için...”

Enki: “Abu bitkilerin kralı olsun,

Nintul, Magan’ın efendisi olsun,

Ninsutu,  Ninazu  ile evlensin,

Ninkasi, yüreği doyuran  (tanrıça)  olsun,

Nazi, Nindar ile  evlensin,

Dazimua, Ningişzida ile evlensin,

Ninti ayların kraliçesi olsun,

Enşagag Dilmun’un efendisi olsun.”

Ey Enki Baba, sana şükürler olsun!

 

Böylece, okurun da gördüğü gibi, sekiz bitkiyi yediği için Enki’ye ceza olarak verilen sekiz ağrı ve sızı Ninhursag’ın bu amaçla yaşam verdiği sekiz  tanrı tarafından iyileştirilir. Üstelik, mitimizin bu kapanış bölümünde belirtilen kavramların yüzeyselliği  ve  yavan  yapaylığı,  İngilizce  çevirisinden  anlaşılmamasına  karşın  Sümerce  aslında  oldukça  açık  bir  biçimde ortaya  çıkmaktadır. Çünkü işin aslı, bu “şifa”  tanrıları  ile  iyileştikleri  varsayılan  hastalıklar  arasındaki  gerçek  ilişki  yalnızca  sözel  ve  sözdedir;  bu  ilişki tanrıların adlarının,  Enki’nin gövdesinin  ağrıyan  kısmına  karşılık  gelen  sözcüğün  bir  bölümünü  ya  da  hepsini  içermesi  gerçeğiyle  kendini  gösterir.  Kısacası, mit yaratıcısını ikisi arasında ilişki kurmaya yönelten, sadece  tanrı  adlarının  hasta  olan  uzvun  adıyla  benzeşmesidir; aslında  ikisi  arasında  hiçbir  organik  bağ  yoktur.

 

ENKİ VE SÜMER: YERYÜZÜNÜN VE KÜLTÜREL Süreçlerinin DÜZENLENMESİ

Bu yapıt bize, Sümerlerin bilgelik tanrısı, su-tanrısı  Enki’nin, yeryüzünün düzenlenmesi ve işleyiş  kuralları  diye  tanımlanabilecek  yasaların  oluşturulması  etkinliklerinin  ayrıntılı  bir  açıklamasını  sağlar.  Şiirimizin yaklaşık yüz dizelik ilk bölümü,  içeriğini  yeniden  kurmak  için  fazla  bölük  pörçüktür.

Şiir anlaşılır hale geldiğinde, Enki Sümer’in yazgısını belirlemektedir:

“Ey Sümer, evrendeki ülkelerin yüce ülkesi.

Hep ışıkla dolu olan, gün batımından gün doğumuna kutsal yasaya uyan halk,

Senin yasaların yüce, erişilmez yasalardır,

Yüreğin derin, sırrına erilmezdir,

Senin ...  gökyüzü gibi, erişilmezdir

 

“Yaşam verdiğin kral, ölümsüz mücevherle süslenir,

Yaşam verdiğin efendi başında taç taşır,

Efendin kutlu bir efendidir; kral An ile birlikte gök kubbede  oturur,  . 

Senin ortanı mesken tuttular,

Yiyeceklerini senin engin koruluklarından sağlarlar.

“Ey Sümer’in evi, ahırların çok olsun, ineklerin çoğalsın,

Ağılların çok, koyunun sayısız olsun,

Senin ...  kalksın,

Sarsılmaz ... ellerini göğe açsın,

Anunnakiler senin ortanda yazgıları belirlesin.

Sonra Enki, kuşkusuz şiirimiz yazıldığında Sümer’in başkenti olan Ur’a gider ve  kentin  yazgısını  belirler:

“Anunnakiler, büyük tanrılar,

Kralın koca dağ, Enlil babadır,

Bütün ülkelerin babası...  gibi.

Ur’a geldi.

Deniz dibinin kralı Enki, yazgıyı belirledi: “Ey kent, bakımlı, bol suyla yıkanmış, sağlam yapılı öküz,

Ülkenin kutsal bolluk ambarı, dizleri ayrık, ‘dağ’ gibi yemyeşil,

Iiaşur-ormanı, geniş gölgelik, kahramanca  ...,

Senin kusursuz yasalarını o buyurdu,

Koca dağ Enlil, evrende senin yüce adını söyler;

Ey kent, yazgısını Enki’nin belirlediği,

Ey kutsal Ur, göğe kadar yükselmelisin.”

Daha sonra Enki, Afrika’nın doğu kıyısıyla özdeşleştirilebilecek, “kara dağ”  Meluhha’ya  varır.  Oldukça dikkat çekici bir biçimde, Enki bu ülkeyi  de  Sümer’e  gösterdiği  özenle  düzenler.  Ağaçlarını, sazlarını, sığırlarını ve kuşlarını, gümüşünü, altınını, tuncunu ve bakırını ve halkını kutsar. Enki  Meluhha’dan  Dicle  ve  Fırat  ırmaklarına  gider.  Onları ışıldayan sularla doldurur  ve  ırmakların  "ondan  sorulduğu,”  tanrı  Enbililu’yu onlardan  sorumlu  kılar.  Sonra ırmakları balıklarla doldurur ve bunların sorumluluğunu “Keş’in oğlu” olarak tanımlanan tanrıya  verir.  Ve denize (Basra  körfezi)  dönen Enki onun kurallarını koyar, sorumluluğunu da  tanrıça  Sirara’ya  verir.

Daha sonra Enki rüzgârları çağırır ve başlarına “göğün ‘yürek’inin gümüş kilidi”nden   sorumlu  tanrı  Işkur’u  getirir.  Sırada saban ve boyunduruk, tarlalar ve bitki örtüsü vardır:

Sabanı ve boyunduruğu o gösterdi,

Yüce prens Enki ... öküzün ...  sağladı;

Saf ekine o kükredi,

Sonsuz tarlada tahılı yeşertti;

Ovanın mücevheri ve süsü olan efendiye,

...  Enlil’in çiftçisine,

Kanalların ve hendeklerin sorumluluğunu

Enkimdu’ya verdi Enki.

Sonsuz tarlaya seslendi efendi, bol tahıl vermesini sağladı,

Enki onun iri, ufak bakla vermesini sağladı ...

...  tahıllarını ambara tepeleme doldurdu,

Enki ambara ambar ekledi,

Enlil ile ülkedeki bolluğu artırır;

Başı  ...  olan, yüzü ...,

...  olan hanıma, ülkenin kudreti, kara-kafalıların yılmaz destekçisi,

Her şeyin gücü, Aşnan’a,

Enki bunların sorumluluğunu verdi.

 

Daha sonra Enki kazma ve tuğla kalıbıyla ilgilenir ve bunlardan tuğla-tanrısı  Kabta’yı  sorumlu  kılar.  Böylece  sıra  gugun denilen  inşaat  aletine  gelir,  temeller  atar,  evler  kurar  ve  bunların  sorumluluğunu  “Enlil’in  büyük  inşaatçısı”  Muşdamma’ya verir.  Sonra  ovayı  bitkisel  ve  hayvansal  yaşamla  doldurur  ve bunların  gözetimini  “dağ  kralı”  Sumugan’a  verir.  En sonunda Enki ahırlar, ağıllar kurar, bunları süt ve kaymakla doldurur ve  bunların  koruyuculuğunu  çoban-tanrı  Dumuzi’ye  verir.

Metnin kalanı tahrip olduğundan şiirin nasıl sona erdiğini bilemiyoruz.

 

ENKİ VE ERİDU:  SU-TANR1SININ  NİPPUR’A YOLCULUĞU'

Sümer’deki en eski ve saygın kentlerden birisi, bugün EbuŞehreyn  höyüğünde  gömülü  olan Eridu  kentiydi;  bu  önemli yerde  tam  anlamıyla  yapılacak  bir  kazının,  Sümer  kültürü  ve uygarlığı  bilgimize  her  anlamda,  özellikle  tinsel  açılardan,  büyük  katkılar  sağlayacağı  kesindir.  Bir Sümer geleneğine göre bu, Sümer’deki en eski kentti, ilk beş kent taşkından  önce  kurulmuştu;  diğer yandan, mitimiz Nippur kentinin ondan çağlar  önce  kurulduğunu  söyler.  Kadim devirlerde Basra Körfezi üstüne kurulmuş olması gereken bu kentte, su-tanrısı Enki, Nudimmud  olarak  da  bilinir,  kendi  “deniz-evi”ni  kurar.

Yaratılış suyu belirlendikten sonra,

Hegal (bolluk) adı gökte doğduktan sonra,

Bitki ve ot ülkeyi bürümüştü,

Deniz dibinin efendisi, kral Enki,

Yazgıları belirleyen efendi, Enki,

Gümüş ve lacivert taşından evini kurdu;

Gümüş ve lacivert taşına, parıldayan ışık gibi,

Denizin dibinde uygun biçimi verdi baba.

*

Parlak çehreli ve bilge (yaratıklar), denizin dibinden çıktılar,

Efendi Nudimmud’un çevresini aldılar;

Saf evi kurdu, lacivert taşıyla donattı,

Bol altınla süsledi,

Eridu’da su-kıyısı evini yaptı,

Tuğla-işçiliği, söz söylemesi, öğüt vermesi,

...ı kükreyen bir öküz  gibi,

Enki’nin evi, der kahinler.

 

Bunu, Enki’nin ulağı lsimud’un “deniz-evi”ne övgüler düzdüğü uzun bir bölüm izler.  Sonra Enki, denizin derinliklerinden Eridu’ya yükselir ve  onu  yüksek  bir  dağ gibi  su  üstünde  yüzdürür.  Yeşil, meyve-yüklü bahçelerini kuşlarla doldurur; balıkları da çoğaltır. Artık Enki, yeni yaptığı kenti ve tapınağı Enlil’in kutsaması  için  gemiyle  Nippur’a  gitmeye  hazırdır.  Denizin dibinden çıkışının nedeni budur:

Enki yükseldiği zaman ... balıklar yükselir,

Denizin dibi merak içinde kalır,

Denize neşe gelir, 

Korku derinlerden çıkar,

Yüce ırmakları dehşet kaplar.

Güney Rüzgârı Fırat’ı dalgalarla doldurur.

[Bir not: Enki’nin “deniz-evi” gibi bir yerde yaşadığı, Sümerlerin Basra-Hürmüz-Ovasının buzul devri sonunda denizle kaplanması sonucu, sallar ve kayıklarla yaşadıkları adadan kurtularak Basra yöresine çıktıkları, yani atalarının denizde yaşamış olduklarını ima etmeleri anlamına gelir.] 

Böylece Enki gemisine biner ve önce Eridu’ya  varır;  burada birçok  öküz  ve  koyun  keser.  Ondan sonra Nippur’a gider  ve varır  varmaz  ilk    olarak  tanrılar,  özellikle  Enlil  için  her  türden  içki  hazırlar.  Sonra:

Enki kutsal Nippur’da,

Babası Enlil’e yesin diye ekmek verir.

Önce An’ı (gök-tanrısı) oturtur,

An’ın yanına Enlil’i oturtur,

Nintu’yu  “büyük taraf’a oturtur,

Anunnakiler yan yana otururlar.

 

Tanrılar  yürekleri  “neşelenene”  değin  böylece  yerler,  içerler,  sonunda  Enlil  kutsamaya  hazır  hale  gelir:

Enlil  Anunnakilere şöyle  der:

“Burada hazır bulunan siz büyük tanrılar,

Oğlum, kral Enki, bir yurt kurdu;

Eridu’yu, bir dağ gibi, yeryüzünde yükseltti,

Onu güzel bir yere kurdu.

Kimsenin giremediği, temiz yer, Eridu,

Gümüşten yapılan, lacivert taşıyla donanan yurt.

Büyülü sözlerle yedi “lir-şarkısı” ile yönetilen yurt,

Saf şarkılarla...

Deniz dibi, Enki’nin tanrıçalarının tahtı, kutsal yasalara uyar,

Eridu, saf yurt kuruldu,

Ey Enki, şükürler olsun sana!”

 

İNANNA VE ENKİ: UYGARLIK SANATLARININ ERÎDU’DAN URUK’A AKTARILIŞI

Özellikle, gök-kraliçesi İnanna ve bilgeliğin efendisi Enki’yi  içeren  büyüleyici  öyküsüyle  olağanüstü  bir  mittir  bu.  içeriği uygarlık tarihi ve  gelişimi  çalışmaları  için  büyük  önem   taşır,  çünkü  Sümer  kâtipleri  ve  düşünürlerinin  az  çok  yüzeysel çözümlemelerine  göre,  Sümer  uygarlığını  iplik  iplik  dokumuş bütün  bu  kültürel  başarıları  yöneten  yüzden  fazla  kutsal  yasanın  bir  listesini  içerir.  Bu mite  ait  olan  ve  Philadelphia  Üniversite  Müzesi’nde  bulunan  bir  parça  ilk  olarak  1911 ’de  David W. Myhrman tarafından  yayımlandı. Bundan üç yıl sonra, Arno  Poebel  yapıtın  bir  başka  kısmını  içeren  bir  diğer  Philadelphia  tabletini  yayımladı.  Bu büyük,  iyi-korunmuş,  üst sol  köşesi  kırık  olan  altı  sütunlu  bir  tabletti.  Bu kırık köşeyi 1937  yılında,  yirmiüç  yıl  sonra,  İstanbul’da  Eski  Şark  Eserleri Müzesi’nde  bulacak  kadar  şanslıydım.  Bu nedenle, ilk olarak 1914 yılında  mitin  büyük  bölümü  kopyalandı  ve  yayımlandı. Bununla birlikte, bütün  bu  yıllar  boyunca  hiçbir  çeviri  girişiminde  bulunulmadı,  çünkü  öyküden  bütünlüklü  bir  anlam çıkar  gibi  görünmüyordu;  anlaşılabildiği  biçimiyle  zekice  bir ana fikirden  yoksundu.  1937 ’de,  kayıp  ipucunu  veren  küçük bir  parçayı  bulup  kopyaladım  ve  sonuç  olarak  hepsi  de  fazlasıyla  insancıl  olan Sümer tanrılarının bu öyküsü artık anlatılabilir  hale  geldi.

Gök kraliçesi ve Uruk’un koruyucu tanrıçası İnanna,  kentinin  refah  ve  mutluluğunu  artırmaya  ve  onu  Sümer  uygarlığının  merkezi  haline  getirip  kendi  adını  ve  ününü  yüceltmeye can  atar.  Bunun için, Bilgeliğin Efendisi, “tanrıların  yürekleri­ni  okuyan”  Enki’nin,  sulu  yeraltı  Abzu’da  yaşadığı,  Sümer  uygarlığının  kadim  ve  saygın  beşiği  Eridu’ya  gitmeye  karar  verir. Çünkü Enki uygarlığın bütün temel tanrısal yasalarını elinde tutmaktadır.  Eğer tanrıça bunları herhangi bir yoldan  ele  geçirebilir ve sevgili kenti Uruk’a  getirebilirse,  kentin  şanı  ve onun  egemenliği  gerçekten  erişilmez  olacaktır.  Eridu’nun  Abzu’suna  yaklaşırken,  kuşkusuz  onun  çekiciliğine  kapılan  Enki ulağını  çağırır  ve  şöyle  der:

“Gel, ulağım, İsimud, emirlerime kulak ver,

Sana bir söz söyleyeceğim, dinle.

Genç kız, tek başına, adımlarını Abzu'ya yöneltti,

lnanna, tek başına,  adımlarını Abzu’ya yöneltti,

Genç kızı Eridu’nun Abzu’suna buyur et,

Inanna’yı Eridu’nun Abzu’suna buyur et,

Yemesi için tereyağlı arpa çöreği ver,

Yüreği serinleten soğuk sudan ikram et,

Aslan yüzü’ içinde hurma-şarabı sun ona,

...  onun için ...,  onun  için  ...,

Kutsal sofrada, gök sofrasında,

 

  İNANNA  VE  ENKİ:  UYGARLIK SANATLARININ  ERIDU’DAN  URUKA AKTARILIŞ1

Bu pasajdaki bir diğer önemli bölüm şöyledir:

               “Kudretim adına, kudretim adına,

Işıltılı Inanna’ya, kızıma, ... armağan edeceğim.

Ahşap işçiliği, metal işçiliği, yazı, alet yapımı, deri işçiliği, ...

yapımı, sepet örme sanatlarını,’’

Kutsal lnanna aldı onları.

Inanna’yı hoş sözlerle karşıla.”

İsimud efendisinin emirlerini sözcüğü sözcüğüne yerine getirir ve böylece  İnanna  ile  Enki  ziyafet  sofrasına  otururlar, içkiyle  keyifleri  yerine  geldikten  sonra,  Enki  haykırır:

“Kudretim adına, kudretim adına,

Kutsal lnanna’ya, kızıma, ... armağan edeceğim,

Efendiliği, ...liği, tanrılığı, yüce ve sonsuz tacı, krallık tahtını.”

Kutsal İnanna aldı onları. 

 

Böylece   Sümer uygarlığının temel taşlarını oluşturan 100den fazla tanrısal yasayı aynı anda İnanna’ya sunar. Bu mitin İ.Ö.  2000   kadar erken bir tarihte yazıldığı ve içerdiği kavramlar göz önüne alındığında, Mısırlılarınki dışında hiçbir uygarlığın, çağ  ve  nitelik  bakımlarından  Sümerlilerinkiyle  karşılaştırılamayacağını  söylemek  hiç  de  abartı  değildir. Enki  tarafından  İnanna’ya  armağan  edilen  kutsal  yasalar  arasında  şunlar sayılır;  efendilik,  tanrılık,  yüce  ve  sonsuz  taç,  krallık  tahtı,  yüce  krallık  asası,  yüce  alam etler,  çobanlık,  krallık,  sayısız  rahiplik  görevi,  doğruluk,  yeraltı  dünyasına  iniş  ve  oradan  çıkış, “sancak,”  tufan,  cinsel  ilişki  ve  fahişelik,  resmi  dil  ve  konuşma dili,  sanat,  kutsal  kült  odaları,  “göğün  hizmetkârları,”  müzik, yaşlılık,  kahramanlık  ve  kudret,  düşmanlık,  dürüstlük,  kentlerin  yok  edilmesi  ve  mersiye,  yüreğin  sevinci,  yalan,  asi  ülke, erdem  ve  adalet,  marangozluk  sanatı,  metal  işçisi,  kâtip,  demirci,  deri  işçisi,  duvarcı,  sepet  örücü,  bilgelik  ve  anlayış, arınma,  korku  ve  haykırış,  tutuşan  alev  ve  sönen  alev,  bezginlik,  zafer  haykırışı,  sağduyu,  sıkıntılı  yürek,  yargı  ve  karar, coşkunluk,  müzik  aletleri.

İnanna sarhoş Enki’nin kendisine sunduğu  armağanları  almaktan  pek  mutlu  olur.  Bunları alır, “gök kayığı”na yükler ve değerli  yükü  ile  birlikte  Uruk’un  yolunu  tutar.  Ama şölenin etkisi geçtikten sonra, Enki  kutsal  yasalarının  her  zamanki yerlerinde  durmadıklarım  fark  eder.  İsimud’a  sorar,  o  da  kendisinin  bunları  kızı  İnanna’ya  armağan  ettiğini  söyler.  Altüst olan Enki cömertliğinden dolayı  büyük  pişmanlık  duyar  ve gök  kayığın  Uruk'a  yanaşmasına  engel  olmaya  karar  verir.

Böylece ulağı İsimud’u bir grup deniz canavarıyla birlikte, Eridu’nun Abzu’su  ile  Uruk  arasındaki  yedi  mola  yerinin  ilkine gitmeleri  için  İnanna  ve  kayığının  peşine  salar.  Burada deniz canavarları “gök kayığı”nı  Inanna’dan  alacaklar,  buna  karşın İnanna’yı  Uruk’a  yolculuğunu  yürüyerek  sürdürmesi  için  bırakacaklardır.  Enki’nin İsimud’a verdiği emirleri ve İsimud’un, babası Enki’yi “Bir  eliyle  verdiğini  ötekiyle  alan  biri”  olarak kınayan  İnanna  ile  konuşmasını  içeren,  başlı  başına  klasik  bir şiir  cevheri  olan  pasaj  şöyledir:

Prens  ulağı  İsimud’u  çağırır,

Enki “göğün güzel adı”na konuşur:

“Ey ulağım İsimud,  ‘göğün güzel  adı’m.”

"Ey kralım Enki, işte buradayım, sonsuza değin övülen.”

  ‘Gök  kayığı’  şimdi  nereye  vardı?”

“İdal rıhtımına vardı."

“Git, onu deniz canavarlarına yakalattır.”

 

İsimud emri yerine getirir, “gök kayığı”na yetişir ve  İnanna’ya  şöyle  der:

“Ey kraliçem, beni baban gönderdi,

Ey lnanna, beni baban gönderdi,

Sözleri yüce babanın,

Söylevleri yüce Enki’nin,

Ulu sözleri yabana atılmaz."

 

Kutsal lnanna şöyle karşılık verir:

“Babam seninle ne konuştu ne dedi sana?

Yabana atılmaması gereken sözleri nedir, rica ederim?

 

“Kralım benimle konuştu,

Enki bana dedi ki:

‘Bırak İnanna Uruk’a gitsin,

Ama  sen,  “gök  kayığı”nı  bana,  Eridu’ya  geri  getir.

 

Kutsal İnanna ulak Isimud’a şöyle der:

“Babam, bana verdiği  sözden niye vazgeçti,  rica ederim,

Bana verdiği erdemli sözden niye döndü,

Bana verdiği yüce söze niye saygısızlık etti?

Babam bana yalan söyledi, yalan söyledi,

Kudreti adına, Abzu adına yalan sözler söyledi.”

 

Tam bu sözcükleri söylemişken,

Deniz canavarları “gök  kayığı”nı  ele  geçirir.

İnanna ulağı Ninşubur’a şöyle der:

“Gel,  Eanna’nın sadık  ulağı,

Güzel sözcükler iletenim,

Doğru sözcükler taşıyanım,

Elleri asla titremeyen, ayakları asla titremeyen,

‘Gök kayığını ve İnanna’ya armağan edilmiş yasaları  kurtar.”

Ninşubur denileni yapar.  Ama Enki inat eder, İsimud’u ve beraberindeki deniz canavarlarım “gök kayığı”nı  yakalamaları için  Eridu  ile  Uruk  arasındaki  yedi  mola  yerinin  hepsine  gönderir.  Her defasında Ninşubur İnanna’nın imdadına yetişir. Sonunda İnanna ve kayığı Uruk’a sağ salim ulaşırlar; sevinç içindeki  halkın  düzenlediği  ziyafetler  ve  şenliklerle  kutsal  yasaları  kayığından  birer  birer  boşaltır.  Şiir, Enki’nin İnanna’ya verdiği bir söylevle sona erer,  ancak  metin  fazlasıyla  zarar görmüş  olduğundan  özünde  uzlaşma    yoksa  misilleme  mi yapıldığı  açık  değildir.

 

INSANIN YARATILIŞI

İnsanın yaratılışını anlatan yapıt iki ayrı tablete yazılmış olarak bulunmuştur: birisi  şimdi  Üniversite  Müzesi’nde  bulunan  bir  Nippur  tabletidir;  bir  antikacıdan  satın  alınan  diğeri ise  Louvre’dadır.  1934 yılında Louvre  tableti  ve  Üniversite tabletinin  büyük  bölümü  kopyalanmış  ve  yayımlanmış  olmasına  karşın içerikleri  anlaşılamamıştır.  Bu üzücü durumun başlıca nedeni, Louvre’daki parçadan daha  iyi  korunmuş  olan Üniversite  Müzesi  tabletinin  Philadelphia’ya  kırk  elli  yıl  kadar önce,  dört  parça  halinde  gelmiş  olmasıdır.  1919 yılında parçalardan  ikisi  belirlendi  ve  birleştirildi;  bunlar  Stephen  Langdon  tarafından  kopyalanıp  yayımlanmışlardır. 1934 ’de Edward Chiera üçüncü parçayı yayımladı ancak bunun 1919’da  Langdon  tarafından  yayımlanan  iki  parçaya  eklendiğini  anlayamadı.  Ben, yayımlanan üç parçayla birleştirilen henüz yayımlanmamış dördüncü tableti belirlemekle, şiiri uygun biçim de düzenleyebildim. Burada şiirimizin metnini oluşturan yaklaşık yüz elli dizenin hâlâ sayısız kırığı olduğu vurgulanmalıdır; dizelerin çoğu oldukça kötü durumdadır. Dahası, bu yapıttaki linguistik zorluklar özellikle sıkıntı vericidir; Sümer  edebiyatında,  ilk  kez  bu  yapıtta  karşılaşılan  çok sayıda  önemli sözcük  vardır.  Bu nedenle çeviri kesintilerle doludur ve bunun yalnızca bir deneme olduğunun altı çizilmelidir.  Yine de, İÖ. üçüncü binyılda Sümer’de geçerli  olan insanın  yaratılışı  ile  ilgili  kavramların  tam bir betimlemesini sunar.

Insanın yaratılışı konusunda bilinen en eski görüşler îbranilerin ve Babillilerin görüşleridir;  Birincisi  Tekvin  kitabında anlatılır,  İkincisi Babillilerin  “Yaratılış  Destanı”nın  bir  parçasını  oluşturur.  Kitab-ı  Mukaddes’teki  öykülere  göre  ya  da  en azından  bunun  yorumlarından  birine  göre,  insan,  bütün  hayvanları  yönetmesi  amacıyla  kilden  biçimlenmiştir.  Babil mitinde, insan, en baş belası tanrılardan birinin bu amaçla öldürülmesiyle onun  kanından  yapılmıştı;  yaratılış  nedeni  temelde tanrılara  hizmet  etmesi  ve  ekmekleri  için  onların  yerine  çalışmasıydı.  İbrani ve Babil yorumundan bin yıl önceye tarihlenen Sümer şiirimize göre, Babil yorumunda olduğu gibi kilden biçimlenen insanın yaratılış amacı, yine, tanrıların  geçimleri  için  emek  harcamak  zorundan  kurtarmaktı.

Şiir, tanrıların ekmeklerini sağlamakta, özellikle, tahmin edilebileceği gibi dişi  ilahlar  varlık  bulduktan  sonra,  çektikleri  güçlüklerin  betimlenmesi  denilebilecek  bir  girişle  başlar. Tanrılar yakınırlar, ama su-tanrısı Enki, Sümerlerin bilgelik tanrısı  da  olduğundan  onlara  yardım  edebilecekken,  öyle  derin  uyumaktadır ki onları işitmez.  Bunun üzerine annesi, “bütün tanrıları doğuran ana” ilksel deniz,  tanrıların gözyaşlarını ona  getirir  ve  şöyle  der:

“Ey oğul, kalk yatağından, ...dan bilgeliğini  göster,

Tanrılara hizmetkârlar biçimle, onların ...  onlar üretsin.”

Enki konu üstüne düşünür, “iyi  ve  soylu şekilleyici’lerin  başına  geçer  ve  annesi  Nammu’ya,  ilksel  denize  şöyle  der:

Ey ana, sözünü ettiğin yaratık, var edildi,

Onun üstüne tanrıların ... yerleştir;

Deniz dibinin yüzeyindeki kilden yüreğini yoğur,

İyi ve soylu şekilleyiciler kili berkitecekler,

Sen, sen onun uzuvlarını ortaya çıkar;

Ninmah (toprak-ana tanrıça) senin üstünde çalışacak,

...  (doğum tanrıçaları) sen biçimlerken yanında olacaklar;

Ey ana, (yeni doğanın) yazgısını belirle,

Ninmah onun üstüne tanrıların ...  yerleştirecek,

...  insan olarak ...

İçerikleri açıklanabilirse çok aydınlatıcı olacak birkaç kırık dizeden sonra şiir, Enki’nin, insanın yaratılışı onuruna tanrılara verdiği bir ziyafeti anlatır.  Bu ziyafette Enki ve Ninmah çok fazla şarap içer ve çakırkeyif olurlar. Bunun üzerine Ninmah denizin dibinden bir parça kil alır ve altı değişik tipte bireyi şekillendirir.  Enki de onların yazgılarını belirler ve onlara yiyecek ekmek verir.  Yalnızca son iki tipin nitelikleri okunabilmekte; bunlardan biri kısır kadın  ve  diğeri cinsiyetsiz ya da hadım tiptir.  Dizeler şöyle:

...  (Ninmah) doğurganlığı olmayan bir kadın yaptı.

Doğurganlığı olmayan bu kadını gören Enki,

Onun yazgısını belirledi, “kadın evi’’nde kalmasını yazgıladı.

...  (Ninmah) erkeklik organından yoksun, kadınlık organından yoksun  bir  varlık  yaptı.

Erkeklik organından yoksun, kadınlık, organından  yoksun  bu  varlığı  gören  Enki,

Onun yazgısını kralın önünde durmak olarak belirledi.

Ninmah’ın  bu  altı  insan  tipini  yaratması  üzerine,  Enki  de kendi  başına  bir  şeyler  yaratmaya  karar  verir.  Bu noktaya nasıl gelindiği  açık  olmamakla  birlikte,  sonuçta  ortaya  çıkan  yaratık  başarısızdır;  vücut  ve  zekâca  cılız  ve  geridir.  Endişelenen Enki, Ninmah’tan  bu  umutsuz  yaratığa  yardım  etmesini  ister; ona şunları  söyler:

“Senin elinle şekillenenin yazgısını belirledim,

Ona yiyecek ekmek verdim;

Sen de benim elimde şekillenenin yazgısını belirle,

Sen de ona yiyecek ekmek ver.”

Ninmah yaratık için elinden geleni yapar, ama işe yaramaz.  Onunla konuşur, ama o yanıt veremez.  Ona ekmek verir, ama o uzanıp da alamaz.  Ne oturabilir, ne ayakta durabilir, ne de dizlerini bükebilir. Bunu, Enki ile Ninmah arasında geçen  uzun  bir  konuşma  izler,  ancak  tabletler  öyle  kırık  ki bir  anlam  çıkarmak  olanaksız.  Bir olasılık, sonunda Ninmah Enki’yi böyle hasta, cansız yaratıklar yarattığı için lanetler ve görünüşe  bakılırsa Enki de  bunu hak ettiğini düşünür.

Yukarıda ana hatlarıyla verilen yaratılış şiirine  ek  olarak, insanoğlunun  yaratılış  amacının  ayrıntılı  bir  betimlemesi  “Sığır  ve  Tahıl”  mitinin  girişinde  bulunur;  bu  bölümün  öyküsü  şöyledir;  Anunnaki’lerden  sonra,  gök-tanrıları doğmuştu,  ama  sığır-tanrısı  Lahar  ve  tahıl-tanrıçası  Aşnan’dan önce  ne  sığır  ne  de  tahıl  vardı.  Bu nedenle tanrılar ekmek yemeyi ya da giysi giymeyi “bilmezlerdi.”  Sonra sığır-tanrısı  Lahar  ve  tahıl-tanrıçası  Aşnan  göğün  yaratılış  odasında  yaratıldılar,  ancak  tanrılar  hâlâ  açtı.  O zaman tanrıların “iyi şeyleri” ve ağılların refahı hatırına insana “soluk  verildi.”  Bu giriş şöyledir:

Gök ile yer dağından sonra,

An (gök-tanrısı) Anunnaki’lerin (ardılları) doğumuna neden oldu,

Aşnan (tahıl-tanrısı) adı henüz doğmadığından, henüz biçimlenmediğinden,

Utlu (bitki-tanrıçası) henüz biçimlenmediğinden,

Uttu için hiçbir kutsal alan kurulmadığından,

Hiç koyun yoktu, hiç kuzu inmemişti,

Hiç keçi yoktu, hiç oğlak inmemişti,

Koyun iki kuzusunu yavrulamıyordu,

Keçi üç oğlağını yavrulamıyordu.

Çünkü bilge Aşnan’ın ve Lahar’ın (sığır-tanrısı)  adını,

Anunnakiler, büyük tanrılar, bilmiyordu,

Otuz günlük ...  tohumu henüz yoktu,

Kırk günlük ...  tohumu henüz yoktu,

Küçük tohumlar, dağ tohumu, saf canlı yaratıkların tohumu henüz yoktu.

Uttu henüz doğmadığından, (bitkilerin?)  tacı henüz yetişmediğinden,

...  efendi henüz doğmadığından,

Ova tanrısı Sumugan henüz ortaya çıkmadığından,

İnsanoğlunun ilk yaratıldığı zaman gibi,

Onlar (Anunnakiler) ekmek yemeyi bilmiyorlardı,

Giysi giymeyi bilmiyorlardı,

Koyunlar gibi ağızlarıyla ot yiyorlardı,

Arklardan su içiyorlardı.

O günlerde, tanrıların yaratma odasında,

Dulkug evlerinde, Lahar ve Aşnan biçimlendi;

Lahar ve Aşnan’ın ürünlerini,

Dulkug’un  Anunnakileri yiyor,  ama  doymuyorlardı;

Has ağıllarındaki sütü,  ...  ve iyi şeyleri,

Dulkug’un  Anuıınakileri  içiyor,  ama doymuyorlardı;

Has ağıllarındaki iyi şeylerin hatırına, insana soluk verildi.

[Bir Not: Günümüzde birçok insan Anunnaki’lerin başka bir gezegenden dünyamıza geldiğine inanmaktadır. Anunnaki kavramı Sümerler tarafında ortaya atılmıştır. Sümerlere göre Anunnakiler Gök tanrısı An’ın çocuklarıdır. Sümer belgelerinde şu görüşler de yer aldığına göre:

“An’ın çocukları ve izleyenleri olan Anunnakilerin yiyecek yemek ve giyecek giysiye sahip olabilmeleri için tanrıların yaratma odasında yaratılmışlardı.  Ancak Anunnakiler bu tanrıların ürünlerini etkin bir biçimde kullanamıyorlardı; insan, bu durumu  düzeltmek  için  yaratıldı.” 

“Anunnaki’lerden sonra, gök-tanrıları doğmuştu, ama sığır-tanrısı Lahar ve tahıl-tanrıçası Aşnan’dan önce ne sığır ne de  tahıl vardı. Bu nedenle tanrılar ekmek yemeyi ya da giysi giymeyi “bilmezlerdi.”  Sonra sığır-tanrısı Lahar ve tahıl-tanrıçası Aşnan göğün yaratılış odasında yaratıldılar, ancak tanrılar hâlâ açtı. O zaman tanrıların “iyi şeyleri” ve ağılların refahı hatırına insana soluk verildi.”

Bu durumda ister istemez akla iki faklı insan grubu geliyor. Biri çok adi ve sadece daha bilgili ve yaratıcı efendiler hizmet için yaratılmışlar. Diğeri ise daha zeki oldukları için diğer adi insanların hizmetleriyle yaşıyorlar.

Bu durum karşısında Homo sapiens neandertalensis türü insanlar ve Homo sapiens sapiens (modern insan) türü insanlar aklımıza geliyor. Acaba 70 bin yıl önceleri Afrika’dan Basra-Hürmüz Ovasına gelen modern insanlar kendilerini “gökten gelen” insanlar olarak görüp, yerli neandertal insanlarını kendilerine hizmet için yaratılmış adi insanlar olarak mı değerlendirdiler?]

 

Evrenin kökenini, tanrılar ve insanların varoluşunu açıklamak için Sümerlerce geliştirilmiş kuramlar ve kavramlardan oluşan Sümer kozmolojisi incelememiz, insanın yaratılışıyla sona eriyor. Sümerlerin kozmogonik kavramlarının, erken olmakla birlikte hiçbir biçim de  ilkel  olmadıkları  yeterince  vurgulanamamış  olabilir.  Bunlar, doğanın güçlerini  ve  kendi  varoluşunu  düşünen  Sümerlinin  olgun  düşüncesini  ve  düşünce uslamlamasını  yansıtırlar.  Bu kavramlar çözümlendiğinde; tanrıbilimsel paravan ve çok-tanrıcı süslemeler kaldırıldığı zaman  (buna  karşın,  malzemem izin  sınırlı  olmasının  yanısıra  içeriğini  anlayışımız  ve  yorumlayışımız da  sınırlı  kalacağından  günümüzde bu her zaman  olanaklı  değildir),  Sümerlerin  yaratılış  kavramları  keskin  bir  gözlem  anlayışıyla  birlikte  gözlenen  verilerden  uygun  sonucu  çıkarıp  bunu  ifade  etme  yeteneği  de göstermektedir.  Bundan yola çıkarak, akılcı bir biçimde ifade edilen Sümer kozmogonik görüşleri şöyle özetlenebilir:

1.  Başlangıçta ilksel deniz vardı; Sümerlerin bu denizi ezeli ve yaratılmamış olarak kabul etmiş olmaları mümkündür.

2.  İlksel deniz birleşik haldeki göğü ve yeri ortaya çıkardı.

3.  Gök ile yer, katı öğeler olarak düşünülmüştü.  Bununla birlikte, aralarında, ana niteliği genişlemek olan, onlardan çıkan hava öğesi vardı. Böylece gök ile yer genişleyen hava öğesi tarafından ayrıldı.

4.  Gök ile yerden daha hafif ve yoğunluğu çok daha az olan hava, Sümerlerce belki de havayla aynı maddeden olduğu düşünülen  ayı  meydana  getirmekte  başarılı  oldu.  Güneşin aydan doğduğu düşünülüyordu; yani, ayın havadan ortaya çıkıp gelişmesi gibi o da aydan ortaya çıkıp gelişmişti.

5.  Gök ile yer birbirinden ayrıldıktan sonra, yeryüzünde bitki, hayvan ve insan yaşamı olanaklı hale geldi; yaşam hava, toprak  ve  su  bileşiminin  bir  sonucu  olarak  düşünülmüş  gibi görünmektedir;  kuşkusuz  güneş  de  buna  dahildi.  Yeryüzündeki bitki ve  hayvan  yaşamının  ortaya  çıkışı  ve  üremeleri  konusunda  elimizdeki  malzemeden  bir  şey  çıkarmak  ne  yazık  ki güçtür.

 

Sümerlerin tanrıbilimsel dile aktarılan bu usçu kavramları şöyle tanımlanabilir:

1.  Başlangıçta ilksel denizle kişileştirilen tanrıça Nammu vardı.

2.  Tanrıça Nammu eril gök-tanrısı An ile yer-tanrıçası  Ki’yi doğurdu.

3.  An ve  Ki’nin birleşmesinden, gök-baba  An’ı  toprak-ana Ki’den  ayıran  hava-tanrısı  Enlil  doğdu.

4.  Hava-tanrısı Enlil kendini, Sümerlerce tavanı ve duvarlarını koyu lacivert taşı rengi gökyüzünün ve yerini yer yüzeyinin oluşturduğu düşünülen evinde, zifiri karanlıkta bulur. Ve evinin karanlığını aydınlatması için ay-tanrısı Nanna'ya  yaşam verir. Sonra da ay-tanrısı Nanna, babasından daha parlak olan güneş-tanrısı  Utu’ya  yaşam  verir.  Burada, yaşam verilen oğulun, yaşam veren babadan daha güçlü olması düşüncesi- daha derin anlamıyla ilerleme dediğimiz gelişimin içinde gerçekten meydana gelen de budur-  Yakın  Doğu  felsefesi  ve  psikolojisi  için  oldukça  doğaldır.  Örneğin, tarihsel devirler içinde hava-tannsı  Enlil,  babası  gök-tanrısı  An’dan  daha  güçlü  hale  gelir.  Daha sonra Sami  Babillilerin  tanrısı  Marduk,  babası  su-tanrısı  Enki’den  daha  güçlü  hale  gelir.  Hıristiyan öğretisinde, oğul İsa, birçok bakımdan insanlığın kurtuluşu için baba Tanrı’dan daha önemli ve başarılı hale gelir.

5.  Bundan sonra hava-tannsı Enlil annesi yer-tanrıçası Ki ile birleşir.  Bu birleşme ve su-tanrısı Enki’nin büyük yardımı sonucunda yeryüzünde bitkisel ve hayvansal  yaşam  yaratılır. Öte yandan insan, ilksel deniz, tanrıça Nammu, toprak ana, Ki ile özdeşleştirilebilecek tanrıça Ninmah ve su-tanrısı Enki’nin ortaklaşa çabalarının bir ürünü gibidir. Bu belirli bileşimin içeriği için -ve   zamana  ait  az  çok yüzeysel verilerle bunun ardında sağlam bir mantık bulunduğuna, sadece hoş bir fantezi olmadığına inanmak için her türlü neden vardır-  bugün  elimizde  bulunan  malzeme  ve  sınırlı  anlayışımızdan  bir  sonuç çıkarmak  güçtür.

Sümerler hakkında Kramer’den aktarılan bilgiler yukarıdaki kadardır.

 

Yukarıda sunulan bilgilerden anlaşıldığına göre, Sümerler insanların binlerce yıllık deneyimleri sonucu oluşturdukları kazma, saban dahil her şeyi tanrıların yaptıklarına inanmışlar. İnsanlar, tanrıların ve onların atadıkları aracıların emirlerine uyan birer robotturlar. Ve sadece tanrılara ve yardakçılarına hizmet etmek için yaratılmışlardır. “İnsanın yaratılışı” başlıklı bölümde belirtildiği üzere insana “Has ağıllarındaki iyi şeylerin hatırına, insana soluk verildi”, yani insanın ruhu sadece bundan oluşuyordu.

 

Sümerler 4-5 bin yıl önceleri edubba adı verilen okullar oluşturmuşlar ve okuma-yazmayı öğretmeye başlamışlar. Matematik, ziraat, teoloji, coğrafya, zooloji, botanik, vs. öğretilmiş. Erkekler okulu!!!!  Okullarda katı disiplin uygulanır ve günümüz orta-doğu ülkelerinde halen sürdürülmekte olan “dogmatik bilgiler” öğretilir. Bu nedenle insanlarda sorgulama yeteneği gelişmez.

 

Sümerlerden 5-6 bin yıl önceleri Göbekli-Tepe, Çatalhöyük gibi yerlerde oluşturulun toplumlarda insanlar doğadaki tüm hayatın varlıkların içlerindeki bir yaşam dürtüsünden kaynaklandığını görmüşler ve tabana dayalı, küçükten büyüğe doğru gelişen bir doğal sistem tasarlamışlardı.

Halbuki Sümerler bunun tam tersi bir görüş tasarlamışlardır. Onlara göre doğada herşey varlıkların dışında-üstünde birileri tarafından oluşturulmuştur.

Sümerlerin doğa ve dünya görüşü, insanların bilgi ve bilinç düzeyi geliştikçe değişiklilere uğratılır. Önce birbirleriyle evlenerek farklı doğa olaylarını yönlendiren alt-düzey tanrıları oluşumu görüşü kaldırılır. Sonra yer ve göğü yaratan tanrıların insansı varlıklar olamayacağı onların çocukları olamayacağı görüşü oluşturulur. Sonra doğadaki herşeyin yaratıcısı ve sahibi olduğu tasarlanan gökteki bir RAB’bin resul denilen elçileriyle toplumlara nasıl davranmaları gerektiğini yazan kutsal kitaplar gönderdiğine dayanan dinsel görüşler ortaya atılır. Ve günümüzdeki farklı dinler ortaya çıkar.

 

Ve hayatımız ve dünyamız tüm bu olaylar çerçevesinde oluşup-gelişmektedir. İnsanlık ise, tüm bu oluşum ve gelişimlerin RAB =Efendi olarak tanımladıkları ve kendisine taptıkları tek bir varlık tarafından işletilip-yönlendirildiğine inanmış olarak yaşamaktadır.

 

İşte bu insanlığın saplandığı en dramatik dogmatik görüştür. Bu saplantı öylesine derinliğine insan hayatına etkilemektedir ki, devletler hep tepedeki tek bir lider tarafından yönetilmektedir.