Her kafadan bir ses çıkmalı mı

Her kafadan bir ses çıkmalı mı, yoksa belli kafalardan çıkan seslere göre mi davranılmalı?




Geleneksel görüşe göre, her kafadan bir ses çıkarsa, orada düzen oluşturulamaz. Bu nedenle insanlar toplumsal sistemde belli kişilerin (liderlerin) görüşlerine uyarak davranışlarını belirlerler.

Bir araştırmanın düşündürdükleri
Canlıların bir karar alırken nelerden etkilendiklerini, neleri dikkate aldıklarını araştırmak amacıyla yaptıkları bir araştırmada, Brunton ve diğ. (2013) çok ilginç bir sonuçla karşılaşırlar. 
Canlılar karar almalarında en etkili faktörlerden birinin, çevredeki gürültü (veya parazit sinyaller) olduğu görülmektedir.
Biz insanlar genelde çevremizdeki gürültüden (veya parazit sinyallerden) hiç hoşlanmazken, hücrelerimiz neden onlara çok değer verip, dikkate alıyorlar?

►1- İnsanların genelde “her kafadan bir ses çıkarsa, orda düzen oluşturulamaz” şeklinde bir anlayışa sahip olmasının kökeninde, doğadaki yönlendirici gücün, varlıkların içlerinden değil, dışlarındaki bir kaynaktan kökenleniyor olarak düşünülmüş olması yatar. Halbuki http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html adresinde gösterildiği üzere, doğadaki yönlendirici güç sistemi kuantsal kökenlidir, yani hep varlıkların iç-bileşenleri vasıtasıyla gerçekleşir.

►2- İnsanların doğa ve dünyaya bakışını etkileyen temel faktörlerden birisi de “sahiplik” düşüncesidir. İnsanlar doğayı kendi malları olarak görmüşler ve onu parselleyerek tapulamışlar ve sahiplenmişlerdir. Benzer şekilde, dünyanın ve evrenin de bir sahibi olacağı şeklinde bir düşünce de bu davranışlarının bir sonucudur. İnsanların bu tür bir düşünceye sahip olmalarının temel nedeni ise, doğadaki kuvvet-oluşturucu, yönlendirici ve yapıcı gücü varlıkların dışında kabul etmeleri olgusudur. Bir şeyin sahibi, onu yapandır. Siz yapıcı gücü varlıkların dışında bir sisteme atfederseniz, doğadaki her şeyin harici bir sahibi olması gerektiği şeklinde bir inanca sahip olursunuz. Yukarıdaki paragrafta belirtildiği üzere, doğadaki kuvvet oluşturucu (yapıcı ve yönlendirici) güç sistemi varlıkların dışında değil, varlıkların iç-bileşenlerindedir. Bu nedenle “sahiplik” düşüncesinin tamamen tersine çevrilip, doğanın sahiplerinin atomlar-moleküller-hücreler gibi tabandaki öğeler olduğunun okullarda eğitilmesi gerekir. 
Doğadaki kuvvet oluşturucu – yapıcı sistem neden varlıkların dışında varsayılmış?
Bunun nedeni ise tamamen bilim insanlarının suçudur. Şöyle ki: 
Dünyamıza gelmiş en büyük bilim adamı olduğu kabul edilen Newton’un doğal sistem anlayışı şöyledir (Newton, Opticks 1704):
“God had created, in the beginning, the material particles, the forces between them, and the fundamental laws of motion. In this way, the whole universe was set in motion and it has continued to run ever since, like a machine, governed by immutable laws. = Allah başlangıçta tüm madde parçacıklarını, onlar arasındaki etkileşimleri (onları etkileyen kuvvetleri) ve hareketin temel yasalarını oluşturur. Bu şekilde tüm evren hareket içine girer ve bu değişmez yasalara uyan bir otomat gibi ebediyete doğru gider.”
“lt seems probable to me, that God in the beginning formed matter in solid, massy, hard, impenetrable, movable particles, of such sizes and figures, and with other such properties, and with such proportions to space, as most conduced to the ends for which He formed them; and that primitive particles being solids, are incomparably harder than any porous bodies compounded of them, even so very hard, as never to wear or break in pieces; no ordinary power being able to divide what God Himself made one in the first creation.” = “Benim görüşüme göre, Allah başlangıçta katı, yoğun, sert, geçirimsiz, hareketli parçacıkları, gerekli özellikleriyle ve uzay sisteminde olması gereken oranlarda, yaratış amacına uygun olacak boyutlarda ve şekillerde oluşturmuştur; katı olan bu temel parçacıklar, onlardan oluşan tüm diğer gözenekli yapılardan çok daha serttir, hatta öylesine serttirler ki, Allah’ın ilk başlangıçta yaptığı bu temel öğeler sonradan oluşturulacak hiçbir şeyle kırılıp, parçalanamazlar.” (Wilczek 2008’den)
Newton’un evrensel gravite yasası ve “the three lawsof motion = hareketin üç yasası” gibi doğa-bilimlerinin temel taşlarını oluşturan çok önemli buluşları onu o kadar meşhur etmiştir ki, yukarıda zikredilen “yaratıcılık-can vericilik” hakkındaki görüşleri de bilim dünyasını derinden etkilemiştir ve hala da etkilemektedir.

Günümüz evrimcilerinin ‘Hiçbir maddenin bilinci yoktur… Onlar fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkamaz’ şeklindeki görüşleri, veyahut günümüz fizikçilerinin atom-altı-öğeleri cansız birer bilye gibi düşünüp, onları birbirleriyle çarpıştırarak bilgi edinmeye çalışmaları, Newton’cu doğal sistem görüşünden kaynaklanırlar.
Bu tür görüşe statik sistemli doğa görüşü denir. Statik sistemli doğa görüşünün iki temel taşı vardır: 

Bir iş veya eylem yapan, planlayan veya düşünen hep varlıkların dışında bir ekstra “canlı”, bir ekstra “varlık” olarak tasarlanmıştır. Yani kuvvet oluşturucu güç sistemi, varlıkların içsel bileşenlerinde değil, varlıkların dışında, hayali bir sistemde tasarlanmıştır. 

Zaman kavramı bu hayali varlığın ömrüne dayalı ve o varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak kabul edilmiştir.

Bu iki temel yaklaşım günümüzde hala hem fizikçi-kimyager-biyolog gibi bilim mensupları arasında, hem sosyal yaşamda tam manasıyla etkili ve yaygındır.
►1- Bu kavramlardan kuvvet oluşturucu faktörün varlıkların dışından değil, varlıkların içsel bileşenlerinden kökenlenip-kaynaklandığı 
http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html adresli yazıda bilimsel argümanlarıyla gösterilmiştir. ("NedenDOM" adlı bir Powerpoint sunumu bu konuyu ve sonuçlarını herkesin anlayabileceği bir dilde anlatmaktadır. Arzu edenlerin e-posta adreslerine gönderilebilir.)
►2- Zaman kavramının da, harici bir tik-tak sinyali vericinin düdüğüne göre gerçekleşen bir süreç değil, varlıkların bağımlı oldukları enerji-kaynağı türünü (ki bu herhangi bir madde olabilir) algılamaya, madde bileşimleri oranlarının saptanmasına yönelik bir algılama olgusu olduğu 
Dolayısıyla doğa ve dünyamızı anlamak için, önce kuvvet oluşturucu sistem konusu, sonra zaman kavramının anlamı ve hayatla ilişkisi öğrenilmelidir.

Doğal sistemin sahibi, kuantsal öğelerdir.

Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedî bir ekstra varlıkta aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen, zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir. 

Doğadaki her türlü eylem ve işlem varlıkların içlerindeki küçük bileşenlerince ayarlanır ve yapılır. Bu ayarlama işleminin kökeni kuantsal sisteme dayanır. Fizik deneylerinin gösterdiği üzere, atom-altı-öğeler dünyasında her atom-altı-öğe, çevresini algılar. Çevresinde kendisiyle ilişkiye girmek isteyen (kendisini gözlemleyen) biri (bir şey) varsa, onun gösterdiği hedefe gider. Kendisini gözlemleyen yoksa çevre koşullarını algılar ve olasılık hesaplamaları yaparak en ekonomik konuma göçecek şekilde davranır! 

Atom-altı-öğelerin bu davranışları, onlardan türemiş olan tüm diğer üst sistemlerde de devam eder. Bu nedenle kuantlar, atomlar ► moleküller ► hücreler ► bedenler (hayvanlar, bitkiler) ►toplumlar gibi üst sistemler içine girdiklerinde, kendilerinin gözlendiklerini sürekli olarak hissederler ve hep üst-sistemin oluşturduğu hedefe (niyete) uyacak şekilde davranırlar. Ve bu şekilde doğadaki tüm oluşum gelişimler kuantlara hedef gösterilmesi ve kuantların de enerjilerini bu hedefe ulaşacak şekilde devreye sokmaları şeklinde gerçekleşir. Dolayısıyla niyet (hedef oluşturma) çok çok önemlidir. İnanç sistemleri de birer niyet (hedef) göstergesi olduklarından, toplum hayatının düzenlenmesinde en ön planda yer alırlar. 

Doğada her varlığın çevresini algılayıp, veri toplaması (information = bilgi) ve bu bilgilere göre de yapısal-dokusal durumunda değişiklikler yapacak şekilde davranması sonucu da dinamik sistemli doğa ve dünya oluşur. 
Bilginin doğada nasıl işlendiğine bakalım. 
Biz insanlar bilgilerimizi sözlü veya yazılı mesajlar halinde oluşturur ve saklarız. Her toplumun bir dili vardır. Her dilde mesajlar cümleler şeklinde oluşturulurlar. Cümlelerde özne – nesne – yüklem gibi öğeler vardır ve bu öğeler “Ali kalemi masaya koyar” örneğinde olduğu gibi, bir iş veya eylem yapımında enerjinin nerden nereye akacağı temel verilerini oluştururlar. 
Yazılı bilgi aktarımında, cümleler belli harfler şeklinde bir yere yazılırlar. O yazıyı ve o dili bilen bir beyin, o yazıdaki bilgileri okuyup anlar ve bedendeki hücreler orada belirtilen sırlanamaya uygun olarak enerjinin akış güzergahını tesbit edip, uygulamaya geçirir ve bir iş, eylem veya bir alet yapar. 
Bir dili veya yazıyı öğrenmek demek, beyinde o simgelere uygun yeni sinaps oluşumları ve o sinapslarda kullanılacak yeni protein türleri oluşturmak demektir. Yani bir dil veya yazıyı öğrenen bedendeki amino-asit dizilim kombinasyonları tamamen yeniden düzenlenmiş demektir.
Bir alet yapımı raporunu okuyup anlayan bir beyinde, o rapordaki bilgilere göre beyinde tekrar amino-asit-kombinasyonları dizilimleri gerçekleştirilir ve bedendeki proteinlerin amino-asit sıralanması çalkalanarak, yeniden dizilmiş olunur! Yani biz insanlara ait eğitsel bilgiler, hücrelerin dili olan amino-asit dizilimlerine aktarılmış olunur. 
Bilgi içeren bir raporu okuyup-anlayamayan bir beyinde ise, o rapora karşı hiçbir tepkime oluşmaz, kişinin beynindeki amino-asit-dizilimleri çalkalanıp, yeniden dizilime uğramazlar.
Özetleyecek olursak, bizlerin tüm bilgileri, özde – temelde, hücrelerimiz tarafından işleme konulmuş olurlar.
Hücrelerin bu bilgileri nasıl işlediklerine gelince: 
Hücreler de enerjilerini başka varlıklardan alırlar ve onlardaki değişim-dönüşümlere bağımlıdırlar. Dolayısıyla hücrelerin davranışları da, bağımlı oldukları atomik-moleküler değişimlere bağlıdır. Öğrenimler nedeniyle (yani çevrelerindeki değişim-dönüşümlere bağlı olarak) bedendeki hücrelerin amino-asit-dizilimleri (dolayısıyla protein bileşimleri) değiştikçe bedendeki moleküller arasındaki enerji-gradyanları da değişikliğe uğrar. Atomlar – iyonlar arasında çok kesin ilişki sistemleri vardır ve bu ilişkilerin en önemlileri periyodik tablodaki konumlarında bulunur. Bir ortamda enerji gradyanlarının değişmesi, kimyasal elementler arasında elektron veya pozitron aktarımlarına (tünelleme etkisi) neden olur ve kimyasal elementler birbirlerine dönüşürler. Azot karbon elementine, karbon azot elementine, vs dönüşür. Bu şekilde canlının çevresindeki bir değişim-dönüşümü algılaması ve ona tepki vermesi (öğrenmesi) hücre içindeki atomlar-moleküller dünyasında çalkantılara yol açar ve kimyasal element oranları yeniden ayarlanırlar!
Atomik elementler oranlarındaki değişimler, atomlar arası etkileşimlere (haberleşmelere) yansır ve atom-altı-öğelerin spinleri, polarizasyonları, frakansları, yükleri, vs değişimlere uğrar. 
Sonuç olarak şu durumla karşılaşılır: Bir varlığın çevresinde yeni bir şeyin ortaya çıkışı ve o şeyin o varlıkla etkileşimi, geri beslenmeli olarak, varlığın hücrelerine, hücrelerin moleküllerine-atomlarına, ve en sonunda atom-altı-öğelerine kadar gerisin geriye etki eder ve tüm varlıklarda bir çalkalanma oluşarak, doğadaki yeni oluşumlara uyumlu hale gelirler. 
Çevrelerindeki yenilikleri ve değişim-dönüşümleri algılayan canlılar, o değişikliklere uygun şekilde beden içinde amino-asit-düzeltmeleri yaparak, çevrelerindeki oluşumlara uyumlu hale gelirler. Bu şekilde doğada bilgi edinme ve o bilgilere uygun şekilde yeniden yapısallaşmalara gidilir ve evrim denilen değişim-dönüşümler gerçekleştirilirler.
Doğadaki her varlık şeklini-yapısını, ortamdaki enerji düzeyine göre ayarlar. Ortamdaki enerji düzeyinin skalasını ise “noise” dediğimiz sinyaller çorbası oluşturur. Bu nedenle “noise” yapısallaşma oluşumunda en önemli veri kaynağı olmuş olur. Noise = etherdir.

Bu nedenle “noise” denilen çevresel gürültü+parazit sistemi varlıkların çevrelerini algılamalarında ve değerlendirmelerinde çok önemlidir.
Dinamik sistemlerde üst-sistem içinde geçerli olacak “order parameter =düzen-ölçütü” denilen kuralların oluşturulmasında, her bireyin (ortaklığa katılacak her varlığın) görüşünü bildirmesi zorunluluğu vardır. Her kafadan bir ses çıkması, bu açıdan da zaten çok çok önemlidir ve ‘olmazsa-olmaz’ niteliğindedir. 





Doğadaki ekolojik sistem ilişkilerinde, her varlığın bir yeri, bir önemi vardır. Yellowstone doğal parkında yaşanan kurt öldürme faciası bunun tipik örneğidir. 1926da Yellowstone doğal parkındaki kurtların öldürülmesi gerçekleşir. Kurtların yok olması geyik gibi büyük otçulların popülasyonunun artmasına yol açar. Otçulların artması, bitki gelişimini negatif yönde etkiler. Kurtların yerini Canis latrans denilen bir köpek türü alır. Fakat bu köpek türü büyük otçulları pek etkilemez, ama kızıl tilki, antilop, koyun gibi hayvanların gelişimini engeller, ve bu şekilde bir sürü bozukluk birbirini takip etmeye başlar. Ekolojik dengesizlik o kadar etkilidir ki, dere yataklarının şekli ve canlıları da çok zarar görmüştür. Dere kenarlarındaki çalılıklıların ve ağaçların azalması kunduz gibi “baraj” yapıcıların işlerini zorlaştırır ve yuvaları azalır. Kunduzların yaptıkları barajlarda yer bulan bir sürü balık, vs. artık yok olmuş olur. 1970’li yıllarda ekolojik bozukluk çok dikkat çeker ve 1980li yıllarda tekrar kurtların doğal park alanına geri getirilmesiyle, doğal denge yavaş yavaş sağlanır.

Ekolojik ortamda görülen bu doğal denge bozulması, toplum hayatında da aynen geçerlidir. Tüm toplum öğelerinin aktif olarak toplumsal sistemin kurallarının belirlenmesinde aktif rol almaları ve görüşlerini bildirmeleri bu nedenle de zaruridir.

Her kafadan bir ses çıkması denge ve düzen oluşumu için şart ve gereklidir. 

Doğa ve dünyadaki olaylar karşısında insanlar “benim bir işlemimle mi bu dünya düzelecek” şeklinde bir davranış içindedir. Bu tutum, hem kişinin kendi hayatını doğrudan etkileyen sosyal yaşamı için böyledir, hem yaşadığı doğal ortamdaki ekolojik sistem işleyişi açısından böyledir. 

İnsanlar genelde böyle bir tutum içinde olunca da, gerek sosyal yaşam sisteminin işleyişi, gerek çevresindeki doğal sistem işleyişi tamamen devlet(ler)i yöneten birkaç kişinin insiyatifine terk edilmiş olunur. 

Tepedekilerin bakış açılarına göre yetiştirilmiş insanlar, toplumun sahibinin kendileri olduğundan habersiz hayata baktığından, yaptığı işlere hile katarlar; ürünler (ve işlemler) insan ve çevre sağlığına zararlı olarak piyasaya çıkar. 

Sonuç: herkes birbirine (ve çevreye) zarar verecek bir yaşam içine girer. Kanserojen maddelerden, stresten, sinirden mahvoluruz, dünyamız cehenneme dönüşür. 
Peki insanlık neden, hem kendisini doğrudan ilgilendiren sosyal yaşamına, hem de yaşadığı çevresel sisteme karşı böyle duyarsız ve pasif bir davranış içine girmiştir? 
Bu sorunun cevabı bilimsel argümanlarıyla 
http://tanriyianlamak.blogspot.com/ adresinde verilmektedir. 

Hayatı oluşturup-yönlendiren kuvvet sisteminin nasıl olduğunu bilirsek, ne tür bir kurgu-sistemiyle hayatın daha yaşanabilir olacağını da fark ederiz.
http://tanriyianlamak.blogspot.com sitesi genelinde ve de özellikle 

doğada kuvvet oluşumunun nasıl olduğu açıklanmıştır. 

DOM-sistemi ile tüm diğer geleneksel sistemler arasındaki temel fark şöyle özetlenebilir 
►- DOM-sistemi hayata, atomların-hücrelerin bakış açılarıyla bakar, değerlendirir ve örgütlenir; 
►- Tüm diğer sistemler kralların, sultanların, liderlerin bakış açılarıyla hayatı değerlendirirler. 
Bu iki sistem arasında kökten bir davranış farklılığı vardır. 
Kral veya liderlerin bakış açısına göre oluşturulan toplumsal sistemlerde, halkın pasif davranışlı olması ve tepedekilerin emir ve yönlendirmelerine uygun davranmaları gerekir. Bu nedenle “her kafadan bir ses çıkarsa, orada düzen oluşturulamaz” şeklinde bir inanç oluşturulmuştur. 

Önce bu görüşün çok yanlış olduğunu ve doğadaki tüm denge ve düzenlerin tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleriyle oluştuğunu belirtelim. Bunun ıspatı olarak da, varlıkların davranışlarını belirlerken nelere dikkat edip, nelerden etkilendiklerini gösterelim. Söz konusu “insanlık” olduğuna göre, insanlarda yapılan bir araştırmanın sonucunu verelim. 

Brunton, B. W., Botvinick, M. M. & Brody, C.D. 2013: Rats and Humans Can Optimally Accumulate Evidence for Decision-Making. Science 5 April 2013: Vol. 340 no. 6128 pp. 95-98 adlı araştırmalarında, gerek insanların, gerek farelerin, çevrelerindeki gürültü-parazit vs. olarak adlandırdığımız İngilizcede “noise” olarak adlandırılan bir faktörden etkilenerek bir karara vardıklarını göstermişlerdir. “Noise” denilen çevresel sinyaller, ortamdaki tüm varlıkların yaydıkları sinyallerin bileşkesidir. Dolayısyla, her kafadan bir ses çıkması, beyinlerimizdeki hücrelerin doğru karar verebilmeleri için şart ve gereklidir! 

Couzin ve diğ. (2011)’nin yaptıkları bir araştırmada şu sonuca varılmıştır: ( Couzin, I. D., Ioannou, C. C., Demirel, G., Gross, G.T., Torney, C. J., Hartnett, A., Conradt, L., Levin, S.A. & Leonard, N. E. 2011: Uninformed Individuals Promote Democratic Consensus in Animal Groups. Science, Vol. 334 no. 6062 pp. 1578-1580 ) 
‘Ortak kararlar alınmasında karşılıklı menfaat çatışmalarına çok rastlanılır. Bu durumlarda bireyler, güçlü görüş sahibi aşırı-uçların, azınlıkların etkisi altına girerler. Yeterince aydınlatılmamış insan veya hayvan grupları bu tür kışkırtıcı ajanlardan çok etkilenirler ve grup kararları bu aşırı uçlarca belirlenirler. Ancak kendilerine hiçbir bilgi verilmemiş bireylerin davranışları, aşırı-uçların etkisini kırıp, demokratik bir karar oluşturulmasında etkili olur.’ Yani, hiçbir önyargı ile donatılmamış bireyler, topluluğun yararına karar alınmasına etki ederler. 

Bir odanın tavanına ince-uzun bir iplik bağlayıp, ipin alt ucuna tabana değecek derecede bir çekül bağladınız. Bu sistemin çevredeki hava cereyanlarından etkilenmemesi ve çekülün hep graviteye uygun olarak yer-merkezine doğru yönlenmesini kolaylaştırmak için camdan bir korumaya aldınız. Çekülü sivri ucunun gösterdiği noktayı bir kalemle hassas şekilde işaretlediniz. 

Birkaç gün sonra çok yakınınızda büyük bir volkan patladı ve çok yüksek bir dağ oluştu. Şimdi çekülünüzün sivri ucunu altındaki zemin üzerinde tekrar işaretleyecek olursanız, çekülün az da olsa yeni oluşan dağ yönünde bir sapmaya uğradığını görürsünüz. 

Doğadaki dinamik sistemde her varlık, kendi varlığını, kendine has bir sinyal yayarak çevresine bildiriyor, diğer varlıklar da, çevrelerindeki tüm sinyalleri (noise = gürültü) algılayıp değerlendirerek bir karar alıyorlar ve davranışlarını ona göre belirliyorlar. Her şey varlıkların çevrelerini algılamaları ve çevredeki değişim-dönüşümlere tepki vermelerine, yani bilgi oluşturmalarına göre gelişiyor. 
Anlaşılacağı üzere, doğadaki tüm varlıklar, çevrelerindeki tüm varlıkların yaydıkları sinyalleri (noise) algılarlar ve kendilerine ona göre bir yön belirlerler. Beyinlerimizdeki hücreler de aynı yöntemi uygularlar. Biz insanların da aynı yöntemi uygulaması, alacağımız kararların “doğru” olması için gereklidir. Bu nedenle de çevremizdeki her insanın görüşlerini dile getirip, çevresindekilere duyurması, alacağımız kararların doğru olması açısından şart ve gereklidir.




























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder