DOM-1993- Versiyonu
1. Bölüm

ÖNSÖZ
Bir insan, mensubu olduğu toplumdaki hayat sisteminin daha iyi yönde geliştirilebilmesi konusunda bir şeyler biliyor, buna kesin inanıyor ve bu bildiklerini topluma duyurmuyorsa, topluma karşı ihanet etmiş olmaz mı? Mademki bir görüşün, toplumca bilinip, uygulanması halinde, toplum daha iyiye gidecek, öyleyse, o görüşün toplumdan saklanması veya duyurulmaması, topluma karşı bir kötülüktür. Diğer taraftan, toplumun geleneksel düşünce ve inanç sistemi, bu yeni görüşü kabullenmeye uygun değilse; yani bu görüş toplumun geleneksel düşünce sistemini ve yaşam tarzını rencide edecek bilgiler içeriyorsa, o insan hemen “aforoz edilir” ve düşman olarak görülmeye başlanır. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Ne yapılmalı?
Bu çelişkili duruma, Galile ikilemi denilebilir. Peki, bu iki çelişkili durumdan, hangisinin yapılması gerekir? Hangisi yapılmamalıdır? Yani toplumlarda yeni fikirler üretilmemeli ve Galile'ler doğmamalı mı; yoksa, toplumlar yeni fikirlere açık olmalı, katı görüşlü ve tutucu olmamalı mı? (Unutmayın, Galile'ler olmasaydı, insanlar bu gün, ne bir telsiz telefonla bir dağın tepesinden, dünyanın bir başka köşesindeki bir yakınıyla anında iletişim kurabilirdi; ne uçaklarla veya benzer vasıtalarla, bu doğa sisteminde hızlı birşekilde dolaşma olanağına kavuşabilirlerdi; ne, ...)
Kalkınma, bir toplumun refah düzeyinin, mevcut durumdan daha iyiye doğru bir değişim göstermesidir.  Örneğin bir asır öncesine göre daha kalkınmış durumdayız, çünkü bir asır öncesine göre bu gün, o zaman bir ayda ulaşamayacağımız bir yere, bir saatte ulaşabiliyoruz, zira uçak var, araba var, vs..  Dolayısıyla, kalkınma, bir değişimdir. Bir toplumda insanlar, "Biz muhafazakarız, eski gelenek ve göreneklerimize bağlıyız; onların değiştirilmesine karşıyız" diyorsa, o toplumun, " Biz kalkınmak istiyoruz" demesi, ortaya bir çelişki çıkarır. 'Hem değişim istemek, hem de, düşünce sisteminde hiç bir değişime taraftar olmamak' çelişkisi! Ortaya çelişkili bir durum çıkar, çünkü, yeni teknolojiler, yeni davranışları zorunlu kılarlar; yeni davranışlar ise, yeni beyin programlamarı, yani fikir sisteminde bir değişim gerektirirler.
Dünyada ve evrende değişmeyen hiç birşey yoktur; her yeni doğan insan, her canlı, oluşmaya başladığı anda, atalarından faklı bir sürü genetik değişiklikler içerecek şekilde yaşama başlar. Bu genetik farklılıklar, değişen doğa koşullarına uyumluluklarına bağlı olacak şekilde, o canlının, yaşamda başarılı veya başarısız olmasında etken olmaktadır. Toplumsal hayat sisteminde de, değişen dünya koşullarına uyum, yani kalkınma ve gelişme, o toplumda yeni fikirlerin üretilmesine ve üretilen bu fikirlerin de, değişen koşullara uyumluluğu sağlayabilmesine bağlıdır.
Toplumsal hayat sisteminde üzerinde anlaşılması gereken ve toplumun gelenek ve göreneklerine işleyecek şekilde yaşam kurallarına dahil edilmesi gereken en temel ilke bu olmalıdır. Bir toplumun kalkınması ve ilerlemesi veya geride kalmasının ana nedenlerinden biri bu olgudur. Toplum, başka fikirlere karşı hoşgörülü müdür, değil midir? Hoşgörülü ortamlarda yeni fikirler üreten insanlar gelişebilirler; ama katı fikirli ortamlarda, ya korkularından seslerini çıkaramazlar; ya da, seslerini çıkardıklarında hemen 'cezalandırılırlar'; tabii, bu cezanın derecesi yine o toplumun değer yargısına bağlı olarak, farklı farklı olabilir. Bir toplumda, insanların karşılıklı olarak bibirlerinin fikirlerine saygılı ve hoşgörülü olmaması ve karşısındakini, kendi inancı veya düşüncesi uyarınca 'cezalandırmaya' kalkması, bir taraftan toplumsal hayatın 'mütasyonları' sayılan yeni fikirlerin oluşumunu kısıtlayıp, değişen dünya koşullarına uyumu Engellediği gibi, toplumdaki insanlar arasında karşılıklı düşmanlık duyguları yaratılmasına da yol açar; düşmanlık ise, insanların birbirlerine karşılıklı olarak zarar vermeleri olayını başlatır ve sonuç, kalkınma yerine, gerileme olur!
İşte, bu ikilem içinde, hem topluma karşı olan sorumluluğun bilincini taşıyarak, topluma ihanet etmiş olmamak; hem de, yaygın geleneksel düşünce sistemlerini mümkün olduğunca rencide etmekten kaçınmaya çalışarak, bu kitap hazırlanmıştır.

             GİRİŞ
Bir insan, kumanda etmek zorunda olduğu bir makinanın, nelerden oluşup, nasıl çalıştığını iyi birşekilde bilmezse, o makinayı verimlişekilde kullanamaz; veya makina iyi çalışmadığında yahut bozulduğunda, onu tekrar verimli birşekilde çalıştırmayı beceremez. Mahalle yöneticisinden, en yüksek konumdaki develet yöneticilerine kadar tüm yetkililerin durumu da aynıdır: Onlar da, idare etmek, yönetmek zorunda oldukları insanların nasıl yapısallaştıklarını, nasıl düşünüp nasıl davrandıklarını, gerçeğe uygun şekilleriyle bilmezlerse, toplumları iyi yönetip refaha ve mutluluğa ulaştıramazlar; yani toplumda randımanlı bir işletim sistemi kuramazlar.
İnsanlar, toplumsal yönetim şekillerini, atalarından devraldıkları şekle yakın olarak, veya hafif değişikliklerle yürütmektedir. Atalardan devralınan gelenek ve göreneklere uygun olarak oluşturulan yasalar ve kurallar ise, genellikle, yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesinin insanlarının bilgi düzeyleri ışığında oluşturulmuş bir dünya görüşüne ve hayat anlayışına göredir; bu görüş içinde, hücre yoktur, atom yoktur, ve doğayı yöneten kuvvet sistemleri, günümüz fiziği bilgilerine uygun olmayan, metafiziksel kavramlardan oluşmaktadır. Günümüzde, üzerinde yaşadığımız dünyanın ve içinde bulunduğumuz everenin sırları, genel hatlarıyla çözülmüş; canlılar aleminin oluşum ve gelişimi ve de insanın bu doğal ekolojik sistemdeki yeri, çeşitli doğa bilimsel yöntemlerle kesin olarak saptanmıştır. Dünyamızda, toplumsal yaşam tarzını, doğabilimsel yasalar ve kurallara göre düzenlemiş hiç bir devlet bulunmamaktadır. Tersine, devletler, toplumsal yönetimşekillerini, büyük ölçüde halklarının gelenek ve göreneklerine göre oluşturmuşlardır. Halklar veya yerel toplumların herbirinin ise, kendilerine özgü ve de birbirlerinden genellikle çok farklı, gelenek ve görenekleri vardır. Sonuç: Birbirleriyle anlaşmakta zorluk çeken, ve birbirleriyle sürekli çatışma veya sürtüşme içinde olan devletler; hatta kendi içinde kabileler, mezhepler veya soylar arası sürtüşmelerin eksik olmadığı bir devlet yapısı! Halbuki üzerinde yaşanılan dünya, doğal sistem olarak, tek bir dünyadır ve  bu dünyada da, doğabilimsel yasa ve kurallar egemendir; herşey bu doğal sistemin kurallarına göre işleyip gelişir: Herşey atomaltı parçacıklarla başlar; bunlardan atomlar oluşur; moleküller, hayatın en temel birmi olan hücreleri oluşturur; bazı çok akıllı hücreler ise, çoğalmaları sırasında birbirleriyle ortaklık ilişkisi içinde kalarak, bitkileri, hayvanları ve de insanı oluşturur Tüm bu oluşum ve gelişimlerde doğabilimsel yasalar ve kurallar egemendirler. Etoloji ve nörofizyoloji gibi, insan düşünce ve davranışlarının nasıl oluşup  geliştiğini araştıran doğabilimleri, içinde yaşadığımız bu yüzyılın son çeyreğinde, insanların düşünce ve davranışlarının, beyinlerdeki sinir hücreleri arası etkileşimlerle denetlenip yönetildiğini ortaya koymuştur. Hücreler, fizikokimyasal kurallar çerçevesinde, yani doğabilimsel yasalara göre yaşamaktadırlar. Dolayısıyla, 'ruh' diye bellediğimiz ve bize canlılık verdiğine inandığımız olgunun, bizleri oluşturan hücrelerin birbirleri arası 'komşuluk ilişkileri' ürününden başka birşey olmadığı anlaşılmaktadır. Yani 'akıllı' hücreler kolonisinden oluşan vücut dediğimiz kılıfın sahibi olan biz insanlar da, doğabilimsel kurallara ve yasalara uygun olarak yaşayıp, yönlendiriliyoruz.
Peki, devletler ve diğer toplumsal birimler de insanların oluşturdukları birer 'koloni' olduklarına göre, bu toplumsal birimlerin de, doğabilimsel yasa ve kurallara uygun olarak yönetilmeleri gerekmez mi? Gerekiyorsa, toplumu yönetmek ve yönlendirmekle yükümlü insanların, bu doğabilimlerine hakimiyetleri ne derecededir? Fizik, kimya, biyoloji, genetik, jeoloji, arkeoloji, astrofizik, paleoantroploji, ekoloji, etoloji, nörofizyoloji, nörobiyoloji, etolojik-endokrinoloji gibi doğabilimlerinin bir genel sentezini yapabilen hangi yasa yapıcı, hangi yönetici vardır? Bir toplumda, böyle elemanların olmaması bir eksiklik değil midir? Böyle bir "toplum mühendisliği" eğitimi veren okullar veya bölümler neden yoktur? Yoktur, çünkü insanlık toplumsallaşmayı henüz tümüyle benimsemiş ve kendini toplumsal hayat sistemine adamış değildir; toplumsallaşmanın doğal yasaları ve kuralları olması gerekliliğinin, ve bu kuralların, doğabilimsel verilerden elde edilmesi gerekliliğinin henüz farkında değildir.
Bu yazıda ileri sürülen görüşler, doğadaki sistemi yansıtmaya yöneliktir, ve doğabilimsel verilerin sentezinden oluşmaktadır. Okuyucuya düşen görev, bu sentezlerin ve yorumların yapımında herhangi bir mantık hatası yapılıp yapılmadığını kontrol etmek ve buna göre bir karara varmaktır.
İnsanlar, beyinlerine yüklenen bilgilere, programlara göre, farklı düşünce ve davranış içinde olurlar. Her kişinin kendi düşünce ve davranışı, kendisine göre  "doğrudur". Bu, kişinin kendisini dünyadaki ve evrendeki sistemler içinde nereye koyup, nasıl değerlendirdiğine, yani ufkuna bağlıdır. Şöyle bir düşünelim: Bu dünyada 5 milyardan fazla insan yaşamaktadır. Bu beş küsur milyarlık insanlık camiası, 100'den fazla değişik mezhep veya tarikata bağlıdırlar; hemen hemen tüm bu değişik inanç sistemlerinin ortak özelliği, yaratıcı ve yönlendirici bir güç olarak, bir tanrıya ve onun kurduğu bir sisteme inanmış olmalarıdır. Genelde, bu inanç sistemlerinden herbirine mensup insan sayısı birbirlerinden farklı ise de, biz bir hesaplama yapmak için, tüm insanlığın yaklaşık 100 farklı inanç sistemine eşit olarak dağıtıldığını varsayıp, şu soruyu soralım ve cevabını arayalım: Her inanç sistemi, bir diğerinden az veya çok farklı olduğuna, ama yaratıcı güçün sistemi tek bir tane olacağına göre, bu inanç sistemlerinden hangisi, yaratıcının sistemini en iyi ve en doğru yorumlayandır? Her hangi birini "doğru" olarak kabul edecek olursak, diğer 99'u yanlış olmak zorunda olacağına göre, hangisi "doğrudur"? Bu hesaba göre, dünyamızdaki her 100 kişiden  en az 99'u yanlış yolda olmak zorundadır ki, bu da, inanç sistemlerinden herhangi birinin gerçekten yaratıcının sistemine uygun olduğunu varsaymak koşuluyla geçerlidir! Ya inanç sistemlerinden hiç biri tam olarak yaratıcının sistemini yansıtmıyorsa, o zaman tüm insanlık yanılgı içinde bulunuyor demektir. Acaba hangi durum gerçeği yansıtmaktadır?
Diğer taraftan, bir insanın her hangi bir sisteme katı ve kesinkes inanması, o kişinin o hususta önyargılı olmasını gerektirir. Önyargılı bir insan ise, o konuda başka türlü fikirleri olan insanlarla o hususlarda asla anlaşamaz! İşte, dogmatik dediğimiz, katı ve değişmez kuralları olan sistemlere bağlılık, insanlar arasında karşılıklı anlayış olanaklarının oluşturulmasına, bu nedenle engel teşkil etmektedir.
Bir insanın, dünya ve evrendeki tüm olayları ve gelişimleri dikkate almadan, illa benim inancım "doğrudur" demesi, akıl ve mantığa uygun bir davranış değildir; her insan üzerinde yaşadığı bu dünadaki tüm olaylar ve gelişimler hakkında, kendini yeterli bilgi ile donatıp, objektif bir değerlendirme yapıp, kararını ondan sonra vermek zorundadır. Yeterli bilgisi olmayan veya yeterli bilgiyi derleyemeyen bir insanın, başkalarının ağzına bakarak, veya başkalarına uyarak bir karar vermesi doğru değildir. İşte, insanlığın başına ne gelmişse, sırf bu yüzden gelmiştir: İnsanlar bizzat bilgi sahibi olmadan, başkalarına uyarak hayatlarını yönlendirmişlerdir! Elbette, her insanın, dünyadaki tüm görüşleri ve bilgileri derlemesi ve değerlendirmesi mümkün değildir. Bu durumdaki insanların yapacağı tek doğru iş, katı fikirli olmayıp, kendilerine "doğru" diye benimsetilen görüşün, "doğru" olmayabileceğini de akıllarının bir köşesinde bulundurmaları ve sadece belirli bir görüş sahibini değil, mümkün olduğunca çok farklı görüş sahiplerini de dinleyerek, kafalarında bu görüşleri birbirleriyle kıyaslayarak, bir karara varmaya çalışmalarıdır. Ancak bu şekilde, yani, katı fikirli ve görüşlü olmadan, başka düşünce ve fikirlere de açık olabilen insanlar, zamanla "doğruya" yaklaşabililer.
Bir insanın kafasındaki bilgilerin hepsi "doğru" değilse, yani bir kısmı doğru iken, bir kısmı yanlış ise, ama kişi bu fikirlerin hepsine katı olarak bağlı ise, ne olur? Olacak olan şudur: Kişinin mantıksal değerlendirme sistemi 'çarpıtılmış' olur; yani kişiler "çarpık mantıklı" olurlar ve çelişki içinde yaşarlar. Bir örnekle açıklayalım:
Çoğu ana-baba, çocuk planlaması yapmaz ve kendilerini etkileyen "yaşam dürtüsünün" de etkisi altında, ama bazan da isteyerek, bir sürü çocuk dünyaya getirirler. Bu çocukları dünyaya getirirken, onların gelecekleri konusunda ayrıntılı bir planlama yapmazlar ve "Onları veren Allah, elbette onların rızkını da verir" düşüncesini taşırlar. Diğer taraftan çocuklar büyüyüp, iş (aş, eş, vs.) istediklerinde, bu sefer "devlet babanın" (veya bir başka babanın) kapısını çalarak, çocuklarına bir iş aramaya başlarlar. Halbuki devlet daha önce vatandaşları uyarmış, nüfus planlaması yapmalarını istemiştir; iş olanaklarının kıtlığını anlatmıştır. Ama vatandaş, çocuk yapımında bu işi "Allah'la" hallederken ve rızkını da ondan beklerken, çocuk büyüyüp bir iş istediğinde, işi "Allah'tan" değil, bir başka "babadan" istemektedir. Peki vatandaş burada yaptığı mantıksızlığın farkında mıdır? Vatandaşın kafasında, ne "Allah", ne de "devlet" kavramları konusunda kesin tanımlı bilgiler vardır; vatandaşın kafasındaki bilgiler karma\karışık, ve birbirleriyle çelişkilidirler!
Bir başka örnek: Günümüz dünyasında, devletler arası ilişkiler çok artmıştır, çünkü iletişim ve ulaşım öylesine gelişmiştir ki, dünyanın her köşesi ile anında haberleşmek, oralara istenilen mesajı iletmek mümkündür, bir kaç saat içinde, eskiden bir köyden diğer köye ancak gidilebilecek bir zaman diliminde, dünyanın en uzak diyarına ulaşmak olasıdır. Durum böyle olunca, bir devletin içinde olup biten olaylar, dolaylı veya dolaysız şekilde, bir başka devleti ve onun vatandaşlarını etkileyebilmektedir. Çoğu devlet adamı veya yöneticisi, çağın bu teknolojik gelişimleri karşısında, kendi ülkesinin de, dünya genelindeki bu yeniliklerden yararlanmasını istemekte, dolayısıyla, dünya ile bütünleşmeye, yani "globalleşmeye" taraf görünmektedir. Yani bazı devlet adamları, hem dış dünya ile bir bütünleşmeye yanaşmaktadırlar, hem de "dış dünyanın" kendi içinde olup biten bazı olaylara karışmak istemesi durumunda, "Bu olay benim kendi iç sorunum, sen ona karışamazsın" savını ileri sürmekteler. İşte, mantık çarpıklığı burada başlamaktadır; ama kişiler bu mantık çarpıklıklarının hiç farkında değilerdir (çünkü farkında olsalar yapmazlardı).  Doğadaki sistem bellidir, ve doğa bilimsel kurallar çerçevesinde işlemektedir. Ya kendinizi tamamen kapatır, kapalı bir sistem içinde, "kendi kurallarınızla" yaşarsınız; ya da, açık bir sistemde yaşmayı kabul ediyorsanız, yani kendi dışınızdakilerle de ilişki ve alış-veriş istiyorsanız, o zaman o dış sistemden etkilenmeyi de kabule etmeye razı olacaksınız. İşte bu durumda, sadece bigi ve mantığın kuralları geçerli olacaktır: Kimin sistemi (yasaları, gelenekleri, kuralları, vs.) daha çok akla ve mantığa uygunsa, onu kabul etmek zorundasınız.
(Bu konuda daha fazla ayrıntı için "Mantık dışı düşünce ve davranışların nedenleri" başlıklı bölüme bakınız.)
İnsanlarımızın çoğu, hem vücudumuzun hücrelerden oluşmuş ve hücrelerin birer özel canlı  olduğunu bilir; hem, vücudumuza canlılık veren şeyin ayrı bir 'ruh' olduğunu kabul edip, vücutla ruhu birbirinden ayrı kabul eder, yani hücreler arası etkileşimlerle 'ruh' arasındaki özdeşliği düşünemez.
İşte, mantık çarpıklığı burada başlar: Kişi, kafasındaki bilgilerin birbirleriyle çelişki içinde olduğunu farkedemeyecek derecede 'çarpık mantıklıdır'. Konuyu biraz daha açalım. Dikkat edin, "hücreler canlıdır" deniliyor; ama "can", hücrelerin dışında aranıyor! Şimdi bakalım; bize canlılık veren, içimizdeki hücrelerimiz mi, yoksa  içimizde ayrı bir 'can' mı var? Bunun saptanması için, herhangi bir hastalığımızı irdeleyelim. Ama önce bir tanım yapalım: Vücut denilen şey, özel bir sıvı ortamında yaşamaya mecbur hücrelere, bu özel sıvı ortamını sağlamaya yönelik olarak, hücreler tarafından oluşturulmuş bir kılıftır! Şimdi, örnek olarak şeker hastalığını ele alalım. Bu hastalıkta, bir vücut sıvısı olan kandaki glikoz şekeri oranı belirli bir sınır içinde kalmayıp, çok artar veya azalır; bunun sonucu olarak da, insan hastalanır, hatta komaya girip ölebilir. Peki, şeker bir zehir değil, tersine, hücrelerin en sevdikleri temel besindir; öyleyse neden hastalanıyor ve neden komaya giriyoruz? Hem, 'komaya girmek' ne demek? Bunun daha anlaşılır bir ifadesi ve yorumu yok mu? Var, ve şöyle:  Aynen insanların oluşturduğu toplumsal hayat sisteminde olduğu gibi, vücut içindeki hücreler kolonisinde de, hücreler kendi aralarında iş bölümüne ve dayanışmaya girmişlerdir ve beyin denilen bir organdaki hücreler gurubunca yönetilip, yönlendirilirler.
Pankreasda yeterli insülin üretilmezse, glikoz gibi şekerli maddeleri kullanamayan vücut, gerekli enerjisini vücuttaki yağları yakarak karşılar. Yağların yakılması sırasında vücutta keton maddeleri birikmeye başlar. Bu da kanın asit-alkali dengesini bozarak hastanın komaya girmesine neden olur. Yani organlar arasındaki düzen bozulduğunda hücreler arası haberleşme ve etkileşim sekteye uğrar; yani hücrelerin birbirleriyle iletişimi kesikliğe uğrar. İşte 'koma' durumu budur. (Kafaya bir balyozla vurulduğunda, veyahut damardan bir uyuşturucu verilerek sinir hücreleri arası bağlantı sistemi kesildiğinde de olan olay aynıdır: Hücreler arası iletişim kesikliğe uğratılmıştır).
Kısacası, ruhsal değişikliklerimiz, vücut sıvısı içindeki kimyasal bileşim değişimleridir: Neşeliyken vücut sıvımızın bileşimi değişiktir, kederliyken bir başkadır, korktuğumuzda başkadır, bayıldığımızda yine bir başkadır. 
Şimdi olayı bir de vücut içinde tek bir can varsayarak açıklamaya çalışın ve şu sorulara cevap verin: Komadaki insan nefes alır, kalbi çalışır, ama konuşmaz, gülmez, yürümez, ağlamaz, sevinmez, üzülmez, vs.; peki, tek bir can, parçalara mı ayrıldı ki, nefes alıyor, ama konuşmuyur, yani konuşma kısmı yok mu  oldu? Evet, parçalara ayrılmış olması gerekiyor; ki, bu parçalara ayırma işlemi de, organlardan başlayarak, taa hücrelere kadar gider!
Sorular çoğaltılabilir: Hücrelerin "canı" ile, vücudun "canı" arasında ne gibi bir ilişki vardır? Hücreler birer can olduklarına göre, bu canlar birbirleriyle nasıl konuşur ve anlaşırlar? Bu "konuşmalar", vücut "canı" tarafından nasıl algılanır? İnsan kendisini gerçeğe uygun yapısallaşma sistemi içinde görüp, öyle değerlendirmeye alışmamışsa, yukarıdaki türde sorulara hiç doğru ve mantıklı bir yanıt veremez; veremediği için de, ne güldüğü zaman vücudunun içindeki hücreler arasında ne tür bir etkileşim olduğunu bilir, ne korktuğu zaman vücudunda neler olup bittiğinin, ne de vücudundaki bu hücrelerin beyin tarafından nasıl yönetildiğinin ve vücut denilen kılıfın, vücut dışı "dünya" ile  ilişkilerinin nasıl sağlandığının bilincindedir.
Peki, vücut içindeki hücrelerin dış ortamla ilişkileri nasıl olmalı ki, vücut en iyi ve sağlıklı şekilde yaşasın? Kendisini doğadaki gerçek yapısallaşma sistemi içinde görüp değerlendirmeye alışmamış bir insan, beynininin nasıl çalıştığını bilmediğinden, bu sorunun cevabını da bilmez, ve bu nedenle de başı bir türlü dertlerden ve çeşitli türlerde hastalıklardan kurtulmaz!  
Beş yüz veya bin yıl öncelerinde atalarımızın, vücut içindeki "canlılık" unsurunu "ruh" diye adlandırdıkları bir kavrama bağlamaları ve ruhla bedeni birbirinden ayrı düşünmeleri doğal ve mantıklıdır, çünkü onlar vücudumuz içinde hücre dediğimiz trilyonlarca minicik yaratık barındırıldığını bilmiyorlardı. Bu trilyonlarca minicik canlının birbirleriyle iletişim içinde olduklarını; birbirleriyle 'konuştuklarını', karşìlìklì yardìmlaşma içinde olduklarìnì hiç mi hiç bilemezlerdi. Dolayısıyla, atalarımızın, canlılığı, 'ruh' dedikleri bilinmez ve anlaşılmaz bir kavramla açıklamaları çok doğaldı. Peki ya bugünün insanları bizlere ne demeli? Hem vücudumuz içınde trilyonlarca minicik yaratık barındırıldığını, bunların birbirleriyle 'konuştuklarını', alış-veriş yaptıklarını biliyoruz, hem 'ruh' kavramını hala binlerce yıl önceleri atalarımızın kullandığı muğlak anlamıyla kullanmaya devam ediyoruz. İşte, mantık çarpıklığımız buradadır. Atalarımız mantıksız değillerdi, çünkü onların ellerindeki veriler o kadardı; ama bizler mantıksızlık yapıyoruz.
Bizlerdeki bu mantıksızlık o derece yaygın ki, doktorlarımız, biyologlarımız bile (bir kaç istisna dışında), sabah akşam hücre kesip biçmelerine rağmen, hala bir-iki bin yıl öncesinin 'ruh' anlayışı ile insanlara (ve diğer canlılara) yaklaşıyorlar; onlar bile, vücudumuzu oluşturan hücrelerin bize canlılık veren tek unsur olduğunu, onların birbirleriyle 'konuşmalarının, etkileşmelerinin' bizlerin ruhsal durumunu oluşturduğunu fark edemiyorlar; onlar bile hala, hücrelerin dillerini, moleküllerin, iyonların mesajlarını öğrenme ve yorumlama çabası göstermeksizin, 500 - 1000 sene önceki, hücrelerden habersiz tıp bilginlerinin yaklaşımı ile hastalıklarımıza bakıyorlar! Bu maalesef çok acı bir durumdur, ama gerçektir.
Ruh sözcüğündeki kavram karmaşasına benzer durumlar daha bir çok sözcük için de söz konusudur. Örneğin 'melek' kavramı: Eski kitaplar ve belgeler incelenirse, 'melek' sözcüğünün de, bazen bir zararlı mikrop, bazen hücreler arası bir etkileşim türü, vs. gibi anlamlarda kullanıldığı anlaşılmaktadır. (Bu konu için, 'Mucizeler ve güncel yorumları' başlıklı Ek 5 bölümüne bakınız). Yine burada da sorun aynıdır; atalarımız  tek hücreli hayatı ve karşılıklı etkileşimlerini bilmedikleri için, vücudumuzda gerçekleşen hücreler arası savaşları ve bunların bize göre iyi veya kötü sonuçlarını, göremedikleri hayali bir 'melek' kavramıyla açıklamışlardır. Dolayısıyla, atalarımızın 'melek' kavramını kullanmaları doğal ve mantıklıdır; ama bizlerin hala bu kavramı, hem de anlamını hiç değiştirmeden, yani hücreleri aklımıza bile getirmeden kullanmamız, mantıksız bir davranışımızdır. Örneğin, ölüm, vücuttaki hücreler arası iletişim sisteminin bozulup dağılması ve "hücreler devletinin" son bulması olduğuna göre, "Azrail" ne olmuş olur?
İşte çağdaş olmak kavramının anlamı burada ortaya çıkar. Çağdaş olmak, veya çağı yakalamak demek,  her şeyi, yaşanılan çağdaki bilgiler ışığında, bigi ve mantığa uygun şekilde yeniden değerlendirmek ve ona göre davranmak demektir. Dolayısıyla, çağdaş olmak demek, çağdaş bilgiler ve gelişimler ışığında, gelenek ve göreneklerimizi yeniden gözden geçirip, bigi ve mantığa dayalı bir duruma getirmek demektir. Çağdaşlığın zıttı olan kavrama da 'gericilik' denir. Dolayısıyla, hiçbirimiz tamamen yüzde yüz çağdaş değilizdir; kimimiz % 70 çağdaşızdır, kimimiz % 5 çağdaşızdır; kimimiz daha az, kimimiz daha fazla.
İnsanlar, çağdaşlık oranlarına göre bilim ve teknolojik yenilikleri farklı farklı alanlarda kullanabilmektedirler. Örneğin gen teknolojisi ve mikrobiyolojik araştırma sonuçları, hem insanların çeşitli hastalıklarının tedavisinde kullanılmakta, hem düşmanca amaçlar için kullanılarak, kitlesel ölümlere ve hastalıklara yol açacak şekillerde kullanılabilmektedir. Çağdaşlık oranı yüksek bir insan, sadece kendisini ve yakın çevresini görüp değerlendiren değil, insanlığı ve diğer tüm alemi, canlılarıyla ve cansızlarıyla, dünya ölçeğinde bir ilişki içinde görüp değerlendirebilendir. Dolayısıyla, gerici bir zihniyetin elindeki çağdaş teknoloji, geri zekalı bir insanın elindeki makinalı tüfeğe dönüşür, kime, neden, ne zaman ateş edeceği belli olmaz. Onun için, çağdaşlaşmak, dünya ölçeğinde, tüm insanlık camiasında gerçekleşmek zorundadır. Bu gün, dünyada terör estiren insanların ellerindeki silahlar çağdaş teknoloji ürünüdür, ama bu insanları yönlendiren bilgiler, yani "kafaları  çağdışıdır"; onların kafalarında, 'İnsanlar hücrelerden, toplumlar ise insanlardan oluşur. İnsan içindeki hücreler birbirleriyle uyuşmak istemezlerse, insan hastalanır; toplum içindeki insanlar birbirleriyle anlaşmak istemezlerse, toplum hastalanır", veyahut, "Bir toplumda, insanlar birbirleriyle asgari müştereklerde birleşip, birbirleriyle işbirliği içinde yaşarlarsa, tüm katılanlar kazançlı çıkarlar; tersi olursa, yani insanlar birbirleriyle asgari müştereklerde birleşmeyip, birbirlerini yok etme eylemi içine girerlerse, her iki taraf da karşılıklı olarak birbirine zarar vermekle vakitlerini geçireceklerinden, her iki taraf da zararlı çıkar" çağdaş bilgisi yoktur. Aynı şekilde, çağdaş teknoloji ürünleri üreten ve bunları tüm dünyaya dağıtan çoğu  develet veya şirket yöneticilerinin, ürünleri "çağdaş", ama kafaları, yani düşünce sistemleri "çağdışıdır". Sözün kısası, çağımız insanlığının mantığı  bu noktada kilitlenmektedir ve çağdaş bilgiler sentezinden yoksun olduğundan, bu açmaz karşısında aciz kalmaktadır. İnsanlar, hem çözüm aramakta, hem de kendi kafasındakilere uygun olmadığında, yeni fikirlere  karşı olmaktadır. Bu başlı başına bir mantık çarpıklığıdır. İşte, bu kitap, insan beyinlerine çağdaş bilgiler yerleştirmeye yönelik bir girişim ürünüdür. Kafalarındaki bilgileri çağdaşlaştırarak, mantıksal çelişkilerden kurtulmak isteyenler, okuyup değerlendirebilirler.
Sadece çağın getirdiği uçak, bilgisayar, lazer cihazı, uydu, vs. gibi yenilikleri almak, üretmek, kullanmak, ama düşünce ve davranış tarzımızda hiç bir değişikliğe taraftar olmadan, "Biz milli ve manevi değerlerimize bağlıyız, düşünce sistemimizin değiştirilmesine karşıyız" dersek, mantıksızlık yapmış oluruz. Şöyle ki: Bir insan veya toplum, muhafazakar kalmak istiyorsa, dışarıdan veya başkasından hiç birşey almamalıdır. Bir başkasının bulduğu yeni bir ulaşım aracından yararlanarak, eskiden bir yılda gidemediğin bir yere beş dakikada ulaşacaksın, başkasının bulduğu bir modern patlayıcıyı alıp, istediğin yerde bir patlatma yapabileceksin, ama kafandaki geleneksel düşünce sisteminde bir değişiklik yapmayacaksın ve "benim gibi düşünmeyen, benim inancıma karşı bir fikir ileri süren, bana hakaret etmiş sayılır ve katli vaciptir" mantığına dayanarak, dünyada modern silahlarla terör estireceksin! Bunda mantık var mıdır? Düşünce ve davranış sisteminde hiç bir yeniliğe açık olmayan, gelenek ve göreneklerine katı bir şekilde sarılarak, dış etkileşimlere karşı düşmanca bir tavır takınan bir kişi veya toplumun, dış dünyadan veya başka toplumlardan, hiç bir yeni teknoloji de almaması gerekir; muhafazakar olmayı ve kalmayı isteyen bir kişi veya toplum, atalarından devraldığı ok ve yayın dışına da çıkmamalıdır. Çünkü, çıktığı an, eline makinalı verilen, bigi ve mantıksal değerlendirmesi zayıf bir geri zekalı durumuna düşer. Yani kısacası, muhafazakar olacaksanız, her açıdan muhafazakar olmak zorundasınız: Dışarıdan, ne teknolojik yenilikler, ne de fikirsel yenilikler almayacaksınız; birini alıp, diğerine karşı çıkmak, çifte standar uygulamaktır; çifte standart uygulamak ise, mantık çarpıklığı ürünüdür, ve kafasındaki bilgiler birbirleriyle uyumsuz olan insanlarda yaygındır. Çoğu insanın mantığı öylesine çarpıktır ki, yukarıda açıklanan türlerde mantıksızlıklar yaptıklarının farkında bile değillerdir. Çoğu toplum, gelenek ve göreneklerine katı şekilde bağlı kalmayı bir onur veya namus meselesi sayar. İşin en acıklı ve kötü yanı da zaten burasıdır: Onur ve namus kavramları konularındaki mantıksal değerlendirme sistemleri de çarpıktır, yani içinde yaşadıkları doğal sisteme uygun değillerdir.
Peki, insanların mantıksal sistemleri neden bu kadar çarpık? İşte bu kitapta araştırılan konu budur. Taa tarihin en derin köklerine inilerek, bu konunun nedenleri araştırılmış ve belgeleriyle ortaya konulmuştur.
İçinde bulunduğumuz çağ, teknolojik düzeyiyle, dünyayı küçültüp, herkesin görüp gezeceği, yaşayabileceği tek bir ülke haline sokmuştur. Tüm insanlar bu teknolojik yenilikleri benimsemişlerdir ve kullanmaktadırlar, yani teknolojik yeniliklerde 'bir ortaklık, bir anlaşma ve uzlaşma' söz konusudur. Ama, tüm insanlık, sosyal konularda 'bir ortaklık, bir uzlaşma ve anlaşma' içine girmeye yanaşmamakta, her kes bu konuda, kendi "milli ve manevi değerlerine bağlı kalmakta direnmektedir". Her türlü önyargıdan uzak olarak, sadece bigi ve mantığa dayalı bir sistemde birleşip uzlaşmayı prensip olarak kabul etmeden, insan­lığın barış ve huzura kavuşması olanaksız görünmektedir. Bigi ve mantık, tüm insanlığın birbirleriyle karşılıklı olarak savaşarak, birbirlerinin yaptıklarını karşılıklı olarak yok edeceklerine, karşılıklı olarak birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma içine girerek, doğadaki zorluklara karşı ortak mücadeleye girmeleri halinde, tüm insanlığın daha kazançlı çıkacağını göstermektedir. Çağ, globalleşme çağıdır; globalleşme ise, tüm insanlık arası işbirliği ve dayanışmayı gerektirmektedir. Çağdaşlaşmak bu gün için bu anlama gelmektedir. Çağdaşlaşmak istiyorsak, tüm insanlıkla bütünleşmeye razı oluyoruz demektir. Tüm insanlığın bütünleşebileceği tek sistem ise, bigi ve mantık sistemidir, çünkü ancak o sayede karşılıklı anlaşma ve uzlaşma olanaklıdır. Bigi ve mantığın çarpık olduğu veya dışlandığı hiç bir sistem birleştirici, bütünleştirici olamaz.
Her toplumun, bir diğerinin gelenek ve göreneğinden, düşünce ve davranış sisteminden alabileceği yararlı çokşey vardır. Hiç bir toplum, sadece kendi milli ve manevi değerlerinin en doğru olduğunu sanmak aymazlığına düşmemelidir. Mademki başka bir toplumun ürettiği bir teknolojiyi aynen devralıyoruz, kullanıyoruz ve çağdaş teknolojik düzeyi yakalamaya çalışıyoruz, öyleyse, düşünce ve davranış tarzlarımızda da yeniliklere açık olmak, yararlı olanları devralmaya hazır olmak zorundayız. Burada uygulanacak tek kriter, bigi ve mantığa uygunluk olmalıdır. İşte bu şekilde çağdaşlaşıp, dünya ile bütünleşebiliriz. Küreselleşme, global bütünlük ancak böyle sağlanabilir. Bigi ve mantığa dayanmayan, körü körüne  bir inatçılık, zarardan başka birşey getirmez.
Canlıların düşünce ve davranışlarını yönlendiren, sinir  sistemlerindeki hücrelerdir; bu hücreler dış ortam hakkında "doğru" bilgiler, doğru gözlemler edinirlerse, "doğru karar" verebilirler, "yanlış" bilgiler, yanlış gözlemler edinirlerse, "yanlış kararlar" alırlar. Alınan kararların yarar veya zararını tüm "vücut", yani tüm "hücreler kolonisi" çeker. Biz insanlar, içinde veya üzerinde yaşadığımız dış dünya hakkında, beynimizdeki hücrelere ne kadar doğru bilgiler veriyoruz? Daha bir-iki asır öncesine kadar beynimizdeki hücrelere, yaşadığımız ortam koşullarını tanıtırken, bazı insanların "köle", bazı insanların "efendi" olarak doğduğunu öğretiyorduk; ve o beyinlerdeki zavallı hücreler, bu bilgileri "doğru" olarak kabul ettiklerinden, yaptıkları mantıksal değerlendirme sonucunda, kendilerinin ya "köle", ya "efendi" olduğunu kabul ediyorlardı! Yine, daha bir-iki asır öncesine kadar, dünyamızın düz olduğunu; gökte bir katı gökkubbe bulunduğunu ve bunun geçilemez olduğunu; bütün canlıların bir defada yaratıldığını ve onlarda bir değişim veya evrim olmadığını; vücuda canlılık verenşeyin, "ruh" dediğimiz ve ne olduğunu bilemediğimiz birşey olduğunu; cinleri, canavarları, perileri, vs., öğretiyorduk ve hala da kısmen öğretiyoruz. Peki bunların hangileri çağdaş bilimsel bir süzgeçten geçirilerek beynimizdeki hücrelere "doğru" diye öğretiliyor? Peki beyindeki zavallı hücreler, kendilerine "doğru" diye bu bilgiler iletilmişse, ve üstelik bu bilgilerin "doğruluğundan  asla şüphe etmemesi, şüphelenirse, 'öteki bir başka dünyada' çok kötü şekilde cezalandırılacağı"şantajı da eklendiyse, o hücreler nasıl başka türlü davranıp, nasıl başka türlü karar versinler? Bu tür hücrelerden nasıl "mantıklı" kararlar vermeleri beklenebilir? İşte, bir beyine, içinde yaşanılan ortam hakkında, o ortamdaki verileri ve durumları, gerçeğe uygunşekilde hücrelerinize aktarmıyorsanız, o hücreleri yanlış bilgilendirmiş olursunuz; dolayısıyla, hücrelerin alacakları kararlar, dış dünya koşullarına uygun olmazlar; bundan da o canlı zarar görür. Beyinlerimize yerleştirlilen ve doğal sisteme uygun olmayan her bilgi, o beyin için bir "beyin kirliliği" oluşturur, ve mantık çarpıklığı dediğimiz en yaygın sosyal hastalığın ana nedeni bu tür yanılgılardır. Atalarımızdan kalan bir geleneğe uygun olarak, "evrim" diye birşey yoktur diyoruz, ve beynimizdeki hücrelere hala böyle belletiyoruz. Atalarımız böyle bir fikri ileri sürdüklerinde, sadece yaya olarak görüp gezebildikleri bir kaç yüz kilometrelik mesafeler arasındaki canlılara bakarak bu yoruma varmışlardı; bu fikir, onların zamanındaki verilere göre mantıklı sayılır. Peki, bizler bu gün, dünyanın her köşesine bir iki saatte ulaşabilecek bir teknolojik düzeyde iken, ve hala "canlılar arasında evrim yoktur" derken, acaba şu gözlemleri ve incelemeleri yaparak mı karar veriyoruz: Örneğin: Karadeniz bölgesinde kaç tane  kuş, kelebek, karınca, meyve, ot, vs. türü var ve bunlar nasıl besleniyorlar; Akdeniz Bölgesinde durum nasıl; Sibirya'da nasıl; Endonezya'da nasıl; Pasifikdeki adalarda nasıl; Amazon ormanlarında nasıl; Kongo ormanlarında nasıl? Peki, bu dağılım 100 veya 200 milyon yıl önceleri nasıldı? Hangi canlı türleri önce bir yörede ortaya çıktı, sonra başka bölgelere göç etti? Hangi canlı türleri birbirleriyle özdeş yaşam koşullarına sahipler? Bu araştırmaları yapmadan, evrim vardır veya yoktur demek, hangi mantıkla bağdaşır? Veyahut olaya şöyle yaklaşmışlar mıdır: Bir insan biri  anadan, biri babadan gelen iki hücrenin birleşmesi ve ondan sonra da sürekli olarak ikiye bölünmeyle çoğalıp yaklaşık 60 trilyona varan bir hücre toplumu oluşturması, ve de bu devasa hücre toplumunu bir arada tutacak gerekli iskelet donanımının adım adım üretilmesiyle oluştuğuna göre; bizim ana-babamızı oluşturan hücreler kimlerden geldi, onların ana-babalarınkiler kimlerden geldi, onların anababalarınkiler kimlerden? Böyle eskiye doğru gittikçe, atalarımızın dış görüntüsü acaba değişiklikler gösteriyor muydu? Acaba bu şekilde 50 milyon yıl geriye gitsek, atalarımız nasıl görünmüş olabilirler? Bir milyar yıl geri gitsek, atalarımız nasıl görünüyor olabilirler?
 Peki, günümüzde bu konuda fikir beyan eden kişilerden, hangileri bu konuda birşeyler yapmışlar ve neyi ne kadar biliyorlar? İşte, mantıksızlığımız buradadır: Önyargılı olarak, bize aktarılan bilgileri kesin doğru kabul edip, bir araştırma ve inceleme yapmadan, karar vermek! Yani, bu çağda yaşamamıza rağmen, sadece atalarımızın eski çağdaki bilgilerine dayanarak karar vermek, mantıksızlıktır, dolayısıyla çağdaş değil, çağdışı bir davranıştır. 
Mantıksız davrandığımız konular, o kadar çoktur ki, yaşadığımız  bu dünya hayatını rahat ve huzurlu birşekilde oluşturmaya yönelik bir uğraş içinde olmamız gerekirken, bu dünya hayatını çekilmez bir işkenceye dönüştürüp, mutlu bir hayatı, hayali bir "öteki dünyada" aramaya yönelmişizdir! Örneğini verelim:  Hem gelişmiş ülkelere bakıp, onlara imreniriz, bizler neden onlar kadar rahat ve zenginlik içinde yaşamıyoruz diye hayıflanırız; hem kendi düşünce ve inanç sistemimizin en doğru olduğuna inanırız. Akla gelenşu soruya ise mantıklı bir cevap bulamayız: Madem benim inanç ve düşünce sistemim doğru, öyleyese neden daha iyi bir hayat standardına sahip değilim? Bigi ve mantık, bu soruya, bu dünya hayatı sistemi içinde bir cevap gerektirir. Çünkü bizler bu dünya üzerinde yaşıyoruz, kurallarımız da bu dünyaya yönelik olmak zorundadır; her dünya sisteminin kuralları kendi içinde geçerlidir, birinin kurallarını ötekine uygulamaya kalkmak mantıksızlığın taa kendisidir.
Mantık çarpıklıklarının zararları bu kadarla kalmaz, daha da kötü sonuçları vardır. Şöyle ki: Mantıksızlık, düşünce sisteminde kopukluklara yol açacağından, hiç bir konuda olayları bir çok açıdan inceleyip değerlendirme ve uzun vadeli bir planlama yapa­bilme gibi yetenekler sağlıklı gelişemez; insanlar sadece günübirlik  planlamalar ve hedefler peşindedirler, geleceği görmeye çalışıp, planlama yapamazlar. Ayrıca, sorunlarının ve dertlerinin asıl nedenini kavramakta zorlukla karşılaşırlar ve genellikle de asıl nedeni bulamazlar. Bir örnek verelim:
Bir toplumun genel durumu ve gelişimi iyi değilse, sorun, o toplumun yönetim ve işletim sisteminde olmak zorundadır. Toplumlarda yönetim şekli, yaklaşık yüz yıl öncelerine kadar, genellikle, monarşik dediğimiz krallık, sultanlık gibi tek bir kişinin sevk ve idaresine kalmıştı; bu krallar veya sultanlar, halk tarafından seçilmiyorlardı; onlar kendilerini, asil soylu ve ilahi gücü temsil hakkına sahip kişiler olarak görüyorlardı; ve bu hak da, o soy içinde atadan evladına geçecekşekilde bir sisteme oturtulmuşdu. Bu gibi toplumlardaki durum, baştaki sultanın kişiliğine bağlıdır; sultan çok iyi, bilgili,  kendini toplumla bütünleşmiş biri olarak gören biri ise, toplumun durumu iyiye gider; tersi durumda ise kötüye gider. Tarih kitapları, bunların her türlü örneğini vermektedir. Yine tarih kitaplarından çıkartılan bir sonuç vardır: Bu tip monarşik yönetimlerde, iyilerden çok kötüler egemen olmuşlardır; ve bu da doğaldır, çünkü, kendisini normal bir insan gibi görmeyen, yani halk dediği kesimi ikinci sınıf  yaratıklar olarak gören bir insan beyninin, hakir gördüğü halkına karşı ne kadar adil, ne kadar insaflı davranacağı ortadadır. İşte bu nedenden dolayı, toplumlar zaman içinde asil soyluluğu reddederek, kendileri kendilerini yönetmeye kalkmışlardır; bu tür yönetimşekline de demokrasi adını takmışlardır.
Demokratik sistem, bizim toplumumuzda, yaklaşık 70 yıllık bir geçmişe sahiptir, ve halk, bu süreç içinde, kendisini yönetecek halk temsilcilerini kendisi seçerek,  yönetim sistemini oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak, halk kendisini yönetecek kişileri kendisi bizzat seçtiği halde, yani yönetim mekanizmasının çarklarını döndürme erki kendisinde olduğu halde, yine de yönetimden şikayetçidir. Çünkü, mevcut seçim sistemimizde, adayların saptanması liderler sultası tarafından yapılıp, halktan, bunlar arasından seçim yapmaları istenmektedir. Bu durumda, halk kendi isteği doğrultusunda bir seçim yapmış olmamakta, tersine, liderler takımının listesini onaylamak zorunda bırakılmaktadır.
En iyi toplum yönetimi olarak, çağımızda 'demokrasi' yani 'halk  yönetimi' kabul edilir ve monarşik veya otoriter sistemin karşıtı olarak oluşturulmuş bir sistemdir. Monarşik (veya otoriter) sistem, liderlik prensibine dayanır. Tarihin eski dönemlerindeki   monarşilerde liderlerin ilahi gücü temsil ettiğine inanılır, yani liderlere 'tanrısal özlü insanlar" olarak bakılır ve bu nedenle de, yönetim atadan evladına miras kalır. Yakın dönemlerdeki bazı otoriter sistemlerde liderler, 'tanrısal özlü' veya 'ilahi güç temsilcisi' olarak görülmeseler bile, halkın gözünde onlar 'sıradan olmayan bir insan' olarak kabul edilirler. Yani halk kendisini, binlerce yıllık kölelik veya kulluk geleneği sonucu, hala 'ikinci sınıf bir insan' olarak kabul etmek alışkanlığından kurtaramamış olduğundan, bazı 'uyanıklar' kendilerini  'olağan üstü insan' veya lider olarak kabul ettirirler.
Demokrasi adı verilen yönetim sistemi, bu eski geleneksel yönetimşekillerinin mirası üzerinde kurulmuştur. Halk kendisini yönetecekleri kendisi seçer. Ama halk hala geleneksel "ikinci sınıf insanlık" duygusundan kurtulamamıştır ve bu nedenle yöneticilerini seçerken, "olağan üstü insan veya lider peşinden koşar. Yani, binlerce yıllık otoriter sistem alışkanlığı sonucu, bu sistem, dolaylı olarak demokrasiye yansıtılır. Üstelik 'çoğalmış' olarak yansır: Çoğalma ürünü ise, partilerdir; yani bir liderin görüşüne göre oluşturulan partiler türetilmiştir, ve bir sürü parti vardır. Monarşik sistem yumurtlamış, bir sürü parti ortaya çıkarıl­mıştır. Halk çoğunluğu hala yeterince vatandaşlık hakkının ne olduğunu anlayıp, toplumsal hayat sisteminin nasıl oluşturulacağı konusunda hiç bir fikir sahibi olmadığından, kah bir partinin lideri peşinden koşmakta, kah diğer bir parti liderine takılmakta, liderlerin kendileri de, demokrasi ile toplumun nasıl yönetileceği konusunda pek birşey bilmediklerinden, toplumsal hayat sistemleri çalkantılar içinde yalpalamaktadır. Acaba demokrasi­lerde partiler gerekli midirler, yoksa, otoriter sistemden, geleneksel mantık çarpıklığı nedeniyle türetilmiş yavrular mıdırlar? Bir durum değerlendirmesi yapalım: Bir sorun tartışılıyor ve bir karara varılması gerekiyor; örneğin,  'Avrupa Topluluğu ile birleşmeye gidelim mi, gitmeyelim mi?' Bu sorun karşısında, her parti içinde, hem "evet" diyenler var, hem "hayır" diyenler var. Peki, öyleyse parti ne işe yarıyor? Her konunun tartışılmasında, her parti içinde bölünme olacaksa, ki oluyor, o zaman partiye ne gerek var?  Sorunların tartışılmasında veya kararlar alınmasında bölünme niye oluyor? Çünkü çeşitli iş kolları veya meslek gurupları arasında çıkar çatışmaları oluşuyor. Öyleyse "karar meclisi" içinde sadece ve sadece iş ve meslek guruplarını temsilen üyeler bulunmalıdır ve seçimler de bu esasa göre düzenlenmelidir! Toplumsal hayat, çeşitli iş ve meslek gurupları arası işbirliği ve eşgüdüm sağlanmasına dayalı olduğuna göre, halk seçim yaparken, kendi iş veya mesleğini dikkate alarak, kendi meslek gurubunun temsilcisini seçmek zorunda olmalıdır. Bu bigi ve mantığın gereğidir. Ama, yukarıda kısaca değinildiği ve bu kitabın sonraki bölümlerinde nedenlerinin açıklanacağı üzere, insanların mantığı çarpıtılmış olduğundan, nedense demokrasilerde böyle bir kural pek benimsenmemiştir. Burada yürütülen mantıkta bir hata var mı? Elbette konu tartışmaya çok açıktır, ama, önyargısız yaklaşılma­lı, ve bigi ve mantık dışında bir kriter uygulanmamalıdır. Nitekim, parti sayısı ne kadar az ise, sistemler o kadar başarılı  görülmektedir.  Acaba tek bir parti olsa, daha başarılı olunmaz mı? Yukarıdaki irdelemeye bakılırsa, evet; nasılsa her konuda mecliste taraf ve karşı taraf olmak üzere iki gurup oluşuyor; öyleyse çok partiye ne gerek var?  Örneğin bir ülkede 10 parti bulunduğunu varsayalım; her parti bir veya iki defa denenecek olsa, dolayısıyla, ortalama olarak her parti 6-7 yıl iktidar olma olanağı bulsa, o toplumda 60 veya 70 yıl geçmiş olur; ve tüm bu süre, çeşitli  liderlerin görüşlerinin denenmesi ile geçirilmiş,  belki de tamamen kaybolmuş yıllar olacaktır.
İnsanların hücrelerden oluşması gibi, toplumlar da insanlardan oluşur. Hücrelerin dilini çözüp, onların birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını anlayıp, vücut dışı ortamla ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini bilmediğimizden, bir sürü gereksiz hastalığa neden olduğumuz gibi; toplumsal hayat sistemi oluşturmak için, beyinlerimizin nasıl programlanması, ne tür bilgilerle donatılması gerektiğini de bilmemekteyiz. Öyle ya, toplum aynen vücut gibi bir bütündür, ve onu oluşturan insanlar birbirleriyle uyum ve anlaşma içindelerse, toplum vardır; yoksa ortada toplum değil, "sürü" vardır.
Özetle, insanlar hücrelerden oluşurlar; hücrelerin birbirleriyle uyum içinde olmayışı ve anlaşamamaları, vucudumuzdaki hastalıkların ana nedenidir. Toplumlar insanlardan oluşurlar; insanların birbirleriyle uyum içinde olmayışları ve anlaşamamaları, toplumsal hastalıkların ana nedenidir! Bu doğa gerçeğinin insanlar tarafından benimsenip, gerekli düşünce ve davranış değişikliğinin yapılmaması, insanlarda  mantık çarpıklığına yol açmış, dolayısıyla hem kişi olarak bedensel rahatsızlıkların ana nedeni olmuş; hem de bir sürü toplumsal çarpıklığa sürüklemiştir: Trafik sistemimiz çarpıktır, eğitim sistemimiz çarpıktır, yasalarımız birbirleriyle çelişirler; inşaatlarımız, yolarımız çarpıktır, şehir planlamamız çarpıktır, vs. vs.. Çarpık olmayan neyimiz vardır ki? Tüm bu çarpıklıkların tek ortak nedeni ise, çağdaş bilgilere beyinlerimizi kapayıp, tüm yeni bilgileri, eski "kalıplara" uydurarak yaşamaya alışmış olmamızdır; yani kısacası, 'hayat felsefemiz, çağdaş değil, çağdışıdır'. Bu 'çağdışı olma' durumu, ilahi gücü yorumlamamızdan, yani tanrı anlayışımızdan başlar, ahlak, onur, milliyetçilik, asil soyluluk (adi soyluluk?), sevgi, şeytan, cin, canavar, vs. gibi sosyal yaşantımızı derinden etkileyen tüm kavramlarda mevcuttur. 
Belirli bir kent (veya devlet) içinde bir arada yaşayan bir insan gurubunun kafalarındaki bilgilerin doğru veya yanlışlığı, onların yaşam standardına bakılarak kestirilebilir. Şöyle ki: O  insan gurubu içinde çoğunluğun bigi ve mantığı sağlam ise, yani kafalarındaki bilgiler "doğru", dolayısıyla içinde yaşadıkları doğal ortama uygun ve tüm insanların ortak çıkarlarını hedefleyecek şekildeyse, o insanlar 'toplumsal hayat sisteminin' yararlarını farketmiş ve gerekli toplumsal örgütlenmeyi yapmış olmalılar. Dolayısıyla, o  kentin, yolları düzgündür, elektrik ve suşebekesi kusursuz çalışmaktadır; eğitim sistemi, tüm insanların birbirleriyle toplumsal bir bütünlük içinde yaşamalarının yararlarını ve yollarını araştırmaya yöneliktir; güvenlik sistemi kusursuz işlemektedir, tüm insanlar evlerinde ve dışarıda huzur ve güven içindedir, "yurtta sulh, cihanda sulh" kuralı ana görüşleridir; kentte işsiz yoktur, çünkü toplum nüfusu, kentin olanaklarının kaldırabileceği şekilde planlanmaktadır; vs.. Dünyada böyle bir kent veya devlet var mı? Olmadığına göre, hiç bir toplumun kafalarındaki bilgilerin "doğru" olduğunu iddia etmesine de hakkı yoktur. Bu kriterden gidilerek şu söylenebilir: Dünyadaki bazı toplumların kafalarında daha az yanlış bilgi var, bazılarınınkinde daha çok. Bu gün, hangi toplulukdaki insanların kafalarında  ana hedef olarak toplumsal bütünleşme ve kendini o toplumun bir üyesi olarak görme düşüncesi yatmaktadır?
"Bigi", bir insanın veya bir toplumun, sorunlarına çözüm bulabilme yeteneği olarak da tanımlanabilir. Diğer taraftan, "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz; Görünürşahsın rütbe-i aklı eserinden" özdeyişi tamamen gerçekleri yansıtır. Şimdi, ister bireysel bazda, ister toplumsal bazda, dünyadaki insanlara ve toplumsal yaşam standartlarına bakalım: Kimin "aklı ve mantığı" daha sağlam olmalı? Bigi ve mantığı sağlam olan bir insan veya toplum,  yaşadığı bu dünya üzerindeki hayatının anlamını da bilmeli. Bizler bu dünyada neden yaşıyoruz? YAŞAMDAKİ AMACIMIZ NEDİR?
Bir bitki veya  bir hayvan, neden gece gündüz durmadan büyümeye, gelişmeye, yavrular yetiştirmeye çalışır? Amacı nedir? Peki, bir insanın durmak bilmeden kazanç peşinde koşması, çocuklarını en iyişekilde eğitmek için uğraşması, evler, yollar arabalar, uçaklar uydular, vs. yapmasının nedeni nedir? Peki bu nedenler aynı bir dürtünün etkisi değil midir? Peki bu dürtü, yeryuvarında 3.5 milyar yıllık hayat tarihi boyunca süregelen  yaşam dürtüsü, yani, doğadaki enerji kaynaklarını biyokütleye dönüştürme eylemi değil midir?
Doğabilmsel verilerin ve bulguların artmasıyala, ruh denilen olgunun, vücut kılıfı içindeki hücreler arası etkileşim ürünü olduğu, biyolojik ve tıbbi olarak ispat edildikten sonra, yani hücreler arsı "konuşma ve alışveriş" olmadan, ruh denilen bir olgunun da olmayacağı kanıtlandıktan sonra, biz insanlar ne için yaşıyoruz? Hayatta ana hedefimiz ne olmalı?  Herkes çalışıp, para - pul, mal - mülk edinmeye uğraşıyor. Öyleyse, çocuklarımıza miras olarak, karşılıklı düşmanlık hisleri ile birlikte  bunları mı bırakmak daha büyük bir hizmet; yoksa, dostluk,  dayanışma ve iş birliği duygularının egemen olduğu, ama mal mülk katkısının az olduğu bir yaşam düzeni mi miras bırakmak daha büyük bir hizmet?
"Ben niye böyle düşünüyorum, sen niye şöyle düşünüyorsun, bir başka kültüre sahip başka bir insan neden bizden çok daha farklı düşünüyor?"
Bizlerin düşüncelerini oluşturan ve yönlendiren merkez beyin dediğimiz organ, dolayısıyla onun içindeki hücreler olduğuna göre, neden farklı farklı kafalar içindeki hücreler farklı farklı bir düşünce ve davranış sistemi oluşturuyorlar? Vücut dediğimiz bedenimiz, içinde barındırmak zorunda olduğu hücreler için bir kılıftır. Bu kılıf içinde ise, birbirleriyle karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği içinde yaşamayı kabul eden 60 trilyon kadar hücre, bir toplumsal bütünlük oluşturmuşlardır. Bu hücreler toplumunun yönetimi için ise, sinir hücreleri denilen özel bir hücreler gurubu oluşturulmuştur. Bu sinir hücreleri, bir taraftan temsil ettikleri organlardaki hücrelere kadar uzanıp, onlarla sürekli bir iletişim oluştururlarken, diğer uçları ile de, hepsi birbirleriyle bir bağlantı ağı içine girerek, hem karşılıklı "fikir" alış\verişi yapacak bir "konuşma" merkezi, hem de, aldıkları ortak kararları, yani oluşturdukları "yasa, yönetmelik, vs.yi" saklayacak bir bilgi deposu oluşturmuşlardır. Beyin adını verdiğimiz bu bilgi işlem  merkezı, vücudun tüm diğer bölgelerini de etkileyen en önemli organ olduğundan, çok özel bir korumaya alınmıştır: Başka hiç bir organ, kafatası gibi kapalı bir zırh içinde korunmazken, beyin böyle bir zırh içine alınmıştır. Veyahut, vücut sıvısı olan kan, her organın içine rahatça girip çıkarken, beyin içine neden giremez?
Beyin dediğimiz bu bilgi işlem merkezi, hem vücudun içindeki hücreler arası ilişkileri sağlamak, hem de vücut dışı ortamla, yani dış dünya ile olan ilişkileri düzenlemekle yükümlüdür. Beyindeki hücreler, dış dünya hakkındaki verileri, duyu organları dediğimiz, göz, kulak, burun, vs. gibi organlar vasıtasıyla elde ederler. Dolayısıyla, duyu organlarımızın direkt olarak algılayıp beyine aktardıkları bilgiler, beyinlerdeki bilgi deposunun çok büyük bir bölümünü oluştururlar ve dış dünyadaki nesneler, somut cisimler olduğu sürece, beyine aktarılan bilgilerde bir yanlışlık olması pek söz konusu değildir; çünkü hücreler bu bilgi aktarımlarını bizzat kendileri görerek, işiterek, duyarak, deneyerek, yorumlayarak yaparlar; işte, taş taştır, ışık ışıktır, su sudur. Normal bir insan, gözleri ile, dalga boyları milimetrenin yaklaşık binde biri ile sekiz binde biri arasında olan ışık dalgaları spektrumunu algılar; derisi ile bir milimetre ile milimetrenin binde biri arasındaki ısı dalgaları spektrumunu algılar; kulağı ile, dalga boyları 15 km ile 19000 km arasındaki ses dalgalarını algılar;  burnu ve dili ile, belirli bazı moleküllerı ayırt eder. Buna karşın bazı hayvanlar, insanların duya­mayacakları dalgaları, koklayamayacakları kokuları da algılayabilirler, çünkü onların duyu organlarının duyarlı oldukları spektrumlar, insanlarınkinden farklı olabilmektedir. Kısacası, bir insanın, somut olarak algılayıp, yanılmadan değerlendirebileceği doğa olayları ve görüntüleri çok sınırlıdır. Dolayısıyla insanlar, duyu organları ile direkt algılayıp, değerlendiremedikleri  doğa olayaları için soyut kavramlar üretmişlerdir. Örneğin, sapa sağlam bir insanın, bir tarafının aniden felç olması, yani o organı veya organları kontrol eden sinir sistemi hücreleri arasında bir iletişim kopukluğu olması durumu, bir "cin" çarpması olarak değerlendirilip, "cin" denilen görünmez bir yaratık tasarımına yol açmıştır; bigi ve mantık sistemi bozulup, yani beyindeki sinir hücreleri arasındaki normal bağlantı sistemlerindeki bir aksaklık sonucu, bazı bağlantıların bozulmasıyla oluşan bilgi işleme hatalarında, deli-dolu işler yapmaya başlayan bir insanın içine "şeytan" denilen bir görünmez yaratığın girip, bu olaylara neden olduğu düşüncesi geliştirilmiştir; vs.. Sonuçta, fiziksel olarak açıklanamayan bu tür olaylar için, "metafiziksel" kavramlar ve yorumlar oluşturulmasına başlanmıştır. Algılama ve ölçme spektrumu dar olan atalarımız için bu tür metafiziksel değerlendirme sistemlerinin oluşturulması normal bir durumdur.
Günümüzde durum epey değişmiştir: İnsanlar, duyu organlarının algılama spektrumu dışında kalan doğal sistem verilerini algılayacak ve ölçecek türde bir çok alet geliştirmiştir. Atalarımız eskiden gözleriyle milimetrenin onda veya yüzde birinden daha küçük hiç birşeyi görüp değerlendiremezken, günümüz insanları, atom dediğimiz en küçük temel elementlerin boyutlarını, özelliklerini, vs.yi ölçebilecek aletler yapmışlar, bunlar yardımıyla, hem bu temel parçacıklar arası etkileşimleri ve bu karşılıklı etkileşimlerin daha büyük üst yapılaşmalarda (örneğin hücreler gibi mikroskobik canlılarda, veya hücrelerin kombinasyonlarından oluşan insan, hayvan, bitki gibi yaratıklardaki) etkilerini ve sonuçlarını saptayabilir bir duruma gelmişlerdir. Durum böyle olunca, eskiden "metafiziksel" olarak üretilen bir çok kavram, günümüzde, fiziksel parametrelerle açıklanır hale gelmiştir. Dolayısıyla, atalarımızın "cin, şeytan, melek, vs." gibi korkuyla karşıladığı bir çok hayali kavram, günümüzde, ya vücudumuzdaki hücreler arası bir etkileşim, veya radyasyon, kokusuz bir gaz, duyu organlarınca algılanamyan bir molekül, vs. gibi vücuda dışarıdan etki eden bir faktör, vs. olabilmektedir.
Şimdi insanlık tarihini, onların bilgi deposu spektrumlarının genişliğine bakarak değerlendirirsek, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor:
*-Beş- on bin yıl öncelerinin insanları için:
1- Dünya'nın boyutu, görme mesafesi olan 25-30 km ile sınırlı (seyyahların aktardıkları görüşlerle bu boyut bazı insanlarda biraz daha geniş olabiliyor); bunun sonucu olarak, asırlar boyunca dünyamız, okyanus suları içinde ters dönmüş bir tabak gibi tasarlanmıştır.
2- Zaman kavramı, dünyanın geçmişi hakkında bilgileri, atalarının geçmişleri hakkında tutabildikleri şecereleriyle sınırlı ve dünyanın yaşı da, ilk atalarının ortaya çıkışından 6 gün öncesi; bunun sonucu, milyarlarca yıllık bir gelişim süreci gösteren, ve hala da sürekli bir değişim içinde olan  dünyamız, sabit ve değişmezşekilli olarak yorumlanmıştır.
3- Tasarlayabildikleri en küçük boyut, toz boyutu; dolayısıyla, mikroplar, moleküller, atomlar, radyasyonlar, vs. etkileri, 'cin, peri, melek,şeytan, vs.' gibi görünmez yaratıklar tasarımıyla açıklanıyor;
4- Canlılar arası genetik ilişkiler bilinmiyor; her canlı bağımsız olarak yaratılmış kabul ediliyor; bunun sonucu, kişiler kendilerini diğer canlılarla ekolojik bir ilişki yumağı içinde düşünemiyor.
Bunlara benzer dar spektrumlu bilgi birikimleri nedeniyle, insanlık asırlar boyu, çocuklarını eğitirken:
1- Üzerinde yaşadığımız dünyanın düz ve evrenin merkezinde olduğunu; herşeyin dünya etrafında döndüğünü onlara aşılamıştır; bunun sonucu insanlarda bu hususta  bir "bencillik" duygusu, yani "herşeyin onların dünyası etrafında döndüğü, evrendeki herşeyin, bu dünya için yaratılmış olduğu"şeklinde bir duygu birikimine neden olmuşlardır. Onların böyle tasarladıkları bir dünya görüşünün yıkılması çok zor olmuş, çok kanlı ve acılı olaylar yaşanmıştır;
2- Dünyanın ve evrenin oluşumları, gelişimleri ve yaşları hakkında verilen dar spektrumlu bilgiler, günümüz  okul sistemlerinde hala karşılıklı sürtüşmelerin oluşmasına neden olmaktadır;
3- Her canlının birbirinden bağımsız olarak yaratılmış olduğu, ve aralarında hiç bir genetik akrabalık ilişkisi olmadığı fikri, insanların doğadan kopuk ve doğaya düşmanca davranışlar içine girmesine neden olmuş ve günümüzde yaşanan ekolojik denge bozukluklarına yol açmıştır;
4- Canlılar arası akrabalık ilişkileri bir yana, insanlar, insan olarak da tek bir atadan kaynaklandığını sürekli hatırlayıp, tüm insanların bir bütün içinde birbirleriyle iyi ilişkiler içinde olmaları gerekliliğini çocuklarına öğreteceği yerde, "sen şu dindensin, sen şu soydansın, benim soyum daha asil, vs." gibi dar spektrumlu görüşlere saplanmış, çocuklarının ufuklarını buşekilde sınırlamış, onlarda dar çerçeveli "bencillik" duyguları oluşturmuşlardır. Sonuç, insanlar arası güvensizlik, karşılıklı düşmanlık, vs.. Bu dar spektrumlu görüşlerin ortadan kaldırılması da çok zor ve çok kanlı olacağa benziyor.
Kısacası, insanlar, dar spektrumlu değerlendirme olanakları nedeniyle, asırlar boyu kendilerini herşeyin merkezinde düşünüp, kendileri dışında kalan herşeyi küçümseme eğilimi içinde olmuşlardır. Biz insanlara göre, "Bizim dünyamız herşeyin merkezidir; bizim ırkımız en güçlüsüdür; bizim dinimiz en iyisidir; bizim düşüncelerimiz en doğrusudur; bizim babamız daha güçlüdür;, vs.." Bu 'ben-merkezcil düşünce sistemiyle eğitilen insanlar, hep kendilerini düşünüp, hep kendilerini haklı görme mantıksızlığı içine düşmüştür. Böylesine toplumsal bütünleşmeye ters bir eğitim sistemi ile yetiştirilen insanlar, birbirleriyle nasıl anlaşıp, uzlaşsınlar, ve huzurlu bir dünya kurulsun? Herkes "En büyük ben, en doğru düşünen ben, vs." bencilliği içindeyse, karşılıklı hoşgörü ve uzlaşma nasıl sağlansın?
Bir çocuk ana karnındayken, onun beynindeki hücrelerin dünyası, sulu bir ortamdan ibarettir. Çocuk doğduğunda, değişik bir ortama gelmenin stresini yaşar, ve günler geçip büyüdükçe duyu organları ile bu yeni dünya hakkında bilgiler toplamaya çalışır. Onun beynindeki hücreler, sadece kendilerini düşünürler; onlar hala basit hücre mantığını kullanırlar: Hücresel mantıkta, "saldır, ye!" veyahut "kaç, kurtul!" temel prensipleri egemendir.  Onun için çocuklar ya herşeyi ağızlarına alıp yemeğe çalışırlar, veya korktuklarında, o şeyden kurtulmaya uğraşırlar.
Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde, ailede artık tek kendisinin değil, başka kardeşlerinin, başka insanların da hak ve istekleri olabileceğini kabul edecek bir görüş açısı oluşturur. Bu, onun beynindeki hücreler sisteminde yeni programlar oluşturulması, bilgi spektrumunun genişletilmesi olgusu ile gerçekleştirilmiştir.
Çocuğun ufku, 9-10 yaşlarına doğru biraz daha genişler; başka ailelerin de bu dünyada yaşama hakkına sahip olduğunu anlar.
Görüldüğü üzere, herşey, insanların çevrelerine olan bakış açıları genişliğiyle orantılıdır; onlara, bizim ırkımı­zın en büyük, en güçlü olduğu; komşu ülke halkının kötü olduğu belletilirse, o kişi  komşu ülke toplumlarına düşmanca duygular beslemeye başlar. Komşu ülke halkı da aynı tür eğitim sistemi içindeyse, onların çocukları da bizlere aynı tür düşmanlık duyguları beslerler. Peki, bizler buşekilde 'ben-merkezcil' bir duygu altında çocuklarımızı eğiterek, onların bu dünya üzerindeki geleceklerini karartmış olmuyor muyuz? Bu durum, aileler arası 'kan davası' saçmalığının, uluslar arası boyuta taşınmasından başka birşey değildir, ve tek nedeni de, "ben-merkezcil' saplantılarımızdır.
Çocuklarımıza, insan ırkının diğer tüm canlılardan bağımsız olarak yaratılmış olduğu, tüm diğer canlıların insanların hizmetine verildiği  belletildiyse, böyle yetişen bir toplumda, insanlar, herşeyin kendileri etrafında döndüğü, diğer canlılara ne yapsalar yeri olduğu saplantısına kapılırlar. Bu tür bir 'ben-merkezcil' eğitim, "dünyanın evrenin merkezinde olduğu" örneğinde olduğu gibi, asırlardır sürdürülmektedir. Halbuki, günümüzde, genetik mühendisliği, canlılar arası genetik ilişkileri yeterince açıklığa kavuşturmuş, fareler, tavşanlar üzerinde deneyler yaparak, bir çok hastalığın çaresini onlar üzerinde deneyip, sonuçlarını insanlara aktarmıştır. Peki insan hastalıklarının tedavisinde, neden deney hayvanları olarak  fare, tavşan, maymun gibi hayvanlar kullanılıyor da, midye, karınca, tavuk, vs. gibi hayvanlar kullanılmıyor? Madem insan denilen ırk, tüm diğer canlılardan bağımsız yaratılmış, öyleyse, insanlar üzerinde etkili olması beklenen bir ilaç, herhangi bir başka canlı türünde de denenebilir olmalı. Neden illa memeli hayvanlar gurubu üzerinde deneniyor? Nedeni gayet açıktır: Bir canlı, kökensel olarak ne kadar bir diğerine yakınsa, onlar arasında genetik benzerlik o kadar yakındır, dolayısıyla ilaçlar aynı etkiyi gösterebilirler.
Görüldüğü üzere, insanların beyinlerinde oluşturulacak bilgi deposu spektrumu, ne kadar somut verilerle beslenip, onlara dayalı olarak yorum yapılabiliyorsa, o beyinlerin alacağı kararlar o kadar sağlam oluyor. Dört-beş asır öncesine kadar, soyut bilgilere göre davranıp, "Dünyamız evrenin merkezindedir" derken, duyu organlarımızın spektrumu çeşitli aletlerle genişletilip, uzay hakkında somut veriler edinildikten sonra, asırlar boyu süren bu saplantıdan insanlık, çok zor ve kanlı da olsa, kurtulabilmiştir. Aynı şekilde, genetik mühendisliği aygıtları, canlılar arası genetik akrabalık ilişkilerini açık seçik ortaya koymaktadır; ve bu durum da, insanın özel olarak tüm diğer canlılardan farklı olarak değil, tersine onlarla genetik akrabalık ilişkileri içinde yaratılmış olduğunun somut delilleridir, ve paleontolojik fosil bulgularla da desteklenmektedir. Artık insanların katı görüşlü olmaktan vaz geçip, çocuklarını soyut bilgilerle değil, somut bilgilerle yetiştirmeleri vazgeçilmez olmuştur.
Dünya bir bütündür, ve üzerinde yaşayan tüm insanlık, tüm diğer canlılarla bu dünya gemisi üzerindedir. Bu gemi kirlenirse, zehirlenirse bundan tüm insanlık zarar görecektir; bu gemi üzerinde yangınlarla, kirletmelerle doğal servetler azaltılır, yok edilirse, bunun zararını tüm insanlar çekecektir; bu gemi üzerinde çeşitli toplumlar, 'ben- merkezcil' saplantıları nedeniyle karşılıklı kavga ve savaşlarla, doğal sisteme zarar verdikçe, bundan tüm insanlık nasibini alacaktır, çünkü yok edilen, yakılan, bu dünyanın ortak bütçesinden gitmektedir. Çağ globalleşmeyi, ve ben- merkezcil saplantılardan kurtulmayı zorunlu kılmaktadır. Bunu için, duyu organlarınızın algıladığı spektrumu, çağdaş aletlerle destekleyip, beyinlerinizdeki bilgi deposunu, eski, çağdışı, soyut kavramlarla değil, çağdaş somut verilerle doldurmanız yeterlidir. Öyleyse beyninizdeki bilgilerden, soyut olanlarla değil, somut olanlarla işlem yapmak mutlu bir dünya düzeni kurmak için tek yol olarak görünmektedir. Soyut kavramlar kişiden kişiye farklı olabilirler ve bu nedenle onlar üzerinde anlaşmak ve uzlaşmak pek mümkün olmamaktadır; ama somut kavramlar, direkt gözlemlere ve veriler dayanırlar; herkes için aynıdırlar.
Görüldüğü üzere, beyine iletilen bilgiler soyut kavramlardan oluşuyorsa, işte orada yanlış aktarımlar başlayabilir; çünkü soyut kavramlar, başka insanların beyinlerinde oluşturulmuş, onlara has görüşler veya yorumlardır. Dolayı­sıyla, soyut kavramların aktarılmasında dikkatli olmak gerekir; bir çocuğa soyut bir kavram belletilirken, bu bilginin kesin olarak doğru olduğunu söyleyerek, o çocuğun beynindeki hücreleri bu konuda şartlandırmak doğru değildir; ya öğrettiğimiz kavram doğru değilse, işte o zaman biz o çocuğun bilgi işlem merkezini yanlış kararlar almaya yönlendirmiş olmaz mıyız? Bunun günahını kim çekecek, o masum çocukların suçları ne ki, beyinlerine gerçeklerle uyumlu olmayan bilgiler yüklendi ve onlar hayatları boyunca, bu yanlış bilgilere göre işlem yapmak zorunda kaldılar? 
Her insan doğduğunda, aynen diğer canlılar gibi, bir 'hayvan' olarak doğar; böyle yeni doğmuş biri, vahşi ortam­larda, hayvanlar arasında yetişecek olursa, aynen hayvanlar gibi davranır. Yeni doğan biri, kan, kin, intikam, kendisi gibi düşünmeyenlere tuzak kurma veya onlar hakkında asılsız ithamlarda bulunma, vs. gibi gelenek ve göreneklere sahip bir toplum içinde yetişiyorsa, o kişi de bu gelenekleri benimser. Şimdi toplumsal bütünleşmenin, hem de dünya ölçeğinde, tüm insanları kapsayacak şekilde bir toplumsal bütünleşmenin yararları konusunda hiç bir fikri olmayan, kendi gibi düşünmeyenleri düşman görüp, onlara çeşitli tuzaklar kuran, insan öldüren veya  insanları birbirlerine kötüleyerek çekiştirerek günlerini geçiren insanlar, acaba ne derecede insandır, ve insan hakları konusunda hangi  hakka sahip olabilirler? Öyleyse, her insansı yaratık insan olarak değerlendirilip, kendisine insanca muamele edilmesi hakkından yararlanamaz. Başka insanlara saygısı olmayan bir insanın, insan hakları peşinde olması, çifte standart uygulatan mantık çarpıklığından başka birşey değildir. Öyleyse, çocuklarımızın gelecekte insanca muamele görmelerini, ve birbirlerine insanca davranmalarını istiyorsak, onları evrensel ölçekte geniş bir ufukla, somut bilgilerle donatarak, birbirlerine saygılı insanlar olarak yetiştirmeliyiz.
İnsanlarımız eğitilirken, "hayat" dediğimiz soyut kavramdan ne anladığımız çok büyük önem taşımaktadır. Hayatın anlamını, somut verilere dayandırırsak, daha gerçekçi bir düşünce ve davranış içine girebiliriz. Kişiden kişiye değişen soyut bir hayat kavramı, her insanda farklı bir yaşam hedefi oluşturur.; Bunun sonucu, kimimiz daha çok para, mal, mülk edinme; kimimiz daha çok yeme; kimimiz daha çok çocuk yapma; kimimiz daha çok tanınma veşöhret; kimimiz kendini şu veya bu alanda ıspatlama; vs., gibi hedefler peşinde koşarız. Ben- merkezcil eğitim sistemi, insan dediğimiz bireylerin, kendilerini toplumsal bütünlük içinde birer öge olarak, birer "toplum hücresi" olarak kabul etmelerine engel oluştururlar. Dolayısıyla, ben-merkezcil eğitim sistemi, kanserojen hücre yetiştirmeyle aynı doğrultudadır. Bu nedenle, hayat dediğimiz olgunun yeryuvarı tarihi boyunca gösterdiği gelişim aşamalarından yararlanarak hayata bir anlam verebiliyorsak, bu en somut hayat görüşü olabilir. Ve bu kitapta, hayatın bu tarihsel gelişiminden oluşturulan verilere dayanılarak hayata bir anlam verilmeye çalışılmış, yani hayat soyut değil, somut olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Evet yaşamdaki amacımız nedir? Ölümünüzden sonra, cemaat huzurunda sorulduğunda, sizin hakkınızda kişilerin ne demeleri sizin yakınlarınızın veya çocuklarınızın hoşunuza gider? Öldükten sonra nasıl anılmak istersiniz? İşte, bu soruya verebileceğiniz yanıt, hayatın gerçek anlamını ve hedefini oluşturacaktır!
Bu kitapta, hayali (soyut) değil, somut bilimsel  verilere dayalı olarak, toplumsal hayat örgütlenmesine tamamen yeni bir yaklaşım getirilmiştir. "Bizden adam olmaz! Bu kafayı değiştirmedikçe bir yere varamayız! vs."  diyenlerin bilgilerine sunuyoruz: Kafa değiştirmek demek, beyinleri yeniden programlamak demektir. Bu da, beyinlerimizdeki çağdışı bilgileri silip, çağdaş bilgilerle yeniden yüklemekle gerçekleştirilebilir! Evet, bizden pekala "adam olur", hem de dünyada daha bir eşi ve benzeri henüz olamayan, dört dörtlük bir toplum, ama beyinlerimizi yeniden programlama cesaretini kendimizde bulursak, veyahut en azından, çocuklarımızın beyinlerini çağdışı değil, (yukarıda tanımlanan anlamıyla) çağdaş bilgilerle doldurursak!
İşte yanlış bir yolda olduğumuzu hissedip de, doğru yol ve yöntemin ne olduğunu kestiremiyenlere, tamamen bigi ve mantığa dayandırılmış bir yapısallaşma modeli! Lütfen okuyun ve değerlendirin; hatalı yönler mutlaka vardır, çünkü bu kitabın yazarının kafasında da hala çelişkili bilgiler vardır, dolayısıyla onda da elbette  mantık çarpıklığı vardır. İşte bu nedenle "toplumsal mantığa" hitap edilmektedir: Birbirlerimizin mantık çarpıklıklarını, ancak  mantığa dayalı karşılıklı tartışmalarla ortadan kaldırabiliriz! Amaç budur.
Bu kitapta, doğabilimsel verilerden gidilerek, yorumlar ve sentezler yapılmıştır. Yapılan yorum veya sentezlerin hepsinin doğru olduğu iddia edilmemektedir; iddia edilen tek ana  konuşudur: Bizler, bu dünya üzerinde yaşayan insanlar olarak, bu dünya ve doğada egemen olan doğa yasalarına ve kurallarına uyumlu olarak yaşamak zorundayız. Üzerinde yaşadığımız bu doğada,  belirli doğa yasaları ve sistemleri vardır ve insanlar da, oluşturacakları toplumsal hayat sistemi örgütlenmesinde, bu doğa yasalarına ve sistemlerine uygun bir yapısallaşmaya gitmek, bu doğa kurallarından yararlanarak sorunlarına çözüm bulmak zorundadır, çünkü, insanların oluşturacağı toplumsal birimler de, bu doğanın bir parçası olacaktır, dolayısıyla doğal sisteme ters kurallar içermemelidir! İnsanların oluşturdukları toplumsal sistemler, bu doğal sisteme uygun olmazlarsa, işler iyi yürümez, sistemde aksaklıklar, boşluklar oluşur; doğada da boşluklar herhangi birşekilde doldurulmak zorunda olduklarından, mevcut toplumsal sisteme aykırı düşen bir sürü olgu ortaya çıkar: Mafya, anarşi, terör, kaçakçılık, yasa dışı davranışlar, vs. bu tür toplumsal sistem bozukluklarının, başka tür yozlaşmalarla doldurulması olayından başka birşey değillerdir. Evet, iddia edilen tek temel görüş budur. Bu temel görüşte tüm insanlar birleştikten sonra, çözüm kolaylaşır: çünkü ondan sonrası, bigi ve mantığa dayalı olarak, doğal  bilimsel verilerin sentezi ve yorumlamasına kalır ki, bu konuda, bilim adamları arasında sağlanacak asgari müşterekler, insanlığın daha huzurlu ve mutlu bir dünyaya ulaşmasına yeterli olacaktır.
Allah veya yaratıcı gücü, tüm bu dünyayı ve evreni ve bunlara ait alt sistemleri oluşturan ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen büyük güç olarak tanımlarsanız, doğa yasalarını ve kurallarını, Allah'ın deşifre edilebilen mesajları olarak yorumlamak zorundasınız; şayet yaratıcı bir güç olarak Allah'a inanıyorsanız, bu kitapta iddia edilen temel görüşe saygı duyup, ona uymak zorundasınız. Yok, Allah'a inanmıyorsanız, üzerinde yaşadığınız doğanın belirli yasaları ve kuralları vardır, o zaman,  bunlara uymak zorundasınız. Yani, sözün kısası, ister İNANAN bir kişi olun, ister İNANMAYAN, yukarıdaki temel görüş herkes için bağlayıcıdır. Dolayısıyla, her kim olursanız olun, şayet İNSANIM diyorsanız, ve TOPLUMSAL BİR HAYAT SİSTEMİNDEN yana iseniz, bu kitaptaki görüşleri okuyup değerlendirmek zorundasınız!
Bir ana ve 8 ek bölümden oluşan bu araştırma raporunda, insanlığın neden, üzerinde yaşadığı doğal sisteme ters bir yaşam ve yönetim sistemine saplandığı araştırılmış, ve olanaklar ölçüsünde, doğal sisteme uygun bir yapısallaşmanın nasıl olabileceği konusunda bazı öneriler yapılmıştır ki, bu öneriler elbette tartışılmaya açıktırlar. Asıl amaç, insanlarımızın karar verme mekanizmasını etkileyen bilgi deposunu, soyut bilgilere dayalı olmaktan kurtarıp, insanların veri toplama spektrumunu genişleterek, somut bilgiler edinmesini sağlamak ve böylece daha isabetli kararlar alabilmesini kolaylaştırmaktır.
Ana bölümde, doğadaki yapısallaşma ve hayat sisteminin ana hatları verilmiş; bu doğal sistemin insanlar tarafından neden ve nasıl yanlış yorumlanmaya başlandığı tartışılmış; ve doğadaki sisteme uygun olarak toplumsal sorunların nasıl çözülebileceği irdelenmiş ve ilgili konularda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için, ek bölümlere atıflarda bulunulmuştur.
Ek 1 bölümünde, yeyuvarımızın tarih kitabı tanıtılıp, ana hatlarıyla canlılar aleminin yeryuvarındaki oluşum ve gelişim aşamaları özetlenmiştir.
Ek 2, "Hayat Nedir? Ruh Nedir?
Ek 3 bölümlerinde Beyin, İşleyişi ve Programlanması" gibi konular işlenmiştir.
Ek 4'de, Sümer toplumunun insanlık kültürünü etkileyen olumlu ve olumsuz mirasları konusunda daha ayrıntılı bilgiler sunulmuştur.
Ek 5'de, "Mucizeler ve güncel yorumları" başlığı altında, bazı doğal olayların nasıl yanlış yorumlandıklarına işaret edilmiştir.
Ek 6'da, "Mantık dışı düşünce ve davranışların nedenleri" tartışılmıştır.
Ek 7'de,  doğadaki sisteme uygun bir toplumsal hayat sisteminin ana parametreleri konusunda önerilerde bulunulmuştur.
Ek 8'de ise, bir sonuç değerlendirilmesi denenmiştir.

DOĞADAKİ SİSTEM, İNSANLARIMIZIN BU SİSTEME BAKIŞ AÇISI ve TOPLUMSAL SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNE YENİ BİR YAKLAŞIM
Önce, tüm insan toplumlarında yaygın olan, değişik boyutlarda bir kaç sorunu ortaya koyalım; sonra bu sorunların nedenlerini irdeleyelim ve daha sonra da tüm bu sorunların nasıl bir ortak formül ile çözülebileceğini ortaya koyalım.
. Sorunlarımızdan bir kaç örnek:
I- Günümüzde çoğu insan, aşırı iştahlı olmaktan kendini alıkoyamaz, ve gün geçtikçe şişmanlar; sonra da, "Benim ne günahım var da, bu kadar iştahlıyım ve şişmanlıyorum?" diye yakınır. Veyahut, aniden bir kalp yetmezliği ile karşılaşır, ve neden böyle bir hastalığa yakalandığından yakınır. 
II- Almancada "Allmende Dilemma (ikilemi)" denilen bir terim vardır ve bir toplumsal sorunu dile getirir. Sorun şudur: Bir toplumsal birimin (köy, kent, eyalet  gibi, büyük veya küçük bir yaşam kolonisinin) ortak bir gölü vardır, ve halkın önemli bir geçim kaynağını oluşturmaktadır. Balıkçılar avlanmaya çıktıklarında, herkes tutabileceği en fazla balığı yakalamaya çalışır; hatta her biri diğerinden daha fazla yakalayıp, daha kazançlı çıkmak ister. Bu insanların normal bir dürtüsüdür, herkes daha fazla kazanmak ister. Diğer taraftan, herkes kendisini bu yarışa kaptırdığından, gölde üreyecek balık miktarı gittikçe azalır ve gelecek senelerde o toplumdaki gerek balıkçılar, gerek onların hizmetlerine bağımlı olan tüm diğer insanlar aç kalmak durumunda kalırlar. Peki, "günah kimde"?
III- Bir arabaya bindiniz ve bir yere gidiyorsunuz; sizin bindiğiniz araba kurallara uygun yol alıp giderken, karşıdan biri son süratle sizin şeridinizde karşınıza çıkar ve size çarparak büyük bir kazaya neden olur. Sonuçta bir çok kişi ölür, büyük bir felaket yaşanır. Kazanın arkasından yakınmalar başlar: Hiç bir günahımız, hiç bir suçumuz olmadan yolda giderken, bu kaza neden başımıza geldi? Acaba gerçekten hiç bir suçumuz yok mu?
IV- Yaşadığımız toplum içinde, her gün patlayacak gibiyiz; bu gün nüfus dairesinde olan bir olay, yarın tapu işlemleriyle ilgili bir olay, bir başka gün bir devlet memuruyla veya sıradan bir vatandaş ile aramızda patlak veren bir anlaşmazlık, bir diğer gün faili meçhul bir olayın patlak vermesi ve faillerinin bir türlü yakalanamaması, vs., insanlarımızı çileden çıkartacak gibi olmaktadır. Peki neden?
V- Mevcut toplumsal yaşam sistemimizde, demokratik hak ve özgürlükler ilkesine dayanarak, hem çeşitli iş kollarındaki insanların sendikalaşmalarını istiyoruz, hem de bu sendikal örgütlerle yönetsel birimler arasında anlaşmazlık çıktığında, karşılıklı grev - lokavt uygulanması durumunda, tüm toplumsal hayatın felç olmasına yol açmış oluyoruz. Peki bu çelişkili durumu nasıl çözeceğiz? Buradaki mantıksızlığın nedeni nedir?
VI- Bir savaş çıktı, ve bir kaç ülke birbiri ile savaşa girip, karşılıklı olarak birbirlerine atom bombaları attılar. Bu arada savaşa uzak duran komşu ülkelerdeki bir çok insan da atom bombasının radyasyonlarından etkilenerek hastalandılar. Savaşa katılmadıkları halde, bu insanlar neden zarara uğradılar, günahları neydi?
VII- Bir ülkedeki bir fabrikadan zehirli atıklar yayılıyor ve hem o ülkedeki tüm canlılara zarar veriyor, hem de hava ve su akıntıları ile tüm diğer komşu ülkelere ve hatta komşu olmayan çok uzak ülkelere kadar yayılarak, oralardaki insan, hayvan ve bitkilere zarar veriyorlar. Bu fabrika ile hiç bir ilişkisi olmayan tüm diğer insanların günahları ne ki, başlarına bu felaket yağıyor?
VIII- Tropik orman kuşaklarının bulunduğu yöredeki toplumlar, bu orman alanlarını yok ederek, başka amaçlar için kullanmaya başlıyorlar. Bu tropik orman kuşağının yok olması durumunda, dünya ikliminin çok değişeceği, özellikle nüfusun en yoğun olduğu Avrupa, Amerika, Asya ülkelerinde büyük bir kuraklık başlayacağı, kesin olarak hesaplanabilmektedir. Peki, geleceğimizi karartan bu gelişmeye nasıl müdahale edeceğiz; o ülkelerdeki insanlarla nasıl anlaşacağız?
Bunlar değişik boyutlarda, bir insanın kendi iç sorunundan tutun, kentsel bazda, devlet genelinde ve dünya genelinde karşı karşıya bulunduğumuz ve çözmek zorunda olduğumuz sorunlardan sadece bir kaçıdır. Mevcut hayat görüşümüz,  anlayışımız ve sorunlara yaklaşım tarzımızla da bu tür sorunlarımızı çözmek olası değildir; mümkün olsalardı, zaten sorun olarak karşımızda olmazlardı.
Bir toplumda sorunların birikmesi ve patlama noktasına gelmesi ile, bir kum tepeciği oluşturulması ve bu tepeciğe konulan son kum tanesinin tüm kum tepeciğinin çöküp dağılmasına neden olması arasında tam bir koşutluk vardır. Dağılmaya, en son bir kum tanesi de neden olabilir, masanın hafif bir sallanması da, veyahut hafif bir esinti veya üfleme bile, tüm kum yığışımının dağılmasına neden olabilir. Toplumlarda da durum aynıdır; sorunlar birikir, birikir, değişik türde sorunlar, aynı türden olanlar, vs., hiç fark etmez, sorun sorundur, hepsi aynı temel etkiyi doğururlar; bunların oluşturduğu sorunlar yığışımı bir maksimum değere ulaştığında, artık tetiği çekecek mekanizmanın önemi kalmaz, çünkü asıl neden bu en son olanı değildir. İşte, bir toplum sorunlarının asıl kaynağını bulup, onu ortadan kaldırmazsa, en son olaya kızıp, bütün hıncını ondan alırsa, hiç bir sorununu çözmüş olmaz. İnsanlar, asırlar boyu bu temel konuda bir açmazla karşı karşıya kalmış; her defasında insanlar (kabileler, aşiretler, devletler, vs.) karşılıklı olarak birbirlerinin mallarını mülklerini yakıp yıkmışlar, birbirlerini öldürmüşler; ta ki güçleri tükenip, ayakta kalacak halleri kalmayana kadar. Ama asıl sorunlarının kökenine inememişlerdir. Sorunlarının asıl nedenini bulmuş olsalardı, bu savaşlar, bu kavgalar hala tekrarlanır mıydı?
 Sorunlar yığışıp, patlama noktasına geldiklerinde, hep bir bahane bulunur, suç bir şeye bağlanır; içten veya dıştan kışkırtıcı mihraklar; şeytanlar, kötü niyetliler, vs.. Günümüzde yine patlama noktasına gelen toplumsal yaşam sistemimizde, bir gün ırkçılıkla ilgili, bir gün mezhep ayrılığı ile ilgili, bir gün yolsuzlukla ilgili, bir gün faili meçhul bir cinayetle ilgili 'patlamalar' olmakta, her defasında "suç" bir bahaneye bağlanmaktadır. Peki, bir TV show programındaki G.Ü. örneğinde olduğu gibi, hiç bir kötü niyeti olmadan, sadece bir dil sürçmesi veya bilinçsizce söylenmiş bir alışkanlık ifadesi ile de toplumsal bir patlama başlayabildiğine göre, olayları içten veya dıştan bir kışkırtmaya bağlamanın bir anlamı kalıyor mu? Keyfi, huzuru yerinde olan bir canlıyı kimse kolay kolay kışkırtamaz! Demek ki sorunların temel nedeni başka olmalıdır.

Bir sorunun çözümü veya çözümsüzlüğü neye bağlıdır?
Bigi ve mantık, bir insanın veya toplumun sorunlarına çözüm bulma yeteneği olarak da tanımlanabilir. Bir insan, 'pireye kızıp, yorganını yakıyorsa', veya bir toplum, bir şeye aklını takıp, sırf bu hırsını veya onurunu(?) tatmin uğruna, sonuçta göreli olarak zararlı çıkıyorsa, o kişinin veya toplumun mantıksal değerlendirme sisteminde bir hata olmak zorundadır. Buna mantık çarpıklığı denilebilir; kişi veya toplum, genellikle bunun farkında değildir; onlara göre yaptıkları işlem doğrudur. Dolayısıyla, bir sorunun çözümü veya çözümsüzlüğü, büyük oranda, mantıksal değerlendirmeyi öncelikle etkileyen şu iki faktöre bağlıdır:
a) Birinci faktör: Olaya bakış açısı veya yaklaşım tarzının önemi:
Şimdi, beynimizin herhangi bir konuda, farklı bakış açıları altında, nasıl farklı değerlendirmelerde bulun­duğunu, dolayısıyla, nasıl farklı sonuçlara ulaştığını bir örnek üzerinde gösterelim:
Eflatun'un bir eserinde anlatılan ve Zenon paradoksu (çelişkisi) diye bilinen hikayeyi çoğumuz duymuşuzdur. Akiles (veya Aşil) ile kamplumbağa arasındaki yarışı kim kazanacaktır? Aşil kamplumbağaya göre 12 defa daha hızlıdır; bu nedenle kaplumbağaya 1 mil gibi (aslında stadyon diye yaklaşık 180 m'lik eski bir ölçü) bir avans tanınır. Şimdi önce soru şu şekilde sorulur:
Aşil avans olarak verdiği 1 mili koştuğunda, kaplumbağa 1/12 millik bir mesafe daha katedecektir; Aşil bu 1/12 millik mesafeyi koştuğunda, kaplumbağa bunun 1/12'si kadar (1/12 x 1/12) bir yol daha katedecektir; Aşil bu 1/144 millik mesafeyi aldığında, kaplumbağa bunun 1/12'si kadar (1/12 x 1/12 x 1/12) bir yol daha alacaktır; Aşil bunu koştuğunda, kaplumbağa bunun 1/12'si kadar bir yol daha katedecekdir; vs.. Aşil ne kadar koşarsa koşsun, kaplumbağa hep onun koştuğunun 1/12si kadar daha mesafe alacaktır. Öyleyse, bu 1/12 x 1/12 x 1/12 x .., sonsuza kadar bölünmeye devam edilebileceğine ve sonuçta  hiç bir zaman tam sıfıra ulaşılamıyacağına göre, Aşil kaplumbağayı yakalayamayacak demektir. Peki hızlı koşan birisi, belirli bir avans vermesine karşın, nasıl olur da, yavaş olanı geçemez?
 Ama soruyu şöyle sorarsanız: Aşil 2 mil (1 mil avans + 1 mil daha) koşsa, kaplumbağayı geçmiş olur mu? Bu durumda beyninizdeki hücreler hesaplamayı yapıp, Aşil'in 2 miline karşı, kaplumbağanın 1 + 1/12 mil ancak kat ettiğini bulup, çoktan geride kaldığını farkedeceklerdir. (Tam geçiş  ise 1 + 1/11 = 12/11 mildedir; kaplumbağa avansın üzerine 1/11 mil daha koştuğunda, Aşil onun 12 katı koşarak 12 x 1/11 = 12/11 mil, kaplumbağayı yakalar.)
Evet, beyninizdeki hücreleri nasıl bir türde bir işlem yapmak için yönlendirirseniz, onlar o hesaplama yöntemine dalarlar ve başka türlü düşünme ve değerlendirme sisteminden uzaklaşırlar. Bizler beyinlerimizdeki hücrelerimizi, bir sorunu çözecek şekilde de yönlendirebiliriz, çözmeyecek şekilde de! Amacımız kendi düşüncemizi başkasına kabul ettirmek ise, hücrelerimiz ona göre fikirler üretirler; amacımız karşımızdaki insanlarla anlaşmak ise, hücrelerimiz onlara uygun çözümler üretirler, vs.!
b) İkinci faktör: Bir sorunun çözümü bir çok şeye bağlı ise, yani 'çok değişkenli bir sistem' söz konusu ise, o zaman bir çok parametre birlikte değerlendirilerek çözüm aranmalı, tek taraflı bir yaklaşımdan kaçınılmalıdır. Yani, ufuk darlığı, veya, olayların tek bir bakış açısından değerlendirilmesi hatalı sonuçlar doğurur. Burada "ufuk darlığı" teriminden ne anlaşılması gerektiğini, bir hikaye aktararak, açıklamaya çalışalım.
Padişahın biri, atlar, filler gibi çeşitli hayvanlarla desteklenmiş ordusuyla, fil gibi bir hayvanın hiç görülmediği bir yabancı ülkeyi istila etmiş. O ülkede de, körlerin yaşadığı bir köy varmış. Körler, 'fil' denilen hayvanın nasıl bir şey olduğunu merak edip, en akıllılarından üç kişiyi, fil hakkında bilgi toplamak için göndermişler. Köye dönen üç körün her biri fili anlatmaya başlamış: Filin sadece bacaklarını yoklayan kör, "Fil ağaç gövdesi gibi bir hayvandır" demiş; filin sadece hortumunu yoklayan kör, "Fil, içi boş kalın bir hortumdur, çok güçlü hava ve su püskürtebilir" demiş; filin sadece kulaklarını yoklama fırsatını bulan kör ise, "Hiç de değil,  fil, kalın ve etli bir yaprak gibi bir hayvandır" demiş.
Evet, hepsi hem haklı, hem haksız. Hayat ve sosyal yaşam sistemleri gibi, çok karmaşık konular söz konusu olduğunda, soruna çok farklı bakış açılarından yaklaşarak, yani 'bir çok körün görüşlerini birleştirerek', yaklaşmak gerekir. Bu nedenle, hiç bir kimsenin "Benim dediğim doğrudur" dar görüşlülüğü ve şartlanmışlığı içinde olmaması, ve "başka körlerin" bakış açılarına da açık ve hoşgörülü olması, kesin zorunluluktur. Gerçek durum, tüm 'körlerin' görüşlerinin birleştirilmesiyle oluşacaktır.
Şimdi bu iki temel faktörün sorunlarımızdaki etkilerine bakalım.
Kişisel sorunlarımızdan tutun, toplumsal hayatımızın her mertebesinde, hala sürüyle sorunumuz olduğuna göre; acaba sorunlara bakış açımız mı yanlış, yoksa, çok dar ufuklu mu (tek bir 'körün' verilerine göre mi) değerlendiriyoruz? Yoksa her ikisi de etkili mi?
Önce bakış açımızın doğru olup olmadığını kontrol edelim.
İnsanların çoğunluğu, 'hayat' deyince, 'et ve kemikten' oluşmuş bir gövdeye, vücuda 'girip - çıktığı' varsayılan, görülmez bir 'ruhun' canlılık verici olarak etkili olduğunu kabul ederler. Bu görüş, atalarımız tarafından binlerce yıl önce oluşturulmuştur, ve aynı şekliyle atadan evlada bu şekilde aktarılagelmiştir. Atalarımız zamanında, hücre diye minicik bir canlı bilinmezdi. Bu minicik yaratıkların temel amaçlarının ise, güneş enerjisi, kimyasal enerji vs. gibi enerji kaynaklarını, kimyasal reaksiyonlarla maddeye dönüştürmek olduğu da, elbette bilinmezdi.  Canlıların hücre denilen toplu iğne ucundan daha küçük yaratıklardan oluştuğu, yaklaşık 150 yıldan beri bilinir; ama, hayatın hücresel olarak yorumlanması, dar bir bilim adamları camiasının dışına taşınamamıştır. Dolayısıyla, hayat kavarmının yorumu, toplum genelinde hala eski şekliyle sürdürülmüştür;  hücre davranışları ve hücreler arası etkileşim ile 'ruh' arasındaki paralellik kurularak hayatın yeniden yorumlanması, topluma maledilmemiştir.
 'Ruh' metafiziksel bir kavramdir. Şimdi, metafiziksel ve fiziksel, diğer bir ifadeyle, soyut ve somut kavramların nasıl oluşturulduklarına, ve zaman içinde, eskiden metafiziksel olarak üretilen bazı kavramların, zaman içinde bilgi ve algılama düzeyinin gelişmesi sonucu, nasıl fiziksel olarak yorumlanır hale geldiklerini görelim.
Bizlerin düşüncelerini oluşturan ve yönlendiren merkez, beyin dediğimiz organ, dolayısıyla onun içindeki hücrelerdir. Vücut dediğimiz bedenimiz, sıvı ortamda yaşamaya mahkum olan hücrelere bu sıvı ortamı sağlayan bir kılıftır. Bu kılıf içinde ise, birbirleriyle karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği içinde yaşamayı kabul eden 60 trilyon kadar hücre, bir toplumsal bütünlük oluşturmuşlardır. Bu hücreler toplumunun yönetimi için ise, sinir hücreleri denilen özel bir hücreler gurubu oluşturulmuştur. Bu sinir hücreleri, bir taraftan temsil ettikleri organlardaki hücrelere kadar uzanıp, onlarla sürekli bir iletişim oluştururlarken, diğer uçları ile de, hepsi birbirleriyle bir bağlantı ağı içine girerek, hem karşılıklı "fikir" alış\verişi yapacak bir "konuşma" merkezi, hem de, aldıkları ortak kararları, yani oluşturdukları "yasa, yönetmelik, vs.yi" saklayacak bir bilgi deposu oluşturmuşlardır. Beyin adını verdiğimiz bu bilgi işlem  merkezi, vücudun tüm diğer bölgelerini de etkileyen en önemli organ olduğundan, çok özel bir korumaya alınmıştır: Başka hiç bir organ, kafatası gibi kapalı bir zırh içinde korunmazken, beyin hem böyle bir zırh içine alınmış, hem de, çok özel bir zarla kaplanarak, belirli bir boydan daha büyük moleküllerin içeri girerek, yanlış anlaşılabilecek mesajlar oluşturması engellenmiştir! Dolayısıyla beyne kan bile giremez!
Beyin dediğimiz bu bilgi işlem merkezi, hem vücudun içindeki hücreler arası ilişkileri sağlamak, hem de vücut dışı ortamla, yani dış dünya ile olan ilişkileri düzenlemekle yükümlüdür. Beyindeki hücreler, dış dünya hakkındaki verileri, duyu organları dediğimiz, göz, kulak, burun, vs. gibi organlar vasıtasıyla elde ederler. Dolayısıyla, duyu organlarımızın direkt olarak algılayıp beyine aktardıkları bilgiler, beyinlerdeki bilgi deposunun çok büyük bir bölümünü oluştururlar. Dış dünyadaki nesneler, somut cisimler olduğu sürece, beyine aktarılan bilgilerde bir yanlışlık olması pek söz konusu değildir; çünkü hücreler bu bilgi aktarımlarını bizzat kendileri görerek, işiterek, duyarak, deneyerek, yorumlayarak yaparlar; taş taştır,  su sudur. Normal bir insan, gözleri ile, dalga boyları milimetrenin yaklaşık binde biri ile sekiz binde biri arasında olan ışık dalgaları spektrumunu algılar; derisi ile bir milimetre ile milimetrenin binde biri arasındaki ısı dalgaları spektrumunu algılar; kulağı ile, dalga boyları 15 km ile 19000 km arasındaki ses dalgalarını algılar;  burnu ve dili ile, belirli bazı molekülleri ayırt eder. Buna karşın bazı hayvanlar, insanların duyamayacakları dalgaları, koklayamayacakları kokuları da algılayabilirler, çünkü onların duyu organlarının duyarlı oldukları spektrumlar, insanlarınkinden farklı olabilmektedir. Kısacası, bir insanın, somut olarak algılayıp, yanılmadan değerlendirebileceği doğa olayları ve görüntüleri çok sınırlıdır. Dolayısıyla insanlar, duyu organları ile direkt algılayıp, değerlendiremedikleri doğa olayaları için soyut kavramlar üretmişlerdir. Örneğin, sapa sağlam bir insanın, bir tarafının aniden felç olması, yani o organı veya organları kontrol eden sinir sistemi hücreleri arasında bir iletişim kopukluğu olması durumu, bir "cin" çarpması olarak değerlendirilip, "cin" denilen görünmez bir yaratık tasarımına yol açmıştır; bigi ve mantık sistemi bozulup, yani beyindeki sinir hücreleri arasındaki normal bağlantı sistemlerindeki bir aksaklık sonucu, bazı bağlantıların bozulmasıyla oluşan bilgi işleme hatalarında, deli-dolu işler yapmaya başlayan bir insanın içine "şeytan" denilen bir görünmez yaratığın girip, bu olaylara neden olduğu düşüncesi geliştirilmiştir; vs.. Sonuçta, fiziksel olarak açıklanamayan bu tür olaylar için, "metafiziksel" kavramlar ve yorumlar oluşturulmasına başlanmıştır. Algılama ve ölçme spektrumu dar olan atalarımız için bu tür metafiziksel değerlendirme sistemlerinin oluşturulması normal bir durumdur.
Günümüzde durum epey değişmiştir: İnsanlar, duyu organlarının algılama spektrumu dışında kalan doğal sistem verilerini algılayacak ve ölçecek türde bir çok alet geliştirmiştir. Atalarımız eskiden gözleriyle milimetrenin onda veya yüzde birinden daha küçük hiç bir şeyi görüp değerlendiremezken, günümüz insanları, atom dediğimiz en küçük temel elementlerin boyutlarını, özelliklerini, vs.yi ölçebilecek aletler yapmışlar, bunlar yardımıyla, hem bu temel parçacıklar arası etkileşimleri ve bu karşılıklı etkileşimlerin daha büyük üst yapılaşmalarda (örneğin hücreler gibi mikroskobik canlılarda veya hücrelerin kombinasyonlarından oluşan insan, hayvan, bitki gibi yaratıklardaki) etkilerini ve sonuçlarını saptayabilir bir duruma gelmişlerdir. Durum böyle olunca, eskiden "metafiziksel" olarak üretilen bir çok kavram, günümüzde, fiziksel parametrelerle açıklanır hale gelmiştir. Dolayısıyla, atalarımızın "ruh, cin, şeytan, melek, vs." gibi korkuyla karşıladığı bir çok hayali kavram, günümüzde, ya vücudumuzdaki hücreler arası bir etkileşim veya radyasyon, kokusuz bir gaz, duyu organlarınca algılanamyan bir molekül, vs. gibi vücuda dışarıdan etki eden bir faktör, vs. olabilmektedir.
Burada söz konusu olan durum şudur: İnsanların ufku zamanla genişlemektedir,  beynimize aktarılan bilgi kaynağında bir spektrum genişletilmesi sağlanarak, daha gerçekçi yorumlar yababilme olanakları oluşturulmaktadır. Duyu organlarımızın direkt algılama kapasiteleri dışında kalan doğa verileri, duyu organlarımızın algılayabileceğı ve yorumlayabileceği şekle dönüştürülerek, beynimizde depolanacak bilgi deposunun kapasitesi artırılabilmektedir. Dolayısıyla, doğa olayları ve insan hayatını ilgilendiren bir çok konu hakkında, soyut olarak değil, somut olarak fikirler oluşturmak mümkün olmaktadır. Dolayısıyla, sağlam bir mantıksal değerlendirme sistemine sahip olmak istiyorsak, yapacağımız iş, vücudumuzun doğal algılama olanakları dışına taşarak, çeşitli yapay veya doğal aletlerden yararlanarak, doğadaki verileri, hem zaman boyutunda, hem mekan boyutunda, en küçük ölçeklisinden en büyük ölçeklisine kadar derlemeye çalışmak, ve tüm bu verilerin hepsini birden bir ilişkiler yumağı içinde değerlendirmek! Yani, dar ufuklu olmaktan kurtulup, her türlü algılama yöntemlerini kullanarak, doğayı tüm spektrumu ile algılayabilmek!
Şimdi, olayı tekrar toparlayacak olursak, atalarımızın hayata bakış açılarında bir hata vardır; onlar hayata, ister bitki, ister hayvan, ister insan, hepsi 'toprak, su, ateş ve hava' dörtlüsünden oluşmuş olarak bakmışlar; 'canlılık' belirtisini ise, hücreler içi ve hücreler arası fizikokimyasal etkileşimler, reaksiyonlar olarak değil, vücuda girip\çıkabilen, soyut bir 'ruh' olarak görmüşlerdir. Kısacası, atalarımızın doğaya bakış açısı, 'parçalardan bütüne' doğru değildir. Yani onlar, atomaltı parçacıklardan atoma, atomlardan moleküle, moleküllerden hücreye, hücrelerden hayvanlara ve insanlara doğru bir ardalanmalı ve dereceli oluşum sistemine ters bir bakış açısıyla hayata bakmışlar ve yaşamlarının tüm kurallarını da ona göre oluşturmuşlardır.
Demek ki, bir sorunun çözümü için gerekli olan, 'doğru yaklaşım' taa başlangıçta kaçırılmıştır. Daha sonra ise, toplum yasaları ve gelenekler haline getirilen bu düşünce sistemleri, üzerinde tartışılması yasak olan tabulara dönüştürülerek, doğruluğundan şüphe edilmemesi gereken manevi değerler olarak nesilden nesile aktarılmaya başlanmıştır. Bir konunun üzerinde hiç tartışılma olmayacaksa, hatalı olup olmadığı nasıl anlaşılsın? İşte, atalarımızın belirli konularda çok katı olmaları,  ve bu katı düşüncelerini 'kesin doğrular' olarak evlatlarına aktarmayı gelenek haline getirmeleri, sonraki nesillerin belirli konularda 'şartlandırılmalarına' ve her türlü yeni fikirlere kendilerini kapamalarına yol açmıştır. Bu durum ise, insanların dar ufuklu olarak her şeyi yorumlamaya başlamalarının temel nedeni olmuştur. Yani, karmaşık sorunların çözümü için gerekli olan, 'tüm körlerin görüşlerinin birleştirilmesi gerekliliği' kuralı da, hoşgörüsüzlük nedeniyle, ihlal edilmiştir.
Tüm bunların sonucu olarak da, bizlere bu gün karşı karşıya bulunduğumuz sürüyle sorun miras bırakılmışdır. 
 İnsanlığın mantığı öylesine saptırılıp, beyindeki hücreler öylesine gerçek dışı bilgilerle doldurulabilirler ki, beyinlere yüklenen bilgilerin türüne göre, bir insan kendisini 'köle', bir diğeri kendisini 'prens', vs. olarak görmeye şartlandırılabilirler. Bu görüşün doğruluğunun kanıtı için insanlık tarihine kısaca bir göz atmak yeterlidir.
Peki hedef saptırılması ve şartlandırılma insanlar arasında neden böylesine yaygındır?
Bu sorunun yanıtı şurada aranabilir: Binlerce yıl süreyle, yöneticiler, toplumu bir arada tutabilmek ve yönlendirebilmek için onların beyinlerini kolay yönlendirilebilecek şekilde, istedikleri türde bilgilerle yüklemişlerdir. Bu tür bilgiler arasında da, halkın aklının her şeye ermeyeceği ve yönetici takımının bilgi ve keramet sahibi olduğu, yani halkın kul (veya köle), yönetici takımının sultan, prens, karal vs. gibi özel ve sıradan olmayan insanlar oldukları şeklinde bir yönlendirme ve şartlandırma bulunmaktadır. Monarşik tip yönetimlerde halkın bilinçli olması, kafalarının çalışması, bireysel olarak sorunlara çözümler üretmesi istenmez; tersine, onların kafalarının çalışmaması ve hiç bir işe karışmamaları, sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirmeleri  tek arzulanan durumdur. Monarşik düşünce sistemine göre, 'her kafadan bir ses çıkarsa, yönetim mümkün olmaz'. İlk bakışta, bu düşüncenin doğru olduğu sanılır, ve bu nedenle de, demokratik yönetim sistemleri bile 'otoriterleştirlir', yani halk kendisini yönetecek 'monarşları' kendisi seçer. Acaba 'her kafadan bir ses çıkması' durumunda yönetimin gerçekleştirilemiyeceği doğru mu?
Toplumsal sorunlar nasıl çözülmeli?
Otoriter yönetim sistemleri mi daha iyi, yoksa demokratik sistem mi? Veyhut başka bir ifadeyle, 'tekseslilik mi' gerekli, yoksa 'çok seslilik mi'?
Strogatz ve Stewart (1993), Winfree (1987), Mirollo ve Strogatz (1990) gibi araştırıcıların ıspatladıkları üzere, doğada, bir sistem içindeki ögelerin işlevlerinin otomatik senkronizasyonu söz konusudur. Bu uyum ve eşgüdümün nasıl sağlandığının matematiksel ve fiziksel nedenleri ve prensipleri adı geçen yayınlardan öğrenilebilir. Biz burada sadece bir-iki örnek vereceğiz. En iyi örnekler insan vücudunun işleyiş mekanizmalarında bulunmaktadır: Bir çocuk doğumundan sonraki ilk aylarda, gördüğü bir oyuncağı yakalamak için elini uzattığında, hedefi hemen yakalayamaz, çünkü elini yönlendirmede kullanabildiği hücre sayısı henüz çok azdır. Çocuk sürekli olarak eliyle o hedefe ulaşmaya çalışır; haftalar, aylar geçer ve bu arada çocuğun hem beynindeki sinir hücreleri arası bağlantılar artar, hem çeşitli organlarındaki hücre sayısı çoğalır ve tüm bu hücrelerin birbirleriyle eşgüdümlerinin ve uyumlarının sağlanması sayesinde, çocuğun eliyle hedefi yakalama becerisi gittikçe artar ve mükemmelleşir.
Bir başka örneği, gelişmiş bir insandan verelim: Belirli bir uzaklıktaki küçük bir şişeye, küçük çakıl taşlarıyla vurmaya çalışalım. İlk attığımızda, genellikle isabet sağlayamayız. Sürekli atış talimleri yaparsak, belirli bir zaman sonra, hedefe isabet ettirmeye başlarız. Bu atış talimlerinde gerçekleştirilen değişiklik nedir? El ve kolumuzu yönlendirmede devreye sokulan hücre sayısınının artırılması ve birbirleriyle uyum içine sokulmalarıdır. Ne kadar çok hücre devreye sokulursa, hedefe isabet olasılığı o kadar artırılır. Bu işlemlerde, hücrelerin bir kısmı kolumuzun şu kadar sağa hareket ettirilmesi için çalışırlar; bir kısmı şu kadar sola gitmesi için çalışırlar; bır kısmı şu kadar yukarı, bir kısmı şu kadar aşağı, bir kısmı şu kadar ileri, bir kısmı şu kadar geri; vs., ve hepsinin gayretlerinin bileşkesi olarak da, hedefe yaklaşım sağlanır. Bu işlemde ne kadar çok hücre bu işe koşulabilirse, isabet şansı o kadar garantilenir. Tüm spor dallarındaki antremanlarda da yapılmak istenen budur. Bizler rahat rahat soluk alıp verebiliyorsak, bu olay milyarlarca hücrenin, biyosenkronizasyon etkisi altında birbirleriyle uyum içinde, eşzamanlı kasılmaları,  ve sonra yine eşzamanlı olarak gevşemelerinin bir sonucudur
Doğadaki bu, 'ögelerin birbirleriyle uyum içine girme dürtüsü', cansızlar aleminde de geçerlidir. Bir duvara yan yana asılan iki sarkaçlı saatin sarkaçları, başlangıçta birbilerine tamamen zıt salınımlarda olacak şekilde çalıştırılmaya bırakılsalar bile, bir süre sonra her iki sarkaç da, birbirleriyle uyum içine girerek, aynı tempoda salınmaya başlarlar (Strogatz ve Stewart 1993)!
Hangi ırktan, hangi dinden olurlarsa olsunlar, insanlar çevrelerinden dürtüklenmedikçe, etki altına alınıp yönlendirilmedikçe, birbirleriyle kavga veya savaşa girmezler. İki insan birbiriyle kavgaya giriyorsa, onlardan biri (veya her iki taraf da) bir başkası tarafından veya toplumsal gelenek veya görenekler etkisi altında, mutlaka biraz 'dürtüklenmiştir'. Atomaltı parçacıklardan tutun, en gelişmiş canlılara kadar, tüm sistemlerde, birbirlerine yakın olan tüm bireyler diğerlerine karşı bir yakınlaşma, bir uyum dürtüsü içindedirler. Bir kurt ininde, başka türden bir canlının kurt yavrularıyla birlikte büyüyüp, onlarla kardeşçe yaşaması; bir insan ailesi içinde yumurtasından çıkan kuş veya ördek yavrularının, o insan ailesini kendi öz ailesiymiş gibi benimsemesi; bir insanın kendi ülkesini terkedip, başka ırktan, başka dinden bir ülkenin halkı arasına yerleşip, onlarla barış ve dostluk içinde yaşaması; birbirleriyle başlangıçta hiç ilişkisi olmayan insanların, okul, askerlik, hastane, hapishane vs. gibi yerlerde, zorunlu olarak bir arada bulunmaları ardından, birbirleriyle can-ciğer arkadaş olmaları, vs., hep bu doğal senkronizasyon etkisinin görüntüleridir. Bu gün toplumlar (devletler, vs.) dağılıp yok olmuyorlarsa, bu onların başlarındaki yöneticilerin bağlayıcı veya birleştirici gücünden değil, insanların birbirleri arasındaki biyolijik senkronizasyon denilen doğal bağlantıları sayesindedir. Aslında bir kısım insanlar içten, bir kısım insanlar dıştan, devletleri yıkmaya çalışırlar da, yine de pek başaramazlar. Bu tür toplum düşmanı insanlar, demokrasiyi benimseyememiş veya özümseyememiş, çok sesliliği değil, tek sesliliği savunan kişilerdir. Onlar otoriter sistemden yana olmalılar ki, toplumsal yönetimlerin, tüm halkın fikirlerinin ortaya serilmesinden oluşacak bileşkeye göre saptanmasını kabul etmezler ve kendi kafalarindaki görüşten olmayan insanlara karşı, düşmanca bir tutum sergilerler. Bu tür insanların devlet çarkı içinde olduğunu düşünün (ki mutlaka vardır); kendi görüşlerine ters fikirler ileri süren bir insan öldürüldüğünde, bu olayların faillerini, şu veya bu şekilde kollamaya çalışırlar. Dolayısıyla, toplumlarda faili meçhul cinayetler artar; toplumda devlete güven duygusu zayıflar, toplumda insanlar adaleti kendileri uygulamaya kalkarlar, vs..
Otoriter sistem bakış açısına göre oluşturulan toplumlarda ne tür sorunlar yaygın olabilir?
Yukarıda kısaca özetlenen ana aksaklık haricinde, aşağıdakiler gibi daha bir çok olumsuz yönler söz konusudur:
a) Otoriter sistemli bakış açısında, toplumsal bütünlük, liderlerin görüşlerine göre, onların istekleri doğrultusunda halka benimsetilmeye çalışılır. Yani yukarıdan aşağı doğru bir baskı söz konusudur. Halk hem toplumsal yaşamın nimetlerinden yararlanmak ister, hem de toplumsal sisteme katkıda bulunmak söz konusu olduğunda, hep kaçamaklara başvurur. Yani otoriter sistemli bir toplumda, toplum malı, sütünden yararlanılması söz konusu olduğunda, herkesin koşuştuğu, ama beslenmesi ve bakılması söz konusu olduğunda herkesin kaçıştığı bir mal gibidir. Dolayısıyla, kamu mallarının bakımı ve verimli durumda tutulması, toplumsal hizmetlerin aksamadan yürütülebilmesi gibi konularda, halkın katkılarının toplanmasında hep sorunlarla karşılaşılır; vergi kaçakçılığı vs. gibi güncel sorunlarımız, bunların başında gelir.
b) Otoriter sisteme göre oluşturulmuş toplumlarda, halk her şeyi devletten, dolayısıyla liderlerden bekler; toplumsal bütünleşme liderlerin yönlendirmesi sonucu oluşturulmuş olduğundan, halk pasifleşmiştir. Bunun sonucu, halkta girişimcilik ruhu kaybolur ve her şeyin yukarıdan kendilerine verilmesini bekleyen uyuşuk bir toplum ortaya çıkar. Bu tür toplumlarda, her şey yukarıdan beklenildiğinden, araştırıcılık ruhu körleşir ve toplumlarda yeni bir keşif, buluş, patent, bir soruna çözüm yolu, vs. ortaya çıkması tamamen tesadüflere kalır; hatta bu tür buluşlara rağbet bile edilmeyip, görmemezlikten gelinir, çünkü onu bulan kişi 'sultan veya prens' gibi bir kişilik olmadığından, halkın gözünde hiç bir değeri yoktur!
c) Otoriter sistemde, toplum, canlı - cansız her şeyiyle, lidere aitmiş gibi düşünülür; otoriteyi eline geçiren, topluma sahip olur ve onu istediği şekilde yönlendirir. 'Yukarıdakinin aşağıdakilerin herşeyine karışması' geleneğine dönüşen ve toplumsal birimlerin en büyüğünden (devletten) en küçüğüne (aileye) kadar yaygınlaşan bu düşünce tarzı, insanlar arası ilişkilerde huzursuzluklara yol açar; örneğin kaynanaların gelinlerin her işine karışması, anne-babaların çoçuklarına hiç özgürlük tanımamaları ve onları kendi malları imiş gibi görmeleri, amirin emri altındakilerin her işine karışmaları, vs., gibi davranışların tümü, bu tip otoriter sistemin yansımalarıdır. Bu gibi tutumlar, kişileri küstürüp, pasifize edeceğinden, toplumsal hayatta verimlilik kesinlikle azalır.
d) Otoriter sistemde, halk liderlerin görüşleri doğrultusunda şartlanmışlığa gireceklerinden, değişik toplumsal birimlerden oluşan büyük ölçekli toplumsal birliktelikler (örneğin, değişik tarikatlara veya değişik etnik guruplara mensup insanlardan  oluşan toplumlarda), bu farklı bölümler arasında, en ufak bir yönlendirme ile, toplum kamplara bölünebilir ve toplum bütünlüğü, anında tehlikeye girebilir. Çünkü, otoriter sistem mensupları, ancak şartlandırılma ile bir arada tutulabilirler; diğer taraftan, şartlandırılmış insanlar ise, kolayca kışkıtılabilir kamplar oluştururlar.
e) Bir ülkede bir karışıklık çıkınca, yöneticiler hep: "Ülkemiz üzerine oyunlar oynanıyor" diye yakınmaya başlarlar. Bu tipik bir "otoriter ruhlu" bakış ve değerlendirmedir, çünkü toplum veya halk, "kendi kişiliği olmayan, kendisiyle istenildiği gibi oynanabilen bir sürü" olarak düşünülür. Otoriter bir sistem içinde yetiştirilmiş bir halk ancak bu tür tanımlanabilir. Demokrasiyi benimseyen bir toplumun insanları, bazı otoriter ruhlu insanların kendileriyle oyun oynayacakları kuklalar gibi  olamazlar!
Görüldüğü üzere, otoriter sistemin sürüyle zararı vardır, ve bu nedenlerledir ki, binlerce yıllık bir denemeden sonra, otoriter veya pederşahi yönetim sisteminin, insanlarda neredeyse ruhlara işlemiş bir alışkanlık haline gelmesine rağmen, demokratik sistem denilen 'çok sesliliğin' esas alındığı bir sisteme geçişe çalışılmaktadır.
Toplumsallaşmanın yararı nedir?
Toplumsallaşmanın dar çerçevede yararları:
Toplumsal hayat sistemini benimsemeyen, yalnız yaşayan bir insan, elbisesini kendisi üretmek zorundadır;  barınacağı evi, çivisine, camına kadar, kendisi yapmak zorundadır; evde yemeğini kendisi hazırlamak zorundadır, tencereyi nereden bulacağı, yağı, unu, vs.'yi nasıl bulacağı da onun sorunudur; evet, böylesine tek başına bir yaşamda, ne kitap okumaya, ne radyo dinlemeye, ne müzik dinlemeye, ne de tatil yapmaya, vs.ye yer yoktur. Böyle bir hayatta konfora yer yoktur; giyecekler sınırlıdır, yiyecekler sınırlıdır, boş zaman diye bir şey söz konusu değildir, gün doğumundan gün batımına kadar durmadan çalışmaları gerekir. Hastalandıklarında, veya başlarına başka tür bir felaket geldiğinde, kendilerine yardım edecek bir başkasını bulmaları mümkün değildir, çünkü toplumsal hayat sistemini benimsemediklerinden, bir başka insanın hizmetine başvurmaları söz konusu değildir.
İnsanlar, yalnız yaşamla, tolumsal yaşam sistemi arasında bir tercih yapmak zorundadırlar; toplumsal hayat, ya tümüyle, tüm kurallarıyla benimsenir, ya hiç benimsenmez. Yarım hamilelik olamayacağı gibi, yarım toplumsallık da işlemez!
İyi örgütlenmiş bir toplumsal hayattaki yaşam tarzına gelince, her iş kolu bir gurubun görevidir; cam üreticisi, madeni eşya yapımcısı, tahıl üreticisi, meyve üreticisi, balıkcısı, dokumacısı, inşaatcısı, sütcüsü, kasabı, hayvan yetiştiricisi, elektronik gereç üreticisi, telefoncusu, postacısı, güvenlik sorumlusu, sağlık görevlisi, vs. vs. hep ayrı ayrı insanların görevidir. Toplumun bireyleri, toplumsal yaşamın bir parçası olduklarının bilinci içinde, yaptıklarì şeyi iyi yapmazlarsa, başkalarìnìn bundan zarar göreceğinin ve başkalarının da görevlerini iyi yapmadìklarìnda, bundan kendilerinin zarar göreceği bilinci içinde olduklarìndan, karşılıklı olarak birbirlerini denetleyerek, toplumsal görevlerin en iyi şekilde yerine getirilmelerini sağlarlar. Böyle toplumlarda, bireyler haftada 4-5 gün ve de sadece 7-8 saat çalìştìklarì halde, hem her yìl bir ay izin kullanabilirler, hem en rahat ve güvenceli bir ortamda yaşarlar.
Toplumsal hayat sisteminde, insanlar birbirleriyle 'didişme' içinde değil, dayanışma içinde olduklarından, karşılıklı olarak birbirlerinin yaptıklarını yıkarak, sürekli bir gerileme içinde değil, tersine, birbirleriyle iyi ilişki içinde olduklarından, mal ve canlarına karşılıklı saygı gösterirler ve bu sayede bir kayba uğramazlar.
Toplumsal hayatta, başarılacak işlerin büyüklüğü, oluşturulacak toplumsal birimin büyüklüğü ile orantılıdır. Dünyanın çeşitli zorluklarına karşı, ancak dünya çapında bir örgütlenme ve toplumsallaşmayla karşı konulup, bu zorluklar aşılabilir. Bir örnekle açıklayalım: Sel felaketine karşı nasıl karşı konulur? Bir köyün, bir ırmak ağzına baraj yapmaya kapasitesi yetmez; ama bir çok köy ve kasaba ortaklaşa bir girişimde bulunurlarsa, rahatlıkla o ırmağın uygun yerlerine barajlar yaparak; hem elektrik enerjisi üretip, aydınlatmada ve ısıtmada kullanırlar; hem baraj sularını tarımsal sulamada kullanıp, kuraklıkta bile bol ürün elde ederler; hem de sel felaketine karşı kendilerini korumuş olurlar; hem yeni bir çok iş sahası açılmış olacağından, artan nüfuslarına yeni iş olanakları sağlamış olurlar!  Üstelik, ürettikleri enerji fazlalığını, diğer komşu toplumlarla takas ederek, o toplumların toplumsal ürünlerinden yararlanma olanağına kavuşurlar. Bir toplumun, refah düzeyini geliştirmek için bundan daha ideal bir yöntem olabilir mi?
Toplumsal hayat sisteminde,  daha bunun gibi bir çok kazanç söz konusudur ve bunların en önemlileri ilgili bölümlerde sunulacaktır!
Toplumsal hayat, "hizmet alış verişi ortaklığı" olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, toplumsal hayat sisteminde karşılıklı güven şarttır; 'güven' için ise, her şey şeffaf olmak zorundadır, ancak o zaman kişiler veya devletler karşılıklı olarak birbirlerini denetleyip, güvensizlik ortamını yok edebilirler. Hiç bir şekilde iki kişi gizli olarak birşey konuşamazlar, çünkü bir şey gizli ise, toplumda bir başkasının zararına olmalıdır; yoksa neden gizli konuşulsun ki? Öyleyse böyle bir gizli ikili ilişki toplumsal bütünlüğe zararlıdır. Zararlı değilse, o zaman da gizli olmasına gerek yoktur. "Hayat" doğadaki enerjiyi depolama sistemi olarak yorumlanabileceğine göre, hiç bir kimse veya toplum, mevcut doğal kaynakların besleyeceğinden daha fazla "doğurma" hakkına da sahip değildir; herkes "ayağını yorganına göre uzatmak" zorundadır. Çünkü artık dünaymızda insan ayağı basılmamış, iskana açılacak yer kalmamıştır, hatta insanlar gereğinden fazla doğal alanı iskana açarak, çoktan doğadaki mevcut bitki ve hayvan topluluklarından büyük bir çoğunluğunun neslinin tükenmesine veya azalmasına yol açmıştır; ve bunu sonucu olarak da insan sağlığı bile çoktan tehlikeye girmiş durumdadır. Dolayısyla, hiç kimse, nüfusunu gereğinden fazla artırarak, diğer insanların, ve de diğer canlı türlerinin, yaşam standardını düşürmek hakkına sahip olamaz!  
Devletler-arası toplumsal birlikteliklerin gerekliliği:
 Toplumsal bütünleşme, sadece bir devlet içinde değil, devletler arasında da zorunludur. Günümüzde insanlar, sadece kendi devlet sınırları içindeki yurttaşları ile değil, tüm dünya insanları ile "hizmet alış verişi ortaklığı" ilişkisi içinde olmak zorundadırlar, çünkü, dünyamız artık "küçülmüştür"; dünyanın her köşesinden, bir diğerine, bir kaç saat içinde ulaşılabilmekte; anında haberleşme mümkün olmaktadır. Yani günümüzde, dünyanın herhangi bir ülkesindeki bir insanın, herhangi bir başka ülkenin insanlarına yarar veya zarar verebileceği bir teknolojik çağda yaşamaktayız. Bu gün, bir hastalığın tedavisi için, dünyanın öteki ucundaki bir doktora gidiyoruz; bir ülkedeki bir hastaya, bir başka ülkedeki bir insandan alınan bir organ nakledilebilmekte; dünyanın bazı yerlerinde çok ucuza üretilen bir ürünü, ucuz bir taşıma fazlalığıyla, kendi ülkemizde de kullanabiliyoruz ve bu sayede daha ekonomik yaşıyoruz.
Devletler arası işbirliği ve dayanışma artırılırsa, bir ülkede geliştirilen bir buluş sayesinde (örneğin, geliştirilen bir bilgisayar programı sayesinde, eskiden bir ayda zor hesaplanan bir işlemin, beş dakikada halledilmesi!) bir çok zorluklar aşılabilmekte; uluslararası işbirliği ile uzaya fırlatılan uydular sayesinde, yaşamımızı doğrudan etkileyen iklimsel değişim faktörleri önceden kestirilip, bazı olası felaketler önlenebilmekte; vs..
İnsanların yaşam standartlarının yükseltilebilmesinde en büyük pay, devlet bazında toplumların birbirlerini 'düşman' olarak görmemelerinde yatar. Şöyle ki, bu gün çoğu devletin bütçelerinin büyük bir kısmı, bazan üçte biri, veya daha fazlası, savunma harcamaları için kullanılmaktadır. Bunun analamı ise şudur: Kazancımızın üçte birini, sırf birbirimize güvenmiyoruz diye karşılıklı olarak ateşe atıyoruz! Bu ise, otomatik olarak, %30 enflasyonu baştan kabullenmek demektir. Bu işte bir mantıksızlık yok mu? Devletler neden karşılıklı olarak anlaşarak, vatandaşlarının hem canlarını hem mallarını korumuyor? İşte, burada da, yukarıda zararları belirtilen, otoriter sistemli yönlendirilmenin zararları yatmaktadır. Şöyle ki: İnsanların alınlarında, veya başka bir yerinde, "Sen türksün, sen rumsun, sen almansın, vs. "gibi bir etiket yoktur; bu yakıştırmalar, otoriter yönetim sistemleri gereği, insanları şartlandırıp, belirli kapmlarda tutarak, onlara hükmedebilme yönteminin bir sonucudurlar. Dolayısıyla, bigi ve mantığın egemen olmaya başladığı ve şartlanmışlıklardan kendilerini kurtarabilen toplumlarda, bu tür etiketler dikkate alınmayarak, insanlık daha barışçıl ve mutlu bir yaşam sistemine doğru gitmektedir. Hayatın tek amacı vardır: Üzerinde yaşanılan doğa ortamının enerjisinden en ekonomik şekliyle yararlanabilmek; bunun için ise, yaşanılan ortam içinde, hangi ırk veya dinden olunursa olunsun, tüm insanların, akıl ve mantık kuralları çerçevesinde, rahat ve huzur içinde yaşayabilmeleri söz konusudur. Savaş denilen olay, akıl ve mantığın kabul edemediği, her iki taraf için de son derece yıkıcı bir olgu olduğuna göre, insanları bu akıl ve mantık dışı işleme zorlayan şey, ancak ve ancak bir şartlandırma olabilir, o da otoriter sistemlerin bir ürünüdür! Çok sesliliğin egemen olduğu bir dünya sisteminde, savaşa da yer olmayacaktır.
Çözüm yolu ne olabilir?
Toplumsal birimlerin yönlendirilmesinde de, yukarıda kısaca özetlenen  bir doğa prensibi (biyolojik senkronizasyon) gereği, çok seslilik, zararlı değil, tersine yararlıdır ve insanlık tarihinde binlerce yıldır süregelen otoriter (monarşik) yönetim sistemlerinin terk edilerek, demokrasi denilen "çok sesli" yönetim tarzına geçiş uğraşları bu doğal sistem gereğidir.
Toplumsal birimlerin yönetimi tek bir kişinin (örneğin bir liderin) görüşleri ile oluşturulursa, o toplumsal düzenin kuralları sadece o kişinin hedefine uygun olarak belirlenir, ve asla tüm halkın çıkarlarına uygun olmaz, çünkü "nalıncının keseri hep kendine yontar"; toplumsal bazda bir ilerleme ve kalkınma engellenir. Günümüz toplumlarının farkına varamadıkları temel nokta budur: Demokrasi son yüzyılımızda uygulamaya çalıştığımız bir yönetim şeklidir; ama tüm toplumsal yasalar, örgütlenme biçimleri, örf ve adetler otoriter bakış açısına göre oluşturulmuşlardır. Onun için, hayata ve doğaya bakış açımızı çağdaş bilgi ve bulgulara uygun olarak yeniden gözden geçirip, sorunlara yaklaşım tarzımızı, yani soru sorma tarzımızı değiştirmek, ve beynimizdeki hücrelerimizi başka türlü bir hesaplamaya yönlendirmek zorundayız.
Doğada her şey, küçük yapısal ögelerin bir araya gelerek daha büyük yapısal birimler oluşurmaları şeklinde şekillenirler. Hidrojen ile oksijen birleşerek ilk su moleküllerini oluşturmuşlardır; su parçalanarak ilk oksijen ve hidrojen atomları oluşturulmamışlardır! Yani doğada ilk defa, tavuk yumurtadan çıkmıştır, yumurta tavuktan değil! Bir başka ifadeyle, 'İlk insan hücrelerden oluşmuştur, hücreler ilk insandan oluşmamıştır'!  Parçalardan bütüne, veyahut aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşen bu doğal sistemde, küçük öğeler büyük öğelerin özelliklerini belirleyici, etkileyici olurlar; büyükler küçüklerinkini değil. Yani oksijen ve hidrojenin özellikleri suyun niteliklerini belirleyici rol oynarlar, su onlarınkini değil!
İşte, insanların mantıksal değerlendirme sistemlerinin hatalı sonuçlar verecek şekilde bir işleyiş içine girmelerinin temel nedenini, doğaya ve hayata bu gerçek verilere uygun olarak değil de, daha başka şekillerde yaklaşması oluşturmuştur. Bir başka deyişle, atalarımız doğayı ve hayat sistemlerini (dolayısıyla da bizzat kendilerini) değerlendirirlerken, hayata,  et ve kemik yığınından oluşmuş bir vücuda, ruh dedikleri ve vücuda dışarıdan girip çıkan bir unsurun can verici olduğu şeklinde bir bakış açısıyla yaklaşmışlar ve hala da aynı şekilde yaklaşmaktadırlar.
Atomaltı parçacıklar, atomlar, moleküller, hücreler vs. gibi doğal sistemin temel birmleri hakkında hiç bir bilgisi olmayan atalarımız doğal sistemi yanlış yorumlayarak, gerek bireysel olarak vücutlarını ilgilendiren, gerek toplumsal hayat sistemlerini ilgilendiren konulara, hep yukarıdan aşağı veyahut 'bütünden parçalara' doğru bakarak değerlendirmeyi prensip kabul etmişlerdir. Bu ise, yukarıda belirtilen Zenon çelişkisi örneğinde olduğu gibi, soruna bakış açısının hatalı olması nedeniyle, mantıksal çarpıklıklar ve çelişkiler ortaya çıkmasına neden olmuş, toplumsal hayat sistemlerinin hep tepeden aşağı doğru örgütlenmesine ve kuralların ona göre oluşturulmasına yol açmıştır. Binlerce yıllık bu otoriter sistem kalıntısı yasalar, kurallar, gelenekler, vs. alışkanlık haline geldiklerinden, demokrasi dediğimiz halkın kendi kendini yönetmesi gereken sistemde bile, hala tüm etkileriyle sürmektedirler.
Atalarımızın mantıksal değerlendirmelerinde, 'elmalarla armutları birbirlerine karıştırarak' mantıksal yanılgılara düştüklerinin ıspatı olarak şu olguyu verebiliriz: Atalarımızdan bizlere aktarılan kutsal bilgilerimize göre: Allah önce yeri ve göğü yaratır, sonra yeryüzünde karaları ve denizleri oluşturur; sonra karalardaki canlıları yaratır; sonra denizlerdeki canlıları yaratır; sonra tüm bu yarattıklarından yararlansın diye Adem'le Havva'yı yaratır. Tüm bu olanlar yeryüzünde olmuştur. Adem'le Havva yaratıldıklarında Cennet bahçesindedirler (Eden veya Adn!). Öyleyse Cennet yeryüzünde bir yerde olmak zorunda değil mi?
Bu tür bir çelişki, insanların mantıksal değerlendirme sistemlerinde bir hata olduğunun ve elmalarla armutların karıştırıldığının bir delilidir. Armutlarla elmalar karıştırılarak hesap yapılırsa sonuçta şöyle 'mantıksal' ürünler ortaya çıkabılir:
İşçinin biri maaşına zam istemek için patronun yanına çıkmış ve yaptığı işe karşılık daha fazla para alması gerektiğini anlatmış. Patron işçiyi dinledikten sonra şöyle konuşmuş: "Sen günde 8 saat çalışıyorsun, yani günün üçte biri kadar; bunu bir aya uygularsan, 30 günün 10 gününü çalışıyor sayılırsın. Diğer taraftan cumartesi - pazar günleri çalışmıyorsun, bunlar da bir ayda 8 gün ederler; bu 8 günü de 10 günden çıkartırsak, topu topu iki gün çalışmış oluyorsun. Bre utanmaz, iki günlük emeğin için daha benden ne istiyorsun?"
Mantık çarpıklığı olan ve çifte standart uygulayan beyinler böyle düşünceler üretebilirler!
Hayat bir enerji depolama ve aktarma sistemidir. Her bitki, ne kadar kesilip - budanırsa budansın, hep yeni sürgünler vererek yaşamaya (enerji depolamaya) çalışır; her hayvan, her ne pahasına olursa olsun, karnını doyurmaya (enerji depolamaya) ve bu enerji depolama sistemini kendinden sonraki nesile aktarmaya (üremeye) çalışır; tüm insanlar, durmak bilmeden, yiyip içmeye, mal-mülk edinmeye (enerji depolamaya) ve bu birkimlerini varislerine bırakmaya (üremeye) çalışırlar. Bu tüm canlıların ortak özelliğidir. Doğadaki bu enerji depolama ve aktarma sistemi, maddenin en küçük parçacıkları olan atomaltı parçacıklar ve atomlardan başlar, moleküllere, hücrelere ve diğer üst sistemlere kadar uzanır. Dolayısıyla, hayat, çok değişik boyutlarda da söz konusudur. Doğadaki bu enerji depolama ve aktarma sisteminde, ögeler bazen parçacık (tekil), bazan dalga (çoğul) özelliği gösterirler ve fizikçiler bu duruma madde - dalga ikililiği (duality) derler. Ögeler, tek tek belirlenirlerse, yani 'kişiselleştirilirlerse', birbirleriyle ilişki içine girip, birbirlerine enerji aktararak, interferens (girişim) denilen olaya girmiyorlar, madde (parçacık) olarak kalıyorlar. Ama, ögeler birbirlerinden ayrılmaya çalışılmadan, yani hiçbirine 'özel bir varlık' muamelesi yapılmadan devreye sokuluyorlarsa, o zaman parçacıklar 'çoğulcu' davranış içinde, birbirleriyle girişim içine, yani interferense girip, birbirleriyle enerjilerini birleştirip, daha fazla parlaklığa, (veya daha fazla karanlığa) yol açabiliyorlar. İnsanlar da, nihayet temelde bu tür atom parçacıklarından oluştuklarından, kişilere 'çok özel varlıklarmış' gibi davranılır, onlara öyle yakıştırmalar yapılırsa, insanlar da toplumsal hayatta çoğulcu davranmaktan uzaklaşıp, bencilleşirler. Bizlerin içlerinde, bu ataomaltı parçacıklar faaliyet halinde ve tüm davranışlarımızda temelden  etkili olduklarına göre, insanlardaki bencillik veya toplumsallık özelliğiyle, atomik parçacıkların tekilci veya çoğul davranışları arasındaki bu koşutluğa, acaba rastlantı gözüyle mi bakmalıyız?
Çoğu insan hala, hücrelerden oluştuğunu güya bilmesine rağmen, 'nezle oldum' der, ama, 'solunum sistemimdeki hücrelerimle bir virüs türü arasında savaş oluyor' demez; 'akciğer kanseri oldum' der, ama, 'akciğerimdeki bazı hücreler anarşist olup, vücut düzenine başkaldırdılar ve kendi egemenliklerini ilan edip, ha bire çoğalıyorlar ve diğer vücut hücrelerinin yaşam haklarını ortadan kaldırıyorlar' demez; 'sol kolum felç oldu' der, ama, 'sol kolumdaki hücreler ile, merkez yönetim birimi arasındaki haberleşme hattı arızalandı' demez; vs.. Çünkü hayata bakış açısı tamamen farklıdır; sorunlarına yaklaşım şekli farklıdır. Eh, hücrelerden oluşan bir sisteme, siz, tamamen başka açıdan bakarak değerlendirmeye kalkarsanız, sonuç hüsran olur. İşte bu günkü insanlığın dramı bu yanlış yaklaşım tarzında yatmaktadır. Beyinlerimizdeki hücreler yanlış yönlendirildikleri için, ne vücut içindeki kendi iç sorunlarını tam çözebilmektedirler, ne de vücutlarıyla dış dünya arasındaki sorunlarına doğru çözüm bulabilmektedirler.
Kendisinin hücrelerden oluştuğunu bildiği halde, hayatını ve sağlığını bu gerçeklere uygun değerlendiremeyen bir insan, toplumsal hayat sistemi içinde de kendini 'toplumun bir hücresi' olarak göremez; öyle görmediği için, kendisi ve yakınlarına her şeyin en iyisini layık görürken, bir başkasının veya çocuklarının aç sefil durumundan hiç rahatsız olmaz; toplumda itilip kakılarak büyüyen böyle çocukların ileride bir gün toplumsal hayata zarar veren bir davranışları söz konusu olduğunda, bundan tesadüfen kendisi bir zarar gördüğünde ise, kendi kendine şu soruyu sorup yakınmaya başlar: "Allahım, benim ne günahım vardı da, bu felaket başıma geldi?" Evet, acaba günahı var mıydı, yoksa yok muydu?
İşte, tüm sorunlarınızın çözümünde, yanılma olasılığını en aza indirgeyecek bir yaklaşım sistemi: Kendinizi, 60 trilyon kadar hücreden oluşmuş bir hücreler toplumu olarak görün, toplumu da, sizin gibi milyonlarca insandan oluşmuş bir koloni olarak görün; her hücre, her insan bir diğerine hem bağımlıdır, hem sorumludur. Çocuklarımızın tümünü, hiç bir ayrım yapmaksızın, gelecekteki 'hizmet alış verişi ortağınız' olarak görüp, gelecekte en iyi şekilde hizmet görebilmeniz için, şimdiden o çocuklara kendinizinmiş gibi sahip çıkarak ve ilgilenerek onları eğitip, yetiştirmeye çalışıyorsanız; onların herbirini kendi doğal yeteneklerine uygun bir mesleğe yönlendirebiliyorsanız; onları toplumsal hayata düşmanlaşmış kişiler olarak değil, toplumun sürekli ilgisi altında ve topluma bağlı insanlar olarak hayata kazandırıyorsanız, gercek bir toplumsal insansınız, ve artık geleceğinizden hiç bir endişe duymanıza gerek yoktur! Bu bilgileri beyninizdeki hücrelerinize iletir ve onları bunların doğruluğuna inandırsanız, beyniniz, tüm sorunların çözümünde, bu verilere uygun çözümler üreteceklerdir.
Vücudunuzdaki hücreler arsında dengesizliklere yol açarsanız, örneğin bazı organlarınızı çok çalıştırırken (bol yemek yiyerek), bazılarını hiç çalıştırmazsanız (hareket etmeleri zorunlu olan kol ve bacaklara hiç görev vermeyerek), şişmanlıktan tutun, kalp, tansiyon, böbrek taşı, vs. gibi bir sürü hastalığa davetiye çıkarırsınız.
Toplumsal sorunlarımızı, kendimizi 'çok özel bir kişi' olarak görerek çözemeyiz; tersine, kendimizi 'toplum içinde bir hücre' olarak görürsek, toplumsal hayatın bireylere sağladığı avantajları bilirsek, bu toplumsal bütünlüğe zarar verecek hiç bir işleme girmeyiz. Dünya artık küçülmüş, toplumsal hayat, tüm dünya ölçeğine yayılmıştır. Dolayısıyla, sadece kendi ülkemizdeki insanlarla değil, tüm dünyadaki insanlarla uzlaşmak anlaşmak zorundayız. Onlarla anlaşabileceğimiz tek ortak zemin ise, doğa bilimsel gerçeklerdir; bizlerin kişisel görüşleri değil!
Daha başka bir sürü, yararlı veya zararlı, uluslararası bir ilişki ağı içindeyiz. Tüm bunlar, insanların, sadece kendi ülkeleri içinde değil, dünya çapında bir "toplumsal bütünleşme" içinde olmalarını gerekli ve zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, tüm insanlık birbiriyle anlaşmak ve dayanışmaya girmek zorunda. İşte, bu kitapta, aile gibi en küçük bir toplumsal birimden,  böyle evrensel ölçekte bir ortak yaşam sisteminin temel prensipleri oluşturulmaya çalışılmaktadır.
*- Bizler hayata, "Hayat nedir?" diye sorarak ve bu soruya gerçek dünya verilerine uygun bir cevap arayarak değil, "Hayat şudur, onur\gurur  budur, namus şudur ...."  diye, toplumdan topluma farklı olabilen soyut görüşleri "mutlak doğru" imiş gibi çocuklarımıza taa baştan belleterek ve onları bu konuda şartlandırarak başlıyoruz. Ondan sonra da, insanların bu soyut kavram şartlanmışlıkları gereğince, kendi kendilerine, yakınlarına veya topluma zarar verecek davranışlarda bulunmaları halinde, yakınıp duruyoruz. 
*- Bizler, insanları, birbirlerini "karşılıklı hizmet alış\verişi ortakları" olarak görecek şekilde,  dolayısıyla, birbirleriyle mutlaka anlaşmaları gereken bireyler oldukları şeklinde değil, birbirleriyle anlaşmamaları, birbirlerini sürekli olarak "kaşık düşmanı" olarak görmeleri gerekliliği bilinciyle hayata başlatıyoruz.
*- Toplumlarda, ya 'tepeden tabana  (bütünden parçalara) doğru', ya da 'tabandan tepeye (parçalardan bütüne) doğru' bir yapısallaşma ve düzenleme vardır; birincisinde (otoriter sistemde), tepedeki alttakilere, baskı, şantaj, korkutma, vs. ile istediği kuralları ve yapısallaşma modelini kabul ettirir, ikincisinde (demokraside), alttakiler (parçalar, ögeler, yani insanlar) kendi ortak çıkarları doğrultusunda, daha iyi bir yaşam düzeyi için, ortaklığa, birleşmeye, bütünleşmeye giderler ve organizasyon kurallarını kendileri oluşturmaya çalışırlar.
*- Bizler, çocuklarımızı, vucutlarının trilyonlarca hayvancıktan oluştuğu; bu hayvancık guruplarının her birinin belirli ihtiyaçları oldukları; onların bu gereksinimlerinin, karşılıklı dengelere dikkat edilerek sağlanması durumunda vücut içinde bir uyum ve harmoni olacağı; hücre gurupları arasında dengesizlikler oluşmasına yol açan bir yaşam tarzının ise, vücutta çeşitli türlerde (ruhsal ve bedensel) rahatsızlıklara yol açacağı bilinciyle yetiştirmiyoruz; bunun tam tersini yapıp, vücudumuzu bir et kemik yığınıymış gibi onlara tanıtarak, onları hayata başlatıyoruz.
*- Beyinlerimizdeki hücreler, direkt olarak algılayamadıkları ögelerden, örneğin gözlerimizin göremediği küçük hücrelerden, moleküllerden, atomlardan ve daha da küçük parçaçıklardan kaynaklanan çeşitli olayları, genellikle başkalarınca kendilerine sözlü olarak aktarılan verilere göre yorumlarlar, ve bunlar beyinlerimizin bilgi deposundaki soyut kavramlar dizinini oluştururlar.  Beyinlerimizde kapalı bir kemik kafesi içinde yaşayarak, dış dünyadan kendilerine aktarılan bilgilere göre karar vermek durumunda olan hücrelerimiz, duyu organlarındaki hücre yandaşlarının ortaklaşa aktardıkları sinyalleri, önem derecelerine göre, uzun veya kısa vadeli depolamaya alırlar. Beyinde tüm işlemler hücreler tarafından gerçekleştirilmek zorunda olduğundan, organlar gibi milyonlarca hücre kolonisinin ortaklaşa saptayıp aktardıkdakları karmaşık sinyaller, hücrelerin işleyebileceği küçük parçalara ayrılarak depolanırlar. Beyinlerimizdeki bilgi depolanması ise, hücreler genellikle kimyasal yöntemlerle haberleşebildiklerinden, kimyasal bileşiklere (kompleks moleküllere) "tercüme" edilerek depolanmak zorundadırlar. Her değişik anlam için, farklı bir kompleks molekül oluşturulması söz konusudur. Çeşitli türlerdeki amino asitlerinden sonsuz sayıda karmaşık molekül kombinasyonları oluşturulabilmesi söz konusu olduğundan, depolanabilecek bilgi kırıntısı sayısı da sonsuz olabilir.  Hücrelerin birbiri ardına sistemli şekilde devreye girmeleriyle, bu bilgi kırıntıları tekrar birbirleriyle kombinasyona sokularak, daha karmaşık bilgi sistemleri oluşturulup, çeşitli sorunlara çözümler üretilebilir, veya yorumlar yapılabilir.
Ancak, beyinlerimizdeki hücrelerimize aktardığımız soyut bilgiler, üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçeklerine uygun değillerse, yani bizler bazı olayları yanlış yorumlayarak, beyinlerimizdeki hücrelerimize aktardıysak, onların oluşturacakları çözümler de bu dünyadaki koşullara uygun olamazlar. Hele hele, bizler, bu dünyadaki hayat sistemimiz için çözüm bulacak şekilde genetik bilgilerle donatılmış beyin hücrelerimizden, hayali olarak oluşturduğumuz "öteki dünya" diye bir soyut kavramın koşullarını da dikkate alarak çözümler üretmesini istiyorsak, o hücrelerin oluşturacakları çözüm önerileri, asla ve asla bu dünyadaki sorunlarımıza çözüm olamazlar; nitekim de olamamışlardır ve atalarımızdan devraldığımız sorunlar yumağı gün geçtikçe çığ gibi büyümektedir!
*- İnsan dediğimiz yaratık, üzerinde yaşadığımız dünyanın, en soğuk kutuplarından, en sıcak ekvatoral bölgelerine; en yüksek tepelerinden, en derin çukurlarına; denizlerin en derin yerinden, atmosferin en uç noktalarına, hatta dünya atmosferi dışındaki gezegen sistemlerine kadar uzanan çok geniş bir alanda yaşayabilmekte, tüm bu geniş alandaki değişik ekolojik sistemlere etki edebilmekte ve onlardan etkilenebilmektedir. Böyle bir özelliği olan tek gelişmiş canlı türü insandır. Bu çok geniş çerçeveli yaşam ortamımız nedeniyle, hiç bir insanın sadece kendini veya kendi devletini düşünerek, başka ekoljik sistemlere zarar verebilecek bir davranışa girmesi, "insanlık" kavramıyla bağdaşamayacak bir tutum olarak karşımıza çıkmakta ve bizlere çok bilinçli ve duyarlı olma sorumluluğu getirmektedir. Böyle bir bilinç ve sorumluluk ise, doğan çocuklarımızı ilk defa bu tür bilgilerle karşı karşıya getirerek sağlanabilir. Hayat hakkında bilgi edinmek için ilk sorularını soran çocuklarımıza, "öteki dünya" diye beyinlerindeki hücreleri şaşırtıcı ve mantıksal değerlendirmelerini kısıtlayıcı bilgiler yerine, üzerinde yaşadığımız doğal sistemin kurallarını ve gereklerini vererek başlamak, tüm sorunlarımızın çözümü için en doğru yaklaşım olacaktır; çünkü bizler bu dünya üzerinde yaşıyoruz, oluşturacağımız kurallar da bu dünya hayatına uyum sağlayacak şekilde olmak zorundadır.
*- Uzun sözün kısası, beyinlerimiz, programlanabilir bir özellik gösterirler; onlar, birbirleriyle anlaşacak şekilde de programlanabilirler, anlaşmayacakları şekilde de; yukarıdaki ilk şıklardaki koşullara göre de programlanabilirler ve onlara uygun yasalar ve gelenekler oluştururlar, ikinci şıklardaki koşullara göre de! Beyinlerimizdeki hücrelerimize, dünyamız ve doğa hakkında, gerçek gözlemlere uygun bilgiler aktarırsak, onlar, her türlü sorunumuza, mutlaka ve mutlaka, daha doğru çözüm yolları bulacaklardır. Bundan emin olabilirsiniz! Ama bu, hücrelerimize duyacağınız güvene bağlıdır, onlara güveniyorsanız, onlar sorununuzu çözerler; güvenmiyorsanız, çözemezler.
İnsanlar, beyinlerine yerleştirdikleri bilgi ve görgülere göre kendilerini ve toplumlarını yönlendirirler. Beyinlere yerleştirilen bu programlar, üzerinde yaşanılan dünyamız koşullarına uygun değillerse, bu tür beyinlerin aldıkları kararlar ve oluşturdukları toplumsal düzenler, doğal sisteme ters düşeceğinden, sürekli olarak aksayacaklardır. Yani, üzerinde yaşanılan doğal sistemin yanlış yorumlanması, gerek bireysel, gerek toplumsal olarak, sağlıksız olacak, hep "hastalıklara" yol açacaktır. Şimdi çok kısa olarak, doğadaki bu sistemin nasıl olduğunu, ve insalarımızın bu sistemi neden yanlış yorumlama alışkanlığına düştüğünü, tarihsel belge ve bulgularıyla ortaya koymaya çalışalım.
YARYUVARINDA HAYATIN GELİŞİM TARİHİ ve İNSANIN BU HAYAT TARİHİNDEKİ YERİ

*- Tarih nasıl oluşturulur?
                        - İnsan yazması eserlerden
                        - Doğal "yazıtlar" veya belgelerden!
Yeryuvarı Tarihi kitabı
 Dünyada, doğal bir sistemle, her şeyin tarihsel kayıtları tutulur, belgeleri saklanır. Bunu yerbilimciler son bir-iki yüzyıl içinde keşfetmişlerdir. Bu "tarih kitabı" şöyle tutulmaktadır:
Dünyadaki tüm önemli olaylar, belirgin izler bırakırlar; örneğin bir sel felaketi sonucu, göllere ve denizlere çok fazla çamur taşınır, kısa bir sürede, kalın bir tortul istif oluşur. Bu sele kapılan tüm hayvan ve bitkiler bu çamurlar içinde, göl veya deniz diplerinde, ebediyete aktarılıp, taşlaşırlar, yani fosilleşirler. Bir volkan patlar, bu volkanın külleri denizlerdeki çamurlara karışır ve o tortul tabaka oluşurken, çevrede bir volkanın patladığının tanıklığını yapar. Bir deprem olur, o depremde oluşan çatlaklar, o zamana kadar oluşmuş ve sertleşmiş tortul tabakalarda kaydedilirler. Daha sonra oluşacak tortullarda ise, bu eski depremin izleri olmayacaktır. Aynı yerde bir süre sonra bir deprem daha olacak olursa, alttaki eski katmanlarda iki tip çatlak oluşurken, iki deprem arasındaki dönemde oluşmuş katmanlarda tek tip çatlak oluşur. Dünyanın iklimi soğuksa, deniz veya göllerde, soğuk iklimi yansıtan izler kalır (buzul çakılları, soğuk iklim bitkileri kalıntıları, vs.); iklim sıcaksa, tabakalarda sıcak iklimi yansıtan izler bırakılır (tuz tabakaları, kömür oluşumları, vs.). Deniz veya göllerde zamanı yansıtacak şekilde, bu tabakalar üst üste yığışırlar, ve oluştukları zaman aralığının tüm önemli kayıtlarını tutarlar! O zamanlar hangi hayvanlar yaşıyordu, hangi bitki türleri vardı, tüm bu soruların yanıtları, o tabakalarda kayıtlıdır.  Sözün kısası, dünya ve doğa, kendi tarih kitabını kendisi tutar! (Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek için, "Yeryuvarı Tarihi Kitabı" başlıklı Ek 1 bölümüne bakınız).
Denizler ve göller sürekli değildirler. Özellikle göller çabuk dolarlar ve kara haline geçerler. Günümüz insanları bu eski göl (veya deniz) tortullarını kat kat inceleyerek, eskiye doğru, dünyamızın tarihini yeniden tasarlama olanağı bulurlar. İşte, bu ve buna benzer başka yöntemlerle, tüm diğer canlıların tarihsel geçmişi incelenebildiği gibi, insanlık tarihi de, oldukça ayrıntılı olarak ortaya koyulabilmektedir. Şimdi, bu tür araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerin kısa bir özetini sunalım.
a) Yeryüzünün en eski yaratıkları çekirdeksiz tek hücreliler gurubu canlılardır, 3.5 milyar yıl.
 b) Yeryüzünde ortaya çıkan ikinci kuşak canlılar, çekirdekli tek hücrelilerdir: 2.5 milyar yıl
 c) Üçüncü kuşak canlılar olarak yaklaşık 700 milyon yıldan beri, sünger gibi kolonileşmiş hücre gurupları görünürler.
d) Dördüncü kuşak canlılar olarak, midyeler gibi sert bir kavkı oluşturmuş hücre guruplaşfmalarından oluşan canlılar gelirler, 600 milyon yıldan beri vardırlar.
e) Beşinci kuşak canlılar olarak, omurgalı canlıların ilk temsilcileri olan balıklar görülürler ve yaklaşık 450 milyon yıldan beri yaşamaktadırlar.
f) Altıncı kuşak canlılar olarak, karalardaki ilk otsu bitkiler gelirler, ve yaklaşık 400 milyon yıldan beri vardırlar. Burada dikkat edilecek husus, hayatın milyarlarca yıldır denizlerde devam ederken, karaların tüm bu geçmiş süresince, çırıl çıplak olduğudur!
g) Yedinci kuşak canlılar olarak, amfibia dediğimiz, semender, kurbağa gibi canlılar gelirler.
h) Sekizinci kuşfak canlılar olarak, yaklaşık 300 milyon yıldan beri yaşamakta olan sürüngenler gelirler.
i) Dokuzuncu kuşak olarak yaklaşık 200 milyon yıldan beri görülen çiçekli bitkiler ve kuşlar gurubu canlılar ortaya çıkarlar.
j) Onuncu kuşak canlılar olarak, 65 milyon yıldan beri bollaşan memeliler gurubu gelirler.
k) Ve en son kuşak canlısı olarak, yaklaşık 2 milyon yıldan beri de "İnsan" denilen yaratık yeryüzündeki canlılar arasına katılmıştır!
Bu birbirini takip eden ortaya çıkış serisi içinde, bir sonra ortaya çıkan canlı, kendinden önce yaratılmışların artıklarını (etini, ürününü, vs.) yiyecek şekilde bir hayat tarzı geliştirmiştir. Diğer taraftan, en son türetilenin artığı başfka canlılar tarafından yenmiyecek olsa ve bir yerde depolansa,  canlılar arası doğal denge tamamen alt üst olacağından, bu yeni türeyen yaratığın "tadına bakacak" şekilde, eski yaratıkların bir kısmı da yeni "uzmanlıklar" geliştirmişlerdir; yani dünyada yeni yaratıklar ortaya çıktıkça,  daha eskiler, bu yeni "bileşimleri" de repertuarlarına katacak değişiklikleri kendilerinde yapmışlardır. Dolayısıyla, hayat, bir döngü istemine dönüşmüştür, ve ana kuralı şudur: Yaşa ve yaşat! (Ve buna ek olarak) birleşen kazançlı çıkıyor!
Hayat, bir enerji depolama sistemidir, yani  herhangi bir enerji kaynağı olmayan yerde, hiç bir şekilde bir canlı oluşmuyor, yaşamıyor. Dünyamızın temel enerji kaynağını Güneş ışınları oluşturur. Güneş ışınlarının, su, karbondioksit, metan, kükürt oksit, azot, vs. gibi moleküllerle birlikte olduğu yerlerde, şeker, aminoasit gibi organik bileşikler kendiliğinden oluşmaktadır (Nitekim, Dünya'mıza düşen göktaşlarında da, bu tür organik moleküllere rastlanılmaktadır). Bunlar ise, canlıların temel besin kaynağını oluştururlar. Kloroplast denilen bir organik molekül topluluğu, güneş ışığından şeker yapma işini en kolay yöntemle elde eden bir "fabrika" gibidir. Bir taraftan su ve karbondioksit girer; fabrika 'güneş enerjisi" ile çalışır; ve diğer taraftan şeker molekülleri çıkar! İşte, dünyadaki hayat sistemini ayakta tutan temel fabrika bu sistemdir. Bu fabrikasyon işini, yeryüzünün ilk canlılarından olan mavi-yeşil algler başlatmışlardır. Daha sonra, diğer canlılar, onların bu patentini kopyalamışlar, ve aynı yöntemle "yaşamaya", yani "enerjiyi organik moleküller şeklinde bağlamaya" başlamışlardır. Bunun en güzel örneklerinden birini, Euglena viridis denilen bir terliksi hayvanı gösterir. Bu hayvancık, güneş ışığı alan bir yerde yaşarsa, içindeki klorofil molekülleri ile güneş enerjisinden şeker elde eder ve yaşar (yani bir bitki özelliği gösterir); karanlık bir ortama düşerse, bu sefer, çevresinde organik artık, örn, şeker arar, ve bu şekeri, içindeki mitokondria denilen bir "fabrika"da yakarak yaşar (yani hayvan özelliği gösterir).
Doğadaki bu yaşam oyununda, hem güneş enerjisinden şeker elde etme fabrikası sahipleri memnunlar (bitkiler alemi); hem de bu şekerleri yiyip, elde edilen enerjiyle, başka proteinler üretip, bunları depolayanlar memnun (hayvanlar alemi)!
Hayatın amacı, nerede bir enerji kaynağı varsa, o enerjiyi kimyasal elementlerle reaksiyonlara sokup, organik madde moleküllerine dönüştürmek ve depolamak olarak görünmektedir!, Çünkü, yeryuvarında biyokütle dediğimiz tüm canlı yaratıklar ağırlığı, 4.6 milyar yıldan beri gittikçe artmaktadır. Yani Dünyamızda, cansız maddelerin ağırlığı, canlı maddelere göre, zaman geçtikçe azalmaktadır! 

Doğadaki Yapısallaşma Sistemi
Doğadaki her şey, önce en basit şekliyle başlıyor, sonra gittikçe büyüyor, gelişiyor, karmaşıklaşıyor. Proton, nötron, elektron adı verilen atom parçacıkları olmadan, tüm dünyayı (ve evreni) oluşturan yaklaşık yüz kimyasal temel element oluşturulamaz. Bu temel elementler (atomlar) olmadan, moleküller oluşturulamaz; örn., hidrojensiz ve oksijensiz, su dediğimiz molekül oluşmaz. Moleküller olmadan, taş, toprak, kayaç, ağaç, ot, et, vs. gibi hiç bir şey oluşturulamaz!
Bu yapısallaşma sistemi, hem cansızlar aleminde bu şekilde olur, hem canlılar aleminde.
Şimdi önce cansızlar aleminden bir örnek vererek, "büyüme" olayını açıklayalım. Mermerlerimiz kalsit kristallerinden oluşurlar. Kalsit deyince akla CaCO3 gelir. Tuz yataklarımız, tuz kristallerinden oluşur, ve kimyasal formülü NaCl dir. Şimdi, bir kalsit kristalini, veya bir tuz kristalini, parçalayabileceğimiz en küçük boyutta düşünelim. Ne kadar küçültebiliriz? Bir insan vücudunun iç görüntüsünü ve yapısallaşmasını nasıl röntgen çektirerek ve\veya alınan parçaları mikroskop altında inceleyerek bulabiliyorsak, bu sorunun yanıtını da, aynı yöntemle bulabiliriz. Yanıt yandaki şekillerde gösterilmiştir: En küçük kristal yapısı birimleri (milimetrenin yaklaşık milyonda birinden daha küçük), belirli sayıda iyonların belirli bir dizilim içinde bir araya gelerek oluşturdukları, belirli geometrileri olan temel yapı taşlarından oluşmaktadır. Bunlara "temel hücreler" denir. Bu temel hücrelerin boyutları milimetrenin onmilyonda biri civarındadırlar.
Bir kristal, kimyasal formül olarak, bir sodyum ve bir klor iyonundan oluşabilir; ama sadece bir sodyum ve bir klor iyonundan oluşan tek bir tuz molekülü, bir kristalin temel yapısal ögesini oluşturmaya yetmez; en az, şekilde görüldüğü kadar iyon bir araya gelerek "en küçük yapısal temel birimi" oluştururlar. Bir kristal büyüyecekse, bu "temel hücreler" yan yana, üst üste getirilerek, büyüme gerçekleştirilir. Bu "temel hücrelerin" boyutları ve kenarlar arası açı değerleri, maddeden maddeye değişir.
Şimdi, bu açıdan canlılar alemi incelendiğinde: Önce, basit nükleotidlerin oluşumu, sonra, bunların birleşmelerinden aminoasitlerin gelişimi, sonra daha büyük moleküler yapıların, veya yapı taşlarının, protein ve DNA, RNA gibi ögelerin gelişimi, sonra tek hücreli canlıların gelişimi, sonra tek hücrelilerin birleşmeleriyle çok hücrelilerin oluşmaları, sonra çok hücrelilerin, hücrelerarası ilişkilerde karmaşık görev bölümlemelerine giderek, organlar geliştirmeleri, sonra çeşitli canlı türlerinin birbirleriyle çeşitli ortaklık kurmaları ve karşılıklı ilişki ve bağımlılığa girmeleri ve çeşitli ekosistemlerin gelişimi ve bu şekilde başlangıçta bir kaç gramlık bir canlı kütlesinden, milyonlarca yıl sonra günümüzdeki canlılar aleminin milyarlarca tonluk canlı kütlesine geçiş, vs vs.. Çok büyük ölçekte bakıldığında, olay böyle görünüyor; en basitten en karmaşık yapıya doğru bir gidiş var.
Şimdi ölçeği biraz küçültelim; insan ve kültürel gelişimine bakalım: Önce tek ve bireysel bazda yaşam tarzı ve çok basit aletler; sonra küçük guruplar, veya kabileler halinde yaşama geçiş, sonra kabile içinde iş bölümü ve ortaklaşa eylemler ve kullanılan aletlerde geliştirmeler; sonra küçük boylar halinde ortak yaşam ve eylemler, daha sonra küçük devletler, sonra devdevletler arasında işbirlikleri ve ortak planlar ve eylemler ve Birleşmiş Milletler diye bir örgütün kuruluşu.
Kısacası, doğada (ve evrende) 'kutu kutu içinde bir gelişim ve yapılanma sistemi' vardır. Her üst sistem, bir alt sistemin ögelerinin birleşmesinden oluşur. Yani doğada küçükten büyüğe doğru bir yapısallaşma sistemi geçerlidir!
Sonuç: Doğada, kutu-kutu içinde, ve standart prefabrik yapılaşma prensibine uygun bir sistem uygulanmaktadır. Her defasında, daha büyük bir üst sistem yapılaşma gerçekleştirilirken, yapı taşları olarak, önceki kalıplarda üretilen temel yapı unsurları alınmakta, ve bu arada, yeni yapının boyutuna uygun olarak, bu alt yapı taşlarında, ya ufak törpülenmeler, veya, boşlukları doldurmak gerekiyorsa, yeni eklentiler yapılmaktadır.
Yani, uzun sözün kısası, hem canlılar alemindeki, hem de cansızlar alemindeki büyümede, bir "temel yapıtaşı" vardır, ve bunların adı "temel hücreler"dir! Bir diğer ifadeyle, canlı olsun, cansız olsun, tüm maddeler "hücrelerden" oluşurlar!
Günümüzde, doğadaki her şeyin atomaltı parçacıklardan oluşmaya başlayarak, atom, molekül, molekül kümeleşmeleri ve tüm bu ögelerin çeşitli kombinasyonlarından ve etkileşimlerinden oluşan bir yuvarlak bir Dünya üzerinde yaşadığımızı biliyoruz. Küçükten büyüğe doğru gelişen bu yapılaşmanın, değişik boyutlarında, değişik kuvvet sistemleri etkilidir. Önce değişik boyutları kısaca belirtelim: Bir atom, bir çekirdekten ve o çekirdek etraşında dönen elektronlardan oluşur; çekirdek yaklaşık 10 üzeri -13 cm kadarlık bir boyuta sahiptir, ve atomaltı parçacıklardan oluşur ve bir atomun hemen hemen tüm kütlesini veya ağırlığını oluşturur. Çekirdek ve elektronlardan oluşan bir iyonun (atomun) boyutu ise, 10 üzeri -8 cm kadardır. Dolayısıyla, bir atomun ana kütlesini oluşturan çekirdeği bir portakal kadar büyütülmüş düşünülürse, onun iyon denilen toplam atom boyutu, 10 km'lik bir küre kadar büyük görünür! Yani, elektron yörüngeleriyle çekirdek arasında devasa bir "boş" alan vardır; ve çekirdek bu boş alan içinde, "devede kulak"tan bile küçükken, atomu ağırlığının yüzde doksandokuzundan fazlasını taşımaktadır. "Kuvvetli Etkileşim" denilen güç, işte, küçük ölçekli bu çekirdek içinde etkili kuvvet sistemidir. Çekirdekle, elektronlar arasındaki, çekirdek boyutuna göre devasa alanda etkili güç ise, "Zayıf Etkileşim" denilen diğer bir güç sistemidir.
Moleküllere gelince: Moleküller, atomların, bu elektron yörüngeleri boyunca birbirleriyle kaynaştıkları kümeleşmeler olup, onları etkileyen ana güç sistemi ise, elektriksel yüklere endeksli, "Elektromanyetik Kuvvet" sistemidir.
Bizlerin aşina olduğu, taş, toprak, su, meyve, hayvan, vs. gibi tüm cisimler, molekül kümeleşmelerinden oluşur, dolayısıyla onlar arası etkileşimleri sağlayan ana güç sistemi de yine elektromanyetik kuvvet sistemidir. Ancak, moleküller de nihayet atomlardan oluştuklarına göre, atomu etkileyen "kuvvetli ve zayıf etkileşim" sistemleri, doğal olarak moleküler sistem içinde de otomatik olarak devrededirler. Dolayısıyla, biz insanların içinde de, ana güç elektromanyetik kuvvetler olmak üzere, diğer kuvvet türleri de, doğal olarak etkilidirler.
Buraya kadar olan bölüm, gözlerimizle algıladığımız dünyamız ile, dünyamızın mikroskop altında bileşenlerini incelediğimiz parçacıklarının "özel dünyaları" (atomik ölçekte dünya) arası ilişkiler ve etkileşimler üzerineydi. Şimdi, boyutu gittikçe büyütürsek, Güneş ve gezegenlerine, "güneşlerin" kümeleşmelerinden oluşan galaksilere, galaksilerin kümeleşmelerinden oluşan daha büyük guruplara ve "Evrene" kadar uzanırız, ki, bu boyutlar artık kilometrelerle ifade edilemez olurlar ve ancak 'ışığın bir yılda kat ettiği mesafe" ölçek alınarak, ifade edilebilirler.
İşte, atomaltı parçacıklarından başlayarak, maddelerin gittikçe artan kümeleşmeleriyle oluşan  farklı boyutlu sistemlerde, boyut büyüdükçe, sisteme egemen olan kuvvet türü de değişmektedir, ve bu prensip uyarınca da, gezegenler, yıldızlar, vs. arası etkileşimlerde ana güç, gravite kuvvet sistemi olmaktadır.
  Gözlerimizle algılayabildiğimiz bu "yer ve bu yeri bir fanus gibi sarar görünen gök" sistemi teleskoplar altında incelendiğinde, "dünya" denilen cismin, bir yıldız çevresindeki bir gezegen olduğu, ve bu tür "dünyalardan" evrende daha milyarlarcasının olacağı anlaşılmaktadır.
Çağdaş anlamda "yer ve gök" böyle farklı farklı iç içe girmiş "dünyalardan" oluşmaktadır: Mikroskopik, veya atomik ölçekte 'dünyalar'; gözle algılanan ölçekte "Dünya"; ve teleskopik 'dünyalar' ve bunların farklı farklı "gökleri"! Ve de bu farklı boyutlu sistemlerde etkili farklı kuvvet sistemleri!
Yukarıda Ortaya Konulan Verilerden Giderek, "Hayata" Bir Anlam Verebilir miyiz?
İNSANOĞLUNUN, SADECE ATALARINDAN AKTARILMIŞ BİLGİLERİNE DAYANARAK, "HAYATIN" NE OLDUĞUNU YORUMLAMAYA KALKMASI, 24 SAAT SÜRELİ BİR FİLMİN, EN SON 1 SANİYESİNDEKİ GÖRÜNTÜYÜ ALGILAYIP, 24 SAATLİK BIR FİLMİN, 23 SAAT, 59 DAKİKA VE 59 SANİYELİK GEÇMİŞ BÖLÜMLERİ HAKKINDA FİKİR YÜRÜTMEYE BENZER!
Bu nedenle, "hayat" hakkında bir yorum yapabilmek için, onun tüm geçmişini irdelememiz gerekir.
Hayatın dünyadaki tarihsel gelişimi, birleşme, bütünleşme, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşmanın, canlılar arası hayat sistemlerinde, gittikçe daha ekonomik yaşam standartlarına kavuşturucu bir yönlendirme olarak etkili bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.
1- "Hücre" dediğimiz tek hücreli yapı, tüm hayat sistemlerinin temel ögesidir.
2- Hücrelerin besin kaynağını, yani "yakıtını" glikoz denilen şeker molekülleri oluşturur.
3- Glikoz şekeri, hücre içinde adenozintrifosfat (ATP) denilen maddeye dönüştürülerek yakılır.
4- Dünyadaki ilk yaratıklar, 3.5 milyar yıl önce ortaya çıkan çekirdeksiz tek hücreli canlılardır. Bakterilerin de dahil olduğu bu canlı gurubu, bir glikoz molekülünden 2 ATP'lik verim elde edebilirler.
5- Dünyada yaklaşık 2.5 milyar yıl önceleri ortaya çıkan ikinci kuşak canlı guruplarını çekirdekli tek hücreli canlılar oluşturur. Bu çekirdekili tek hücrelilerin, çekirdeksiz tek hücrelilerin birleşme veya bütünleşmelerinden oluştuğu yolunda genetik ve anatomik veriler saptanmıştır. Amipler, kamçılı tek hücreliler gibi mikroskobik canlıların dahil olduğu bu gurup, bir glikoz molekülünden 36 ATP'lik enerji elde edebilmektedirler. Yani bu sistemde, aynı miktarda madde daha ekonomik olarak kullanabilmekte, dolayısıyla, dünyadaki belirli bir besin kaynağından, daha fazla canlıya yaşam olanağı sağlanabilmektedir.
6- Yaklaşık 700 milyon yıl önceleri, süngerler gibi ilk çok hücreli yığışımlar ortaya çıkmış; bu hücre toplulukları, kamçılarını eşgüdüm içinde kullanarak, büyük su çevirintileri oluşturma olanağını yaratmışlar; dolayısıyla 1 yerine 10 hacimlik sudaki besinden yararlanma yöntemine kavuşmuşardır.
7- Yaklaşık 600 milyon yıl önceleri, hücreler toplumunda, hücreler arası iş bölümüne gidilmiş ve "organlar" geliştirilmeye başlanmıştır. Çeşitli türlerdeki gelişmiş hayvanların dahil olduğu bu gurupta, bu sayede yine, aynı miktarda besin kaynağından, daha fazla canlının yararlanması sağlanmış, yani daha ekonomik bir yaşam şekli geliştirilmiştir.
8- Yaklaşık 500 milyon yıl önceleri, hayvan dediğimiz canlıların bizzat kendileri bir kümeleşme ve birlikte yaşama eylemine geçmişlerdir. Amaç, denizlerin bol besin bulunduran kesimlerindeki yaşam zorluklarına karşı gerekli dayanıklılığın veya sağlamlığın sağlanması ve o zor koşullarda barınabilip, oradaki besinlerden yararlanmaktır. Bunun örneklerini, graptolit denilen yüzer-gezer hayvan kolonileri ile, mercan denilen sabit yaşamlı hayvan kolonileri vermektedirler.
SONUÇ:
Hayat, küçük yapı taşlarının (atom parçacıkları, atomlar, moleküller, ve daha büyük yapısal ögelerin) bir araya gelerek, enerjiyi maddeye bağlaması, depolaması ve elektromanyetik kuvvetler etkisi altında çeşitli etkileşimler göstermesidir. Eskiden, atom, molekül, enerji dalgaları, madde\ enerji ilişkileri ve dönüşümleri, elektromanyetik kuvvetler vs., bilinmediğinden, hayat, "ruh" denilen soyut bir kavramla bağdaştırılmıştır.
Hayatın temel ögesi hücredir. Tüm diğer gelişmiş canlılar dediğimiz, bitki, hayvan, vs., hücrelerin, değişik ortamlara uyumlarını sağlamak için uydurulmuş kılıflardır.  Bunun böyle olduğunu, mikroskopla bir canlıya baktığımızda anlarız. (Ve bu nedenle de, bu gerçek, ancak mikroskopların geliştirilmesi sayesinde, insanlık tarihinin  son bir-iki asırlık döneminde fark edilmiş, ancak henüz yeterince ve yaygınca anlaşılamamıştır.) Uzaktan, veya dışarıdan bir hayvana (veya bitkiye) bakan,  onu bir kedi, veya ağaç olarak görür; ama, bakış açımızı o hayvanın içindeki bir noktaya odaklayıp, o noktayı büyülterek bakarsak,  onun içindeki hücreleri ve bu hücrelerin ­birbirleriy­le dokanaklarını ve karşılıklı ilişkilerini görürüz! 
"Hayat" dediğimiz olgunun, en basit hücresinden, en gelişmiş canlısına (insana) kadar, bir enerji depolama ve biyokütle oluşturma eylemi olduğunun somut bir kanıtı olarak, insanların "kazanma veya biriktirme hırsını" verebiliriz. Her insan, bir "kazanma - biriktirme" hırsı ile hayatını geçirir. Çoğu insanın, kendileri yaşadıkları sürece bu kazançlarından çocuklarına zerre kadar bir şey vermedikleri de dikkate alınırsa, o zaman, insanların bu kazanma + biriktirme hırsının arkasında yatan dürtü nedir? İşte, bu dürtü, bir bakterinin, bir bitkinin, bir mantarın, veya başka tür bir canlının, "enerjiyi biyokütleye dönüştürme" dürtüsünden başka bir şey değildir. Bir midyenin kendisini korumak için oluşturduğu kabuğunun, veya bir mercan kolonisinin, denizin hırçın dalgalarına karşı koyabilmek için oluşturduğu o devasa resif setlerinin, insanların olufturduğu toplumsal hayat ürünleri olan, yol bina, köprü, ulafım araçları, baraj, vs.'den hiç bir farkları yoktur! Hal böyle iken, toplumsal hayat sistemine zarar verecek derecede aşırı bir kazanma hırsına kapılarak, mal mülk mü edinmek daha doğrudur; yoksa çocuklarımızın barış ve huzur içinde yaşayabilceği bir toplumsal düzen oluşturmak için çaba göstermek mi daha doğru bir davranış olur?
Şimdi, "hayat" denilen olguyu, bu tür bir çağdaş bakış açısıyla değerlendirirsek, şöyle bir yorum ortaya çıkar:
Bugünün bilgileri ışığında, doğada her şeyin atomaltı parçacıklardan oluştuğunu söyleyebiliyoruz. Bu atom altı parçacıkları, proton - nötron - elektron kombinasyonları şeklinde, doğadaki mevcut kimyasal elementleri (atomları) oluştururlar. Bu kimyasal elementlerin (atomların) çeşitli kombinasyonlarından, su, karbondioksit, şeker,  aminoasit, kalsit, kuvars, kil, vs. gibi çeşitli moleküller oluşurlar. Bu moleküllerin çeşitli kombinasyonlarından, ise doğadaki tüm maddeler oluşurlar. Maddeler ise, C- atomu egemenliği gösterenler ve Si- atomu egemenliği gösterenler olmak üzere iki guruba ayrılırlar: C (karbon) atomu egemenliği gösteren maddelere organik, Si (silisyum) egemenliği gösteren maddelere ise anorganik maddeler denir. Organik maddeler canlılar aleminde, anorganik (veya inorganik) maddeler ise cansızlar aleminde yaygındır. Organik bileşikler (moleküller, makromoleküller ve bunların kombinasyonları)  genellikle tam nötr değildir ve sürekli sulu bir ortam söz konusudur; bu sulu ortamda, genellikle artı veya eksi elektromanyetik kutuplaşmalar gösterirler, ve onların bu elektromanyetik kutuplaşma dereceleri, ısı, ışık, pH, Eh, vs. gibi çeşitli parametrelerce, artabilirler, veya azalabilirler. Bu nedenle, organik maddeler birbirleriyle bir ilişki veya etkileşim içine girmeye yatkındırlar. İşte, bu özellik, canlılar alemini cansızlar aleminden ayıran temel özelliktir: Canlılar aleminde, ister hücresel bazda bir hücre içinde, ister gelişmiş bir hayvan veya bitkide, hücreler içi ve hücreler arası etkileşimler olarak, sürekli fizikokimyasal tepkimeler olmakta, iyonlar takas edilmekte, çeşitli elektromanyetik alanlar oluşturulmakta, her fizikokimyasal tepkime, bir başkasına yol açmakta, ve bu hareketlilik, bu canlılık, "yaşam" olarak kendisini göstermekte ve sürmektedir. Bu elektromanyetik kuvvet sistemlerine ek olarak, atomik düzeyde etkili olan ve atom parçacıklarını birbirleriyle ilişki içine sokup, onları oluşturan "kuvvetli ve zayıf etkileşim" denilen kuvvet sistemleri de, elbette tüm bu gelişimler sırasında devrededir; çünkü tüm maddeler atomlardan oluşmuşlardır, ve de bu etkileşimleri körükleyen enerji kaynakları da atom altı parçacıklarından oluşmaktadır. Kısa bir ifadeyle, fizik biliminin ortaya koyduğu tüm kuvvet sistemleri, değişik derecelerde olmak üzere, yaşam faaaliyetlerini denetlemekte ve yönetmektedir. Canlılar alemi ile cansızlar alemi arasındaki temel ayrım ise, sıvı (sulu) bir ortamın var olması ve birbirlerini izleyen kimyasal tepkimelerin ard-arda seri şekilde sıralanmasıdır. Bu kimyasal tepkimelerin birbiri ardına sıralanmaları "canlılığı" oluşturur; yani canlılık, kimyasal hareketliliktir! Sulu ortam yavaş yavaş kaybolup, kimyasal tepkimeler gittikçe yavaşlatılır, hatta durdurulurlarsa, yaşam belirtileri de kaybolurlar. Bunun en belirgin delili ise şu gözlemdir: Donma tehlikesi geçiren insanların izlenimleri bu konuda kesin veriler sunmaktadır. Vücudu soğutulan veya dondurulan bir insan, gittikçe 'uyuştuğunu' ve duyularının körleştiğini farkeder. Vücut ısısı donma noktasına yaklaştığında, yani suyun buza dönüşmesi aşamasında ise, tüm yaşam belirtileri kaybolur, yani "ruh" dediğimiz canlılık yok olur; kişinin bir ölüden farkı kalmaz. Ancak, vücut ısısı tekrar yükseltilmeye başlandığında, hücrelerde kimyasal faaliyetler tekrar başlarlar ve insan tekrar hayata döner!
Vücuttaki, dolayısıyla hücrelerdeki kimyasal hareketlilik, sadece çevredeki ısı ile denetlenmez. Doğada çok farklı türlerde dalgalar, ışınımlar vardır. Çok farklı türleri bulunan bu ışınımlar ve dalgalar, yakın çevremizden kaynaklanabilecekleri gibi, çok uzak gök cisimlerinden de kaynaklanabilirler. Bu radyasyonların hücrelerimizdeki fizikokimyasal olayları etkileme güçleri vardır. İşte bu nedenlerden dolayı, Güneş ve Ay'dan tutun da, taa en uzakdaki yıldız ve galaksiler bile, bizlerin, dolayısıyla tüm canlıların "ruhsal" durumlarını etkilerler, yani hücrelerimizdeki tepkimelerin yönlendirilmesinde etkileri vardır.
Halbuki, cansızlar aleminde, yani anorganik maddelerde, moleküller genellikle nötr olduklarından, ve de sürekli sulu bir ortamda olmadıklarından, moleküller arası elektromanyetik etkileşimler son derece sınırlıdır ve onlar arasında bir hareketlilik, bir canlılık çok azdır.
Yukarılarda belirtildiği üzere, canlı - cansız ayrımının temelini, maddeyi oluşturan parçacıkların, nötr veya kutuplaşmış olma derecesi belirler. Organik maddelerin çoğunluğu, nötr olmayan bileşenlerden oluştuklarından, aralarında sürekli etkileşimler ve tepkimeler olur, bu olaylar da "hayat" dediğimiz canlılığın taa kendisidir.
Atomaltı parçacıklardan başlayarak, atomlardan moleküllere, molekülleden makromoleküllere, onlardan organellere, organellerden hücrelere, hücrelerden hücre kolonilerine (veya kılıflarına), yani hayvanlara veya bitkilere doğru olmak üzere, maddi anlamda boyut gittikçe büyümektedir. Bu büyüme, dünya ölçeği dışına taşmakta, gezegenlerden yıldızlara, yıldızlardan galaksilere, galaksilerden daha büyükçe kümeleşmelere, vs. şeklinde devam edip gitmektedir. Doğada bilinen ve maddeler arası ilişkileri ve etkileşimleri denetleyen kuvvet türleri ise,
1) kuvvetli etkileşim (baskın kuvvet),
2) zayıf etkileşim,
3)elektromanyetik kuvvet,
4) garvite kuvveti olmak üzere sınıflanmaktadır.
 Bu kuvvet türlerinin etkili oldukları sistemler, etki altındaki sistemin boyutu ile orantılıdır. Boyut çok küçük ise, örneğin, milimetrenin trilyonlarda biri kadar küçük ölçeklerde etkileşimler söz konusu ise, o durumlarda 1 nolu kuvvet daha etkili oluyor; boyut büyüdükçe, 1 nolu kuvvet etkisi azalıp, diğer kuvvet türünün etkisi artıyor; molekül, hücre, insan, hayvan gibi boyutlar söz konusu olduğunda, elektromanyetik kuvvet sistemi en etkili güçleri oluşturuyor; Ay, Dünya,  Güneş, gibi daha büyük ölçekli sistemler söz konusu olunca da, tüm diğer kuvvetlerin etkileri önemsizleşip, gravite kuvveti yönlendirici güç oluveriyor. Yani, kutu - kutu - içinde bir yapısallaşma modeline uygun olarak, kutu - kutu - içinde bir etkileyici güç sistemi vardır. Ay ile Dünya arası ilişki ve düzen, gravite kuvveti sayesinde sağlanırken, dünya üzerindeki su, taş, toprak, insan, hayvan, hücre, çeşitli türde madde molekülleri arası ilişkiler ve düzen, elektromanyetik kuvvet sistemi sayesinde sağlanır; yani iki insanı birbirine çeken veya iten kuvvette, gravite kuvvetinin etkisi, "devede kulak" derecesinde bile değildir. Peki, iki insanı birbirine çeken, onları birbirine karşı sempatik veya antipatik kılan nedir?
 Canlı maddelerin kutuplaşma özellikli moleküllerden oluştukları, defalarca yukarılarda vurgulandı. Canlılar aleminde, en önemli kutuplaşmalı moleküller gurubunu, proteinler oluştururlar: Bunlar, hem kendi başlarına kaldıklarında, ortamın verilerine göre, örneğin sıcaklık derecesine, asitlik oranına, oksijen oranına, vs. gibi bir çok faktöre bağlı olarak, çeşitli şekillere bürünürler; veyahut, başka moleküllerle birleşme veya etkileşme çabası gösterirler; veyahut, hücrelerin içlerindeki ortamla, dışlarındaki ortamın farklılıklarına göre, farklı davranışlar ve etkileşimler gösterirler, vs.. Yani canlılıklarını gösterme şekilleri çoktur. Organeller ve hücreler, hem bu tür yüzlerce farklı proteinin, hem de diğer tür moleküllerin ve iyonların kombinasyonlarından oluştuklarından, ortaya çıkan toplamsal sistem, yani hücreler de, zorunlu olarak, bir çok türde bir kutuplaşma gösterecek bir yapıya sahiptirler; onların da içlerindeki ortamın elektropotansiyel yükleri, dışlarındaki ortamın elektropotansiyel değerlerinden farklıdırlar, vs. Bu nedenlerle de birbirleriyle karşılıklı etkileşim, veya alış - veriş sistemleri oluşturmak zorundadırlar. Yani, hücreler, sahip oldukları protein, vs. gibi organik moleküllerin, birbilerine çıt-çıt düğmeleri sistemi gibi yapışabilme derecelerine bağlı olacak şekilde, ilgi duymakta, veya duymamaktadır!
Canlı yaratıkların tümü hücre denilen temel yapısal birimlerden oluşurlar. Hücrelerin temel yapı taşlarını ise, karmaşık yapılı moleküller oluştururlar. Kompleks moleküller de denilen bu karmaşık yapılı moleküllerde üç değişik türde bağlantı sistemi bulunur, yani kompleks yapılı moleküller üç değişik kuvvet türü etkisi altındadırlar.
Bu kuvvet türlerinden birincisini, tüm moleküllerde etkili ana kuvvet türü olan 'kovalent bağlar' oluştururlar; kovalent bağlar, bazı iyonların bazı elektronları ortak olarak kullanmak suretiyle oluşturdukları bir bağdır; bir oksijen ile iki hidrojenin bazı elektronlarını ortak olarak kullanarak sağladıkları su molekülünde olduğu gibi.
İkinci türde ve biraz daha zayıfca olan bağ türünü dipol bağları veya kuvvetleri oluştururlar. Bu kuvvet türünün oluşum nedeni, bir molekülü oluşturan atomların veya iyonların, birbirlerine göre, ya biraz daha elektropozitif, veya biraz daha elektronegatif olmalarıdır. Yine su molekülünü örnek olarak alacak olursak, su molekülünün oksijen atomu tarafı elektronegatifdir, hidrojen atomları tarafı elektropzitifdir; bu nedenle su molekülü bir miknatıs çubuğu gibi, elektropozitif tarafıyla diğer bir molekülün elektronegatif tarafına, elektronegatif tarafıyla da, komşu molekülün elektropozitif tarafına yapışma eğilimi gösterir; işte su bu özelliğinden dolayı "ıslaktır", yani dokunduğu maddeleri ıslatır, yani onlara yapışır! Bu iki bağlantı türü, canlı - cansız, büyük - küçük tüm moleküllerde değişik oranlarda etkili olabilen yaygın kuvvet türleridir.
Üçüncü bağ türüne gelince, bu bağlantı türü sadece büyük ve karmaşık yapılı moleküllerde gözlenebilen bir etkileşim unsuru olup, genellikle organik moleküllerde gözlendiklerinden ve organik moleküllerin de belirli bir kokuları = aromaları olduğundan, "aromatic stacking" adıyla anılmaktadır (REBEK, 1994). Bu bağ şöyle oluşmaktadır: Kompleks molekül denilen büyük moleküller, çok sayıda (yüzlerce veya binlerce) atomdan oluştuklarından, ve her atomun da, bir diğerine göre elektropotansiyeli farklı olduğundan, kompleks moleküller  düzgün bir yapı göstermezler; tersine, eğri, kıvrık, kubbemsi, yamru-yumru, vs. şekillerde olurlar. Örneğin, bir kompleks molekül dışbükey bir etkileşim yüzeyi sunabilir, bir diğeri içbükey bir etkileşim yüzeyine sahip olabilir; bu iki kompleks molekülün boyutları da birbirine uygunsa, "Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş" misali, bunalar birbilerine yapışırlar, ve yapışma yüzeyi boyunca bulunan atomlar birbirleriyle etkileşime girebilirler. İşte, bu şekilde, "tencere ve kapağı" gibi birbirlerine yapışıp, bağlantı kurabilen moleküllere, birbirlerinin tamamlayıcısı (komplementi) moleküller denilir, ve canlılar aleminde 'nükleotidler' denilen (A)Adenin - (T)Timin (veya (U)Urasil), (G)Guanin - (C)Citosin çiftleri bu tür molekülleri oluştururlar.
Bu bağlantı türü, kompleks molekül sayısı, yani tencere - kapak sayısı, biraz daha büyütülerek, daha büyükçe yapısal birimler elde edilir; örneğin ATA, AAA, AGT, CGA, TAG, vs. gibi üçlü kombinasyonlar yapılarak, amino asit molekülleri dediğimiz, tüm proteinlerin temel yapı taşları elde edilir. Bu üçlü nükleotid kombinasyonları, aynı zamanda tüm canlılardaki genetik kodlamanın da temelini oluşturur; canlılar alemindeki tüm hücreler, ister bitki olsun, ister hayvan, hepsinin genetik bilgi deposu, yukarıdaki dört harfin bu üçlü kombinasyonlarından oluşturulur. Hem de aynen güncel yazım dillerinde olduğu gibi, "mesaj başlangıcı = AUG", veyahut "mesaj sonu = UAG veya UGA" gibi noktalama işaretleri de dahil olmak üzere!
Tenecerelerin kendilerine uygun kapakları bulabilmeleri usulü, bu amino asit dizilimleri de, kendi kendilerini kopyalama özelliğine sahiptirler. Şöyle ki: Her bir dizi üzerindeki aminoasit guruplarının karşılarına, onların tamamlayıcıları olan harfler gelmek zorunda olduklarından, yani her tencere kendi kapağını bulmak zorunda olduğundan, orijinal dizinin bir kalıbı çıkarılmış olur; bu kalıp da tekrar çoğaltılmaya başlandığında, ilk dizinin aynısı oluşturulmuş olur, çünkü, kapakların karşısına da ancak uygun tencereler gelebilmektedir. İşte, canlılar aleminde çoğalma ve soyağacı bilgilerini ve yeni mesajları nesilden nesile aktarma işlemi, kompleks moleküllerin birbirlerinin tamamlayıcılarını çıt-çıt düğmeleri gibi bulup onlarla birleşme eğilimi içinde olmaları dürtüsü sayesinde bu şekilde gerçekleştirilmektedir. Onun için, kompleks moleküllerde görülen bu tür bağlantı kurma eğilimine, "ÇIT-ÇITLANMA bağı" adı verilebilir; çünkü sistem aynen, iki değişik boyuttaki çıt-çıt çiftinin, belirli  aralıklarla dizilip, birbileriyle karşılıklı olarak kenetlenebilmeleri ilkesine dayanır. Hücre bölünmeleri ve çoğalmalarında, bu çıt-çıt zincirleri birbirlerinden ayrılırlar; her karşıt zincir yarısının karşısına tekrar onların tamamlayıcısı olan molekül tipi gelip yapışabileceğinden, bu yarım zincirler tekrar karşıtlarını oluşturup, bir bütün oluştururlar; ve bu şekilde, bir hücre yerine, iki hücre çekirdeği oluşmuş olur!
Evet, işte canlılar alemindeki sihirli kuvvet türünün sırrı budur, yani çıt-çıtlanma bağı (veya dürtüsü) denilen bir etkileşim türü! (Bu çıt-çıtlanma bağı, kendi kendine çoğalabilen yapay moleküllerin laboraturlarda yapılabilmesine de olanak sağlamıştır, REBEK, 1994. )  Bu çıt-çıtlanma dürtüsü, kompleks moleküllerde  ve onların oluşturdukları hücre organellerinde çok etkili olduğu gibi, hücrelerin kolonileşmelerinden oluşan hayvan organlarında, dolayısıyla tüm gelişmiş canlılar aleminde de, değişik şekillere bürünmüş olarak karşımıza çıkar. Örneğin canlılar alemindeki seks dürtüsü, bu tür bir çıt-çıtlanma dürtüsünün farklı bir boyutta sergilenmesi olarak görülebilir.
İnsana gelince, o da nihayet trilyonlarca hücrenin oluşturduğu bir kolonidir. Örneğin, o koloninin bir tarafındaki hücrelerin toplam elektriksel potansiyelleri, vücudun diğer tarafındaki hücreler gurubundakine oranla artacak veya azalacak olsa, otomatik olarak, o insan vücudu kutuplaşmış olur. Bu tür olaylar, vücudumuzda sürekli olarak olmaktadır. Örneğin bir tarafımız ıslanıp rüzgar etkisinde kaldığında, oradaki hücreler buharlaşmayla aşırı ısı kaybedip soğuyacaklarından, diğer vücut kısımlarına göre otomatik olarak farklılaşır. Her tür farklılık, farklı bir kutuplaşma türüdür, ve başka türlerde kutuplaşmalara yol açarlar. Yani, vücudun bir tarafının soğuk, bir tarafının sıcak olması, vücutta elektriksel kutuplaşmaların da oluşumuna yol açar, vs.. Diğer taraftan, vücut içinde fizikokimyasal etkileşimler, vücudun her yerinde, veya her organında aynı derecede değildir; bu farklı reaksiyon şiddetleri nedeniyle de vücut içinde, farklı türlerde sürekli kutuplaşmalar oluşurlar. Kısacası, hücreden hücre kolonilerine (yani insanlara ve diğer gelişmiş canlılara) geçişte, kutuplaşma türleri hem çeşitlilik kazanırlar, hem de artarlar. Bu artış, özellikle aynı tür görevle yüklenmiş hücrelerin, içlerindeki potansiyel gerilimleri, vücut kumanda biriminin etkisi altında, birbirleriyle uyumlu ve eşzamanlı olarak kullandıklarında, mucizeler yaratacak değerlere ulaşır. Bu tür olaylara örnek olarak, canlıların organları verilebilir: En hassas ışık ölçümleri yapıp, zamanı da katarak bunları hesaplayıp, yön bulabilme yeteneklerinin geliştirilmesi; organlar içine su alınıp, jet prensibi uyarınca dışarı fırlatılarak, muazzam hızlı hareket olanağı yaratılması; hücrelerin elektriksel yüklerinin eşgüdüm içinde kullanılarak, yüzlerce voltluk gerilimler oluşturulup, "düşmanın veya avın" elektrikle çarpılması; vs..
İnsan vücudu içinde, bu tür kutuplaşma oluşumlarının en yoğun olarak oluşturulduğu organlardan biri de sinir sistemi ve beyindir. Beyin içindeki sinir hücreleri ağı sisteminde, hem yüzlerce türde farklı enzim, hormon, vs. gibi moleküler boyutlu, hem de, sodyum, potasyum, kalsiyum gibi atomik boyutlu iyonlar, hem de elektron gibi daha küçük boyutlu parçacıklar, sürekli bir alış - veriş içinde dolaştırlmakta, dolayısıyla, bu dolaşan farklı iyonların yerel dağılımlarına göre, vücut içinde, sürekli kutuplaşmalar oluşmaktadır. İşte, bizlerin duyguları, sezgileri, vücudumuz içinde dolaşan bu yüzlerce farklı türde iyonların oluşturdukları kutuplaşmaların gerilimleridir. (Damarınıza bağlanacak bir serum kanalıyla, vücudunuza farklı farklı kimyasal maddeler, hormonlar, enzimler, vs. belirli aralıklarla verilecek olursa, bu maddelerin vücudunuzda yarattığı kutuplaşmalara uygun olarak da, farklı farklı "ruhsal" değişimler ve duygular yaşarsınız).
Örneğin, bir insanın vücudunun belirli organlarında seks hormanlarının artıp, belirli yoğunluklar kazandığını düşünün; bu olay, vücutta bir kutuplaşmadır, insanda belirli bir gerilim yaratır. Aynı tür hormonların, karşı cinsten bir insanda da oluşup, benzer türde bir gerilim oluşturduğunu düşünün. Şimdi bu iki insanın vücutlarındaki hormonal gerilim kutuplaşmalarının, birbirlerini çekmek zorunda olan miknatıs çubuklarından farkı nedir?
Her proteinin farklı bir kutuplaşma özelliği vardır ve bu farklı kutuplaşma özelliği nedeniyle de farklı geometrik şekillerde kıvrılmalar göstererek, ancak bu farklı kıvrımlarına uyum sağlayacak başka maddelere karşı hassas ve duyarlı olabilir. Her insanın kendine özgü proteinleri vardır. Dolayısıyla, her insan, kendisininkine uyum sağlayan diğer bir insanın kokusuyla rezonansa girebilir, ona karşı ilgi duyabilir. Bu biraz da beyin programlanmsı olayı sonucudur. Her insanın, kendine has bir bilgi ve görgü dağarcığı vardır; beynindeki sinir hücreleri o bilgilere uygun dalgalar oluştururlar. Birbirine yakın düşünce ve duygu ile donanmış insanlar birbirlerinden hoşlanırlarken; aralarında karşılıklı bir uyum, bir rezonans olmayan insanlar birbirlerini sevmezler.  Bu, tamamen bu anlatılan prensipler çerçevesinde açıklanabilecek bir olaydır. Dolayısıyla, sevgi ve nefretin ana kaynağı, taa atomlara kadar uzanır: Oksijen ve hidrjoen birbirlerini çılgınca sevebilirlerken, oksijen ve helyum pek birbirlerinden hoşlanmazlar, vs.. Olayın temelinde bu yatar, sadece, boyut ve şekiller değişir ve karmaşıklaşır, o kadar!
İşte, hayat, böyle bir olgudur; maddi ve manevi değerler dediğimiz sistemler, birbirleriyle enerji \ madde ilişkisi çerçevesinde bağlantılı ve birbirleriyle geçişli sistemlerdir.
Toplumlar da insanlardan oluşur, yani toplumun temel ögesi insandır. Dolayısıyla, bir uydudan veya çok yüksekten uçan bir uçaktan dünyaya bakanlar da, bir gemiyi veya bir treni, bir kenti görürler. Kent, tren veya gemi, insanların değişik ortamlara uyum sağlayıp yaşamaya çalıştıkları birer kılıftırlar; yaşayan gemi veya tren değildir; yaşayan onun içindeki insandır, nitekim o gemi veya treni de insanlar yapmışlardır. Ama uzaydan bakan biri, kaba olarak sadece treni veya gemiyi görür. Hayvan veya bitki dediğimiz yapılar da hücreler tarafından oluşturulmuş kılıflardır, sulu ortamda yaşamaya programlanmış hücreler, karada nasıl sulu ortam yaratıp su içinde yaşasınlar? Evet, dışlarına suyu tutacak bir kılıf oluşturarak! Denizlerdeki hayvan ve bikilerin oluşturdukları kılıflar ise, hücreleri bir arada tutup, bir yerdeki enerji kaynağından yararlanabilmek veya daha verimli olabilmek için işbölümüne gidilmenin gerekliliğinden doğmuştur. Örneğin süngerleri ele alalım: Daha fazla su ve daha fazla oksijen elde edip, daha fazla beslenebilmek için, milyonlarca hücrenin eş güdüm içinde kamçılarını sallayıp, su çevrintileri oluşturmaktan öteye bir işbirlikleri yoktur; çünkü, daha sonra her hücre, önlerinden geçen bu akıntıdan kapabildikleri besinleri, tamamen kendi başlarına sindirip, ondan yararlanmaya başlarlar.
Balıkları ele alalım. Denizlerde, besin zincirinin ilk halkasını fitoplankton dediğimiz, fotosentez yoluyla güneş enerjisini hayata dönüştüren tek hücreli yaratıklar oluştururlar. Güneş ışığı denizlerin en üst birkaç metrelik kesiminde yoğundur; daha aşağı doğru şiddeti gittikçe azalır. Bu nedenle, plankton dediğimiz bu mikroskobik canlılar, güneş ışığının bol olduğu deniz suyunun en üst metrelerinde  yaşarlar, oralarda bol bulunurlar. Bu planktonların oluşturdukları biyokütle, yani onların 'şekerleri, proteinleri, vs diğer vücut artıkları', başkaları tarafından hiç kullanılmadan birikecek olsa, dünyanın düzeni alt-üst olur; çünkü, hayat geometrik dizi şeklinde geliştiğinden, planktonların saat başı bir çoğalma veya üreme hızına sahip olduğunu varsaysak, bir-iki hafta içinde, dünyada ne fotosentez için gerekli karbondioksit kalır, ne de su. Çünkü, hepsi biyokütle olarak bağlanmış ve dünyadaki döngü sisteminden çekilmiş olur. Öyleyse, "birilerinin çıkıp, bu plankton artıklarını yemesi ve yeryuvarı bütçesinden kullanılan su ve diğer maddeleri tekrar yeryuvarı bütcesine 'girdi' olarak geri döndürmesi" gerekir. Öyleyse, başka bir 'canlıya' gerek vardır.  İşte bu nedenle, balık, midye, deniz kestanesi, vs. gibi bir sürü canlı çeşiti daha türetilmiştir. Bu canlıların her biri, denizlerin değişik bir bölgesindeki canlı artıklarını yiyip, o artıkların ortadan kaldırılmasına yararlar. Ama bu sefer de bunların, yani bu balık, midye vs. gibi yaratıkların artıklarının ve ölülerinin birileri tarafından yenmesi gerekir. Onları yiyen, onların aşırı çoğalmasını engelleyen canlılar da türetilmiştir. Ve tüm bu yeni türetilen canlıların hepsinin artıklarının ve ölülerinin tekrar geri dönüştürülüp, diğer canlıların kullanımlarına sunulması için ise, yine, yeni bakteri ve mantar türleri türetilmiş, ve tüm bu kompleks proteinler ve diğer organik maddeler, tekrar en basit aminoasitlerine ve moleküllerine ayrıştırılarak, canlılar aleminin döngü sistemine geri kazandırılması gerçekleştirilmiştir.
("Hayat" konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek için, "Hayat Nedir?" başlıklı Ek 2 bölümüne bakınız).
Yeryuvarında hayatın gelişim tarihinden ve hayatın amacından çıkartılacak en önemli sonuç şudur: Tüm canlılar, hücrelerden oluşmuştur ve bu hücreler sulu bir ortamda yaşamaya başlamışlar ve hala da yaşamaktadırlar. Hayvan veya bitki dediğimiz gelişmiş canlılar, hücre denilen sulu ortama adapte olmuş bu temel hayat ögelerinin, yeryüzünün değişik ortamlarındaki zor koşullara uyumlarını sağlamak amacıyla oluşturulmuş özel kılıflar veya kalıplardır! Bu kalıplar veya kılıflar, içlerindeki hayat ögelerinin (hücrelerin) gereksinim duydukları sulu ortamı, yani "vücut sıvısını" tutmak, ve dış ortamın zararlarına karşı, o narin hücreleri korumaktan başka bir şey değillerdir; yani, kolonileşmiş hücreleri bir arada tutmaya yönelik ikincil yapılardır.
Bu görüşün doğruluğunun kanıtı olarak şu verileri sıralayabiliriz:
1- Yeryüzünde hayatın gelişim aşamaları ve ardalanmaları,
2- Canlıların yapısal olarak, hepsinin hücrelerden oluşmaları, ve bu hücrelerin genlerinin, yeryüzünde ortaya çıkış sıralarına uygun bir şekilde, birbirleriyle orantılı oranda aminoasit ardışım dizileri göstermeleri,
3- Tüm canlıların, tohum veya döllenmiş yumurta evresinden başlayarak, çoğalıp gelişmeleri için, mutlaka sulu bir ortamda olmaları (örneğin, ana karnındaki plasentada),
4- Gelişmişlik evrelerinde de, tüm hücrelerin yine bir vücut sıvısı içinde barınmaları,
5-  Hastalık dediğimiz dertlerimizin, hücreler arası bir uyumsuzluk, anlaşmazlık veya savaştan başka bir şey olmayışı,
6- Davranışlarımızın, veya ruhsal durumumuzun seyrinin, hücreler arası iletişim sonuçlarından başka bir şey olmasının mümkün olamayacağı, aksi takdirde, şu soruların mantıklı bir şekilde yanıtlanmasının olanaksız olduğu:
a) Damarından morfin enjekte edilen bir insanın, ruhsal durumu ve davranışı neden değişir?
b) Yeni doğmuş bir çocuk, gelişmiş bir insan ve çok yaşlanmış ve "bunamış" bir insanın, değişik zamanlarda, değişik davranışlar ve ruhsal görüntüler vermesi nedendir?
c) Beyninin bir kısmı zedelenen veya alınan insanlarda görülen davranış farklılıkları nasıl açıklanabilir?
d) Ölümden sonra, saç veya tırnak gibi vucudun parçası olan bazı kısımlar neden büyümelerine bir süre daha devam ederler.
e) Hipnoz etkisine sokularak, bir insanın herhangi bir organının, veya tüm vücudunun uyuşturulması ve acı duymaz hale sokulması nasıl olmaktadır?
f) Yine hipnoz edilerek, insanlar geçmiş dönemlerine "gönderilebilmektedirler" . Bu olay nasıl olmaktadır?
g) Bir insan, bazen, hafızasının bir kısmını, veya yaşamının bir evresini tamamen unutabilmektedir. Bu olay nasıl açıklanır?
h) Yanda gösterilen bir şekli neden iki farklı şekilde yorumlayabiliyoruz?  Kah bir tavşan, kah bir ördek?
i) Sevgi veya nefret nedir? Nasıl oluyor da, bir kişiyi bir zaman için seviyoruz, sonra aynı kişiden nefret edebiliyoruz? Ruh ne olmalı ki, böylesine değişken olabiliyor?
j) Hayal nedir, gerçek nedir, rüya nedir ve nasıl oluşurlar?
Tüm bu olayları, birbirleriyle çelişki içinde olmayacak şekilde açıklayabilmenin tek bir yolu vardır: O da, canlıları, "birbirleriyle dayanışma ve işbirliğine girmiş, ve bu sayede çok karmaşık görevler ve işler yapacak özellikler geliştirmiş birer hücreler kolonisi" olarak kabul etmektir!
İnsanlığın gelişimi ve toplumsal örgütlenmesi de, çeşitli aşamalardan geçerek, bugünkü düzeyine gelmiştir. İki milyon yıl önce, "devlet, kent, kasaba" yoktur; insanlar bireysel olarak yaşama başlamışlardır; sonra aile hayatı gelişmiştir; sonra kabile hayatına geçiş olmuş, ve yaklaşık on bin yıl önce ilk kasabalar kurulmaya başlanmış; ve yaklaşık beşbin yıl önce kentleşme ve kent devletleri kurulmaya başlanmıştır. Peki bu tür bir örgütlenme artışının, yani toplumsallaşmanın, nedeni ve gerekçesi ne olabilir? Yukarıda, insan toplumlarının mevcut dünya kaynaklarından azami ölçüde yararlanarak, en az emekle, en ekonomik, ve de en güvenceli şekilde yaşayabilme, dolayısıyle, sürekli artan nüfusa yaşam olanağı sağlayabilme yönteminin, birleşerek, bütünleşerek, daha üst düzeyde bir hayat sistemi kurulması şeklinde gerçekleşebilmesi prensibinin, doğadaki canlılarca, milyarlarca yıllık gelişim süreci içinde bulunan yöntemle aynı olması, bu konuda evrensel bir kuramsallığın varlığına işarettir. Bu prensip, aynı zamanda "hayatın" anlamını ve amacını belirginleştirir: Hayat, dünya nimetlerinin, en akılcı, en ekonomik şekilde kullanılabilmesine yönelik bir uğraştır, ve hazır kaynaklar  mevcut nüfusa yetmiyorsa, bireyler (hücreler, kişiler, aileler, kabileler, kentler, devletler) birbirleriyle birleşmeye\ bütünleşmeye, iş birliğine, iş bölümüne, yardımlaşmaya, dayanışmaya girerek, yani kendi aralarında örgütlenerek, daha ekonomik, ve daha güvenceli bir yaşam standardına kavuşabilirler!
  Görülüyorki, bir üst sistem hayatı, yani, bireylerin birleşerek oluşturdukları toplumsal hayat, "toplumsal bir canlı" gibi görev görür. Doğadaki, kuraklık, sel, deprem, vs. gibi büyük çaplı güçlüklere, ancak toplumsal hayat tarzında bir örgütlenmeyle karşı konulabilir.
Bunun haricinde, bireyler arası birleşmeler sayesinde, kişiler çevresindekileri, artık düşman olarak görmediklerinden, kendilerini onlara karşı sürekli bir savunma duygusu içinde hissetmezler ve dağerli zamanlarını, savunmaya yönelik uğraşlar için ayırmazlar. Bu da, bireyler için, toplumsallaşmanın sağladığı çok büyük bir kazançtır. Toplumlar arası işbirliği ve dayanışma sağlandığında, yine toplumlar artık birbirlerini düşman olarak görmeyeceklerinden, savunma amaçlı giderlere harcayacaklarını, refah düzeylerini artırıcı alanlara kaydırarak, çok daha iyi bir yaşam standardına ulaşırlar. Bunların örnekleri dünyamızda mevcuttur. Ancak, gerek bireylerin, gerek kentlerin veya devletlerin bir üst sistem içinde bir araya gelmeleri, zorlamayla olamaz. Zorlama hep bir karşı tepki yaratır. Birleşme ve bütünleşme, ikna etme ve inandırmayla sağlanırsa kalıcı olur.
Yaşam Standardı veya Gelişmişlik Düzeyi ile Toplumsallaşma Derecesi Arası İlişki
Dünyamızda, tüm insanlar, refah ve mutluluk içinde yaşamayı amaçlıyor; ama hiç bir toplum bu konuda tam olarak başarılı sayılamaz. Peki, neden? Neden insanlık bir çözüm bulamıyor veya henüz bulamadı? Doğru bir çözüm yolu bulamadığımıza göre, kafalarımızdaki, bazı bilgiler yanlış olmalı ki, hep bir yerde hata yapıp, yanılıyoruz ve yanlış bir yöne sapıyoruz.
Bir insanın, sorunlarına  çözüm bulması için, kafasındaki bilgilerin "doğru" olması gerekir ki, çözüm yolunu, bu "doğrularla" kıyaslayarak, onlara göre arayışlarını yönlendirerek bulabilsin.
 "Doğru, doğaya, doğal olaylara ve gelişimlere uyumlu olan; ve, hem birey, hem bireyin ait olduğu toplum için, kısa vadede değil, uzun vadede kazanç sağlayan veya yararlı olandır".
Burada 'birey' ve 'ait olduğu toplum' bir devlet söz konusu olduğunda uygulanır; üst sistemin 'Dünya' olması durumunda, 'birey = devletler' olur.
Şimdi önce çok basit bir şekilde, (dar görüşlülüğü simgeleyen) bireysellikle, (geleceğe yönelik geniş ufukluluğu simgeleyen) toplumsallığı kısaca tanıtalım:
Yalnız yaşayan bir adam, elbisesini kendisi üretmek zorundadır, artık pamuk ekip de elbise mi yapar, yoksa, avladığı hayvanın derisiyle mi yetinmek zorunda kalır, bu kendi sorunudur. Barınacağı evi, çivisine, camına kadar, kendisi yapmak zorundadır, (maden ocağı mı işletsin, cam atölyesi mi kursun, kereste atölyesi mi işletsin, bunlar da onun sorunudur); evde yemeğini kendisi hazırlamak zorundadır, tencereyi nereden bulacağı, yağı, unu, vs.'yi nasıl bulacağı da onun sorunudur; evet, böylesine tek başına bir yaşamda, ne kitap okumaya, ne radyo dinlemeye, ne müzik dinlemeye, ne de tatil yapmaya, vs.ye yer yoktur. Artık siz buna yaşam diyorsanız, buyurun yaşayın!
Gelelim biraz daha üst düzeyde bir örgütlenmeye: Aile düzeyinde yaşam! Yine tek olarak yaşayan, bir kaç çocuklu bir aileyi düşünelim. Bu aile de, yine her şeyini kendisi üretmek, kendisi yapmak zorunda olsun. yukarıdaki örneklerdeki bazı şeyleri daha iyi yapabilir, örneğin biri  yemek işleriyle meşgulken, diğeri, ev yapımıyla, avlanmayla, diğerleri bahçe işleriyle vs. uğraşabilir; ama bu düzeyde bir yaşam tarzında da, hiç bir konfora yer yoktur. Giyecekleri şeyler sınırlıdır, yiyecekleri şeyler sınırlıdır, boş zaman diye bir şey söz konusu değildir, gün doğumundan gün batımına kadar durmadan çalışmaları gerekir, zira geceleri elektrik gibi bir aydınlatma olanağından yoksun olacaklarından, tüm işlerini gündüz halletmek zorundadırlar. Ne yaz tatili yapabilirler, ne hafta sonu dinlenme lüksüne sahiptirler, ama tüm bu yoğun çabalarına rağmen, yedikleri, içtikleri (sadece su), giydikleri (sadece çarık, ve aba) son derece sınırlıdır.
İyi örgütlenmiş bir toplumsal hayattaki yaşam tarzına gelince, her iş kolu bir gurubun görevidir; cam üreticisi, bardak yapımcısi, madencisi, maden işleyicisi, tahıl üreticisi, meyve üreticisi, balıkcısı, dokumacısı, inşaatcısı, sütcüsü, kasabı, hayvan yetiştiricisi, elektronik gereç üreticisi, telefoncusu, postacısı, güvenlik sorumlusu, vs. vs. hep ayrı ayrı insanların görevidir. Toplumun bireyleri, toplumsal yaşamın bir parçası olduklarının bilinci içinde, yaptıkları şeyi iyi yapmazlarsa, başkalarının bundan zarar göreceğinin ve başkalarının da görevlerini iyi yapmadıklarında, bundan kendilerinin zarar göreceği bilinci içinde olduklarından, karşılıklı olarak birbirlerini denetleyerek, toplumsal görevlerin en iyi şekilde yerine getirilmelerini sağlarlar. Böyle toplumlarda, bireyler haftada 4-5 gün ve de sadece 7-8 saat çalıştıkları halde, hem her yıl bir ay izin kullanabilirler, hem en rahat ve güvenceli bir ortamda yaşarlar.
Toplumsal hayatta, başarılacak işlerin büyüklüğü, oluşturulacak toplumsal birimin büyüklüğü ile orantılıdır. Dünyanın çeşitli zorluklarına karşı, ancak dünya çapında bir örgütlenme ve toplumsallşmayla karşı konulup, bu zorluklar aşılabilir. Örneklerle açıklayalım: Sel felaketine karşı nasıl karşı konulur? Bir köyün, bir ırmak ağzına baraj yapmaya kapasitesi yetmez; ama bir çok köy ve kasaba ortaklaşa bir girişimde bulunurlarsa, rahatlıkla o ırmağın uygun yerlerine barajlar yaparak; hem elektrik enerjisi üretip, aydınlatmada ve ısıtmada kullanırlar; hem baraj sularını tarımsal sulamada kullanıp, kuraklıkta bile bol ürün elde ederler; hem de sel felaketine karşı kendilerini korumuş olurlar! Üstelik, ürettikleri enerji fazlalığını, diğer komşu toplumlarla takas ederek, o toplumların toplumsal ürünlerinden yararlanma olanağına kavuşurlar. Bir toplumun, refah düzeyini geliştirmek için bundan daha ideal bir yöntem olabilir mi?
Bu kısa irdelemelerden şu genellemelere ulaşmış oluyoruz: Toplumsal hayat tarzının, refah düzeyi ile çok sıkı ilişkileri vardır! Şöyle ki: İnsanların toplumsal hayat sistemi içinde örgütlenerek, karşılıklı iş bölümü, yardımlaşmaya ve dayanışma içine girmeleri onlara şu avantajları sağlar:
Birincisi: Her bir insanın farklı bir iş veya meslek dalında eğitilmesi ve uzmanlaşması, beyninin o konuda daha iyi gelişmesine ve yapısallaşmasına yol açacağından, hem daha kısa bir eğitim süresinde toplumda verimli bir bireye dönüşür, hem de o konuda, diğer bireylere göre daha hızlı ve iyi bir şekilde o işi gerçekleştirir. Bir kişinin, her ihtiyaç duyduğu şeyi bizzat yapması için, hem zaman yeterli değildir, hem de, her bir işte yeterli hızda bir üretim gerçekleştirebilmesi için, beyninin yeterince eğitilip, programlanması mümkün değildir. Sadece belirli bir işle uğraşan kişilerin, o işi yapma hızları, farklı farklı işlerle uğraşmak zorunda kalan kişilerin, o işi yapmak için harcayacakları zamandan kat kat fazla olmaktadır. Sonuç: Bir toplumda, bireyler arası iş bölümüne gidilerek, o konuda uzmanlaşmış kişilerce yapılan işlerin sayısı ne kadar fazlaysa, o toplumda verimlilik o oranda artar! Örneğin 100 iş kolunda karşılıklı iş bölümü ile gerçekleştirilen hizmetlerin bulunduğu bir toplumsal birimde, her dalda %30'luk bir hız artırımı varsayılsa, o toplumda verimlilik 0.3 x 100 = 30 kat daha fazlalaştırılmış olur. İşte, toplumsal hayat tarzının verimliliğinin püf noktası burada yatar!
İkincisi: Baraj, köprü, liman, uçak, tren, apartman, vs. gibi eserler, toplumsal hayat ürünleridir. Bunlar bireysel olarak yapılamazlar, çünkü bu tür eserlerde binlerce farklı konularda uzmanlaşmış insanların işbirliği gerekir.
Üçüncüsü: Yukarıda belirtilen türde toplumsal ürünler, ne kadar çok insanın işbirliği ile, ne kadar kısa sürede yapılabilirlerse, o kadar yararlı olurlar. Bunun gerekçesi ise şudur: Her eser, yapılmaya başlandığı andan itibaren (yağmur, rüzgar, çeşitli organizma etkileri, vs. ile) yıpranmaya, aşınmaya başlar.  Yapım hızı, aşınma hızıyla aynı olursa, o eser hiç yapılamaz; ikisi arasındaki fark ne kadar az ise, eserin ömrü o oranda azalır.  Toplumsal eserlerin kısa zamanda tamamlanmalarının bir diğer yararı da şudur: Teknoloji sürekli yenilendiğinden, yavaş yapılan bir eser, daha bitirilmeden, demode olup, verimsiz eserler safına geçer!
Dördüncüsü: Toplumsal yaşam tarzını benimsemiş bir "toplumda", insanlar toplumsal eserlere zarar vermekten kaçınıp, her türlü hasarı veya bozukluğu anında gidermeye uğraşacağından, eserler uzun ömürlü ve sürekli verimli olurlar. Böyle toplumların "cepleri delik" değildir, dolayısıyla hiç bir kuruş boşuna gitmemiş olur.
En önemli bir diğer avantaj ise, bireylerin birbirlerini düşman görmemeleri yüzünden, savunma için harcayacakları zaman da, verimliliği artırıcı işlerde kullanılacağından, toplumsal kalkınma daha da hızlanır. Bu olgu, özellikle, devletler arası iş birliği konusunda çok etkilidir. Savaş ve silah sanayisine harcanacak para ve zaman, refah düzeyini artırıcı işlerde harcanacağından, toplumların gelişimleri hızlandırılmaktadır (Savaş sonrası Japonya ve Almanya'nın hızlı kalkınmalarının bir nedeni de budur).
İnsanların çoğu, toplumsal eserler ile, bireysel eserleri birbirine karışırırlar. Telefon şebekeleri, su şebekeleri, hava taşımacılığı, uydu teknolojisi, vs. gibi, kentleri kent yapan, veyahut, dünya insanlarını birbiriyle uygar ilişki içine sokan ve karşılıklı hoşgörü ve dayanışma duygusu içine iten eserler, bireysellik ürünü değil, toplumsal hayatı ve toplumsal davranışı içtenlikle benimseyip birleşen "insan toplumlarının" ürünüdürler.  "Bakınız, insan Ay'a gidebiliyor" denildiği zaman, burada büyük bir ifade yanlışlığı yapılıyor. Ay'a gidişi insan mı gerçekleştirmiştir, yoksa  insan toplumu mu? Yani uydular, elektronik haberleşme ve kumanda sistemleri, fabrikalar, vs. gibi eserler, "insan'ın" eseri midir, yoksa toplumun eseri midir? Tek başına bir insanın neler yapabileceği, nasıl bir hayat sürebileceği yukarıda belirtilmişti. Öyleyse, toplumsal eserlerle, toplum ürünleriyle, bireysel eserleri veya ürünleri birbiriyle karıştırmamak gerekir. 
İlkel toplumsal hayat düzeyi, bir dereceye kadar, sürü hayatına benzer; toplumda biri kendini 'lider' olarak kabul ettirir ve diğer insanları yönetir ve yönlendirir. Bu gibi toplumlarda insanlar, kendilerinin akıllarının her şeye ermeyeceğine, liderin ise, ilahı güçü temsilen, akıllı ve yanılmaz olduğuna inanırlar. İnsanların zihinlerinde, 'efendi - kul" zıtlığı tüm gücüyle etkilidir. Lider ve akrabaları 'efendiler sınıfındandırlar'; diğer insanlar 'kul veya ufak' sınıfındandırlar. Bilgili olmak efendiler sınıfına has bir haktır, ve onlar eğitilirler ve bilgi sahibi olurlar.  Her şeyi lider (veya  efendiler sınıfı) düşünür ve planlar. Dolayısıyla tüm toplumsal örgütlenme ve yapısallaşma tepeden aşağıya doğrudur. Tipik bir otoriter sistemdir. Halk denilen büyük toplum çoğunluğu, kendisini ikinci sınıf bir insan olarak gördüğünden ve kabullendiğinden, kendine güven ve yaratıcılık duygusundan yoksundur. Bu tür yaşam tarzı süren toplumlarda, toplumun çoğunluğunda bilgi ve özgüven olmadığından, yaşam standartlarını yükseltmeye yönelik uğraşlar (keşif, buluş, verimliliği artırmaya yönelik toplumsal örgütlenme, vs. gibi başka yaratıcı özellikler) sadece efendiler takımından beklenilir. Böyle olunca da, doğal olarak, toplumda "yenilik" veya değişiklik pek ender olur; hatta başka toplumlarda görülen yenilik veya gelişimlerin bu toplumlara girmesi, "efendiler" takımınca engellenir, çünkü "halk" kesiminin bu yeniliklerden veya gelişimlerden etkilenerek daha rahat bir hayat standardına kavuşması demek, onların rahat bir nefes alarak, kafalarını çalıştırmaya, dünyayı ve olayları daha başka türlü görmeye başlamalarına yol açar; yani "efendiler sınıfının" 'efendilik' forsu zedelenmeye başlar. İşte bu ve benzer nedenlerden dolayı, bu tür toplumlarda "halkın yaşam standardı" çok düşüktür. "Geri kalmışlık" terimi, bu tür toplumlar için kullanılır.
Bir de, ideal olan "gerçek toplumsal hayat" modeli vardır. Bu ideal toplum modelinde, "toplum, insanlar arası karşılıklı hizmet alışverişini düzenleme sistemi olarak değerlendirilip, doğadaki olağan sisteme uygun şekilde örgütlenir ve işler".  İnsanlar sadece ve sadece, topluma sundukları hizmete göre değerlendirilirler. Toplum, doğal sistemdeki gerçek ekolojik yerinin bilincinde olduğundan, nüfusunu planlar, doğal sistemin kaldıracağı kadar çoğalır. Toplumsal hayatın sağladığı avantajların bilincindedir, ve bu nedenle, hiç bir ortak toplum malına zarar verilmez. Toplumda insanların birbirleriyle anlaşmaları zorunlu olduğundan, bireyler, ta başlangıçtan (doğum anından) itibaren, toplumsal birliğin gerektiği alışkanlıklar ve diğer gerekli koşullarla eğitilmeye başlanır. Toplumun kapsadığı tüm bireyler, birbirleriyle karşılıklı iyi ilişkiler içinde olmak zorunda olduklarının bilinci içindedirler; kimse diğer insanlar hakkında düşmanca duygular veya fikirler beslemezler. İnsan doğası iyi bilindiğinden, bireyler birbirlerini tenkit ederek ilişkiye girmezler; bir işin nasıl daha iyi olabileceği hakkında görüşlerini, karşısındakini rencide etmeyecek bir tarzda söylerler.
Toplumda akraba hastalığı yoktur, sırf yakın veya akraba oldukları için yeteneksizler teşvik edilip, yeteneklilerin gelişim olanakları sınırlanmaz. Bu, bir çiftçinin kendi verimsiz tohumunu terkedip, bir başkasının verimli tohumunu tarlasına ekmesi işlemiyle, aynı mantığa dayanır.
Toplumda, iş ve mesleki yetenekler haricinde, hiç bir ayrım yapılmaz; ırk, mezhep, cinsiyet, vs. gibi kavramlara yer yoktur. (Ayrım yapıldığı anda, ayrım yapılan konu sayısı kadar farklı toplum oluşturulmuş olunur ki, buna bölücülük denir.)
Dünyada ve evrende her şeyin zamanla değiştiğinin bilincinde olan toplumlar, kendi sisteminin de değişimlere açık olmak zorunda olduğunun farkındadır.
Doğada her şeyin bir sınırı olduğunun bilincinde olarak, toplumsal birimlerin de belirli bir büyüme sınırı olmasının zorunluluğunu kabul edip, aile, kent, devlet ve dünya ölçeğinde 'nüfus' planlaması yapar.
Gerçek toplumda, tepeden aşağı doğru değil, tabandan yukarı doğru bir örgütlenme sistemi vardır; başkent (veya başkan) tüm kentleri veya kasabaları, kendi kafasına göre örgütlemeye ve yönetmeye kalkmaz; önce mahalleler, kasabalar örgütlenirler, kendi kurallarını koyarlar; sonra bu alt sistemler kendi aralarında örgütlenerek bir üst sistemi ve onun kurallarını oluştururlar.
Bireylerinin birbirleriyle uyum ve anlaşma zorunluluğu içinde olmaları gereğinin bilinci içinde, doğal sisteme uygun bir homojen temel eğitim sistemi uygulayıp, bireylerinin beyinlerine ortak bir anlaşma pragramı yerleştirir.
Sözün kısası, üzerinde yaşadığı dünyanın doğal koşullarına uygun bir sistem geliştirerek, doğaya uygun bir yaşam sistemi geliştirip, doğal sisteme ters durumlara düşmez; yani, doğal sistemin sürüklediği yönün tersine olarak kendisini yönlendirip, akıntıya karşı kürek çeken biri durumuna düşmez. Günümüz toplumlarındaki insanlar, doğal sistemin zorlaması veya tepeden inme güçlerin etkileri altında, köy, kent, devlet gibi toplumsal birimler içinde yaşamaktalar. Ancak, bu toplumsal birimler içinde bir arada oluş nedenlerini bilmediklerinden, yani 'toplum bilinci' diyebileceğimiz kurallar hakkında hiç fikir yürütmemiş olduklarından, ne beraber yaşamakta oldukları bir apartmandaki komşuları ile ne ortak kullanmakta oldukları su, elektrik, otobüs, okul, yol, vs. gibi ortak yatırımların kullanımı ve bakımı hakkında diğer kullanıcılarla nasıl ortaklaşa bir tutum içinde olmaları gerektiği konusunda akla uygun bir tutum içinde değillerdir. Bu nedenlerden dolayı, toplumsallaşmayı henüz özümseyememiş insanlarda, tipik mantık çarpıklıkları vardır: Hem, "büyük kentlerin taşı toprağı altından olur" deyip, kentlere akın ederler,  hem nimetlerinden yararlandıkları bu toplumsal birimin ortak mallarına zarar verirler veyahut o ortak malların bakımları ve iyi kullanımları için gerekli özveride bulunmayı reddederler. Trafik çarpıklığı, su - elektrik arızaları, hava veya su kirliliği, vs. doğal aksaklıklar olmaya başlar. Bu özverilerin başında ise, bir toplum içindeki bütün insanların birbirleriyle iyi geçinmeleri ve karşılıklı yardımlaşma içinde olmaları zorunluluğu gelir. Peki,  bütün insanların birbirleriyle iyi ilişki, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içinde olmaları için, bir toplum içine girmeden önce, ne tür bir ortak eğitimden geçirliyoruz? Bu eğitim sisteminin temeli neye dayandırılmalı ki, tüm insanlarca kabul görsün?
Doğadaki sistemde, olağanüstü bir kuvvet kaynağı elde etmenin yöntemi bellidir: Katılanlar, güçlerini birbirleriyle uyumlu olacak şekilde üst üste getirirler; sonuçta, katılımcı sayısıyla, bireysel güçün çarpımı  kadar bir kuvvet kaynağı ortaya çıkar! Bir iki örnek verelim: Bir köprü üzerinde binlerce insan, gelişi güzel şekilde, düzensiz ve uyumsuz olarak yürürlerse, köprüye hiç bir zarar gelmez; ama, köprü üzerinde yürüyen tüm insanlar, belirli bir sistem içinde uygun adımlarla yürürlerse, köprünün dayanıklılığı,  bu uyumlu yürüyen insan kalabılığına dayanamaz ve çöker! Nedeni basittir: Uygun adımlı yürüyüşte, her bir bireyin oluşturduğu  ağırlık, bir diğerininkiyle toplanarak üst üste gelir ve köprünün salınım sistemiyle rezonansa girerek, onun çökmesine neden olur. Diğer bir örnek lazer ışınlarıdır: Işık dalgaları birbirleriyle çakışmadan, uyumsuz olarak yayılırlarsa, pek bir güç göstermezler; ama, aynı frekansa ve aynı dalga boyuna sahip dalgalar, üst üste bindirilerek yayılırlarsa, öylesine bir güç kaynağı oluştururlar ki, bu ışıkla, çelik gibi maddeler bile, hamur gibi kesilebilirler!
Toplumsal hayatta bireylere verilecek ilk program, toplumsallaşmanın yararları ve koşulları olmalıdır. Böyle bir programa, toplum bilinci programı adı verilebilir. Kimde böyle bir toplum bilinci programı varsa,  o kişi  toplumsallaşmaya uygundur, o gibi kişilerden oluşan toplumlar gerçek insan toplumları olabilirler.
Bir toplumda, insanların belirli konulara yönelik isteklerini toplayıp, onları birleştirerek çözmek ve bu şekilde  çok çeşitli yönlerde, insanları örgütleyip, o konularda güç birliği yapmak, toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturur. Bireylerin güçlerinin birbirlerine katılarak olağanüstü güç kaynakları elde edilmesi, her alanda ekonomik yararlar sağlar. Bir dere yatağının önüne bir baraj yapılması, bir-iki kişinin veya ailenin başarabileceği bir iş değildir. Ama bir kaç kent veya kasaba halkı güçlerini üst üste getirerek böyle bir girişimi gerçekleştirebilirler ve sonuçta, (a) hem çok ucuza elektrik üretebilirler; (b) hem vadi çevresindeki yerleşim alanlarını sel felaketlerine karşı güvenceye almış olurlar ve bu sayede hem can hem mal kaybına ve bunların doğuracağı acılara engel olmuş olurlar; (c) hem çok daha geniş bir alanda sulamalı tarım olanakları yaratmış olurlar ve bu sayede kuraklık vs. gibi iklim faktörlerinden etkilenmeden, güvenceli bir tarımsal faaliyete kavuşmuş olurlar; (d) hem baraj gölü gibi özel bir ortama kavuşmuş olurlar ve bu gölün nimetlerinden yararlanırlar (balıkcılık, turizm, vs.); (e) hem de bir sürü yeni iş sahası açılmış olması nedeniyle, çok daha fazla insan için iş sahası açmış olurlar ve işsizlik gibi bir sorunu çözmüş olurlar; vs.. Buna benzer şekilde, her insan yalnız başına ürettiği ürünü en iyi şekilde pazarlamaya kalksa, bunu başaramaz; çünkü o ürünün en iyi pazarlanabileceği yerler, kişinin bulunduğu yere en uzak olan yerlerdir ve böyle bir yere tek kişilik bir ürünü nakletmek, çok masraflı olur ve rekabet gücünü kaybeder. Oysa, aynı tür ürünü üreten kişiler bir araya gelip, ortaklaşa bir tutum içinde, wagonlar, vapurlar veya başka türde bir ulaşım aracı sağlayarak ürünlerini nakletmeye kalksalar, çok daha ucuza sorunlarını çözerler ve rekabet gücü kazanırlar. Toplumsallaşmanın temel unsuru olan güçlerin üst üste çakıştırılması prensibi, yol yapımından tutun da, elektrik şebekesi, su şebekesi, merkezi ısıtma, eğitim, sigorta, güvenlik, vs. gibi tüm alanlarda gerekli ve zorunludur, şayet rahat ve huzurlu bir toplumsal yaşam tarzı isteniyorsa.
Sendikacılık hareketleri bütünleşmenin bu mucizevi gücünün farkına varmışlardır ve bunu kullanmaktadırlar. Ancak, insanların mantıkları geleneksel eğitim ve yetişme tarzı nedeniyle otomatik olarak çarpıtılmaya uğratıldığından, toplumsal düzen ve hayat yanlış yorumlanıp, güçler birbirlerini yok edecek şekilde kullanılmaktadır. Halbuki, doğadaki değişmez kural şudur: Zıtlıklar birbirlerini yok etmek için değil, birbirlerini tamamlamak, desteklemek için vardırlar. (Opposites are not contradictory, but complementary. Niels BOHR) Bu kural canlı cansız tüm alemde geçerlidir; erkek - dişi, artı kutup - eksi kutup, vs.. Toplumsallaşma sistemleri monarşik bir geçmişin mirasları üzerine kurulu olduğundan, yani yanlış bir bürokratik çark işleyişi olduğundan, sendikalar bu olağanüstu güçlerini birbirlerinin zararına kullanmaya başlamışlardır. Bu konuyu biraz daha açalım: İşçi - işveren zıtlığı, monarşik sistemlerdeki efendi - kul zıtlığının uzantısı şeklinde gelişmiştir. Her şeyden önce, insan toplumlarında bu tür efendilik (asil soyluluk) - ufaklık gibi,  ilkel insanlar dönemi (Homo sapiens - Homo neandertalensis) ilişkilerini yansıtan görüşlerin farklı şekiLlere bürünmüş olarak uygulanmaları, başlı başına bir ilkelliktir. Önce tüm insanların bunun farkına varıp, insanları yeteneklerine uygun meslek temsilcileri olarak görüp, birbirlerine saygı duymaları gerekir. İkinci olarak, demokratik sistemin, monarşik dönemlerden kaynaklanan bürokratik engellerden arındırılarak uygulanması gerekir. Dolayısıyla, parlamento ve "yönetim makamı" tüm iş ve meslek kollarını oransal olarak temsil edecek şekilde oluşturulmalıdır. İşte, günümüz demokrasilerinde, yönetici kadroların (parlamento vs.) oluşturulması, iş ve meslek kollarına göre ve orantılı olarak oluşturulmadığından, yukarıda temsilcisi olmayan kesimler seslerini grev veya lokavt şekillerinde duyurmak zorunda kalmaktadırlar. Bu da sistemin çarpıklığından kaynaklanmaktadır.
Gerçek bir toplumsal hayat sistemi oluşturmak isteyen her toplum, bireylerine bu TOPLUM BİLİNCİ ilkelerini taa baştan ilk program olarak vermek zorundadır.  Ya böyle bir TOPLUM BİLİNCİ programı insanlara verilir ve mutlu bir dünya hayatı oluşturmanın temelleri atılır, ya da, "Tanrı, insanlar birbirleriyle konuşup anlaşarak, tanrıya yakışır büyük eserler yapmasınlar diye insanların dillerini birbirinden ayırdı" bilinci insanlara verilerek, toplumsallaşma engellenir, insanlar çeşitli kamplara, aşiretlere, vs.ye bölünür ve birbirleriyle savaştırılır!
Toplumsallaşmada, insanların ortak istek veya arzularını saptayarak, gerekli örgütlenmeyi yapmak için, ya insanlar arasında anketler yapılır ve ne gibi arzuları olduğu saptanır, bu arzuların yerine getirilmesi için organizasyonlara gidilir; veyahut yepyeni bir hizmet sahası düşünülüyorsa, bu hizmet sahasının sağlayacağı yararlar insanlara anlatılarak, onların daha rahat bir yaşam standardına ulaştırılması sağlanabilir. Bu tür örgütlenmeler bizzat vatandaşlar tarafından gerçekleştiriliyorlarsa, o toplumlarda toplumsallaşma duygusu yerleşmiş olur; yoksa insanlar bu tür örgütlenmeleri devletten bekliyorlarsa, o tür insanların oluşturduğu 'toplumlarda' toplumsallaşma bilinci henüz gelişmemiş demektir.
(Toplumsallaşmanın nasıl sağlanabileceği konusunda daha ayrıntılı bilgi için "Tolumsal Hayat Sisteminin Ana Hatları, veya Parametreleri" başlıklı, Ek 7'deki yazıya bakınız).
Günümüz dünyasındaki toplumların yeri, bu iki ekstrem sistem arasında, "az gelişmiş, veya çok gelişmiş" olarak tanımlanan bir yelpazede dağılmış bulunmaktadır. İlkel toplumlardaki "efendi - uşak" zıtlığı, 'yönetici - yönetilen' şekline dönüşmüş bir şekliyle  devam etmektedir. Kişiler kendilerinin doğal sistem içindeki yerlerinin pek farkında değillerdir, çünkü insanların beyinleri yaşamlarının ilk evrelerinde, hala eski geleneksel yaşam alışkanlıkları ile programlanır, dolayısıyla, daha sonra öğretilen doğal sistem bilgileri, beyindeki bu eski "alışkanlık programlarını silip atamaz, ve insanlar karmaşık ve birbirleriyle çelişkili duygular ve düşünceler sistemi içinde yaşayıp giderler. Beyinlerdeki bu birbiriyle çelişkili programlar nedeniyle, insanlar olayları açık seçik analiz edip, yorumlayamazlar; insanlar arası ilişkilerde "çifte standart" uygulanması yaygın olur.
Yani, uzun sözün kısası:
KALKINMA,  GELİŞME VEYA ÇAĞI YAKALAMA, BATILILAŞMA  VEYA  DOĞULULAŞMA DEĞİL, TOPLUMSALLAŞMAYI BECERME İŞLEMİDİR.
İNSANLARIN HASTALIĞI, HÜCRELERİNİN BİRBİRLERİYLE UYUM İÇİNDE OLAMAMALARI VEYA ANLAŞAMAMALARI; TOPLUMLARIN HASTALIĞI, İNSANLARININ  BİRBİRLERİYLE UYUM İÇİNDE OLAMAMALARI VEYA ANLAŞAMAMALARIDIR!
.- Hayatın Gelişim Tarihi Böyle Bir Sonucu ve Gelişimi Gösterdiği Halde, İnsanlık Neden Böyle Bir Yol İzlemiyor?
Bu sorunun yanıtını verebilmek için, geçmişimizi biraz araştırmamız gerekir. Acaba atalarımız bir yanılgıya düşüp, hatalı bir dünya görüşüne mi kapıldılar? Bunu anlamak için, yakın geçmişimize doğru bir geziye çıkalım.
Önce, jeolojik bilgiler ışığında, son 100 bin yıllık dönemin iklimsel ve coğrafik değişimelerine bakalım. Jeolojik bulgulara göre, son iki milyon yıl içinde dünyamızda bir çok soğuk buzul dönemi ve bu buzul dönemleri arasında, sıcak buzul arası dönemler yaşanmıştır. Soğuk buzul dönemlerinde, denizlerdeki su buharlaşıp, kar ve buz olarak kutuplarda ve dağ tepelerinde depolanmış, dolayısiyle, deniz seviyesi 100-150m kadar alçalmıştır. Sıcak buzul arası dönemlerde ise, buzullar yavaş yavaş ergiyerek denizlerin su seviyesini tekrar yükseltmişlerdir.
Söz konusu buzul dönemlerinin en sonuncusu, yaklaşık 130 (ama özellikle 70) bin yıl önceleri başlamış ve 12-13 bin yıl önceleri son bulmuştur. Yani 70 bin yıl öncesi ile 13 bin yıl önceleri arası, deniz seviyesi, günümüze oranla yaklaşık 130m daha düşüktür. Bunun anlamı şudur: Bu gün denizlerde 50- 100m derinliklerde bulunan yerler, o zamanlarda (yani buzul dönemlerinde) kara halindedirler. Örneğin, Bering boğazı kara halindedir. (Ve bu kara geçidinden, Kuzey Amerika'ya oranın ilk yerli kabilelerinin göçtüğü saptanmıştır). Basra körfezinin yerinde "Basra - Hürmüz ovası" diye adlandırılabilecek, yaklaşık 900 km uzunluğunda ve 300 km genişliğinde, devasa bir "çukur ova" vardır, ve Dicle \Fırat ikilisi bu ovanın içinden akmaktadırlar. Bu buzul dönemi ovasının kuzey - kuzeydoğu tarafı yüksek bir sıra dağ kuşağı tarafından sınırlanırken, batı - güneybatı tarafı tedrici bir şekilde Arabistan düzlüğüne geçer. Basra Körfezinin tabanı, yani bu eski zaman ovası, tamamen düz değildir; üzerinde, çeşitli büyüklüklerde ve yüksekliklerde, bir sürü tepe, sırt ve tümsekler vardır. Deniz kenarı, bugünkü Hürmüz Boğazının çok uzaklarında, Umman Körfezi içindedir. Dünya iklimi günümüze oranla 5-10º C kadar daha soğuktur. Dolayısiyle, yaşam koşulları, dağlık yüksek yerlerden ziyade, daha alçak ovalarda daha elverişlidir. Bu nedenlerden dolayı, Basra-Hürmüz ovası diyebileceğimiz ova, o zamanlar, "insanlar" için dünyanın en ideal yaşam ortamı olmalıdır. Bir taraftan Dicle- Fırat bu ovayı hem sular, hem taşıdığı alüvyonlarla besler, diğer taraftan kuzeydeki Zağros Dağları tepelerinden eriyip gelen kar ve buzul suları, yan vadilerden bu devasa ovaya hayat akıtırlar. Yüzbin yılı aşkın bir süreyle bu ideal yaşam ovası, her türlü bitki ve hayvanın yetiştiği ve geliştiği bir bölge olmuştur. 
Günümüz modern insanlarının ilk ataları ise, bu zamanlarda yeni yeni gelişmektedirler. Henüz ziraat usullerini bilmeyen bu ilk atalarımız için bu devasa çukur ova, bir "Cennet" niteliğindedir. Böylesine ideal bir yaşam ortamının en beğenilen bir yer olması kaçınılmazdır. Bu günkü deniz seviyesinin epey altında olan bu eski ova, atalarımızın en yoğun yaşadığı yer olmak zorundadır, çünkü, on-oniki bin yıl öncesine kadar egemen olan buzul devri iklimi koşullarında, dünyamız  öylesine soğuktur ki, sadece bu çukur ova gibi, alçak ve ekvatora yakın yerler yaşamaya en elverişli, Cennet gibi yerlerdir!
12-13 bin  yıl öncesi, dünyamız iklimi tekrar ısınmaya başlayıp, buzullar yavaş yavaş ergimeye başlayınca, deniz seviyesi tekrar yükselmeye başlar (yaklaşık yılda 1-2 cm. kadar). Deniz, önce Hürmüz Boğazına ulaşır, sonra Basra - Hürmüz Ovası'nın derin vadilerine doğru ilerler; derken, ovadaki tümsekler ve tepelerin çevreleri denizle kaplanır ve adalar ortaya çıkar. Deniz sularının derin vadiler boyunca ilerlemesi sırasında, kara tarafında kalan insanlar, karalardaki yüksek yerlere kaçarak kendilerini kurtarmışlardır. Peki, kara tarafına değil de, ilerde adaya dönüşecek yükseltilere veya tepelere doğru kaçanların geleceği nasıl şekillenmiştir? Henüz dünya hakkında pek bir şey bilmeyen bu ilkel insanların, sığındıkları yükseltilerin boyutları hakkında bir şey bilmeleri mümkün değildir. Üstelik başlarına gelen, ve daha da gelecek olan felaketlerin in ne olduğu, neden olduğu konusunda da hiç bir bilgileri yoktur; sel olmuştur, onların da her biri bir yönde kaçmaya başlamıştır. O zaman için, deniz seviyesinin yükseldiğiğinin farkında bile değillerdir.
Her sene bir sel felaketine uğrayan, ve yaşadıkları  toprakların her sene biraz daha sulara gömüldüğünü fark eden bu insanların acaba yaşam şekillerinde ve düşünce sistemlerinde, zamanla nasıl bir gelişim ve değişim beklenebilir? Nüfusları mutlaka her yıl biraz daha artıyor, ama buna karşın, yaşadıkları yer de, her sene biraz daha küçülüyor.
1840'larda, Mezopotamya uygarlığına ait Ninive, Nimrud (bugünkü Musul yakınlarındaki höyükler) ve daha güneydeki Nippur, Ur gibi diğer eski yerleşim merkezlerinde başlatılan kazılarda, çivi yazılarıyla yazılmış bir çok tablet bulunmuştur. Dünyadaki en  eski yazılı kayıtları oluşturan bu tarihi belgeler, insan kültürünün gelişimi hakkında çok önemli ip uçları vermektedirler. Bunlardan elde edilen sonuçlara göre, Mezopotamya uygarlığı olarak ün salmış insanlık kültürünün gelişimi, Sümerler diye adlandırılan bir kavimin, Dicle - Fırat ovasına ayak basmaları ile başlar.  Bıraktıkları yazıtlarda, "denizden iki ırmak ülkesine geldiklerine" işaret eden Sümerler,  eski Türk dillerinden Turanca'ya yakın olduğu belirtilen, aglütine (eklenmeli) diller gurubuna ait bir dil konuşmuşlardır (Ceram 1972).
Tarihçi ve arkeologların cevap bulamadıkları, yani Sümerler'in Dicle - Fırat ovasına nereden geldikleri sorusunun yanıtı ise, "Buzul Devirleri" ile ilgili bilimsel açıklamalardan çıkartılabilir. Yanda verilen haritada, Basra Körfezinin, yaklaşik 16 bin yıl öncesinden başlayan ve 6 bin yıl önce tamamlanan dolma durumu gösterilmiştir. Haritanın üst köşesinde verilen grafikten anlaşılacağı üzere, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm. yükselmiştir. Ancak, mevsimlik ani buzul erimelerinin oluşturduğu sel felaketleri, elbette daha fazla su seviyesi değişimlerine neden olmuştur. Yani Sümerler,  Basra - Hürmüz Ovası'nın zamanla denizle kaplanması sırasında, oradaki tümseklerin önce adacıklara dönüşmesi ile yalnızlaşmış toplumlara dönüşmüş olmalılar. İçinden büyük bir ırmak çiftinin geçtiği bir ovada yaşayan Sümerler, her sene, yaşadıkları yerlerin sel felaketine uğraması ve her sene biraz daha sulara gömülmesi karşısında, tanrıların tüm insanlığı cezalandırmaya karar verdiklerine inanırlar. Yaşadıkları adadaki umutsuzlukları, çivi yazısı tabletlerde ve nesilden nesile aktarılan efsanelerde dile getirilmiştir. Gılgamış Destanı içinde çeşitli kavimlerin dillerine de aktarılan bu "Tufan" olayı, Sümerler'ce şöyledir:
Tanrılar, insanların doğru yoldan çıktıklarına karar verip,  yeryüzünden tüm insanlığı yok etmeyi kararlaştırırlar. Rüyalarıyla veya büyülerlerle ilahi mesajlar algılama peşinde koşan, Ziusudra adındaki tanrılara çok saygılı olan bir kral, bir duvarın arkasından, tanrılardan birinin sesini duyar; bu ses ona, tanrılar meclisinin tüm insanlığı yok etmek için bir tufan göndereceğini, kendisinin önlem almasını, vs. bildirir. ...
Doğal Olaylar Kültürel Gelişimleri Nasıl Etkilemiştir?
Jeolojik olayların dünyamızın coğrafik görüntüsünde ve iklimsel koşullarında yarattığı değişimler, insanların kaderlerinin tayininde son derece etkin rol oynamışlardır. Bu etkilerin başında çeşitli göçler, savaşlar (ve de insanların inanç sistemlerinin şekillenmesi) gelmektedir. Şöyle ki:
"Denize düşen yılana sarılırmış." diye bir atasözümüz vardır. Sümerler gibi, gittikçe sular altında kalan ve her sene sel felaketlerine uğrayan yükseltiler (veya adalar) üzerinde yaşam savaşı veren bir toplum, kelimenin tam anlamıyla "denize düşmüştür". Her sene bir sel felaketi, ve tüm ürünlerin ve yapılanların yerle bir olması, bu toplumu çok zor bir hayat mücadelesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Olayların nedenini bilemedikleri için, bu sürekli tekrarlanan felaketler karşısında, her şeye başvurmuşlardır: Büyüyü ilk defa onlar uygulamışlar, duaları ve bedduaları ilk defa onlar söylemişler, sihire ve benzer yöntemlere ilk defa onlar başvurmuşlardır. Bu sürekli felaketlerden kendilerini korumaları için tanrılara  kurbanlar kesmişler, sürekli dualar okumuşlar ve sürekli bir arayış ve bekleyiş içinde, çileli yaşamlarını, binlerce yıl, evet, yanlış okumuyorsunuz, binlerce yıl, sürdürmeye devam etmişlerdir. "Binlerce yıl" olmalı, çünkü: Sel felaketi alçak düzlüklerde ve seviyelerde büyük yıkımlara ve zarara neden olduktan sonra, sular çekilirler; ama, dünya genelinde, karalardaki buzulların azalıp, denizlerdeki suların artmaya başlaması sonucu, deniz seviyesi her sene, ancak 1-2cm yükselir. Böyle bir gelişim hızıyla, 50 metre yüksekliğindeki küçük bir yükseltinin veya adanın bile, tamamen sular altına girmesi, üç-dört bin yıldan fazla zaman gerektirir.
Böylesine stresli bir yaşam savaşı veren toplumda, insanların, "havadan nem kaparcasına", her şeyden şüphelenip, her olayın arkasında bir sorumlu aramaları; en ufak ve önemsiz şeyleri büyütüp, abartıp, mantıklı veya mantıksız yorumlamalara gitmeleri kaçınılmazdır.
İşte, doğa karşısında, zor durumda kalan bu küçük toplumlar, kafalarını zorlayarak, bir yandan büyülerle, dualarla, kurbanlarla, vs. sorunlarına çözüm ararken, diğer yandan da, bu sel felaketleriyle nasıl başedeceğini düşünmüş; ve çözüm olarak set ve duvarlar örerek, sel sularının etkisini azaltmaya çalışmış ve taşıdığı topraklarla, yaşayacağı yerin zeminini gittikçe yükseltmeye yönelik bir inşaat tarzına geçmiştir. Duvar örecek taş bulamadıklarında, çamurdan tuğla yapmışlardır; böylesine işler bir kişinin veya ailenin çabası ile mümkün olmadığından, insanlar arası ilişkiler geliştirilmiş, karşılıklı anlayış ve işbirliği sağlanmasında kolaylık sağlayacak yöntemler bulunmuş, örneğin okul ve eğitim sistemi geliştirilmiş,  yasalar ve mahkemeler kurulmuş, vs.. Yani sözün kısası, insanlar, "sürü" tarzındaki barbarca yaşam şeklinden, uygarca yaşam tarzının egemen olduğu gerçek bir toplumsal yaşam tarzına doğru ilk adımları atmıştır. Sümerlerin, "yazı yazma sanatını" ilk bulan toplum olması, tesadüf değildir.
Sümerler sıkışıp kaldıkları ada üzerinde çileli yaşamlarını büyük bir dayanışma ve toplumsal örgütlenme örneği geliştirerek sürdürmüşler ve en sonunda, tüm büyülere, dualara, kurbanlara vs. karşın yine de adalarının sular altına gömülmesi karşısında, yaptıklarının bir işe yaramadığını  görünce,  şu inanca varmışlardır: İnsanların namus ve ahlakları bozulmuş olmalı ki, tanrılar bizleri cezalandırıyor! Çünkü, başka her tür fedakarlığı yapmışlardır; tek vazgeçemedikleri ve haz duydukları olgu ise, cinsel ilişkilerdir. Öyleyse, bu cinsel ilişkiler, dolayısıyla, namus ve ahlak anlayışları bozuk olmak zorundadır!
Evet, onların vardıkları sonuç budur. Onlara göre: Tanrılar, tüm dünyada insanlığın doğru yoldan çıktığı, zevk ve safahata daldığı, cinsel ilişkilere çok önem verdiği, vs. gibi nedenlerle, tüm insanlığın bir tufanla yok edilmesi kararı alırlar ve dünyaya büyük bir tufan gönderirler. Hikayenin bundan sonrası hemen hemen tüm insanlarca iyi bilinir.

Sümerler'de İnsan'ın Çamurdan yaratılışı
Bir örneği Louvre Müzesinde, diğeri Philadelphia Üniversite Müzesinde bulunan iki ayrı Sümer belgesinde, "İnsanın yaratılışı" işlenmektedir. En iyi korunmuş olanı bile dört parçaya kırılmış olarak bulunan bu tablette, 'insanın çamurdan yaratılışı olayı ve yaratılış gerekçesi (tanrıların yiyeceklerini sağlamak, vs.)" şöyle işlenmiştir (Kramer 1961):
(Başlangıç bölümünde, tanrıların, özellikle kadın tanrıçaların ortaya çıkışlarından sonra, karşılaştıkları ekmek bulma zorluğu anlatılmaktadır. Tanrılar, Sümerler'in aynı zamanda bilgelik tanrısı da olan, dolayısıyla yardımına ihtiyaç duydukları deniz tanrısı Enki'nin uykuda olmasından, dolayısıyla kendilerini duymamalarından yakınmaktadırlar. Bunun üzerine, tüm tanrıların anası, tanrıların yakarışlarını Enki'nin önüne getirir ve söyler:
"Ey benim oğlum, yatağından kalk, ... , işe yararlıyı yap,
Tanrıların model hizmetcilerini, onların ...i..ini üretmeleri için, ..."
Enki düşünür ve annesi Nammu'ya şunları söyler:
" Ey benim annem, adını andığın yaratık ...
 ,,,,,  ...;
Derinlerdeki çamurun özünü karıştır,
İyi ve asil modelciler çamuru sertleştirsinler,
Sen onun kol ve bacaklarını yap;
Ninmah (Yer'i doğuran tanrıça) üstünde çalışsın,
 ,,, (doğum tanrıçası) modelleme sırasında yanında olsun;
Ey benim anam,  onun (yeni doğanın) kaderini sen tayin et,
Ninmah ona  tanrıların ... ini bağlasın,
,,,, insan olarak ,,,."
Bundan sonra, Ninmah derinlerden çamur alıp, 6 çeşit insan modeli yapar. Enki onların kaderini tayin edip yiyecek verir. Tabletteki Sümerce metin yer yer eksik olduğu için sadece iki tipin özelliği bilinmektedir: Bunlardan biri cinsiyetsiz bir insandır, diğeri ise, kısır bir kadındır. ,,,,"
"(Ninmah'ın) kadın olarak yaptığı ... doğurgan değildir.
Enki, doğurgan olmayan kadını görüp,
Onun kaderini tayin etti, onu "kadınlar evinde" kalmaya mahkum etti.
*
"(Ninmah'ın) ne erkek ne dişi organsız olarak yaptığı ...nı.
Enki, ne dişi, ne erkek organı olmayanı görüp,
Onun kaderini, kralın önünde durmak olarak tayin etti.
Daha sonra, Enki'nin kendisi de bazı insan tipleri yaratır, ve onların kaderini tayin yetkisini de Ninmah'ın yapmasını ister.

Tabletlerin kırık ve eksik olması nedeniyle, bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinilmesinin şimdilik olanaksız olduğu Kramer (1961) tarafından vurgulanır.
Bu tarihi Sümer belgesinden çıkartılacak sonuç, insanın çamurdan yaratılış hikayesinin köklerinin çok eskilere, taa Sümer inanç sistemine dayandığı ve "insanların, tanrılara hizmet etmek  için" yaratılmış oldukları görüşünün, yine çok eski bir Sümer inançı olduğu gerçeğidir. Şimdi burada ister istemez şu soru akla takılıyor: Sümerler "Tanrı" kavramınından ne anlıyorlardı? Onlar için "Tanrı" nasıl bir şeydi? Bu sorunun yanıtını aşağıdaki bölümde vermeye çalışalım.
Enki'nin Laneti veya Tanrı Korkusu Kavramı (Enki Sendromu)
Her insanın veya toplumun Tanrı anlayışı birbirinden farklıdır. Bu, beyinlerin farklı yapılaşma ve programlanmasının bir sonucudur. Beyinlerin programlanması ise, mevcut bilgi düzeyine göre oluşmaktadır. Doğa bililimleri alanlarında yeterli temel bilgileri olan ve Dünya - Evren, hayat - ekolojik sistemler ilişkilerini kavrayan bir insanın Tanrı kavramı ile, bu konulardaki bilgisi, atalarından duyduklarından fazla olmayan bir insanın Tanrı anlayışı elbette birbirinden farklı olacaktır.
 Yanda sunulan "zeka gelişim tablosundan" anlaşılacağı üzere, çok eskilere gitmeden, sadece bir-iki asır öncesine bile baktığımızda, insanların Dünya ve hayat anlayışlarının, günümüzdekinden çok farklı olması gerektiğini kolaylıkla anlayabiliriz. Doğadaki güç kaynaklarından sadece yerçekimi kuvveti henüz keşfedilmiş, ama bu bilgi de sadece belirli bilim adamlarınca bilinip, anlaşılabiliyor; insanların çoğunluğu hala, "düşme" olayının perde arkasını, yani ağaçtan düşme olayının, neden "yukarıya, veya yana" doğru değil de, "aşağıya" doğru olduğunun farkında değil; "aşağıya doğru" kavramının, bir "çekim kuvveti yönü" olduğunu anlayamıyor; bu çekici kuvvetin ise, yeryuvarının tüm ağırlığının bir bileşkesinden kaynaklandığını tasarlayamıyor. Böyle insanların, dünyayı yuvarlak değil de, tabak şeklinde (düz) tasarlamaları ancak o zaman anlaşılabilir. Bu tür insanların, yeryüzünden bir uzay aracı ile uzaklaştıkça, yerin bu çekim kuvvetinden kurtulabileceğini, ve uzaydaki bir uydu içinde, "düşme" denilen bir olayın olmadığını; insanın orada araç içinde, sürekli "uçar" durumda olduğunu tasarlamaları da imkansızdır. Yerçekimi veya Gravite kuvveti ve kanunu keşfedileli neredeyse üç asır geçmiş olmasına rağmen, insanlarımızın çoğunluğu hala bu güç kaynağını tam anlamıyla kavrayabilmiş ve özümseyebilmiş değildir.
Diğer taraftan, insanların çoğunluğu bir Yaratıcı güç veya Tanrı'ya inanmakta; O'nu "Yerdeki ve gökteki her şeyi yaratan ve yöneten" olarak tanımlamaktadır. Peki, işte Yer ve işte gökteki Güneş, gezegenleri ve diğer yıldız sistemleri ve de diğer galaksiler. Bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ana kuvvet sistemi ise Gravite kuvveti diye isimlendirilen bir "Güç". Gravite kuvveti yasalarının "doğruluğunun" bir kanıtı olarak şu tarihsel bilgiyi verelim: Güneş sistemine ait gezegenlerden, Merkür, Venüs, Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn çok eski zamanlardan beri bilinmekteydi, çünkü Dünya'ya yakın konumluydular ve teleskopsuz gözlenebiliyorlardı. Yedinci gezegen Uranus, teleskopun keşfinden sonra bulunmuştur. Gravite yasaları uyarınca, Güneş ve bu gezegenlerin ilişkileri hesaplanınca ve Uranus gezegeninin yörüngesindeki bazı gözlemler dikkate alınarak, belirli bir uzaklıkta, belirli bir yerde bir başka gezegenin daha olması gerkliliği hesaplanıp, ileri sürülür (Leverrier 1846). Ve bu önermeyi duyan Galle isimli astronom, o günün akşamı, iddia edilen yerde ve yörüngede, Neptun gezegeni gözlemler. Pluto da, yine buna benzer bir şekilde bulunur.
Şimdi, düşüncenizdeki "Tanrı" veya "İlahi Güç" kavramı ile, "gravite kuvveti" kavramlarını birbiriyle ilişki içine sokmaya çalışın, bakalım nasıl bir sonuca varacaksınız.
Şimdi diğer bir doğal güç kaynağı, veya kuvvet sistemine bakalım: Elektromanyetik kuvvet! Bu kuvvet sisteminin keşfi, graviteye göre, çok daha yeni. Ve insanlarımızın çoğunluğu bu kuvvetin, ne kendi vücudu üzerindeki etkilerinin bilincindedir, ne de çevresindeki eşyaların veya canlıların üzerlerindeki etkilerini tasarlayabilmektedir. Şöyle ki: Dünya ve evrendeki her şey, temel kimyasal elementler dediğimiz, atomlardan oluşmuştur. Her atomun kütlesel ve elektriksel yük kapasitesi, diğerlerinden  farklıdır. Bu nedenle, her atomun bir diğer atoma karşı davranışı farklı farklı olmaktadır. Bazı atomlar birbirlerini çok çekmekte, (yani sevmekte) ve birbileriyle çok kolayca birleşmekte, bazıları birbirlerini daha az çekmekte, dolayısıyla ancak özel koşullarda birbirleriyle birleşebilmekte; bazıları ise birbirlerine karşı hiç bir ilgi duymamakta, dolayısıyla birbirleriyle hiç birleşmemektedirler. İşte bu kurallar uyarınca, elektromanyetik kuvvetler etkisi sayesinde, doğada çeşitli moleküller oluşmakta, bu oluşan moleküller, bulundukları ortama dışardan giren veya çıkan yeni parçacıklar veya atomlar nedeniyle, sürekli değişimlere uğrayabilmekte ve bu "doğa oyunu" sürüp gitmektedir. (Şimdi, yine burada kısa bir ara verip, bu doğal sistemin "doğruluğunu" kanıtlayıcı şu tarihsel bilgiyi buraya sıkıştıralım: Mendelyef ismli kimyacı, 1869'da, o zamana kadar bilinen kimyasal elementleri, teorik olarak tasarlanan yapısal özelliklerine göre bir çizelge üzerine yerleştirdiğinde, çizelgede boş yerler kaldığını görür, ve sırf bu teorik hesaplama ve yaklaşımlardan kalkarak, "şu, şu özelliklerde ve ağırlıklarda, henüz bilemediğimiz başka kimyasal elementler var olmalı" savını ileri sürer. Ve araştırıldıkça, tüm ileri sürülen elementler keşfedilir!) . Neyse, biz konuya devam edelim.
Diğer taraftan tüm moleküller de "nötr", veyahut "tarafsız ve yansız" değillerdir; onlar da belirli bir kutuplaşma, dolayısıyla belirli bir elektromanyetik etkileşim gösterirler. Bu nedenle, belirli moleküller birbileriyle birleşerek, daha büyük molekül sistemleri oluştururlar. Çevremizde gördüğümüz plastik maddeler, suni iplikler, vs. bu tür molekül sistemlerinden oluşturulurlar. Neyse, biz konuya dönelim ve canlılar alemine yönelik olarak, bu yapısallaşma modelini takip edelim. Çeşitli boyutlardaki bu molekül sistemlerinden, çeşitli proteinler, RNA'lar, DNA'lar, genler, kromozomlar, vs. oluşurlar. Ve tüm bu  atom, molekül, makromolekül sistemlerinin bileşkesinden ise, canlıların temel yapı taşı olan "hücre" oluşur. Dolayısıyla her hücre içinde, atomik düzeyden, makromoleküler düzeye kadar, çeşitli derecelerdeki elektromanyetik kuvvet sistemleri etkili ve yönlendiricidirler. Gerek insanlar, gerek diğer canlılar, tamamen hücrelerden oluşurlar; dolayısıyla, hücrelerde etkili olan yönlendirici kuvvetler, tüm bu gelişmiş canlılarda da kat be kat fazlasıyla etkilidirler. Yani insanların hayatı, elektromanyetik kuvvet sistemlerinin etkileşimleri ile denetlenir. Vücudumuzun kumanda merkezi olan beyinde, çeşitli derecelerde elektriksel akımlar, iyon, molekül alışverişleri, vs., tümüyle elektromanyetik kuvvet sistemlerinin yönlendirmeleri ve etkileri ile gerçekleşir. Örneğin, bir kişiye karşı duyulan sevgi, veya kayıtsızlık, atomlar arasındaki etkileşime benzer türde bir elektromanyetik kuvvet göstergesidir. Bir kişiyi gördüğümüzde veya ona dokunduğumuzda, bu elektromanyetik kuvvet sistemleri etkisisyle beynimizde, bu kişiden etkilenme derecemize bağlı olarak, belirli bir oranda belirli hormonlar üretilir; örneğin bu kişi karşı cinsten ise ve bizim üzerimizde de bir çekicilik yaratıyorsa, beynimizde fenil-etil-amin gibi özel hormonlar üretilip, kana karıştırılır; bu nedenle ellerimizin içi terlemeye, nefesimiz sıklaşmaya, yüzümüz kızarmaya başlar. Kendimizi bu kuvvetin etkisine bırakıp devam edersek, daha sonraki evrelerde vücudumuzda daha başka türde hormonlar (örneğin oksitosin) üretilerek, vücudumuzda çok değişik duygular oluşmasına neden olurlar. Hormonlar kısa ömürlü olduklarından, vücutta dağılıp yok olmalarıyla birlikte, bizlerdeki bu duygular da dağılır gider. Sonuç: Duygularımıza, düşüncelerimize kadar bizleri etkileyen ve yönlendiren ana kuvvet sistemi, elektromanyetik kuvvetlerdir!
Çevremizdeki özellikle canlı varlıkları etkileyen ve yönlendiren ana kuvvet elektromanyetik kuvvet olduğuna göre, bu doğal güç kaynağının, kafamızdaki "İlahi Güç" ile ilişkisini nasıl tasarlıyoruz? Yani Allah veya Tanrı dediğimiz zaman, veya O'na dua ederken,  ne tür bir kuvvet veya etkileşim tasarlıyor, hangisine yakarıyoruz?
İnsanlarımızın çoğunluğunun kafasında, "Allah" deyince, yukarıda anlatılan türde bir "Güç" değil, tam tersine, "İnsanları sürekli izleyip takip eden, beğenmediği davranışta olan insanları cezalandıran; bazı insanları veya kavimleri diğerlerine tercih edip, onlardan yana olabilen ve onlara yararlanabilecekleri özel bilgiler aktaran  (yani insanlar arasında taraf tutan);  kendisine kurban kesilip, adaklar adanan (yani kendisine hediye sunularak yumuşatılmasına çalışılan; kendisinden af dileyenleri veya tövbe edenleri affedebilen, dolayısıyla insanların davranışlarıyla etkilenebilen), görünmez   bir yaratık" şeklinde bir kavram vardır. Yani kısaca, Allah veya Tanrı, "Şerrinden korkulduğu için, kendisine dua edilerek, merhametli olması dilenilen" görünmez bir yaratık şeklinde tasarlanır. Allah ve korku kavramları neredeyse iç içedir. Peki bu anlayışı insanlık neye borçludur? Neden Allah deyince, doğayı yönlendiren gerçek güç kaynakları akla gelmez de, derhal bir "korku" kavramı benliğimizi sarar?
Bu sorunun cevabı, Sümer tarihi ile ilgili belgelerde bulunmaktadır. Sümerler'le ilgili bilgilerin verildiği bölümlerde açıklandığı üzere, yaşadıkları ovaların, binlerce yıl süreyle her yıl, sürekli sel felaketlerine uğraması ve her felaket sonunda da deniz seviyesinin 1-2 cm daha yükselerek onların yaşam ortamlarını istila etmesi, su veya deniz tanrısı Enki'yi en korkulacak tanrı durumuna getirmiştir. Çivi yazısı orijinal tableti, İstanbul'da Eski Şark eserleri Müzesinde bulunan ve "Enmerkar ve Aratta Sultanı" diye tercüme edilebilen bir tablette açık bir şekilde dile getirildiği üzere, "Enki'nin laneti" korkusu ve bedduası, insanların iliğine kadar işleyen bir kavram olmuştur. Cennet ülkesi, ahiret, yeniden diriliş, cin, canavar, büyü, falcılık, vs. gibi daha bir çok hayali kavramı üreten ve bu kültürlerini Mezopotamya yöresindeki diğer kavimlere aşılayan Sümerler'in en kötü miraslarından biri de "Enki'nin Laneti", dolayısıyla "Tanrı korkusu" olmuştur. Sami ırkının, çok tanrıcılığın yerine tek tanrıcılığı getirmeleriyle, "Enki" adı silinmiş, ama "Tanrı'nın Laneti" veya "Allah Korkusu" aynı etkiyle insanların beyinlerinde sürekli kazınmıştır. Dünyadaki her şeyin "ateş, su, hava ve topraktan" oluştuğundan başka bir şey bilmeyen; gravite kuvvetinden, yıldız, gezegen, galaksi, evren ilişkilerinden habersiz olan; atom, molekül, hücre, elektromanyetik kuvvetler vs. gibi sistemlerden habersiz olarak binlerce yıl yaşamını sürdüren insanlık, henüz bir-iki asırlık, hatta çoğunluğu beş-on yıllık olan, yeni buluşları özümseyip, sindirebilmiş değildir. "Allah korkusu", veyahut "Tanrının lanetine" uğrayabileceği korkusu öylesine ruhuna işlemiştir ki, "Yaratıcıyı" gerçeklere uygun şekliyle "Bir Güç" kaynağı olarak düşünüp, yorumlamak,  ona çok zor gelmektedir.
(Sümer kültürünün, insanlık tarihine ve kültürüne bıraktığı diğer olumlu veya olumsuz "miraslar" konusunda, Ek 4'deki yazıya bakınız)
İnsanlık Tarihi Boyunca Tanrı Anlayışı
İnsanlarda bilgi düzeyi, zamanla bir artış göstermiştir. Bu olgu her alandaki tarihsel değerlendirmeden görülebilir. Yukarıdaki, teknik buluşların temel alınarak hazırlandığı tabloda görüldüğü üzere, tıbbi, biyolojik, fiziki, kimyasal, vs. alanlarda hazırlanacak çizelgelerde de,  buna benzer şekilde bir değerlendirme ortaya çıkar ve bundan da, geçmişe gidildikçe, insan zekasının sıfırlandığı olgusu açıkça anlaşılır. Bu olgu, aynı zamanda, geçmişe gidildikçe, insanların bildikleri sözcük sayısının da azalıp, sıfırlandığını gösterir. İnsan beyninin tasarım gücü, beynindeki depolanmış sözcük sayısı ile doğru orantılı olarak artar. Dolayısıyla, on- onbeş bin yıl öncesinin insanlarının bildikleri çok az sayıdaki sözcüklere orantılı olacak bir şekilde de hayal güçleri ve tasarım yetenekleri olmalıdır. Yine aynı şekilde, insan beyni, gözünün gördüğü, veya çeşitli aygıtlarla algılayıp değerlendirebildiği derecede bir şeyi tasarlayabilir. Örneğin, mikroskop bulunmasaydı, hücresel düzeydeki yaşamın farkına varıp, bizlerin de hücrelerden oluştuğunu tasarlayamayacaktık; teleskop bulunmasaydı, Güneşi, ayı, yıldızları, galaksileri ve bunlar arasındaki kuvvet etkileşimlerini anlayıp, tasarlayamayacaktık; çeşitli radyo dalgaları ve ışınımlar keşfedilmeseydi, bizim galaksimizin dışındaki evrenin ögeleri ve boyutları hakkında bilgi sahibi olamayacaktık, yani dünya ve evren hakkındaki düşünce ve tasarımlarımız, çok sınırlı kalacaktı. Dolayısıyla, bin yıl veya daha öncesinin insanlarının dünyası, sadece çıplak gözle görebildikleri kadardır; onlar için, ne atomlar, moleküller, mikroplar dünyası vardır; ne de güneş sistemleri, galaksiler, galaksi toplulukları ve genişleyen bir evren! Dünyaları ise son derece küçüktür: Kendi gözleri ile görebildikleri, ve buna ek olarak, seyyahların gezdikleri gördükleri yöreler hakkında yarım yamalak, veya abartılı olarak aktardıkları bilgilerden tasarlanabilen bir dünya. Eski haritalar, bu görüşün doğruluğunun kanıtıdırlar. Buna ek olarak, eski insanların dünyanın oluşumu ve tarihsel gelişimi hakkındaki bilgileri de son derece sınırlıdır. Radyoaktif parçalanma denilen fiziksel olay ve buna dayalı olarak oluşturulan "radyoaktif saat" sistemi son yüzyılımızın buluşudur; bunun haricinde, dağların oluşum ve yükselim mekanizması, denizlerin oluşum ve gelişim sistemi de, son yüzyıllarda keşfedilen olgulardır. Dolayısıyla, bin yıl öncesinin insanlarının, dünyayı ve doğal olayları bugünkü insanlar gibi düşünüp, yorumlaması söz konusu olamaz. Onların dünyası, dağlarıyla ve denizleriyle, bir defada oluşmuş, ve değişmez bir sistemdir.
Şimdi gelelim insanların "Tanrı" sözcüğünü zaman içinde nasıl yorumladıkları olgusuna. Yazılı olarak, sadece son 5-6 bin yıllık döneme ait belgeler var. Bunlar arasında en eski belgeleri, Sümerlere ait çivi yazısı tabletler oluştururlar ve yaklaşık 6 bin yıl öncelerine kadar uzanırlar.  Bunları, Mısır, Anadolu, Yunanistan ve diğer Ortadoğu toplumlarının bıraktıkları belgeler izler, ve bunlara Kutsal Kitaplardan Tevrat'a ait belgeler de dahildir. (Burada sadece bizim toplumumuzu etkileyen tarihsel gelişimler dikkate alınmıştır; Amerika, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki tarihsel gelişimler, biraz daha farklıdır). Daha sonra, yaklaşık iki bin yıl önce, İsa Peygamberin, ve en nihayet, yaklaşık ondört asır önceleri, Hz. Muhammed'in öğretileri ve aktardıkları gelir. Şimdi bu belgelere, ve de çeşitli toplumların gelenek ve göreneklerine sinmiş davranış şekillerine dayanarak, insanların "Tanrı" anlayışını tasarlamaya çalışalım. 
Sümerler'in inanç sistemi daha önceki bölümlerde anlatılmıştı. Ve en dikkatı çekici bir nokta, "insanların tanrılara hizmet vermek için yaratılmış oldukları" görüşünün geçerli olduğuydu. Hizmet vermekten onların anladıkları ise, "tanrılara yiyecek içecek sağlamak, vs." anlamında olduğu yine Sümerlerin kendi belgelerinden anlşılmaktadır. Bu tür hizmetler "insan gibi" yaratıklara yapılacağına göre, onların tanrıları, "insansı yaratıklar" olmak zorundadır. Bu durum, akıllı Homo sapiens sapiens ile, zekası gelişmemiş Homo sapiens neandertalensis arasındaki bir ilişki sistemi olasılığını çağrıştırıyor.
Anadolu ve Yunan toplumlarındaki inanç sistemi de, Sümerler'inkine çok benzer bir durum sergiler: Önce bir "Tanrı" yeri, göğü ve tüm bunlara ait ögeleri yaratır; diğer tanrılar, O'nun soyundan gelirler ve herbiri yeryüzündeki değişik sistemleri yönetir ve kontrol ederler. Bu tanrılar, insan soyundan kişilerle de ilişki içine girerler, ve böylece "tanrı soylu insanlar" doğarlar. Bir örnek olarak, Platon''un (Eflatun) Timaios adlı eserinden bir pasaj sunalım: "Öteki tanrılara gelince, onların yaradılışını bilmek bizim gücümüzü aşan bir iştir. Bu meselede bizden önce söz etmiş olanlara inanalım. Onlar bu tanrıların soyundan geldiklerini ileri sürdüklerine göre, herhalde ataları tanrılardı. Her ne kadar sözleri inanılacak kesin delillere dayanmıyorsa da, tanrı çocuklarından şüphe etmek mümkün değildir. Ama anlatmak istedikleri şey, kendi soylarının tarihi olduğu için, örneğe uymak, onlara inanmak gerek. Onlarca, bu tanrıların doğuş sırası şöyle idi: Okeanos ile Tethys, Gaia ile Uranos'un çocuklarıydı; onlardan da Pherkys, Kronos, Rhea ve beraber olanlar doğdu; Kronos ile Rhea'dan da Zeus, Hera ve adlarını bildiğimiz bütün kardeşleri. Gözlerimizin önünde hareket edenler bize ancak canları istediği zaman görünen bütün bu tanrıları yarattıktan sonra, bu evrenin yapıcısı onlara şu sözleri söyledi:
"Tanrılar, benim yarattığım tanrıların çocukları, yaratıcısı ve babası olduğum eserler, benden vücut buldukları için, ben razı olmadıkça parçalanamazlar; gerçekten, bağlanan bir şey her zaman çözülebilir; ama iyice birleştirilmiş güzel bir şeyi parçalamak ancak kötü bir kimsenin harcıdır. Böylece yaratılmış bir varlık olduğunuza göre, ne ölümsüz ne de tamamıyla parçalanmaz bir şey değilsiniz. Bununla beraber, ne parçalanacak, ne de öleceksiniz; çünkü sizin için benim iradem, doğduğunuz zaman bağlanmış olduğunuz bağlardan daha kuvvetli, daha kudretlidir. Şimdi size söyleyeceklerimi dinleyin, daha doğacak üç ölümlü soyu kalıyor. Onlar doğmazsa, gök tamamlanmıyacak, çünkü bütün canlıların özlerini içine alamayacak; halbuki kemalli olması için, onları içine alması lazımdır. Onları kendim yaratıp, onlara kendim can verseydim, tanrılara eş olurlardı. İşte onların ölümlü varlıklar olması, bu evrenin de gerçekten tam olması için, bu canlıları yaratılışınıza göre vücuda getirmeğe çalışınız. Sizi yarattığım zaman gösterdiğim kudreti taklit ediniz. Onlarda, ölümsüzlerin adını taşıyan, tanrılık denen ve aralarında sizin peşiniz sıra gelmeğe hazır olanlara hükmeden bir şey bulunması gerektiği için, size bu şeyin tohumunu, ilkesini ben kendim vereceğim. Alt tarafına gelince, bu ölümsüz kısma ölümlü bir kısım ekleyerek canlı varlıklar yaratın, onları dünyaya getirin, yiyecek verin, üretin, öldükleri zaman da, onları tekrar yanınıza alın."
Tanrı bu sözlerden sonra, önce evrenin ruhunu eritip karıştırdığı çanağı yeniden ele alarak, ....  Tanrı, gelecekte işleyecekleri kötülüklerden kendisini mesul tutmasınlar diye, bütün bu yasaları ruhlara tanıttı, bazılarını arzın, bazılarını ayın, bazılarını da öteki zaman aletlerinin üzerine serpiştirdi. Bu işi bitirdikten sonra, ölümlü tenlere şekil vermeyi, insan ruhuna katılması gereken, onun için lüzumlu olup da hala eksik kalan her şeyi katmayı, sonra bu ölümlü varlığı, kendi bahtsızlığına kendi sebep olmadıkça, elden geldiği kadar bilgelikle, iyice yöneltmeyi de genç tanrılara bıraktı.
Bütün bunları düzenledikten sonra, tanrı her zamanki yaşayışına döndü. O dinlenirken, babalarının isteğini kavramış olan çocuklar, onun buyruklarını yerine getirmeye çalıştılar. ..."

Evet, Kutsal Kitaplar öncesi dönemlerde, insanların inançları böyleydi. Tanrı, insanları ve dünyayı yönetmeleri için tanrılar ve tanrı soylu temsilciler yaratmıştı.
Sami ırkının Sümer kültüründen aşırı şekilde etkilendiği ve onlardan aldıkları bilgileri kendi toplumlarına, biraz değiştirerek, uyguladıkları, daha önceki bölümlerde belgeleriyle açıklanmıştı. Elbette, Sami ırkı, zaman içinde, Sümerler'e oranla daha fazla bilgi sahibi olup, mantık sistemleri daha iyi geliştiklerinden, Sümer toplumunun inanç sistemlerinde olan bir çok tutarsızlığı düzeltmiş, inanç sistemlerini biraz daha inanılır şekle dönüştürmüşlerdir. Ama buna rağmen, "Allah'ın oğulları ve insan kızları"; veyahut, Efendi Tanrının (Rabbin) Hz. İbrahim'e seslenip, "Fırat'la Nil Nehri arasındaki ülkeyi, onun soyuna tahsis etmesi ve tüm insan toplumları arasında İsrailoğullarını seçilmiş ırk ilan etmesi"  gibi, günümüz insanlarına hiç de inandırıcı gelmeyen içeriklerden arındıramamışlardır.  Zamanla insanların bilgi ve görüş açıları geliştikçe, bu mantıksızlıklardan rahatsız olmuşlar, ve yeni inanç sistemlerinin gelişmesi kaçınılmaz olmuştur.
Kuran'da işlenilen ana konulardan biri de, Allah'ın oğulları olmadığı konusudur. Peygamberlerin tümü Sami ırkından olduğundan, tüm bu değişiklikler yapılıp, yeni kutsal kitaplar ortaya konulduğunda, hem önceki kitapların varlığı kabul edilmiş, hem onlardaki mantıksız kısımların, sonradan tahrifatla onların içine sokulduğu görüşü egemen kılınmıştır. Ama, değişen veya değiştirlilen, eski kitaplardaki bilgiler değil, insanlığın zeka ve mantığıdır. Tevrat değiştirilmiş olamaz, çünkü ondaki mantık dışı görüşler, Sümer belgelerinden esinlenmedir, dolayısıyla, Sümer belgelerinin de değiştirilmiş olması gerekir; halbuki, Sümer belgeleri kil tabletler üzerine, değiştirilmesi mumkün olmayacak bir şekilde işlenmişlerdir! Olaylar birbirleriyle zincirli bir şekilde bağlantılıdır.
Evet, insanların zekası ve mantığı geliştikçe, Kutsal kitaplardaki tutarsızlıklar veya terslikler insanları rahatsız etmekte, yeni yorumlar yapmaya zorlamaktadır. İslam alemi de bu tür zorluklarla karşı karşıyadır. Kuran'da Allah'ın oğulları olmadığı vurgulanarak, tanrı soyluluk reddedilmiştir; ama, geleneksel toplumsal yapısallaşma sistemi korunarak, yani tepeden tabana idare tarzı benimsenerek, yöneticilik hakkı, tanrı soylu kişiler yerine, "Allah'ın en sevdiği kulu  ve onun kitabı" kavramı konularak çözülmüştür. Ama yine burada tasarlanan "Allah", canlı bir varlık gibi düşünülmüştür: Belirli bir insanı "en sevgili kul" olarak yaratıp, diğer insanları onun yönlendirmesine terkeder. Yani sanki, çok zeki insanlar Allah tarafından "sevgili kullar" olarak yaratılmıştır.
Günümüzde, insanlığın belirli bir kesiminin bilgi ve mantık düzeyi öylesine gelişmiştir ki, artık  Yaratıcı Güç, doğadaki kuvvet ve etkileşim sistemleriyle özdeşleştirilerek yorumlanmaktadır. Bu nedenle, tüm farklı inanç sistemleri, yeni yorumlama arayışları içindedirler.
Örneğin, İslam alimleri, Kuran'daki şu ayetlerden giderek, şöyle yorumlar yapmaya çalışmaktadırlar:
1-) (79)Naziat, 30. ayet: "Ve ardından yeri düzenlemiştir" anlamına gelen "Vel'arda ba'de zalike dehaha" ayetinde geçen "dehaha" kelimesinin, devekuşu yumurtası için de kullanıldığı; dolayısıyla, bununla "yer yuvarlaktır" denilmek istendiği;
2-) (13)Rad, 4. ayet: "Dünyada, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinlikler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Onları lezzetce birbirinden farklı kılmışızdır. İyi düşünenler için bunlarda da ibretler vardır." Bu ayetle de, jeolojik bulguların desteklendiği, yani 300 milyon sene önceleri, yeryüzündeki tüm kıtaların, "Pangea" adı verilen bir süper kıta olarak, birbirleriyle bitişik olduğunun işaret edildiği;
3-) (24)Nur, 35. ayet: "Allah göklerin ve yerin nurudur. O nur şuna benzer: Doğu ile Batı'yı kuşatan kutlu bir zeytin ağacıdır ki, ışığı kendiliğindendir. O ağacın parlak yağıyla yanmakta olan bir kandile benzer ki, göklerdeki en parlak yıldızlar ışıklarını ondan alırlar. Bütün bunlar nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Ve insanlara anlamaları için misaller verir. O, her şeyi bilicidir." Bu ayetle, elektrik ve ampulün yanında, lazer ışınlarının da ana ilkesinin haber verildiği;
4-) (16)Nahl, 79. ayet: "Göğün boşluğunda Allah'ın buyruğuna boyun eğerek uçan kuşları görmezler mi? Onları Allah'tan başka havada tutan yoktur. İnanan milletlere bunda hikmetler vardır." Bu ayetle, "jiroskop olayı", kısaca "Uçucu teknoloji"nin anlatıldığı;
5-) (55)Rahman, 33-36. ayetler: "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden kaçmaya, gücünüz yetiyorsa kaçın, hadi! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmadıkça kaçamazsınız ki." *:"O halde, Rabbinizin hangi nimetini inkar edersiniz?"  *:"Üstünüze saf ateşten bir alev ile bir duman salarız; onları engelleyip kurtulamazsınız." *: "O halde, Rabbinizin hangi nimetini inkar edersiniz?" Bu ayetlerle, füze ve uydu teknolojisinin haber verildiği;
6-) (6)Enam, 125. ayet: "Allah, kimi doğru yola getirmak isterse, gönlünü açar müslümanlığı kabul etmesi için. Saptırmak istediğine de, öyle sıkar ki gönlünü, bunlar göğe çıkacaklarmış da imkan bulamıyorlarmış gibi olurlar. İşte, Allah, inanmayanlara böyle azaplar verir."  Bu ayetle, insanoğlunun göğe çıkmayı tadacağının açıklandığı;
Ve (22)Hacc, 31. ayet: "Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşerken kuşların kaptığı veya rüzgarın pek uzak bir yere sürükleyip attığı şeye benzer." Bu ayetin ise, insanoğlunun uzaya çıkacağını, mekik dokuyarak geriye döneceğini, açıkça bildirdiği;
7-) (84)İnşikak, 16-25. ayetler: 16- "Andolsun şafağa 17- Geceye ve bürüdüklerine. 18- Dolunay'a andolsun ki, 19- Sizler, halden hale geçeceksiniz. 20- O halde niçin iman etmezler? 21- Kuran okunduğunda niçin secde etmezler? 22- Niçin Kuran'ı  yalanlarlar. 23- Allah, kalplerinde gizlediklerini bilir. 24- Ey Resulüm sen onları can yakıcı bir azab ile uyar. 25- Ancak, iman edip de yararlı iş yapanlara, tükenmeyen mükafat vardır."  Bu ayetlerin, gezegenlerden nümune alınacağını; uzaya ilk gideceklerin müslüman olmayacaklarını; ama müslümanların da Ay'a, uzaya ve gezegenlere gideceğini bildirdiği;
8- (96) Alak suresi, dolayısıyla 2. ayeti: " O, insanı bir kan pıhtısından yarattı." Bu ayetten ise şu yorum yapılmaktadır: "Canlının dış görünüşünün içsel dizilişini şifreleyen genetik kodları, ırksal hafızası, işte o Alak içinde yer almaktadır. Maddi bedenimizin kurgusu geriye oynayan bir film gibi, cenin içindeki üç karanlığın sırrındandır. Gen denen bu kalıtım ve ırksal bellek birimleri, dişinin yumurtası ve erkeğin sperminin bir koalisyonu ve sentezidir. Bunun da özü, dört çekirdek asidinin muhtemel tertipleri üzerine kurulmuştur. Orada bütün canlıların milyarlarca yıl diye hesapladığımız bilgi birikimi vardır. Her bir özün, kendine özgü karakteri, kendi ayrıcalığının örgüsü kişisel yazgısı, bireysel öyküsü ve ırksal hafızasının görgüsü vardır. O halde anlayan için, her bir genetik kodlama, bir açık kitap niteliğindedir. Biyolojinin son aşaması olan genetik mühendisliğine habercilik ve teşvikçilik yapan bu ayet, şimdi bunları bilenlere çok kolay gelebilir. Fakat bu buluşa ermemiz ikinci dünya savaşından bile sonradır. Kuran'da ise 14 asır önceden bildirilmiştir. Kuran bunun için bir mucizedir ve her çağın kitabıdır."
Çifte standart uygulayan bir insan beyni, yaptığı mantık hatalarının farkına bile varamamaktadır. Şöyle ki: Verilen en son ayetin yorumunda, bir canlının tüm soy geçmişinin (yani evrimsel değişim kayıtlarının), o canlıya ait hücre kromozomlarında kayıtlı olduğu zımnen itiraf edilmekte,  buna karşın, genel inanç prensiplerinde "yaratılış" görüşü benimsenerek, evrime karşı çıkılmaktadır. Şimdi, müsaadenizle, bu konuyla ilgili olarak bir kaç söz söyleyelim.
Kutsal Kitapların Yaratıcı'ya ait olduğunu ve dolayısiyle, içindeki tüm bilgilerin doğru olduğunu savunan görüş sahipleri, bilim adamlarını "yaratılışcılar - evrimciler, katastrofcular - uniformiter görüşçüler vs. gibi guruplara ayırıp, onları karşı karşıya getirmeye, birbirleriyle çatışmaya girmeye yönlendirmektedirler. İnsanların bu bölünmüşlüğünden yararlar sağlamaya çalışmaktadırlar. Bilimde, genellikle,  yüzde yüz kesinlikten söz edilmez; neyin ne kadar olası olduğu belirtilir; neyin hangi koşullarda nasıl olabileceği söylenir. Örneğin "su 100¬C'de kaynar" değil, "su, şu basınç altında, şu derecede kaynar" denilir; "Dünyamızın coğrafik görüntüsü sabit değildir, zamanla çeşitli faktörlerin etkisi altında değişimlere uğrar" denilir; "Canlılar yeryüzünde, en basit olanlarla ortaya çıkmaya başlamışlar, gittikçe daha karmaşık yapılılar ortaya çıkmış ve çeşitlilik zamanla artmıştır" denilir; "Bazı organları, görünüşleri ve davranışları birbirlerine benzeyen canlıların, genetik yapılarında da aynı oranlarda benzerlik olması, bunların birbirleriyle akrabalık ilişkileri içinde olmalarını gerektirir" denilir; "Tüm canlılarda, 'A,T,C,G' gibi aynı nükleotidlerin veya aynı amino asitlerin yapıtaşı olarak kullanılmış olması, ortak organLarı veya organelleri olması, çeşitli yönlerden birbileryle benzerlikler, ortak özel­likler göstermeleri, onların birbirleriyle bir ilişki  içinde gelişmiş olmalarını gerektirir" denilir. Kısacası, bilim adamı, bigi ve mantığa dayalı bir sistem içinde, doğadki verileri objektif olarak değerlindirmeye çalışır ve çıkan sonuçlara uygun modeller veya teoriler ileri sürer; ileri sürdüğü bu toriler veya modeller konusunda hiç bir zaman katı bir inatçılık içinde ola­maz; yeni veriler modelin veya teorinin düzeltilmesini veya değiştirilmesini gerektiriyorsa, model veya teori düzeltilir veya tamamen değiştirlir. Yani, bilim adamı, esnek ve hoş görülü olmak zorundadır, katı görüşlü veya sabit fikirli olunamaz!
Şimdi, bu bulgular doğrultusunda, bir kısım bilim adamı, "Şu canlılar, şu şekilde birbirlerinden kökenlenmiş olabilir" diye yorum yapar; bir kısım bilimci, "Hayır, geçiş formlarını göremiyoruz, öyleyse birbirlerinden kökenlenemez" der; diğeri "Geçiş formlarının bulunma olasılığı zaten çok azdır, biz daha bütün fosil kayıtları görebilmiş bile değiliz, bulduklarımız bulamadıklarımız yanında devede kulak değil, devede bir mikrop kadardır" der; bir kısmı, "Henüz evrimsel gelişimin nasıl ve ne şekilde olduğunu tam anlayabilmiş değiliz, bu konuda daha uzun süre araştırmamız gerek" diye düşünürler; vs. vs..
 Bilimsel alanda durum böyle iken, bir kısım insanların piyasaya çıkıp, bilimsel görüşleri, kendilerine uyanlar ve uymayanlar doğrultusunda guruplara bölmeleri; bilim adamarının görüşlerini çarpıtarak veya işlerine gelenleri belirginleştirip,  işlerine gelmeyenleri hasır altı edip, insanları ve kamu oyunu yanıltmaya çalışmaları, bilimsel dedikoduculuk yapmaktan başka bir şey değildir.  Hikayeyi birlirsiniz: Papa Amerika'ya gitmiş. Hava alanına indiğinde, gazetecilerin soru yağmuruna tutulmuş: "Sayın Papa Hazretleri, nereleri ziyaret edeceksiniz? Toplumsal sorunları olan Genel evleri de ziyaret edip, onlara da Tanrı'dan merhamet dileyecek misiniz?" vs. karşısında, Papa sormuş: "Buralarda genel ev de var mı?"  Ertesi günkü gazetelerin manşeti şöyle çıkmış: "Papa'nın havaalanında ilk sorusu: Burada genel ev var mı?"!
 Gazetelerde bu başlığı gören insanlar acaba "Papa" hakkında ne düşünürler? Günümüzde bile hala bir çok gazete veya gazeteci, veya dar görüşlü insanlar, buna benzer şekilde çarpıtmalarla, sansasyon yaratmaya, insanları diledikleri yönde koşullandırmaya gayret gösterirler. Evet, bu yol da o tip insanların geçim yoludur. Örneğin, hiç paleontoloji, genetik, antropoloji vs. gibi bilimlerle uğraşmayan insanlar, bu konuda yapılan çalışmaların, işlerine gelen kısımlarını bir araya getirip, işlerine gelmeyen kısımlarını görmemezlikten gelerek, bilimselliğin gereği olan tarfsız ve objektif değerlendirmeyi bir kenara bırakıp, sadece kendi inançları doğrultusundaki yayınları ve paragrafları ard arda sıralayarak, bu konularda araştırma yapmayan ve yeterli bilgisi olmayan insanları kendi düşünce sistemlerinin etkisi altına almak, hangi dürüstlük ilkesiyle, hangi kutsal inançla bağdaşır?
 Kutsal Kitaplara göre Yaratılış şöyledir:
"Başlangıçta Allah yeri (Dünya'yı) ve göğü yarattı. Dünya bom boştu ve kap karanlıktı; ve Allah'ın ruhu sular üzerinde dolaşıyordu.  Allah ışık olsun dedi, ve ışık geldi. Ve Allah ışığın iyi ve hoş olduğunu gördü. Bunun üzerine Allah, ışığı karanlıktan ayırdı. Işığa gün, karanlığa gece adını koydu. Böylece akşam oldu ve yarın birinci gün." 
"Ve Allah buyurdu: suları birbirinden ayıracak bir katı  (set, duvar) oluşsun; ve öyle oldu. Ve Allah bu kubbeyi yaparak, üzerindeki suları, altındaki sulardan ayırdı. Allah bu katı sete gökkubbe adını verdi. Böylece akşam oldu ve yarın ikinci gün." 
"Ve Allah buyurdu: gökkubenin altındaki sular belirli yerlerde toplansın ki, kuru alanlar (karalar) görülsün. Ve öyle oldu. Allah kuru alanlara yer, suların toplandığı bölgeye deniz adını koydu. ... Ve Allah buyurdu: yerde, tohumları olan, ot ve çimenler büyüsün, ve herbiri kendine has meyveler veren ağaçlar yetişsin ve meyvelerinde tohumları olsun. Ve öyle oldu. ... Böylece akşam oldu ve yarın 3. gün." 
"Ve Allah buyurdu: gökkubbede zamanı, günleri, yılları belirleyecek, geceyi gündüzü ayıracak ışıklar oluşsun; gökkubbede  yere pırıldayan ışıklar olsun. Ve öyle oldu. Ve Allah iki büyük ışık yaptı: büyüğü günü  ve ufağı geceyi idare  (kontrol) etsin diye. Bunlara ilaveten yıldızları da yarattı. Ve Allah onları yere ışısınlar, günü ve geceyi düzenlesinler, aydınlığı ve karanlığı ayırsınlar diye gökkubbeye oturttu. ...Böylece akşam oldu ve yarın 4. gün."  
"Ve Allah buyurdu: Sular yaşayan hayvanlarla dolsun, gökkubbenin altında ve yerde kuşlar uçuşsun. Ve Allah büyük balinaları ve tüm sularda dolaşan, yaşayan değişik türde hayvanları yarattı, ve de değişik türde kanatlı kuşları yarattı. .. Böylece akşam oldu ve yarın 5. gün." 
"Ve Allah buyurdu: Yerde çeşitli türlerde, yaşayan hayvanlar oluşsun; herbiri değişik sürü hayvanları, solucanlar (kurtcuklar) ve arazi hayvanları. Ve öyle oldu. ...  Ve Allah buyurdu: bize benzer bir insan yapalım ki, denizdeki balıklara, gökkubbe altındaki kuşlara, sahadaki tüm hayvanlara ve yeryüzünde sürünen tüm kurtcuk-solucanlara hükmetsin. Ve Allah kendine benzer şekilli insanı yarattı ...Böylece akşam oldu ve yarın 6. gün."  
(...ve topraktan bir insan heykeli yapıp, burnundan hayat havası (ruhu) üfleyerek, onu Adem olarak yaratır; ve onun bir kaburgasından da Havva'yı yaratır. ...)
Kutsal Kitaplarda, bundan başka ve farklı bir yartılış teorisi var mı? Yok! Peki, yaratılış teorisine göre, Adem ne zaman yaratılmış? Kutsal kitaplardaki bilgilere göre yaklaşık 6 bin yıl önce. (Kuran'da, Kuran'ın daha önceki kitapları desteklercesine indirildiği yazılır, ve bu konuda da hiç bir sayısal veri bulunmadığından, daha önceki kitaplarda mevcut sayısal bilgilerin, Kuran tarafından da kabul edildiği kabul edilmek durumundadır.) Ayrıca, Adem Peygamberin oğullarından birinin çiftçilik, diğerinin hayvancılıkla uğraştığı dikkate alınırsa, Adem Peygamberin, hayvan ve bitkilerin islah edilmesinden sonra yaşamış olması gerekliliği kesinlik kazanır. Hayvan ve bitkilerin ıslah edilmesi ise, arkeolojik bulgulara göre, yaklaşık 10 bin yıl öncelerine denk gelir, ki bu da yukarıdaki yorumun doğruluğunun bir diğer kanıtıdır.
Şimdi önce 'bilim adamı' kime denilir, bu konuya bir açıklık getirelim. 'Bilim adamı', hiç bir önyargıya kapılmadan, sadece gözlemleri ve bulguları dikkate alarak, akıl ve mantık yoluyla ve objektif bir bakış açısıyla, doğa olaylarını açıklamaya, yorumlar yapmaya çalışan kişilerdir. Bu tanım uyarınca, Darwin, Newton, Kopernik, Einstein gibi insanlar 'bilim adamı' sayılırlar. Darwin veya Kopernik, önyargılı davransalardı, kutsal kitaplarındaki geleneksel yaratılış felsefesi etkisi altında önyargılı davranıp, canlıların ortamsal faktörlerdeki değişimlerden etkilenerek, değişime (evrime) uğradıklarını, veyahut Dünya'nın Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunu ileri süremeyeceklerdi; dolayısıyla 'bilim adamı' sıfatını kazanamayacaklardı. Bir kişi, ister bir dinsel inanca, ister bir başka felsefeye veya görüşe,  çok katı bir şekilde inanıyor, ve ne kadar mantıklı olursa olsun, inancına ters düşen başka görüşlere beyninin kapılarını kapatıyorsa, o insandan bilim adamı olamaz. Hele hele, sırf kendi görüşüne uydurmak uydurmak için, verileri çarpıtmaya çalışıyor, onları kah şöyle, kah böyle 'eğip, büküyorsa', o gibi kişiler bilim adamı olamayacağı gibi,  kötü niyetli bir insandan başka bir şey de olamazlar.
Her meslek içinde olduğu gibi, bilim adamları arasında da sahtekarlar çıkar. Ancak istatistiksel olarak bakıldığında, sahtekarlık yapan bilim adamları, 'devede kulak' misali bir azınlık oluştururlar. Bilimsel bir değerlendirmede, veyahut objektif olarak bir görüş oluşturulmasında, en uç noktalardaki sapmalar dikkate alınmaz, tersine, en yaygın değerler dikkate alınır. Bu nedenle, dürüst davrandığına inan bir insan, hiç bir zaman istisnalarla değil, genel ortalama değerlerle olaylara bakar.
Yaratılış görüşünü savunanlar, Adem Peygamberin çamurdan yaratıldığını iddia ederler. Çamur ise, neredeyse tamamen silisyum elementinin egemen olduğu bir maddedir, yani içinde karbon elementi yok denecek kadar azdır. İnsan denilen yaratık ise, organik maddelerden oluşmuştur, dolayısıyla bileşiminde silisyum yok, tersine karbon elementi baskındır. Peki, silisyum elementi nasıl olurda, dünya koşullarında karbona dönüştürülür? Bilimsel olarak bu nasıl savunulabilir? (Malum, dünyadaki tüm kimyasal elementler, eski bir yıldız içinde oluşmuş, sonra o yıldızın patlamasıyla çevreye yayılıp, sonradan tekrar gravitatif kuvvetler etkisiyle Dünya'yı oluşturacak şekilde kümeleşmişlerdir!) Ayrıca, yaratıcı güç, günümüzde tüm canlıları, dolayısıyla da tüm insanları hücrelerden oluşturmaktadır, ve paleontolojik bulgulara göre  de, milyarlarca yıldır bu böyle olmaktadır. Peki, 6 bin yıl önceleri, sırf Adem Peygamberi yaratmak için, sistem değişikliğine mi gitmiştir de, hücreler yerine çamurdan bir heykelden yaratmıştır?
Fosil bulgular, genetik veriler, vs.( ve de diğer bilim dalları ile ilgili bilgiler)  yukarıdaki görüşe mi uygundur, yoksa 'evrimci' adını taktıkları bilim adamlarının görüşlerine mi daha uygundur?  Kutsal Kitaplardaki bu ifadeler öyle değil, şöyle yorumlanarak günümüz bilgileriyle uyumlu hale getirilebilir gibi, çifte standart uygulamaya yönelik kaçamaklara başvuracaksanız, o zaman kendi kendinizle ve inanç sisteminizle ters düşmüş olursunuz: Şöyle ki; Sizler, yaratıcıya ait olduğunu iddia ettiğiniz kitapların, açık seçik anlamları olan cümleleri üzerinde,  gerçek anlamları hoşunuza gitmediği için, bilinçli olarak, tahrifat yapmış oluyorsunuz! Böyle bir davranışa ne ad takılır, söyler misiniz?
 'Evrim' düşüncesine karşı çıkanlara bir tavsiye: Önce kendi gözünüzdeki merteği görüp, ondan sonra başkalarının gözündeki çöpün kritiğini yapınız! Aksi takdirde, Din, Allah gibi kutsal kavramlar ardına sığınarak, ve hak, hukuk, adaletten dem vurarak, adaletsizliğin daniskasını yapar bir davranışa girmiş oluyorsunuz; çünkü, en büyük adaletsizlik, çifte standart uygulayan insanların yaptığıdır.
  Dünyadaki tüm canlı ve cansız varlıkların, Dünya'nın oluşturulmasından beri, hiç değişmediklerini, hep aynı kaldıklarını iddia ederek evrime karşı çıkmak, Yaratıcı Güç'e ve yarattığı sisteme karşı gözlerini, kulaklarını, dolayısiyle tüm mantığını kapalı tutmakla eş anlamlıdır. Şöyle ki:
*- Karalarda sürekli bir ayrışma ve erozyon, denizlerde sürekli bir tortulaşma ve birikim varken, Dünya coğrafyası nasıl sabit kalır?
*- Coğrayfya değişince, iklim nasıl sabit kalır?
*- Güneş enerjisi + su + CO2 + diğer ek kimyasal maddeler birleştirilerek sürekli yeni organik madde türetilirken, yani yeryüzünde inorganik maddeler sürekli azalıp, organik maddeler sürekli artarken, canlı cansız oranı nasıl sabit ve değişmez kalır?
*- Her yeni canlı yaratık, yeni yeni "atık" maddeler, yeni ürünler üretirken; bu yeni atık maddeler, bir başka canlının besin kaynağını oluşturma durumundayken; her yeni coğrafik görüntü ile yeni iklim ve ortam koşulları yaratılırken, değişime uğramayacağı düşünülen canlılar, bu yeni ve değişen çevre koşullarına nasıl uyum sağalayabilirler?
Bir derenin ağzına bir baraj yapıp, önünde bir göl oluştursanız; başlangıçta içinde sadece dere balığı olan  göldeki balıklar zamanla değişime uğrayarak, göl balıklarına dönüşmezler mi? Veyahut, jeolojik olaylarla, eski bir okyanus kapanmaya başlayıp, kıtasal levhalar birbirleriyle çarpıştıklarında, çarışma kenarları tam düzgün değillerse, aralarında kapanmayan denizel alanlar kalırlar ve başlangıçta tuzlu deniz suyu ve denizel canlılar içeren bu artık denizel alanlar, çevrelerindeki yeni oluşan yeni dağlar nedeniyle çok yağış alıp, az buharlaşma gösterdiklerinde, zamanla tatlı su havzalarına dönüşürler. Bu tür jeolojik olaylar jeoloji tarihi boyunca çok sık olagelmiştir. Peki, bu su havza­sındaki eski denizel canlılar, zaman içinde tatlı su canlılarına dönüşmek zorunda değiller midir? Peki, evrim, veya değişim olmadan, bu dönüşüm nasıl olacaktır?
Görüleceği üzere, evrim veya bir diğer ifadeyle değişim, kaçınılmaz bir olgu, doğal bir olaydır. Gerek canlı, gerek cansız tüm varlıklar, sürekli bir değişim dönüşüm içinde olmak zorundadırlar. Zaten, "Hayat" dediğimiz şey, bir değişim, bir dönüşüm, bir hareketliliktir!
Tüm keşifleri, buluşları yapıp, bu buluşları teknolojiye dönüştürüp, bunlardan büyük kazançlar sağlayanlar, dolayısıyla refah içinde yaşayanlar, gayrı müslimler, hatta, japonlar gibi kutsal kitapların hiç birine inanmayanlar; ama, bu buluşlar yapıldıktan sonra, "Bak, işte Kuran'ın şu ayetinde bu zaten önceden bildirilmiş!" diyenler biz müslümanlar! Bu biraz çelişkili değil mi? Bu işte bir mantıksızlık yok mu? Madem tüm bu buluşlar Kutsal kitabımızda yazılıydı, ve o kitabı sürekli okuyan bizleriz, öyleyse bu buluşları neden biz önce yapmadık? Şayet, insanlığın gelecekte keşfedeceği tüm buluşlar kutsal kitaplarda önceden belirtilmiş ise, neden ilgili insanlar hemen onları 'patent' bürolarına kaydettirip, patent haklarını almıyorlar? Neden islam alemi mensupları, bu keşifleri yapanlara patent hakkı davası açmıyorlar? Yoksa durum öyle değil de, bizler, acizliğimizi bu tür bahaneler bularak örtmeye mi çalışıyoruz? İnsan beyninin işleyişi konusunun verildiği Ek 3'de belirtildiği üzere, aciz duruma düşen bazı beyinler,  çözüm yolu olarak,  palavracılığa veya mantıksız bahanelere başvurur. Yaratıcıya ait olduğu ileri sürülen her sistem, doğru işlemek zorundadır; bir sistem verimli şekilde işlemiyorsa, o zaman o sistem, uygulanacağı ortamı ve ögeleri yaratıcı ve yönlendirici güce ait olmuş olamaz. Geri kalmış olan her toplum, hatayı önce kendinde aramak zorundadır. Şimdi, bigi ve mantık böyle bir değerlendirmeyi zorunlu kılarken, tekrar soralım: Kutsal Kitapları böyle yorumlayan "alimler", bu yorumlamalarıyla, islam alemine iyilik mi yapmış oluyorlar, yoksa kötülük mü?
Acaba, kim önyargılı davranış içinde ve çifte standart uyguluyor? Evrim vardır diyen insanlar mı, evrim teorisini savundukları için önyargılı davranıyorlar; yoksa yaratılış görüşünü savunanlar mı, kutsal kitaplara inandıkları için önyargılı davranıyorlar? Evrimci görüş taraftarları, Dünya'nın 4.6 milyar yıl önce oluştuğu; evrenin 10 milyardan daha yaşlı olduğu; gerek canlıları, gerek cansızları oluşturan kimyasal elementlerin dünya üzerinde değil, bir yıldız içinde oluştuğu; tüm canlıların  hücre denilen mikron boyutlu yaratıklardan veya bunların kombinasyonlarından oluştuğu; hücreler arasında gen alışverişlerinin varolduğu ve bu sayede, her yeni nesil hücrede, yeni tür özellikler ortaya çıktığı; hücrelerdeki oluşan bu değişikliklerin, o hücrelerden oluşan hayvan ve bitkilerde de değişikliklere yol açtığı; insanın da hücrelerden oluştuğu ve bu nedenle, diğer canlılarda gerçekleşen türde değişimlerin, aynı şekilde insanlarda da oluşmuş olmasının zorunlu olduğu; insanlardaki bu tür değişim örneklerinin, fosil bulgular içinde bulunması gerekliliği ve Australopitecus türlerinin yanısıra, Homo habilis, H. erektus, H. neandertalensis gibi insansı yaratıkların, günümüz insanı ile hayvanlar alemi arasında geçiş halkalarını oluşturduğu şeklinde bir görüş ileri sürüyorlar. Doğa gözlemleri, yeni veriler, vs. arttıkça, bu görüşlerinde sürekli değişiklikler yapıyorlar; yani "bu görüş  kesinlikle doğrudur, ve bu şekliyle sabittir" şeklinde katı bir tutum içinde değiller.
Katı bir şekilde kutsal kitap görüşünü savunanların tutumu ise şöyledir:
Örneğin "Allah yeri ve göğü 6 günde yarattı" şeklindeki sabit bir kutsal kitap hükmü kendilerini tamamen bağladığından, yeryuvarının oluşum yaşı milyonlar hatta milyarlarca yıllık sürelerle verilmeye başlandığında, önce, yani bu yüzyılın başlarında, bu bilimsel verilere inanmamakta direnilmiştir. Yeryuvarının yaşı hakkındaki veriler kesinlik kazandıkça, 'bu ayetteki "gün" kavramının, herhangi bir zaman birimi' olarak kabul edilmesi gerekliliği' şeklinde bir çözüm yoluna başvurmuşlardır. Bu olay, 'eldeki verilerin eğilip - bükülmesi, veriler üzerinde tahrifat yapılması' ile eş anlamlıdır. (Üstelik, kutsal kitaplarda, aydınlık- karanlık tanımı yapılarak, gün ve gece kavramlarının tanımı yapılmış, gün teriminin hangi anlama geldiği, açık şekilde belirtilmiştir. Ayrıca, dünyalılar için oluşturulan bir kitapta, başka bir alemin zaman biriminin kukllanılmış olmasının mantıksızlığı ise ayrı bir sorundur.) Diyelim ki, "gün" terimi 'bir zaman dilimi' ile  çözüldü, ama ortada bir de '6' gibi çok belirgin bir sayı var. Diğer taraftan, Dünya'nın yaşı yaklaşık 4.6 milyar yıl olarak ölçülürken, evren en az 10 milyar yıllık bir yaş veriyor. Peki bu "6" sayısını, bu farklı yaştaki sistem verilerinin hangisi ile eşleştireceksiniz? Bu gibi açmazlar karşısında, ya hiç cevap vermeyip, konuyu başka yöne çekmeye çalışırlar, ya, bu verilerin doğruluğunu kabul etmemek gibi bir davranış gösterirler, veyahut 'çifte satandart mantığı' uygulamaya başlarlar; vs. vs..
Evrim konusundaki davranışları da,  bu anlatılanlara  koşutluk göstermektedir:
(1) İnanmamak, o verileri ortaya koyanları, kasıtlı ve önyargılı davranmakla suçlamak;
2) verileri, örneğin genetik verileri, veyahut kutsal kitaptaki ifadeleri "eğip\bükmeye" başlamak;
(3) çifte standart uygulamaya başlamak, örneğin, yeri geldiğinde insanın çamurdan yaratıldığı fikrini savunmak, yeri geldiğinde insanın hücreden yaratıldığını kabul edip, ona göre yorum yapmaya çalışmak.
"Gökkubbe ve onun ayırdığı sular" konusunda da buna benzer taktik değişimleri izlenmiştir: Başlangıçta, 'kimse gökkubbeyi delip gökyüzüne çıkamaz' diye meydan okunurken, sonra, insanların Ay'a ve diğer gezegenlere ayak basmasından sonra, "gökkubbe" nin illa katı bir set olmayacağı, onun atmosfer katmanları olabileceği şeklinde kutsal kitap bilgilerinde "eğip\bükme" eğilimlerine başlanmış; hatta bu "eğip \bükme" derecesi öylesine ileriye götürülmüştür ki, 'gökkubbeyle, kubbe üstündeki tatlı suyun, kubbe altındaki tuzlu sudan ayrı tutulduğu' anlamındaki ayetler, bu anlamlarından tamamen uzaklaştırılarak, deniz içinde değişik tuzluluk oranlarındaki su katmanlarının birbirinden ayrı tutulduğu' şekline varan farklı yorumlara kadar değiştirilmeye çalışılmıştır.
Bir insan veya toplum, değişmez bir inanç sistemine, dolayısıyla çok katı fikirlere sahipse, hep bu katı fikirler doğrultusunda davranmak ve bunlara ters düşen başka fikirlere beynini kapatmak zorundadır; yani o kişi (veya toplum), sabit fikirleri doğrultusunda önyargılı olmak durumundadır. Bilim adamı "objektif" davranma prensibini kabul eden bir kişiliğe sahiptir; dolayısıyla, hiç bir konuda 'yemin' ederek kendini bir görüşe bağlamadığından, ne önyargılı olmak, ne de çifte satandart mantıksızlığı içine düşmek zorundadır. Ama katı görüşlü veya katı inançlı bir insan:
(1) önyargılı davranıp, karşısındaki yeni görüşlere güvenmemek\ inanmamak zorundadır;
(2) bu olmuyorsa, verileri 'eğip\ bükmek' (bir başka deyişle, verilerde tahrifat yapmak) zorundadır;
(3) o da olmuyorsa, çifte standart kullanmak zorundadır: İşine geldiği zaman "bigi ve mantığa" dayanır, işine gelmediği zaman, "bigi ve mantığı" dışlayıp, "insanın aklı her şeye ermez" görüşüne sığınır; veyahut, "bu başka, o başka" şeklinde çifte standart uygulamasına başlar.
Yani kısacası, kişi, bir görüşe kendisini "yemin" ederek bağlamışsa, yani beynindeki hücreleri bir doğrultuda katı bir şekilde şartlandırmışsa, o beyindeki hücreler, sıkıştıklarında, mantık dışı işlemlere başvururlar. Ve bir beyindeki hücreler bir kere bu tür mantık dışı işlem yapmaya alıştılar mı, artık o beyinden doğru dürüst bir şey beklenemez. 
Sabit ve katı görüşlülüğün en büyük zararları şu noktalardadır:
(1): Önce, kişileri, dolayısıyla toplumları, başkalarına karşı güvensizlik duymaya zorlar; güvensizlik duygusu, karşılıklı iş ilişkilerini zedeler, hatta en ufak tefek olaylarda, düşmanlık hisleri oluşumuna neden olur ve toplumsal bütünleşmeye en büyuk engeli oluşturur. Bu olguya 'toplumsal paranayo' denilebilir. Günümüz dünyasındaki çeşitli dinsel ve mezhepsel sürtüşmeler, etnik veya ırksal guruplar arası anlaşmazlıkların nedeni bu tür bir katı görüşlülüğe dayanır.
(2) İkinci vahim zarar, kişilerin veya toplumların beyinlerinin çifte standart kullanmaya yöneltilmesidir. Çifte standart uygulanması, mantık dışı davranışların artmasına, dolayısıyla, karşılıklı hak ve hukukun ortadan kaldırılmasına yol açar.
(3) Üçüncü zararı ise, katı görüşlülüğün, yeni fikirlerin tartışılmasına engel oluşturması, dolayısıyla o toplumun kendi kendini düzeltmesine olanak tanımamasıdır. "Kılavuzu karga olanın burnu çamurdan kurtulmaz" diye bir atasözü vardır. Bunun anlamı şudur: Bir toplum geri kalmışsa, onun yaşam sisteminde bir bozukluk olmak zorundadır. Peki, bir toplum her konuda hoş görülü değil, bazı konularda çok katı fikirliyse ve bu konularda tenkit edilmeye hiç bir şekilde razı olmuyorsa, (ve varsayalım ki, o konular o toplumun geri kalmışlığının nedeni ise), böyle bir toplum nasıl kalkınabilir?
Sonuç olarak şu görüş ortaya çıkıyor: Hangi toplumlarda katı görüşlülük egemense ve insanlar, her konuda hoşgörülü davranmaktan uzak olarak yetiştiriliyorlarsa, o toplumlarda insanlar arası karşılıklı güven duygusu zayıflar, çifte standart uygulanması ve mantık dışı olaylar yaygınlaşır, hoşgörüsüzlük nedeniyle, her konuda konuşma ve tartışma olmadığından, toplumsal sorunlar şeffaflaştırılamazlar; her konuda şeffaflık olmayan yerde ise, sorunların ve olayların perde arkası hep karanlıkta kalacağından, toplumsal hayatta bir kör döğüşü sürer gider!
Öyleyse, önyargılı, her konuda hoşgörülü olmaktan uzak ve katı fikirli bir toplumda, kalkınma zorlaşır gibi bir sonuç çıkarmak gerekiyor. Acaba öyle mi? İnsanlık tarihine bakalım, acaba bu konuda bir ipucu var mı?
BRONOWSKİ'nin (1973) "İnsanın Yükselişi" adlı eserinde güzel bir şekilde analiz ettiğı üzere, Galile 1633'e kadar, Kopernik'in Güneş Sistemi hakkındaki görüşlerinin doğruluğu yönünde görüşler bildirir ve öğrencilerine de bu görüşleri öğretmeyi sürdürür. Hemen hemen aynı dönemlerde (1600), Bruno  isimli bir başka din ve bilim adamı da aynı doğrultuda görüşler bildirerek, kilisenin resmi görüşüne karşı çıkar. Uzun mahkeme yıllarından sonra, Bruno fikrinden dönmediği için ölüme mahkum edilir ve yakılır; Galile ise, kilisenin görüşünün doğru olduğu, kendisinin yanıldığı şeklinde zoraki bir itirafname imzalayarak ölümden kurtulur ve bu arada, katı görüşlü toplumların geleceklerinin parlak olmayacağı şeklinde bir 'kehanette' bulunur. Galile'ye göre, o zamana kadar kültür ve ticaretin  merkezi olarak  bilinen Akdeniz ülkeleri, katı ve hoşgörüden yoksun bir düşünce sistemi etkisi altında olduklarından, gelecekte geri kalacaklar; buna karşın, Hollanda, İngiltere, Almanya, vs. gibi kuzey ülkeleri, yeni fikirlere karşı daha hoşgörülü davrandıklarından, gelişeceklerdir. (O çağlarda Luter, Kopernik, Galile, Newton, vs. gibi kişilerin yeni görüşleri, katı davranışlı Akdeniz çevresi ülkelerde yasaklanırken, Almanya, Hollanda, İngiltere, vs. gibi kuzey ülkelerinde basılıp, okunmakatadır). Bu kehanet zamanla doğrulanır; mikroskop, teleskop, buharlı makina, benzinli motorlar, vs., hepsi, yeni görüşlere karşı hoşgörülü olmayı benimseyen kuzey ülkelerinde keşfedilip, kuzey ülkelerinde sanayi devrinin başlatılmasına yol açarlarken, İspanya'dan, İtalya'ya, Yunanistan'a, ve de daha doğudaki ve güneydeki bir çok ülkeye kadar olan tüm diğer ülkeler, onlara göre geri kalmış bir duruma düşmüşlerdir. 
Günümüz dünyasında da, bu görüş doğruluğunu hala korumakatadır. Hangi devlet veya toplum kalkınmışsa, o toplum yeni fikirlere karşı daha hoşgörülüdür; hangi toplumlar geri kalmışlarsa, o toplumlarda katı görüşlülük baskındır, yeni fikirlere karşı hoşgörülülük kısıtlıdır! İşte, 'kalkınmışlığın' püf noktası buradadır. Kuzey ülkeleri, Kopernik, Galile, Newton, Darwin gibi, geleneksel düşünce sistemine çok ters düşen yeni fikir sahiplerinin eserlerini basıp, onlara karşı hoşgörülü olmasalardı, bu gün, ne uzayda uydularımız olacaktı, ne uçaklarımız ucacaktı, ne genetik denilen bilim dalı gelişip, canlılar arası genetik ilişkiler aydınlatılacak ve bir çok hastalığa kökten çözümler bulunabilecekti!
Sonuç
Geçmişimize ait belge ve bulguları incelediğimizde, atalarımzın, bazı doğal olayların yorumlamasında yanılgıya düştükleri ve bu yanılgılı davranışların gelenekselleşerek, günümüze kadar aktarıldığı anlaşılmaktadır.
Sümerler'in geliştirmiş oldukları kültür,  olumlu ve olumsuz yönleriyle, yörede yaşayan diğer kavimleri aşırı şekilde etkiler. Bu etkilenen kavimlerden birine (Sami) mensup olan İbrahim Peygamber de, M.Ö. 1900'lü yıllarda, Sümer ülkesi Ur'da dünyaya gelir. Ur'dan Harran Ovası'na göç ederler. İbrahim Peygamber "kutsal hastalıklıdır". Yani, sık sık beyninde sesler duymakta, ve bu seslerin Allah'tan geldiğine inanmaktadır. (Eskiden, beyninde sesler duyan, ve böyle anlarda, kendilerinden geçen kişiler için, "kutsal  hastalıklı" teriminin kullanıldığı, Eflatun'un Timaios adlı eserinde vurgulanır!)
Tarihimizin son iki bin yılı oldukça iyi bilinir; İsa'nın doğumu ve Hırıstiyanlığın yayılışı; Peygamberimiz Muhammed'in doğuşu ve İslamiyetin yayılışı; dinler arası çatışmalar, haçlı seferleri, vs., ve hala devam eden "Tanrı senden yana, benden yana; veyahut ben asil soyluyum, hakimiyet benim hakkım" anlayışı doğrultusundaki çıkar çatışmaları! Ve nihayet 1789 Fransız ihtilali ile, tanrı soyluluk - efendilik - uşaklık ayrımlarına başkaldırılması ve insanlarası eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramların ortaya atılışı; batılı toplumlararın bu düşünce sisteminden erken etkilenmeleri; bizlerin ise, yetmiş yıl öncesine kadar hala, ilahi yetkiyi temsil hakkına sahip  padişahlık sistemiyle yönetilmemiz, yani efendi - uşak ayrımına bağlı yaşamamız; ve nihayet Cumhuriyetin ilanı, ve kul- köle- efendi sistemlerinin yasal olarak ortadan kaldırılması; ama bizlerin kafalarında hala binlerce yıllık kul-köle, efendi ayrımına dayalı, hak ve yetkiler sisteminin silinmemiş olması; vs. vs.
İşte, bizlerin kısa ve öz bir tarihçesi böyledir. Sümerler, buzul devirlerinin dünyada yarattığı etkileri bilemediklerinden, sıkışıp kaldıkları adalarda binlerce yıl doğal felaketlere karşı savaşmışlar, stresli bir yaşam sürmüşler; bu stresin etkisiyle bir çok olumlu ve olumsuz örf ve adetler geliştirmişler; olumlu katkıları arasında okul, yazı, yasalar, mahkemeler, kent kültürü ve toplumsal örgütlenme gibi son derece önemli kültürel gelişmeler yer alırken, olumsuz katkıları arasında, hurafecilik, büyücülük, falcılık, doğal olayların yanlış yorumlanarak yanlış bir yöne sapılması (yani insanlığın kötü yola saptığı için cennetten kovulduğu!) gibi fikirlerin öncülüğünü etmiş olmaları ve bu inançları daha sonraki nesillere aktarmaları yer alır ki, günümüz insanları hala bu eski inançların izlerini taşımaya devam ederler. Sözün kısası: Sümerler'in doğal olayları yanlış yorumlamaya başlamaları, ve bu görüşlerin daha sonraki uygarlıklarca da benimsenmesi ve yaygınlaştırılması, insanlık tarihinde BEYİNLERİN YANLIŞ PROGRAMLANMAYA BAŞLANMASI dönemini başaltmıştır. Yani, doğal olaylar yanlış yorumlanarak, insan beyinlerine yanlış bilgiler depolanmaya başlanmış; bu yanlış bilgi birikimleri de, insan mantığının çarpıtılmasına yol açmış, dolayısıyla çifte standart uygulamaları, toplumların birbirlerine karşı düşmanca duygular besleyecek şekilde yetiştirilmeleri, vs., gibi bigi ve mantık dışı, çarpık mantıklı davranışların yaygınlaşmasına neden olmuştur. Günümüz dünyasında, Sümer kültüründen şu veya bu şekilde etkilenmemiş toplum hemen hemen yok gibidir. Bu nedenle de, dünyamızdaki tüm toplumlarda, dereceleri farklı olacak şekilde, yani az veya çok oranda, çarpık mantıklılık yaygındır.
(Doğal olayların yanlış yorumlanması olgusunun yaygınlaştırılması konusunda, "Mucizeler ve Güncel Yorumları" başlıklı Ek 5'deki yazıya bakınız).
Olayların  Yukarıda Özetlendiği Şekilde Gelişmiş Olması Gerekliliğine Ait Bir Delil
Kutsal kitaplar, atalarımızın bilgi ve görgülerinin, üzerinde yaşadıkları dünya hakkında bildiklerinin bizlere aktarıldıkları kaynaklardır; dolayısıyla,  önemli tarihsel belgelerdir. Bu belgeleri, önyargısız ve objektiş bir bakış açısı ile okuyup değerlendirirsek, bir çok soruya yanıt bulabiliriz. Şimdi bunu deneyelim.
Kutsal kitaplara göre, Adem'le Havva yaratıldıklarında Cennet'tedirler ve o Cennet Dünya üzerindedir, çünkü, Allah, insandan önce, karaları, denizleri, bitkileri, hayvanları, vs. yaratır ve en son olarak da insanı yaratır. Tüm bu olaylar Dünya üzerinde olur. Dolayısıyla, ilk insanın yaratıldığı yer olarak, Cennet, Dünya'da bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Adem'le Havva bir "günah" işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, kutsal kitaplardaki yaratılış hakkındaki bilgilere göre, Adem'le Havva Dünya'da yaratıldığına, ve o zamandaki yaratıldıkları yer Cennet olduğuna göre, nereden kovulup, nereye geldiler?
 Bu sorunun mantıklı cevabı delilimizdir. Peki, "CENNET" NEREDE OLABİLİR?
Tevrat'ın, Tekvin, 1.Musa, 1.2 bab, 7-15 ayetlerinde şunlar yazılıdır:
"7. Böylece Efendi Tanrı topraktan insan yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve böylelikle insan canlılık kazandı.
8. Ve Efendi Tanrı doğuda (Kudüs gibi kutsal topraklara oranla, Eden Bahçesi (Cennet), "doğuda" olacaktır; Basra Körfezi dibindeki eski verim­li ovalar da, doğudadır!) bir yerde Eden bahçesini dikti ve yarattığı insanı bu bahçenin içine koydu.
9. Ve Efendi Tanrı, yeryüzünde, güzel görünüşlü ve tadlarına doyum olmayan ağaçlar büyüttü, ve bahçenin ortasında, iyi ve kötüyü ayırt etme ağacını, hayat ağacını yeşertti.
10. Bu Eden bahçesinde, bahçeyi sulamak için bir ırmak akıyordu, ve orada dört kola ayrılıyordu.
11. Birinci kolun adı Pişon'du ve altın ülkesi Hevila yöresinde akardı;
12. ve bu ülkenin altını değerlidir. Orada ayrıca Bedolak-zifti ile Şoham süstaşı bulunur.
13. İkinci ırmağın adı Gihon olup, Kuş ülkesi yöresinde akar.
14. Üçüncü ırmağın adı Dicle olup, Asur ülkesinin doğusunda akar. Dördüncü ırmağın adı Fırat'tır.
15. Ve Efendi Tanrı insanı alıp, bahçeyi işleyip bakması için Eden bahçesine bıraktı."
Ve bundan sonra, Adem'in kaburga kemiğinden Havva'nın yaratılışı, yasak meyvenin yenmesi, Cennet'ten kovulma, vs. anlatılır.
Burada anlatılan ırmaklardan ikisi, Dicle ve Fırat, günümüzde hala yerli yerinde akan iki ırmaktırlar. Peki, diğer iki ırmak nerede? Cennet neresi?
Bu sorunun yanıtı, 5-10 bin yıl öncesinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer:  Son buzul devri sırasında, Basra- Hürmüz arası nasıldı? Bu sorunun yanıtı ise, Sümer tarihinin tasarımı için yukarılarda anlatılan bölümlerde sunulmuştu. Yani, 5-10 bin yıl öncelerinin Basra - Hürmüz Ovası, ve bu ova üzerindeki Sümerlerin ana yurtları, bu ovaları sulayan ve bu gün Basra Körfezinin suları altında kalan eski ırmak yatakları! Evet, Tevrat'ta adı geçen, ve Cennet'i suladığı belirtilen ırmaklar, bugün Basra Körfezi suları altındadırlar ve Körfez çamurları ile örtülmüşlerdir! Cennet diye kutsal kitaplarda belirtilen yer, Sümer belgelerinde, 'İnsan'ın altın çağı" diye adlandırılan  çivi yazısı kil tablet ile  "Enki ve Ninhursag" başlıklı tabletlerde (University Museum, Philadelphia'da saklı) anlatılan olaylara dayanılarak oluşturulan bir kavramdır. Yukarılarda belirtilen bulgular ışığında, son büyük tufan öncesi, Basra-Hürmüz ovası üzerinde, o zamanların verimli bir ova parçası olmak zorundadır. Buzul dönemi sonrası, deniz seviyesinin yüz metreyi aşan yükselmesi sonucu, son büyük tufanla sular altında kalmış olan bir yerdedir. Sümerler'e göre, insanlığın namus ve ahlakı bozulduğu için, Sami ırkına göre ise, Adem'le Havva'nın günah işledikleri için, kovulmaları olayı ise, yaşadıkları yerin sular altında kalıp, insanların günlerce sel suları ile boğuştuktan sonra, nihayet bir kara parçasına tekrar ulaşması olayıdır. Eski insanların dünyası, görebildikleri, gezebildikleri yerlerle sınırlı olduğundan, yaşadıkları yeri "dünya" olarak benimseyen insanların, sel sonrası çıktıkları yöreleri, eski verimli yaşam ortamlarından daha farklı görmeleri sonucu, kendilerini, cennetten kovulmuş, "yeni bir dünyaya" gelmiş gibi yorumlamaları çok doğal bir olgudur.
Yani kısacası: Buzul devrinin kötü koşulları sırasında dünyanın başka yöreleri yaşama uygun olmayan buz gibi soğuk verimsiz yöreler iken, deniz seviyesinin alçalması sonucu verimli- ılıman bir ovaya dönüşen - Basra-Hürmüz boğazı arası bölge- ve o coğrafyada o zamanlar orada akan iki ırmak “Gihon ve Pişon ırmakları” insanlarca “cennet” ülke olarak tanımlanmıştır. Buzul devri sona erdiğinde bu ırmak vadileri ve çevre bölgeleri deniz suları altında kalır. Geride ise günümüz coğrafyasında halen var olan Dicle + Fırat kalır. Bu iki ırmak da buzul devri süresince verimli-ılıman bir ortam olduğundan, onlar da “cennet” olarak kabul edilir.
Şimdi Kuran’da “cennet”le ilgili birkaç ayet verelim:
Er-Rahman Suresi “Cennet” hakkında bilgi veren en önemli suredir.
55:46 - Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.
 55:48 - İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.
 55:50 - İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.
 55:52 - İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.
55:62 - Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
 55:64 - (Bu cennetler) yemyeşildirler.
 55:66 - İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.
 55:68 - İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.

Yukarıda verilen Kuran ayetleri, Tevrat ve Sümer belgeleri okunmadan asla anlaşılamazlar. Bu nedenle Kuran’ı anlayabilmek için eski kitapların – belgelerin de okunması şart ve gereklidir.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Atalarımız, doğa olaylarını anlamaya ve yorumlamaya çalışırken, yanılgılara düşmüşler, bu yanılgılı yaklaşımları ise, insanlarda alışkanlığa dönüşüp, gelenek halini almış, ve bu şekilde, nesiller boyu süregelmiştir. Atalarımızın temel yanılgıları arasında, doğal olayların yanlış yorumlanması ve insanın bizzat kendisini yanlış değerlendirip, yorumlaması gelmektedir ki, bu iki yanlış program, asırlar boyu nesilden nesile aktarılagelmektedir.
İnsanın, özellikle kendini yanlış tanıması, yani hücrelerden oluşmuş bir koloni olarak değil de, homojen bir yapı, ve bu yapıya canlılık veren görünmez bir "ruh" şeklinde yorumlaması, ve buna bağlı olarak da, beyin denilen organının nasıl programlanabildiğini, bu programlarda değişiklikler yapılabildiğini, beyinde milyonlarca farklı program devreleri oluşturulabildiğini, bunlara uygun olarak da, düşünce ve davranışların değiştiğini anlayamaması, insanların en büyük açmazını oluşturmuştur. Bu yanıltıcı bilgiler, insanlarda mantıksal değerlendirme hatalarına, yani mantık çarpıklıklarına yol açmıştır.
Bir insanın veya bir toplumun mantığının çarpıtılmış olduğu şu şekilde anlaşılır: Bir kişiye (veya topluma), bir öneri (veye öneri paketi) sunulduğunda, o kişi, bu öneriyi bigi ve mantığa dayalı gerekçeler göstererek reddedemiyor, yani sunulan önerinin yanlışlığını ıspat edemiyorsa; buna rağmen bu öneriyi doğru olarak da kabul edip benimseyemiyorsa, o kişinin mantığı çarpıtılmıştır. Yani o kışinin beyninde, birbirleriyle çelişen fikirler vardır ve doğru bir mantıksal irdeleme yapıp bir sonuca varmaktan acizdir! Kişi kararı kendisi vermek zorundadır; bu kararı kendisi veremiyor, başkalarının ne dediği ve düşündüğünü sorarak, kendini başkalarının düşündüklerine göre yönlendiriyorsa, mantığı yine sağlam temellere oturmuş değildir. Kişiler mutlaka ve mutlaka, kendileri karar verecek kadar temel bilgilerle kendi beyinlerini donatmak zorundadırlar!
(Mantıksız davranışların nedenleri konusunda daha ayrıntılı bilgi için, Ek 6'daki yazıya bakınız).
Bu gün bile hala çoğunluğumuz, bizi etkileyen kuvvet türlerinin farkında olmadığımızdan, kafamızdaki bilgilerin nasıl oluşup, bizi nasıl etkilediğini bilmediğimizden, geleneksel davranış içine girip, hep kendimizi haklı görür, inatçı ve katı bir tutuma bürünürüz. Bu katı görüşlülüğümüzü, önce çocuklarımıza dayatır, onları illa kendi düşündüğümüz gibi davranmaya zorlarız; sonuçta, çocuklarımızın kendi kişiliklerini bulmaları ve yeteneklerini rahatça geliştirmeleri engellenir. Daha sonra, bu katı görüşlülüğümüzü, çevremizdeki insanlara dayatır, çeşitli anlaşmazlıklara yol açarız; bunun sonucu, insanlar arası anlaşma - uzlaşma olgusu zayıflar, ve gerçek bir toplum oluşturulması engellenmiş olur!
Özetle: İnsanlar beyinlerine yüklenen bilgilerle programlanırlar, ve bu programlara uygun davranış içine girerler. Onlara verilen bu ilk bilgiler (yani programlar) içinde, 'bunların kesinlikle doğru olduğu, bunlara ters davranmanın, hatta bunlardan süphelenmenin bile, çok büyük "günah" olduğu' gibi çok katı bir program da varsa, ve şayet bu programdaki bilgiler doğal sistemdeki gerçeklere uygun değilse, bu tür insanların doğal sisteme uygun gerçekleri kabul etmesi artık olanaksızlaşır!
(Beyinlerin nasıl işleyip, nasıl programlandığı konusunda daha ayrıntılı bilgi için, Ek 3'deki "Beyin, İşleyişi, ve Programlanması" başlıklı yazıya bakınız).
Beyinlerimize yüklenen bilgilerin, diğer bir ifadeyele programların, bizleri nasıl etkilediklerini göstermek için iki olayı aktaralım.
Birinci olay, J.G.Frazer'in "Altın Dal" (1890) isimli kitabında, görgü tanıklarına dayanılarak aktarılan bir olaydır ve şöyledir:
Pasişik Okyanusundaki adalardan birinde yaşayan bir kabile geleneğine göre, kutsal sayılan kabile reisinin yemeğinden yeMek, veya ona ait bir meyve ağacının meyvesini yemek uğursuzluk sayılır ve bu kişilerin öleceğine inanılır.
  "... kabile reisi yemeğinin artıklarını ortalıkta bırakmış. Reis oradan ayrıldıktan sonra, oraya gelen, güçlü kuvvetli, ama aç bir köle, henüz bitirilmemiş yemeği görmüş ve sorgu sual etmeden yiyip bitirmiş. İşini henüz bitirmiş ki, kenarda dehşetten donup kalmış, onu seyreden biri, yediği yemeğin reisin yiyeceği olduğunu ona haber vermiş. "Zavallı suçluyu tanıyordum. Cesareti üstüne yoktu, kabile savaşlarında kendine bir ad yapmış bir kişiydi... Öldürücü haberi işitir işitmez, akıl almaz titremelere yakalandı, midesine kramplar girdi, ve bunlar aynı gün güneş batımında ölünceye kadar dinmedi. Güçlü bir adamdı, yaşamının en güzel dönemindeydi; eğer Avrupalı, doğru mantıklı bir insan, temas yoluyla yiyeceğe bulaşmış olan Reis'in tabusu ile ölmeyeceğini ona söyleyecek olsaydı, bu bilgisizliğinden ve apaçık kanıtları anlayamadığı için, küçümseyerek, acıyarak dinlerdi onu..." ."
Diğer olay, Türkiye'nin bir ilinde olmuştur.
Jeolojik araştırmalar yapan bir ekip, Çorum'da kamp kurar ve çevrede yapacakları araştırmalarda kendilerine yardımcı olmaları için bir kaç işçi tutar. Bu işçilerden biri alevidir ve tavşan eti yemenin günah olacağı inancını taşımaktadır. Ekiptekilerden biri bir gün arazide bir tavşan vurur ve akşam yemeğine hazırlaması için ahçıya verir. Tavşan pişirilir ve alevi inançlı işçinin de bulunduğu masada büyük bir iştahla yenir. Yemekten sonra, mühendislerden biri, muziplik olsun diye, işçiye, eti nasıl bulduğunu sorar, ve işçi "çok nefisti" cevabını verir. Bunun üzerine, işçiye, yediği etin, o gün avlanan bir tavşanın eti olduğu söylenir söylenmez, işçinin karnına kramplar girer, acılar içinde kıvranmaya başlar ve işçi çok ağır şekilde hastalanır. Telaşa kapılan mühendisler, işçiyi Çorum hastanesine zor yetiştirirler; serum bağlanır, uyuşturucu ilaçlar verilir, ve zar zor hasta kurtulur.
Görüldüğü üzere, beyin, içindeki bilgilere, programlara uygun emirler vererek, vücut organlarını etkiler. Yediği yemeğin kökeni hakkında ayrıntılı bilgisi olmayan beyin, organlara hiç bir müdahalede bulunmaz; mide ve bağırsaklardaki hücreler (hayvancıklar) beyinden özel bir uyarı emri almadıklarından, yenilen yemeği işlemeye, hazmetmeye koyulurlar. Ama, beyin, yenilen yemeğin yasaklanmış olduğunu öğrenir öğrenmez, hücrelere durmaları için emir gönderir, tüm hücreler kasılırlar ve sancılar başlar, vs..
İnsan, içinde yaşayan hücreler için oluşturulmuş bir kılıftır; bizlerin içinde asıl yaşayan şey, hücrelerdir! Bu hücreler toplumu, bir toplum olarak bir arada yaşamak için, hem kendi aralarında bir iletişim ve haberleşme sistemi oluşturmuşlardır; hem de dış dünya ile "kılıf" arasındaki ilişkileri düzenlemek için bir sistem oluşturmuşlardir. Yani bizleri etkileyen iki farklı sistem oluşturulmuştur: Biri vücut içi işletim sistemi; diğeri, vücutla dış ortam (dış dünya) arası ilişkileri düzenleyen işletim sistemi! Bu işletim sistemlerinden birine, "bilinç" denilmiştir, diğerine ise içgüdü ve\veya bilinçaltı. Uyku dediğimiz durum, dış işletim sisteminin faaliyetlerinin sınırlandırılmasıdır.
Bizlerin böyle bir işletim sistemine sahip olduğumuzun bir delili olarak, "hipnoz" olayını verebiliriz. Hipnozla, bir insanın dış dünya ile ilişki sisteminin bazı devreleri kapatılıp, sadece "ses algılama" kanalı gibi, belirli devreleri açık tutularak, kişinin "bilinci veya benliği" yerine, hipnotizör geçer, ve vücut bilgi bankasına komut vermeye başlar, ve bu şekilde bilinçaltı deverelerini de etkileme olanağına kavuşur. Veyahut, insanlar özellikle küçük yaşlarından başlayarak, meditasyon gibi kendi kendini hipnoz etme yeteneğini geliştirerek, bilinç devreleri ile bilinçaltı devreleri arasında ek bağlantılar geliştirerek, vücudunun bir çok iç faaliyetini kontrol etme yeteneğine kavuşabilirler, ve bu sayede bir çok hastalıklara karşı koyarlar, veya kolayca atlatırlar
"Ben" dediğimiz şey, beyindeki sinir hücrelerinin oluşturdukları bir haberleşme ve iletişim devresidir. Kafamıza bir balyoz vurulup, bu hücreler arası iletişim bozulup, kesildiğinde, "bilinç" dediğimiz bu benliğimiz de ortadan kalkar ve bizler bayılır, "bitkisel hayata" gireriz.
Evet, bunlar yaşanan gerçek olaylardır. Bu nedenle, beynimize gelişi güzel her bilgiyi veya yargıyı yerleştirmemiz doğru değildir, çünkü, beyin dediğimiz organ, bir çözüm bulma merkezidir ve çözümü de içine depolanan bilgilere dayanarak verir; ama mutlaka bir karar verir ve verdiği kararı, diğer hayvancıklar, yani vücut hücreleri, yerine getirirler: Bu karar bazan, yukarıdaki gibi, bünyenin kendi kendini ölüme mahkum etme planı bile olabilir, ve karar yerine getirilir. İşte bu nedenle, dünyaya geldiğmiz andan itibaren beyinlerimize depoladığımız bilgilerin, üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçek koşullarına uyumlu ve uygun olmalarına dikkat etmemiz gerekir; çünkü, "doğru" olan onlardır. Hayat dediğimiz kavramdan başlayarak, canlılar arası ilişkiler, insanlar arası ilişkiler, doğa olaylarının nedenleri vs. gibi tüm öğrendiğimiz ve bilmemiz gereken kavramları, gerçek olan bu dünyanın koşullarına uygun olarak yorumlamak ve beyinlerimize yerleştirmek, ana hedefimiz ve amacımız olmalıdır. Yani gelenek ve göreneklerimizden başlayarak, tüm toplumsal ve bireysel değer yargılarımızı, bu dünyanın doğal koşullarına ve sistemine uygun şekilde oluşturmamız şarttır; çünkü bizler bu dünya üzerinde yaşıyoruz. Beynimize depoladığımız bilgiler, bu dünya koşullarına uygun değillerse, hatta ters düşüyorlarsa, o zaman beynimiz, bizleri oluşturan hücrelerimizi yanıltacak kararlar alırlar ve bizler çeşitli türlerde hastalıklara uğrarız! Bu hastalıklar, çeşitli türlerde ruhsal bozukluklar ve sinirsel hastalıklar olabildikleri gibi, alerjiler, çeşitli vücut ağrıları, sedef, romatizma, baş ağrıları vs. şeklinde de yaygındırlar.
Beyinlerimize, atalarımızın yanılgılarından kaynaklanan, yanlış geleneksel bilgiler depoluyorsak ve bunları kutsal inançlar kategorisine sokup, özel bir "dokunulmazlık" zırhına büründürüyorsak, böyle sabit ve değişmez programlarla donanmış beyinlerimizle, her zaman hüsrana uğramaya mahkumuzdur; bu tür kafalarla, hangi sistemi (demokrasi, monarşi, sosyalizm, kapitalizm, vs.) uygularsak uygulayalım, hiç bir kayda değer ilerleme kaydedemeyiz. Çünkü, beyinlerimiz, üzerinde yaşadıkları dünyanın doğal sistemine ters programlar içermekte, ve sürekli yanılgılı kararlar almaya zorlanmaktadırlar! Bizlerin, kafalarımızdaki mevcut geleneksel bilgilerle,  toplumsal geri kalmışlığımızın suçunu, 50 - 60 yıldır uygulanmasına çalışılan demokrasi sistemine yüklemeye çalışmamız, en büyük mantıksızlığımızdır. Teokratik sistemin  değer yargıları tüm şiddetiyle  hala beyinlerimizin işleyiş şeklini kontrol altında tutarken, böyle kafalarla nasıl demokratik sistemi işletebiliriz? Kafalarımızdaki bu çelişkiyi acaba fark edebiliyor muyuz?
İnsanların düşünce ve davranışlarını yönlendiren, beyinlerine yüklenen programlardır, özellikle de, bilinçaltına işlenmiş programlar en etkili olanlardır. Gerçek yaşamdan aktarılan yukarıdaki örneklerde açık bir şekilde kanıtlandığı üzere, toplumsal bir düzenin oluşturulması ve insanların bu düzene uymalarının sağlanmasında, inanç sistemi son derece önemlidir. Önemlidir, çünkü, inanç sistemine ait programlar bilinçaltına yerleştirilirler ve kişiler isteseler de artık bu programlara ters işlem yapamazlar. Şimdi: Toplumsal birlik ve bütünlük oluşturmanın, yaşam standardını yükseltici ve güvenlik sağlayıcı etkilerinin, inandırıcı bir şekilde insanlara belletildiğini  ve de bir toplumsallaşma andı olarak insanların belleğine şu telkinin  yerleştirildiğini düşünün: "Toplumsal yaşamın yasalarına ve kurallarına uyduğun sürece, bilinçaltın vücut düzenini en iyi şekliyle gerçekleştirip, organların ve hücrelerin arasında uyumlu bir birliktelik sağlasın, sağlıklı ve mutlu bir yaşam süresin; toplumsal düzene ters bir davranışta bulunduğunda veya toplumsal hayata zarar verdiğinde ise, bilinçaltın seni cezalandırsın, vücudundaki tüm düzenler ve dengeler altüst olup, hastalıklardan ve acılardan kurtulmayasın!"
İnanç sistemi sayesinde, bilinçaltına böyle bir program yerleştirilmiş hiç bir insan, artık toplumsal hayata zarar veremez; böyle insanlardan oluşan bir toplumda, ne vergi kaçağı olur, ne trafik anarşisi olur, ne herhangi bir sabotaj olur, ne de başka tür bir düzensizlik olur! Çünkü hiç bir insan, hayatı ve sağlığı ile oynamak, onu tehlikeye sokmak istemez; zira, bilinçaltı programının, gerekeni yapacağından emindir ve bu dünyadaki suçlarının cezası bu dünyada kesilecektir! Başka bir "hayali dünyaya" havale söz konusu değildir.



EK 1:  . YERYUVARI TARİHİ KİTABI
DOĞA DA HER ŞEYİN TARİHİ KAYITLARI BULUNUR!
Bu ifadenin doğruluğu, aşağıda basit açıklamalar ve örnekler verilerek ortaya konulacaktır.
Konuya, 19 Haziran 1990 gününün akşamı Trabzon - Giresun yöresinde başlayan ve büyük hasarlara yol açan, bir sel felaketini örnek vererek girmek istiyoruz. Yörede yağmur, bir kaç gün öncesinden başlamış ve tüm dereler bulanık akmaya çoktan başlamışlardı. Ve asıl sel gününden sonra da, daha en az bir hafta,  bulanık olarak akmaya devam etmişlerdi. Bulanıklığın nedeni suyun içindeki kil, mil, kum taneleri gibi kırıntı parçalarıydı. Felaket günü ise, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, çok engebeli yörenin yamaçlarındaki toprak ve kayaç kırıntılarını önüne katıp, bu şekilde yoğunluğunu gittikçe arttırarak ve bu arada koparabildiği bitki örtüsünü de  beraberinde sürükleyerek dere yataklarını doldurmuş ve dere yataklarına yapılan yapıları yıkmaya çalışarak, son durağına doğru, yani denize doğru hızla akmaya başlamıştı. Felaket günü sonrasında, dere ağızlarında kalınlığı yaklaşık yer yer on metreye varan veya aşan, ve denize doğru yüz metre veya daha fazla ilerlemiş olan bir çamur - kum yığıntısı birikmişti. Yani deniz kenarı yer yer yüz metreden fazla geri çekilmiş, dere ağızlarında delta dediğimiz bir yığışım oluşmuştu. Peki, bu çamur - kum yığışımı sadece o görülen kadar mıydı? Denizin daha derinliklerine doğru dağılımı nasıldı?
Bulanık sel suları, deniz suyuna oranla bile, o kadar yoğundurlar ki, denize ulaştıklarında, hemen deniz suyu ile karışmayıp, içlerindeki çamur nedeniyle ağırlaştıklarından, deniz suyu altına bir kama gibi sokulup, derelerden aldıkları hızın da etkisiyle, oldukça hızlı bir şekilde açık denize doğru yayılırlar. Bu yayılma, 'kıta yamacı' denilen bölgeyi aşarak, akıntının şiddetiyle orantılı olarak, açık deniz diplerine doğru uzanır. Suların bu bulanıklığı, zaman içinde akıntının şiddetinin azalması ile paralel olarak ve de derelerin artık bulanık akmamalarına bağlı olarak, gittikçe azalmaya başlar. Yani suların içindeki kırıntılar (kil, mil, kum, vs.) deniz dibine çökelmeye başlarlar. Bu şekilde zaman içinde denizin bulanıklığı durulur. Ama rüzgarların etkisiyle gelişen dalga hareketleri ve yine rüzgarların etkisi yanında denizin içindeki ısı ve\veya tuzluluk farklılığına dayalı olarak gelişebilen iç  akıntılar, deniz kıyısına daha fazla yığılmış olan bu  kırıntıları zaman içinde dağıtmaya ve denizin daha derinlerine doğru sürüklemeye başlar. Buna bağlı olarak, dere ağızlarında aşırı gelişmiş olan delta birikimleri yavaş yavaş dağıtılmaya başlanır.   Buna "uzun vadeli iç dağıtım" diyebiliriz.  Elbette bu arada dereler, yine, çok az da olsa kil, mil gibi veya eriyik halde malzeme taşımaya devam ederler, ve bu yeni getirilenler de denizin uzun vadeli iç dağıtımına dahil edilirler.
Sonuçta denizin dibinde, her yıl, kalınlığı bulunduğu yerin konumuna göre değişecek şekilde, yaklaşık milimetrenin binde birinden başlayıp milimetre veya santimetreye varabilen bir tortu birikimi gelişir. İşte, bu sel felaketinde de, Karadeniz'in Trabzon - Giresun sahillerinde  ve  oraların açıklarında,  diğer yörelere oranla daha fazla kalınlığa sahip, içinde bir sürü bitki artığı da bulunan ve altındaki tortul yığışıma oranla daha iri malzemeli ve kalınca bir tortul örtü tabakası, denizin dibine serilmiştir ve bir sel olayının tanıklığını yapacak şekilde geleceğe bırakılan bir doğal belge niteliğindedir.
Bu tür doğal belgeler, yani deniz veya göllerde oluşturulan katmanlar, sadece böyle bir aşırı yağış olayını belgelemekle kalmayıp, aynı zamanda deniz veya Göllerde yaşayan canlıların öldükten sonra deniz veya göl tabanına düşen kabuklarını ve sair kısımlarını da içerebildiklerinden, oluştukları zaman diliminin canlılar dünyası hakkında da bilgi verirler.
Bu olaylardan şu kural ortaya çıkartılabiliyor: Yeryüzünün karasal alanları genelde aşınma bölgeleridir; suyla kaplı alanları ise, genelde tortu birikim bölgeleridir. Karasal alanlarda yeryuvarı kabuğu gittikçe aşınarak inceliyor, denizlerde ise kalınlaşıyor. Yani dünyamızın görüntüsü ve şekli, zamanla değişime uğruyor.
Peki bu olaylar günümüzde olduğu gibi, eskiden de var olmuş olacağına ve gelecekte de sürekli olarak devam edeceğine göre, yeryüzünde karalarda aşındırma ve denizlerde depolama yapılarak yeryuvarının dengesi bozulmuş olmuyor mu? Elbette bozuluyor! Yerkabuğu kalınlığında gerçekleşen bu değişimler yeryuvarının iç dengesini bozar, ve bunun sonucu olarak sert kabukta çeşitli gerilimler doğar. Bu gerilimler sonucu yerkabuğunda yarılmalar, sıkışmalar, alçalmalar, yükselmeler olur; depremler, volkan püskürmeleri bunların insanlarca algılanan sonuçlarıdır. İşte yerkabuğunda bu tür hareketler sonucu, eskiden denizlerde hemen hemen yatay konumda depolanan tortu tabakaları, yani yeryuvarı tarihi sayfaları, yükselerek yatay veya dikleşmiş şekillerde kara durumuna geçebilirler. Bizler yol yarmalarında veya dağ yamaçlarında yeryuvarının eski dönemlerine ait katmanlarını, yani tarih sayfalarını görebilir, onları "okuyabiliriz".
Deniz diplerinde yaprak yaprak biriken bu tortu tabakaları, oluştukları zaman dilimine ait birer tarihi belgedirler, ve yeryuvarı tarihinin sayfalarını oluştururlar. Tüm önemli olaylar bu tabakalara, yani yeryuvarı tarihi sayfalarına kayıt edilmiştir: Bu tabakalar arsında bulunacak bir tuz tabakası, o dönem  o denizin (veya gölün) çok sıcak ve kurak bir bölgede bulunduğuna; bir kömür tabakası ılıman-tropik sığ bir ortama; tortullar içine serpiştirilmiş volkan külleri çevrede bir volkan patladığına; her bir katmanda bulacağımız canlı artıkları (ki onlara fosil diyoruz) o zaman diliminde Dünya'da ne tür yaratıkların yaşadığına vs. işaret edecektir. Sözün kısası, kayaçların dilini anlayan bir uzman, bu tabakaları okuyup, yeryuvarı tarihini yıl be yıl gerisin geriye canlandırabilecektir! Acaba gerçekten yıllar, mevsimler bu tabakalara kayıt edilir mi? Bir bakalım: Yeryüzüne düşen yağış mevsimlere göre değişir, buna bağlı olarak, denizlere ve göllere taşınacak kırıntı miktarı da değişir. Hele bazı yörelerde kışın aşırı soğuk nedeniyle deniz veya göllerin yüzeyleri donar. Bu zamanlarda buraların diplerinde birikecek tortular koyu renkli ve çok az kalınlıklı olur; yaz gelince ise buralarda birikecek tortuların kalınlığı artar ve renkleri de açılır. Bu, yıl be yıl, böyle devam eder gider. Sonuçta deniz veya gölün dibinde ince-koyu ve kalın-açık renkli bir ardalanma gösteren bir istiflenme gelişir. Her ardalanma bir yıla denk gelir.  Eskiden yeryuvarı tarihini saptamaya çalışan  jeologlar bu ardalanmaları sayarak ve ayrıca tortulaşma hızını da hesaba katarak yer yuvarı tarihi hakkında ilk yaş tahminlerini yürütmüşler ve bulabildikleri istiflenmelere göre en az üç-dört yüz milyon yıllık bir geçmişten söz etmişlerdir. Ancak yer yuvarı tarihinin tüm sayfalarını eksiksiz olarak bulmak mümkün olmadığından, bu yöntemle daha kesin  bir yaş elde etmek mümkün olmamıştır.
İnsanlar bilgisiz, saf ve aptallaştırılmış oldukları derecede, o kadar kolay kandırılırlar ve bigi-mantık dışı şeylere inanırlar. Daha yüz yıl öncesine kadar, Dünya'mızın  yaratılışı ve yaşı hakkında, Kutsal Kitap hükümleri geçerliydi, ve orada ayet-ayet yer ve göğün (yani Dünya ve Evren'in) ilk altı günde nasıl yaratıldığı; daha sonra Adem'den Nuh'a, Nuh'tan İbrahim'e, İsa'ya vs. her birinin ömürleri verilerek, Dünyamızın günlüğü sunuluyordu. Şimdi buraya Tevrat'tan bir bölüm aktararak, buna bir örnek vermek istiyoruz:

       Eski Ahit. 1.Musa, 5.Bölüm:
 "Adem'den Nuh'a kadar soyağacı:
1: Bu, Adem'in soyunun kitabıdır. Allah insanı yarattığında, onu Allah'a benzer şekilde yaptı
2: ve onu erkek ve kadın olarak yarattı ve onları kutsadı ve yaratıldıklarında onlara "Adem" adını koydu.
3: Ve Adem 130 yaşındayken, kendisine benzer şekilli bir oğlu oldu, ve adını Seth koydu;
4: ve daha sonra 800 yıl daha yaşadı ve başka oğulları ve kızları oldu,
5: öyle ki, 930 yaşına ulaştı ve öldü.
6: Seth 105 yaşındayken oğlu Enoş doğdu
7: ve daha sonra 807 yıl daha yaşadı ve başka oğulları ve kızları oldu,
8: öyle ki, 912 yaşına ulaştı ve öldü.
9: Enoş 90 yaşındayken oğlu Kenan doğdu
10: ve daha sonra 815 yıl daha yaşadı ve başka oğulları ve kızları oldu,
11: öyle ki, 905 yaşına ulaştı ve öldü.
12: Kenan 70 yaşındayken oğlu Mahalalel doğdu
13: ve daha sonra 840 yıl daha yaşadı ve başka oğulları ve kızları oldu,
14: öyle ki, 910 yaşına ulaştı ve öldü.
15: Mahalalel 65 yaşındayken oğlu Yared doğdu, ...
18: Yared 162 yaşındayken oğlu Henoh doğdu, ...
21: Henoh 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu, ...
22: Ve Henoh Allah'la dolaşırdı. Ve Metuşelah doğduktan sonraki 300 yıllık yaşamında bir çok oğlu ve kızı oldu,
23: öyle ki, 365 yaşına ulaştı.
24: Ve o Allah'la dolaştığından, Allah onu aldı ve daha artık hiç görünmedi.
25: Metuşelah 187 yaşındayken oğlu Lameh doğdu, ...
28: Lameh 182 yaşındayken bir oğlu oldu
29:ve ona Nuh adını verdi ve dedi ki: Allah'ın lanetlediği  tarlamızdaki işlerimizde ve yorgunluğumuzda, bu oğlum bize teselli olacaktır.
30: Daha sonra 595 yıl daha yaşadı ve başka oğulları ve kızları oldu,
31: öyle ki, 777 yaşına ulaştı ve öldü.
32: Nuh 500 yaşındayken oğulları Sem, Ham ve Yafet doğdular.  ...
       (Tufan bölümü)
11: Nuh 600 yaşındayken, ikinci ayın onyedinci gününde, yerin derinlerindeki bütün kuyular patladılar, ve göğün bütün pencereleri açıldı,
12: ve yer yüzüne bir yağmur yağmaya başladı, kırk gün kırk gece.   ...
Ve bu böylece, Nuh'tan İbrahim'e; İbrahim'den Davud'a, Yuda'ya, Levis'e vs.'ye doğru devam eder gider.
İşte bu bilgilere dayanarak da din alimleri Dünya'nın yaşını hesaplarlar, veyahut başka konularda (Dünyanın düz olduğu, Allah'ın, insanı, yaratılışın 6.gününde çamurdan yarattığı vs..) hüküm verirlerdi. Buna bir örnek olarak, Londra'da 1560 yılında yayınlanan "Cooper's Chronicle"'ın bir sayfası sunulmuştur. Bu yazının Türkçesi de şöyledir:

DÜNYANIN YAŞININ HESAPLANMASI
İncil'e ve Yahudi kaynaklarına göre:
Dünya'nın yaratılışından - Tufan'a kadar : 1656
Tufan'dan - İbrahim'e kadar:  292
İbrahim'in doğumundan - İsrail'lerin  Mısır'ı terk etmesine kadar:  503
Mısır'ın terkinden - Tapınağın yapımına:     482
Tapınağın yapımından - Babil'in zaptına:     414
Babil'in zaptından - İsa'ya kadar: 614
İsa'dan - bu yıla kadar:      1560
*
Eusebius ve Latin'lere göre:
Yaratılıştan - Tufana:        2242
Tufandan - İbrahim'e:   942
İbrahim'in doğumundan - Davut'a: 941
Davut'tan - Babil'in zaptına:    485
Babil'in zaptından - İsa'ya:      589
İsa'dan - bu yıla kadar:          1560
*
  Dünya'nın toplam yaşı: 
  Yahudi kaynaklarına göre : 5521 Yıl
  Mirandula'nın hesabına göre: 5041  "
  Eusebius'un    "        "  : 6737  "
  Augustine'in   "        "  : 5391  "
  Alphonse'un    "        "  : 8522  "
                         S O N
Bu hesaplamalara göre Dünya 5-10 bin yıldan daha yaşlı olamazdı.
Ama bilim adamları üç-dört yüz milyonluk yaşlardan söz etmeye başlamışlardı. Bu mümkün değildi, çünkü Kutsal Kitaplardaki bilgiler yanlış olamazdı, onlar Allah'ın kitaplarıydı. Bilim adamları yanılıyor olmalıydılar. Bilim adamları ise yanılmadıklarında ısrar ediyorlardı. Neyse buna benzer çekişmeler  tarih boyunca başka konularda da olmuştu ve bilim adamları Allah'ın kitabı olduğu iddia edilen Kutsal Kitaplara ters düştükleri için hep, zındıklıkla, kafirlikle, şeytanlıkla suçlanıp, tehdit edilmişler veya "uygun şekilde" cezalandırılmışlardı!
Şimdi, herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için, önce bir tanım yapıp, kutsal bir kavramı nasıl anladığımızı belirtelim: Allah, Tanrı, veya Yaratıcı deyince ne anlıyoruz?
"Tüm evrenin ve buna ait alt sistemlerin yaratıcısı veya oluşturucusu; onlar atasındaki ilişkilerin düzenleyicisi; dünyadaki canlı \ cansız tüm varlıkların yaratıcısı ve onlar arasındaki ilişkilerin düzenleyicisi büyük güç"!
Bu tanım uyarınca, fizik, kimya, astronomi, jeoloji, paleontoloji, biyoloji, genetik, vs. gibi doğa bilimleri, Yaratıcı'nın oluşturduğu bu sistemin sırlarını çözmeye uğraşan, yani Allah'ın mesajlarını algılama çalışmalarından başka bir şey değildir. Ve bu çalışmada bu olgu sürekli göz önüne alınmış, ona uygun davranılmıştır.
Doğada o kadar güzel bir düzen ve sistem vardır ki, doğa, sadece tarihini yerkabuğu katmanlarına yazmakla yetinmemiş, bir de bu sayfaları kesin tarihlendirebilmek için "özel saat sistemleri" oluşturmuştur. Bilim adamları bu "saatlerden birinin" varlığını yaklaşık 40-50 yıl önceleri keşfedebilmişlerdir. Bu nasıl bir saattir acaba ve neredeydi? O da yerkabuğu katmanları arasındaydı ve radyoaktif elementler dediğimiz elementlerdi! Doğada yaygın olarak 92 kimyasal element bulunur ve doğayı oluşturan tüm maddeler bu elementlerin değişik kombinasyonlarından oluşur. Ama bu elementlerden bazıları kararlı ve kararsız izotoplara sahipken, bazı elementler de, tamamen kararsızdır. Örneğin  K39 (potasyum) kararlı iken K40 kararsızdır ve zamanla bozuşarak argon gazına dönüşür; Uranyumun ise, bütün izotopları kararsızdır, ve zamanla bozuşarak kurşuna dönüşür. Bu tür karasız element izotoplarına radyoaktif element denir. Radyoaktif elementler alfa-beta-gama gibi radyasyonlarla parçalanarak zamanla başka elementlere (yavru elementlere) dönüşürler. Bu dönüşüm hızı her bir izotop için, çok belirli, çok kesin bir takvim içinde olur. Belirli miktarlarda izotoplar alınıp, bunların yaydıkları radyasyon zamana göre ölçülerek, her bir izotopun parçalanma hızları (yarılanma süresi de denir) belirlenmiştir ve bu hızların her bir izotop için her zaman sabit kaldığı saptanmıştır. İşte, radyoaktif elementlerin bu parçalanma hızı sabitliğinden yararlanılarak, bir kayaç içindeki mevcut radyoaktif element miktarı ve  dönüştüğü yavru element miktarları ölçülüp, radyoaktif elementin parçalanmaya ne zaman başladığı, dolayısiyle, kayaçın ne zaman oluştuğu hesaplanabilmektedir. Bu doğal saat ile, yer kabuğundaki katmanların mutlak yaşları hesaplanabilmekte, en eski kayaçların kaç yıl önce oluştuğu, Dünya'nın kaç yıl önce oluştuğu, Ay'dan alınan taşların kaç yıllık olduğu vs. sorularına kesin cevaplar verilebilmektedir. 
Yeryuvarında nelerin kayıt edilebileceğine ve edildiğine dair ilginç bir gözlem de şudur: Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi sonucu gece-gündüz ayrımı oluşurken, yine dünyanın Güneş etrafında dönmesi sonucu mevsimler ve yıllar oluşur. Günümüzde, bir yıl ±365 gün, ve bir gün de ±24 saattir. Dolayısiyle bir yıl yaklaşık 8766 saattir. Denizlerde yaşayan istiridye, mercan gibi bazı canlılar oldukça hızlı bir büyüme gösterirler ve kireçli bir kavkı yaparlar. Bu kireçli kavkının oluşum hızı da, gece ile gündüz arasında, farklılık gösterir: gündüz daha hızlı, gece daha yavaş büyüme gerçekleşir. Ayrıca, yaz \ kış farklılığı nedeniyle de, büyüme hızında farklılıklar oluşur. Bunların sonucu olarak canlıların kavkılarında, aynen ağaçların yıllık büyüme halkaları gibi, hem yıllık, hem de günlük büyüme halkaları gelişebilir ve bu halkalar renk ve kalınlık farklılıkları ile ayırt edilebilir. Günümüzden ±360 milyon yıl önce yaşamış olan mercan kabuklarında yapılan elektron mikroskopik gözlemlerde, o zamanın bir yılında ±400 gün olduğu hesaplanmıştır. Yani o zamanın bir günü 24 saat değildir ve, Dünya'nın Güneş etrafındaki dönme süresi değişmemiş düşünülürse, ±21.9 saat olmalıdır. Yeryuvarında canlıların ortaya çıkış zamanlarını gösteren aşağıdaki tabloda, karalarda ilk ağaçların ve gelişmiş bitkilerin ±350 milyon yıl önceleri oluştuğu gözlenmektedir.
                                                                 

Günümüzde o ilk bitkilerin soyundan gelen ve gündüz yapraklarını açıp, gece kapatan küstüm otu gibi bitkiler, karanlık odalarda ışıksız bırakılarak, kendi iç saatlerine göre nasıl davrandıkları incelendiğinde, odada hiç ışık olmamasına rağmen, bunların 22 saatlik devreler içinde yapraklarını açıp-kapadıkları gözlemlenmiştir. Demekki bu bitkilerin genlerine, atalarının güneş ışıklarıyla yapraklarını açıp-kapama emrini ilk aldıkları dönemin gün uzunluğu saat olarak işlenmiş, ve günümüzde bir gün 24 saat olmasına rağmen, onların iç saati hala 22ye göre ayarlı kalmıştır ve otomatik olarak, ışık olmadığında, o iç saate göre kendilerini yönlendiriyorlar.
Yeryüzünde karalarda sürekli aşındırma olması ve bu gereçlerin denizlerde depolanarak yeryuvarı kabuğunda kalınlık değişimlerine yol açılması ve daha başka nedenler, yeryuvarının kabuk dengesinin bozulmasına ve yeryüzü coğrafyasında değişimlere yol açmaktadır. Örneğin, yer yuvarının içindeki yüksek ısı, aşınarak incelen yer kabuğu bölgelerinden dışarı kaçabilmek için, incelen bu bölgeleri çatlatıp, oralarda volkan patlamalarına neden olabilmekte, ve bu arada yer kabuğu parçalarını sağa - sola itebilmekte; birbirinden ayrılmaya başlayan yer kabuğu parçaları arasına, yerin derinliklerinde, sıcak manto  malzemesi yerleşip donmakta, yüzeyde ise, yavaş yavaş su dolmakta, yani bu ayrılan kesimler önce dere yatağına, sonra göle, sonra denize dönüşebilmektedir. Kızıl Deniz, Lut Gölü, Süveyş Körfezi, vs. gibi coğrafik görüntüler bu tür olayların sonucudurlar. Günümüzde Kızıl Deniz tabanında zaman zaman yeryuvarı içinden yükselen  kızgın lavlar deniz tabanına yayılmaktadır. Yani Kızıl Deniz, yeryuvarı kabuğunun çatladığı bir yeri belirlemektedir ve son 20-30 milyon yıllık bir dönemde gelişmeye başlamıştır, 100 milyon yıl önce "Kızıl Deniz" diye bir deniz yoktur ve Afrika ile Arabistan birleşiktir. Hatta biraz daha geriye doğru gidersek, yaklaşık 200 milyon yıl önceleri, Afrika, Güney Amerika, Hindistan, Avusturalya, Antarktika kıtaları birbirleriyle birleşiktirler ve aralarındaki Atlantik Okyanusu, Hint Okyanusu gibi denizler yoktur. Yani Hint okyanusu, Atlantik Okyanusu gibi denizler, dünyamızda yaklaşık 100 milyon yıldan beri vardırlar, ve de gittikçe büyümektedirler! Bunlara ait belgeler "Yeryuvarı Tarihi Kitabının" sayfaları arasında kayıtlıdır. Görmek isteyenler "inceleyebilirler"! Yani, sözün kısası, karasal bölgeler deniz altına düşebilmekte, deniz altındaki yerler kara haline geçebilmektedir. Bu ise büyük iklimsel değişimlere yol açmaktadır. Şimdi burada çok kısa olarak, bu tür dünya coğrafyası değişimlerinin iklimi nasıl etkilediğini açıklayalım.
Yeryuvarı tarihi kayıtlarının, eskiden (örneğin yüz milyon yıl önce) Hindistan'ın Afrika Kıtası ile bitişik olduğunu gösterdiğini belirtmiştik. Halbuki, bu gün, Hindistan Asya Kıtasının bir parçasıdır! Hindistan nasıl oldu da Afrika'dan ayrılıp Asya ile birleşti?  Olay şöyle gelişir: Yerkabuğunun kalınlığının, yukarıda açıklandığı şekilde değişime uğradığını ve bu nedenle yeryuvarı içindeki ısının dışa vurum yerlerinde değişikliklere yol açtığını anlatmıştık. Yeryuvarının merkezine doğru gidildikçe ısının arttığı da zaten vurgulanmıştı. Bu ısı artışı, fizik prensiplerine göre hesaplanabilmekte ve bu değerin, yeryuvarı merkezinde, 4-5 bin dereceyi geçtiği anlaşılmaktadır. Nasıl bir insan vücudunun içinden çeşitli dalgalar geçirilerek, "tomografisi", yani iç görüntüsü çıkartılabiliyorsa, yeryuvarının da, içinden geçen deprem dalgalarıyla, bir iç görüntüsü çıkartılabilmektedir. Bu yeryuvarı içi "tomografilerinden", yeryuvarının, kabaca dört farklı kattan oluştuğu anlaşılmaktadır. En dıştaki yaklaşık 100 km.lik kısmı sert ve katı maddelerden (taş vs.) oluşmuştur. Bu dış kesimin adı Taşküre (Litosfer) konulmuştur. Taşkürenin altında, yaklaşık 2900 km kalınlığında "mumsu" davranışlı ve bir kaç bin derece sıcaklıkta bir kesim gelir. Bu kesime sıcak "Manto" adı verilmiştir. Manto kesiminin altında ise, yaklaşık 2100 km kalınlığında, "Dış çekirdek" diye adlandırılan sıvı davranışlı bir kesim bulunur. Ve nihayet en içte ise, yaklaşık 1250 km kalınlıklı, katı bir "İç çekirdek" bulunduğu anlaşılmaktadır. Manto malzemesi ile çekirdek malzemesinin birbirinden çok farklı bileşimde olmaları gerekmektedir, çünkü yoğunlukları birbirlerinden çok farklıdır ve ani bir değişim gözlenmektedir.
Bu özet bilgilerden şu sonuç çıkartılıyor: Yerin içi sıcak, ve bu sıcaklık, dıştaki soğuk ve sert kabuğun bazı yerlerinden çatlatılıp, kırılmasıyla dışa vuruluyor; ve bizler bunu zamaN zaman volkan patlamaları olarak yer yüzünde gözleyebiliyoruz. Ama, yer içi ısısının asıl dışa vurum yerleri, okyanusların ortalarıdır! Oralarda sürekli olarak "litosfer = taşküre" dediğimiz sert ve soğuk kabuk birbirinden ayrılmakta, ve ayrılan bu kabuk parçaları arasına, mantonun sıcak mumsu maddesinden aktarımlar olamakta; bu şekilde yer içinden sıcaklık dışarıya verilmektedir. Bu nedenle, çok haklı olarak, okyanus ortasındaki bu taşküre çatlaklarına, "yeryuvarının iyileşmeyen yaraları" benzetmesi de yapılmıştır.
Şimdi bu yer içi ısısının dışarıya hangi sistemle aktarıldığına bakalım. Bunun için önce şu sahneyi gözünüzün önünde canlandırın: Kış mevsiminde kaloriferli bir odadasınız; kalorifer dilimine kısa bir demir boru değdirirseniz, onun ısısını hissedersiniz; ama kaloriferden çok uzaklaşıp çok uzunca demir boruyla ısıyı algılamak isterseniz, artık kaloriferin ısısını demir çubukla hissedemediğinizi farkedersiniz. Halbuki odanın her köşesindeki insan kalorifer yandığı sürece, kaloriferden uzakta olsa bile odanın her yerinde onun ısısından yararlanır, hatta odalarda ranza tipli yataklarda yatanlardan, üst ranzada yatan sıcaktan daha çok etkilenir. Peki onlara bu sıcaklık nasıl gidiyor? Demir çubuğun ısıyı iletmesiyle, odanın içindeki ısının dağıtımı arasında ne fark var? Dahası, kalorifer kazanı odamızın içinde yanmadığı halde, kalorifer kazanındaki ısı odamızdaki kalorifer dilimine nasıl aktarılıyor? Ve bu dilimdeki ısı tüm odaya nasıl yayılıyor? Burada iki farklı ısı iletim sistemi söz konusudur: Demir boru gibi katı maddeler ısıyı, molekülden moleküle aktararak iletir, yani moleküller bizzat yer değiştirmezler; gaz (yani odadaki hava) ve su gibi sıvı maddelerde ise, moleküller ısıyı yüklenip, hedefe kadar bizzat taşırlar. Yani bir akıntı oluştururlar. Odadaki havanın içindeki oksijen, azot vs. molekülleri kalorifer dilimlerine sürünüp geçerken ısınıp yükselirler (ısınan maddeler şişer); yukarıda ısılarını çevrelerine aktarınca tekrar soğuyup ağırlaşarak alçalırlar. Onun için üst ranzada yatan bir insan sıcaktan rahatsız olurken, alt ranzadaki üşüdüğünü söyleyebilir. İşte bu şekilde odada bir akıntı, bir çevrinti doğar. Yeryuvarı içinde de, mumsu davranışlı sıcak manto içinde bu şekilde bir çevrinti sistemi gelişir; mantonun en sıcak alt kesimlerindeki maddeleri, ısının etkisi ile yükselirler, soğuk taşküreye ısılarını aktarınca tekrar soğuyup alçalmaya başlarlar. Yani manto maddesi, yeryuvarı içinde bir akışkan, döner band sistemi oluşturur. Döner bantların boyutları, akıntının gerçekleştiği mantonun alt ve üst sınırlarıyla belirlenir.   Her döner band, dokunduğu maddelerde bir sürükleme etkisi yapar. Mantonun döner bandı, üzerindeki sert taşküreyi bu sistem sayesinde sürükler;  döner bandların yükseldiği yerlerde taşküre parçalanmaya yönelik olarak etkilenir,  döner bandların aşağı yöneldiği yerlerde, taşküre parçaları bir birlerine yakınlaşacak şekilde harekete zorlanırlar. İşte bu ve buna benzer başka kuvvet sistemleri sayesinde, bir zamanlar birbirleriyle bitişik olan Afrika, Avusturalya, G.Amerika kıtaları ve Hindistan yarımadası (taşküre parçaları), birbirinden ayrılarak bu günkü konumlarına sürüklenmişlerdir. Araları ise, aynen vücudumuzdaki bir yaranın zamanla kapanması gibi, mantodan ayrılarak sertleşen maddelerle doldurulmuştur ve bu günkü denizlerimizin tabanlarını oluşturmaktadırlar. Bu arada Hindistan yarımadasının üzerinde bulunduğu taşküre parçacığı sürüklenerek, Asya taşküre parçası ile çarpışmıştır. Bu çarpışma sırasında, daha önceleri Asya taşküre parçası ile Hindistan arasında bulunmuş olan bir deniz tabanı (Tetis okyanusu adı takılan bu deniz artık kapanmış ve ondan geriye ancak Karadeniz, Akdeniz gibi küçük ve sığlaşmış parçalar kalmıştır), içindeki milyonlarca yıllık tortul birikimleriyle, 40 milyon yıldan beri, sıkışıp kıvrılarak yükselmiş ve bu günkü Himalaya dağlarını ve Tibet yaylasını oluşturmuştur. Asya ile Hindistan taşküre parçalarının sıkışması o kadar güçlüdür ki, bir zamanlar denizlerin binlerce metre derinlerinde çökelmiş olan tortullar, bu gün Dünyanın en yüksek dağ silsilesinin tepelerine çıkarılmıştır!
Şimdi bu coğrafik görüntü değişiminin iklimi nasıl etkilediğine bakalım.  4-5 bin metrelik bir ortalama yüksekliği olan Tibet Yaylası, Türkiye'nin 4-5 katı büyüklüğünde bir alanı kapsar. Yeryüzünde deniz seviyesinden yukarı doğru çıkıldıkça, her bin metrede sıcaklık 6.5 derece azalır. Dolayısiyle, Tibet yaylasının üzeri ile, çevresindeki alçak ovalar arasında büyük bir ısı farkı vardır. Bu nedenle Tibet Yaylası, Asya Kıtası üzerindeki DEVASA BİR BACA gibidir; çevresindeki havayı yukarıya veya aşağıya çeker. Kış mevsiminde, yayla üzerinde sıcaklık çok düşüktür (sıfır derecenin altında); soğuk hava ağır olduğu için, yayla yamaçları boyunca aşağı iner ve, örneğin Hindistan - Endonezya üzerlerinde, karalardan denizlere doğru esen sürekli, soğuk bir rüzgara dönüşür. Yaz aylarında durum tersine döner. Isınan hava, dağ yamaçları boyunca yükselerek, Tibet Yaylası tepelerine doğru çıkar; bu şekilde, yine örneğin Hindistan - Endonezya üzerlerinde, denizlerden dağlara doğru bir ılık ve nemli hava akımı başlar. Yükseldikçe yogunlaşan su buharları aşırı yağışlara yol açarlar. İşte bu şekilde, Tibet Yaylasının, baca gibi görev üstlenmesi nedeniyle, Hindistan - Endonezya yörelerinde, 6 ay karalardan denizlere, 6 ay denizlerden karalara doğru esen, meşhur muson rüzgarları ve yağmurları sistemi gelişir. Tibet Yaylasının bu baca etkisi, sadece Güneydoğu Asya Bölgesindeki yörelerin iklimini belirlemekle kalmaz, aynı zamanda Sibirya - Orta Asya - İran - Akdeniz ülkeleri kuşağında, kurak bir ortamın gelişmesinde de ana faktördür! (Ruddiman ve Kutzbach 1991).
Aslında, Dünya iklimini etkileyen sadece kara ve denizlerin dağılımı ve şekli değildir; atmosferdeki karbondioksit, metan vs. gibi sera etkisi yapan gazların da çok büyük etkisi vardır.   Bir kaç yıllık kısa bir sürede değilse de, onbinlerce - yüzbinlerce yıllık süreçler içinde, karalarda kayaçların ayrışması ve bu ayrışan maddelerin denizlerde depolanması sonucu, bu gazların havadaki oranları değişir. Buna bağlı olarak da yeryüzü ortalama sıcaklıkları da değişir. Yani, bu iklim olayında da tekrar görüldüğü üzere, doğada her şey bir diğerini etkiliyor ve ondan etkileniyor!
Tibet Yaylası bu günkü yüksekliğine, son on milyon yıl içinde kavuşmuştur. Günümüzde, Tibet Yaylasında ot ve çalı haricinde bir bitki örtüsü görülmez. Bu bitki örtüsü, bu günkü yüksekliğin gereğidir. Halbuki Tibet yaylasının 10 milyon öncesine ait tortul katmanlarında, ılıman kuşağa özgü, büyük yapraklı bitkilerin artıklarına rastlanılmakta; 40 milyon yıl öncesinin katmanlarında ise, tropik kuşağa özgü palmiye tipi bitki örtüsünün kalıntılarına rastlanılmaktadır. Bu da Tibet Yaylasının, Hindistan ile Asya taşküre parçalarının çarpışması sonucu, yavaş yavaş yükselerek, deniz seviyesindeki tropik bir iklim kuşağından, soğuk ve kurak bir yayla ortamına dönüştüğünün bir başka kanıtını verir.
Şimdi burada bir noktaya değinmek istiyoruz: Kendilerininkinden farklı bir düşünce tarzını kabul etmeyip, illa kendi görüşlerinin  doğruluğunu savunan insanlar (katı fikirliler), karşıt görüşleri çürütmek için "Tüm bilim adamları sizin burada yazdıklarınızla hemfikir değiller; öyleyse sizin görüşleriniz yanlıştır" diye bir taktik uygularlar. Evet, tüm ilgili bilim adamları yukarıda yazılan görüşlere harfi harfine katılmazlar, daha farklı yorumları olabilir. Ama, Tüm ilgili bilim adamları, Afrika - G.Amerika - Avusturalya - Hindistan - Antarktika kıtalarının eskiden birbirleriyle bağlantılı olduğu; Hindistan ile Asya kıtası arasında eskiden bir okyanus olduğu; Himalaya dağlarının bu okyanusun kapanması ile oluştuğu gibi ana hatlar üzerinde hemfikirdirler! Ayrıldıkları nokta, bu okyanusun nasıl kapandığı, Avusturalya vs. gibi kıtaların Afrika'dan nasıl ayrıldığı gibi ayrıntılardadır! Olayların gelişiminde çeşitli faktörler etkili olabilmektedir. Bazı bilim adamları bir faktörün daha ağırlıklı olduğunu düşünürken, diğerleri, öteki faktörün daha etkili olduğunu ileri sürerler. Ama, sonuç ayni sonuçtur!
Yukarıdaki  tabloda, yeryuvarı tarihi kitabının sayfaları taranarak, canlıların gelişimleri hakkında elde eilen bulgulardan bir kısmı, şematik olarak sunulmuştur. Doğa tarihinin bu kitapları, herkesin gözlemlerine açıktır ve merak edenler onu okumasını öğrenip, o sayfalarda aynı bulguları tekrar kendileri de bulabilirler. İnanmayanlar, buyurur, yeryuvarı tarihi kitabının, her sayfasını tek tek karıştırarak, bu bulguların doğruluğunu kendileri de tahkik ederler. Bu bulgular, onbinlerce doğa bilimcisinin ömürlerini harcayarak, milyonlarca sayfalık yeryuvarı tarihi kitabının sayfalarından tek tek topladıkları yıpratıcı çalışmalarının ürünüdürler ve her türlü incelemeye açıktırlar, doğrulukları kontrol edilebilir.
Bu tabloda neler görülebiliyor? Tablo, ölçekli olarak çizilmiş ve en altta, Dünya'nın 4.6 milyar yıl önce oluşmaya başladığı belirtilmiş. Yaklaşık 3,5 milyar yıl önceleri, sadece denizlerde. Yaklaşık 700 milyon yıl önce, tek hücreli canlılar bir araya gelerek "çok hücreli" yaşama geçilmiş (bu konuda daha aşağıda gerekli yorum verilecek). Bu ilk çok hücreli yaratıkların çoğu başarısız olmuşlar ve bir süre sonra tekrar yeryüzünden silinmişler (Ediacara canlıları). Bunlardan sadece sünger, medüz gibiler hayatta kalmayı başarıp devamlı olmuşlar. Canlı guruplarının yaygın ve toplu bir tarzda yeryüzünden yok olmaya mecbur kalmaları, yeryüzü yaşam koşullarında anormal değişiklikler olması gerekliliğini ortaya koyar ki, gerçekten öyle olmuştur.
Bu kısa bilgilerden şu sonuç çıkıyor: Dünyamızın hem coğrafik görüntüsü, hem iklimi, hem bitki örtüsü, hem hayvanlar topluluğu, zaman içinde sabit ve sürekli değil; tam tersine, sürekli değişiyor. Herhangi bir ögedeki bir değişim, tüm diğer şeylere etki ediyor, onların da değişimine yol açıyor; dolayısiyle, herşey birbirini etkileyip değişimine neden oluyor.
Canlıların toplu yok oluş nedenlerinden biri, yeryuvarı tarihi boyunca belirli dönemlerde gerçekleşen bu tür yeryüzü coğrafyası değişimleridir. Böyle bir değişim işte ¸570 milyon yıl önceleri gerçekten olmuştur ve kayıtları vardır. Yaklaşık 570 milyon yıl önce ilk defa gerçekleşen bu toplu yok oluş felaketi, daha sonraları da (250 ve 65 milyon yıl önceleri)  tekrarlanacaktır. 
Yaklaşık 600 milyon yıl önceleri, çok hücreli canlılarda "organlar" gelişmeye başlamış, bunun bir sonucu olarak canlılarda sert kabuklar vs. geliştirilmeye başlanmış. Denizlerde salyangozlar, midyeler, derisidikenliler, eklembacaklılar vs. gibi yaratıklar ortaya çıkmışlar ve çeşitlilik artmaya başlamış. Yaklaşık 500 milyon yıl önceleri denizlerde ilk balıklar (omurgalı canlıların atası) türemişler. Ancak bu balıklar kendilerini korumak için gövdelerinin ön kısmını bir "zırh"la kaplamışlar. Yaklaşık 420 milyon yıl önceleri, ilk defa karalara hayat sıçraması gerçekleşmiş ve bu tarihten itibaren de, hem denizlerde, hem karalarda hayat devam etmiş. Karalarda ilk görülen yaratık, basit otsu bitkilerdir. Hemen hemen aynı dönemde denizlerde gerçek balıklar da ortaya çıkmışlardır. Karalardaki bitkiler gittikçe çeşitliliklerini artırmışlar, eğrelti otları, at kuyrukları, iğne yapraklılar (çam vs.) ve bu gün soyu tükenmiş bir sürü başka bitki türü ortaya çıkmış. Bu ilk kara bitkilerinden yaklaşık 300 milyon yıl önceleri yeryüzünün ilk kömür madenleri (örn. Zonguldak Taş kömürleri) oluşmuş. Karalarda bitkilerin gelişmesi, onlardan beslenecek deniz hayvanlarının da kara hayatına geçmelerine neden olmuş, önce eklembacaklılar (böcekler vs.) sonra amfibia dediğimiz, hem suda hem karada yaşayabilen, semender, kurbağagiller vs. gelişmişler. Daha sonraları sadece karalara uyum sağlamış olan sürüngenler türemişler ve onları, yeryüzünün karalarda egemen, astığı-astık, kestiği-kestik yartıkları "dinozorlar" takip etmiştir. Dinozorların egemenlikleri sırasında, yaklaşık 220 milyon yıl önce yeryüzünün ilk memeli hayvanı türer. Bunlar fare kadar küçük ve pek yaygın olmayan canlılardır. Derken, yaklaşık 150-200 milyon yılları arasında, açık tohumlu, çiçekli bitkiler türemiş; hemen onları takiben kuşlar yeryüzünde görünmeye başlamışlar. Bu arada işin ilginç yönü şudur: Günümüzde hiç bir kuşun gagasında diş yokken, 150 milyon yıl öncesinin ilk kuşlarının gagalarında, aynen sürüngenlerdeki gibi, dişler vardır ve sürüngenlerden kökenlendiklerini belgelerler! Yaklaşık 65 milyon yıl önce Dünya'da, tekrar büyük bir felaket dönemi başlar.  Dünya'da volkanlar patlar, yeryüzüne büyük göktaşları düşer, atmosfer toz-duman bulutlarıyla kaplanır, o zamana kadar olduça sıcak olan iklim önce kısa bir süre için aniden soğur vs...  Yani yeryüzünde yine "kıyametler" kopmaya başlar. Bu ani çevre koşulları değişimine bir çok canlı gurubu uyum sağlayamayıp, yok olurlar. Ama memeli canlılar daha dayanıklı çıkıp, hayatta kalmayı başarırlar. (Memelilerde, ter bezleri ve kıl örtüsü gibi organların varlığı, onları sıcak\soğuk değişimlerine karşı daha dayanıklı kılmıştır).  Artık yer yüzünün canavarları "dinozorlar" yok olmuşlardır ve meydan memeli hayvanlara kalmıştır. Dünyada felaket dönemi son bulup, koşullar yine normalleşince, memeli canlılarda bir 'patlama' gerçekleşir, çünkü, Dinozorlar yok olmuşlar ve meydan onlara kalmıştır. Atlar, maymunlar, kemirgenler, arslanlar, filler vs.. yaygınlaşır ve çeşitlilikleri artar. Ama hala insan veya insangiller dünyada yoktur ve Dünyamız 4.5 milyar yaşını aşmıştır.
Derken 4-5 milyon yıl önceleri, Afrika'da (Habeşistan'da, Tanzanya'da, Kongo'da) Australopithecus adı takılan, belden altı insansı, belden üstü maymunsu bir yaratık ortaya çıkar. "Kambur insan" görünüşlü bu ilk Australopitekus'lar, aynı bizler gibi iki ayak üstünde yürürler. Memeli hayvanlarda yürüyüş şekli 'pelvis' denilen leğen kemiğinin şeklinden saptanabilmektedir (tablonun sağ alt kısmındaki özel şekle bakınız). Ayrıca bu 'kambur insanların' sopa ve taş kullanarak avlanmasını da becerecek yeteneğe sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ancak bunların kafatasları, çene yapıları, ve diş gelişimleri bizlerden epey farklıdır, ve beyinleri bizim beynimizin yaklaşık üçte-biri kadardır (500 cm3). Bu "kambur insanlar", (veyahut insansı maymunlar, veyahut maymunsu insanlar, artık ne derseniz deyin) 4 milyon yıldan 2 milyon yıl öncesine kadar yeryüzündeki tek insansı yaratıklardır. Yaklaşık 2 milyon yıl önceleri, tam dik yürüyen "ilk insanlar" da ortaya çıkar (Homo habilis), ve "kambur, maymunsu insanlarla" birlikte yeryüzünde bulunurlar. Habilis insanının beyni yine çok küçüktür (±600 cm3). Yaklaşık 1.5 milyon yıl önce, beyni oldukça gelişmiş (±900 cm3) olan Homo erectus türü görünmeye başlar ve habilis insanı kaybolur. Erektus insanları taşlardan oldukça keskin el baltaları yapacak kadar beceri sahibidirler. Erektus insanı yayıldıkça, "kambur, maymunsu, insanlar" seyrekleşirler, ve ±1 milyon yıl önceleri yeryüzünden silinirler. Erectus insanından, modern insanlara geçiş ± 5-6 yüz bin yıl önceleri olur ve beyinleri gelişmiş (±1400 cm3) Homo sapiens türü ortaya çıkar. Sapiens insanları ateş kontrolünü öğrenmişler ve tüm Asya ve Avrupa'ya yayılmışlardır (erektus insanı da epey yayılmıştı). İlk sapiens insanları büyükçe bir beyine sahip olmaları bakımından günümüz insanlarına çok yaklaşıyorlarsa da, kaş kemikleri ve kafatasları çok kalın, ve çene yapıları da biraz daha farklıdır ve dişleri öne doğru çıkıktır. Bu ilk atalarımız, ±iki-üç yüz bin yıl önceleri, düşünce sistemlerinde epey ilerlemişler, ve ölüleri gömmek, hasta ve zayıflara bakım vermek gibi sosyal yönlerini geliştirmişlerdir. Sapiens insanı, bir çok ırk ortaya çıkarmıştır: Rodezya sapiens insanları, Steinheim sapiens insanları, Neandertaler sapiens insanları (bunlar Avrupa ve Batı Asya'da yaşamışlardır), ve daha henüz keşfedilmemiş olanlar. En son olarak ise yaklaşık 100-200 bin yıl önce "Homo sapiens sapiens" diye isimlendirilen en modern insan türü ortaya çıkmıştır: Bu en modern (bilgili) insan türünün, günümüz insanlarının ataları olup, konuşarak anlaşma yeteneğine sahip olan ilk insan türü olduğu anlaşılmaktadır. Bu "bilgili insan" (sapiens latinecede bilgili, bilen anlamına gelir)  diğer insan türlerine göre daha akıllı olduğundan,  Amerika hariç tüm kıtalara  yavaş yavaş yayılarak, diğer insan türlerini 30 bin yıl önceleri tüm yeryüzünden silmiştir. Amerika'ya insanların ilk ayak basmaları ise 15-40 bin yıl önceleri arasında, ve çeşitli aralıklarla olmuştur.
İklimsel Değişimlerin İnsan Gelişimindeki Etkisi
Yeryuvarında insansı yaratıkların, yani Australopitekus ve Homo cinslerinin türeyip, yayılmalarında, iklimin büyük rolü olduğu kesindir, çünkü en acımasız çevre koşulları iklim değişimleriyle oluşur. Yeryuvarının coğrafik görünümünün sürekli değişim içinde olduğu, ve bu değişimlerin ise, zaman içinde çok farklı hızlarda olduğu belirtilmişti. İşte böyle çok hızlı bir dünya görüntüsü (coğrafyası) değişim dönemi, son 50-60 milyon yıldır sürmektedir. Yaklaşık 50 milyon yıl önceleri, dünya çok sıcak ve nemlidir. Kutuplarda, bu günkü gibi, buzullar yoktur. Bu nedenle denizlerde daha fazla su vardır, yani denizler yeryüzünde, günümüze oranla, daha fazla yer kaplamaktadır. Bu nedenle de o zamanlar buharlaşma ve yağmurlar çok daha fazladır. Ayrıca, yeryüzü ortalama yüksekliği, günümüze oranla daha düşüktür, yani bu günkü gibi çok yüksek dağlar yoktur veya daha azdır. Dolayısiyle dünya genelinde, ormanları ve ağaçları bol, tropik bir iklim egemendir. Dünyanın coğrafik görüntüsündeki hızlı değişimlerin bir sonucu olarak (belki Dünya yörüngesinde de değişimler olmuş olabilir) iklimde de değişimler başlamış ve Dünyamız iklimi soğumaya başlamıştır. 5-10 milyon yıl öncelerine gelindiğinde, iklimin soğuması ve kutuplarda buzulların büyümeye başlaması ile, Afrika'da (ve Dünya'nın daha bir çok yerinde) ormanlar yok olmaya başlamış, ormanların yerini bodur bitkiler ve otlar almaya başlamıştır. İklim soğumaya ve kuraklaşmaya başlamıştır. Ağaçlarda yaşamaya alışık maymunlar bu yaşam koşullarından çok rahatsız olmuşlar ve başka bölgelere göçe zorlanmışlardır. Canlıların genlerinde, kopyalama sırasında ve yaşarken, sürekli değişimler olduğu, ve her bir gen değişiminin, bir başka çeşit enzim veya protein üretilmesine neden olduğu bilinmektedir. Her değişik protein veya enzim ise, herhangi bir organın gelişmesine veya kötürümleşmesine yol açabildiği gibi, herhangi bir çevre koşuluna karşı daha dayanıklılık veya dayanıksızlık da sağlayabilir. Bu gün kuraklığa (veya başka bir şeye karşı) dayanıklı bir bitki veya hayvan türünün geliştirilerek, tarım alanında kullanılması, canlıların genlerindeki bu özelliklerinden kaynaklanmaktadır. İnsanların bu gün suni olarak zorla yaptığı bu işlem, doğada otomatik olarak sürekli bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Milyonlarca bireyin herhangi birinde oluşmuş olabilecek, böyle bir ortama uygun bir genetik değişiklik, o bireyin soyunun daha iyi gelişmesine ve çoğalmasına yarayacaktır.  İki ayak üzerinde gezmeye uygun bir yaşam tarzı, böyle ortamlarda avantaj sağlar, çünkü kafası yukarıda, bodur bitkiler üzerinden çevresini iyi gözetleme ve dolayısiyle düşmanlarından korunma olanağı yaratacaktır. Ayrıca, boşta kalan el, başka amaçlar için de kullanılabilecektir. Daha başka uygunluklar da söz konusu olmuş olabilir; neyse, işte bu soğuyan ve kuraklaşan ortamda, maymunların terkettiği, boşalttığı bir yerde, yaklaşık 5 milyon yıl önce, iki ayak üstünde yürüyen bir yaratık türer. Belden üstü hala maymunsu, ama belden altı insansı özellikler taşıyan yeni bir yaratık! İşte bu İKİ AYAK üstünde yaşama tarzı, dört ayaklılığa oranla, daha ekonomik olduğundan (iki ayak üstünde yürüyen canlı, dört ayaklıya oranla daha az enerji harcar ve bu durum, memeli hayvanlardaki solunum sayısı/ ömür ilişkisinde de görülür!), doğada tutunmuş ve başarılı olmuştur.
Neyse, biz yine Dünya iklimine dönüp, daha sonraki gelişmelere bakalım. Dünya iklimindeki bu genel soğuma eğilimi yaklaşık 1,5 milyon yıl önce en soğuk değerine ulaşarak, Dünya'da bir buzul devri başlamasına yol açmıştır. İlki yaklaşık yüz bin yıl süren bu buzul devrini, yaklaşık 150 bin yıllık bir 4-5°C daha sıcakça buzul-arası-dönem takip etmiş; daha sonra yine bir başka buzul devri, yine bir sıcakça ara dönem vs. şeklinde bir iklim ardalanması günümüze kadar devam edegelmiştir. Bu buzul devirlerinden en sonuncusu yaklaşık 130 bin (özellikle 70 bin) yıl  önce başalyıp, yaklaşık 12 bin yıl önce sona ermiştir. Buzul devirlerinde, Dünya ortalama sıcaklığı, günümüze oranla 4-5°C daha soğuktur. Deniz suyunun büyük bir kısmı, buzul olarak kutuplarda ve dağ tepelerinde depolandığından, deniz seviyesi günümüze oranla yaklaşık 130 m daha düşüktür. Bu buzul dönemlerinde Dünya coğrafyasının nasıl değişik göründüğünü tasarlayabilmeniz için şunları bilmeniz yeterlidir: İngiltere - Danimarka - Norveç - İsveç - Finlandiya - Balıtık kıyısı ülkeleri diye bildiğimiz ülkeler tamamen buzullarla kaplıdır, dolayısiyle görünmezler; Kuzey Amerika'da Kanada'nın tümü ve ABD'nin bir çok eyaleti aynı şekilde buzullarla kaplıdır; Sibirya'nın büyük bir kısmı ve Alpler, Himalayalar gibi dağların büyük kesimleri yine tamamen buzullarla kaplıdır. Buna karşın denizel alanlar son derece azalmıştır. Deniz seviyesi yaklaşık 130 m daha düşük olduğundan, bir çok sığ denizler kara halindedir.  Örneğin, Asya ile Amerika, Bering Geçidi ile birbirine bir kara köprüsü ile bağlıdır (ve bu köprüden yaklaşık 15 bin yıl önce Amerika'nın ilk yerlileri geçme fırsatı bulmuşlardır); Avustralya ile Endonezya adaları neredeyse birbirlerine bitişikmişcesine karalarla çevrililer; Basra körfezi diye bir körfez yoktur, vs.. Yani, Dünya'da karalar daha büyük, denizler daha az alan kaplamaktadır. Dolayısiyle iklim çok soğuk, sert ve kuraktır. İşte bu tür iklim değişiklileri, insan türünün hem biyolojik olarak gelişmesine çok etki yapmış, hem de insanların Dünya'ya yayılmasına ve göçlerine neden olmuştur. Bu göçlerin en sonuncusu, yaklaşık 5-6 bin yıl önceleri başlayan Orta Asya göçleridir. Şöyle ki: 12 bin yıl önce, gerek Himalaya'lardaki, gerek Sibirya'daki buzulların erimesiyle oluşan sular, Orta Asya'nın çanak şeklindeki orta kesimlerinde bir iç "deniz" veya büyükçe bir göl oluşumuna yol açmıştır. Böyle bir sulak alan, insanların yeleşimi için çok uygun ortamalar olmuşlardır. Bu "büyük göl" başlangıçta, eriyen buzul sularıyla beslendiği sürece bir sorun çıkmamıştır. Ancak, buzullar eriyip bittikten sonra, göllerin beslenmesi kesilmiş, buharlaşma ise devam etmiştir. Sonuçta, yaklaşık 5 bin yıl önceleri bu göller tamamen kuruyunca, oralarda yerleşik kalabalık insan toplulukları, çeşitli yönlere doğru göçe başlamışlar ve çeşitli sorunlara ve savaşlara neden olmuşlardır. Bizim atalarımızın Orta Asya'dan göçünün nedeni de bu olaylardır ve en son büyük göç olaylarından biridir. Halbuki daha önceleri de bir çok defa benzer olaylar tekrarlanmıştır.
Yeryuvarı tarihi kitaplarındaki kayıtlardan, insansı yaratıkların, önce morfolojik dış görünüşlerinin insan şekline girdiği, daha sonraları zihinsel yeteneklerinin geliştirildiği anlaşılmaktadır. (Acaba günümüz insanlarının hepsi zihinsel yeteneklerini yeterierince geliştirmiş midir? Geliştirmeyenlere ne ad vermek gerek?) Evet, neyse, insanların zihinsel yetenekleri, 10 ila 30 bin yıl önceleri arasında, daha önceki iki milyon yıllık geçmişine oranla, çok hızlı bir aşama kaydetmiştir: İnsanlar bu dönemde iki değişik el aletini birleştirerek, değişik gereçler yapmaya başlamışlardır (kemiklerden sivri uçlar yapıp, sopalara takmak; ok, zıpkın, vs. kullanmak gibi); çamuru pişirerek, sert ve dayanıklı gereç üretimini başlatmışlardır; ticareti kavrayarak, 100-200 km'lik mesafelere mal taşımışlardır; "ölümden sonrası" hakkında düşünmeye başlayarak, ölülerlerinin yanına, hayatta kullandıkları gereçleri de gömmeye başlamışlardır; bazı hayvan ve bitkileri ıslah edebilmişlerdir. Bunlar büyük gelişmelerdir. Nihayet son on bin yıllık geçmişimizde, simgesel, soyut düşünme yeteneklerini geliştirerek yazıyı keşfetmişler, ve beyinlerinin gerçek gücünü ortaya koyarak tekerlekten arabaya, arabadan motora, motordan uzaktan kumandalı uydulara vs. gitmekteler.



EK-2: HAYAT NEDİR?
Bizler hayat denilince, genelde sadece kendimizin, çevremizdeki gelişmiş canlıların yaşamını anlarız. Bunlar ise, çok hücreli organlaşmalı canlılar gurubuna dahil canlılardır. Adı üzerinde, bu çok hücreli canlılar, bir çok tek hücreli yaratığın oluşturdukları örgütlenmiş kümeleşmelerdir. Dolayısiyle, hayatın asıl temel yapı taşını, tek hücreli canlılar oluştururlar.
Tek hücreli canlıların, tek tek yaşayanları olduğu gibi,  hücrelerin çoğalmaları aşamasında birbirlerinden ayrılmadan,  kümeleşmiş halde, birer koloni oluşturarak yaşayanları da vardır, ve insanlar da bu tür hücre kolonilerinden biridir. Bu oluşum tarzı, yandaki iki şekilde gösterilmiştir. Biyolojik bir gerçek olan bu durum, yaklaşık iki asırdır bilinmektedir, ama bu iki asır, insanlığın çoğunluğunun, kendisini hala bu gerçeğe uygun bir biçimde görüp değerlendirmesine yeterli olamamıştır, çünkü binlerce yıllık geçmişi olan çoğu geleneksel inançlarımızın bizleri yönlendirmedeki etkisi daha baskındır ve bu geleneksel bilgilere göre doğadaki tüm yaratıklar ve cisimler, ateş - su - toprak - hava dörtlüsünden oluşmuştur. Yani, insan hücre denilen hayvancıklardan değil, bu dört unsurdan oluşmuştur.  İnsanlar, maalesef, dünyadaki değişimleri oldukça zor ve geç kabullenmektedirler.
Bizler hayatımızda kendimizin yaşadığını düşünürüz de, bizi oluşturan milyonlarca hücrenin tek tek herbirinin de, kendine özgü bir yaşamı, bir dünyası olduğunu aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Her güneşe çıkıp sırtımız yandığında ve derimiz döküldüğünde, binlerce deri hücremiz yaşama veda etmekte, ve yerlerine yenileri doğmaktadır. Bizim hayatımız boyunca, beyindeki sinir hücrelerimiz hariç, vücudumuzun tüm diğer organlarındaki hücreler bir çok nesil değiştirmekte, sırf biz, bir üst sistem olarak, ayakta kalabilelim diye, onlar, doğmakta, yaşamakta, ölmekte; yerlerini yenileri, yavruları almaktadır.
Bizler, vücudumuzda her gün yüzlerce hücre doğarken veya ölürken, onların doğumalarını kutluyor veya ölümlerine üzülüyor muyuz? Onların yaşam kavgası hakkında ne biliyoruz? Ya o hücreler 'bizim hakkımızda' ne biliyorlar? Acaba kime hizmet ettiklerinin, kimin emrinde çalıştıklarının farkındalar mı? Biz yaşayan bir üst sistem olarak, sindirim sistemi, kan dolaşım sistemi gibi yenilikler vasıtasıyla, organlarımızdaki hücrelerimizin besinlerini onların ayaklarına kadar götürüyor, onarın artıklarını topluyoruz; bu arada da onların üretim artığını kullanıyoruz. Aslında bizim vücut hücrelerimiz, beyin hücrelerinin komutası altındaki bir vücut fabrikasında çalışan işciler gibi düşünülebilir. Peki, 'biz veya ben' kim? Biz veya ben, beyin hücreleri donanımıdır. Ve bizim bilinç dediğimiz, bu beyin hücreleri donanımının dışa vurulan, kelimelere yansıtılan reaksiyon sonuçlarıdır. Beyin, diğer organların tersine, geceli gündüzlü, durmadan faaliyettedir; bizlerin bilincine, bu faaliyetlerin ancak belirli bir kısmı yansıtılır. Örneğin, uykumuzda çok uzunca rüya görme safhaları olmasına ve bu safhalarda çok çeşitli olaylar (rüyalar) beynimizde işlenmesine rağmen, bizim bilincimize, ancak uyandığımız andaki görüntüler aktarılır. Beynimizin Gece oturumu tutanaklarının diğer sayfaları bizim bilincimizin dışında tutulur. Gündüz faaliyetlerinin de, bilincimize yansıyan kısmı, beynin asıl deposundaki bilgilerin ancak duygu ve iletişim organlarına yansıtılan kısmıdır ve bildiğimiz kelime hazinemizle de sınırlanırlar. Yani, bizim bilincimiz, beynimizin bildiği, işlediği bilgilerin ancak küçük bir kısmından oluşmaktadır.
'Hayat Kuvveti' dediğimiz  dürtü sayesinde, canlılar, sürekli çoğalmak, soylarını en iyi şekilde devam ettirmek çabası içindedirler. Bu çoğalma, basit, ilkel yaratıklarda, 'ikiye bölünme' şeklinde olur; yani canlı yaşlanınca, ortadan ikiye bölünür ve 'iki can' ortaya çıkar! Bu ölçekte bakıldığında, ortada ölüm, yok olma diye bir şey yoktur!  Bu çoğalma biçimi, bizi oluşturan hücrelerimizde de, sürekli olarak vardır; bizim 60-70 yıllık ömrümüz süresince, bizi oluşturan çeşitli dokularımıza ait hücrelerimiz (yani, bizi oluşturan basit yaratıklar), defalarca 'ikiye  bölünmeyle' çoğalıp, bizim hayatta kalmamızı sağlarlar!  Yani, biz, bir insan olarak, trilyonlarca basit, ilkel, bir tek hücreli canlılar topluluğunun bir bileşkesiyiz!
Hayatımızın bu şekilde düzenlenmiş olduğunun ıspatı için bir kaç delil sunalım:  
Hayatın temel yapı taşı hücredir ve bunlar gözle görülemediklerinden, insanların pek dikkatini çekmemişlerdir. Hücrelerin tek başına yaşayanlarına, 'tek hücreli canlı' denir. Kümeleşmiş, örgütlenmiş ve aralarında iş bölümü yapmış şekilde yaşayanlarına 'hayvan' diye bir isim verilmiştir. (Aslında bitkiler de başka türde bir tek hücreliler kümeleşmesidir). Yani, "hayvan = örgütlenmiş hücreler toplumu"  olmuş olur. Peki, tek hücreli canlılar, birbirleriyle temas edecek kadar sıkışık  olarak bir araya gelip yaşasalar (ki, bazı ortamlarda bu durum gerçekleşir), bu 'bir arada olma durumu' da bir 'hayvan' mıdır? Hayır, o durum bir 'sürü' halidir; çünkü hücreler arasında bir iş-birliği, örgütlenme, ortak davranış tarzı, yardımlaşma vs. gibi ögeler yoktur. Halbuki, 'hayvan' dediğimiz 'hücreler toplumunda', hücreler, kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır: bir 'gurup' besin yakalar, bir 'gurup' bu besinleri parçalar, bir 'gurup' öğütür, bir 'gurup' hücreler arası haberleşmeyi sağlar, bir gurup vücuttaki güvenliği sağlar (T- hücreleri de denilen bu gurup, özel bir eğitimden geçirilerek, vücuda ait olan\ olmayan ayrımını öğrenip, vücuda yabancı veya düşman hücreleri öldürür), bir 'gurup'  her bir hücreye besin dağıtımı yapar, bir 'gurup' artıkları temizler, vs.. Her birine birer 'organ' adı verilen bu 'guruplardaki' hücrelerin her biri, kendilerine özgü bir hayat sürmektedirler; doğarlar, yaşarlar, ölürler, yerlerine yenileri gelir, vs.. Yani, bir 'hücreler toplumu'nun yaşam süresi boyunca, bu alt sistem ögeleri sürekli değişirler; yaşlanan, ikiye bölünerek, yerini yenilere bırakır, yeniler  görev alırlar ve bu böylece devam eder gider. Bu nedenle, çok hücreli canlılar yani hayvanlar (bitkiler), bir süre sürekli büyürler; çünkü, organları oluşturan hücreler yaşlandıkça ikiye bölünerek hem gençleşip, hem çoğalırlar. Bu nedenle canlı sürekli büyümek zorunda kalır! Fakat bu böyle devam edecek olsa, canlı devasa bir yaratığa dönüşmek zorunda kalırdı ve bir başka "Üst sistem" oluşumu engellenirdi. (Yani, doğal sistemde, maksimum ve minimum değerler gibi sınırlamalar vardır; her şeyin belirli bir ömrü ve büyüme sınırı vardır; öğeler sınırsız değildir). Evet, böyle olmuyor; sistemin ögeleri belirli bir dereceye kadar çoğalıyor (çocukluk dönemi), sonra çoğalma yavaşlayıp duruyor (ergenlik dönemi), ve sistem kendini "sistem olarak" devam ettirme özlemi içine girip (seks dürtüsü), bunun yollarını arıyor.   İşte, sırf bu amaç için, "hücreler toplumu" özel bir organ geliştirmiştir. Bu özel 'gurup', bu 'hücre toplumunun' soyunun devamının sağlanması ile görevlendirilmiştir. Üreme organı adı takılan bu hücreler gurubunun görevi, söz konusu "hücreler toplumunun" soyunun devamını sağlamaktır. Hücreye göre bir üst sistem olan "hücreler toplumu bireyleri", çoğalmayı kendi başlarına yapamazlar; bunun için bir "eşe" başvurmak zorundadırlar. Neyse, sözün kısası, hayvanlar dediğimiz gelişmiş canlılar, hücrelere göre bir üst sistemdirler, ve 'hücreler toplumu veya kolonisi' olarak düşünülüp, değerlendirilmesi gerekir.
Trilyonarca tek tek hücreden oluşmuş bu örgütlü hücreler topluluğunda, hücreler arası eşgüdümü sağlamak için de özel bir "hücreler gurubu" oluşturulmuştur: Bu, sinir sistemi ve de tüm sinir hücrelerinin birbirleriyle etkileşim içine girdikleri "beyindir"!
Beyin, hem bünyeyi oluşturan trilyonarca hücrenin herbirinin istek ve arzularını değerlendirmek, ve tüm bu bireysel istekleri birbirleriyle dengeleyerek, vücudun iç düzenini sağlamak zorundadır; hem de, vücudun dış dünya ile, yani diğer canlılarla ve ortamsal faktörlerle (sıcaklık, soğukluk, ışık, tatlılık, tuzluluk, dost, düşman, besin sağlama, vs.) bağlantılarını, ilişkilerini düzenlemek durumundadır.
Beyin dediğimiz organın bazı kısımları, biz uyurken de çalışmak zorundadır, çünkü, vücudumuzun çoğu hücreleri geceli gündüzlü çalışırlar. Hücrelerimizin istekleri sürekli olarak beyine iletilir, beyin de bu istekleri değerlendirip, ona uygun çözümler tasarlar. Bir örnek verelim: Yatmadan önce çok su içen bir çocuğun idarar torbası, uykunun en derin anında dolarsa, idrar torbası hücreleri, zor durumda olduklarını, ve boşalmaları gerektiğini beyne bildirir. Beyin bu mesajları, beyindeki ilgili diğer merkezlere gönderir ve gerekenin yapılmasını ister. Uyku durumu, beynin dış (cortex) kısmındaki  hareket ve duygu organlarımızı kontrol eden sinir hücrelerinin faaliyetlerinin sınırlandığı bir durumdur. Yani, buradaki hücrelerin şalterleri kapatılmış gibidir. Şimdi, dinlenme durumundaki bu beyin hücreleri, uyandırılıp, duyu ve hareket faaliyetlerinin tekrar başlatılması istenir. Eh, bu hücreler yeterince duyarlı ve hassas değillerse, veyahut yeterli sorumluluk duygusu taşımıyorlarsa, uyanmayıverirler! İşte bu durumda, beyin, "Üst sistem olan bize" bir 'senaryo' düzenler: Çocuk güya kalkmıştır, tuvalete gitmiştir, ve ... Evet sonrası malum! Ve de işte bir rüya!
"Ben veya biz" dediğimiz düşünen bir yaratık olarak bizler, beyin hücreleri donanımımızdan ibaretiz. Bu gün, bir insanın kalbi veya böbrekleri değiştirilebilir veya bir makina onların yerine konulabilir; kol veya bacaklarımız kesilip, yerine yapay uzuvlar takılabilir; karaciğerimiz, mide ve bağırsaklarımız vs. gibi, beyin haricinde tüm diğer organlarımız değiştirilebilir veya biz, onlarsız yaşayabiliriz; ama beynimizin bir parçası bile hasar görse, artık, "biz bizlikten" çıkarız! Deliririz, saçmalamaya başlarız, kişilik değiştiririz, çevremizdekileri tanımayabiliriz, kendi geçmişimizi bile unutabiririz, vs. vs.. Görüleceği üzere, 'biz beyiniz'. Siz bakmayın, heyecanlandığınız veya koştuğunuz zaman kalbinizin 'küt küt' atmasına, o sadece bir pompadır; diğer organlar fazla enerji (yani yakıt) isterlerse, o zaman kalbiniz pompalama işlemini hızlandırır. Geceleri heyecanlı bir rüyadan sonra da kalbiniz çok atar, ama o enerjiyi harcayaayan, yani çalışan, düşünen, hayaller kuran, planlar yapan, beyindir!  Sinir hücreleri arasında çeşitli iyon alışverişleri ve elektrik akımları vardır; hem de bir elektrik kablosundakinden çok daha karmaşık akım ve etkileşimler, beyin hücreleri arasında sürekli olarak olmaktadır. Yani 'ruh' dediğimiz bilinçli varlığımız, beynimizin bir fonksiyonudur. İçinden elektrik geçen bir kablonun çevresinde elektromanyetik alanlar oluşturulması gibi, ruh, beyin hücreleri arası etkileşimlerin oluşturduğu bir 'düşünsel alandır'. 
Özetle: İnsan, yaklaşık 60 trilyon bireyden oluşan bir hücreler kolonisidir. Bu 60 trilyon hücre, çeşitli uzmanlık alanlarına göre, çeşitli organlar altında guruplaşmışlardır. Herbiri başlıbaşına bir canlı olan bu tek hücreli bileşenlerimizin, birbileriyle ve dış ortamla (dünya) ilişkilerini sağlamak  ve düzenlemek amacıyla ise, özel bir organ geliştirilmiştir. Bu organ beyin ve sinir sistemidir. Beynin görevi, bizleri oluşturan organlarımızın, dolayısıyla hücrelerimizin, sorunlarına çözüm bulmaktır. Beyin bir 'sorunlara çözüm merkezidir'; o, her ne şekilde olursa olsun, her şeye bir çözüm önermek zorundadır. Rüyalarımız, beynimizin uykudaki çözüm araştırma faaliyetlerini oluştururken, uyanık durumda da, beynimiz, çeşitli hayaller, tasarımlar kurarak, çeşitli sorunlarımıza birer çözüm arar. Her beyin, kendi bilgi düzeyine göre bir çözüm şekli geliştirebilir. Bu aynen, 'körlerin bir fili tanımlamasına' benzer. Filin hortumunu yoklayan kör, fili hortuma benzetir; bacağını yoklayan, bir ağaç gövdesine benzetir; kulağını yoklayan ise, etli bir yaprağa benzetir. Başka türlü olması beklenemez, çünkü onların beyinlerinin dış dünyayla bağlantısı, ancak bu kadarlık bir yoruma uygundur.
Hücresel düzeydeki hayatta, hücre, bünyesine ters bir ortamsal faktöre uyum sağlamak için, ona uyum sağlayacak yeni bir protein geliştirmeye çalışır; yani hücre kendini ortama uydurur. Örneğin çeşitli bakteriler veya mikroplar, insanların onları öldürmek için kullandıkları çeşitli ilaçlara karşı, bir kaç nesil sonra, bağışıklık kazanırlar, ve artık o ilçlardan etkilenmezler. Birer hücreler kolonisi olan hayvanlarda (ve de insanda) da, bünyeyi oluşturan organların birinde, ortamsal değişikliklere uyum sağlamaya yönelik  hücre içi değişimler, yeni protein oluşturma çabaları, aynen tek hücreli canlılardaki gibi sürmektedir; yani herhangi bir zehirli veya bilinmeyen yeni bir maddeye uyum sağlayabilmek için, o organın hücreleri sürekli uğraşırlar, ve uyum sağlayacak bir protein geliştirirler. Organ içindeki hücrelerde geliştirilen bu uyum sağlayıcı yeni proteinin, tüm bünye için, daha sonraki nesillerde de otomatik olarak kullanılabilecek bir şekle dönüştürülmesi, yani genetik olarak kalıplaştırılması, bir kaç nesil sürmektedir.  Bu süre, canlının organizasyon düzeyine bağlı olarak değişmektedir; kurtçuk tipli basit hayvanlarda, 3-4 nesil (yıl) olabilen bu süre, tavşan gibi daha gelişmiş hayvan sistemlerinde, bir kaç yüzyıl sürebilmektedir (Levinton, 1992).
Toplumsal hayat tarzında da, toplumlar, değişen dünya koşullarına uyum sağlayabilmeleri için, bireylerin buldukları çözüm yollarının, toplum için  yararlı olup olmadığını, deneme- yanılma yöntemiyle sınaması gerekir. Bir toplumun, bireylerden biri tarafından önerilen bir çözüm yolunu, hiç bir denemeye tabi tutmadan, sırf  eski gelenek ek ve göreneklerine ters düştüğü için peşinen reddetmesi, o toplumun, değişen dünya koşullarına uyumu yitirmesi, dolayısıyla, yavaş yavaş yok olmaya başlaması demektir. Bu davranış, geri kalmış toplumların, en belirgin tolumsal hastalık türünü oluşturur.
Hücre - İnsan ve İnsan - Toplum İlişkisi
Bizleri oluşturan bu yaklaşık 60 trilyonluk minicik hayvancıkla, bir üst sistem olan vücudumuz arasındaki ilişkiyi bir kaç örnek üzerinde gösterelim: Aynen bir kentsel üst toplum ile, bu kentsel toplumu oluşturan bireyler veya aileler arasındaki ilişki gibi, bizleri oluşturan hücreler ile vücudumuz arasında da ilişkiler vardır. Kentsel bir toplumda, her ailenin bir evi vardır; bu evin suyu, kentsel bir su şebekesi ile tüm evlere bağlanır; isteyen istediği kadar suyu musluğu açarak alır kullanır. Vücudumuzda da, bizi oluşturan hayvancıkların (hücrelerin) birer duvarı (yani evi) vardır; vücut ise, tüm hücrelere kan damarları şebekesi ile, onların ihtiyaç duyduğu su, şeker, tuz gibi maddeleri bu şebeke yardımı ile dağıtır; kan hücrenin içine giremez; hücre, evinin duvarında musluk yerine geçen gözenekler açarak, ihtiyaci olan su, şeker, tuz, vs. gibi maddelerden gerektiği kadar alır. Ama hücrenin içinde kan yoktur!
Kan ve diğer vücut dokusu sıvıları, vücut üst sisteminin, kendisini oluşturan hayvancıkların bir toplum olarak bir arada yaşayabilmelerini sağlayabilmek için oluşturduğu toplumsal bir araçtır! Dolayısıyla, kan ve diğer vücut sıvıları, hücre dediğimiz hayvancıkların  doğal yaşam ortamlarını, yani kolonileşme evresinden önceki yaşam koşullarına uygun bir ortamı yansıtmak zorundadırlar: Yani, tek hücreli yaratıklar, sulu veya sıvı ortamlarda yaşadıklarına göre, koloni yaşamında da, onların çevrelerini, gerektiği kadar uygun sıvı ile donatmak zorundadırlar! Hücre dediğimiz hayvancıklar, bu vücut sıvıları ile dokanak halinde olduklarından, vücut sıvısının bileşimi, bu hayvancıkların davranışlarını, dolayısıyla yaşam tarzlarını, aşırı şekilde etkilerler. Şöyle ki: Söz gelimi,  ishal, aşırı terleme vs. gibi nedenlerle, vücut çok su kaybetmiş, dolayısıyla, kandaki tuz oranı hücre içlerine oranla artmış olsun; bu durumda, hücreler içindeki yoğunluk, dışarıya oranla az olacağından, hücre içindeki su denge sağlamak için dışarı sızmaya başlar. Sonuç: Hücreler büzüşmeye başlarlar, canlı sararıp solar, neredeyse bir deri, bir kemik kalır. Tersi durumda, yani kandaki yoğunluk, hücre içindeki yoğunluktan az olursa, bu durumda da, su yine yoğunluğu çok olan tarafa doğru sızmaya çalışacağından, vücut sıvısındaki sular, hücrelerin içlerine girmeye başlarlar, yani hücreler şişerler. Sonuç: Ödem dediğimiz doku şişmesidir.
Vücudumuzu oluşturan bu hayvancıkların alışkın oldukları ortamsal koşulları sürekli olarak yaklaşık  sabit tutabilmek için, böbrek gibi özel organlar türetilmiş, ve bir çok hücre bu iş için görevlendirilmiştir!
 Vücut sıvımız olan kan ile, vücudun oluşumunda çatı görevi gören hücreler, içlerindeki çeşitli maddelerin yoğunlukları açısından dengede olmak zorundadırlar. Bizler, gerek yanlış beslenme, gerek vücut toplumunun kurallarında hücreler arası karşılıklı anlaşmayı engelleyecek tutarsızlıklar veya çelişkiler olması nedeniyle, vücudumuzdaki bazı hücre guruplarının, görevlerini vücut toplumu kuralları gereğince yerine getirmemeleri sonucu, vücut sıvısı kandaki çeşitli maddelerin (tuz, yağ parçacıkları, hücre dediğimiz hayvancıkların diğer atık maddeleri, vs.) yoğunlukları artarsa (örneğin böbrekdeki hayvancıklar görevlerini gereği gibi yapamazlarsa), vücudumuzun diğer yörelerindeki (hayvancıklar) hücreler de kandaki bu dengesizlikden etkilenip, onlar da o maddelerce yoğunlaşmak zorunda kalırlar. Yani, kısaca, böbrek hayvancıkları kandaki fazla tuz, vs.yi süzüp idrarla dışarı göndermezlerse, vücudun diğer hayvancıkları da bu aşırı tuzlu vücut sıvısı ile dokanak halinde olduklarından, kandaki bu fazla tuzlu ortama, onlar da kendi içlerinde aynı yoğunluğu sağlamaya yönelik bir davranış içine girerek, uymak zorunda kalırlar.  Fazla tuz, fazla su gerektirdiğinden, aşırı oranda su emerek şişmeye başlarlar. Bir veya birkaç organın tüm hücrelerinin aynı şekilde davranmaları sonucu, o vücut organları şişerler ve patlayacakmış gibi gerginleşirler.  İşte size "ödem" denilen bir hastalık! Şişen organ bacağınız olabilir, ama asıl "hasta" olan  bacağınız değil, kanı temizlemekle görevli olan hücrelerdir. Suç bu hücrelerimizin de olmayabilir; vücut programında (beyindeki hücrelerde depolanan bilgilerde) hücrelerin doğasına uymayan bilgiler varsa, veya farklı hücreler tarafından  farklı yorumlanabilecek bilgiler varsa, hücreler arası uyumsuzluk ve anlaşmazlık sonucu, vücut dengesi bozulur; ve sonuç olarak her hücre kendi başının çaresine bakmaya kalkacağından, birbirlerini karşılıklı olarak rahatsız etmeye başlarlar. Aynen toplum kurallarının işlemediği insanlar arası yaşamda olduğu gibi!
Başka bir örnek verelim: Vücut hayvancıkları arasındaki iletişim ve haberleşmeyi sağlamak için, sinir sistemi dediğimiz haberleşme ve iletişim ağı kurulmuştur. Bu, günümüz toplumlarının posta, telefon,  veyahut uydu kanallarıyla haberleşmesine denk gelir. Sinir hücreleri dediğimiz yeni oluşturulan bu yaratıkların herbiri, binlerce uzantı oluşturarak vücudun diğer hayvancıkları ile, ve de birbirleriyle, bağlantı sağlamışlardır ve kendi aralarında da bir bilgi depolama ağı (beyin) oluşturarak, diğer hayvancıklardan gelen istekleri kaydedip, vücudun dış dünya ile olan ilişkilerini de değerlendirerek, tüm koloni bireyleri arasında eşgüdümü ve işbirliğini sağlarlar. Bunun için, hücreler arası haberleşme sistemleri geliştirilmiştir. Örneğin, vücudun bir yeri yaralandığında, vücut sıvısı dışarıya akıp kaybolmasın diye, derhal kan hücrelerine emir verilir, ve kan hücreleri kan levhacıkları oluşturarak, yaranın olduğu yere yığmaya başlarlar; birbirlerine yapıştırılan bu kan levhacıkları, kısa sürede vücut sıvısının dışa akmasını engellerler ve yarayı geçici bir süre için kapatırlar. Bu arada, yaralanan organın (deri, damar, bağırsak, vs.) hücrelerine haber verilerek, yaralanan yerde tamirat yapmaları bildirilir; buradaki hücreler hemen çoğalmaya başlayarak, eskiyen hücreleri yok edip, onların yerine yenilerini yerleştirip, yarayı tamir ederler; sonra da üzerindeki donmuş kan levhacıkları koparılıp, doku eski haline dönüşür. Karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğinin, toplumsal bazda bir örneği! Ancak, hücreler arası anlaşma ve heaberleşme sistemi bazen tam kusursuz işlemez. Örneğin, sürekli stres korku, heyecan, aşırı sevinç, vs.) altında yaşayan bir insanda, kalp hop oturup, hop kalkar. Böyle bir insanın damarlarının çevresindeki kas hücreleri, kalbin bu değişik pompalama hızlarına uygun olarak, bazan çok kasılmaları ve damarı daraltmaları, bazen ise tamamen gevşemeleri ve damarı genişletmeleri gerekir. Bir santimlik bir damar borusu boyunca binlerce hücre yan yana dizilmiş olarak işbaşındadırlar. Örneğin damar daraltılacağı zaman, aynı yönde ard arda dizili olan kas hücrelerinin eşgüdümlü ve uyumlu olarak aynı oranda kasılmaları gerekir. Bazıları az kasılır, bazıları çok kasılırsa, damarda yırtılmalar olur. Bu hücreler arası eşgüdüm noksanlığının ilk sonucudur. Bunun üzerine, vücudun genel eşgüdüm merkezi (beyin ve onun sinir hücreleri) derhal kan hücrelerine haber salarak, yırtılan yere kan levhacıkları depolamasını ister. Kan hücreleri görevi yerine getirmeye başlarlar. Bazen kan hücreleri de aşırıya kaçıp, gereğinden fazla kan levhacığı (kan pıhtısı) oluştururlar; bu defa damarda tıkanmalar başlar. Bu hücreler arası karşılıklı anlaşmada bir başka aksaklıktır. Bu ve buna benzer tipte hücreler arası anlaşmazlıklar nedeniyle, insanlarda en sık görülen hastalık türleri ortaya çıkar: Damar sertliği, kalp yetmezliği, yüksek veya düşük tansiyon, vs.. Bazen de "bizler" vücut olarak, yanlış beslenme ve diğer kötü alışkanlıklar nedeniyle, hücreler arası anlaşma sisteminde bozukluklara yol açarız: Örneğin bol yağlı yiyecekler yiyerek, hücre dediğimiz hayvancıklarımızın fazla gelen yağları bir yerlerde depolamalarına, dolayısıyla hücreler arasındaki iletişimde zorluklara neden oluruz; sigara içerek, hücrelerimizi, doğalarına uygun olmayan nikotin gibi maddelerle karşı karşıya bırakırız. Bu gibi, hücrelerin doğal sistemlerine uymayan maddeler, her hücrede başka başka yorumlanacağından, hücreler arası davranışlarda uyumsuzluklar başlar, dolayısıyla eşgüdüm bozukluğu ortaya çıkıp, çeşitli rahatsızlıklar doğar.
Kısa ve öz bir ifadeyle, şunu belirtmek yeterlidir: İnsanların hastalığı, ya kendini oluşturan hücrelerin çeşitli nedenlerle kendi aralarında birbirleriyle anlaşamamalarından kaynaklanır, ya da, vücuda dışarıdan sızan yabancı hücrelerle, vücut hücreleri arası savaşlaradan kaynaklanır. Yukarıda verilen örnekler, vücudun kendi hücreleri arası uyumsuzluklardan kaynaklanan hastalıklara örnekti. Sımdi de, dışarıdan sızan yabancı hücrelerle vücut hücreleri arası savaşlara örnek olarak da, sıtma, çiçek, grip, kuduz, tifo, verem, çeşitli çocuk hastalıkları, vs., yanı sıra, çağımızın çaresiz hastalığı olan AIDS verilebilir. Bu hastalıklarda, ya bir virüs, ya bir bakteri, ya bir başka tür tek hücreli canlı vücuda girer. Vücuda girişinden sonra, ya vücut içindeki belirli tür hücrelerin içlerine girip, onları içten kemirip, onların ölümlerine neden olurlar; veyahut, hücreler arası sıvı ortamlarda yerleşip diğer vücut hücrelerinin besinlerine ortak olmaya kalkarlar veyahut başka türde zararlara yol açarlar. Bu durumlarda, vücut dediğimiz hücreler kolonisinin "güvenlik güçleri" (akyuvarlar) ile bu yabancı hücreler arasında savaş çıkar (bu savaşın sonucu olarak da, genellikle ateşimiz yükselir!). Bu savaşta, hücreler birbirlerini karşılıklı kimyasal enzimler salgılayarak etkisiz hale getirmeye çalışırlar, vs.. 
Son bir örnek olarak, bazı hücrelerin "egoist" davranışlarını verelim:
Vücudumuzu oluşturan 60 trilyonluk hayvancıkların herbirinin kendi "beyinleri" vardır. Kromozom iplikcikleri üzerinde, o hücrenin tüm soy geçmişi süresince edindiği deneyimler, A (adenin), T (timin), C (citosin), G (guanin) denilen nükleotidler aracılığıyla kaydedilir. Yeryüzünde yaşayan tüm canlıların çevreleriyle ilişkileri sonucu edindikleri tüm deneyimler, bu dört harf ile oluşturulan çeşitli sözcük kombinasyonları ile ifade edilir ve bunlara gen denilir. Ve de tüm bu deneyimleri ifade eden bilgiler (genler), iplikcikler üzerinde birbirleri ardına dizilerek saklanıp, en değerli miras olarak, nesilden nesile aktarılır. Yani sözün kısası, bizleri oluşturan 60 trilyonluk hayvancığın herbirinin kendine ait bir "beyni" vardır ve bu beyinden alınacak yönlendirmelere göre davranırlar ve yaşarlar; bu onları etkileyen birinci derecede etkili kuvvet türüdür. Bunun haricinde, koloni halinde yaşam tarzını benimsemiş, yani toplumsallaşmayı benimseyip, bunu da kromozomlarına kaydetmiş hayvancıklardan olmaları nedeniyle, bizleri oluşturan bu hücrelerimiz, yeni oluşturulan bir ortak organ (beyin ve sinir hücreleri ağı) ile birbirleriyle bağlantılıdırlar ve ortak işlerinde bu iletişim ve haberleşme sistemini kullanırlar. Yani kısaca, bizleri oluşturan vücut hücreleri veya hayvancıklar, hem kendi çıkarlarını ve kendi kişisel hayatlarını gözetecek şekilde, hem de ait oldukları toplum (vücudumuz) çıkarlarına ters düşmeyecek şekilde programlanmışlardır; yani iki farklı kuvvetin etkisindedirler. Bazı durumlarda, bazı hayvancıklar, sadece kendi çıkarlarını düşünüp, ait oldukları toplum (vücut) çıkarlarına zarar verecek şekilde davranmaya başlarlar; aşırı çoğalmamaları, aşırı nüfus kalabalığı yapmamaları gerekirken, çevrelerine kulak asmaksızın, vücudun besininin büyük kesimini kendilerine çekip, ha bire çoğalırlar; kendi soyları gittikçe artar ve büyük bir "ur" oluştururlar. Bu arada, bu aşırı çoğalmaya katılmayan ve vücut düzenine sadık kalmayı sürdüren diğer vücut hayvancıkları, komşularının bu aşırı çoğalmalarından ve büyümelerinden rahatsız olurlar ve zarar görürler. Hem de öylesine zarar görürler ki, artık vücut sistemi içinde yapmaları gereken görevleri yapamayacak duruma düşerler ve vücut dediğimiz hücreler toplumu artık toplum olma özelliğini yitirmeye başlar ve giderek zayıflayıp dağılır.  Yani vücut (hüce toplumu) ölür! Vücudun ölüp, toplumsal sistemin dağılmasıyla besin kaynakları kesilen kanserli hücre odakları da elbette sonuçta yok olup giderler; ama olan tüm topluma olur! Bu, toplumsal düzene uymayan ve bencilliklerine gem vuramayan toplum bireylerinin (hücrelerin) oluşturduğu bir hastalıktır. İnsan toplumlarında da, sadece kendi soyunun veya yandaşlarının çıkarlarını gözeterek, onların gelişmlerini destekleyip, diğer toplum bireylerinin gelişmelerine engel olmak, aynen kanserli hücre davranışına benzer: Toplumsal düzen, tolumsal bağlar zayıflar ve bozulur. Dolayısıyla, vücut içerisindeki kanserli bir hücre ne ise, sadece kendi çıkarlarını düşünüp, diğer insanların, dolayısıyla toplumun, çıkarlarına zarar veren insan (veya dernek, örgüt, devlet, vs.), onlar da aynıdır: Toplumun kanser odaklarıdırlar!
Hücre toplumları dediğimiz hayvanlarda, boyut kavramı veyahut yaşam ortamları boyutu, hücresel düzeye göre çok çok büyümüştür. Şöyle ki: Hücre dediğimiz hayvancıklar için yaşam ortamı, içinde bulunup besin sağladıkları milimetre veya santimetre ile ölçülüp değerlendirilebilen bir büyüklüktedir. Yani onların "dünyası", milimetre - santimetre boyutludur! Hayvan dediğimiz hücre kolonilerinde ise, milyonlarca hücre birlikte yaşadıklarından, oluşturulan hayvanın büyüklüğü santimetre - desimetre ölçeğinde olmasına karşın, bu hayvanların yaşam ortamı boyutları, kilometrelerle, hatta binlerce kilometreyle ölçülür! Bir arı, kilometrelerce uzaklara uçup, akşama yuvasına geri döner; böylesine devasa boyutlu bir yaşam ortamı vardır. Milimetre boyutlu bir karınca, kilometreye varan uzaklıklara gidip besin toplamaya çalışır.
 Onların bu büyük ölçekli dünyalarında, her defasında aynı yöreleri ve yuvalarını tekrar bulabilmeleri için, "özel organlar" geliştirmeleri gerekir. Bu organlar ise, bazı hücrelerin özel bir şekilde kendi aralarında örgütlenmeleri ile sağlanır. Örneğin Güneş ışığının polarizasyonu ve zaman içinde yön değiştirmesinin ölçülüp hesaplanarak, gidilen yolların ve yönlerin hesaplanması, tek tek hiç bir hücrenin başaramayacağı bir görevken, hayvan  dediğimiz hücre toplumunda, bir çok hücrenin bu amaçla bir araya getirilip, kendi aralarında örgütlenmeleri sonucu, böylesine karmaşık ölçümleri ve hesaplamaları yapabilen bir sistem oluşturulabilmiştir!
Kaya çatlakları veya kovuklarında yaşadıklarından, depremlerden en çok zarar görmeleri nedeniyle, deprem öncesi titreşimleri algılayabilecek hücre örgütlenmelerini gerçekleştirebilmiş canlıların (yılanlar, fareler, vs.) bulunması, hücreler arası örgütlenmenin ne kadar çeşitli türlerde olabileceğinin bir başka örneğidir.
Hücreler arası örgütlenmeye bir diğer güzel örnek dilimizdir: Dilimizin üzerinde farklı farklı yerlerde farklı duyarlıkları olan hücrelerin yerleşik olması; her bir hücrenin algıladıkları farklı yoğunluklu mesajların tümünün ortak olarak bir başka hücreler gurubunda değerlendirilmesi sonucu, acı, tatlı, tuzlu, vs. gibi çeşitli duyuları, ancak hücreler toplumu olarak duyumsayabiliriz. Dilimiz üzerindeki hücrelerin herbiri kendi başlarına birer farklı yaratık olduklarından,  algılama ve duyumsama nitelikleri de farklı farklıdırlar; ve bu nedenle, dilimizin ucuyla tatlı ayrımları yapılabilirken, arka kısımlarıyla acılı tad duyuları gerçekleştirilir.
Bizleri oluşturan hücreler veya hayvancıklarla, diğer hayvanları oluşturan hücreler (hayvancıklar) arasında çok büyük fark yoktur. Bunun en güzel delili, kullandığımız ilaçların önce hayvanlar üzerinde denenip, onların hücrelerinin tepkilerine göre, sonra bizlerde de uygulanmasıdır. Hayvanlar üzerinde saptanan etkiler, genellikle insanlarda da aynı şekilde gözlenebilmekte, ve bu sayede, hayvanlar üzerinde yapılan ilaç denemeleri sayesinde, bir sürü insan hastalığı tedavi edilebilmektedir.
Sözün kısası, tek tek hücreler olarak, en basit hayat birimi olan hücreler (veya temel hayvancıklar), basit hayat fonksiyonları dışında bir şey yapamazlarken, onların örgütlenmeleri ile oluşturulan organlar, karmaşık ölçümler ve hesaplar yapabilen aygıtlar olarak hayatın boyutlarını genişletmekte, hayvanlara yeni hayat ortamları, yeni ufuklar açmaktadır.
Aynı durum insan toplumları için de geçerlidir: Tek tek hiç bir insan, ne bir radyo, ne bir televizyon, ne bir motor, ne bir uydu yapabilir; ama, çeşitli meslek dallarına mensup insanlar, aralarında örgütlenerek, karşılıklı iş birliği ve dayanışma içinde, tüm bu karmaşık aygıtları yapabilmiş, toplum hayatına yeni boyutlar, yeni ufuklar açabilmişlerdir. Ama, bunu yapabilenler, duygusal olarak kafalarındaki kalıplaşmış önyargılarla hareket eden insanlar değil, sadece bigi ve mantıklarına güvenerek bu işe kalkışanlardır; bu işbirliğini gerçekleştirenler, beyinlerindeki ve bedenlerindeki güçlerine uygun bir uğraşı meslek edinmiş, karşılıklı olarak birbirlerine güven duyan ve birbirlerinin yaptıklarını baltalamaya çalışmayan insanlardır. Kısacası, bu tür insanlar, toplumsallaşmayı benimseyen insanlardır, bunlara, basit bir tanımla, "aklına güvenen ve kullanan insanlar" denir. Ancak "akıllılar" birlik ve bütünlüğe yatkındırlar. "Gerçek toplumsal hayat" denilen ve doğal sisteme uygun bir gelişimi yansıtan bu ideal sistemde, insanlar ırklarına, renklerine, inançlarına göre değil, sadece ve sadece, iş ve mesleklerindeki başarılarına ve de karşılıklı işbirliğine ve dayanışmaya yönelik uyumlu davranışlarına göre değerlendirilirler!
Hayatın çeşitli boyutları vardır: Her bir hücremizin kendilerine has özel hayatları (hücresel ölçekte hayat); insanın sadece kendini dikkate alarak yürüttüğü bireysel hayat; sadece kendini ve ailesini düşünerek sürdürdüğü hayat; kendini + ailesini + diğer kentdaşlarını birlikte düşünerek sürdürdüğü hayat; bunlara ek olarak tüm yurdunu da dikkate alarak sürdürdüğü hayat; ve nihayet tüm bunlara ek olarak, dünyadaki tüm insanların birbirleriyle uyum içinde oldukları, dünya ölçeğinde huzurlu ve rahat bir yerküresel hayat! Her bir insanın hayat tasarımının boyutu, kafasındaki bilgi düzeyine göre, yukarıdaki hayat sistemlerinden birine kadar ulaşır; ama asıl hedef, tüm insanları yeterli bilgi ile donatarak, en geniş boyutu ile hayatı tasarlayabilmelerini sağlamaktır.
Hücreler kimyasal bir dil konuşurlar; her iyon, her molekül onlar için belirli bir anlam taşır. İşte, günümüz bilim adamları, yoğun laboratuar çalışmaları ve diğer gözlemlerle, hücreler arası bu dili çözmeye, onları anlamaya çalışmaktadırlar. Bu alanda biraz yol alınmış olunmasına karşın, daha çözülecek çok çok sorunlar vardır. Hücreler arası anlaşma sisteminin çözülmesi, bizlerin hayatında bir çok şeyi değiştirecek, yeni ufuklar açacaktır. Hücrelerden oluşan hayvan kolonilerinde, yaşamın boyutu büyüdüğü için, hücreler arası anlaşma yöntemi olan kimyasal dile, bir başka anlaşma sistemi daha eklenmiştir: Bu, fiziksel bir yöntemdir, ve daha çok elektrik akımları ve diğer titreşim sistemleri ile sağlanır. Hayvanların oluşturdukları kolonilerde (arı, karınca, veya insan toplumlarında) ise daha başka türde fiziksel yöntemler, örn. çeşitli ses veya radyo dalgaları, kullanılarak, koloni bireyleri arasında haberleşme ve iletişim sağlanmıştır. 
Sonuç: Hayatı çeşitlendirmenin, renklendirmenin, zenginleştirmenin ve de kolaylaştırmanın tek yöntemi, toplumsallaşmaktır; yani, her insanın yeteneklerine uygun bir iş veya mesleğe sahip çıkarak, diğer iş kollarındaki vatandaşlarıyla, karşılıklı işbirliği ve dayanışmaya girip, hayat koşullarını daha verimli hale getirmeye çabalamasıdır! Ve artık "vatan" tüm dünyadır, çünkü bugünün teknolojik seviyesi ile, dünyanın her yeriyle anında haberleşebiliyoruz; sabah kahvaltısını bir ülkede yapıp, bir başka ülkede öğle yemeği yerken bir iş görüşmesini halledip, akşama bir başka ülkede bir başka sorunu çözüp, dünyanın çevresinde bir tur atarak, ertesi sabah ayrıldığımız ilk noktaya dönebiliyoruz; bir kardeşimiz Avrupa'da, diğer kardeşimiz Amerika'da, bir başkası Asya'da yaşayabiliyor; uydu kanallarıyla, dünyanın neresinde ne olduğunu anında öğrenebiliyoruz;  öyleyese, artık "vatan" sözcüğünün anlamı da genişlemiş oluyor, çünkü bizler artık başka yerleri  de düşünüp, oraların havasını, suyunu, ekmeğini yiyor, oralarda yatıp kalkabiliyoruz! Bir ülkedeki bir çevre kirliliği, sadece o ülkede kalmıyor, diğer bütün ülkelere yayılıyor; yani, dünyanın en öte noktasındaki bir olay, bizim bulunduğumuz yeri de etkiliyor; öyleyse biz hepimiz aynı "gemideyiz" ve bu gemi bizlerin "ortak vatanıdır"!
Şimdi, çağdaş bilimsel bulgular ışığında, "hayat nedir" sorusuna yanıt arayalım.
Hayat nedir?
Bu çok zor ve karmaşık bir konu ve soru. İnsanlar asırlar boyu bu soruya yanıt aramaktalar.
Çok Zor Bir Sorun Nasıl Çözümlenir?
Karmaşık bir konu veya soruyu  çözüp anlayabilmek ve anlatabilmek için, onu daha küçük parçalara ayırıp, önce o parçaları tek tek çözüp, sonra bu parçalardan giderek, asıl problemi çözmek gerekir. Hayat kavramı da bu tür karmaşık sorunlardan biridir. Öyleyse, önce bu kavramı biraz parçalara ayıralım:
Canlı nedir, cansız nedir? Sınır nereye konulabilir?
İnsanların zeka ve bilinç düzeyi zaman içinde değişime uğrar mı? Atalarımız ne kadar akıllıydılar?
"İnsanlık derecesi" ne demektir? Dünyaya ve hayata bakış açımız, ne derece gerçek verilerle uyumludur, veya ne derece hayali varsayımlara dayalıdırlar? Einstein, Kant, İbnisina, Yunus Emre gibi insanlarla, Amazon veya Avusturalya yerlileri arasında insanlık derecesi açısından ne kadar fark vardır? Bir toplumdaki insanları, insanlık derecesi açısından guruplara ayırsak, en aşağı derecedeki insan ile, en üst derecedeki insan arasında ne kadar fark vardır? Bu farklar neden vardır?
İnsan, hayvanlardan tamamen farklı kutsal bir yaratık ise; kendisini bir başka insanın emirleri altına vererek, tabi olduğu insanın (kral, sultan, ağa, şeyh, bir mafya babası, v.s.) emirlerini hiç düşünmeden yerine getirmek üzere başkalarına işkenceye ve öldürmeye varan işler yapan insanların kutsallığı nerede? Böyle insanların, vahşi hayvanlardan farkı ne? Evcil bir köpek veya başka bir hayvan ile, "böyle bir insan" arasındaki bilinç veya ruhsal fark mı daha büyüktür; yoksa "böyle bir insan" ile, Kant, Goethe, Mevlana, veya Hayyam arasındaki bilinç veya ruhsal fark mı daha büyüktür? Yani, "böyle insanlar" hayvanlara mı daha yakındır, yoksa yukarıda örnek olarak gösterilen "aydın, erdemli, bilgili, uygar" tipli insanlara mı daha yakındır? Öyleyse, insanlarla hayvanlar arasına nasıl ve neye göre bir kesin sınır çekilir? Böyle kesin bir sınır olabilir mi?
Hayat sadece bizim dünyamızda mı var, yoksa başka gezegenlerde de olabilir mi?
Dünyamızdaki hayat ne zamandan beri var? Her zaman bugünkü durumuna benzer bir hayat mı vardı, yoksa eskiden daha farklı bir canlılar dünyası mı söz konusuydu?
Yeryüzünde canlı yaratıklar toplulukları zaman içinde değişim gösteriyorlarsa, bunun nedenleri nedir? Yeryuvarında neler zamanla değişime uğrar?
Hayatla enerji arasında bir ilişki var mı, varsa nasıl?
Hayatla kimyasal element kombinasyonları arasında bir ilişki var mı?
Bir insanın içinde yaşayan özel bir "ben" mi var, yoksa, içimizde yaşayanlar hücreler mi?
İçimizde gerçekte yaşayanlar hücreler ise, bu hücreleri bir arada olmaya zorlayan güç nedir?
İnsanlar da, diğer gelişmiş canlılar gibi, belirli ortamlara ve koşullara uyum sağlamak üzere oluturulmuş özel hücre kümeleşmeleri iseler, bu hücre toplumları birbirleriyle bir iletişim ve ulaşım sistemi oluşturmuşlar mıdır? Birbirleriyle nasıl haberleşirler, nasıl alış-veriş yaparlar? Biz insanlar, bizim içimizde birbirleryle "konuşan veya iletişim kuran" bu hücrelerin "konuşmalarını" fark edebiliyor muyuz?
Bir insana damarından serum bağlanıp, bu serumla birlikte, değişik aralıklarla, endorfin, amfetamin, oksitosin, vs. gibi vücudun yabancısı olmayan değişik hormonlar verilse, kişinin davranışları ve düşünceleri nasıl değişim gösterir? Neden?
Bitki, hayvan, insan gibi bir canlıya canlılık veren, içlerindeki özel bir "ruh" mudur, yoksa, o canlıyı oluşturan hücreler arası etkileşim midir?

Tüm bu soruları, birbirleriyle çelişmeyecek şekilde yanıtlamak için, biyoloji, fizik, kimya, astrofizik, jeoloji, paleontoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, anatomi, nöroloji, fizyoloji, arkeoloji, vs. gibi bir çok bilim dalının ana hatları konusunda sağlam bilgilere sahip olmak, ve bu bilgileri birbirleriyle uyum sağlayacak şekilde birleştirerek, ortak bir görüş oluşturmak gerekir ki, buna felsefe de denilir.
Felsefe, çok eskiden beri var olan bir bilim dalıdır. Ancak, eskiye doğru gidildikçe, insanların bilgi dağarcıkları da gittikçe azalmaktadır, dolayısıyla, eski filozofların oluşturdukları görüşler, artık bu gün için her yönüyle geçerli olamamaktadır. Dolayısiyle, insanların bilgi düzeyi geliştikçe, yeni yeni yaşam felsfeleri oluşturmaları, yaşam tarzlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Şimdi, önce atalarımızın neleri ne kadar bildikleri ve hayatı nasıl yorumladıkları konusunu irdeleyelim. Bunu saptayabilmek için, nelerin zamanla yeni yeni ortaya çıktığını gösteren bir çizelge hazırlayalım. Örneğin Bilgisayar son 20-30 yılın bir ürünüdür, daha eskiden bilinmezdi; televizyon, son 50 senenin bir ürünüdür, 100 sene önce yaşayanlar böyle bir şeyden habersizlerdi; matbaa son 500 senenin bir ürünüdür, vs.. Bu şekilde sistematik olarak neler ilk defa olarak kullanılmaya başlandı sorusuna yanıt arayarak bir çizelge  hazırlarsak, ortaya şekilde gösterilen tablo çıkar. Bu tablodan çıkartılacak çarpıcı sonuç şudur: Atalarımız, yaklaşık 30 -40 bin yıldan beri hızlı bir şekilde bir şeyler bulmaya, anlamaya, düşünmeye başlamış olmak zorundalar. Yani, insanlığın zeka düzeyi, son 30 -40 bin yıldan beri bir gelişim içine girmiş olmalıdır; daha önceleri ise, bir hayvandan pek farkı yoktur!
Özellikle mikroskop, teleskop gibi aletlerin iki-üç asır önceleri keşfedilip, son 15-20 yıl içinde hızla geliştirilmesi; buna ek olarak, nükleer deney laboratuarları geliştirilip, atom parçacıkları birbirleriyle çarpıştırılarak, maddenin en küçük parçalarına ayrılması sağlanıp, madde ile enerjinin karşılıklı ilişkilerinin ve geçişlerinin saptanması; canlıların asıl temel taşı olan hücrelerin iç işleyişlerinin ana hatlarının ortaya çıkarılması; insan ve hayvanların davranış tarzlarının ve beyin fonksiyonlarının araştırılması ve bunların hücresel davranış usulleriyle ilişki içine sokulması; ve buna benzer diğer yeni keşif ve buluşlar, dünya ve evrendeki temel yapısallaşmanın ve düzenin ana hatlarını ortaya koymuş, eskiden birbirinden ayrı olarak düşünülen "maddi ve manevi değerler sistemlerinin" birbirleriyle ilişkili ve geçişli olduklarını ortaya koymuştur.
Toplumlarımızda yaygın olarak kabul gören "hayat anlayışının" temellerini atan atalarımızın bilgi dağarcıklarında, hücre yoktur, insan bir bütün olarak kabul edilir; yani, atalarımız, hayat hakkında görüşlerini ortaya koyarlarken, tüm bitki ve canlıları, tek bir "can" olarak kabul etmişlerdir. Normal ışık mikroskobu, elektron mikroskobu, tünelleme mikroskobu, mikroskobik atom analiz aygıtı, vs. modern araştırma aletleri gibi güncel teknoloji ürünleriyle, canlı ve cansız maddeleri en küçük parçacıklarına kadar ayırıp inceleme olanağı bulan günümüz bilim adamları, insan, hayvan ve bitki gibi gelişmiş canlıların, tek bir "candan" değil, kendilerini oluşturan hücre sayısı kadar "canlardan" oluşmuş koloniler olarak  görülüp, değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuşlardır.
Durum böyle olunca, atalarımızdan devraldığımız, madde ve ruh farklılığına dayalı "hayat" anlayışımızın da tekrar gözden geçirilip, dünyaya ve hayata bakış açımızın günümüz bilgileriyle uyumlu hale sokulmasını gerekli kılmıştır.
Diğer taraftan, jeoloji, jeofizik, paleontoloji, antroploji, arkeoloji, astrofizik gibi son asırlarda ortaya çıkıp, özellikle son 30-40 yıl içinde hızlı bir gelişim kaydeden yeni bilim dalları, insanın dünyaya ve evrene bakış açısında da köklü değişikliklere yol açmıştır. Bunlar arasında Dünya'mızın ve Evrenin yaşı ve gelişim şekli ön sırayı almaktadır. Günümüzdeki bilgi ve teknoloji düzeyinin  yeterli düzeyde olmaması nedeniyle, Evren konusundaki bilgilerimiz henüz sınırlı durumdadır. Ancak, Dünya'mızı ilgilendirdiği kadarıyla olan ilişkiler açısından, yeterli bilgi vardır ve buna göre, Güneş sistemi dediğimiz, Dünya'mızı ve diğer gezegenleri de içeren sistem, yaklaşık 4.6 milyar yıl önce, Samanyolu Galaksisi içindeki bir süpernovanın (dev yıldızın) patlaması sonucu oluşmuştur. Dolayısıyla, evren, çok daha yaşlıdır, ve şu andaki verilere göre de, 10 milyar yıldan daha yaşlıdır. Kesin olan bir diğer durum da şudur: Evrende, bizim güneş sistemimizin içinde bulunduğu ve milyonlarca başka "Güneş sistemleri" de içeren Samanyolu Galaksisi gibi, daha milyonlarca başka galaksiler mevcuttur. Dolayısıyla, evrende, bizim Dünya'mız gibi koşullara sahip olabilecek daha milyarlarca "dünyalar" mevcut olmalıdır.
Şimdi Dünya'mıza dönelim ve onun üzerinde son 4.6 milyar yılda neler olmuş, onalara bakalım.
. Yeryüzünde Canlı Yaratıkların Ortaya Çıkış Sıralaması
a) Yeryüzünün en eski yaratıkları çekirdeksiz tek hücreliler gurubu canlılardır, yani bakteriler ve mavi-yeşil alglerdir. Bunlar, 4.6 milyar yıllık yeryuvarı tarihinde, 3.5 milyar yıldan beri vardırlar. Sulu ortamlarda yaşamışlardır. Yani Dünya'mızdaki hayat, ilk defa denizlerde başlamıştır!
b) Yeryüzünde ortaya çıkan ikinci kuşak canlılar, yine bir tek hücreli gurubudur; ama bunlar çekirdekli tek hücrelilerdir: Terliksi hayvanı, amip, vs. gibiler. Ve yine sadece denizlerde yaşamışlardır, ve yaklaşık 2 milyar yıldan beri mevcutturlar.
c) Üçüncü kuşak canlılar olarak yaklaşık 700 milyon yıldan beri, sünger, halkalı kurtçuklar, medüzler gibi kolonileşmiş hücre gurupları görünürler. Yine sulu ortamlarda, yani denizlerde yaşamışlardır.
d) Dördüncü kuşak canlılar olarak, midyeler, salyangozlar, istakozlar, derisi dikenliler gibi, sert bir kavkı veya iskeletsi bir çatı oluşturmuş hücre guruplaşmalarından oluşan canlılar gelirler ve yaklaşık 600 milyon yıldan beri vardırlar. Bunlar da sadece sularda yaşamaktadırlar.
e) Beşinci kuşak canlılar olarak, omurgalı canlıların ilk temsilcileri olan balıklar görülürler ve yaklaşık 450 milyon yıldan beri yaşamaktadırlar.
f) Altıncı kuşak canlılar olarak, karalardaki ilk otsu bitkiler gelirler, ve yaklaşık 400 milyon yıldan beri vardırlar. Burada dikkat edilecek husus, hayatın milyarlarca yıldır denizlerde devam ederken, karaların tüm bu geçmiş süresince, çırıl çıplak olduğudur! Dolayısıyla, karasal alanlarda yaşam, denizel ortamlara oranla, çok yeni bir geçmışe sahiptir: Üç buçuk milyar yıllık bir zaman diliminin, sadece 0.4 milyar yıllık bir parçasında; yani karalardaki hayat, tüm hayat filminin, ancak son onda birlik bir parçasınının bir kesimidir.
g) Yedinci kuşak canlılar olarak, amfibia dediğimiz, omurgalıların ikinci dalını oluşturan, semender, kurbağa gibi canlılar gelirler. Bunlar hem karada, hem denizde yaşamaya uyum sağlayacak şekilde donatılmışlardır, ve karalarda bitkilerin oluşumlarını hemen takiben görülürler. Burada da dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Karasal ortamlarda yaşamaya başlayan ilk hayvan gurupları, bu karasal ortama hemen uyum sağlayacak bir donanıma sahip olmadan, hayatlarının bir kısmını hala sularda geçirecek şekilde, bu yeni ortama uyum sağlamaya çalışmışlardır. Çeşitli böcekler, sinekler, kurbağagiller, vs., su içindeki bir hayat tarzından, su dışındaki (karasal ortamdaki hava altındaki) bir ortama geçiş ve uyumun göstergeleri ile donatılmışlardır; sinekler hala sularda yumurtlayıp, larva dönemlerini sularda geçırirler, ve ancak hayatlarının son dönemlerini karalarda geçirirler; kurbağagiller, sularda yumurtlarlar, larva dönemleri sularda geçer, ve hayatlarının geri kalan kısmı yine kısmen sulu ortamlarda geçecek şekilde bir karasal hayata uyum sağlamışlardır.
h) Sekizinci kuşak canlılar olarak, sürüngenler dediğimiz omurgalılar gurubu ortaya çıkmıştır; bunların hem kara hayatına uyum sağlayanları, hem deniz hayatına uyumlu olanları vardır. Yaklaşık 300 milyon yıldan beri yaşamaktadırlar. Dinozorlar dediğimiz hayvanlar, bu sürüngenler kuşağının en şatafatlı döneminin temsilcileridirler.
i) Dokuzuncu kuşak olarak meyve veren bitkiler ve bu meyveleri yiyeceklerden kuşlar gurubu canlılar ortaya çıkarlar; yaklaşık 200 milyon yıldan beri yaygınca görülürler.
j) Onuncu kuşak canlılar olarak, omurgalıların memeliler gurubu gelirler; ve dev sürüngenlerin 65 milyon yıl önce büyük bir doğa felaketi sonucu nesillerinin tükenmesiyle, onlardan kalan ekolojik boşluğu dolduracak şekilde, 65 milyon yıldan beri yaygın bir şekilde canlılar dünyasında yerlerini almışlardır. Aslında memeliler dinozorlarla birlikte aynı zamanda var olan bir canlı gurubudur, yani yaklaşık 250 milyon yıldan beri yeryüzünde temsilcileri vardır. Ancak, 100-200 milyon yıl önceleri, dünyamız iklim koşulları sürüngenler gibi sıcak ortama uygun canlıların yaşamlarına daha elverişli olduğundan, bu sıcak iklim koşulları var olduğu sürece pek gelişme fırsatı bulamamışlar, dinozorlardan arda kalanlarla yetinmek zorunda kalmışlardır. Ama, 65 milyon yıl önce, aşırı volkan patlamaları ve meteor çarpmaları sonucu dünyamızda gerçekleşen ani iklim değişiklikleri, dinozor gibi sadece sıcak iklime uygun canlıların yok olmasına yol açarken, memeliler gibi kıllı bir dış koruyucuya, ter bezleri gibi vücut sıcaklığını ayarlama olanağı sağlayan bir iç sıcaklığı düzenleyici sisteme sahip olan canlıların aşırı şekilde gelişmesine ve dinozorlardan kalan ekolojik boşluğu doldurmalarına yol açmıştır!
k) Ve en son kuşak canlısı olarak, yaklaşık 2 milyon yıldan beri de, "İnsan" denilen yaratık yeryüzündeki canlılar arasına katılmıştır! İnsandan önce ise, yine iki ayak üstünde yürüyen, ama insana oranla daha kamburca olan bir başka canlı gurubu, 5 milyon yıl ile 1 milyon yıl önceleri arasında dünyamıza bir başka çeşitlilik katmışlardır. Yani biz insanlar, yer yüzünün ilk ve tek iki ayaklı canlısı değiliz!
Bu Farklı Canlı Gurupları Arasında Bir İlişki Sistemi Var mıdır?
Bu birbirini takip eden ortaya çıkış serisi içinde, bir sonra ortaya çıkan canlı, kendinden önce yaratılmışların artıklarını (etini, ürününü, vs.) yiyecek şekilde bir hayat tarzı geliştirmiştir. Diğer taraftan, en son türetilenin artığı başka canlılar tarafından yenmiyecek olsa ve bir yerde depolansa, doğadaki besin kaynakları sınırlı olduğundan, hayat denilen sistem tıkanmak zorunda kalır! Dolayısıyla, hayat dediğimiz sistemin sürmesi, hiç bir yaratığın doğal artığının sürekli şekilde bir depolanmamasına bağlıdır.  İşte bu nedenle canlılar arası doğal denge tamamen alt üst olmasın diye, her yeni türeyen yaratığın "tadına bakacak" şekilde, eski yaratıkaların bir kısmı da yeni "uzmanlıklar" geliştirmişlerdir; yani dünyada yeni yaratıklar ortaya çıktıkça,  daha eskiler, bu yeni "bileşimleri" de repertuarlarına katacak değişiklikleri kendilerinde yapmışlardır. Dolayısıyla, hayat, bir döngü sistemine dönüşmüştür, ve ana kuralı şudur: Yaşa ve yaşat!
Hayatın Bir Amacı Var mıdır?
Hayat, bir enerji depolama sistemidir, yani  herhangi bir enerji kaynağı olmayan yerde, hiç bir şekilde bir canlı oluşmuyor, yaşamıyor. Dünyamızın temel enerji kaynağını Güneş ışınları oluşturur. Güneş ışınlarının, su, karbondioksit, metan, kükürt oksit, azot, vs. gibi moleküllerle birlikte olduğu yerlerde, şeker, aminoasit gibi organik bilefikler kendiliğinden oluşmaktadır (Nitekim, Dünya'mıza düşen göktaşlarında da, bu tür organik moleküllere rastlanılmaktadır). Bunlar ise, canlıların temel besin kaynağını oluştururlar. Kloroplast denilen bir organel, güneş ışığından şeker yapma işini en kolay yöntemle elde eden bir "fabrika" gibidir. Bir taraftan su ve karbondioksit girer; fabrika 'güneş enerjisi" ile çalışır; ve diğer taraftan şeker molekülleri çıkar! İşte, dünyadaki hayat sistemini ayakta tutan temel fabrika bu sistemdir. Bu fabrikasyon işini, yeryüzünün ilk canlılarından olan mavi-yeşil algler başlatmışlardır. Daha sonra, diğer canlılar, onların bu patentini kopyalamışlar, ve aynı yöntemle "yaşamaya", yani "enerjiyi organik moleküller şeklinde bağlamaya" başlamışlardır. Bunun en güzel örneklerinden birini, Euglena viridis denilen bir terliksi hayvanı gösterir. Bu hayvancık, güneş ışığı alan bir yerde yaşarsa, içindeki kloroplast ile güneş enerjisinden şeker elde eder ve yaşar (yani bir bitki özelliği gösterir); karanlık bir ortama düşerse, bu sefer, çevresinde organik artık, örn, şeker arar, ve bu şekeri, içindeki mitokondria denilen bir "fabrika"da yakarak yaşar (yani hayvan özelliği gösterir).
Doğadaki bu yaşam oyununda, hem güneş enerjisinden şeker elde etme fabrikası sahipleri memnunlar (bitkiler alemi); hem bu şekerleri yiyip, elde edilen enerjiyle, başka proteinler üretip, bunları depolayanlar memnun (hayvanlar alemi)!
Hayatın amacı, nerede bir enerji kaynağı varsa, o enerjiyi kimyasal elementlerle reaksiyonlara sokup, organik madde moleküllerine dönüştürmek ve depolamak olarak görünmektedir!, Çünkü, yeryuvarında biyokütle dediğimiz tüm canlı yaratıklar ağırlığı, 4.6 milyar yıldan beri gittikçe artmaktadır. Yani Dünyamızda, cansız maddelerin ağırlığı, canlı maddelere göre, zaman geçtikçe azalmaktadır! 
Doğadaki Yapısallaşma sistemi
Hayat basit nükleotidlerin oluşumuyla başlar., sonra, bunların birleşmelerinden aminoasitlerin gelişimi, sonra daha büyük moleküler yapıların, veya yapı taşlarının, protein ve DNA, RNA gibi ögelerin gelişimi, sonra tek hücreli canlıların gelişimi, sonra tek hücrelilerin birleşmeleriyle çok hücrelilerin oluşmaları, sonra çok hücrelilerin, hücrelerarası ilişkilerde karmaşık görev bölümlemelerine giderek, organlar geliştirmeleri, sonra çeşitli canlı türlerinin birbirleriyle çeşitli ortaklık kurmaları ve karşılıklı ilişki ve bağımlılığa girmeleri ve çeşitli ekosistemlerin gelişimi ve bu şekilde başlangıçta bir kaç gramlık bir canlı kütlesinden, milyonlarca yıl sonra günümüzdeki canlılar aleminin milyarlarca tonluk canlı kütlesine geçiş, vs vs.. Çok büyük ölçekte bakıldığında, olay böyle görünüyor; en basitten en karmaşık yapıya doğru bir gidiş var. Şimdi ölçeği biraz küçültelim; insan ve kültürel gelişimine bakalım: Önce tek ve bireysel bazda yaşam tarzı ve çok basit aletler; sonra küçük guruplar, veya kabileler halinde yaşama geçiş, sonra kabile içinde iş bölümü ve ortaklaşa eylemler ve kullanılan aletlerde geliştirmeler; sonra küçük boylar halinde ortak yaşam ve eylemler, daha sonra küçük devletler, sonra devletler arasında işbirlikleri ve ortak planlar ve eylemler ve Birleşmiş Milletler diye bir örgütün kuruluşu. Kısacası, doğada (ve evrende) 'kutu kutu içinde bir gelişim ve yapılanma sistemi' vardır. Her üst sistem, bir alt sistemin ögelerinin birleşmesinden oluşur. Yani doğada küçükten büyüğe doğru bir yapısallaşma sistemi geçerlidir!
Yukarıda Ortaya Konulan Verilerden Giderek, "Hayata" Bir Başka Anlam Daha Verebilir miyiz?
Hayat dediğimiz sistem, yeryüzünde 3.5 milyar yıldan beri vardır; insansı yaratıklar ise, bu uzun hayat sürecinin son iki milyon yıllık döneminde ortaya çıkmış; bizlerin "insan" diye nitelediği atalarımız ise, bu iki milyon yıllık dönemin, en son 30 bin yıllık kısmında insanlıklarını ortaya koymaya başlamışlardır. Bu nedenle, insanoğlunun, kendisini ön plana koyarak, hayat dediğimiz sistemi değerlendirmesi,
BİR FİLMİN OYNATILDIĞI SALONA, FİLMİN BİTTİĞİ ANDA GİRİP, EKRANDAKİ EN SON  GÖRÜNTÜYÜ GÖREN BİR İNSANIN  FİLMİN TÜMÜ HAKKINDA FİKİR YÜRÜTMESİNE  BENZER!
Bu nedenle, "hayat" hakkında bir yorum yapabilmek için, onun tüm geçmişini irdelememiz gerekir.
Hayatın dünyadaki tarihsel gelişimi, birleşme, bütünleşme, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşmanın, canlılar arası hayat sistemlerinde, gittikçe daha ekonomik yaşam standartlarına kavuşturucu bir yönlendirme olarak etkili bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.
1- "Hücre" dediğimiz tek hücreli yapı, tüm hayat sistemlerinin temel ögesidir.
2- Hücrelerin besin kaynağını, yani "yakıtını" glikoz denilen şeker molekülleri oluşturur.
3- Glikoz şekeri, hücre içinde adenozintrifosfat (ATP) denilen maddeye dönüştürülerek yakılır.
4- Dünyadaki ilk yaratıklar, 3.5 milyar yıl önce ortaya çıkan çekirdeksiz tek hücreli canlılardır. Bakterilerin de dahil olduğu bu canlı gurubu, bir glikoz molekülünden 2 ATP'lik verim elde edebilirler.
5- Dünyada yaklaşık 2-2.5 milyar yıl önceleri ortaya çıkan ikinci kuşak canlı guruplarını çekirdekli tek hücreli canlılar oluşturur. Bu çekirdekili tek hücrelilerin, çekirdeksiz tek hücrelilerin birleşme veya bütünleşmelerinden oluştuğu yolunda genetik ve anatomik veriler saptanmıştır. Amipler, kamçılı tek hücreliler gibi mikroskobik canlıların dahil olduğu bu gurup, bir glikoz molekülünden 36 ATP'lik enerji elde edebilmektedirler. Yani bu sistemde, aynı miktarda madde daha ekonomik olarak kullanabilmekte, dolayısıyla, dünyadaki belirli bir besin kaynağından, daha fazla canlıya yaşam olanağı sağlanabilmektedir.
6- Yaklaşık 700 milyon yıl önceleri, süngerler gibi ilk çok hücreli yığışımlar ortaya çıkmış; bu hücre toplulukları, kamçılarını eşgüdüm içinde kullanarak, büyük su çevirintileri oluşturma olanağını yaratmışlar; dolayısıyla 1 yerine 10 hacimlik sudaki besinden yararlanma yöntemine kavuşmuşardır.
7- Yaklaşık 600 milyon yıl önceleri, hücreler toplumunda, hücreler arası iş bölümüne gidilmiş ve "organlar" geliştirilmeye başlanmıştır. Çeşitli türlerdeki gelişmiş hayvanların dahil olduğu bu gurupta, hayvan veya bitki dediğimiz, dünyanın farklı yerlerindeki farklı koşullara uyum sağlama yeteneğine sahip hücre toplulukları, yani hücrelere kılıf, veya kalıplar oluşturulmuştur. Bu sayede, havada, karada veya sularda, nerede bir enerji kaynağı varsa orada, o enerjinin depolanması ve biyokütle dediğimiz canlı maddeye dönüştürülmesi olanağı sağlanarak, hayat denilen sistem, denizlere bağımlı olmaktan çıkarılıp, tüm dünya yüzeyine dağıtılmıştır.
8- Yaklaşık 500 milyon yıl önceleri, hayvan dediğimiz canlıların bizzat kendileri bir kümeleşme ve birlikte yaşama eylemine geçmişlerdir. Amaç, denizlerin bol besin bulunduran kesimlerindeki yaşam zorluklarına karşı gerekli dayanıklılığın veya sağlamlığın sağlanması ve o zor koşullarda barınabilip, oradaki besinlerden yararlanmaktır. Bunun örneklerini, graptolit denilen yüzer-gezer hayvan kolonileri ile, mercan denilen sabit yaşamlı hayvan kolonileri vermektedirler.
SONUÇ:
Hayat, küçük yapı taşlarının (atom parçacıkları, atomlar, moleküller, ve daha büyük yapısal ögelerin) bir araya gelerek, enerjiyi maddeye bağlaması, depolaması ve elektromanyetik kuvvetler etkisi altında çeşitli etkileşimler göstermesidir. Eskiden, atom, molekül, enerji dalgaları, madde\ enerji ilişkileri ve dönüşümleri, elektromanyetik kuvvetler vs., bilinmediğinden, hayat, "ruh" denilen soyut bir kavramla bağdaştırılmıştır.
Yeryuvarında hayatın gelişim tarihinden, ve hayatın amacından çıkartılacak en önemli sonuç şudur: Tüm canlılar, hücrelerden oluşmuştur, ve bu hücreler sulu bir ortamda yaşamaya başlamışlar, ve hala da yaşamaktadırlar. Hayvan veya bitki dediğimiz gelişmiş canlılar, hücre denilen sulu ortama adapte olmuş bu temel hayat ögelerinin, yeryüzünün değişik ortamlarındaki zor koşullara uyumlarını sağlamak amacıyla oluşturulmuş özel kılıflar veya kalıplardır! Bu kalıplar veya kılıflar, içlerindeki hayat ögelerinin (hücrelerin) gereksinim duydukları sulu ortamı, yani "vücut sıvısını" tutmak, ve dış ortamın zararlarına karşı, o narin hücreleri korumaktan başka bir şey değillerdir; yani, kolonileşmiş hücreleri bir arada tutmaya yönelik ikincil yapılardır.
Bu görüşün doğruluğunun kanıtı olarak şu verileri sıralayabiliriz:
1- Yeryüzünde hayatın gelişim aşamaları ve ardalanmaları,
2- Canlıların yapısal olarak, hepsinin hücrelerden oluşmaları, ve bu hücrelerin genlerinin, yeryüzünde ortaya çıkış sıralarına uygun bir şekilde, birbirleriyle orantılı oranda aminoasit ardışım dizileri göstermeleri,
3- Tüm canlıların, tohum veya döllenmiş yumurta evresinden başlayarak, çoğalıp gelişmeleri için, mutlaka sulu bir ortamda olmaları (örneğin, ana karnındaki plasentada),
4- Gelişmişlik evrelerinde de, tüm hücrelerin yine bir vücut sıvısı içinde barınmaları,
5-  Hastalık dediğimiz dertlerimizin, hücreler arası bir uyumsuzluk, anlaşmazlık veya savaştan başka bir şey olmayışı,
6- Davranışlarımızın, veya ruhsal durumumuzun seyrinin, hücreler arası iletişim sonuçlarından başka bir şey olmasının mümkün olamayacağı, aksi takdirde, şu soruların mantıklı bir şekilde yanıtlanmasının olanaksız olduğu:
a) Damarından morfin enjekte edilen bir insanın, ruhsal durumu ve davranışı neden değişir?
b) Yeni doğmuş bir çocuk, gelişmiş bir insan ve çok yaşlanmış ve "bunamış" bir insanın, değişik zamanlarda, değişik davranışlar ve ruhsal görüntüler vermesi nedendir?
c) Beyninin bir kısmı zedelenen veya alınan insanlarda görülen davranış farklılıkları nasıl açıklanabilir?
d) Ölümden sonra, saç veya tırnak gibi vucudun parçası olan bazı kısımlar neden büyümelerine bir süre daha devam ederler.
e) Hipnoz etkisine sokularak, bir insanın herhangi bir organının, veya tüm vücudunun uyuşturulması ve acı duymaz hale sokulması nasıl olmaktadır?
f) Yine hipnoz edilerek, insanlar geçmiş dönemlerine "gönderilebilmektedirler" . Bu olay nasıl olmaktadır?
g) Bir insan, bazen, hafızasının bir kısmını, veya yaşamının bir evresini tamamen unutabilmektedir. Bu olay nasıl açıklanır?
h) Yanda gösterilen bir şekli neden iki farklı şekilde yorumlayabiliyoruz?
i) Sevgi veya nefret nedir? Nasıl oluyor da, bir kişiyi bir zaman için seviyoruz, sonra aynı kişiden nefret edebiliyoruz? Ruh ne olmalı ki, böylesine değişken olabiliyor?
j) Hayal nedir, gerçek nedir, rüya nedir ve nasıl oluşurlar?
Tüm bu olayları, birbirleriyle çelişki içinde olmayacak şekilde açıklaybilmenin tek bir yolu vardır: O da, canlıları, "birbirleriyle dayanışma ve işbirliğine girmiş, ve bu sayede çok karmaşık görevler ve işler yapacak özellikler geliştirmiş birer hücreler kolonisi" olarak kabul etmektir, ki biyolojik olarak da zaten öyledir!
Atom-altı Parçacıklardan Hücrelere, Hücrelerden En Gelişmiş Canlılara Kadar, Hayatın Fizikokimyasal Yorumu
Bugünün bilgileri ışığında, doğada her şeyin atomaltı parçacıklardan oluştuğunu söyleyebiliyoruz. Bu atom altı parçacıkları, proton - nötron - elektron kombinasyonları şeklinde, doğadaki mevcut kimyasal elementleri (atomları) oluştururlar. Bu kimyasal elementlerin (atomların) çeşitli kombinasyonlarından, su, karbondioksit, şeker,  aminoasit, kalsit, kuvars, kil, vs. gibi çeşitli moleküller oluşurlar. Bu moleküllerin çeşitli kombinasyonlarından, ise doğadaki tüm maddeler oluşurlar. Maddeler ise, C- atomu egemenliği gösterenler ve Si- atomu egemenliği gösterenler olmak üzere iki guruba ayrılırlar: C (karbon) atomu egemenliği gösteren maddelere organik, Si (silisyum) egemenliği gösteren maddelere ise anorganik maddeler denir. Organik maddeler canlılar aleminde, anorganik (veya inorganik) maddeler ise cansızlar aleminde yaygındır. Organik bileşikler (moleküller, makromoleküller ve bunların kombinasyonları)  genellikle tam nötr değildir; tersine, genellikle artı veya eksi elektromanyetik kutuplaşmalar gösterirler,  ve onların bu elektromanyetik kutuplaşma dereceleri, ısı, ışık, pH, Eh, vs. gibi çeşitli parametrelerce (özellikle sulu ortamda), artabilirler, veya azalabilirler. Bu nedenle, sulu bir ortamda organik maddeler birbirleriyle bir ilişki veya etkileşim içine girmeye yatkındırlar. İşte, bu özellik, canlılar alemini cansızlar aleminden ayıran temel özelliktir: Canlılar aleminde, sıvı bir ortamda, ister hücresel bazda bir hücre içinde, ister gelişmiş bir hayvan veya bitkide hücreler içi ve hücreler arası etkileşimler olarak, sürekli fizikokimyasal tepkimeler olmakta, iyonlar takas edilmekte, çeşitli elektromanyetik alanlar oluşturulmakta, her fizikokimyasal tepkime, bir başkasına yol açmakta, ve bu hareketlilik, bu canlılık, "yaşam" olarak kendisini göstermekte ve sürmektedir. Bu elektromanyetik kuvvet sistemlerine ek olarak, atomik düzeyde etkili olan ve atom parçacıklarını birbirleriyle ilişki içine sokup, onları oluşturan "kuvvetli ve zayıf etkileşim" denilen kuvvet sistemleri de, elbette tüm bu gelişimler sırasında devrededir; çünkü tüm maddeler atomlardan oluşmuşlardır, ve de bu etkileşimleri körükleyen enerji kaynakları da atom altı parçacıklarından oluşmaktadır. Kısa bir ifadeyle, fizik biliminin ortaya koyduğu tüm kuvvet sistemleri, değişik derecelerde olmak üzere, yaşam faaaliyetlerini denetlemekte ve yönetmektedir. Canlılar alemi ile cansızlar alemi arasındaki temel ayrım ise, canlılar aleminde elektromanyetik kuvvet sisteminin çok daha fazla etkili olmasıdır ki, bu da organik moleküllerin yapısal özelliklerinin bir sonucudur.
Halbuki, cansızlar aleminde, yani anorganik maddelerde, moleküller genellikle nötr olduklarından, moleküller arası elektromanyetik etkileşimler son derece sınırlıdır ve onlar arasında bir hareketlilik, bir canlılık yoktur.
Hayat dediğimiz sistem, ya tek hücreli düzeydedir, veyahut bu tek hücreli temel yaratıkcıkların oluşturdukları kümeleşmeler olarak çok hücreli canlılar düzeyindedir. Peki, neden tek  tek hücreler şeklinde, veya bir çok hücrenin kombinasyonları şeklinde değişik düzeyde hayat sistemleri var? Hücre kombinasyonları neden gerekmiş?
Yeryüzünde 3.5 (hatta 3.8) milyar yıllık toplam hayat sürecinin, yaklaşık ilk  3 milyar yıllık en büyük bölümünde, hayat sadece tek hücreli canlılar düzeyinde devam etmiştir. Bu tek tek hücrelerin, bir araya gelerek, veyahut da birbirlerinden ayrılmadan ortaklıklar kurarak, hücre kolonileri şeklinde (yani çok hücreli canlılar olarak) yaşam sistemine geçmeleri son 0.6 - 0.7 milyar yıl içinde gerçekleşmiştir. Çok hücreli yaşamın iki farklı şekli vardır: (1) Süngerler gibi, organlaşmamış hücre kolonileri, (2) salyangoz, mercan, balık, böcek, vs. gibi, farklı farklı organlardan  oluşan hücre kolonileri!
Bunlardan, organlaşmamış hücre kolonilerinin oluşturulma gerekçesi, yukarıda (6.) maddede belirtilmişti. Şimdi ise, farklı organlar oluşturan hücre kolonilerinin, "organ" dediğimiz hücre guruplaşmalarına gerek duymalarının nedenlerini anlamaya bakalım.
- Dünyamız üzerinde, canlıların yaşam faaliyetleri sonucu oluşan bazı ürünler, örneğin fotosentez sonucu oluşan oksijen, zamanla öylesine artmıştır ki, gerek deniz suyunun, gerekse atmosferin bileşimi zamanla değişmiştir. Yeryuvarı hidrosfer ve atmosferindeki oksijen oranının, jeolojik devirler boyunca gittiçe arttığını, buna karşın karbondioksit oranının gittikçe azaldığını gösteren bir sürü kanıt vardır. Bunlardan bir-ikisini kısaca belirterek, bu görüşün doğruluğunu kanıtlayalım: (Buradaki yeryuvarı tarihi ile ilgili yaş verileri kullanılırken, 4.6 milyar yıllık  yeryuvarı tarihinin, ilk 0.6 (hatta 0.8) milyar yıllık dönemine ait tortul kayaçlar bulun(a)madığından, yeryuvarı tarih kitabının sadece son 4 (hatta 3.8) milyar yıllık döneminden söz edilecektir):
a) Yeryuvarının 2 milyar yıldan daha eski dönemlerine ait katmanlarda, "kırmızı" renkte tortullara hiç rastlanmazken, son iki milyar yıllık katmanlarda, gittikçe artan oranda kırmızı renkli tortullar bulunmaktadır. Yani, yeryuvarı tarihi kitabının ilk 2 milyar yıllık evresinde "kırmızı mürekkep" kullanılmamışken, son 2 milyar yıllık döneminde, "kırmızı mürekkep" gittikçe artan oranda kullanılmıştır. Kayaçlara kırmızı rengi, özellikle Fe2O3 gibi oksitlerce verilmektedir. 2 milyar yıldan daha eski devirlerde, oksijen azlığından, demir iyonları ancak Fe2O2 olarak oksitlenebilmektedir, bu iki değerli demir bileşıği ise, hem eriyik olarak sürekli suda kalmakta, hem de ancak yeşilimsi, grimsi renkler vermektedir.
b) İlk 2 milyar yıl boyunca, karalardaki ayrışma sonucu denizlere taşınan iki değerli demir iyonları sürekli olarak deniz suyunda biriktirilmiş, ve aşırı bir yoğunluğa ulaşmıştır. Fotosentez yapan organizmalarca, oksijenin deniz suyunda gittikçe artması ile, milyarlarca yıldır deniz sularında eriyik olarak biriktirilmek zorunda kalınan ve hiç çökelemeyen bu demir iyonlarının çökelmesine olanak sağlanmış, ve 1.8 ile 2 milyar yılları arasında, tüm bu demir iyonlarının yaprak yaprak, Fe2O3 olarak denizlerde çökelmesi gerçekleşmiştir. Dünyamızın en muazzam demir yataklarını oluşturan ve itabirit diye isimlendirilen bu maden yatakları, oksijen oranının denizlerde ilk defa  belirli bir oranın üzerine çıktığının en güzel delillerinden biridir.
Daha başka bir çok mineralin farklı oksitlenme dereceleri de, yine 2 milyar yıl öncesi ile sonrası arsındaki farklı oksijen oranlarını kanıtlamaktadırlar.
c) Karbondioksit oranının jeolojik zaman içinde arttığının en önemli bir delilini ise, kireçtaşlarının zaman içinde dağılımı vermektedir. Kayaçların karalarda ayrışması sonucu açığa çıkan kalsiyum iyonları, geNellikle kalsiyumbikarbonat olarak bağlanarak denizlere taşınır. Deniz suyunda eriyik halde bol miktarda karbondioksit bulunması durumunda, bu kalsiyumbikarbonat bileşiği de eriyik olarak hep suda kalır ve çökelmez. Herhangi bir şekilde deniz suyundaki CO2 (karbondioksit) oranı azalırsa, bunun sonucu olarak, kalsiyumkarbonat (yani kireç çamuru) çökelmeye başlar. Her kalsiyum iyonu çökelirken iki karbondioksit molekülünü de birlikte bağladığından, hidrosferdeki (ve dolayısıyla atmosferdeki) karbondioksit oranı da, denizlerde çökelen kireç oranına uygun olarak, gittikçe azalmaya başlar. Yeryuvarı katmanlarına bakıldığında, kireçtaşlarının son iki milyar yıllık dönemde gittikçe artan oranda bir çökelme gösterdiğini görmekteyiz. Jeolojik devirler boyunca çökelen tüm bu kireçtaşlarının, atmosfer ve hirdosferden karbondioksit kopararak oluştuğunu dikkate alırsak, yeryuvarının 4 milyar yıl öncelerine ait ilk atmosferinin ne kadar daha fazla karbondioksit içermesi gerektiğini kolaylıkla hesaplayabiliriz.
Bu kısa bilgilerden şu önemli sonuç çıkartılabiliyor: Dünyamızda her şeyin şekli ve bileşimi zamanla değişiyor, ve bu değişimde canlılar çok önemli bir rol alıyorlar! Şimdi, canlıların bizzat kendileri çevre koşullarının değişimine yol açtıklarına göre, değişen bu çevre koşullarına uyum sağlamak için, bizzat kendilerinin de değişimlere uğraması, yeni koşullara adapte olacak bir sisteme sahip olmaları gerekir.
Atmosferde gittikçe artan oksijenin bir kısmı, güneş radyasyonu etkisiyle ozona dönüşüp, dünyamız çevresinde bir ozon tabakasının oluşumuna yol açmıştır. Ozon tabakasının oluşumu ise, Güneş ışınlarından bir kısmının (örn. ultraviyole ışınlarının) yeryüzüne ulaşmasını engellemeye başlamıştır. Ultraviyole ışınları, hücrelerin bilgi bankaları olan kromozomlar üzerindeki aminoasit moleküllerinin dizilim sıralamasını bozabilecek dalga boylarına sahiptirler; yani ultraviyole ışınlarının dalga boyları, aminoasit molekülleri üzerinde rezonans etkisi yapıp, aminoasit zincirlerinden oluşan genetik kodlamaları bozabilmektedirler. İşte bu nedenden dolayı, milyarlarca yıldır denizlerde 10-20m den daha derinlerde yaşamaya mahkum olan hücreler, ultraviyole ışınların ozon tabakasınca tutulması sonucu, denizlerin en üst düzeyine kadar yaşam ortamlarını genişletebildikleri gibi, deniz dışına çıkarak, karalarda ve havada da yaşam olanakları geliştirme eylemi peşine düşerler, çünkü, oralarda da bol miktarda enerji vardır, ve bu enerjiden yararlanmak için o ortamlara da girip, oralardaki koşullara da uyum sağlamak gerekir!
Peki bu uyum nasıl olacaktır, hücre bu uyumu nasıl gerçekleştirecektir?
Her hücre, çevresindeki koşullara göre edindiği deneyimleri, yani hangi fizikokimyasal reaksiyonun nasıl olacağını, doğadaki standart bilgi depolama şifrelerini kullanarak ((adenin) A, (thymin) T, (guanin) G, ve (cytosin) C harflerinden oluşturulan AUG, UAG, CGA, ATG, vs. gibi üçlü heceler veya sözcükler vasıtasiyle, ki bunlara aminoasitler denilir)  özel bilgi bankasında (kromozomlarında) depolar. Bu bilgi bankaları, çevre koşullarındaki değişimlere uygun olarak sürekli güncelleştirilir. Örneğin şekerin nasıl fermantasyon yoluyla yakılıp, enerji sağlanacağı, yukarıda söz edilen sözcükler yardımıyla bilgi bankası kayıtlarına ışlenir, bunlara "gen" denir. Çevre koşulları sık sık değişeceğinden, hücre kendisini bir zar veya duvarla, dış ortam koşullarından en az etkilenecek şekilde kapatır ve gerekli fizikokimyasal reaksiyonların her zaman istenildiği şekilde oluşturulabilmesine zemin hazırlar. Bunun nasıl yapılacağı da yine özel genler olarak bilgi bankasında kayıtlıdır.
Hücrelerin kromozomlarında, mütasyon denilen bir sistemle, sürekli olarak küçük veya büyük ölçekte genetik kodlama değişimleri yapılmaktadır. Bu mütasyonlarda, yukarıda belirtilen harf veya sözcük kalıpları, değıştirilmekte, dolayısıyla ortaya her defasında yeni kombinasyonlar çıkmaktadır. Bu tür rastgele mütasyonların yanısıra, daha büyük ölçekte gen aktarımları ise, hücreler arası karşılıklı etkileşimler sırasında gerçekleşebilmekte; örneğin bir virüs veya bakteri türünde küçük bir prokaryot hücrenin, onlara göre devasa boytlu olan normal hayvan veya bitki hücreleri (eukaryota) ile etkileşimleri sırasında, gen transferleri olabilmektedir. Bu sayede, bir hayvan hücresinin oluşturduğu bir genetik kodlama, bir başka canlının hücresinin bilgi bankasına aktarılabilmekte, dolayısıyla, bir yeni patent, canlılar arasında transfer edilebilmektedir. Bu tür gen transferleri, sadece virüs, bakteri gibi küçük hücrelerle değil, aynı zamanda, parazit olarak değişik canlılardan geçinen hayvanlar vasıtası ile de oluşabilmektedir. Sonuç olarak, gerek rastgele mutasyonlar, gerek hücreler veya daha üst düzeyde temaslar yoluyla, çeşitli türde genetik bilgiler, canlılar aleminde sürekli olarak yeni yeni patentlerin ortaya çıkmasına yol açtığı gibi; canlıların birbirlerinin genetik bilgilerini karşılıklı olarak yoklamaları, ve bunlardan karşılıklı olarak yararlanmaya kalkarak, bilgi bankalarını güncelleştirmeye çalışmaları da, hücrelerin (dolayısıyla tüm canlıların) sürekli değişen çevre koşullarına uyum sağlamalarının anahtarını oluşturmaktadır.
Hücre tek başına düşünüldüğünde, milimetre ölçeğinde bir çevrenin koşullarını algılayıp değerlendirebilcek bir durumdadır. Halbuki Dünya binlerce kilometrelik bir boyuta sahiptir. Yukarıda canlılar arası ekolojik ilişki sisteminde belirtildiği üzere: "Birbirini takip eden ortaya çıkış serisi içinde, bir sonra ortaya çıkan canlı, kendinden önce yaratılmışların artıklarını (etini, ürününü, vs.) yiyecek şekilde bir hayat tarzı geliştirmiştir. Diğer taraftan, en son türetilenin artığı başka canlılar tarafından yenmiyecek olsa ve bir yerde depolansa, doğadaki kaynaklar sınırlı olduğundan, hayat denilen sistem tıkanmak zorunda kalır! Dolayısıyla, hayat dediğimiz sistemin sürmesi, hiç bir yaratığın doğal artığının sürekli şekilde bir depolanmamasına bağlıdır.  İşte bu nedenle canlılar arası doğal denge tamamen alt üst olmasın diye, her yeni türeyen yaratığın "tadına bakacak" şekilde, eski yaratıkaların bir kısmı da yeni "uzmanlıklar" geliştirmişlerdir; yani dünyada yeni yaratıklar ortaya çıktıkça,  daha eskiler, bu yeni "bileşimleri" de repertuarlarına katacak değişiklikleri kendilerinde yapmışlardır." İşte bu prensip nedeniyle, doğadaki bu devasa alana gelişigüzel dağıtılmış olarak yaşayan tek tek hücrelerin oluşturdukları bu biyokütleyi sistemli bir şekilde tekrar doğal döngü sistemine geri kazandırabilmek ve yaşamın sürekliliğini sağlamak için, hücrelerin de "ufuklarını" genişletip, dünyayı bir bütün olarak algılayabilecek sistemler geliştirmeleri gerekmiştir. Bunun ilk aşmasını, sünger hücreleri gibi, hücrelerin çoğalmaları sırasında birbirlerinden kopmadan bir arada kalmaları; eşgüdüm içinde kamçılarını hareket ettirerek su içerisinde hızlı bir akıntı yaratıp, kısa zamanda büyük miktarda suyun hücrelerin önünden geçiş yapmasını sağlamaları; böylelikle, milimetreküplük bir hacim içindeki suyla sınırlı kalmaktan kurtulmaları startejisi oluşturmuştur. (Hücre, tek başına, sadece milimetre, santimetre gibi küçük boyutlar içinde kendi kendini yönlendirebilir; çünkü zaten kendi boyu milimetrenin yüzde biri kadardır. Birçok (milyarlarca, trilyonlarca) hücre bir araya gelip, belirli bir amaç için ortaklık yapıp, ortak davranış içine girerlerse; "çevreleri" veya yaşam ortamları kat be kat artar!)
Bu bilgi de, "toplumsallaşma bilinci geni" olarak bu tür hücrelerin bilgi bankalarına  kayıt edilmiştir.
Şimdi, böyle oluşturulmuş, ve ortak yaşamın yararlarını keşfedip, bu bilgileri kromozomlarına kaydeden bir hücre toplumunda, neden "organ" dediğimiz farklı yapılaşmalara gerek duyulduğunu anlamaya çalışalım.
Organ nedir?
Sünger gibi, henüz tipik organları oluşmamış hücre kolonileri, genellikle sabit konumlu bir yaşam şekline sahiptirler, dolayısıyla, zorunlu olarak denizlerin ancak belirli bölgelerindeki besin kaynaklarından yararlanabilirler. Peki, açık deniz ortamlarındaki besin kaynaklarına, yani bir yere tutunma olanağının olmadığı açık deniz ortamlarındaki kaynaklara nasıl ulaşılmalı?  Bu ortamlar yüzlerce, binlerce kilometrelik boyutlara sahip; bu uzun mesafeler, kısa süreli bir ömür içinde nasıl gezilip dolaşılabilir? Hele hele, neslin devamını sağlamak için belirli bir eş ile bir yerde buluşmak gerekiyorsa, o yuvayı tekrar nasıl bulmalı?
İşte bu tür sorunlara çözüm bulmak için, kromozomlarına (yani bilgi bankalarına) bir arada yaşamanın yararlı olduğu bilgisi (yani toplumsallık bilinci) işlenmiş hücreler, çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir.
Örneğin, "denizde bir sal yapıp, o sala tutunarak  yaşama" patentini (genlerini), (yaklaşık 400 - 500 milyon yılları arası yaygın olarak yaşamış)  Graptolit denilen deniz yaratıklarının hücreleri bulmuşlardır. "Füze" gibi bir "ev" yapıp; bu evi, içlerine su veya hava doldurulabilen bölmelere ayırıp, hem bir "denizaltı gemisi" gibi kullanma, hem de geriye su püskürterek "füzeler" gibi hareket etme patentlerini (genlerini), Kafadanbacaklılar (Cephalopoda) denilen hayvanların hücreleri bulup, kromozomlarına kayıt etmişlerdir.
Bu örneklerden anlaşılacağı üzere, "organ" dediğimiz hücre gruplaşmaları, dünyanın herhangi bir yöresindeki, belirli koşullara uyum sağlamak veya o ortamın nimetlerinden en iyi şekilde yararlanmak için "özel" olarak görevlendirilmiş hücrelerden oluşurlar. Bunu biraz daha açmak için şu örneği de verelim: Arılar veya çöl karıncaları, çok uzun mesafeler kat edip, tekrar yuvalarına geri dönmek zorundadırlar. Onların, kilometrelerle ifade edilen bu uzak yerlere gidip, nasıl tekrar yuvalarını buldukları, ayrıntılı olarak araştırılmıştır. Yuvasından çıktığı andan itibaren takip edilen bir çöl karıncası, bir yerden bir parça yem alıp yuvasına dönerken, güneş ışığını polarize eden bir cam kafes ile izlenmeye alınmıştır. Karıncanın üzerine düşen güneş ışığı normal olduğu sürece, karınca, yuvası yönünde ilerlemiş; güneş ışığı polarize edilmiş şekliyle karınca üzerine düştüğünde ise, karınca gidiş yönünü değiştirip, ters yönde gitmeye başlamıştır!
Bu olay çok kesin bir şekilde, canlıların kendilerini yönlendirmeleri için, güneş ışığı, yerçekimi kuvveti, yeryuvarının elektromanyetik alanı (pusula prensibi) gibi, çeşitli fiziksel verilerin, canlılar tarafından ölçüldüğünü, zaman faktörünün hesaplandığını, ve "bilgisayarlarında" değerlendirilerek, yön saptamada kullanıldığını göstermektedir. Bunun için de, bir sürü hücre, iş bölümü ve iş birliğine giderek, "özel görevli organlar" oluşturmuşlardır. Tüm bu bilgiler de yine o canlı gurubunun hücrelerinin kromozomlarında "genler" olarak kayıtlıdırlar!
Organlaşmanın, hücreler tarafından nasıl gerçekleştirildiğini, teorik olarak açıklamaya çalışalım: Örnek olarak, koku veya tad alma organlarını verelim: Hücrelerin kromozomları üzerindeki genetik kodlamalar okunarak, bu okunan sıraya uygun şekilde, aminoasit türleri dizilerek proteinler oluşturulur. Canlı maddelerin temel özelliği belirtilirken vurgulandığı üzere, bu proteinler de nötr değillerdir ve oluşturulurken iplik şeklinde oluşmalarına karşın, tamamlanmalarından sonra, yapılarındaki elektromanyetik kutuplaşma bölgelerine uygun olarak çeşitli şekillerde kıvrılıp, yumaklaşırlar. Dolayısıyla, proteinlerin bu kendi üzerlerine kıvrılmaları sonucu oluşan düzensiz şekilli yapıların üzerlerinde, yer yer çıkıntılı, yer yer girintili bölgeler oluşur. Dolayısıyla, her farklı proteinin kendisine özgü bir büyüklükte ve şekilde girintili yuvaları ve çıkıntıları vardır. Diğer taraftan, tüm organik maddeler de bu tür proteinli (veya karbonhidratlı) bileşikler şeklindedir. Havada küçük moleküller olarak veya suda çözünmüş iyonlar olarak bulunan organik maddeler de bu tür görüntülü yapılar sunarlar.  Şimdi, hücrelerin dışlarına, oluşturdukları bu proteinleri, çıt-çıt düğmeleri gibi yerleştirdiğini düşünün; her farklı boydaki çıt-çıt düğmesi, ancak kendi boyutuna ve kendi aralarındaki boşluğa uygun başka organik moleküllerle uyum içinde çıt-çıtlı düğme sistemindeki gibi bağlantı sağlayabilir. İşte, tüm gizem buradadır. Hangi tür moleküller havada varsa, o moleküllerin eşleniği olan protein yumaklı hücreler bu molekülleri yakalayacak ve o kokuyu veya tadı alacaktır. Ana prensip böyleyken, tek bir molekülün, tesadüfen uygun bir hücrenin üzerine düşme olasılığının azlığı karşısında, hücre kolonileri, amaçlarına uygun olarak, milyonlarca, veya milyarlarca hücreyi bu tür görevlerle yükleyip, duyarlılığı artırıcı yöntemlere başvurmuşlardır.
Bu olgu da dahil tüm diğer yukarıda sunulanlar, canlılar aleminde, doğadaki her tür koşula uyum sağlamak, her türlü engeli aşabilmek için, işbirliği, iş bölümü, dayanışma ve bütünleşmenin, temel prensip olarak kabul edilip uygulandığını ve başarılı olduğunu  göstermektedir. Hayat, düzen, uyum, eşgüdüm demektir. Bu ise, anacak doğal sisteme uygunlukla sağlanbilir. Doğal sistem ise, doğa gerçeklerinin gözlemlenmesi, ölçülüp biçilmesi, bigi ve mantık yoluyla değerlendirilmesi ile anlaşılabilir.
Bilim adamları (biyologlar, genetik mühendisleri, vs.) hücrelerin kromozomlarında kayıtlı bu bilgileri (genetik kodlamaları) çözüp, hücrelerin birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını, nasıl karşılıklı anlaşıp, "konuştuklarını" anlamaya çalışmaktadırlar. Bazı temel hatlar ortaya çıkarılmıştır, ancak, keşfedilecek daha çok çok şey vardır!
Yukarılarda belirtildiği üzere, canlı - cansız ayrımının temelini, sulu bir ortam ile, maddeyi oluşturan parçacıkların, nötr veya kutuplaşmış olma derecesi belirler. Organik maddelerin çoğunluğu, nötr olmayan bileşenlerden oluştuklarından, aralarında sürekli etkileşimler ve tepkimeler olur, bu olaylar da "hayat" dediğimiz canlılığın taa kendisidir.
Atomaltı parçacıklardan başlayarak, atomlardan moleküllere, molekülleden makromoleküllere, onlardan organellere, organellerden hücrelere, hücrelerden hücre kolonilerine (veya kılıflarına), yani hayvanlara veya bitkilere doğru olmak üzere, maddi anlamda boyut gittikçe büyümektedir. Bu büyüme, dünya ölçeği dışına taşmakta, gezegenlerden yıldızlara, yıldızlardan galaksilere, galaksilerden daha büyükçe kümeleşmelere, vs. şeklinde devam edip gitmektedir. Doğada bilinen ve maddeler arası ilişkileri ve etkileşimleri denetleyen kuvvet türleri ise, 1) kuvvetli etkileşim, 2) zayıf etkileşim, 3)elektromanyetik kuvvet, 4) garvite kuvveti olmak üzere sınıflanmaktadır. Bu kuvvet türlerinin etkili oldukları sistemler, etki altındaki sistemin boyutu ile orantılıdır. Boyut çok küçük ise, örneğin, milimetrenin trilyonlarda biri kadar küçük ölçeklerde etkileşimler söz konusu ise, o durumlarda 1 nolu kuvvet daha etkili oluyor; boyut büyüdükçe, 1 nolu kuvvet etkisi azalıp, diğer kuvvet türünün etkisi artıyor; molekül, hücre, insan, hayvan gibi boyutlar söz konusu olduğunda, elektromanyetik kuvvet sistemi en etkili güçleri oluşturuyor; Ay, Dünya,  Güneş, gibi daha büyük ölçekli sistemler söz konusu olunca da, tüm diğer kuvvetlerin etkileri önemsizleşip, gravite kuvveti yönlendirici güç oluveriyor. Yani, kutu - kutu - içinde bir yapısallaşma modeline uygun olarak, kutu - kutu - içinde bir etkileyici güç sistemi vardır. Ay ile Dünya arası ilişki ve düzen, gravite kuvveti sayesinde sağlanırken, dünya üzerindeki su, taş, toprak, insan, hayvan, hücre, çeşitli türde madde molekülleri arası ilişkiler ve düzen, elektromanyetik kuvvet sistemi sayesinde sağlanır; yani iki insanı birbirine çeken veya iten kuvvette, gravite kuvvetinin etkisi, "devede kulak" derecesinde bile değildir. Peki, iki insanı birbirine çeken, onları birbirine karşı sempatik veya antipatik kılan nedir?
 Canlı maddelerin kutuplaşma özellikli moleküllerden oluştukları, defalarca yukarılarda vurgulandı. Canlılar aleminde, en önemli kutuplaşmalı moleküller gurubunu, proteinler oluştururlar: Bunlar, hem kendi başlarına kaldıklarında, ortamın verilerine göre, örneğin sıcaklık derecesine, asitlik oranına, oksijen oranına, vs. gibi bir çok faktöre bağlı olarak, çeşitli şekillere bürünürler; veyahut, başka moleküllerle birleşme veya etkileşme çabası gösterirler; veyahut, hücrelerin içlerindeki ortamla, dışlarındaki ortamın farklılıklarına göre, farklı davranışlar ve etkileşimler gösterirler, vs.. Yani canlılıklarını gösterme şekilleri çoktur. Organeller ve hücreler, hem bu tür yüzlerce farklı proteinin, hem diğer tür moleküllerin ve iyonların kombinasyonlarından oluştuklarından, ortaya çıkan toplamsal sistem, yani hücreler de, zorunlu olarAk, bir çok türde bir kutuplaşma gösterecek bir yapıya sahiptirler; onların da içlerindeki ortamın elektropotansiyel yükleri, dışlarındaki ortamın elektropotansiyel değerlerinden farklıdırlar, vs. Bu nedenlerle de birbirleriyle karşılıklı etkileşim, veya alış - veriş sistemleri oluşturmak zorundadırlar. Yani, hücreler, sahip oldukları protein, vs. gibi organik moleküllerin, birbilerine çıt-çıt düğmeleri sistemi gibi yapışabilme derecelerine bağlı olacak şekilde, ilgi duymakta, veya duymamamaktadır!
İnsana gelince, o da nihayet trilyonlarca hücrenin oluşturduğu bir kolonidir. Örneğin, o koloninin bir tarafındaki hücrelerin toplam elektriksel potansiyelleri, vücudun diğer tarafındaki hücreler gurubundakine oranla artacak veya azalacak olsa, otomatik olarak, o insan vücudu kutuplaşmış olur. Bu tür olaylar, vücudumuzda sürekli olarak olmaktadır. Örneğin bir tarafımız ıslanıp rüzgar etkisinde kaldığında, oradaki hücreler buharlaşmayla aşırı ısı kaybedip soğuyacaklarından, diğer vücut kısımlarına göre otomatik olarak farklılaşır. Her tür farklılık, farklı bir kutuplaşma türüdür, ve başka türlerde kutuplaşmalara yol açarlar. Yani, vücudun bir tarafının soğuk, bir tarafının sıcak olması, vücutta elektriksel kutuplaşmaların da oluşumuna yol açar, vs.. Diğer taraftan, vücut içinde fizikokimyasal etkileşimler, vücudun her yerinde, veya her organında aynı derecede değildir; bu farklı reaksiyon şiddetleri nedeniyle de vücut içinde, farklı türlerde sürekli kutuplaşmalar oluşurlar. Kısacası, hücreden hücre kolonilerine (yani insanlara ve diğer gelişmiş canlılara) geçişte, kutuplaşma türleri hem çeşitlilik kazanırlar, hem de artarlar. Bu artış, özellikle aynı tür görevle yüklenmiş hücrelerin, içlerindeki potansiyel gerilimleri, vücut kumanda birmininin etkisi altında, birbirleriyle uyumlu ve eşzamanlı olarak kullandıklarında, mucizeler yaratacak değerlere ulaşır. Bu tür olaylara örnek olarak, canlıların organları verilebilir: En hassas ışık ölçümleri yapıp, zamanı da katarak bunları hesaplayıp, yön bulabilme yeteneklerinin geliştirilmesi; organlar içine su alınıp, jet prensibi uyarınca dışarı fırlatılarak, muazzam hızlı hareket olanağı yaratılması; hücrelerin elektriksel yüklerinin eşgüdüm içinde kullanılarak, yüzlerce voltluk gerilimler oluşturulup, "düşmanın veya avın" elektrikle çarpılması; vs..
İnsan vücudu içinde, bu tür kutuplaşma oluşumlarının en yoğun olarak oluşturulduğu organlardan biri de sinir sistemi ve beyindir. Beyin içindeki sinir hücreleri ağı sisteminde, hem yüzlerce türde farklı enzim, hormon, vs. gibi moleküler boyutlu, hem de, sodyum, potasyum, kalsiyum gibi atomik boyutlu iyonlar, hem de elektron gibi daha küçük boyutlu parçacıklar, sürekli bir alış - veriş içinde dolaştırlmakta, dolayısıyla, bu dolaşan farklı iyonların yerel dağılımlarına göre, vücut içinde, sürekli kutuplaşmalar oluşmaktadır. İşte, bizlerin duyguları, hisleri, vücudumuz içinde dolaşan bu yüzlerce farklı türde iyonların oluşturdukları kutuplaşmaların gerilimleridir. (Damarınıza bağlanacak bir serum kanalıyla, vücudunuza farklı farklı kimyasal maddeler, hormonlar, enzimler, vs. belirli aralıklarla verilecek olursa, bu maddelerin vücudunuzda yarattığı kutuplaşmalara uygun olarak da, farklı farklı "ruhsal" değişimler ve duygular yaşarsınız).
Örneğin, bir insanın vücudunun belirli organlarında seks hormanlarının artıp, belirli yoğunluklar kazandığını düşünün; bu olay, vücutta bir kutuplaşmadır, insanda belirli bir gerilim yaratır. Aynı tür hormonların, karşı cinsten bir insanda da oluşup, benzer türde bir gerilim oluşturduğunu düşünün. Şimdi bu iki insanın vücutlarındaki hormonal gerilim kutuplaşmalarının, birbirlerini çekmek zorunda olan miknatıs çubuklarından farkı nedir?
Her proteinin farklı bir kutuplaşma özelliği vardır, ve bu farklı kutuplaşma özelliği nedeniyle de farklı geometrik şekillerde kıvrılmalar göstererek, ancak bu farklı kıvrımlarına uyum sağlayacak başka maddelere karşı hassas ve duyarlı olabilir. Her insanın kendine özgü proteinleri vardır. Dolayısıyla, her insan, kendisininkine uyum sağlayan diğer bir insanın kokusuyla rezonansa girebilir, ona karşı ilgi duyabilir. Bu biraz da beyin programlanmsı olayı sonucudur. Her insanın, kendine has bir bilgi ve görgü dağarcığı vardır; beynindeki sinir hücreleri o bilgilere uygun dalgalar oluştururlar. Dolayısiyla, birbirine yakın düşünce ve duygu ile donanmış insanların birbirlerinden hoşlanması; karşılıklı bir uyum, bir rezonans olmayan insanların birbirlerini sevmemesi, tamamen bu anlatılan prensipler çerçevesinde açıklanabilecek bir olaydır. Dolayısıyla, sevgi ve nefretin ana kaynağı, taa atomlara kadar uzanır: Oksijen ve hidrjoen birbirlerini çılgınca sevebilirlerken, oksijen ve helyum pek birbirlerinden hoşlanmazlar, vs.. Olayın temelinde bu yatar, sadece, boyut ve şekiller değişir ve karmaşıklaşır, o kadar!
İşte, hayat, böyle bir olgudur; maddi ve manevi değerler dediğimiz sistemler, birbirleriyle enerji \ madde ilişkisi çerçevesinde bağlantılı ve birbirleriyle geçişli sistemlerdir.
Hücrelerin Denizlerden Taşıp, Karaları Fethi
Yaşam ortamının daha da genişleyip çeşitlenmesi, hücrelerin "bilgi işlem merkezlerinde" yeni düzenlemeler, yeni planlar oluşmasına yol açar; hücreler, yeni yeni kombinasyonlar oluşturacak genler üretirler; yeni yeni organlar (yeni hücre kombinasyonları) oluşturulur. Sulu ortamda yaşamak için oluşturulmuş hücreler, su dışı ortamlarda yaşayabilmek için, özel "kılıflar" düzenleyip, bu kılıfların içini "suyla" doldurup, zorunlu olan "sulu ortamı" karalarda ve havalarda da oluşturmayı başarmışlar, ve tüm dünyaya yayılmışlardır! Ancak, bu girişim için, atmosferde oksijen oranının artarak, hücre kromozomlarında genetik değışımlere yol açan ultraviyole ışınlarını filtreleme görevini yerine getiren, ozon tabakasının oluşturulması zamanını beklemek gerekmiştir; ki bu da yaklaşık iki milyar yıl sürmüş, ve yeryuvarında 3.5 (hatta 3.8) milyar yıldan beri sadece denizlere hapsedilmiş olarak yaşayan hücreler ve onların oluşturdukları çeşitli kılıflar (denizel hayvanlar ve yosunlar), ilk defa olarak karasal alanlara yayılmaya başlamışlardır.
Yaşam hücresel düzeydedir, ve hücreler de sulu ortamda yaşamaya programlanmıştır. Bu nedenle, karasal ortama uyum sağlamak için, belirli hücreler bir işbirliğine girerek, suyun buharlaşmasını ve dışarı kaçmasını önleyici kılıflar oluşturup, diğer hücrelerle birlikte, bu sulu ortamda yaşamaya ve oradaki enerji kaynaklarını kullanmaya çalışmışlardır.  Bu girişim  elbette dereceli olmuş, ve ilk aşamada, bataklıklarda yaşayan otsu bitkiler ve kurbağagiller ve semenderler gibi, çift-ortam-yaşamlı (=amfibia) hayvanlar bu yeni yaşam ortamına öncülük etmişlerdir. Daha sonraları eğrelti otları gibi çok nemli ve gölgelik ortamalarda yaşayabilen bitki, ve sürüngenler gibi hayvan kılıfları oluşturulmuş; ve en son gurup olarak da memeliler ve kuşlar gibi, yeryüzünün her ortamına uyum sağlayan kılıflar, ve  çiçekli meyveli bitkisel kılıflar hayat çeşitlililiğini zenginleştirmişlerdir.
Tüm bu canlılar alemindeki gelişimler olurken, yeryuvarının iç dinamiği de sabit kalmayıp, yeryuvarı, içinde depoladığı iç enerjiyi zaman zaman volkanlar, depremler, yerkabuğu çatlamaları ve hareketleri olarak dışa vurup, dünyanın dış görüntüsünün sürekli değişimine neden olmuş, atmosfere çeşitli volkanik gazlar saçarak, havanın bileşimini değiştirmiş, dolayısıyla yeryuvarı iklimini sürekli olarak etkilemiştir. Yeryuvarının içinden kaynaklanan bu olaylara ek olarak, dünyamız dünya dışı olaylardan da etkilenmiş, zaman zaman göktaşı yağmurlarına tutulmuş, zaman zaman güneş ışınlarından yararlanma derecesi çeşitli faktörlere bağlı olarak sık sık değişmiştir. Tüm bu değişimlerin izleri ve kayıtları, yeryuvarı üzerinde sürekli olarak tutulan "kayıtlara"  geçirilip, tarihsel belgelere dönüştürülmüştür. Yerbilimciler ise, bu kayıtları deşifre edip, canlısıyla \ cansızıyla, yeryuvarının tüm bu geçmişini tekrar tasarlamaya, ve geçmiş devirlerin yeniden film şeridi gibi gerisin geriye oynatılmasına çalışmaktadırlar, ve yukarıda anlatılanlar, bu film şeridinin bazı sahnelerinden secilmiş parça görüntülerdir.
Yeryuvarı tarihinin bu geçmiş görüntülerinden çıkartılması gereken ve "hayat" kavramının anlaşılmasına yararlı olacak şu bir kaç veriyi de sunarak, tarihsel değerlendirmeye son verelim:
*- Yeryuvarı üzerinde ne iklim, ne de coğrafik görüntü (dağ ve denizlerin dağılımı, vs.) hiç sürekli olarak aynı kalmamış, sık sık değişimlere uğramıştır. Bu iklimsel ve coğrafik görüntü değişimlerinin sonucu olarak, bazı canlı gurupları yeryüzünden silinmişler, bunların yerine, yeni türler ortaya çıkmış ve onlardan kalan boşluğu doldurmuştur. Bu tür olayların en önemli iki tanesinin ilki, yaklaşık 250 milyon yıl önce olmuş, bunun sonucu, amfibia gurubu hayvanların çoğu kaybolmuş, onların yerine, yeni sürüngen türleri çıkmış ve yeryuvarında "Dinozorlar" dönemini başlatmıştır. Dinozor kılıfı içinde yaşayan bu yeni hücre türleri yanında, onları takiben, "memeliler" kılıfı içinde yaşayan hücreler de türemişler, ancak, dünya iklimi 250 ile 65 milyon yılları arası, günümüze göre çok çok daha sıcak olduğundan, bu sıcak iklim koşullarında, sürüngen tipli sıcak ortam koşullarına daha uygun canlılar (dinozorlar) aşırı bir gelişme  gösterirlerken, kemirgengiller türü memeliler, onların "gölgesinde", onlardan arda kalan boşluklarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
*- Yaklaşık 65 milyon yıl önce, dünyada tekrar "kıyametler" kopmuş, volkan patlamaları, meteor çarpmaları, vs. dünyadaki düzeni (iklimi ve coğrafik görüntüyü) alt\üst etmiştir. Dinozorlar gibi, sadece sıcak ortam koşullarına uyumlu canlılar bu değişimlere uyum sağlayamayıp, yok olurlarken, memeliler gibi, kıllı bir örtü ve terleme gözenekleri gibi bir vücuda (kılıfa) sahip hücre sistemlerine gün doğmuş, ve bu gurup, dinozorlardan arda kalan boşluğu doldurmak üzere, patlamalı bir şekilde, bir gelişim ve farklı türlerde yeni kılıflar oluşturma yarışı içine girmişlerdir. Atlar, aslanlar, maymunlar, filler, gergedanlar, mandalar, vs. gibi bizlerin bu gün aşina olduğu karasal hayvanlar, işte bu dönemden sonra yeryüzü sahnesine çıkmışlardır.
*- Dünyamız iklimi ve coğrafik görüntüsü, bundan sonra da pek sabit kalmamış, sık sık değişimler göstermeye devam etmiş; bu değişimlere uygun olarak da, memeli tipi "anaç hücre" sistemi içinde, yeni yeni arayışlar, yeni mütasyonlar, yeni gen transferleri olmuş, ve dört ayaklı yaşam tarzından, iki ayaklı yaşam tarzına geçiş patenti genleri üretilmiştir. Bunun sonucu olarak, Australopitekus denilen ilk iki ayak üstünde yüreyen canlılar yaklaşık 5 milyon yıl önceleri Doğu Afrika'da ortaya çıkmış; onları ise, yaklaşık iki milyon yıl önceleri ortaya çıkan ve kafatasları ancak yeni doğmuş bir çocuğunki kadar olan ilk insanlar izlemişlerdir.
Hücrelerin Kolonileşme veya Kılıf Oluşturma Sistemi
Hayatın, temelde hücresel düzeyde gelişen, fizikokimyasal tepkimeler ve bunlara bağlı elektromanyetik etkileşimler olduğu yukarıda açıklanmıştı. Bir hücre içinde ve hücreler sistemi arasında oluşacak veya gelişecek olayların yönlendirlmesine yönelik bilgiler, veya patentler ise, "gen" denilen ve aminoasit dizilimlerinden oluşan "şifreli sözcükler dizisi" olarak kromozom denilen iplikcikler üzerine, tespih taneleri gibi dizilmiştir. Basit bir tek hücreli canlının bilgi kitapcığında (kromozomunda) yaklaşık bin tane gen ancak varken, koloni halinde yaşam sistemini benimsemiş bir hücrede, örneğin insan kılıfı hücresinde, 100.000 kadar gen vardır. Dolayısıyla, böyle bir bilgi kitapcığının açılıp okunmaya başlanması ve gerekenlerin yapılması, tek başına yaşayan bir hücrenin basit kitapcığındaki yazılı aşamalardan farklı olacaktır.
Şimdi, insan kılıfını oluşturacak bir anaç hücrenin, böyle bir kılıfı oluşturmasının ana hatlarına kabaca bir göz atalım.
Döllenmiş ve çoğalmaya hazır anaç hücre, uygun (sulu) bir ortam  bulduğunda, kapalı olan kitapcığını açar (yani, birbirine spiral şeklinde sarılmış olarak bulunan kromozom iplikcikleri birbirinden ayrılırlar) ve üzerinde yazılı olan bilgiler okunmaya başlanarak, adım adım, belirli bir sıraya göre, gerekli fizikokimyasal tepkimeler oluşturulmaya başlanır. Bu tepkimeler, bir yandan hücrenin sürekli olarak ikiye bölünerek çoğalması şeklinde olduğu gibi, diğer yandan da, hücreler kolonisine kılıf veya kalıp oluşturacak, ekstra maddelerin (örneğin omurganın, derinin vs.), oluşturulması gibi, tamamlayıcı unsurların yapılması şeklinde de gerçekleşir, ve sonuçta yaklaşık 60 trilyonluk bir hücre toplumu ve bu toplumu taşıyacak bir çatı ve kılıf oluşturulur.
Bu oluşumun aşamaları, farklı hücre kılıfı tiplerinde, hücreler arasındaki akrabalık derecesine bağlı olarak, oldukça yakın benzerlikler gösterir, üstelik de, göstermek zorundadır. Hücrelerin tarihsel gelişim aşamaları, onların birbirleriyle gen alışverişi ıçınde oluşup, birbirlerinden kökenlendiklerini  gösterdiğine göre, bu ortak bilgiler, ortak görüntüler oluşturacak bir seyir oluşturmak zorundadır.

Yukarıdaki şekilden de görüleceği üzere, omuragalı canlılar dediğimiz, balıklardan, sürüngenlere, onlardan memeliler ve insana kadar olan tüm "kılıf" tiplerinin hücreleri, o kadar ortak gen içermektedirler ki, yani bilgi kitapcıklarının bazı sayfaları öylesine aynıdır ki, tüm bu canlıların gelişimlerinin ilk evreleri (cenin dönemleri), şaşılacak derecede birbirine benzerler. Örneğin, hepsinde, belirli bir aşamada, solungaç yarıkları oluşur. Halbuki, bu günkü yaşam şekillerinde, artık suda yaşamadıklarından solungaçlara da gerek duymamaktadırlar. Ancak, tarihsel geçmişlerinde, bu hücreler sulu bir ortamda yaşamış olduklarından, bu geçmişlerinin kayıtları, elbette hala bilgi kitapcıklarında kayıtlı bulunmaktadır!
(Hücre kılıflarının yönetim şekli ve canlılarda ruhsal davranışlar konusunda daha fazla bilgi edinmek için, Bölüm Ek 3'deki 'Beyin, İşleyişi ve Programlanması' adlı kısma bakınız.)

EK-3 - BEYİN, İŞLEYİŞİ ve PROGRAMLANMASI
Hücre Kolonilerinde (veya Kılıflarında) Yönetim Şekli
Bitki veya hayvanda, asıl yaşayan, o hayvan veya bitki kılıfı içindeki hücreler olduklarına göre, bu hücreler atası işbirliğini ve eşgüdümü sağlayacak bir sistem de mutlaka gelişmiş olmalıdır. Bu düşünceden ve varsayımdan hareket ederek, insan kılıfı içindeki sistemin yönetim şeklini incelemeye alalım.
. İnsan Kılıfı İçindeki Hücreler Topluluğunun Yönetim Mekanizması
 İnsan vücudu, hemen hemen her türlü ortama uyum sağlayacak bir yaşam tarzı için oluşturulmuş  bir " hücreler kılıfıdır". Böyle bir hücreler devletinin  işletim sistemi teorik olarak şöyle olabilir:
a- Önce ortada bir "kılıf" olduğuna, ve hücreler de bu kılıfın içinde yaşamak zorunda olduklarına göre, iki farklı ortam, iki değişik "dünya" söz konusudur. Birinci ortam, kılıf içindeki ortamdır; bu ortamda hücreler karşılıklı ilişkiler ve etkileşimlerle bir arada yaşarlar. İkinci ortam ise, 'kılıf' dışı ortamdır; bu ortamda ise, başka kılıflar yanısıra, canlı cansız tüm diğer doğal maddeler ve, ışık, çeşitli radyasyonlar, vs. vardır. Kılıf, hücreler için, adı üzerinde, bir evdir, bir barınakdır, o ortama uyabilmesı için gerekli bir korunma kılıfıdır. Öyleyse, bu kılıf içinde yaşayan hücreler, kılıfın dışında olup bitenleri algılamak zorundadır. İşte bu amaç için dış ortamdaki çeşitli verileri algılayacak çeşitli organlar oluşturulmuş, ve bu organlar içinde, belirli hücreler bu görev için uzmanlaşarak, dış ortamdaki verileri algılayıp, kılıf içindeki bir "bilgi deposuna" aktarmakla görevlendirilmişlerdir. Gözler ışık dalgalarını, kulaklar ses dalgalarını, burun havadaki çeşitli (çoğu organik) molekülleri, deri dokusu ısı dalgalarını ve sert\yumuşak gibi diğer bilgileri, dil ... vs.yi algılayıp, kılıf içindeki bilgi deposuna aktarırlar. Öyleyse, bu bilgileri depolamak için de belirli hücreler görevlendirilmiş olmalılar. İşte bu hücreler de beyindeki bazı sinir hücreleridir.
Beyin denilen organ içinde, dış ortamdan algılanan bilgiler, ve hücrelerin kendi aralarında ortaklık kurmalarının gereği olarak oluşturulmuş "anlaşma protokolleri" depolanmış durumdadır. Bu bilgilerin değerlendirilip, yorumlanması, işlenmesi için de progaramlar gerekir; yani işletim sistemi de gerekir. Ortada ise iki değişik ortam vardır: Kılıf dışı ortam, ve kılıf içi ortam. Bu iki ortam koşulları tamamen birbirinden farklıdır: Birinde, hava, ışık, taş, toprak, diğer canlı kılıfları, vs. vardır; diğeri ortamda ise, çok belirgin bileşimleri olan vücut sıvıları içinde yuvalanmış hücreler bulunur.
Böylesine birbirinden farklı iki ortam nedeniyle, bu ortamlara yönelik iki farklı işletim sistemi olması gerekir: Birinci işletim veya değerlendirme sistemi, hücreler veya organlar arası haberleşmeyi, alış-veriş işlerini, vs. yi düzenlemek ve eşgüdümü sağlamak üzere, kılıf içindeki hücrelerın kendi aralarındaki "ortaklık protokollerini" dikkate alarak, beyindeki bilgileri değerlendiren bir sistemdir; ikinci sistem, 'kılıfı' bir bütün olarak kabul edip, o kılıfın dış dünya ile ilişkilerini düzenlemekle yükümlü olmalıdır.
Gerçekten de, yukarıda öngörülen hücresel yaklaşımdan bağımsız olarak, insanların ruhsal durum ve davranışlarını inceleyen bilim adamları, "bilinç ve bilinçaltı" diye iki farklı sistemin varlığını ortaya koymuşlardır. Geleneksel bilgilerin canlılık belirtisi olarak tek bir "ruh" kabul etmesi ile pek bağdaşmayan bu ikili sistem, şimdiye dek hep bir bilmece olarak kalmıştır.
Beyin ve Programlanması
Hücrelerin, doğadaki belirli ortamlara uyum sağlamak, çok değişik verileri ve faktörleri algılayıp bunları değerlendirerek, yaşanabilecek (enerji bulanan) her ortama girip, hayatı oralara da yaymak amacıyla geliştirdikleri en başarılı yöntem, aynı işi eşgüdüm içinde yaparak, güçlerini birleştirip, "uzağı yakın kılan, farkedilemezi fark edilecek derecede kuvvetlendiren, vs. gibi"   çeşitli aygıtlar (organlar) oluşturabilmeleri, ve de tüm bu farklı organları, birbirleriyle uyum içine sokup, onları birleştirip, bütünleştirebilmeleri şeklinde olmuştur.
Hücrelerin, hep birleşme ve birbirlerini tamamlamaya çalışma şeklinde oluşturdukları bu kombinasyonların, kendi aralarında eşgüdümlerini sağlamaya yönelik olarak geliştirilmiş olan "beyin" organı da, elbette, ilk planda, eşgüdümlerini sağlamakle sorumlu olduğu bu hücreler kolonisinin (kılıfın) çıkarlarını korumak, ne pahasına olursa olsun, onlara bir zarar gelmesini engellemeye çalışmak olacaktır. (Toplumsal hayat sisteminin, bireylere sağladığı yararların farkında olmayan veya bu konuda uzun vadeli düşünemeyen insanların, hep kendi çıkarlarını düşünüp, bencillik yapmaları bu nedenledir. Hiç kimsenin haksız olduğunu kabul etmeye yanaşmaması da, yine bu sistemin gereğidir).
Şimdi, beyin denilen bu organın, programlanmasına geçelim. Nasıl ki, temel canlı olarak hücre, kendi bilgi deposunda (kromozomlarındaki genlerde) sürekli yeni amino asit dizilim şekilleri oluşturarak, yeni seçenekler arayışı içindeyse (ki genel terim olarak buna mütasyon denir), ve bu sayede ortamsal değişikliklere uyum sağlayabiliyorsa, hücre kolonisinin, veya kılıfın bilgi deposu ve işletim merkezinde de, ortamdaki verileri sürekli değerlendirerek, onlardaki değişimlerden etkilenerek, sürekli kendi kendini programlayan bir sistem oluşturulmuştur. Beyin denilen organ, insan ana karnında iken oluşmaya başladığına göre (cenin dönemi de bir kolonileşme evresidir, o koloni aşamasında da hücreler arası eşgüdüme ihtiyaç vardır), beyin programlanması da, taa o zaman başlamış olmak zorundadır. Dolayısıyla, beyin denilen organın bilgi deposunda, taa o zamanlara ait bilgiler var olmak zorundadır. Beyin, genellikle, olağan dışı olaylara daha çok dikkat edip, onları öncelikle depoladığından (günlük hayatımızda bile, sıradan şeylere hiç dikkat etmeyiz), ana karnında olduğu dönemlerdeki olağan dışı olayları algılayıp depolamış olması gerekmektedir. Nitekim, hipnotik yöntemlerle insanlar geçmiş dönemlerine gönderildiklerinde, o dönemlerden kalma şok yaratıcı olayların kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır (ve bu şok kayıtları, beynin bilinçlenme evresi dışında olduğundan, bililinçaltı işletim sistemi içinde sık sık devreye girerek, çeşitli ruhsal davarnış bozukluklarına yol açabilirler). Elbette, göz gibi duyu organları kayıt edici olarak devrede olmadıklarından, o dönemlere ait sadece ses, acı, vs. gibi algılamalar var olacaklardır. Neyse, asıl sorun, beynin daha sonraki dönemlerdeki programlanması olduğundan, doğum sonrası döneme geçelim.
Yukarıda , çeşitli yaşlardaki çocuk beyinlerinin sinir hücreleri arası bağlantı dereceleri sunulmuştur. Yeni doğan bir çocuğun, henüz hareketlerini kontrol edemediğini; zamanla, elleriyle bir hedefi ancak yakalayacak düzeye geldiğini; ilk aylarda sözcüklere hakim olamadığını; zamanla sözcükleri düzgün konuşmaya başlayabildiğini, ve yaşı ilerledikçe karmaşık ifadeleri anlayıp, düzgün cümleler kurmaya başladığını; yani kısacası, gerek soyut kavramlara, gerek bedensel beceri hareketlerine ancak zamanla hakim olduğunu göz önünde tutup, şekildeki sinaps artışına dayalı  beyin yapısallaşması dereceleriyle kıyaslarsanız, beynimizin nasıl programlandığını, bilgileri nasıl depoladığını o zaman kavrayabilirsiniz.
Yandaki iki resim ise, A= eğitilmiş, B= eğitimsiz, ama aynı yaşta iki beynin yapısallaşmasını göstermektedir. Özel bir eğitime tabi tutulmamış beyinde (B), sinir hücreleri arası bağlantı sayısı az iken, özel bir eğitimden geçen beyindeki (A) sinir hücreleri arası bağlantı sayısı çok daha fazladır. Bu da, bilgi veya beceri dediğimiz kavramların, sinir hücreleri arası bağlantı kurulması ile koşutluğunu ve ilişkisini açık bir şekilde sergiler.
Kendi kendini programlayabilen bir yapılaşma gösteren beyinde, bilgiler, nöron denilen sinir hücreleri ağı sayesinde gerçekleştirilir. Beyinde, sinir hücresi sayısı sabit olmasına karşın, bu hücreler arası bağlantı ağı (aksonlar ve dendritler) "eğitim ve öğrenim düzeyi ile orantılı olarak" gelişmektedir. Eğitilmiş bir beyinde, sinir hücreleri arası bağlantı ağı çok karmaşık ve gelişmiş bir yapı gösterirken, eğitilmemiş bir beyinde, bu ağ gelişimi sınırlı kalmaktadır.
Bildiğimiz şeyleri, istediğimiz anda hatırlayamamak, beynin farklı hücrelerinde depolanmış bilgilerin, bu hücreler arasında direkt, hızlı bir bağlantı oluşturulamamış olması nedeniyle, ilgili sinir hücreleri arası bağlantının sağlanamaması olayıdır. İnsanlar, öğrendikleri şeyleri, birbirleriyle ilişki içinde düşünüp, aralarında bir bağlantı kurduğu anda, bu bilgilerin depolandığı hücreler arası iletişim ağı da kurulmuş olur.
Bildiği bir kelimeyi, veya, tanıdığı birinin adını hatırlayamamak, o bilgilerin, beynin farklı yerlerindeki farklı hücrelerde depolandığının bir diğer delilidir; bu da, yine, bizlerin "bir hücreler kolonisi" olduğumuzun bir diğer göstergesidir.
"İnsanlar beyinlerinin ancak %5-10'unu kullanabilmektedirler" ifadesi, pek doğru değildir;"sinir hücreleri arası bağlantı oluşturma oranı, %5-10'dur" ifadesi daha  doğrudur. Bu aynen, bir toplumdaki sağlam alt yapı (yol, telefon, su şebekesi, elektrik hatları vs.) oluşturulmasına benzer; beynini iyi çalıştıramayan insanla, alt yapısı bozuk veya gelişmemiş bir toplum arası ilişki ve koşutluk buradadır: birine "aptal", diğerine "geri kalmış toplum" gözüyle bakılır!
 Beyindeki hücreler arası bu ağ gelişimi, özellikle çocukluk evresinde hızlı bir şekilde gelişme gösterir. Bu nedenle, bir çocuk daha 1-2 yaşlarında iken, 6 ayda bir yabancı dili, hem de kendisine hiç bir özel hoca tutulmaksızın öğrenebilirken, olgunlaşmış bir yaşta, öğretmenler tutulmasına ve yıllarca süren çabalara karşın, bir dil, iyi bir şekilde, öğrenilememektedir. Aynı şekilde, vücudumuzla gerçekleştirdiğimiz çeşitli akrobatik hareketler ve özel beceriler de, beynimizde, ilgili merkezler arası sinir hücreleri arası bağlantı kurulması ve geliştirilmesinden başka bir şey değildir. Gözlerle görülen müzik notalarının, el parmaklarının uygun hareketlerine dönüştürülüp ahenkli sesler çıkarılması, beyinde, çeşitli merkezler arasında gerekli sinir bağlantılarının oluşturulması olayından başka bir şey değildir. Bu bağlantı kurulması olayına, ne kadar erken başlanılırsa, başarı ve beceri derecesi o oranda artar! "Harika çocuklar" bu şekilde yetiştirilirler.
*- Bir çocuk doğduğu andan itibaren çevresinden etkilenerek eğitilmeye başlanır; daha beş-on günlükken çevresinde mırıldanılan bir farkı onun beyninde depolanır, büyüdüğünde o şarkıyı duyunca, etkilenir, duygulanır. Kulağında başka bir melodiyle büyümüş bir başka toplum insanı, bizim dugulandığımız bir farkı karşısında hissiz kalır, hiç duygulanmaz.
*- İyi\kötü, doğru\yanlış kavramlarını çocuklarımız, genelde bizim davranışlarımızdan çıkartırlar. Alışık olmadığı bir olay karşısında, çocuk en çok güvendiği yakınına (anne veya başaksı) bakar: onun yüzündeki tavır olumlu ise, örneğin yüzünde gülümseme belirmişse, o olay "iyi veya doğru" olarak algılanıp, depolanır; tersine ise, yani kaşlar çatılmış, veya benzer bir davranışta, söz konusu olay "kötü veya yanlış" olarak depolanır. Bu nedenle, bizim toplumuzda bir genç kızın bir erkek arkadaşı ile gezmeye gitmesi "kötü, veya yanlış" olarak değerlendirilirken, bir başka toplumda, tam tersine, yalnız kalması, arkadaş edinememesi kınanır!
*- Çocuk, çevresindeki insanların davranışlarından dersler çıkarır. Örneğin, ölüm olayı sonunda üzüntülü olunması, ağlanması, ağıtlar yakılması geleneği olan bir toplum içinde yetişen çocuk, bu davranışları benimserken, ölüm olayını sevinçle karşılayan toplum içinde yetişen çocuk (ki bu tür toplumlar da vardır), ölüm olaylarında üzüntülü davranmaz. Bir tür olay karşısında, babanın kızıp, anneyi dövdüğüne sık sık tanık olan çocuk, büyüdüğünde, o tür olay karşısında aynı davranışı sergiler. Kısacası, ne zaman kızılması, ne zaman nazlanılması, ne zaman kapris yapılması, neyin kıskanılması, neyin onur neyin ahlak meselesi olması gerektiğini, vs. vs., insanlar hep çocukluk dönemlerinde, çevrelerinde örnek aldıkları insanların davranışlarından öğrenirler. Ve tüm bu programlar birer sinir bağlantısı olarak beyinlerde sabitleştirilirler. Dolayısıyla, bu tür sinir bağlantıları oluşturulmamış insanlar, o davranışları göstermezler!
Beyin programlanması olayı, sağ ve sol beyin yarılarının birbirleriyle bağlantılarının ana hatlarının oluşturulması ve duraylılaştırılmasına kadar (örneğin Corpus calossum'un gelişiminin tamamlanması) kolay bir işlem iken, daha sonraları, gittikçe zor olarak oluşur. Bu yaşlarda, beyin hızlı bir şekilde programlanmaya başlanır. Örneğin, ilkokulda, konuşulanların yazıya dönüştürülmesi programı beyinlere kazınır: A, O, T, K, vs. gibi sesler çeşitli çizgisel simgeler olarak beyinde depolanır. (Beyine herhangi bir 'ögenin' depolanmasında, bu 'öge', en küçük parçalarına ayrılarak farklı farklı hücrelere yerleştirilir. Tek bir 'A' harfi bile, bir sürü parçaya ayrılır: A'nın bir bacağı beynin  başka hücrelerinde, diğer bacağı başkalarında, bacakların kaç derece eğimli oldukları başka yerlerde, bacaklar arasındaki açı değeri başka hücrelerde, vs..)  Bu ses simgelerinin birleştirilmeleri ile "At, ot, kalem, vs." gibi, belirli bir kavram ifade eden sözcükler, yazılı şekle dönüştürülüp, beyinde özel "simgeler" olarak depolanırlar. Böylelikle beyinde binlerce farklı "simge ve resim" birbirleriyle ilişki içinde ayrı ayrı yerlerde (sinir hücrelerinde) depolanırlar.  Sonra bu resimlerden veya simgelerden yararlanarak, onları çeşitli kombinasyonlara sokarak, hikayeler yazarız, hayaller kurarız, veya gördüklerimizi, hissettiklerimizi ifade etme olanağı buluruz. Bu tür bir eğitim olanağından yoksun gelişen bir beyin, böyle programlar içeremeyeceğinden, yani içinde gerekli sinir bağlantıları zamanında oluşturulmamış olduğundan, tamamen boş olarak kalır. Böyle bir örnek Kalifornia'lı Ceni'nin yaşam öyküsünde çarpıcı şekilde görülür:
Kalifornia'da 1970 yılında 13 yaşındayken yetkililerin farkettikleri Ceni, daha 20 aylıkken ailesinin evinde küçük bir odaya kapatılır. O odadan dışarıya hiç çıkartılmaz. Babası tarafından hazırlanan kayışlarla bir oturağa çıplak bir şekilde bağlanır. Sadece ellerini ve ayaklarını hareket ettirebilmektedir. Anne sağır ve kör, baba ise ruh hastasıdır ve çocuklardan nefret eder. (Bu baba, daha önce doğmuş bir çocuklarını, ağlamasını duymamak için garaja hapsetmiştir ve o çocuk da orada iki aylıkken hastalanarak ölmüştür.) Ceni'ye 13 yıl boyunca sadece süt ve bebek maması verilmiştir.
Ceni bulunduğunda sadece 29.5 kg dır. Kollarını ve bacaklarını germekten acizdir. Çiğnemesini bilmemektedir. Çişini kontrol etmesini bilmez. Hiç konuşamadığı gibi, kelimeleri de anlamamaktadır. Annesinin ifadesine göre (babası kızın bulunması üzerine intihar etmiştir), Ceni doğumunda çok normal bir çocukmuş.
Ceni'nin bulunuşundan sonraki 6 yıl içinde, çevresiyle tanışması ve ilişki kurması sağlanır ve psikologlarca eğitilip, deneylere tabi tutulur. Bu sürede, ancak 2 yaşındaki bir çocuk düzeyinde konuşmasını ve yakındaki bir markete gidip gelmesini öğrenebilmiştir. Ceni'nin zeka testleri, konuşma harici alanlarda, 1977'deki durumuyla, normalin alt sınırında (74) iken, konuşma yeteneği son derece sınırlı kalmış, iki yaşındaki çocukların bile yapmayacağı hatalarla dolu bir seviyeyi aşamamıştır. Ayrıca, normal olarak insanlarda, konuşma için beynin sol yarısı programlanıp işletilirken, Ceni'nin sadece sağ beyni, hem konuşma, hem de konuşma dışı, diğer işlevler için programlanmıştır! Ceni'yle ilgilenen psikolog-dilbilimci Susan Curtiss'in çıkarttığı sonuç ise şudur: Beynin iki yarısının ayrı ayrı alanlarda uzmanlaşması, dil ögrenimiyle başlar. Konuşma, öğrenilmesi gereken yaşlarda gerçekleştirilmezse, beyin kabuğunun konuşma ve bununla ilgili hususlara ayrılmış bölgeleri atıl kalmaktadır." (F.E.Boom ve diğ. 1985'den).
 Doğumlarından sonra, hiç bir eğitimden geçmemiş, kendisiyle (yiyecek ve içecek verme haricinde) hiç ilgilenilmemiş insanların, görünüşleri haricinde, hiç bir insansı davranış ve düşünce tarzları geliştirmedikleri görülmüştür. Bunun en güzel örneği Genie (Ceni) isimli kızın öyküsüdür.
Beynimizin nasıl çalıştığı konusunu araştıranların saptadıkları diğer bir husus da şudur: İnsanlar beyinlerine depolayacakları bilgileri, ya görerek, ya duyarak, ya da başka bir duyu veya algılama organı kanalıyla elde etmektedirler. Bu bilgi depolama dönemi ise özellikle çocukluk evresine denk gelmektedir. Örnekse, henüz bir yaşına  varmamış bir yavrunun bir gözü bir yıl süreyle kapatılırsa, o gözün beyin hücreleriyle bağlantı ağı gelişmemekte,  yani beynin o göze ait depolama veya iletişim ağı bölgesinde, sinir hücreleri arasındaki akson gelişimleri, diğer göze ait beyin bölgesindekilere oranla, çok az ve sınırlı sayıda kalmaktadır. Yani o gözün görme yeteneği "kotürümleşmekte", o göz diğerinden daha kötü görmektedir. "işleyen demir ışıldar" prensibi, beyin için tam anlamıyla yerini bulmaktadır. Aynı deney, büyükçe yavrularda yapıldığında, artık böyle bir kötürümleşme olmamaktadır. Bu durum, çocuk beyinlerinin erken yaşlarda programlanmanmasının ne derece etkili olduğunu açıkça göstermektedir.
Yukarıda sözü edilen Kaliforniya'lı Ceni'nin hayat öyküsü ve diğer gözlemler dikkate alındığında, İnsan'ların doğumlarında beyinlerinin tamamen boş ve programsız olduğu; bu beyinlerin gerekli "insani" bilgilerle programlanmadığı takdirde, o insanların bir "hayvandan" hiç bir farkı olmadığı, hatta bir hayvan kadar bile bazı yeteneklerinin gelişmediği saptanmış bulunmaktadır. Yani insanlar hayvan olarak doğarlar. İnsanları (olumlu veya olumsuz yönde) insanlaştıran, sonradan beyinlerine çevresindekiler tarafından yerleştirilen programlardır.  Bazı insanlar, Ceni kadar eğitimsiz kalıp, beyinlerine hiç program yerleştirilmez; bazı insanların beyinlerine yanlış bilgiler verilir, beyinler yanlış programlanır, böylelikle sürekli yanlışlıklar yapan insanlar toplum içine sürülür; bazı insanların beyinlerine, beynin kendi kendini programlama ve yanlışlarını düzeltme sistemini ışlemez hale sokan ("Bu bilgileri kabul et, ve sakın bunların doğruluğundan şüphelenme, yoksa başına felaketler gelir, Cehennem ateşinde yanarsın, vs. gibi) korkutucu veya şantaj yüklü programlar verilir, bu sefer, bu tür beyinler, o katı görüş veya bilgilerin esiri olurlar, ve her türlü hoşgörüden yoksun birer "Frankeştayn" olarak insanlar arasında dolaşırlar; bazı beyinler kendi deneyimlerinden ve başkalarının bilgi ve deneyimlerinden en iyi şekilde yararlanarak programlarını sürekli yenileyip geliştirirler, yep yeni fikirler ve görüşler oluşturacak bir düzeye gelirler, Einstein'lar, Newton'lar, İbni Sina'lar gibi, vs..
Sözün kısası, ister soyut ister somut konularda, beynimizin eğitilmesi  ve sinir hücreleri arası bağlantıların sağlanması,  hızlı bir şekilde, çoçukluk çağlarında mümkündür. Bu nedenle, soyut veya somut bir iş veya sanat dalında başarılı olabilmek için, kişiler, bu işe çok küçük yaşlarda başlatılır.  Bu yaşlarda beyine yüklenilen bilgilerin "doğru" olmasına çok büyük özen göstermek gerekir; zira beyne yüklenilen yanlış bir bilgiyi silip, yerine "doğrusunu"  yüklemek, hiç eğitilmemiş birini eğitmekten çok daha zordur. Dolayısıyla, doğruluğundan yüzde yüz emin olmadığımız bilgileri, kesinlikle doğruymuş gibicesine çocuklarımıza aktarmamız, ileride düzeltilmesi neredeyse olanaksız durumlara yol açmaktadır. Bu nedenle, çocuklarımızı bu gibi konularda biraz şüpheci olarak eğitmemiz, çok daha doğru bir davranıştır. Beyindeki bilgiler doğru değilse, o kişinin beyninin sağlıklı bir karar vermesi mümkün değildir.
Şimdi, burada "doğru" kavramından söz açılmışken, "doğru" terimini ne anlamda kullandığımızı, ve nedenini açıklayalım:
Doğru Nedir?
Masa, taş, ağaç gibi somut sözcükler, her insan tarafından hemen hemen aynı anlamda algılanıp, aynı anlamda kullanılırlar; ama 'doğru', 'yanlış' gibi soyut kavramlarda durum aynı değildir: her insanın kafasında bu konuda farklı bir imaj vardır. Bu nedenle bir konuda tartışıp, ortak bir fikir üretebIlmek ve anlaşabilmek için, tartışılacak konunun kesin tanımında anlaşmak, tartışmaların ilk ve vazgeçilmez ön koşuludur. Öyleyse önce "doğru" terimini tanımlamaya çalışalım.
Bizler, beynimizde depoladığımiz bilgilerin hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu pek araştırmayız. Bunlar bize atalarımız tarafından "doğru" diye aktarılmıştır ve bizler bunları benimsemişizdir. Örneğin, beynimiz ve kalbimiz hakkındaki bilgilerimiz. Sevdiğimiz birine "Seni bütün kalbimle seviyorum" derken, yaptığımız yanlışlığın farkında bile olmuyoruz. Bir beyine bir şey "doğru" diye benimsetildiyse, yani beyin öyle programlandıysa, o beyin o fikri hep savunur. Yani, "Kimse yoğurdum ekşi demez" misali, hiç bir beyin, içindeki bilgilerin yanlışlığını kabul etmeye yanaşmaz.
Beynin gerçek değeri ve ruh, bilinç gibi duyuların beyin faaliyetleri olduğu, ilk defa 1848 yılında olan bir kaza sonucunda anlaşılmıştır. Amerika'da olan bu patlamada, 25 yaşındaki bir demiryolu işçisinin (Phineas Gage) kafatası, bir metre boyunda ve 6.5kg ağırlığında bir demir çubuk tarafından delinerek parçalanır, ve beyninin sol ön lobu tamamen koparılır. Şans eseri, Gage ölmez. Ama kişiliği tamamen değişir.
"Kazadan önce, Gage güvenilebilir, çalışkan, ve herkesce sevilip sayılan bir kişiydi. Kazadan kurtulduktan sonra, hırçın, bağırıp\ çağıran, küfürbaz, dinsiz\ imansız, çabuk sinirlenen biri olmuştu. Arkadaşlarına karşı saygısızca davranıyor, kendi arzularına ters düşen  tavsiye veya sınırlamalara hep karşı koyuyordu; bazen katır gibi inatçı, bazen kaprisli ve kararsızdı; sürekli olarak geleceğe yönelik planlar yapıyor, ama yapar yapmaz da bu planlardan vazgeçiyordu..." (Bloom ve Lazerson 1988; Harlow, 1868).
Görüldüğü üzere, insana "insanlık" niteliklerini veren bir sürü özelliklerimiz, yani "ruhumuzun" bir kısmı, beynimizin ön lobuna bağlı bir beyin işlevidir; dolayısıyla, "ruh", kalple değil, beyinle ilgili bir olgudur.
Beyin hariç, tüm diğer organlar, ameliyatla değiştirilebilirler, ama kişilikde bir değişiklik olmaz. Beyinde yapılacak ufak bir oynatma ise, kişiliğimizde bir çok değişimlere yol acar.
Beyindeki yapısallaşmanın ve beyin programlanmsının, insan davranışı ve kişiliği hakkında ne kadar etkili olduğunu belirttikten sonra,  "doğru" kavramına geçelim:
Dünyada yüzlerce farklı din ve mezhep var; herbiri kendi öğretisinin doğruluğuna inanıp, çocuklarını küçük yaşlarda ona uygun şekilde programlıyor. Bunun sonucu, insanlar arası karşılıklı anlaşma ve hoşgörü azalıp, zorlaşıyor; dünya genelinde kavgalar, savaşlar hiç eksik olmuyor. Peki hangisi doğru? Veyahut 'doğru' ne demektir?
İnsanoğlu, binlerce yıllık geçmişi süresince, çevresindeki olayları, bu olaylar sonucu durumunda oluşan olumlu veya olumsuz gelişimlere göre, iyi\ veya kötü gibi sınıfamalara tabi tutarak kendini eğitmeye başlamıştır. Bu kendi kendini eğitim süreci içinde, doğal olaylara ve gelişimlere doğru teşhis koyduğu kadar, yanlış teşhisler de koyduğu olmuş, ve bu "doğru veya yanlış" bilgilerini, kendinden sonraki nesillere aktararak, onların beyinlerinin programlanmasında etkili olmuşlardır. Bunun sonucu olarak, çevre koşullarının dünyamızın farklı yerlerinde farklı şekillerde etkili olmaları nedeniyle, çok değişik  türlerde toplumsal kültürler oluşmuşlar, ve toplumlar arasında büyük davranış ve düşünce ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Toplumlar arası etkileşim ve iletişim sınırlı olduğu sürece, yani, bir toplumda oluşacak bir sarsıntı, diğerlerini çok etkilemediği sürece, bu farklı düşünce ve davranış tarzlarının diğerlerine etkisi veya zararı pek olmamıştır. Ancak, 21. yüzyıla girdiğimiz bu dönemde, toplumlararası iletişim ve etkileşim o denli global ölçekler almıştır ki, artık, bir toplumun yanlış bir davranışı, tüm diğer dünya ülkelerini etkileyebilecek duruma gelmiştir. Örneğin, bir ülkedeki bir atom santralı arızası, tüm dünyada çeşitli hastalıklara yol açabilmekte; bir ülkenin sınırları içinde üretilen zehirli bir madde, su veya hava akıntılarıyla, tüm diğer dünya ülkeleri insanlarını etkileyebilmekte; bir ülkede bir etnik guruba yapılan haksızlık, derhal televizyon kanallarıyla tüm dünyaya duyurulup, o etnik gurubun yandaşlarının tavır almasına yol açabilmektedir. Bir başka ifadeyle, dünyanın bir yerinde savrulan bir yumruğun oluşturduğu rüzgar, dünyada bir kasırga oluşmasına yol açabilmektedir.
Durum böyle olunca, insanlar arası anlaşma zorunluluğu, sadece bir devletin vatandaşları arasında değil, tüm dünya  insanlanları arasında gerekli olmaktadır. Buna karşın, doğadaki farklı gelişim ortamları nedeniyle, toplumlar arası davranış ve düşünce farklılıkları çok belirgindir. Bir toplumun 'ak' dediğine, diğeri 'kara'  diyebilmektedir, çünkü her bir toplumun "doğru\ yanlış" yargıları farklıdır.
 Peki, "doğru" nedir? Herkesin kendisine göre bir düşüncesi, bir "doğrusu" var. Herkese göre farklı bir "doğru" kavramı olur mu?
Gençlerin sorunlarının tartışıldığı bir toplantıda, gençlerden biri: "Doğru nedir, yanlış nedir, bir türlü karar vermiyoruz; anne-babamız, "Şunu yapma, yanlış; bunu yapma yanlış" gibilerden bizleri etkiliyorlar; diğer taraftan, dünyadaki gelişimleri izliyoruz, değişik uygulamalar yapılıyor. Aklımız, mantığımız karma karışık." gibi bir itirafta bulundu. Bu sorun üzerine düşününce, gerçekten, "doğru" sözcüğünün her toplumsal kesimde, neredeyse her ailede farklı farklı değerlendirildiğini kabul etmek zorunda kaldık. Peki doğru nedir?
"Doğrular" kişiden kişiye farklılık gösteremez. Bir kişiye göre "doğru" olan bir fikrin doğruluk oranı, beşmilyarda birdir; çünkü dünyadaki beş milyarlık insan gurubu içinde, o kifiden başkası o fikrin doğruluğuna inanmıyorsa, oran o olur. İnsanlarımızın çoğunluğunun "doğruları",  inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz, kısacası, bireysel ve toplumsal değer yargılarımızla belirlenir. Peki, bu değer yargılarımız "doğru" mudur?
Çoğumuz (neredeyse hepimiz), bir Yaratıcı  veya yönlendirici güçe (Allah, Tanrı, veya nasıl adlandırılırsa adlandırılsın) inanırız. Yaratıcı veya yönlendirici gücü "Dünyamızı ve evreni, ve bunlara ait tüm sistemleri oluşturan; bu sistemler arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri düzenleyen ve yönlendiren" olarak tanımlarsak, 'bilim', Yaratıcı'nın kurallarını, kanunlarını araştırma yöntemidir; bilim adamları da, O'na ait mesajları çözmeye çalışan  insanlardır. Dolayısıyla, yerçekimi kuvveti, elektromanytik kuvvetler, çekirdek içi kuvvetler, Yaratıcının kuvvetleridir; ve fiziğin, kimyanın, biyolojinin, jeolojinin, astronominin vs. bilimlerin kuralları ve yasaları da Yaratıcının, yani Allah'ın kuralları ve yasaları olarak kabul edilmek zorundadır. Çünkü, doğadaki tüm olaylar, bu doğa kanunları ve yasaları çerçevesinde gelişir ve döner. Şimdi, bu düşünceden hareketle, "doğru" kavramı için, herkes için geçerli olabilecek bir tanım yapabiliriz:
1.) "Doğru", doğaya, doğal olaylara ve gelişimlere uyumlu olandır. Ama bu şekliyle yeterli sayılamaz. Çünkü doğadaki gelişimler, ayrıntılı olarak incelendiğinde, iniş - çıkışlar gösterir; her zaman düzgün bir gelişim göstermez. Biz, bu zik-zaklarda ne yapacağız? Biri, diğerinin tersidir, çünkü. Onun için, ikinci bir kriter daha belirlemeliyiz:
2.) "Doğru,  hem birey, hem bireyin ait olduğu toplum için, kısa vadede değil, uzun vadede kazanç sağlayan veya yararlı olandır". Şimdi, her iki kriteri birlikte uygularsak: "Doğru, doğaya, doğal olaylara ve gelişimlere uyumlu olan; ve, hem birey, hem bireyin ait olduğu toplum için, kısa vadede değil, uzun vadede kazanç sağlayan veya yararlı olandır". Bundan sonraki bölümlerde, yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için bu terimleri sadece bu anlamda kullanmayı gerekli görüyoruz.
"Bilgi sahibi olunmadan, fikir sahibi olunamaz" gibi bir özdeyiş vardır. Bu özdeyişin, diğer bir şekilde ifade edilişi de şudur: Beynimize depoladığımız bilgiler ne kadar fazla ve gerçeklere uygun ise, o kadar doğru ve isabetli fikirler üretebilir, sağlıklı kararlar alabiliriz! Tersi durumda, kafamızda yeterli bilgi yoksa, üstelik, mevcut bilgiler de doğal gerçeklere uygun değilse, böyle bir kafanın alacağı kararlar, üreteceği fikirler, sağlıklı olamaz; bu tür kafadaki insanlar (ve bu tür insanların çoğunlukta bulunduğu toplumlar) genellikle "doğru - yanlış" seçiminde, "doğru" hedefleri bulmakta, "doğru" kararlar almakta, zorlanırlar, ve çoğunlukla "yanlış" olanı seçerler.
İnsan doğanın bir parçası olduğuna göre, insan için doğru veya gerçek olacak bir şey, doğaya ve doğal gelişimlere uyumlu olamak zorundadır. Şimdi bir örnek üzerinde, bu tanım gereği, bir düşünce ve davranış tarzının 'doğru mu, yoksa yanlış mı?' olduğunu irdeleyelim. Bazı toplumlarda 'cinsel ilişkiler' tabu sayılır ve karşı cinsten gençlerin birbirleriyle arkadaşlık kurmaları ayıplanır ve 'doğru' bulunmaz. Şimdi, yukarıda yapılan 'doğru' tanımı uyarınca, söz konusu davranış doğru mudur, yoksa yanlış mıdır? Konuya biyolojik açıdan bakalım: İnsanlar, çocukluktan çıkıp, ergenlik çağına girdiklerinde, vücutlarında bir sürü yeni hormonal değişimler gerçekleşir. Dolayısıyla, gençlerin bu hormonların etkisi altında kalarak, karşı cinse karşı özel duygular beslemesi ve arzu hissetmesi çok doğal bir olgudur ve sağlık belirtisidir. Şayet, bu duygular baskı altına alınıp, insanların kendilerini, bu duyguları nedeniyle suçluluk duygusu içinde hissetmeleri sağlanırsa, doğaya ters bir işlem yapılmış olunur. Bunun sonucu, kişilerde çeşitli ruhsal dengesizlikler ve bozukluklar çıkar, insanlar ruhsal bunalımlara girerler, yani "ruh hastası" olurlar, veyahut bir sürü sapıklıklara başvururlar: küçük çocuklara yapılan cinsel tecavüzler, hayvanlarla ilişkiye teşebbüsler, kadın veya kızlara sarkıntılıklar, vs. bunlara ait basit örneklerdir. Öyleyse, cinsel duyguların "ayıp" sayılıp, baskı altına alınması, dağal gelişimlere terstir ve "doğru" değildir. Şimdi gelelim "doğru"luğun ikinci kriterine: kazanç veya yarar sağlaması gereği. Diyelim ki, gençlerimizin cinsel duygularını baskı altına almadık, ve onları tamamen serbest bıraktık; 17-18 yaşlarında çocuklarımız, anne-baba olmak zorunda kaldılar. Peki bu doğru bir davranış mı? 17-18 yaşlarındaki gençler, eğitim dönemleri içindedirler; henüz bir iş veya meslek sahibi değillerdir. Bu nedenle, 17-18 yaşlarında anne-baba olmak durumunda kalırlarsa, eğitimleri engellenecektir, dolayısıyla, uzun vadeli düşünüldüğünde, bundan hem kendileri, hem de toplum zararlı çıkacaktır. Öyleyse, bu davranış tarzı "doğru" olamaz. Peki, sonuç ne? Sonuç, her şeyde bir denge yaratmaktan geçiyor; ne cinselliği ayıp diye kabul edip, çocuklarımızı bir suçluluk duygusu içine iteceğiz, ne de onları tamamen başı boş bırakıp, geleceklerini tehlike içine atacak hatalar yapmalarına fırsat vereceğiz! "Doğru" davranış bu olmalıdır. Aksi takdirde, kafalarımızdaki yanlış bilgi ve önyargılara uyarak, doğaya ve doğal gelişimlere ters davranışlarda israr edersek, bunun cezasını gerikalmışlıkla, sefaletle, mutsuzlukla öderiz.
Her şeyin başı, doğru ve gerçeklere uygun bilgilere dayalı bir eğitim sisteminden geçmektedir; bir gurup insanın ak dediğine, farklı eğitim sistemleri nedeniyle, diğer bir gurup insanın kara demek zorunda kalacağı bir eğitim sistemi ile, gerçek bir toplumsal örgütlenme mümkün değildir.
Şimdi, kafamızdaki bilgilerin ne kadar "doğru" olduğuna karar verebilmemiz için, dünyadaki yaşam standardımıza bakalım ve bunu başka toplumlarınkiyle kıyasyaslayalım. Hangi toplumun yaşam düzeyi düşükse, o toplumun bireylerinin kafasındaki bilgiler o derecede "yanlış" olmak zorundadır, çünkü, kafasındaki o bilgilere dayanarak aldığı kararlar, zaman içinde, toplumunun yeterince ilerleyip kalkınmasına, yani kazançlı çıkmasına, engel olmuştur; öyleyse, yukarıdaki tanım uyarınca, "doğru" olmaları olası değildir.
Eğitim Sistemleri ve İnsan Beyinlerinin Programlanması
İnsanların beyni,  ana rahmine düşen yumurtanın döllenip çoğalmaya başlamasından 2-3 hafta kadar sonra, yani doğum öncesi dönemin başlangıcında oluşmaya başlayarak, anne karnında yaşadığı acı olayları ve duyduğu sesleri depolamaya başlar. Yani beyne ilk programlar, daha anne karnında iken yerleştirilmeye başlanır.
İnsanlar, hipnotik yöntemlerle doğum öncesi evresine gönderilerek, bu dönemde depolanan bilgilerin nelerden oluştuğu saptanabilir. Beyin tam gelişmemiş olduğundan, yani "bilinç" denilen programların depolanacağı sinir ağları henüz oluşmamış olduğundan, doğum öncesi evredeki depolanan bilgiler, kişinin kendi kimliğini, yani kendi bilincinin izlerini taşımaz, aynen bir bant kaydı gibi, çevresindeki konuşanların sesleri ve kimlikleri ile depolanır. Dolayısıyla, bu olgu, bazı "uzmanlarca", "başka bir insanın ruhu", reinkarnasyon, vs. gibi olaylarla açıklanır.
Doğum anından itibaren, insan, çevresinde olan\biten olayları algılayıp, yorumlamaya başlar. Çocukluğun belirli bir evresinde (yaklaşık 1-3 yaşlarında), toplumsal düzen ve değer yargıları ile ilk çatışmalar başlar, asileşme, başkaldırma, kendi kişiliğini kabul ettirmeye çalışma, vs. gibi davranışlar belirginleşir, beyinde bazı programlar, bazı bilgiler sabitleşmeye ve kişilik gelişmeye başlar.
Şimdi, farklı toplumsal çevrelerin ve farklı eğitim sistemlerinin, insanların beyinlerini nasıl farklı şekilde programladıklarını göstermeye çalışalım.
Bir ailenin birbirinin tıpatıp aynı ikiz çocukları olduğunu; çocuklar daha henüz bir yaşına basmadan, anne babanın boşandıklarını ve herbirinin bir çocuğu alarak, annenin Anadolu'nun doğusundaki baba evine döndüğünü, babanın ise Batı Anadolu'da bir turizm köyünde kendine iş bulduğunu varsayalım. Daha sonraki yaşamları ise şöyle gelişmiş olsun:
Annenin yanındaki çocuk, kulağında Doğu Anadolu'nun halk ezgileri ile yetişecek, o tür müzikten hoşlanacaktır; kuran kursu ve imam hatip okulunda okuyacaktır; kazalardan, belalardan, kem gözlerden ve hastalıklardan korunması için muskalar taşıyacak, hocaların nefeslerinin gücüne inanacaktır; domuz etinin yenmesinin günah olacağına inanacaktır; 'kana kan, dişe diş' yaşam felsefesi ile donatılacak, gerektiğinde kan davası güdecek ve hasımlarını öldürmeye programlanmış olacaktır; vs. vs..
Babanın yanındaki ikizi, turizm köyünde, her ay değişik ülkelerden insanlarla tanışıp, değişik müzik türleri dinlemeye alışacak; yabancı uyruklu öğrencilerin gittiği bir okulda eğitim görecek, onlarla birlikte tavşan eti de yiyecek, domuz eti de yiyecek; her ne sebeple olursa olsun, insan öldürmenin suç sayılacağı ve kötü bir davranış olduğu inancıyla yetişecek, vs. vs..
İşte, iki farklı sosyal çevre, ve farklı okul sistemleri ve tüm özellikleriyle özdeş olan ikiz kardeşlerin, yetiştikleri çevre farklılığı nedeniyle tamamen farklı davranışlı insanlar olarak programlanmış olmaları!
Çok daha basit şekliyle beyine bir program yerleştirilmesi ise şöyle olmaktadır: Doğu - batı uzanımlı bir sokağın  batı girişine yerleştirilen  bir adam, sokağa ordan giren bir gurup çocuğa, "İleride sokağın kenarında miyavlayan bir kedi yavrusu göreceksiniz; sakın o kediye yaklaşmayın, çünkü o pis uyuz bir kedidir." telkininde bulunsun. Sokağın doğu girişine yerleştirilen bir adam ise, ilk guruptan yarım saat sonra yanından geçecek bir çocuk gurubuna: "İleride sokağın ortasında bir kedi yavrusu göreceksiniz; o yalnız kalmış aç bir yavrudur, onunla ilgilenirseniz, ona iyilik yapmış olursunuz" gibi bir telkinde bulunsun. Şimdi sokaktaki kedinin yanından geçen çocuk gurubunun biri kediye kötü gözle bakıp, hatta ona taş vs. atmaya kalkacakken, diğer gurup kediye yiyecek verip, onu okşamaya çalışacaklardır.
İşte, insanlar, özellikle küçük yaşlarda, böylesine, medya dediğimiz ortam tarafından programlanıp yönlendirlebilmektedir. Ve insanlar, kendilerine yüklenilmek istenilen bu programları, kendi bigi ve mantıklarının süzgecinden geçirmeden uygulamaya alıştırılmışlarsa, bu tür toplumlarda, çeşitli kışkırtıcı ajanlar, son derece etkili olup, toplumsal düzeni parçalayıcı faaliyetlere girişip, etkili olabilmektedirler.
Beyine Yüklenen Programların Etkinlik Derecesi
Beyinlerimize yüklenen bilgilerin, diğer bir ifadeyele programların, bizleri nasıl etkilediklerini göstermek için daha önceki ana-bölümde verilen (J.G.Frazer'in "Altın Dal" (1890) isimli kitabından alınan ve Çorum’daki bir MTA kampında yaşanan) iki olayı hatırlayalım.
Anlaşılacağı üzere, beyin, içindeki bilgilere, programlara uygun emirler vererek, vücut organlarını etkiler. Bu nedenle, beynimize gelişi güzel her bilgiyi veya yargıyı yerleştirmemiz doğru değildir, çünkü, beyin dediğimiz organ, bir çözüm bulma merkezidir ve çözümü de içine depolanan bilgilere dayanarak verir; ama mutlaka bir karar verir ve verdiği kararı, diğer hayvancıklar, yani vücut hücreleri, yerine getirirler: Bu karar bazan, yukarıdaki gibi, bünyenin kendi kendini ölüme mahkum etme planı bile olabilir, ve karar yerine getirilir. Aman beyninize sahip çıkın ve içine depolayacağınız bilgilere çok dikkat edin! Beyine yüklenen her program, insanların inançlarının bir parçasını oluşturur, ve insanlar inandıkları şeyleri yaparlar; veyahut başka bir ifadeyle, beyin içindeki bilgilerin gereğini yerine getirir! Dolayısıyla beyin programlanması ve beyin programları çok çok önemlidirler!
Özetle: Anne-babalar, ve de toplum olarak, çocuklarımızı, "bencil" bir 'ruhla', sadece kendi çıkarlarını düşünecek şekilde,  canavar, haydut, katil, hırsız, yalancı, palavracı, açımasız zengin bir adam, vs. olarak  programlayabileceğiniz gibi; tersine,  kendisinin hücrelerden oluşmuş bir kılıf olduğunu, ve bu kılıf (vücut) sayesinde, sulu ortamda yaşamaya mahkum  hücrelerin, karasal bir ortamda bile rahat ve güven içinde bir yaşam sürebildiklerini, buna benzer şekilde de,  insanlar açısından, dünyanın ve uzayın çeşitli zorluklarına karşı koyabilmek ve  rahat ve güven içinde yaşayabilmek için toplumsal hayat tarzının zorunlu olduğunu farkeden insanlar olarak da programlayabilirsiniz! Ama unutmamanız gereken şudur: Çocuklarımızın eğitiminde, yani onların beyinlerinin programlanmasında, sözlerimizden çok, davranışlarımız etkilidir! Bizler günlük yaşantımızda ne derecede doğru bir davranış içindeyiz ve davranışlarımızdaki yanlışlıkların bilincinde miyiz?
Çocuklarınızın beyinlerini, "kul, köle, veya uşak" olacak şekilde de programlayabilirsiniz, "efendi, prens, veya kral" olarak da programlayabilirsiniz. İnsanlık tarihine bir göz atmak yeter: Daha bir\iki asır öncesine kadar, tepedeki, yani yönetici konumundaki insanlar, tanrı soylu, asil olarak programlanıyorlar, alt tabaka ise, kul, köle, uşak olarak programlanıyor, her iki taraf da bunu böylece kabul ediyordu! Beyinler, böylesine zırvalıkları kabul edecek derecede saftırlar; insanların çoğu birşeyler düşünür, ve konuşurlar; bu konuştuklarının bir şey olduğunu sanırlar. Konuşulanların çoğu, sadece belirli gramer kurallarına uygun kelime dizileridir. Derinlemesine bir anlam aramaya kalkarsanız, hiç bir içerikleri yoktur. Ama bazı insanlar da vardır, onlar da düşünür ve konuşurlar; ama onların bu düşündükleri incelenip değerlendirilirlerse, keşifler, buluşlar içerdikleri anlaşılır. Bu tür insanlar, beyinlerini mantıklı olarak programlayıp, düşünüp, konuştukları her cümleyi, doğadaki gözlemlere dayanarak, ve onları açıklayacak şekilde yaparlar. 
Beyin programlanması, bireyin çevresinde oluşan gelişim ve değişimlerin duyu organlarınca algılanıp, bünyenin etkilenme durumuna göre, bu olayların "iyi, veya kötü" şeklinde, beynin ilgili yerlerindeki hücrelerce sınıflanmaya çalışılması şeklinde olur.
Özet olarak: Beyin, özellikle çocukluk döneminde hızlı bir yapısal gelişim gösterir. Bu nedenle, en gerekli ve önemli bilgiler bu yaşlarda beyine verilip, beyinler programlanmalıdır. Belirli bir yaştan sonra, beynin programlanması, yani sinir hücreleri arası bağlantı kurulması, yeni hatlar döşenmesi çok zorlaşır.
Şimdi, bu biyolojik gerçeği anladıktan sonra, neleri eksik yaptığımızı, çocuklarımızın beyinlerini nasıl daha iyi programlayıp, bu dünyanın gerçekleriyle başa çıkacak bir düzeye ulaştırabileceğimize bakalım.
Beyin, dış dünya gerçeklerini, bilinç dediğimiz program çerçevesinde algılar, işler ve vücudu açısından değerlendirir. Şimdi siz bir insana, kendisinin hücrelerden oluştuğunu öğretmeyip, kendisine canlılık veren şeyin, tek bir "can", üstelik de, sonradan vücuda giren bir "ruh" olduğunu belletirseniz, böyle programlanan bir beyin, ait olduğu kılıfın iç dünyasının ve onun işleyiş sisteminin farkında bile olmaz! Ne ateşi yükseldiğinde, bunun nedenini kavrar; ne başı ağrıdığında, veya kanser olduğunda, veya alerji olduğunda, vücudunun içinde neler olup bittiğinin farkındadır. Halbuki, beyin programlanırken, vücudun bir kılıf olduğu, ve bu kılıf içinde yaklaşık 60 trilyon hücrenin birbirleriyle ortaklık ilişkisi içinde yaşadığı; hücrelerin birbileriyle uyumlarının bozulması durumunda, çeşitli hastalıklar ortaya çıkacağı; vücuda dışarıdan girecek yabancı hücrelerle vücut hücreleri arasında sık sık savaşlar olduğu, bu savaşlar sonucu ateşimizin yükseldiği, vs. gibi temel biyolojik gerçekler, çocuklarımıza o küçük yaşlarından itibaren belletilip, vücudunun içindeki bu işleyiş sistemini nasıl etkileyebileceği öğretilirse, çocuklar gerçek dünya koşullarına uygun olarak programlanmış olurlar. Beyin, küçük yaşlarda öyle eğitilip programlanbilir ki, kişi isterse kalbinin atışını hızlandırıp, yavaşlatabilir; isterse, ateşini düşürüp yükseltebilir; isterse bir uzvunu tamamen "uyutup", uyuşturabilir ve o organının hiç bir acı duymamasını sağlayabilir; vs. Bilinçle bilinçaltı sistemlerini birbirleriyle ilişkiye sokup, vücudun tüm organlarının işleyişlerini kontrol altına alma çabaları olan bu tür uygulamalar, Uzakdoğu kültürlü toplumlarda oldukça yaygındır. Çocukluklarında bu tür bir eğitimden geçen ve bu yeteneklerini sürekli geliştirme çabası gösteren insanlar, hem çoğu hastalıkları kolayca atlatırlar, hatta kolay kolay hiç hastalanmazlar; hem de el \ kol gibi uzuvları yanısıra, tüm vücudundaki hücreleri işbirliği içine sokup onların bu birleşik gücünden yararlanarak, olağan üstü işler başarabilirler.
Bu tür beyin programlanması ise, elbette küçük yaşlarda olasıdır. Onun için, iyi bir eğitim sisteminde, küçüklerin beynine, ruh, cin, peri, canavar gibi hayali kavramlar yerleştirip, beynin, ait olduğu sistemin gerçek yapısal sistemini tanımasını engelleyici bilgiler yerleştirileceğine, meditasyon veya konsantrasyon gibi çeşitli yöntemleri kullanarak, veya "dua sistemimizi" yeniden gözden geçirip, gerçek biyolojik ve nörolojik olguları dile getirerek, bilinçle bilinçaltı sistemlerini birbirleriyle ilişki içine sokmanın yollarını öğretmeliyiz.
Ama bizler, önce beyinleri yanlış olarak, bu dünyanın gerçeklerine uymayan bilgilerle programlayıp, vücudun iç işleyiş progaramı (bilinçaltı) ile, dış işletim sistemi (bilinç) arasına uçurumlar koyuyoruz; sonra da bu uyuşmasız programlar nedeniyle vücut (kılıf) içindeki hücreler arasında anlaşmazlıklar, veya yanlış yorumlamalar ortaya çıkıp, binbir türlü hastalık ortaya çıkınca, "Aman derdime bir çare!" diye, hekim, hoca, vs. peşinde koşuyoruz. Beyinlere yerleştirilen bu yanlış bilgi ve programların tekrar kaldırılmasıyla uğraşan "hipnotik tedavi, diyanetik tedavi" gibi yöntemler geliştirilmesi, insanlığın ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğunun ve bunu kabul etmekte zorlandığının kanıtıdır.
 Bilinç Nedir?
Bilinç dediğimiz, vücut kılıfı ile, dış dünya arasındaki ilişkileri düzenlemekle yükümlü olan işletim sistemi, pek zorlanmaya gelmez; çok zorlanırsa, devrelerini kapatır. Bunun en güzel örneğini, anormal durumlar karşısında sergilediğimiz "şok" olma,  bayılma, veya kendinden geçme durumu sergiler. Aşırı üzücü bir olay karşısında bir insanın bayılması; bir kaza anında insanın "donup kalması", bilinç sisteminin, olay karşısında "havlu atmasıdır".
Vücut yönetiminin, kılıf içi ve kılıf dışı ağırlıklı olmak üzere, iki ayrı işletim sistemi ile sağlandığı belirtilmişti. Bu işletim sistemlerinden en köklü olanı kılıf içi işletim sistemidir; o sürekli olarak devrede olmak zorundadır, çünkü, hücreler arası iletişim ve etkileşim o program çerçevesinde olur. O program durduğu anda, hücreler arası işbirliği de son bulur, ve ölüm denilen olay da budur! (Ölümün, hücreler arası işbirliğinin ortadan kalkması olayı olduğunun bir diğer kanıtı da şudur: Ölümden sonra, vücudu oluşturan hücrelerin bir çoğu, uzunca bir süre yaşamlarını hala sürdürürler; örneğin saçlar büyümeye devam eder, tırnaklar büyümeye devam ederler. Bunun analamı, saç, tırnak gibi organları oluşturan hücre gurupları, ortaklıklarına daha bir süre devam ederler, ta ki, besin kaynakları tamamen kuruyup, yaşam koşulları uygunsuz olana kadar. Diğer hücre gurupları da aslında, hücreler arası işletim sisteminin devre dışı kalmasından, yani "ortaklık anlaşmasının" sona ermesinden "ölümden" sonra, bir süre yaşarlar. Bunun en güzel delili de, ölen bir insanın her hangi bir organının alınarak, uygun ortamda saatlerce, hatta günlerce yaşatılıp, bir başka insana nakledilmesidir. Organ nakli, aynı mesleğe sahip hücreler nakli demektir.) Neyse, asıl konuya dönersek, en önemli ve vazgeçilmez işletim sistemi, kılıf içi işletim sistemidir. Diğer işletim sistemi olan, kılıf dışına yönelik işletim sistemi (bilinç) ise, zaman zaman devre dışı bırakılabilen bir programdır. Şöyle ki, asıl yaşam hücresel düzeyde, ve kılıf içi ortamda olduğu için, beyin dediğimiz yönetim birimi, dış dünya gerçekleri ile başa çıkamayacağı durumlarda, dışa yönelik bu işletim sistemini, yani "bilinç" sistemini devre dışı bırakır, ve kendi kılıfının içine döner; içe kapanır! Dış dünya gerçekleri veya olguları ile (ki bu bazan insanların saçma sapan davranışları olabilir ve beyin bu saçmalıklar karşısında kendine yapacak başka şeyler yaratır ve çevresindeki bu "saçmalama gerçeğinden" uzaklaşır; bazan ayağınızın dibinde patlayan bir bomba olabilir, veyahut ortamın kararması ve gözlerin bir şey algılayamaması olabilir, hiç beklenilmeyen bir durumda, o ortama uymayan bir haber olabilir, vs.), başa çıkamama ve bunun sonucu, gerçek dünyaya kapıları kapayıp, iç dünyaya dönmenin çeşitli dereceleri vardır:
: En hafif "kapatma", 'sıkıcı bulunan bir konuşma sırasında, başka bir şeyi hayal etmeye başlayarak, konuşulanları dinlememe' olarak karşımıza çıkar, yani, insanın hayale dalması olayıdır. Bir konunun veya olayın sıkıcı bulunması, o konuya yönelik olarak, o beyin sahibinin bilgi üretememesi durumu olabildiği gibi, konunun (veya tartışmanın) o koşullarda çözümsüzlüğünün bilincinde olunması durumu da aynı sonucu verir. Beyin hücreleri için bunların birbirinden farkı yoktur: Dış dünyanın gerçekleri karşısında beyindeki hücrelerinin yapabilecekleri bir şey yoksa, hücreler dışarıyla olan bağlantılarını kapatmaya başlarlar. En kolay kapatma yöntemi ise, konuşulanları duymama, gösterilenleri görmeme; buna karşın, beyindeki hücrelerin, beyin deposundaki mevcut kayıtlardan yararlanarak, kendi kendini meşgul etmesidir, ki buna hayale dalmak diyoruz.
-: Biraz daha etkili bir kapatma sistemi, "şok olma veya şoke olma" denilen durum olup, kişi, beklemediği bir dış dünya gerçeğı karşısında, donar kalır; ağzından bir söz çıkaramaz durumdadır. Beyin hücreleri, bu beklenilmeyen olay karşısında, hazırlıksız yakalanmışlardır, ve hiç bir karar veremezler. Belirli bir süre içinde, durum değerlendirmesi yapıp, tekrar karar verbilecek duruma, yani "kendilerine gelirler".
-: Daha etkili bir kapatma sistemi, dış dünya gerçeklerine tamamen yüz çevirerek, sürekli olarak, kendi hayal dünyasının yarattığı özel bir hayal dünyasında yaşamaktır; "ruhsal dengesi bozuk" damgasını vurduğumuz bu tür insanlarda, kapatma eylemi süreklilik kazanmıştır.
-: Çok daha etkili bir kapatma olayı, bilinç sistemini oluşturan beyin hücrelerinin, dış dünya olguları karşısında tamamen aciz kalıp, tüm devreyi kapatmaları ve koloninin yönetimini tamamen iç işletim sistemine terk etmeleri durumudur. Buna bayılma da denir. Komaya girme denilen olay da yine bunun benzeri bir durumdur.
-: Uyku olayı da, yine, beynin dış dünya olaylarını değerlendirmekle yükümlü beyin hücrelerinin (bilinç devresinin) dış olaylar karşısında yenik düşüp (yorulup), dış dünya ile bağlantılarını kesmesi (ve kendilerini dinlendirmeleri) olayıdır.
-: Palavracılık, vs. gibi davranışlar da, yine, beynin dış dünya olguları karşısında başarısız olması nedeniyle başvurduğu bir hayali çözüm yoludur.
Bilinç sisteminin böylesine zaaflar gösterdiği çok eskiden farkedilmiş bir olgu olup, bu durum eski çağlardan beri, insanlarca çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Bunların başında da hipnoz olayı gelmektedir.
Hipnotik yöntemlerin temelini, beyindeki bilinç sistemi hücrelerini zora koşup, şaşırtmak, onları karar veremez duruma sokarak, onaların güdümünü ele geçirmek, yönlendirilmelerini sağlamak oluşturur. Bunun ıçin, ya sabit bir noktaya baktırılarak, veya bu sabit nokta sürekli bir salınıma tutularak, hücrelerin "canı sıkılır"; veyahut bilinç sistemi hücrelerinin çözemediği sözcükler onlara dinletilerek, onların canlarının sıkılmaları ve hayal dünyasına dönme istekleri körüklenir; veyahut, o andaki koşullara uymayan bir şey yapılarak, bilinç sisteminin buna bir anlam verememesinden yararlanılıp, beyin hayal dünyasına yöneltilip, ona istediği şekilde bir şeyler hayal ettirilmesine uğraşılır; vs.. Bunlara benzer bir usulle, bilinç sisteminin devrelerini kısmen kapatması sağlandıktan sonra, hipnotizör, kişinin beynindeki zayıflamış bilinç sistemiyle birlikte, bilinçaltı sistemini de etkileyici yönlendirmelerde bulunarak, hücreler kolonisinin yönetiminde etkili olmayı başarır.
Hipnoz hem iyi niyetli olarak kullanılıp, kişinin beynindeki birbirleriyle uyumsuz olan programların birbiriyle uyumlu hale sokulmasına çalışılarak, kişinin çeşitli rahatsızlıjkları ve hastalıkları tedavi edilebilir, hem de kötü niyetli olarak kullanılıp, kişiye değişik şeyler yaptırılabilir. Hipnozla, bilinçaltı işletim sistemi de etkilenebildiğinden, vücut içindeki belirli bir organın (veya tüm vücudun) sinir bağlantıları tamamen kapattırılıp, o organın tamamen uyuşturulması ve hiç bir acıyı duymaması sağlanabildiği gibi, istenilen bir organdaki, örneğin kollar veya bacaklardaki hücreler, birbirleriyle maksimum eşgüdüm içine sokularak, çelik kadar kuvvetli ve güçlü bir duruma getirilebilirler. Yine hipnozla kişilerin öyle hayaller kurmaları sağlanabilir, ve kurdukları bu hayaller yazıya veya şekle dönüştürülür ki, kişi uyndırıldığında, bu hayalleri kendisinin oluşturduğuna inanamaz! Yine hipnozla kişilerin beyinlerinde, dünyaya geldiklerinden beri depolanmış kayıtlar öylesine tek tek ortaya çıkarılır ki, kişi uyanık veya bilinçli halinde, bunların hiçbirinin farkında değildir, ve bunların ne zaman beynine kayıt edildiğini bilmez, ki bu tür bilgilerin çoğu, kişinin kendinde olmadığı bilinçsizlik anlarında kaydedilmişlerdir. Beyinlerin nasıl çalışıp, nasıl işediği bilinmediği için, bu tür bilgiler, bazı insanlarca başkalarının "ruhu" olarak yorumlanıp, insanların mantıkları daha da karıştırılmaktadır.
Yukarıda kısaca anlatıldığı üzere, bilinç devresi denilen ve insanların çevrelerinden etkilenmeleri (eğitim, görgü, vs.) ile oluşturulan beyin programları, hipnozla kaldırılırsa, o insan, "koyun gibi güdülebilir" hale gelmekte; hatta, bilinçaltı programları etkilenerek, kişinin vücut organlarının işleyişi yönlendirilebilmektedir. Örneğin, hipnozla, normal sıcaklıktaki bir salonda oturan oturan bir kişinin beynine, kendisinin çok sıcak bir kumsalda olduğu, orada sıcaktan bunaldığı, soyunup denize dalması gerekliliği, vs. tasarlatılabilir; bu kişinin beyni, dış dünyadan algıladığı bu yönlendirmelere uygun olarak, kendisini bunaltıcı sıcak bir ortamda hissetmeye başlar ve ona uygun şekilde davranır; bir sürü seyircinin önünde, hiç "utanma, vs" gibi bir duyguya kapılmadan soyunup, denize giriyormuş ve yüzüyormuşcasına hareketler yapmaya başlar! Aynen bir rüya aleminde gibi.
Bu durumun açık seçik gösterdiği gibi, "namus, ar, utanma, ahlak, vs." gibi kavramları, bizler çocuklarımıza aşılarız; ancak, bunların doğruluğu veya yanlışlığı konusunda, yukarıda verilen "doğru" kriterini uygulamayız.
Örnekler çoğaltılabilir; ama önemli olan nokta, insanların kendilerini yanlış tanımaları; doğal gerçeklerden uzak, hayali bilgilerle beyinlerini yükleyip, bu dünyanın gerçeklerine uzak kalarak, üzerinde yaşadıkları bu dünyanın sistemine ters düşmeleri, bunun sonucu, bir sürü hastalık, rahatsızlık, ve sefalet içinde bir yaşam sürmeye kendilerini mahkum etmeleridir.  Bu rahatsız edici koşullardan kendilerini sıyırmak için ise, yine beynin, aciz kaldığı durumlarda başvurduğu klasik yöntemle (hayali bir sisteme sığınarak), ebedi bir mutluluğu, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir öteki dünya hayatı içinde aramaya yönelmeleridir. Bir insan, hipnotizörün yönlendirmesi ile yaptığı bu tür davranışları, veya beyninde oluşturduğu "düşleri", kendi kendine de oluşturabilir; hatta bazıları, beyinlerinde oluturdukları bu "görüntülerin" hayal mi yoksa gerçek mi olduğu konusunda ayrım yapamaycak durumdadırlar. Bazı beyinler (insanlar), kafalarında oluşan bu "görüntülerin" gerçek olduğunu, yeminli, billahlı iddia ederler.
Hayal ve Gerçek
 Yandaki şekilde, fare, kedi, maymun ve insan gibi değişik türde canlılara ait beyinlerin bir yarılarının, birbirlerine göre orantılı görüntüleri verilmiştir. Bu beyin yarıları üzerinde ise, hangi kesimin hangi tür görevlerle yüklendiği belirtilmiştir (kahve-rengi= duyu bölgesi; mavi = hareketleri yöneten bölge; beyaz = asosiyasyon bölgesi).
Bu şekilden şu sonuçlar çıkartılabilmektedir: Duyu ve hareket organlarına ayrılan bölge, fare, kedi gibi canlılarda, beynin çok büyük bir kesimini, neredeyse tamamını kapsamaktadır. Yani beynin korteks denilen dış kabuğundaki sinir hücrelerinin tamamına yakın bir kesimi, ya duyu organlarına ayrılmıştır, ya hareket organlarına. Bu nedenle, bu tür hayvanların koku alma, görme, işitme, vs. gibi duyu algılama sistemleri ve hareket yetenekleri, insanlara oranla çok daha gelişmiştir. İnsanda ise, beyin gittikçe büyüyüp gelişmiş, ama bu gelişmede, duyu ve hareket sistemlerine ayrılan yerler küçük kalırken, "asosiyasyon" bölgesi denilen bölgeye büyük yer ayrılmıştır. Yorum yapma, simgeleme, hayal kurma, ilişki oluşturma, vs. gibi insanlara özgü davranış ve düşüncelerin oluşturulmasına yönelik bir görevi olan bu "asosiyasyon" bölgesi, diğer canlılarınkinden farklı olarak, insan beyninde çok daha büyük oranda bir yer kaplar. Bu nedenle, biz insanlar çok iyi hayaller kurabilir, çok çeşitli benzetmeler, kıyaslamalar yapabiliriz.
Yani, sözün kısası, insan beyni, hem duyu organlarıyla çevresindeki gerçek dünyayı algılar ve beyninde gerçek bir dünya görüntüsü oluşturur; hem de, beynindeki ekstra gelişmiş  yorum yapma - senaryo üretme (hayal kurma) hücreleri ağı ile, tamamen simgesel ve hayali bir dünya görüntüsü, bir "hayal dünyası" oluşturabilir ve de oluşturur. Normal yapılı bir beyin, içindeki sinir ağı sisteminde oluşturulan bu gerçek veya hayali senaryoları veya görüntüleri birbirinden ayırıp, farklı değerlendirir; yani neyi hayali olarak, neyi duyu organlarından aldığı gerçek verilere göre ürettiğinin bilincindedir. Ama, bazı beyinlerde sinir hücreleri arası yapılaşma normalden farklı olabilir, ve bu tür insanlar, hayali olarak üretilen senaryoları, gerçekmiş gibi değerlendirebilirler. Yani bu tür insanlar, hayal görürler, hayal kurarlar, ve bu hayallerini gerçekten görmüş, işitmiş gibi sizlere aktarırlar. Bu onların beyinlerindeki yapılaşma veya programlanmanın bir sonucudur.
Yani, insanların beyinlerinde iki ayrı "dünya" tasarımı vardır: biri, duyu organları ile algılanan gerçek verilere göre oluşturulan bir "resimdir", diğeri, beynin içindeki sinir hücrelerinin kendi kendilerine oluşturdukları "hayali dünya". Örneğin, doğuştan kör bir insan, hiç gerçek dış dünyayı görmediği halde, kendisine anlatılanlardan, yokladığı şeylerden, kokulardan, soğuk\ sıcak, tatlı\ tuzlu gibi diğer algılamalardan giderek, beyninde, kendisine özgü bir "hayal dünyası resmi" oluşturur. Görmeyen bir insanın oluşturabildiği böyle bir "hayal dünyası", normal bir insan için çok daha kolay ve çok daha çeşitli şekillerde oluşturulur, çünkü, o diğer insanların oluşturdukları "resimleri" de değerlendirmek şansına sahiptir. Yazarların romanlarında veya hikayelerinde sergiledikleri, ressamların fırçalarıyla yarattıkları "dünyalar", bunların hepsi beyinlerimizdeki sinir hücreleri ağında oluşturulan görüntülerdir; bazan tamamen hayali, bazan tamamen gerçek olayların yansıtılmışı, ama çoğunlukla da ikisinin bir karışımı!
Bu aynen bilgisayar sistemlerine benzer: Basit ve sınırlı sayıda diyod ve transistörlerden oluşturulan ilk bilgisayarlar, sadece matematiksel dört işlemleri hızlı bir şekilde yapabilirlerken, yarı iletken teknolojisinin geliştirilmesyle, milyonlarca transistörün avuç içi kadar bir yere yerleştirilmesi ve birbirleriyle karmaşık bağlantılar içine sokulmasıyla geliştirilen mikroyongalardan oluşturulan bilgisayarlar, sadece her türlü matematiksel işlemleri yapmakla kalmayıp, resim çizmekte, görüntü oluşturmakta, tercüme yapmakta, konuşmakta, hayali senaryolar üretip, "filimler" ortaya çıkarmakta, kısacası, insan beynine rakip olacak derecede beceriler gösterebilmektedir. Hayvanlarda beynin bu hayal kurma, yorum yapma bölgesi için, göreli olarak az yer ayrılmış olduğundan, onlardaki sinir  hücreleri ağı, basit bilgisayar sistemlerindeki sınırlı sayıdaki transistör ağına benzerler. Bu nedenle de insanlar gibi, hayal kuramazlar; ama beyinlerinin diğer yöreleri insan beynine oranla daha fazla gelişmiş olduğundan, insanlardan çok daha iyi koku alabilirler, görebilirler, işitebilirler, hareket edebilirler, vs..
Bilgisayar sistemi ile beyin sistemi, sadece,  transistörlerle sinir hücrelerinin birbirlerine benzer görevler üstlenmiş olmalarıyla değil, aynı zamanda, her ikisinin de, elektrik akımlarıyla çalışmalarıyla da, başka bir koşutluk sergilerler. Elektrik akımı kesildiğinde, her ikisinde de tüm "görüntüler" kaybolur. İnsan beyninde elektrik akımları ölümle kesilir, bilgisayarda ise, isteğe bağlıdır. Ancak, bilgisayar ile beyin arasında çok önemli şu farklar da vardır: Bilgisayardaki transistörler sadece üç bağlantı ayağı ile diğer transistörlerle iletişim içine girerlerken, beyindeki sinir hücrelerinin onlarca, hatta yüzlerce bağlantı ayağı bulunmakta ve çok daha fazla sinir hücreleriyle iletişim ve ilişki içine girebilmektedir; ikinci önemli fark da şudur: Bilgisayardaki bağlantı ağı içinden sadece elektronlar geçerek iletişimi sağlarlarken, beyindeki sinir sistemi içinde, sadece elektron değil, çeşitli türlerde ve büyüklüklerde iyonlar da iletişimde görev almakta ve sistemi çok daha karmaşık ve çok yönlü bir hale sokmaktadırlar.
Beyinler aynen bilgisayar veya televizyonlara benzerler; vücut içindeki hücreler arası biyokimyasal ve elektromanyetik etkileşimler ve vücut dışından dalgalar ve radyasyonlar olarak vücut içine giren enerji taşıyıcılar, hücrelerde çeşitli tepkimelere yol açarak, aynen bir tv. veya bilgisayar sistemindeki gibi çeşitli "sesler ve görüntüler" oluştururlar. Beyinde oluşturulan bu ses ve görüntülerin oluşum nedeni ve kaynağı, o an vücuda dışarıdan etki eden bir direkt olgu ise, yani vücut dışında gerçekten var olan maddi bir şey ise, beynin gördüğü şeye "gerçek" denir; yok, dışarıda maddi bir veri olamaksızın,  beyin içindeki hücrelerin birbirlerini karşılıklı uyarmaları sonucu oluşurlar ise, bunlara "hayal" denir.
Doğru - Yanlış, veyahut  Hayal - Gerçek Ayrımı
Beynimizin, hayal kurabilme yönü hakkında yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınırsa, neyin "hayal", neyin "gerçek" olması gerekliği aydınlığa kavuşur. Bu ayrımın yapılabilmesinde bir yardımcı öge de, fiziksel aygıtlar olabilir: Duyu organlarımızın algıladıkları verileri, fiziksel aletler de aynen, hatta bazan daha hassas şekilde, algılayabilirler. Bir fotoğraf makinası, gözümüzden daha net görüntüler oluşturabilir, bir radyo veya televizyon, bizlerin duyup algılayamadığımız dalgaları algılayıp, bize "tercüme" edebilirler. Kısacası, doğadaki her şey, ya madde olarak görülüp, ölçülüp\ biçilebilir, görüntülenebilir; yahut enerji halindedir ve bu enerjinin dalgaları belirli aygıtlarla saptanıp, belirlenebilirler. Dolayısıyla, doğadaki "gerçekler" herhangi bir şekilde kayıt edilebilirler, veyahut varlıkları herhangi bir şekilde ispatlanabilir, ve bu saptamalar herkes tarafından aynen kabul edilirler!
"Hayallere" gelince, bunlar kişilerin  beyinlerinde oluşturulan senaryolar veya görüntüler olduklarından, sadece ve sadece onlar tarafından var oldukları ileri sürülebilir, yani, fiziksel bir yöntemle, veyahut başkaları tarafından algılanıp, saptanamazlar. Bir başka şekilde ifadeyle, hayaller sübjektifdirler, gerçekler objektifdirler.
Beynin  "Uydurma ve Hayal Kurma Yeteneği" Konusunda Bazı Olgular
İnsanlar, özellikle eskiye yönelik anlatılarda hep, bir ağzı yerde, bir ağzı gökte olan, ağızlarından alevler saçan   canavarlardan, ejderhalardan söz ederler ve bu konularda sürüyle hikayeler anlatırlar. Peki, bu canavarlar, ejderharlar günümüzde yok mu oldular ki, artık biz hiç göremiyoruz; yoksa, eskiden insanlar bazı olayları anlayamadıklarından, bunları beyinlerinde hayali olarak mı canlandırdılar?
Önceki paragraflarda, insanların bilgi ve zeka düzeyinin eskiye doğru gidildikçe azalıp, elli bin ile 1-2 milyon yıl öncelerine doğru ise tamamen sıfırlandığı gösterilmişti. Acaba, onbeş - yirmi bin yıl öncesinin insanları, beyinlerindeki hayal gücü yeteneğinin gittikçe etkinleşmesi karşısında, ve de  doğa, dünya hakkında pek bir bilgisi yokken, şu doğa olayını nasıl yorumlamıştır: Dağlarda bir fırtına kopar, şimşekler çakar, yağmur bardaktan boşanırcasına yağar ve oluşan seller, freni patlayan bir kamyon gibi, dere yatağı kenarındaki mağaralarda veya çadırlarda yaşayan insanların üzerine doğru ilerler. Zifiri  bir karanlık içinde, bir taraftan 3-5 metre yüksekliğinde, içinde odun, taş toprak parçaları sürükleyen bir su kütlesi, ve arka fonda ise, durmadan çakan şimşekler ve oluşturdukları korkunç gürültü! Suyla sürüklenen bir ağacın dalları, bir ahtapotun kolları gibi, çevrsindekilere karanlıkta çarpıyor, kimini yaralıyor, kimini sel suları içine alıp öldürüyor, ve bu arada şimşekler çakıyor ve kulakları patlatan  gürültüler duyuluyor!
 Eskiden yağmurun nasıl gökyüzünden düştüğü, şimşeğin, gökgürültüsünün neden ve nasıl oluştuğu hakkında hiç bilgisi olmayan insanlar, yukarıdaki durumda nasıl bir senaryo çizerler? İşte size "bir ağzı yerde, bir ağzı gökte, ağzından alevler saçan" bir canavar! Ve de nesilden nesile aktarılarak, gitikçe şekil değiştiren senaryolar!
Şimdi, insanların, bilip, anlayamadıkları konularda, gerçeklerle ilişkisi olmayan ne kadar hayali senaryolar üretip, bunlara kendi kendilerini nasıl inandırdıklarını göstermek, dolayısiyla, olayların yukarıda açıklanan şekillerde gelişmiş olduklarını ıspatlamak için bir kaç delil sunalım.
Piri Reis, kendisiyle haklı olarak öğündüğümüz, ve zamanına göre gerçeklere en uygun dünya haritasını çizmiş olan, dünya çapında ünlü bir haritacı bilim adamıdır. Zamanın geleneğine uygun olarak, insanların pek bilmedikleri ülkelerin haritaları üzerinde, o yörede yaşayan insan ve hayvanların görüntülerinin de çizilmesi adetten olduğundan, Piri Reis de, o meşhur haritasına (1513), Batı Afrika ve Amerika gibi, o zamanlar haklarında pek bilgi sahibi olunmayan yerlerin üzerinde, oralara özgü (veya öyle sanılan) canlılara ait görüntüler sunmuştur. Sağdaki görüntüler, bu haritadan alınmışlardır. Dikkat edilirse, Afrika'dan görüntüler, gerçeklere tamamen uygunken, Güney Amerika'dan görüntüler uygun değillerdir. Örneğin, bu gün Kolumbiya- Venezuela olarak bilinen yörede, Piri Reis'e göre: "Bu diyarın dağlarında bu şekilde canavarlar olurmuş ve yalı kenarında beniadem çokmuş, altın madeninin nihayeti yoktur."
Brezilya yöresi için ise:" Bu canavarın yedi karış boyu vardır, gözünün aralığı bir karıştır, amma selimi nefs imiş." gibi ifadeler kullanmıştır.
Cin, peri, canavar, ejderha, vs. gibi insan beynine özgü  hayali senaryolar, bir-iki yüzyıl öncelerine kadar, tüm dünyada çok yaygındır. Örneğin, "Nuremberg Chronicle" gibi ciddi bir yayın organında, Hartmann Schedel (1493'de) şu tür canavarların dünyanın uzak diyarlarında var olduklarına işaret etmiştir:
Göz-burun-ağız gövdesi üzerinde olan,
Kafasında tek gözü bulunan,
Kurt kafalı olan, vs.
Dikkat edilecek olursa, bu şekillerde "Cynocephali" ve "Blemmyae" adları altında tanıtılan "canavarlar", Piri Reis'in haritasındaki Güney Amerika'da varolduğuna inanılan canavarların aynısıdırlar!
Piri Reis gibi biri, gerçek dışı böyle hayali canavarlara inandıktan sonra, sıradan insanların nelere inanabileceklerine artık siz karar verin!
Cin, peri, canavar, şeytan, melek, vs. gibi kavramlar, insanların bilmedikleri, anlayamadıkları konularda, beyinlerinin uydurduğu hayali senaryolardır. Aynen bir ressamın veya yazarın, kafasında tasarladığı ve kağıda aktardığı hayali ürünler gibi. İşte örnekleri örtada! Mikroplar, sizin yararınıza bir faaliyette bulunmuşlarsa, "Allahın Melekleri" size yardım etmiş oluyor: Yeseya Peygamber'in mucizesi örneğinde olduğu gibi!
Sonuç: Bazı beyinler hayal güçlerini, gerçeklere yöneltip, doğanın sırlarını çözmeye, bilimsel ve teknolojik düzeyini yükseltmeye yöneltirlerken, bazıları da, gerçek dışı hayal dünyasında  cinli, perili, canavarlı, uçan halılı  masallar üretmeye, mutluluğu gerçek dünyada değil, hayali bir "öteki dünyada" aramaya yönelik işlerle meşgul etmektedirler.
İşte bizim bilincimiz, işte bizim ruhumuz; öyle bir sistem ki, dış ortamın olguları karşısında aciz duruma düştüğünde, ya kendi iç dünaysına kapanıp, gerçekler yerine hayali senaryolarla kendi kendini meşgul etmeye kalkar; ya da, tamamen pes edip, yelkenlerini indirir. Nasıl etmesin ki? Beyinlerimizde bu işleri yürütenler, nihayet birer tek hücreli yaratıktır; onların olayları değerlendirme ve yanlış yorumlamaları çok kolay olabilimektedir; onlar yanılınca, onların toplumu olarak, bizler de yanılmış oluyoruz. Olayı sadece bu açıdan görmemiz gerekir. Bu nedenle de, hücrelerimizin yanılmalarını en aza indirgemek için, hep, dış dünyanın gerçeklerini oldukları gibi algılayıp, oldukları gibi kabul edip, tüm bu gerçekleri çocuklarımızın o henüz yanıltılmamış hücrelerine, oldukları gibi aktarmamızdan başka yol yoktur. Yoksa, hayali bilgilerle donatılan hücrelerimizin, sık sık yanılarak, aciz duruma düşmelerini, ve dış dünya gerçeklerine perdelerini kapatarak, kendi hayal dünyalarına geçmelerini engelleyemeyiz!
Kısacası, geleneksel eğitim sistemine göre programlanan bizim bilinç (veya ruh) sistemimiz, aciz duruma düştüğünde, ya korkup kendi kabuğuna çekilen, veya savaş meydanını terk eDen bir kumandan gibidir; ve bu günkü eğitim sistemimiz sürdüğü sürece de, böyle kendisine güvenilemiyecek bir sistem olarak sürecektir. İyi ki bilinçaltı sistemimiz sürekli devrededir de, vücudun içindeki hücreler arası ilişkiler ayakta tutulup, kılıf (veya vücut) ölüme terkedilmez. Bilinç sisteminin bu kadar kolayca aciz duruma düşecek şekilde olmasında, ana-babaların bilinçsiz davranışlarının rolü büyüktür; yoksa, bilinç sistemi, çok daha dayanıklı davranabilir. Ana-babaların suçu, üzerinde yaşadıkları dünyayı ve koşullarını genellikle yanlış yorumlayıp, bu yanlış yorumlarını, çocuklarına "kesin doğru" olark belletmesi, bunların doğruluğundan şüphelendiği anda başına felaket geleceği şeklinde de bir korkutma ile de, beynin kendi kendini programlama ve yanlışlarını düzeltme sistemini işlemez hale sokmalarıdır! Şimdi bu konuyla ilgili bir başka önemli noktaya değinelim.
. Toplumsal Hayat mı, Ahiret Hayatı mı?
Bu soruyla neyin anlatılmak istendiğini, kendimizin, daha doğrusu insanların davranış tarzını açıklayan şu saptamayı gördükten sonra daha iyi kavarayabileceğinizi düşündüğümüzden, şu ön bilgiyi aktarmayı yararlı görüyoruz:
Şöyle bir olay tasarlayın: Bir soygun olmuş, ve güvenlik güçleri soyguncuyu (veya soyguncuları) arıyorlar. Sizin de eviniz, soygunun gerçekleştirildiği meydanın üzerinde bulunuyor, ve de o gün, soygundan hemen sonraki saatlerde, siz balkondan dışarıyı seyrediyordunuz. Polis birkaç saat sonra sizin kapıyı çalıp, sizden bilgi almak istiyor; ama sizde bilgi yok. Çünkü meydanda yüzlerce insan vardır, siz de gelişi-güzel gözlerle gelip-geçenleri seyretmişsinizdir; ve bunlar arasında mutlaka soyguncular da bulunmaktadır. Onları mutlaka görmüş olmalısınız. Peki neden bir şey hatırlayamıyorsunuz? Şimdi bir de şu durumu tasarlayın: Olayın olduğu bankada, gizli kamerayla, soygun anı kablolu TV ile  dışarıya aktarılmış ve de siz tesadüfen o kanalı izlerken soygunculardan birini gördünüz; kısa boylu, kısa saçlı, esmer, yüzünün sağ tarafında bir yara izi bulunan, sarı bir mont giyinmiş bir kişi! Soygunun nerede, hangi bankada olduğunu bilmiyorsunuz ama, bir soygun olduğunu anladınız. Ve de olay sonrası balkondan dışarıyı gözlüyordunuz. Acaba, hafızanız ne durumda olur? Herhalde siz, daha polisin sizin kapınızı çalmasına meydan bırakmadan, meydanda dolanan sarı montlu birini gördüyseniz, onun kısa boylu, kısa saçlı, yüzünda yara olan biri mi olduğuna da dikkat edip, çoktan telefonun başına koşarsınız; çünkü soyguncuyu tanıyıp, teşhis etmişsinizdir. Çünkü beyniniz önceden hazırlanmıştır, beyninize yüklenen bilgiye uygun bir görüntü yakaladığınız an, beyin hücreleriniz alarma geçip sizi uyarırlar ve olayı atlamazsınız. Beynimizin bu özelliğine, "seçicilik" özelliği denir; diğer bir ifadeyle, bu bir hedef belirleme olayıdır.
Beyin, içine depolan bilgilere uygun şeylerin arayışı içindedir; bu modada da böyledir, bir şey ararken de böyledir. Moda olayında, size bir renk veya biçim öne sürülür; siz artık her şeyde o rengi ve biçimi ararsınız. Bir şey aradığınızda, binlerce nesne arasından sadece aradığınız şey dikkkatinizi çeker, diğer şeyleri dikkate almazsınız. Evet bizlerin beyinleri işte böyle bir özellik gösterir. Yani, kısaca, 'beyin, içine depolanan bilgilere göre işler, çalışır ve tepki verir'!
Beyninin "hedef aramaya" yönelik olduğuna dair bir başka özelliğini daha görelim. Yandaki şekle bir bakınız, ne görüyorsunuz? Bir vazo mu? Acaba başka bir şey olamaz mı; örneğin burun buruna iki insan?  Peki, neden bazan bir vazo, bazan yüz-yüze iki insanmış gibi, çok farklı iki şey algılıyoruz? Gördüğümüz şey aynı şey değil mi? Bize ne oluyor da, aynı bir şeye iki çok farklı şey diyebiliyoruz? Evet, bu olaya da "Gestalt, veya figür \ arkafon" zıtlığı denir; yani beyin algıladığı görüntülerin bazı kısımlarına birinci derecede önem verir, bazılarına ikinci derecede. Birinci derecede önem verilen şey, dikkate alınıp değerlendirilir, diğeri arka plana atılır, dikkate alınmaz! Yani, beynin bu özelliği de, bir hedef belirleme özelliğidir: Neyi ön plana alıyor, neyi arka plana atıyorsanız, beyniniz ona göre farklı davranır. Beynin hedefi hep birinci planda olandır. Siz herhangi bir şekilde, beyninize ön koşul olarak bir şeyi "hedef" gösterdiyseniz, beyniniz hep o "hedefe" yönelik işler ve çalışır. Çünkü beyin, programlanabilir bir hücreler topluluğudur; nasıl bir program, veya hedef, verdiyseniz, hep ona uygun bir sonuç alırsınız.
Gelelim şimdi konunun başlığına: Toplumsal dünya hayat mı, yoksa bireysel ahiret hayatı mı? Bunlar iki değişik hayat felsefesini yansıtırlar. Toplumsal hayat felsefesinde, hayat dünya ile sınırlıdır ve geleceğe yöneliktir; bireysel olarak hayat geçiçidir, ama toplumsal olarak süreklidir; bireyler, kalıtsal genetik özelliklerini çocuklarına aktararak, onların içinde yaşamaya devam ederler. Bu nedenle, geleceğe yönelik yatırım, bu hayat görüşünün temelini oluşturur. Sonsuz bir kişisel hayat diye bir şey fiziksel ve matematiksel olarak zaten olası değildir; yani, hayat bir bayrak yarışı gibidir; herkes sırası geldiğinde, yaşam bayrağını kendinden sonrakilere devreder ve yarıştan kopar. Bireyler yaşadıkları zaman dilimini en rahat ve güvenli bir şekilde geçirmeyi ve kendilerinden sonrakilere de yaşanılır bir dünya bırakmayı hedeflerler. Bunun yolunun ise, birliktelikten, birleşmeden, bütünleşmeden ve dayanışmadan geçtiğini farkederler; tüm insanlar birlikte yaşanılması zorunlu varlıklardır, bu nedenle de, insanlar birbirlerini düşman olarak göreceği ve sürekli birbirlerinin kötü yönlerini sergileyeceği yerde, iyi yönlerini görüp, iyi yönleriyle toplumsal ilişki içine girerlerse, karşılıklı hizmet alışverişinde bulunurlarsa, bundan tüm katılanlar kazançlı çıkarlar. Aksi takdirde, birbilerinin kuyusunu kazarak, birbirlerine zarar vererek kötü ilişki içinde olurlarsa, bundan her iki taraf da zararlı çıkar. Toplumsal hayatta herkes bir diğerinin davranışından sorumludur, çünkü toplum hayatı  ortaktır; 'bana ne, sana ne' yoktur;  herkes her an toplum baskısını ensesinde hissetmek zorundadır; her türlü kötü ve zararlı davranış derhal toplumca kınanıp, ilgililer uyarılır veya cezalndırılır. Her türlü haksızlığa karşı gerek bireysel, gerek toplumsal olarak tepki verilir. Hiç bir  aksaklık veya haksızlık, "Allah onun belasını versin" diyerek öteki dünyaya havale edilmez. Kısacası, toplumsal hayatta, herkes dünya nimetlerinden en iyi şekilde yararlanma hakkına bu dünyada sahiptir ve bunu hedef alır; tüm hesaplaşmalar bu dünyadadır!
Ahiret hayatı felsefesinde ise, asıl hedef öteki dünyadaki ebedi ve mutlu bir hayattır. Dolayısıyla, kişi bu dünya hayatını, katlanılması gerekli bir sıkıntı devresi olarak görür. Onun için çoğu olayların, haksızlıkların, hırsızlıkların, yolsuzlukların vs. üstüne gitmeyip, herşeyi "öteki dünyaya" havale eder. Bu nedenle, bireysel davranış ön plandadır, "bana ne, sana ne, gemisini yüzdüren kaptandır!" gibi sözler geçerlidir. Bu tür felsefenin etkisi altındaki bir insan, kafsındaki "hedef"  ahiret hayatı olduğu için,  bu dünya hayatı, yani toplumsal hayat için, bir mücadeleye girmez. Neden girsin ki? O bu dünya hayatını zaten, katlanılması gereken,  sıkıntılı bir dönem olarak görür; onun için hayat "Ey ömrüm, nasıl geçersen geç!" ile ifade edilir. Yine bu tür felsefe etkisi altındaki insanlarda, "kader ve kısmetlerin önceden belirlendiği, ne yapılırsa yapılsın, kader ve kısmetin değiştirilemiyeceği" inancı yaygın olduğu için, beyin, karşılaştığı zorluklar karşısında çözüm arayışına girmez; her şeye "boş verir, aldırmaz". Çünkü, beyin öyle programlanmıştır, öyle çalışır. Halbuki, beyin zorlanmadıkça, işlemez ve gelişme göstermez; yani, üretken olamaz, aptallaşır. Dolayısıyla, bu tür bir felsefe, beyinlerin, yani zekanın, gelişmemesine sürükler.
İşte bu nedenle, ahiret hayatı felsefesinin yaygın olduğu, nüfusunun çoğunluğu bu felsefeden etkilenen "toplumlarda"  gelişmiş bir hayat standardına ulaşmak mümkün  olmayacağı gibi, gerçek demokratik bir yönetim de gerçekleştirilemez. (Burada 'toplum' sözcüğü tırnak içine alınmıştır, çünkü, bu tür insan toplulukları, toplum değil, kalabalık veya örgütsüz topluluktan başka bir şey değildir).
. Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz?
Eğitimin  ana hedefinden birincisi, kişiyle kendisini oluşturan hücreler arasındaki ilişkilere yönelik, diğeri, kişiyle, ait olduğu toplum arasındaki ilişkilere yönelik olmalıdır.
Bizler, hücrelerden oluşuyorsak, önce, bizi oluşturan bu hücrelerin nasıl yaşayıp, nelerden etkilendiklerini, nasıl birbileriyle ilişki kurup, konuştuklarını öğrenip, onları öğretmeliyiz. Kendimizi bir hücreler devleti gibi düşünüp, onların dillerini anlamaya çalışıp, "halkımızla", yani hücrelerimizle ve onların temsilcileri olan organlarımızla nasıl ilişki içine girip, onları nasıl daha iyi yönlendirebileceğimizi, dolayısıyla çeşitli hastalıklarımıza nasıl çareler bulacağımızı keşfetmeliyiz. Buna, organlarımızla bütünleşmek de diyebiliriz. Bunun için de, bilinç ve bilinçaltı sistemlerimizi birbirleriyle kaynaştırmanın en kolay zamanı olan 2-10 yaş dönemini en iyi şekilde kullanıp, vücudumuzun her organını, aynı hipnotizörün yaptığı gibi, istediğimiz gibi yönlendirebilmeyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Belirli bir yaşın üzerine çıkmış insanların, artık beyinlerinde bu bağlantıları oluşturmaları olanaksızdır. Ancak, çocuklarımızın bu yeteneklerle donatılması için, gerekeni yapmamak, onlara yapacağımiz en büyük kötülük olacaktır. Bu konu henüz çok yeni olduğu için, kesin yöntemler henüz bilinmemektedir. Ancak, konunun bilimsel temel felsefesi tam bilinmeden bile, Uzakdoğu kültüründe, asırlar boyu  deneyimlere dayanılarak oluşturulan oldukça etkin meditasyon ve konsantrasyon teknikleri vardır, ve ilk aşamada bunlardan yararlanılarak, gittikçe daha etkili yöntemler oluşturulabilir.
İkinci hedef, çocuğa, bir insan olarak, toplumsal bir hayat sisteminin bir ögesi olduğunun aşılanması ve toplumsal hayat sisteminin sağladığı avantajların öğretilerek, bu sisteme ters davranmanın, uzun vadede getireceği zararlar vurgulanmalıdır. Çocuk, sadece bugününü değil, uzun vadeli düşünmeyi ve hesaplamayı öğrenmeli, gelecek planlaması yapabilmelidir.
Örneğin çocuklara masal anlatmak istenildiğinde, masalsı bir uslup içinde, doğal gerçekler anlatılabilir: 'Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde,..., üzerinde yaşadığımız bu dünya bir ateş topu kadar sıcakmış, ve dünyanın bütün suları, sıcak buhar olarak havada bulutlar olarak dolaşıyormuş. Derken, zamanla dünya soğumaya başlamış bulutlar yağmur olarak yere inip, göller ve denizler oluşturmuşlar. O zamanlar yeryüzünde ne bir bitki, ne bir hayvan, hiçbir canlı yokmuş. Karalar çırıl çıplak kayalarla kaplıymış ve hiç bir yeşillik yokmuş. Günün birinde, denizlerin birinde, doğadaki güçler tarafından dünyamızın ilk canlı yaratıkları oluşturulmuş. Bu ilk yaratıklar, bugün dünyamızda hala yaşayan mikropların ilk atalarıymışlar ve büyüklükleri de, bir toplu iğnenin sivri ucundan çok çok daha küçüklermiş; vs. vs.'
Bir başka örnek: Çocuklarımız, hayatın nasıl oluştuğunu, kendisinin nasıl dünyaya geldiğini merak edecek çağa gelince, kendisine ya "leylekler getirdi" gibi masllar anlatmak veyahut, "Buna şimdi senin aklın ermez!" gibilerden kaçamak cevaplar vermek, çocuklarımızın mantıklarının çarpıtılmasına neden olur. Şöyle ki: Çocuk, söylenilenleri pek inandırıcı bulmaz, ve bir süre sonra gerçekleri ögrenir. Bu durumda kafasında otomatik olarak şu yorum oluşur: "Kadın - erkek ilişkileri ve cinsel konular ayıp bir şey olmalı!" Sonuçta çocuklarımızda çeşitli cinsel sorunlar ortaya çıkabilir; gençler vücutlarından utanır hale gelebilirler, vs.. Halbuki çocuklarımıza olay tüm biyolojik gerçekliliği ile şöyle anlatılacak olsa: "Evladım, insanlar da tüm diğer canlılar gibi hücrelerden oluşurlar; yani insan vücudu, sıvı ortamda yaşamlarını sürdüren hücreler için, çeşitli ortamlara uygun olarak hazırlanmış bir kılıftır. Hücrelerin böyle bir kılıf oluşturacak şekilde bir birleşmeye girmeleri ve bir koloni oluşturabilmeleri için, önce iki farklı hücrenin birleşerek, karşılıklı bir bilgi alışverişi işlemi yapmaları ve birbirleriyle tamamen kaynaşmaları gerekir. Bu iki hücrenin biri baba vücudundan alınır, diğeri ise anneden gelir. Hücreler sulu ortamda yaşamaya mecbur olduklarından, ya bir tavuk yumurtası gibi büyük bir top yapı içinde, veyahut etene denilen balon gibi bir sıvı torbasının içinde ana karnında sürekli şekilde ikiye bölünerek çoğalmaya başlarlar ve sayıları yaklaşık 60 trilyon kadar oluncaya kadar çoğalırlar. Hücrelerin hızlı bir şekilde çoğalmaları için uygun bir sıcaklık gerekli olduğundan, kuşlar gibi yumurta içinde yavrularını büyütenler bu yumurtaların üzerine yatarak onları sıcak  tutarken, insanlar bu su torbasını karınları içinde taşırlar; kaplumbağalar sıcak kumlara gömerler, vs.. Sonunda hücreler, yaşayacakları ortama uygun kılıf şeklini oluşturacak kadar bu su torbasında çoğalırlar ve kendi aralarında çeşitli iş bölümlerine  girerek çok karmaşık işler yapabilecek organlar oluştururlar ve yaşayacakları ortama uygun şekle ulaştıklarında, su torbasını veyahut yumurta kabuğunu çatlatarak, yaşayacakları ortama doğmuş olurlar! Görüldüğü üzere, biz insanlar, hücrelerimize bir kılıftan başka bir şey değiliz, onların güvenli ve ekonomik bir şekilde yaşamlarını sürdürmeleri için oluşturdukları bir koloniyiz. Aynı şekilde, insanlar da, hücrelerin yaptığı gibi, karşılıklı olarak görev dağılımı, ve iş bölümü yaparak, kendilerine daha rahat ve huzurlu yaşam şekilleri oluştururlar, kentler, kasabalar, devletler, vs. oluştururlar. İşte hayat budur, evladım! Diğer taraftan, anne ve baba, hayat açısından, tek başlarına bir anlam taşımazlar; ancak karşılıklı olarak birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar.
Bu şekilde, doğal gerçekler anlatılarak, hücrelerin neden birbileriyle birleşme gereğini duyarak daha büyük hayvan kılıfları içinde bir araya geldikleri, daha sonra hayvanların neden bibirleriyle işbirliği içine girerek koloni yaşamını (örneğin mercanlar, vs.) başlattıkları, birleşme ve daha büyük bir sistem içinde örgütlenmenin yararları anlatılıp, çocuklar toplumsal bir hayat sistemi çerçevesinde yetiştirlileblirler. "Birlikten kuvvet doğar", laf olarak değil, örneklerle belletilebilir, ve toplumun bütünlüğü yönünde bir düşünce ve davranış sistemi, o küçük yaşlarda onlara aşılanır.
Bir çocuk, küçük yaşta, beynindeki hücrelerin nasıl programlandırılabildiğini, nasıl şartlandırılabildiğini, ana hatları ile öğrenip, vücudunu kontrol altına almayı becermelidir. Tıpta, "plasebo" (placebo) etkisi diye bilinen bir olay vardır ve yaklaşık her dört kişiden üçünde, değişik oranlarda etkili olmaktadır. Olay şudur: Aynı hastalıktan şikayetli, örneğin ülser nedeniyle  midesi ağrıyan, bir gurup hastaya bir ilaç verilir ve onlara denir ki: "Bu çok yeni ve çok etkili bir ilaç; göreceksiniz, yarım saat içinde hiç ağrınız kalmayacak." Hastalara verilen ilaç ise, ya hiç bir etkisi olmayan gelişi güzel bir maddedir, veyahut da tam tersine, ağrıyı artırıcı bir ilaçtır.  Bir süre sonra, hastalara tek tek ilacın etkileri sorulur. Yaklaşık her dört hastadan üçü, ilacın ağrıya iyi geldiği (ya tamamen kestiği, veya hafiflettiği) şeklinde cevaplar verirler! Düşünün: Ağrıyı artırıcı bir madde bile, hücrelere, "ağrı kesici" olarak yutturulabilmektedir! Hücreler,  o maddeyi, o şekliyle yorumlamaya, ve ona göre davranmaya  koşullanabilmektedirler! Muska yazmak, tılısim, büyü, vs. yapmak da, aynen plasebo etkisi gibidir; beyindeki hücreler, onun gücüne inanıyorlarsa, o etkiyi oluştururlar! Burada önemli olan nokta, beyindeki hücreleri, bir şeye inandırabilmektir; ancak, beynimizdeki hücreleri bir şeye inandırırken, inandırdığımız şeyin gerçekleri yansıtması, uzun süreli etkili olması açısından çok önemlidir. Bu gün kendisine yazılan bir muskanın veya verilen bir ilacın gücüne inanan bir beyin, bir başka zaman, beyindeki başka bir yanlış yorumlamanın kurbanı olur, bir başka tür rahatsızlık belirebilir, veyahut, aynı tür rahatsızlık, bir başka yanlış yorumlama nedeniyle tekrar ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, bu tür hücre kandırmacalarıyla ulaşılabilecek sonuçlar kısıtlıdırlar. Başka türlü durumlar da oluşabilir, örneğin, kişi kendisine verilen ilaç veya muskanın tamamen boş olduğunu öğrenebilir ve böylece sürekli gel-gitler başlar; sonuçta, hücreler artık inanmazlaşırlar. Yani yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Halbuki hücrelerimize gerçekleri olduğu gibi aktararak da, hücrelerimizin kendileriNi sağlıklı yönlendirmelerini sağlayabiliriz. Şöyle: İnsanların çoğu hastalıkları, beyinlerinde biriktirilen bilgilerin, vücut sistemiyle uyumlu olmamasından kaynaklanır. Yani bir başka deyişle, beyinlere yerleştirilen bilgiler, doğal sisteme uygun olmazlarsa, doğal sisteme uygun olarak oluşturulmuş vücut sistemiyle uyumzuzluklar başlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Peki ne yapmak gerekir? Ya baştan beyne yanlış bilgi yüklememek, veyahut, yüklenmişlerse, bu bilgilerden kurtulmak! Nelerin yanlış, nelerin doğru olduğunu pek kestiremediğimizden, beyne yüklenen bilgileri kontrol etmek pek kolay olmamaktadır. Bu nedenle sadece ikinci seçenek kalmaktadır: Beyindeki yanlış bilgilerden kurtulmak. Bunun da iki yolu vardır: ya psikolojik tedaviye giderek, bizleri rahatsız eden 'yanlış yönlendirmelerden kurtulmak', veyahut, beyni 'boşaltarak' vücudumuzdaki hücreler arası etkileşim sistemini kendi iç otomatiğine devretmek! İşte, en güvenilir ve kolay yöntem bu sonuncusudur. Bu yöntemin prensibi şuna dayanır: İnsan beyni,  dış dünya ile duyu organları vasıtasıyla ilişki içindeyken, beynine sürekli olarak dış dünya hakkında bilgiler aktarılır. Vücuttaki hücreler ise,  çok basit mantık yürütebilen yaratıklardır; onlar, ya "saldır, ye onu!", veya "kaç, kurtul" gibi bir mantık yürütebilecek düzeydedirler. Bu nedenle, dış ortamdan gelen bilgiler vücut hücrelerine bu tür mesajlar olarak aktarılırlar. Örneğin, kızdığımızda, vücudumuzda noradrenalin denilen bir enzim salgılanır ve hücrelere "saldır" komutu verilir. Bunun sonucu, vücuttaki hücrelerde kasılmalar başlar; damarlar büzüşür, kalp kasları kasılır, tansiyon yükselir, kalp hızlı atmaya başlar, vs.. Bir başka tür dış dünya etkileşiminde, bir başka enzim salgılanarak, hücrelere bir başka türde mesaj iletilir, bu sefer hücreler o mesaja uygun bir davranış içine girerler, vs.. Yani sözün kısası, beynimiz dış dünya ile uğraştığı sürece, vücut hücrelerinin kendi kendileriyle uğraşacakları zamanları olmaz. Öyleyse çözüm ortadadır: Beynimizi dış dünyaya kapatıp, hiç bir şey yapmaz, hiç bir şey düşünmezsek, vücudumuzdaki hücreler rahata kavuşacaklar, ve vücut sistemi, kendi  iç işlerini halledebilecek bir zaman bulacaklardır. Bu yöntem, burada açıklanan teorik prensipleri bilinmeksizin, deneme yanılma yoluyla, meditasyon adı altında bazı toplumlarca yıllardan beri uygulanagelmektedir. Beyinlerini zaman zaman dış dünya olaylarına kapatıp, beyinlerini tamamen vücut içi hücreler sistemine konsantre ederek yaşayabilen insanların, çok sağlıklı ve uzun ömürlü olabilmelerinin sırrı burada yatmaktadır. (Her şeyi kendisine dert etmeyen, veyahut biraz geri zekalı insanların da pek hasta olmamaları yine aynı faktörün etkisi nedeniyledir.)
 Vücudundaki hücrelerin ne kadar kolay yönlendirilebildiklerini bilen bir insan, bu olayı, kendi vücudu için, iyi yönde kullanıp, çeşitli ağrılarını engelleyebilir, çeşitli hastalıklarını giderebilir. Vücudun bu şekilde denetimi de, küçük yaşlarda becerilebilecek bir olgudur.
Görüldüğü üzere, çocuklarımızın beyinlerine, doğa koşullarıyla uyumlu olmayan bilgiler depolarsak, zamanla onların kafalarında birbirleriyle çelişen fikirler ortaya çıkar ve bu çelişkiler onları karar veremez durumlara iter, veya mantıksal değerlendirmelerini çarpıtır. Beyin, içine depolanan bilgilere göre karar vermek durumundadır; bilgiler doğru değilse, aynen yanlış program yüklenmiş bir bilgisayar gibi, beyin de hatalı kararlar verir. Beyine birbirleriyle çelişkili bilgiler depolanırsa, o zaman da, ya hiç karar veremez, çevresindekilere bakarak kendini yönlendirir; veyahut, kah birine uygun, kah diğer bilgiye uygun bir karar verir, ve sık sık karar değiştirir.
Bu irdelemelerden şu sonuca varabiliriz: Toplumlarımızda, refah ve huzur dolu bir ortam oluşturamamamızın ana nedeni, bu dünya üzerinde yaşamamıza rağmen, bu dünyanın gerçeklerini görmezlikten gelip, başka bir dünyadaki yaşama bel bağlamamızdır. Bu yanlış tutumun sonucu ise, içinde yaşadığımız dünya koşullarının yaşanmaz hale getirilmesidir: Bir taraftan bireysel bazda çeşitli ruhsal ve bedensel hastalıklara tutulmamız; diğer taraftan toplumsal bazda, savaşlar, anarşik olaylar, terör, insanlar arası sürekli sürtüşmeler, vs..
Bir insan, kendi beynindeki bilgilerin "doğru" olup olmadığını, mantıksal değerlendirme sisteminin sağlam olup olmadığını, ortaya koyduğu düşünce ve davranış sistemlerinin, kendisini istenilen hedefe ulaştırıp ulaştıramdığına bakarak saptar.
Bu gün, bir uydu yapıp, uzaya gönderebiliyorsak; bu uydu kanalıyla yeryüzünün herhangi bir noktasındaki bir insanla anında haberleşebiliyorsak; Ay'a, Venüs'e, Neptün'e, vs.ye ulaşıp oralardan bilgi alabiliyorsak, bunlar, Güneş, gezegenler ve yıldızlar sistemi, ve bunların etkileşim sistemleri hakkında bildiklerimizin "doğru" olduğu, gravite kuvveti dediğimiz kütleler arası çekim kuvveti kavramının "doğru" yorumlanıp, "doğru" değerlendirildiğinin bir kanıtıdır.
Bu gün, bir atom, bir hidrojen veya bir nötron bombası, veya bir nükleer reaktör yapıp, bunlardan olağanüstü enerjiler elde edebiliyorsak, bu, atom ve atomaltı parçacıklar hakkında bildiklerimizin "doğru" olduğunun bir kanıtıdır.
Bu gün, bir kimyasal maddenin, vücudumuzda ne tür bir etki yapacağını önceden kestirip, o ilacı önce bir hayvan üzerinde, sonra bir insan üzerinde deneyip, öngörülen sonucu elde edebiliyorsak, bu, elektromanyetik kuvvet sistemleri, biyoloji, genetik, gibi doğa bilimleri hakkında bildiklerimizin "doğru" olduğunun bir kanıtıdır.
Tüm bu doğa bilimsel verilerin birlikte değerlendirilmesiyle, insan denilen yaratığın, çeşitli türde düşünce ve davranışlarının, birbileriyle çelişmeyecek şekilde açıklanabilmesi, sunulan "hayat" yorumunun doğru olması gerektiğinin bir kanıtıdır.
Dolayısıyla, tüm bu fiziksel, kimyasal, biyolojik bilgilere ek olarak, jeolojik, paleontoljik, antroplojik, genetik, vs. bilgilerin  de, birbileriyle çelişmeyecek şekilde ortaklaşa değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan tablo bu olmakta ve "hayat" dediğimiz doğa olgusunun bu şekilde anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
. Sonuç:
İnsan, bu dünyada yaşadığı sürece, bu dünya koşullarına uygun düşünüp, ona uygun davranmak zorundadır, dolayısıyla, beynine yereştireceği bilgilerin, bu dünyanın gerçeklerine uygun olmasına özen göstermek zorundadır. Şayet, bu dünya üzerinde yaşayıp da, "hayali bir öteki dünyanın" koşullarına endeksli bilgiler beyine yerleştirilirse, o  tür bilgilerle donatılmış beyinler, bu bilgilere uygun kararlar vermek zorunda olacaklarından, ve bu bilgiler de, bu dünya gerçeklerine değil de, başka bir dünaya koşullarına göre olduklarından, o beyinlerin yönetimindeki vücutlar, hep hasta olmak zorundadırlar. Hasta olmak zorundadırlar, çünkü, duyu organlarının algılayıp gönderdikleri bilgiler, hayali bir dünya koşullarına uygun bir programda değerlendirilip, vücut içindeki hücrelerin hizmetlerine sunulur. Vücut içindeki hücreler ve onların oluşturdukları organlar ise, yeryuvarının milyarlarca yıllık geçmişi boyunca, bu dünyanın koşullarına uygun bilgileri kendi içlerinde biriktirmişler, ve kendi içlerindeki bu bilgilere göre yaşamaktadırlar, onlar için başka bir dünya yoktur!
Bu nedenlerden dolayı, dünyanın gerçeklerine göre değil de, hayali bilgilere dayalı olarak programlanan beyinlerin, vücut dışı ortam olgularına, yani üzerinde yaşadığı dünya koşullarına uyum sağlayamayıp, aciz duruma düşmesi, ve bunun sonucu, dış dünyaya kendini kapayıp, bir hayal aleminde yaşamaya başlamasından daha doğal ne olabilir? İşte size en yaygın bir ruh hastalığı türü. Bu tür insanlar, bu dünyadaki yaşam koşullarının değiştirilmesi ve düzeltilmesi konusunda, hangi bilgiyi üretip, hangi buluşu yapabilir? Öyleyse, çoğunluğu bu tür insanlardan oluşan bir toplumda, teknolojik yenilikler nasıl gerçekleştirilip, kalkınma nasıl sağlanır?
Üzerinde yaşanılan dünyanın koşullarına uygun programlanmayan beyinlerin komutası altındaki vücutta, daha başka türlerde de hastalıklar oluşur: Bir taraftan, depresyonlar, korkular, kabus tipi rüyalar, çeşitli türlerde aşağılık kompleksleri (kendi vücudundan utanması, kendine güven duymaması, vs. türde),   kendini başka bir insan yerine koymalar, vs., gibi çeşitli ruhsal hastalıklar yaygınlaşırlar. Diğer taraftan, beyindeki bilinç sistemi ile bilinç altı sistemi birbirlerinden kopuk ve de birbirlerine uyumsuz olarak  programlanacaklarından (çünkü birine göre vücut içinde tek bir can, tek bir ruh varsayılırken, diğerine göre, trilyonlarca can söz konusudur) organlar ve hücreler arası uyum zorlaşır, stres denilen olgunun doğurabileceği her tür hastalık ortaya çıkabilir, ki bu da hastalıkların neredeyse tümü demektir.
Vücudumuz dışındaki dış etkenlerin "yanlış yorumlanması" (yani  vücut aleyhine yorumlanması), çoğu hastalıklarımızın ana nedenidir: Bir koku, bir kişinin herhangi bir davranışı, arzu edilmeyen bir temas (örneğin cinsel taciz), bir kişinin veya şeyin kaybı, deprem - sel - vs. gibi herhangi bir doğa olayı, herhangi bir ses veya gürültü, yaşantımızın herhangi bir evresinde, bazı organlarımızın veya hücrelerimizin zarar göreceği veya acı duyacağı şekilde algılandıysa, o dış faktöre karşı vücutta, korku, stres, vs.,  hormonları üretilir. Daha sonraları, her defasında tekrar o faktörle karşılaşıldığında, vücudumuzda herhangi bir zarar görme söz konusu olmasa bile, bazı hücreler bu faktöre karşı şartlanmış olduklarından, otomatik olarak bu korku veya stres hormonları tekrar salgılanırlar ve vücut sıvımızın kimyasal bileşimi derhal biraz değişir. Böyle bir stres veya korku hormonunun, vücutta hangi tür rahatsızlıklara yol açacağı ise, kişiden kişiye değişir, çünkü, her kişinin en "zayıf" noktası farklı farklıdır, zira, herkesin hücrelerinin genetik kayıtları (DNA bileşimi) farklı farklıdır. Kişinin hangi dokusunun veya organının hücreleri en hassas iseler, onlar bu hormondan daha fazla etkilenip, rahatsızlık yaratırlar. Dolayısıyla, aynı bir olay, aynı bir dış faktör, bir kişide alerjiye, bir kişide sedefe, bir kişide migrene, bir diğerinde yüksek tansiyona, bir başkasında ruhsal bozukluğa, vs. yol açabilir.
İnsanlar kendilerini herhangi bir şeye karşı kızmaya veya sinirlenmeye, veya üzülmeye bırakırlarsa, vücutta yine buna uygun hormonlar üretilir. Vücudumuzdaki bazı hücreler ise, belirli hormonal bileşim oranlarını "yanlış yorumlamaya" yatkın, hatta koşullanmış olduklarından, bazan, o ilk dış "kötü" faktör ortada olmasa bile, tepki verirler. Sonuç yine aynı rahatsızlığın, hiç yoktan ortaya çıkmasıdır.
Onun için, tüm bu olumsuz gelişimlerden kurtulup, sağlıklı ve mutlu yaşayabilmek için, beyinlerimize şu temel programı yerleştirip, bu programa içtenlikle inanıp, onu uygulamamız yeterli olacaktır: Hiç bir şeye kızmayacaksın, sinirlenmeyeceksin, gıcık olmayacaksın, üzülmeyeceksin, korkmayacaksın. Bunu başarabilmek için ise, şu gerçekleri hatırlamanız yeterlidir: Vücudum hücrelerden oluştuğuna göre, ve de hücrelerin yaşamak için 'yemek, su, belirli sıcaklıkta bir ortam ve güvenlik duygusu' yeterli olduğuna göre; "Ey hücrelerim, sizi aç bırakmıyorum, suyunuz da sürekli sağlanıyor; soğuktan da donmayacak şekilde giysiler ve barınaklar içindesiniz; herhangi bir dış düşman da sizi yemek veya yok etmek için peşinizde değil; öyleyse keyfinize bakın, ve huzur içinde birlikte yaşayıp, bana da acılar, rahatsızlıklar yaratmayın!"
Tüm diğer düşüncelerimiz, kaprislerimiz, hırslarımız, vs. zorunlu değillerdir; onlar olmasa da olur, çünkü onlar "lüks" isteklerdir. Sırf  "başkaları ne der", "komşuda var bende niye yok", "benimki niye onlarınkinden daha kötü" vs. gibilerden herhangi bir "lüks" isteğiniz yerine gelmiyor diye, hasta olmayı göze almak akıl ve mantıkla bağdaşır mı? Evet, sağlam bir mantığa sahip iseniz, bu sonuca siz de ulaşacaksınız. Yani kısacası: Üzerinde yaşadığımız dünyanın koşullarının, kabul edilmesi gereken doğal koşullar olduğunu kabul edeceksin; yaşam koşullarını daha da iyileştirmek için çaba göstereceksin,  ama başaramayınca yakınıp, sızlanmayacaksın. Kısacası, "ya bu deveyi güdeceksin, yani, kızmayacaksın, sinirlenmeyeceksin, üzülmeyeceksin; ya bu diyardan gideceksin, yani kendi kafana uygun bir başka ortam bulacaksın". Çünkü yakınmaya başladığın, kızmaya başladığın, veya üzülmeye başladığın an, vücut bütünlüğüne zararlı hormonları üretmeye başladın demektir. Ve artık hastalıklardan kurtuluşun olanaksızdır! Görüyorsunuz, her şey, beyinlerin doğru veya yanlış programlanması olayıdır! Bu da sizin elinizdedir.
Bu sayılan hastalıklar, vücut içine yönelik hastalıklardı. Beyinlerin bu dünya koşullarına uygun programlanmamasının doğurduğu asıl hastalıklar ise, toplumsal hastalıklardır; çünkü toplumlar insanlardan oluşur, ve insanları hasta olan toplumun başına gelecek belalar, çok çok çeşitli, ve de büyük ölçeklerde olur, ve tüm bireyleri etkiler. Şöyle ki:
Üzerinde yaşanılan dünyanın, kendine has bir yapısallaşma sistemi ve doğal bir döngüsü vardır; yani dünyada doğal bir sistem vardır ve her şey bu doğal sistem çerçevesinde, onun kurallarına göre gelişir. İnsanlar beyinlerine, bu doğal sisteme ait bilgileri yerleştirip, ona uygun bir toplumsal düzen oluşturacağı yerde, hayali bir dünyanın bilgilerini yerleştirerek, ona uygun bir toplumsal düzen kurarsa, işte o zaman bu düzen işlemez. İnsanlar veya toplumlar arasında kavga, gürültü, savaş, terör, grev, lokavt, vs., eksik olmaz, ve asırlardır yaşanılanlar, yani insanlık tarihi bunların belgeleriyle doludur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder