Kutsal Kitap ve Sümerler

 

Kutsal kitap ve Sümerler

 

Kutsal kitap denilen kavram, Sümerlerce ortaya atılmıştır. Sümerler “Krallık gökten indikten sonra” şeklinde bir toplumsal yönetim kabul etmişlerdir. Dikkat edin, “kral gökten inmiyor” krallık gökten iniyor. Böyle bir inanca sahip olmalarının nedeni, insanlığın gökte oturan insansı özellikli tanrıların, insanlığı yarattıktan sonra onlara kutsal kitap gibi davranış bilgileri göndererek yöneticilere biat etmelerini sağlamaktır.

Şimdi Sümerlerin hayat görüşlerini ve insanı nasıl yaratıp, sonra da insanları büyük bir tufanla nasıl cezalandırdıkları gibi konuların işlendiği Sümer-Belgelerini gösterelim.

 

SÜMERLER

 

Sümerler denilen ve 6-7 bin yıl önceleri Basra yöresinde ortaya çıkmış olan bir kavmin 5.500 yıl öncelerinden beri bıraktıkları çivi-yazısı kil tabletler insanlığın oluşturduğu en eski yazılı belgelerdir. Ve o zamandan beri eski kültürlerde insanların doğa – dünya ve hayat hakkında ne düşündüklerini kesin olarak anlayabilmekteyiz.

 

Sümer belgelerini en iyi araştıran Sümerologlardan biri S.N. Kramer’dir

Aşağıdaki bölümde yazılanlar S.N. Kramer 1963 (Sumerians) ve 1972 (Sumerian Mithology) adlı eserlerinden alınmıştır. Kramer insanlığın kültürel gelişiminin buzul devrinin Basra-Hürmüz (veya Atlantis) Ovasında geliştiği bilgisine sahip olmadığından, Sümerlerin Basra yöresine gelmeden önceki yaşamları hakkında bir şey bilmemektedir. Bu nedenle Sümerce metinleri yorumlamakta zorluklarla karşılaşmakta ve yorumlayamamaktadır. Bu gibi durumlarda köşeli parantezler [..] içinde ek açıklamalar tarafımdan eklenmiştir, Bu gibi durumlarda köşeli parantezler [..] içinde ek açıklamalar tarafımdan eklenmiştir, yani 20. bölümün tümü Kramer’in araştırmalarından alınmıştır ve sadece [..] içinde yazılı kısımlar (ve şekiller) İsmet Gedik’e aittir.

 

Sümerlerin dünya ve evren görüşü

Sümerlerin evrenin yaratılışı anlayışlarının ana kaynağı “Gılgamış, Enkıdu ve Ölüler Diyarı” adlı bir Sümer yazısıdır. 

 

Yazının ilk pasajı, göğün ve yerin birbirinden ayrılması da dahil olmak üzere ilahi yaradılış eylemleriyle ilgilidir ve bu nedenle Sümer kozmogonisi ve kozmolojisi için büyük önem taşır. Sümerlerin evrenin yaratılışı kavramları üzerine en önemli malzemeyi sağlayan bu yapıtın giriş kısmıdır. Girişin okunabilen kısmı aşağıdaki gibidir:

 

Gök yerden uzaklaştıktan sonra,

Yer gökten ayrıldıktan sonra,

İnsanın adı konduktan sonra;

An göğü ele geçirdikten sonra,

Enlil yeri ele geçirdikten sonra,

Ereşkigal Kur'un ödülü olarak ele geçirilip götürüldükten sonra;

O denize açıldıktan sonra, o denize açıldıktan sonra,

Baba Kur’a doğru denize açıldıktan sonra,

Enki Kur’a doğru denize açıldıktan sonra;

(Kur) krala ufak taşlar fırlattı,

Enki’ye koca taşlar fırlattı;

Onun küçük taşları, el kadar taşlar,

Onun koca taşları, ... kamışların taşları,

Enki’nin gemisinin omurgası,

Saldıran kasırgaya benzeyen savaşta yenildi;

Krala karşı, geminin serenindeki sular,

Kurt gibi yutuyordu,

Enki’ye karşı, geminin ardındaki sular,

Aslan gibi vuruyordu.

 


[Bu yazılanları anlayabilmek için, “İnsanlık Tarihi”  https://tanriyianlamak.blogspot.com/2021/06/hayat-nedir-ve-insan-ne-zamandan-beri.html adlı blog-sayfamız bilgilerini okumak gerekir. Çünkü modern insanların ataları yaklaşık 70 bin yıl önceleri Doğu-Afrika’da ortaya çıkar ve oradan Asya ve Avrupa’ya yayılır. İlk yerleştikleri yer ise buzul devri koşulları nedeniyle o zamanlar kara haline geçmiş olan Basra-Hürmüz-(veyahut Atlantis) Ovası dediğimiz bir yerdir. Afrika kökenli olduklarından kendilerine “kara-kafalılar” derler. Sümerler 70 bin yıldan 15 bin yıl öncelerine kadar bu Atlantis bölgesindeki adalarda yaşarlar. 15 bin yıl önceleri buzul devri sona erince deniz tekrar yükselmeye ve Basra körfezini doldurmaya başlar. Sümerler gittikçe daha kuzeydeki bir adaya göçerler. Ama bu7-8 binyıl süren göç sırasında, kuzeydeki Zağros dağlarını kaplayan kar ve buz örtüsü de her yıl ergimeye devam eder. Her yıl oluşan taşkınlar ve sellenmeler adalarda yaşayanlara çok büyük zararlar verir. 7 bin yıl yıl önce ise dağ tepelerinde kalan en son buzul kütlesi patlayan bir balon gibi çok büyük bir sel felaketi oluşturur ve büyük tufan denilen olayla Sümerlerin yaşadığı en son adayı da suya batırır. Sümerler de sallar-kayıklar vs ile kaçıp, Basra sahillerine çıkarlar. Basra sahilinde yerleşilen ilk yer Ubaid kültürünün oluşturulduğu Eridu’dur. Eridu’nun kutsal tanrısının Enki olması ve Sümer inancının temellerini oluşturduğuna inanılan me’lerin başlangıçta Enki’de olması buna dayanır.

 

Sümer dilinde “kur” sözcüğü dağ veya ülke anlamına gelir. Zağros dağları buzul devrinde kar-ve buzlarla kaplıdır. Buzul devri sonunda da solifluksiyon nedeniyle sel ve taşkınlara yol açması ve en sonunda da büyük tufan oluşturması nedeniyle, Sümerler tarafında “düşman” anlamında kullanılmıştır.

 

“Kur” konulu tabletler incelendiğinde bu durum net bir şekilde ortaya çıkar. Örn. “Kur yok edildiği zaman, bu sular yeryüzüne yükselmiş ve bunun sonucunda tarım yapmak olanaksız hale gelmiştir.” gibi ifadeler bunun delilidir.]

 

Sümer tanrılarının listesini veren bir tablette “deniz” ideogramı ile yazılmış olan tanrıça Nammu “gök ile yere yaşam veren ana” olarak betimlenmiştir. Şu hâlde Sümerler gök ile yeri ilksel denizin yarattığı ürünler olarak kabul ediyorlardı.

 

Sığır ve tahıl ruhlarının gökte doğumlarını, sonra da insanlığa bolluk bereket getirmek için yeryüzüne gönderilişlerini anlatan “Sığır ve Tahıl” miti şu dizelerle başlar:

Gök ile yer dağının ardında,

An, Anunnakiler’i (ardıllarını) dölledi,  ...

 

Bundan hareketle, gök ile yerin birliğinin, eteği yerin altı, zirvesi de göğün tepesi olan bir dağ olarak düşünüldüğünü söylemek mantıklıdır.

 

Kazmanın, bu değerli tarım aletinin yapılışını ve kutsanmasını anlatan “Kazmanın Yaratılışı”  miti  şu  bölümle  başlar:

Efendi, verdiği nimetlerin gerçek yaratıcısı olan

Kararları değiştirilemeyen Efendi,

Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil

Yerden göğü ayırmayı düşündü,

Gökten yeri ayırmayı düşündü.

 

Yerden göğü ayırıp uzaklaştıran tanrının hava-tanrısı Enlil’ olduğu anlaşılmaktadır.

 

Şimdi Sümerlerin evrenin yaratılışı görüşlerini özetleyecek olursak, evrenin kökeninin açıklanmasının gelişimi aşağıdaki gibi ifade edilebilir:

 1.  Başlangıçta ilksel deniz vardı; kökeni veya doğuşu konusunda bir şey söylenmemektedir. Sümerler onu her zaman varmış gibi düşünmüşler.

 2     İlksel deniz gök ile yerin birliğinden oluşan kozmik dağı vücuda getirdi.,

3     Tanrılar insan biçiminde kişileştirildiğinde, An (gök) eril, Ki (yer) dişildi. Onların birleşmelerinden hava-tanrısı Enlil doğdu.

4.  Hava-tanrısı Enlil yerden göğü ayırdı ve babası An göğü ele geçirirken, Enlil’in annesi Ki, yeri ele geçirdi.  Enlil ile annesi Ki’nin birleşmesi evrenin düzenlenmesini, insanın yaratılışı ve uygarlığın kuruluşunu başlattı. ,

 (Tarihsel devirlerde Ninmah, “yüce kraliçe”; Ninhursag, “(kozmik) dağın kraliçesi”; Nintu, “doğurgan kraliçe” gibi çeşitli adlar verilen tanrıçayla özdeşleştirilmiş olabilir.) 

  E V R E N İ N   D Ü Z E N L E N M E S İ

 Evren”in Sümerce ifadesi, sözcüğü sözcüğüne “gök-yer” anlamına gelen an-ki’dir. Bundan dolayı evren gök ve yere ait altbölümler halinde düzenlenmiş olmalıdır. Gök, gökyüzü ve “yukarıdaki büyük” denilen göğün üstündeki uzayı kapsar; gök tanrıları burada oturur.  Yer, yeryüzünü ve “aşağıdaki büyük” denilen yeraltını kapsar; yeraltı ya da ölüler diyarının tanrıları burada oturur. Göğün düzenlenmesiyle ilgili elimizde var olan göreceli olarak küçük bir mitolojik malzeme şöyle açıklanabilir:

  Ay-tanrısı Nanna, Sümerlerin yıldızlarla ilgili Baş tanrısı olan hava-tanrısı Enlil ve onun karısı hava-tanrıçası Ninlil’den doğmuştur. Göklerde bir gufa’yla yolculuk ettiği düşünülen ve bundan dolayı zifiri karanlık lacivert taşı renkli göğe ışık getiren ay-tanrısı Nanna. “Küçükler” yıldızlar, üstünde tohum gibi saçılırken “büyükler” belki de gezegenler, yabani öküzler gibi etrafında gezinirler.”

 Ay-tanrısı Nanna ve eşi Ningal, “doğu dağı”nda yükselip, “batı dağı”nda  batan  güneş-tanrısı  Utu’nun  ana  babasıdırlar. Bununla birlikte güneş-tanrısı Utu’nun göğü geçmek için kullandığı bir kayık ya da iki tekerlekli arabadan söz edildiğine rastlamadık. Geceleri ne yaptığı da açık değildir. Günün sonunda “batı  dağına” vardığı ve yolculuğunu  yeraltı  dünyasında sürdürdüğü, şafakta “doğu dağı”na vardığı gibi  akla yatkın bir varsayım eldeki verilerden  çıkmamaktadır.  Bir fikir vermesi için, güneş-tanrısına edilen bir duada şöyle denir:

Ey Utu, ülkenin çobanı, kara-kafalı halkların babası,

Sen yattığın zaman, insanlar da yatar.

Ey yiğit Utu, sen kalktığın zaman, insanlar da kalkar.

 

veya şafağın  söküşü  şöyle  betimlenir:

Gün ağarırken, ufuk çizgisi yarılırken, ...

Utu ganunu'sundan çıkarken,

 

ya da güneşin batışı şöyle betimlenir:

Başını anası Ningal’in göğsüne doğru uzatmış, gidiyor Utu;

Sümerler Utu’nun gece boyunca uyuduğunu düşünür gibidirler.

 

Evrenin düzenlenmesine dönersek, “iyi günlerin gelmesini sağlayan”ın hava-tanrısı Enlil olduğunu öğreniyoruz; “topraktan tohum çıkarmayı”  ve  ülkeye hegal’i, yani bolluk, bereket ve mutluluk getirmeyi aklına koyan Enlil’dir. İnsan tarafından kullanılan tarım aletlerinin ilk örnekleri olan kazmaya  ve belki sabana da ilk biçim veren yine bu aynı Enlil’dir; çiftçi-tanrı Enten’i sadık ve güvenilir rençperi olarak atayan odur. Diğer yandan, bitki tanrıçası Uttu’ya yaşam veren su-tanrısı Enki’dir. Dahası, gerçekte yeryüzünü, özellikle Sümer ve onu çevreleyen komşularının bulunduğu bölgeyi, düzenleyen Enki’dir. Sümer, Ur ve Meluhha’nın yazgılarını o belirler ve belirli işler için ikinci derece ilahlar atar. Ve, sığırlarını ve tohumlarını çoğaltmak için sığır-tanrısı Lahar’ı ve tahıl-tanrıçası Aşnan’ı gökyüzünden yeryüzüne Enlil ve Enki, hava-tanrısı ve su tanrısı, birlikte göndermişlerdir.

 

Yukarıda çizilen evrenin düzeni taslağı, şimdi içeriklerinin büyük bölümüne sahip olduğumuz dokuz Sümer mitine dayanır. Bunlardan ikisi ay-tanrısı Nanna’yla ilgilidir:  Enlil  ile Ninlil  Nanna’nın Döllenmesi; Nanna’nın Nippur’a Yolculuğu.

 

Sümerlilerin yeryüzünde kültür ve uygarlığın kuruluşu ve kökeniyle ilgili görüşleri açısından kalan yedisi büyük önem taşır. Bunlar, Emeş ile EntenEnlil Çiftçi-Tanrıyı Seçer;  Kazmanın Yaratılışı;  Sığır ve Tahıl;  Enki ve Ninhursag:  Su-tanrısının  işleri;  Enki ve Sümer:  Yeryüzünün Düzenlenmesi  ve  Kültürel  Süreçleri; Enki ve Eridu:  Su-tannsının Nippur’a  Yolculuğu;  inanna  ve  Enki:  Eridu’dan Uruk’a  Uygarlık  Sanatlarının  Geçişi. 

 

Şimdi sırasıyla bu mitlerin içeriklerini kısaca özetleyeceğiz; zenginlik ve çeşitliliklerinin okura, Sümer mitolojik kavramlarını tinsel ve dinsel etkileriyle birlikte değerlendirmekte yardımcı olacağını umuyoruz.

  

ENLİL İLE NİNLİL: NANNA’NIN DÖLLENMESİ"

 Bu, 152 dizelik metinden oluşan hoş mit neredeyse tamamlanmıştır. Ay-tanrısı Nanna’nın yanı sıra üç yeraltı tanrısının döllenmelerini de bir dereceye kadar açıklar (NergalNinazu  ve  adı  okunamayan  bir  tanesi). Eğer doğru olarak yorumlanmışsa, bu şiir bize bir tanrının başkalaşımının bilinen ilk örneğini vermektedir; Enlil’in, üç yeraltı dünyası tanrısıyla karısı Ninlil’i gebe bırakırken üç ayrı kişiliğe girdiği görülür.

 

Şiir Nippur kentini tanıtan bir giriş bölümüyle başlar, Nippur’un insanın yaratılışından önce de var olduğu düşünülür gibidir:

 

Işte “göğün ve yerin kemiği” kent,  ...

Işte Nippur, kent,  ...

Işte “gönülden duvar,” kent,  ...

İşte Idsalla, onun duru ırmağı,

İşte  Karkurunna, onun rıhtımı,

İşte Karasarra, kayıkların durduğu rıhtımı,

Işte Pulal, onun güzel suyunun, kaynağı,

Işte Idnunbirdu, onun arı kanalı,

İşte Enlil, onun delikanlısı,

İşte Ninlil, onun genç kızı,

Işte Nunbarşegunu, onun ihtiyar kadını.

 Bu kısa arka plan anlatımından sonra asıl öykü başlar. Ninlil’in annesi, Nippur’un ihtiyar kadını Nunbarşegunu kızına Enlil’in sevgisini nasıl kazanacağı yolunda öğütler verir:

 O günlerde ana, dünyaya getirdiği genç kıza öğüt verdi,

Nunbarşegunu Ninlil’e öğüt verdi:

“Duru ırmakta, ey kız, duru ırmakta yıkan,

Ey Ninlil, Idnunbirdu ırmağının kıyısı boyunca yürü,

Işıltılı gözlü, efendi, ışıltılı gözlü,

‘Yüce dağ,’  Enlil  baba,  ışıltılı  gözlü,  görecek seni.

Çoban ... yazgıları belirleyen, ışıltılı gözlü görecek seni,

O ....  öpecek seni.”

 


Ninlil annesinin öğütlerini tutar ve sonuç olarak Enlil’intohum”uyla  döllenip  ay-tanrısı  Nanna’ya  gebe  kalır.

 Ondan sonra Enlil ölüler diyarına gitmek üzere Nippur’dan ayrılır, ama Ninlil peşinden gider. Enlil kapıdan çıkarken  “kapının adamı”na meraklı Ninlil’e kendisinin nerelerde olduğunu söylememesini tembihler. Ninlil “kapının adamı”na  gelir ve Enlil’nin nereye gittiğini bilip bilmediğini sorar. O zaman Enlil “kapının adamı”nın biçimine girip  onun yerine yanıt  verir.  Bu kısım henüz anlaşılmış değildir; Enlil’in nerede olduğunu söylemeyi reddeder gibidir. Bunun üzerine Ninlil ona, haklı olarak, Enlil’in onun kralı ve kendisinin kraliçesi olduğunu anımsatır. Daha sonra, hâlâ “kapının adamı” kılığında olan Enlil, Ninlil ile beraber olup onu döller. Bunun sonuncunda Ninlil daha çok ölüler diyarının kralı Nergal olarak bilinen Meslamtaea’ya gebe kalır. Okunamayan bölümlere karşın, bu olağanüstü pasajın tadı aşağıda yapılan alıntıdan kolayca alınabilir: 

Enlil  ...  kentten ayrıldı, »

Nunamnir (Enlil’in adlarından) ... kentten ayrıldı.

Enlil yürüdü, Ninlil peşinden gitti,

Nunamnir yürüdü, genç kız peşinden gitti,

Enlil kapının adamına şöyle dedi:

“Ey kapının adamı, kilidin adamı,

Ey sürgünün adamı, som kilidin adamı,

Kraliçen Ninlil geliyor;

Sana beni sorarsa,

Nerede olduğumu söyleme.”

Ninlil kapının adamına yanaştı:

“Ey kapının adamı, kilidin adamı,

Ey sürgünün adamı, som kilidin adamı,

Enlil, kralın, nereye gidiyor?"

Enlil kapının adamı yerine yanıtladı:

Enlil, bütün ülkelerin kralı, bana emretti”: 

Bu emrin özünü içeren dört dize vardır, ancak anlamları belirsizdir.  Bundan sonra Ninlil ve “kapının adamı”nın kılığına giren Enlil arasındaki diyalog gelir: 

Ninlil: “Elbette, Enlil senin kralın, ama ben de kraliçenim.”

Enlil: “Eğer kraliçemsen, izin ver de  dokunayım ...”

Ninlil: “Kralının ‘tohum’u,  ışıldayan ‘tohum’ dölyatağımdadır,

Nanna’nıntohum’u, ışıldayan tohum dölyatağımdadır.”

Enlil: “Kralımın ‘tohum’u bırak göğe çıksın, bırak yere insin,

Benim ‘tohum’um, kralımın ‘tohum’u gibi, toprağa düşsün."

Enlil, kapının adamı kılığında  ...  uzandı,

Onu okşadı, birleşti onunla,

Onu okşayarak, onunla birleşerek,

...  Meslamtaea’nıntohum"unu (onun) dölyatağına akıttı. 

Bundan sonra şiir ölüler diyarı ilahı Ninazu’nun döllenmesiyle devam eder; bu kez Enlil, “insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının  adamı”  kılığındadır. Pasaj hemen her yönden, Meslamtaea’nın döllenmesinin betimlemesinin bir tekrarıdır: 

Enlil yürüdü, Ninlil peşinden gitti,

Nunamnir yürüdü, genç kız peşinden gitti, 

Enlil insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamına şöyle dedi: 

“Ey insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı,-

Kraliçen Ninlil geliyor;

Sana beni sorarsa,

Nerede olduğumu söyleme.”

Ninlil, insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamına yanaştı:

“Ey insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı,

Enlil, kralın, nereye gidiyor?”

Enlil insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı yerine yanıtladı:

Enlil, bütün ülkelerin kralı, bana emretti.”

 Emrin içeriği okunamamıştır. 

 Bundan sonsa Ninlil ve “insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı”nın yerine geçen Enlil arasındaki diyalog gelir: 

Ninlil: “Elbette, Enlil senin kralın, ama ben de kraliçenim.”

Enlil: “Eğer kraliçemsen, izin ver de dokunayım ...”

Ninlil: “Kralının ‘tohum’u, ışıldayan ‘tohum’ dölyatağımdadır,

Nanna’nın 'tohum’u, ışıldayan tohum dölyatağımdadır.”

Enlil: “Kralımın ‘tohum’u bırak göğe çıksın, bırak yere insin,

Benim ‘tohum’um, kralımın ‘tohum’u gibi, toprağa düşsün.”

Enlil, kapının adamı kılığında ... uzandı,

Onu okşadı, birleşti onunla,

Onu okşayarak, onunla birleşerek,

...  nın kralı,  Ninazu’nuntohum”unu, (onun) dölyatağına akıttı.

 

Daha sonra şiir adı  okunamayan  üçüncü  bir  yeraltı  dünyası  tanrısının  döllenmesiyle  sürer;  Enlil  bu  kez  “kayıkçı adam”ın  yerine  geçer.  Mitimiz, Enlil’i bolluğun efendisi ve emirleri değiştirilmez kral olarak öven kısa bir ilahiyle sona erer.

NANNA’NIN NİPPUR’A YOLCULUĞU 

Nippur,  İ.Ö. üçüncü binyılda  yaşayan  Sümerler  için  ülkelerinin  tinsel  merkeziydi.  Onun koruyucu tanrısı Enlil, Sümer panteonunun baş tanrısıydı; tapınağı Ekur, Sümer’deki en önemli tapınaktı. Bundan dolayı, Eridu ve Ur gibi diğer önemli Sümer  kentlerinde refah ve bolluğun sağlanması için Enlil’in kutsaması temel gereklilikti.  Bu kentlerin koruyucu tanrılarının, kutsanmak için Nippur tanrısı ve tapınağına götürdükleri armağanlarla yüklü olarak yolculuk ettikleri düşünülmektedir. Mitimiz, Ur’un koruyucu tanrısı, ay-tanrısı Nanna’nın (Sin ve Aşgirbabbar olarak da bilinir) Ur’dan Nippur’a yaptığı böyle bir yolculuğu anlatmaktadır.  Önceki Enlil- Ninlil yapıtında  olduğu gibi, bu mitte de Nippur ve Ur gibi kentler tamamıyla kurulmuş, hayvan ve bitki yaşamı bakımından zengin gibi görünürler, buna karşın insanın varlığına rastlanmaz.

 Ur’un koruyucu tanrısı, ay-tanrısı Nanna’nın Nippur’un görkeminin anlatılmasıyla başlayan şiirimiz, Nanna’nın babasının kentini ziyaret etmeye karar vermesini anlatan bir pasajla devam eder: 

Onun kentine gitmeyi, babasının huzuruna çıkmayı, Aşgirbabbar aklına koydu:

“Kahraman olan ben, kentim için giderim, babamın huzuruna çıkarım;

Ben, Sin, kentim için giderim, babamın huzuruna çıkarım,

Babam Enlil’in huzuruna çıkarım;

Ben, kentim için giderim, anam Ninlil'in huzuruna çıkarım.

Babamın huzuruna çıkarım.” 

Böylece gufasını her türden ağaç, bitki ve hayvanla doldurur.  Ur’dan Nippur’a yaptığı yolculukta, Nanna gemisiyle beş kentte mola verir:  İm   (?),  Larsa,  Uruk  ve  adları  okunamayan iki  kent; Nanna bunların her birinde ayrı ayrı koruyucu tanrılarla karşılaşır ve  selamlaşır. Sonunda Nippur’a varır: 

Lacivert taşından rıhtıma, Enlil’in rıhtımına,

Nanna-Sin gemisini yanaştırdı,

Ak rıhtıma, Enlil’in rıhtımına,

Aşgirbabbar gemisini yanaştırdı,

Babanın, vücuda getirenin ... üstünde, demir attı, 

Enlil’in  kapıcısına şöyle  dedi: 

“Aç evi, kapıcı, aç evi,

Aç evi, ey koruyucu cin, aç evi,

Aç evi, ağaçlan filizlendiren, aç evi.

Ey ..., ağaçlan filizlendiren, aç evi,

Kapıcı, aç evi, ey koruyucu cin, aç evi.” 

Sonra kapıcıya gemisinde getirmiş olduğu armağanları teker teker sayar ve konuşmasını şöyle bağlar: 

Kapıcı, aç evi, ey koruyucu cin, aç evi,

Geminin baş tarafında olanı, baş tarafta olanı,

Sana veririm,

Geminin arkasında olanı, arka tarafta olanı,

Sana veririm.” 

Kapıcı, Nanna’ya kapıyı açar: 

Neşeyle, kapıcı kapıyı neşeyle açtı;

Koruyucu cin, ağaçlan filizlendiren, neşeyle,

Kapıcı kapıyı neşeyle açtı;

Ağaçlan filizlendiren, neşeyle,

Kapıcı kapıyı neşeyle açtı;

Sin ile Enlil sevindi. 

İki tanrı ziyafet verir; sonra Nanna babası Enlil’e aşağıdaki gibi seslenir: 

“Irmakta bol su ver bana,

Tarlada daha çok tahıl ver bana,

Bataklıkta ot ve hamiş ver bana,

Ormanlarda ... ver bana,

Ovada ... ver bana,

Hurma bahçelerinde, bağlarda bal ve şarap ver bana,

Sarayda uzun ömür ver bana,

Gideceğim Ur’a.” 

Ve Enlil oğlunun isteklerini kabul eder: 

Ona verdi, Enlil ona verdi,

Ur’a giıti.

Irmakta ona bol su verdi,

Tarlada ona daha çok tahıl verdi,

Bataklıkta ot ve kamış verdi,

Ormanlarda ona ... verdi,

Ovada ona ...  verdi,

Hurma bahçelerinde, bağlarda ona bal ve şarap verdi,

Sarayda ona uzun ömür verdi.

 

EMEŞ İLE ENTEN: ENLİL ÇİFTÇİ TANRIYI SEÇER

Bu mit Kutsal Kitap’taki Habil-Kabil öyküsünün günümüze ulaşmış en yakın Sümer karşılığıdır, buna karşın cinayetle değil uzlaşmayla sonuçlanır. Üç binden fazla dizeden oluşan mitin yalnızca yansına yakını tamamlanmıştır, sayısız kırık nedeniyle metnin anlamını kavramak çoğu yerde güçtür. Şiirin içeriği şimdilik şöyle açıklanabilir:


 

Hava-tanrısı Enlil, her tür ağaç ve bitkiyi filizlendirmeyi ve ülkeye bolluk ve refahı getirmeyi aklına koyar. Bu amaçla iki kültürel varlık olan Emeş ile Enten kardeşleri yaratır ve her birine özel görevler verir. Metin bu noktada fena halde hasar gördüğünden bu görevlerin kesin niteliklerini çıkarmak olanaksızdır; aşağıdaki kısa bölüm en azından genel yönelimleri konusunda bir fikir verebilir: 

Enten dişi koyunlara kuzular, dişi keçilere oğlaklar doğurttu,

İnek ve buzağıyı çoğalttı, kaymağı ve sütü bollaştırdı,

Ovada, yaban keçisini, koyunu ve eşeği sevindirdi,

Gökyüzünün kuşlarına engin yeryüzünde yuva kurdurdu,

Denizin balıklarına, bataklıklara yumurtalarını koydurdu.

Hurma bahçelerinde ve bağlarda balı ve şarabı bolarttı,

Yetiştikleri her yerde ağaçlara meyve verdirtti,

Karıklar ...,

Tahıl ve ürünleri çoğalttı,

iyi huylu bakire Aşnan gibi  (tahıl  tanrıçası) gürbüzleşmelerini sağladı.

Emeş ağaçları ve tarlaları var etti, ahırları ve ağılları genişletti,

Çiftliklerde ürünleri çoğalttı,

...  toprağı kapladı,

Evlere bol ürün girmesini, ambarlara tepeleme, yığılmasını sağladı. 

Ama esas görevlerinin niteliği neyse, iki kardeşin arasında şiddetli bir kavga çıkar. Tartışmalar yaşanır ve  sonunda  Emeş, Enten’in  “tanrıların  çiftçisi”  olma  iddiasına  meydan  okur.  Böylece Enlil’in önünde durumlarını ifade ettikleri Nippur’a giderler. EntenEnlil’e  şöyle  yakınır: 

“Ey Enlil baba, bana bilgi verdin, bol su getirdim,

Çiftlik üstüne çiftlik koydum, ambarları tepeleme doldurdum,

iyi huylu bakire,  Aşnan gibi, gürbüzleşmelerini  sağladım;

Şimdi,  ...,  küstah,  tarlalardan  bi’haber olan  Emeş,

Benim baş kudretime, baş kuvvetime el uzatıyor;

Kralın sarayında..." 

Enlil’in lütfunu kazanmak için dalkavukça cümlelerle söze girişen Emeş’in kavgaya ilişkin söyledikleri kısadır, ancak henüz anlaşılamamıştır. Bundan sonra: Enlil, Emeş ve Enten’e yanıt verir: 

“Bütün ülkelere yaşam veren sular, Enten’den 'sorulur,'

Tanrıların çiftçisi olarak, her şeyi o üretir,

Emeş, oğlum, kendini kardeşin Enten’le nasıl bir tutarsın?"

Enlil’in derin anlamlı, yüce sözleri,

Verilen karar değişmez, karşı çıkmak kimin haddine!

 

EmeşEnten’in önünde diz çöktü,

Evine ..., şarap, hurma getirdi,

EmeşEnten’e  altın,  gümüş ve  lacivert  taşı armağan  etti,

Kardeşlik ve dostlukla, neşeyle içki saçtılar,

Birlikte akıllıca ve iyi davranmayı kararlaştırdılar.

Emeş  ile Enten arasındaki kavgada,

Tanrıların sadık çiftçisi Enten, Emeş’den üstün olduğunu kanıtlar,

...  Ey  Enlil  baba, şükürler olsun sana! 

KAZMANIN YARATILIŞI

Sümerler insanlığın iki-buçuk milyon yıllık geçmişlerinde edindikleri bilgilere dayana ürünleri bile gökten gelen tanrıların yarattıklarına inanmışlardır. 

108 dizeden oluşan bu şiir birkaç pasajın karanlıkta kalmasına ve anlaşılamamasına karşın, hemen hemen tamamlanmıştır.  Evrenin yaratılışı ve düzenlenmesiyle ilgili Sümer görüşü açısından ana öneme sahip olan uzun bir giriş bölümüyle başlar. Bu önemli pasajın aşağıda verilen çevirisi donuk, fazla soğuk ve çapraşık gelirse, okura şunu anımsatmakta yarar vardır; Sümerce sözcük ve deyimlerin çoğunun anlamı bilinmekle birlikte, bunların uyumlu sesleri, çağrışımları ve imalarında hâlâ pek az bilgiye sahibiz. Çünkü bu sözcük ve deyimlerin ifade ettikleri ve bulundukları varsayılan zemin ve konum bizim için hâlâ bilinmezdir; Sümerlerin mitolojik ve dinsel örüntülerinin ana kısmı da bu zemin ve konumdur.  

Sümer şair ve onun “okur”unun çok iyi bildiği bu örüntü, metni tam olarak anlamak için dirimsel önem taşır. Sadece Sümer edebiyatının canlı kavramlarının giderek birikmesiyle bu güçlüğün üstesinden gelmeyi umut edebiliriz; şimdilik sözcüğün anlamına sadık kalmak en iyisidir. Giriş pasajı şöyledir:" 

Efendi, verdiği nimetlerin gerçek yaratıcısı olan

Kararları değiştirilemeyen Efendi,

Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil,

Yerden göğü ayırmayı düşündü,

Gökten yeri ayırmayı düşündü.

Ortaya çıkan varlıkların büyümesi için,

“Gök ile yerin kemiğinde (Nippur) ... yaydı.

 

Kazmayı var etti, “gün”ü yarattı,

Emeği gösterdi, yazgıyı belirledi,

Kazmaya ve sepete “kudret” yükledi.

Enlil, kazmasını yüceltti,

Başı lacivert taşından olan altın kazmasını,

Gümüş ve altın .... evinin kazmasını,

Lacivert taşından ...,

Geniş bir duvara çıkan tek boynuzlu bir öküzden çıkıntısı olan kazmasını. 

Efendi kazmayı çağırdı, yazgısını belirledi,

Kutsal taç kindu’yu başına koydu,

Çamurdan insanın başını biçimledi,

Enlil’in önünde o (insan?) ülkesini kapladı,

Kara-kafalı halkının üstünde sebatla durdu.

Yanında duran Anunnaki’lerin,

Armağan olarak ellerine onu (kazma?) koydu,

Enlil’i duayla yatıştırdılar,

Kazmayı tutmaları için kara-kafalı halka verdiler. 

Enlil kazmayı yarattıktan ve yüce yazgısını belirledikten sonra, diğer önemli tanrılar ona güç ve yararlılık eklerler.  Şiir, kazmanın yararının parlak terimlerle betimlendiği uzun bir pasajla sona erer; son dizeler şöyledir: 

Kazma ve sepet kentler kurar,

Sağlam evi kazma yapar, sağlam evi kazma kurar,

Sağlam eve bereket gelmesini sağlar.

Kralına karşı çıkan eve,

Kralına boyun eğmeyen eve,

Kazma boyun eğdirir.

Kötü ... bitkilerin başını o ezer,

Köklerini çeker çıkarır, başlarını koparır,

...  bitkileri kazma kurtarır;

Kazmanın yazgısını Enlil baba belirledi,

Kazma yüceltildi.

 

SIĞIR VE TAHIL

Sığır-tanrısı Lahar’ı ve kız kardeşi tahıl-tanrıçası  Aşnan’ı içeren  mit, ”  Yakın Doğu mitolojisindeki Habil-Kabil motifinin bir başka yorumunu sunar.  Mitimize göre, Lahar ve Aşnan, hava-tanrısı An’ın çocukları ve izleyenleri olan Anunnakilerin yiyecek yemek ve giyecek giysiye sahip olabilmeleri için tanrıların yaratma odasında yaratılmışlardı.  Ancak Anunnakiler bu tanrıların ürünlerini etkin bir biçimde kullanamıyorlardı; insan, bu durumu düzeltmek için yaratıldı. Bütün bunlar bir giriş pasajında anlatılmaktadır, insanın yaratılışının Sümer düşüncesindeki önemini  gösterdiğinden  137-139  sayfalarda  tamamıyla  alıntılanmıştır. Girişi izleyen pasaj bir diğer şiirsel cevherdir; Lahar ve  Aşnan’ın  gökyüzünden  yeryüzüne  inişlerini ve  kültürel  nimetleri  insanlara  nasıl  bağışladıklarını  anlatır: 

O günlerde Enki, Enlil’e dedi ki:

Enlil baba, Lahar ile Aşnan’ı,

Dulkug’da yaratılanları,

Dulkug’dan indirelim.”

 

Enki ve Enlil’in kutsal buyruğu üzerine,

Lahar ve Aşnan  Dulkug’dan indirildiler.

Lahar için (Enki  ve  Enlil) ağıl kurdu,

Bitkiler, otlar ve ... armağan ettiler ona;

Aşnan için bir ev kurdular,

Saban ve boyunduruk armağan ettiler ona.

Lahar ağılında,

Ağılının cömertliklerini çoğaltan bir çobandır;

Aşnan ekinlerin ortasında,

içten ve eli açık bir bakiredir.

...  göğün bolluğunu,

Lahar ve Aşnan taşıdı,

Topluma bolluk getirdiler,

Ülkeye yaşam soluğunu getirdiler,

Tanrı yasalarını uyguladılar,

Ambarların içindekini çoğalttılar,

Depoları doldurdular.

 

Yoksulların toz toprak dolu evine,

Girip bolluk getirirler;

Her ikisi de ayak bastıkları yere,

Evlere bolluk bereket getirirler;

Yerleştikleri yeri doyururlar, oturdukları yeri beslerler,

An ile Enlil’in yüreğini sevinçle doldurur onlar. 

Ama sonra Lahar ve Aşnan öyle çok şarap içerler ki çiftliklerde ve tarlalarda ağız dalaşma girerler. Uzun tartışmalarda, her tanrı kendi başarılarıyla övünür ve diğerininkileri aşağılar. Sonunda Enlil ve Enki araya girer ancak kararlarını içeren şiirin sonu hâlâ eksiktir. 

ENKİ VE NINHURSAG: SU-TANRISIN1N İŞLERİ

[Bu bölüm, İnsanlığın yaratıldığına inanılan cennet bahçesi kavramının Sümerlerce aktarılan versiyonudur.] 

Öykünün karmaşıklığı ve biçeminin basitliği açısından, bu mit bütün gruplarımız içinde en dikkat çekici olanlardan biridir.  Kahramanı Sümerlerin büyük su-tanrısı, Sümer’in dört yaratıcı tanrısından biri olan Enki’dir. Öykümüz, Basra Körfezi’nin doğu kıyılarıyla özdeşleştirilebilecek ve bu nedenle tarihsel devirlerde aslında Sümer sınırları dışında kalan Dilmun diye bir bölgede geçer. Şiirimiz Dilmun’un saflık ve neşe ülkesi olarak tanımlanmasıyla başlar: 

Dilmun ülkesi saf bir yerdir, Dilmun ülkesi temiz bir yerdir,

Dilmun ülkesi temiz bir yerdir, Dilmun ülkesi aydınlık bir yerdir;

Dilmun’da sözü geçen tek odur,

Enki’nin karısıyla yattığı yer,

Ora temizdir, ora aydınlıktır;

Dilmun’da sözü geçen tek odur,

Enki’nin Ninsikil’le yattığı yer,

Ora temizdir, ora aydınlıktır.

 

Dilmun’da kuzgun sesini çıkarmaz,

Çaylak, çaylak sesi çıkarmaz,

Aslan öldürmez,

Kurt kuzuyu kapmaz,

Oğlak-boğazlıyan köpek bilinmez,

Tahıl yiyen yabani domuz bilinmez,

...  yüksekteki kuşun yavrusu yoktur,

...  güvercinin başı yoktur.

Gözü ağrıyan “gözüm ağrıyor” demez,

Başı ağrıyan “başım ağrıyor” demez,

(Dilmun’un) ihtiyar kadını, “ben ihtiyar bir kadınım” demez,

İhtiyar erkeği, “Ben ihtiyar bir adamım” demez,

Yıkanmayan genç kızı kentte ... değildir,

Irmağı geçen ... demez,

Ustabaşı ... yapmaz,

Şarkıcı ağıt yakmaz,

Kentin çevresinde hiç yas tutmaz. 

Bununla birlikte, bu cennet ülkesinde eksik olan şey tatlı sudur. Böylece Dilmun tanrıçası Ninsikil, taze su için Enki’ye yakarır.  Enki yakarıyı dikkate alır ve  güneş-tanrısı  Utu’ya,  yeryüzünden  Dilmun’a  taze  su  getirmesini  buyurur.  Sonuçta: 

Onun kenti kana kana su içer,

Dilmun kana kana su içer,

Acı su kaynakları iyi su kaynağı oluyor bak,

Tarlaları ve çiftlikleri ekinler ve tahıllar üretir,

Onun kenti, ülkenin rıhtımları ve sahillerinin evi oluyor bak,

Dilmun, ülkenin rıhtımları ve sahillerinin evi oluyor bak.

[Bir not: Dilmun Sümerlerin Basra-Hürmüz-Ovasındaki Atlas Gölündeki bir ada olmalıdır. Adada su sıkıntısı olduğu anlaşılmaktadır. Basra körfezindeki adalar tuz-domu sistemli kubbemsi oluşumlardır. Gerek petrol, gerek yeraltı suları bu kubbemsi yapıları oluşturan kayaçların gözenekleri içinde bulunur. Dolayısıyla kayaçlardan hem zift gibi ürünler hem de su çıkabilmektedir. Bazı durumlarda sular artezyen-suları gibi basınçlı çıkabilir ve ortama bol su sağlar.

Dilmun’da gerçekleşmiş olan durum bu olmalıdır. Zift çıkarmak için açılan bir kuyudan belli bir derinlikte aninde basınçlı bir suya rastlanılır ve yeryüzüne tatlı su fışkırır.

Sümerler tatlı suyun sadece gök-kubbede açılan kapılarla yeryüzüne indiğine inandıklarından, adada ortaya çıkan bu tatlı suyun gök tanrısının göndermiş olduğu şeklinde bir tasarım yapmış olmalılar.

Sümerologlar bu nedenle Sümer tabletlerini okuyup-anlamaya çalışırlarken, bu jeolojik geçmiş dönem bilgilerini dikkate almak zorundadırlar. Görüldüğü üzere, Kramer gibi en deneyimli bir Sümerolog bile Jeolojik geçmiş hakkında bilgi sahibi olmadığı için birçok konuda Sümer yazıtlarını yorumlayamadıklarını yazar.] 

Dilmun’a su getirilişinden sonra şiirimiz bitki tanrıçası Uttu’nun doğumunu anlatır; oldukça karmaşık bir süreci izleyen bir doğum. Enki, önce tanrıça Ninhursag’ı ya da daha önceki devirlerde toprak ana Ki ile özdeşleştirilebilecek Sümer tanrıçası, bir başka adıyla  Nintu’yu, döller. Bunu dokuz gün süren bir gebelik dönemi izler, şair her günün insanın gebelik dönemindeki bir ayı karşıladığını özellikle belirtir; bu birleşmeden tanrıça  Ninsar varlık bulur. Bu ilginç pasaj şöyledir: 

Ninhursag’a “yürek suyu”nu akıttı,

O da “yürek suyu’nu,  Enki’nin tohumunu aldı.

Bir gün ona bir aydır,

İki gün ona iki aydır,

Üç gün ona üç aydır,

Dört gün ona dört aydır,

Beş gün (ona beş aydır,)

Altı gün (ona altı aydır,)

Yedi gün (ona yedi aydır,)

Sekiz gün (ona sekiz aydır,)

Dokuz gün ona dokuz aydır, “kadınlık” ayıdır,

...  kaymak gibi, ...  kaymak gibi, leziz tereyağ  gibi,

Ülkenin anası Nintu,  ...  kaymak gibi,  (...  kaymak gibi, leziz tereyağ  gibi,)

Ninsar’ı doğurdu. 

[Bir not: Sümerler bu yazıları Basra yöresine vardıktan sonra yazmışlardır. Halbuki Basra yöresine gelmeden önce, yaklaşık 50 bin yıl süreyle Atlantis ovası dediğimiz yöredeki bir adada (Dilmun) yaşamışlardır. Eskiden uzun bir süre yaşadıkları o ortamda geçen zamanın ne kadar uzun olduğunu ima etmek için, eskiden yaşanılan bir günün bir ay kadar uzun olduğu şeklinde bir çağrıştırma söz konusu olmalıdır.]                               

ENKİ VE ERİDU:  SU-TANR1SININ  NİPPUR’A YOLCULUĞU'

Sümer’deki en eski ve saygın kentlerden birisi, bugün EbuŞehreyn höyüğünde gömülü olan Eridu kentiydi; bu önemli yerde tam anlamıyla yapılacak bir kazının, Sümer kültürü ve uygarlığı bilgimize her anlamda, özellikle tinsel açılardan, büyük katkılar sağlayacağı  kesindir.  Bir Sümer geleneğine göre bu, Sümer’deki en eski kentti, ilk beş kent taşkından önce kurulmuştu; diğer yandan, mitimiz Nippur kentinin ondan çağlar önce kurulduğunu söyler. Kadim devirlerde Basra Körfezi üstüne kurulmuş olması gereken bu kentte, su-tanrısı Enki, Nudimmud  olarak  da  bilinir, kendi “deniz-evi”ni  kurar. 

Yaratılış suyu belirlendikten sonra,

Hegal (bolluk) adı gökte doğduktan sonra,

Bitki ve ot ülkeyi bürümüştü,

Deniz dibinin efendisi, kral Enki,

Yazgıları belirleyen efendi, Enki,

Gümüş ve lacivert taşından evini kurdu;

Gümüş ve lacivert taşına, parıldayan ışık gibi,

Denizin dibinde uygun biçimi verdi baba.

*

Parlak çehreli ve bilge (yaratıklar), denizin dibinden çıktılar,

Efendi Nudimmud’un çevresini aldılar;

Saf evi kurdu, lacivert taşıyla donattı,

Bol altınla süsledi,

Eridu’da su-kıyısı evini yaptı,

Tuğla-işçiliği, söz söylemesi, öğüt vermesi,

...ı kükreyen bir öküz  gibi,

Enki’nin evi, der kahinler. 

Bunu, Enki’nin ulağı lsimud’un “deniz-evi”ne övgüler düzdüğü uzun bir bölüm izler.  Sonra Enki, denizin derinliklerinden Eridu’ya yükselir ve onu yüksek bir dağ gibi su üstünde yüzdürür. Yeşil, meyve-yüklü bahçelerini kuşlarla doldurur; balıkları da çoğaltır. Artık Enki, yeni yaptığı kenti ve tapınağı Enlil’in kutsaması için gemiyle Nippur’a  gitmeye  hazırdır. Denizin dibinden çıkışının nedeni budur: 

Enki yükseldiği zaman ... balıklar yükselir,

Denizin dibi merak içinde kalır,

Denize neşe gelir, 

Korku derinlerden çıkar,

Yüce ırmakları dehşet kaplar.

Güney Rüzgârı Fırat’ı dalgalarla doldurur. 

[Bir not: Enki’nin “deniz-evi” gibi bir yerde yaşadığı, Sümerlerin Basra-Hürmüz-Ovasının buzul devri sonunda denizle kaplanması sonucu, sallar ve kayıklarla yaşadıkları adadan kurtularak Basra yöresine çıktıkları, yani atalarının denizde yaşamış olduklarını ima etmeleri anlamına gelir.]  

Böylece Enki gemisine biner ve önce Eridu’ya varır; burada birçok öküz ve koyun keser. Ondan sonra Nippur’a gider ve varır  varmaz ilk iş olarak tanrılar, özellikle Enlil için her türden içki hazırlar. Sonra: 

Enki kutsal Nippur’da,

Babası Enlil’e yesin diye ekmek verir.

Önce An’ı (gök-tanrısı) oturtur,

An’ın yanına Enlil’i oturtur,

Nintu’yu  “büyük taraf’a oturtur,

Anunnakiler yan yana otururlar.


 Tanrılar  yürekleri  “neşelenene”  değin  böylece  yerler,  içerler,  sonunda  Enlil kutsamaya  hazır  hale  gelir:

Enlil  Anunnakilere şöyle  der:

“Burada hazır bulunan siz büyük tanrılar,

Oğlum, kral Enki, bir yurt kurdu;

Eridu’yu, bir dağ gibi, yeryüzünde yükseltti,

Onu güzel bir yere kurdu.

Kimsenin giremediği, temiz yer, Eridu,

Gümüşten yapılan, lacivert taşıyla donanan yurt.

Büyülü sözlerle yedi “lir-şarkısı” ile yönetilen yurt,

Saf şarkılarla...

Deniz dibi, Enki’nin tanrıçalarının tahtı, kutsal yasalara uyar,

Eridu, saf yurt kuruldu,

Ey Enki, şükürler olsun sana!” 

İNANNA VE ENKİ: UYGARLIK SANATLARININ ERÎDU’DAN URUK’A AKTARILIŞI

Sümer belgelerinden, “kutsal kitap” kavramının uygarlık sanatları anlamında kullanıldığını anlıyoruz. 

Özellikle, gök-kraliçesi İnanna ve bilgeliğin efendisi Enki’yi içeren büyüleyici öyküsüyle olağanüstü bir mittir bu.  Içeriği uygarlık tarihi ve gelişimi çalışmaları için büyük önem taşır, çünkü Sümer kâtipleri ve düşünürlerinin az çok yüzeysel çözümlemelerine göre, Sümer uygarlığını iplik iplik dokumuş bütün bu kültürel başarıları yöneten yüzden fazla kutsal yasanın bir listesini içerir. Bu mite ait olan  ve Philadelphia Üniversite Müzesi’nde bulunan bir parça ilk olarak 1911 ’de David W. Myhrman tarafından yayımlandı. Bundan üç yıl sonra, Arno Poebel yapıtın bir başka kısmını içeren bir diğer Philadelphia tabletini yayımladı. Bu büyük, iyi-korunmuş, üst sol köşesi kırık olan altı sütunlu bir tabletti. Bu kırık köşeyi 1937 yılında, yirmiüç yıl sonra, İstanbul’da Eski Şark Eserleri Müzesi’nde bulacak kadar  şanslıydım. Bu nedenle, ilk olarak 1914 yılında mitin büyük bölümü kopyalandı ve yayımlandı. Bununla birlikte, bütün bu yıllar boyunca hiçbir çeviri girişiminde bulunulmadı, çünkü öyküden bütünlüklü bir anlam çıkar gibi görünmüyordu; anlaşılabildiği biçimiyle zekice bir ana fikirden yoksundu. 1937 ’de, kayıp ipucunu veren küçük bir parçayı bulup kopyaladım ve sonuç olarak hepsi de fazlasıyla insancıl olan Sümer tanrılarının bu öyküsü artık anlatılabilir hale geldi. 

Gök kraliçesi ve Uruk’un koruyucu tanrıçası İnanna, kentinin refah ve mutluluğunu artırmaya ve onu Sümer uygarlığının merkezi haline getirip kendi adını ve ününü yüceltmeye can atar. Bunun için, Bilgeliğin Efendisi, “tanrıların yürekleri­ni okuyan”  Enki’nin, sulu yeraltı Abzu’da yaşadığı, Sümer uygarlığının kadim ve saygın beşiği Eridu’ya gitmeye karar verir. Çünkü Enki uygarlığın bütün temel tanrısal yasalarını elinde tutmaktadır. Eğer tanrıça bunları herhangi bir yoldan ele geçirebilir ve sevgili kenti Uruk’a  getirebilirse, kentin  şanı ve onun egemenliği gerçekten erişilmez olacaktır. Eridu’nun  Abzu’suna yaklaşırken, kuşkusuz onun çekiciliğine kapılan Enki ulağını  çağırır  ve  şöyle  der: 

“Gel, ulağım, İsimud, emirlerime kulak ver,

Sana bir söz söyleyeceğim, dinle.

Genç kız, tek başına, adımlarını Abzu'ya yöneltti,

lnanna, tek başına,  adımlarını Abzu’ya yöneltti,

Genç kızı Eridu’nun Abzu’suna buyur et,

Inanna’yı Eridu’nun Abzu’suna buyur et,

Yemesi için tereyağlı arpa çöreği ver,

Yüreği serinleten soğuk sudan ikram et,

Aslan yüzü’ içinde hurma-şarabı sun ona,

...  onun için ...,  onun  için  ...,

Kutsal sofrada, gök sofrasında,

 

Bu pasajdaki bir diğer önemli bölüm şöyledir: 

                  “Kudretim adına, kudretim adına,

Işıltılı Inanna’ya, kızıma, ... armağan edeceğim.

Ahşap işçiliği, metal işçiliği, yazı, alet yapımı, deri işçiliği, ...

yapımı, sepet örme sanatlarını,’’

Kutsal lnanna aldı onları.

Inanna’yı hoş sözlerle karşıla.” 

İsimud efendisinin emirlerini sözcüğü sözcüğüne yerine getirir ve böylece İnanna ile Enki ziyafet sofrasına otururlar, içkiyle  keyifleri  yerine  geldikten  sonra,  Enki  haykırır: 

“Kudretim adına, kudretim adına,

Kutsal lnanna’ya, kızıma, ... armağan edeceğim,

Efendiliği, ...liği, tanrılığı, yüce ve sonsuz tacı, krallık tahtını.”

Kutsal İnanna aldı onları.  

Böylece   Sümer uygarlığının temel taşlarını oluşturan 100den fazla tanrısal yasayı aynı anda İnanna’ya sunar. Bu mitin İ.Ö.  2000   kadar erken bir tarihte yazıldığı ve içerdiği kavramlar göz önüne alındığında, Mısırlılarınki dışında hiçbir uygarlığın, çağ ve nitelik  bakımlarından Sümerlilerinkiyle karşılaştırılamayacağını söylemek hiç de abartı değildir. Enki tarafından İnanna’ya armağan edilen kutsal yasalar arasında şunlar sayılır;  efendilik, tanrılık, yüce ve sonsuz taç, krallık tahtı, yüce krallık asası, yüce alametler, çobanlık, krallık, sayısız rahiplik görevi, doğruluk, yeraltı dünyasına iniş ve oradan çıkış, “sancak,”  tufan, cinsel ilişki ve fahişelik, resmi dil ve konuşma dili, sanat, kutsal kült odaları, “göğün hizmetkârları,” müzik, yaşlılık, kahramanlık ve kudret, düşmanlık, dürüstlük, kentlerin yok edilmesi ve mersiye, yüreğin sevinci,  yalan, asi ülke, erdem ve adalet, marangozluk sanatı, metal işçisi, kâtip, demirci, deri işçisi, duvarcı, sepet örücü, bilgelik ve anlayış, arınma, korku ve haykırış, tutuşan alev ve sönen alev, bezginlik, zafer haykırışı, sağduyu, sıkıntılı yürek, yargı ve karar, coşkunluk, müzik aletleri. 

İnanna sarhoş Enki’nin kendisine sunduğu armağanları almaktan pek mutlu olur. Bunları alır, “gök kayığı”na yükler ve değerli yükü ile birlikte Uruk’un yolunu tutar. Ama şölenin etkisi geçtikten sonra, Enki kutsal yasalarının her zamanki yerlerinde durmadıklarım fark  ederİsimud’a  sorar, o da kendisinin bunları kızı İnanna’ya armağan ettiğini söyler. Altüst olan Enki cömertliğinden dolayı büyük pişmanlık duyar ve gök kayığın Uruk'a yanaşmasına engel olmaya karar verir. 

Böylece ulağı İsimud’u bir grup deniz canavarıyla birlikte, Eridu’nun Abzu’su ile Uruk arasındaki yedi mola yerinin ilkine gitmeleri için İnanna ve kayığının peşine salar. Burada deniz canavarları “gök kayığı”nı Inanna’dan alacaklar, buna karşın İnanna’yı Uruk’a yolculuğunu yürüyerek sürdürmesi için bırakacaklardır. Enki’nin İsimud’a verdiği emirleri ve İsimud’un, babası Enki’yiBir  eliyle  verdiğini ötekiyle alan biri” olarak kınayan İnanna ile konuşmasını içeren, başlı başına klasik bir şiir cevheri olan pasaj şöyledir: 

Prens ulağı İsimud’u çağırır, 

Enki “göğün güzel adı”na konuşur:

“Ey ulağım İsimud,  ‘göğün güzel  adı’m.”

"Ey kralım Enki, işte buradayım, sonsuza değin övülen.”

“  ‘Gök  kayığı’  şimdi  nereye  vardı?”

İdal rıhtımına vardı."

“Git, onu deniz canavarlarına yakalattır.” 

İsimud emri yerine getirir, “gök kayığı”na yetişir ve İnanna’ya şöyle der:

“Ey kraliçem, beni baban gönderdi,

Ey lnanna, beni baban gönderdi,

Sözleri yüce babanın,

Söylevleri yüce Enki’nin,

Ulu sözleri yabana atılmaz."

 

Kutsal lnanna şöyle karşılık verir:

“Babam seninle ne konuştu ne dedi sana?

Yabana atılmaması gereken sözleri nedir, rica ederim? 

“Kralım benimle konuştu,

Enki bana dedi ki:

‘Bırak İnanna Uruk’a gitsin,

Ama sen,  “gök  kayığı”nı bana, Eridu’ya geri getir.

 

Kutsal İnanna ulak Isimud’a şöyle der:

“Babam, bana verdiği sözden niye vazgeçti, rica ederim,

Bana verdiği erdemli sözden niye döndü,

Bana verdiği yüce söze niye saygısızlık etti?

Babam bana yalan söyledi, yalan söyledi,

Kudreti adına, Abzu adına yalan sözler söyledi.”

 

Tam bu sözcükleri söylemişken,

Deniz canavarları “gök kayığı”nı ele geçirir.

İnanna ulağı Ninşubur’a şöyle der:

“Gel, Eanna’nın sadık ulağı,

Güzel sözcükler iletenim,

Doğru sözcükler taşıyanım,

Elleri asla titremeyen, ayakları asla titremeyen,

‘Gök kayığını ve İnanna’ya armağan edilmiş yasaları kurtar.” 

Ninşubur denileni yapar.  Ama Enki inat eder, İsimud’u ve beraberindeki deniz canavarlarım “gök kayığı”nı yakalamaları için Eridu  ile Uruk arasındaki yedi mola yerinin hepsine gönderir. Her defasında Ninşubur İnanna’nın imdadına yetişir. Sonunda İnanna ve kayığı Uruk’a sağ salim ulaşırlar; sevinç içindeki halkın düzenlediği ziyafetler ve şenliklerle kutsal yasaları kayığından birer birer boşaltır. Şiir, Enki’nin İnanna’ya verdiği bir söylevle sona erer, ancak metin fazlasıyla zarar görmüş olduğundan özünde uzlaşma mı yoksa misilleme  mi yapıldığı açık değildir. 

İNSANIN YARATILIŞI

Kazma gibi insanın yaptığı bir eşyayı bile tanrıların yarattığını düşünen Sümerler, insanın nasıl yaratıldığını da elbette tanrılara atfetmişledir.

İnsanın yaratılışını anlatan yapıt iki ayrı tablete yazılmış olarak bulunmuştur: birisi şimdi Üniversite Müzesi’nde bulunan bir Nippur  tabletidir; bir antikacıdan satın alınan diğeri ise Louvre’dadır.  1934 yılında Louvre tableti ve Üniversite tabletinin büyük bölümü kopyalanmış ve yayımlanmış olmasına karşın içerikleri anlaşılamamıştır. Bu üzücü durumun başlıca nedeni, Louvre’daki parçadan daha  iyi korunmuş olan Üniversite Müzesi tabletinin Philadelphia’ya kırk elli yıl kadar önce, dört parça halinde gelmiş olmasıdır. 1919 yılında parçalardan ikisi belirlendi ve birleştirildi; bunlar Stephen Langdon tarafından kopyalanıp yayımlanmışlardır. 1934 ’de Edward Chiera üçüncü parçayı yayımladı ancak bunun 1919’da Langdon tarafından yayımlanan iki parçaya eklendiğini anlayamadı. Ben, yayımlanan üç parçayla birleştirilen henüz yayımlanmamış dördüncü tableti belirlemekle, şiiri uygun biçim de düzenleyebildim. Burada şiirimizin metnini oluşturan yaklaşık yüz elli dizenin hâlâ sayısız kırığı olduğu vurgulanmalıdır; dizelerin çoğu oldukça kötü durumdadır. Dahası, bu yapıttaki linguistik zorluklar özellikle sıkıntı vericidir; Sümer edebiyatında, ilk kez bu yapıtta karşılaşılan çok sayıda önemli sözcük vardır.  Bu nedenle çeviri kesintilerle doludur ve bunun yalnızca bir deneme olduğunun altı çizilmelidir.  Yine de, İÖ. üçüncü binyılda Sümer’de geçerli olan insanın yaratılışı ile ilgili kavramların tam bir betimlemesini sunar.

 


İnsanın yaratılışı konusunda bilinen en eski görüşler îbranilerin ve Babillilerin görüşleridir;  Birincisi  Tekvin  kitabında anlatılır,  İkincisi Babillilerin  “Yaratılış  Destanı”nın bir parçasını oluşturur. Kitab-ı Mukaddes’teki öykülere göre ya da en azından bunun yorumlarından birine göre, insan, bütün hayvanları yönetmesi amacıyla kilden biçimlenmiştir. Babil mitinde, insan, en baş belası tanrılardan birinin bu amaçla öldürülmesiyle onun  kanından yapılmıştı; yaratılış nedeni temelde tanrılara hizmet etmesi ve ekmekleri  için onların yerine çalışmasıydı. İbrani ve Babil yorumundan bin yıl önceye tarihlenen Sümer şiirimize göre, Babil yorumunda olduğu gibi kilden biçimlenen insanın yaratılış amacı, yine, tanrıların  geçimleri  için  emek  harcamak  zorundan  kurtarmaktı. 

Şiir, tanrıların ekmeklerini sağlamakta, özellikle, tahmin edilebileceği gibi dişi ilahlar varlık bulduktan sonra, çektikleri güçlüklerin betimlenmesi denilebilecek bir girişle başlar. Tanrılar yakınırlar, ama su-tanrısı Enki, Sümerlerin bilgelik tanrısı da olduğundan onlara yardım edebilecekken, öyle derin uyumaktadır ki onları işitmez.  Bunun üzerine annesi, “bütün tanrıları doğuran ana” ilksel deniz, tanrıların gözyaşlarını ona getirir ve şöyle der: 

“Ey oğul, kalk yatağından, ...dan bilgeliğini göster,

Tanrılara hizmetkârlar biçimle, onların ...  onlar üretsin.” 

Enki konu üstüne düşünür, “iyi ve soylu şekilleyici’lerin  başına  geçer  ve  annesi  Nammu’ya, ilksel denize şöyle der: 

Ey ana, sözünü ettiğin yaratık, var edildi,

Onun üstüne tanrıların ... yerleştir;

Deniz dibinin yüzeyindeki kilden yüreğini yoğur,

İyi ve soylu şekilleyiciler kili berkitecekler,

Sen, sen onun uzuvlarını ortaya çıkar;

Ninmah (toprak-ana tanrıça) senin üstünde çalışacak,

...  (doğum tanrıçaları) sen biçimlerken yanında olacaklar;

Ey ana, (yeni doğanın) yazgısını belirle,

Ninmah onun üstüne tanrıların ...  yerleştirecek,

...  insan olarak ... 

İçerikleri açıklanabilirse çok aydınlatıcı olacak birkaç kırık dizeden sonra şiir, Enki’nin, insanın yaratılışı onuruna tanrılara verdiği bir ziyafeti anlatır.  Bu ziyafette Enki ve Ninmah çok fazla şarap içer ve çakırkeyif olurlar. Bunun üzerine Ninmah denizin dibinden bir parça kil alır ve altı değişik tipte bireyi şekillendirir.  Enki de onların yazgılarını belirler ve onlara yiyecek ekmek verir.  Yalnızca son iki tipin nitelikleri okunabilmekte; bunlardan biri kısır kadın ve diğeri cinsiyetsiz ya da hadım tiptir.  Dizeler şöyle: 

...  (Ninmah) doğurganlığı olmayan bir kadın yaptı.

Doğurganlığı olmayan bu kadını gören Enki,

Onun yazgısını belirledi, “kadın evi’’nde kalmasını yazgıladı.

...  (Ninmah) erkeklik organından yoksun, kadınlık organından yoksun bir varlık yaptı.

Erkeklik organından yoksun, kadınlık, organından yoksun bu varlığı gören Enki,

Onun yazgısını kralın önünde durmak olarak belirledi. 

Ninmah’ın bu altı insan tipini yaratması üzerine, Enki de kendi başına bir şeyler yaratmaya karar verir. Bu noktaya nasıl gelindiği  açık olmamakla birlikte, sonuçta ortaya çıkan yaratık başarısızdır; vücut ve zekâca cılız ve geridir. Endişelenen Enki, Ninmah’tan bu umutsuz yaratığa yardım etmesini ister; ona şunları söyler: 

“Senin elinle şekillenenin yazgısını belirledim,

Ona yiyecek ekmek verdim;

Sen de benim elimde şekillenenin yazgısını belirle,

Sen de ona yiyecek ekmek ver.” 

Ninmah yaratık için elinden geleni yapar, ama işe yaramaz. Onunla konuşur, ama o yanıt veremez. Ona ekmek verir, ama o uzanıp da alamaz. Ne oturabilir ne ayakta durabilir, ne de dizlerini bükebilir. Bunu, Enki ile Ninmah arasında geçen uzun bir konuşma izler, ancak tabletler öyle kırık ki bir anlam çıkarmak olanaksız.  Bir olasılık, sonunda Ninmah Enki’yi böyle hasta, cansız yaratıklar yarattığı için lanetler ve görünüşe bakılırsa Enki de  bunu hak ettiğini düşünür. 

Yukarıda ana hatlarıyla verilen yaratılış şiirine ek olarak, insanoğlunun yaratılış amacının ayrıntılı bir betimlemesi “Sığır ve Tahıl”  mitinin girişinde bulunur; bu bölümün öyküsü şöyledir; Anunnaki’lerden sonra, gök-tanrıları doğmuştu, ama sığır-tanrısı Lahar ve tahıl-tanrıçası Aşnan’dan önce ne sığır ne de tahıl vardı. Bu nedenle tanrılar ekmek yemeyi ya da giysi giymeyi “bilmezlerdi.”  Sonra sığır-tanrısı Lahar ve tahıl-tanrıçası Aşnan göğün yaratılış odasında yaratıldılar, ancak tanrılar hâlâ açtı. O zaman tanrıların “iyi şeyleri” ve ağılların refahı hatırına insana “soluk verildi.”  Bu giriş şöyledir: 

Gök ile yer dağından sonra,

An (gök-tanrısı) Anunnaki’lerin (ardılları) doğumuna neden oldu,

Aşnan (tahıl-tanrısı) adı henüz doğmadığından, henüz biçimlenmediğinden,

Utlu (bitki-tanrıçası) henüz biçimlenmediğinden,

Uttu için hiçbir kutsal alan kurulmadığından,

Hiç koyun yoktu, hiç kuzu inmemişti,

Hiç keçi yoktu, hiç oğlak inmemişti,

Koyun iki kuzusunu yavrulamıyordu,

Keçi üç oğlağını yavrulamıyordu.

Çünkü bilge Aşnan’ın ve Lahar’ın (sığır-tanrısı)  adını,

Anunnakiler, büyük tanrılar, bilmiyordu,

Otuz günlük ...  tohumu henüz yoktu,

Kırk günlük ...  tohumu henüz yoktu,

Küçük tohumlar, dağ tohumu, saf canlı yaratıkların tohumu henüz yoktu.

Uttu henüz doğmadığından, (bitkilerin?)  tacı henüz yetişmediğinden,

...  efendi henüz doğmadığından,

Ova tanrısı Sumugan henüz ortaya çıkmadığından,

İnsanoğlunun ilk yaratıldığı zaman gibi,

Onlar (Anunnakiler) ekmek yemeyi bilmiyorlardı,

Giysi giymeyi bilmiyorlardı,

Koyunlar gibi ağızlarıyla ot yiyorlardı,

Arklardan su içiyorlardı.

O günlerde, tanrıların yaratma odasında,

Dulkug evlerinde, Lahar ve Aşnan biçimlendi;

Lahar ve Aşnan’ın ürünlerini,

Dulkug’un  Anunnakileri yiyor,  ama  doymuyorlardı;

Has ağıllarındaki sütü,  ...  ve iyi şeyleri,

Dulkug’un  Anuıınakileri  içiyor,  ama doymuyorlardı;

Has ağıllarındaki iyi şeylerin hatırına, insana soluk verildi. 

[Bir Not: Günümüzde birçok insan Anunnaki’lerin başka bir gezegenden dünyamıza geldiğine inanmaktadır. Anunnaki kavramı Sümerler tarafında ortaya atılmıştır. Sümerlere göre Anunnakiler Gök tanrısı An’ın çocuklarıdır. Sümer belgelerinde şu görüşler de yer aldığına göre: 

An’ın çocukları ve izleyenleri olan Anunnakilerin yiyecek yemek ve giyecek giysiye sahip olabilmeleri için tanrıların yaratma odasında yaratılmışlardı.  Ancak Anunnakiler bu tanrıların ürünlerini etkin bir biçimde kullanamıyorlardı; insan, bu durumu düzeltmek  için  yaratıldı.” 

“Anunnaki’lerden sonra, gök-tanrıları doğmuştu, ama sığır-tanrısı Lahar ve tahıl-tanrıçası Aşnan’dan önce ne sığır ne de tahıl vardı. Bu nedenle tanrılar ekmek yemeyi ya da giysi giymeyi “bilmezlerdi.”  Sonra sığır-tanrısı Lahar ve tahıl-tanrıçası Aşnan göğün yaratılış odasında yaratıldılar, ancak tanrılar hâlâ açtı. O zaman tanrıların “iyi şeyleri” ve ağılların refahı hatırına insana soluk verildi.” 

Bu durumda ister istemez akla iki faklı insan grubu geliyor. Biri çok adi ve sadece daha bilgili ve yaratıcı efendiler hizmet için yaratılmışlar. Diğeri ise daha zeki oldukları için diğer adi insanların hizmetleriyle yaşıyorlar. 

Bu durum karşısında Homo sapiens neandertalensis türü insanlar ve Homo sapiens sapiens (modern insan) türü insanlar aklımıza geliyor. Acaba 70 bin yıl önceleri Afrika’dan Basra-Hürmüz Ovasına gelen modern insanlar kendilerini “gökten gelen” insanlar olarak görüp, yerli neandertal insanlarını kendilerine hizmet için yaratılmış adi insanlar olarak mı değerlendirdiler?]

 Sümerlerin tanrıbilimsel dile aktarılan bu usçu kavramları şöyle tanımlanabilir:

1.  Başlangıçta ilksel denizle kişileştirilen tanrıça Nammu vardı.

2.  Tanrıça Nammu eril gök-tanrısı An ile yer-tanrıçası  Ki’yi doğurdu.

3.  An ve  Ki’nin birleşmesinden, gök-baba  An’ı  toprak-ana Ki’den  ayıran  hava-tanrısı  Enlil  doğdu. 

4.  Hava-tanrısı Enlil kendini, Sümerlerce tavanı ve duvarlarını koyu lacivert taşı rengi gökyüzünün ve yerini yer yüzeyinin oluşturduğu düşünülen evinde, zifiri karanlıkta bulur. Ve evinin karanlığını aydınlatması için ay-tanrısı Nanna'ya  yaşam verir. Sonra da ay-tanrısı Nanna, babasından daha parlak olan güneş-tanrısı Utu’ya yaşam verir. Burada, yaşam verilen oğulun, yaşam veren babadan daha güçlü olması düşüncesi- daha derin anlamıyla ilerleme dediğimiz gelişimin içinde gerçekten meydana gelen de budur- Yakın Doğu felsefesi ve psikolojisi için oldukça doğaldır. Örneğin, tarihsel devirler içinde hava-tannsı  Enlil,  babası  gök-tanrısı  An’dan  daha  güçlü  hale  gelir.  Daha sonra Sami Babillilerin tanrısı Marduk, babası su-tanrısı Enki’den daha güçlü hale gelir.  Hıristiyan öğretisinde, oğul İsa, birçok bakımdan insanlığın kurtuluşu için baba Tanrı’dan daha önemli ve başarılı hale gelir. 

5.  Bundan sonra hava-tannsı Enlil annesi yer-tanrıçası Ki ile birleşir. Bu birleşme ve su-tanrısı Enki’nin büyük yardımı sonucunda yeryüzünde bitkisel ve hayvansal yaşam yaratılır. Öte yandan insan, ilksel deniz, tanrıça Nammu, toprak ana, Ki ile özdeşleştirilebilecek tanrıça Ninmah ve su-tanrısı Enki’nin ortaklaşa çabalarının bir ürünü gibidir. Bu belirli bileşimin içeriği için -ve   zamana ait az çok yüzeysel  verilerle  bunun  ardında  sağlam  bir  mantık bulunduğuna,  sadece  hoş  bir  fantezi olmadığına  inanmak  için  her  türlü  neden  vardır-  bugün  elimizde  bulunan  malzeme  ve  sınırlı  anlayışımızdan  bir  sonuç çıkarmak  güçtür. 

Kutsal kitaplarda NUH TUFANI olarak geçen olay Sümer belgelerinde nasıl aktarılmıştır? 

Babillilerin “Gılgamış Destanı”nın onbirinci tabletinin bulunması ve çözülmesinden bu yana - yarım yüzyılı aşkın bir süredir,  İbrani  yazıcıların anlattığı biçimiyle Kitab-ı Mukaddesteki Tufan öyküsünün özgün olmadığı bilinmektedir. Bununla birlikte, Babil tufan mitinin kendisi de Sümer kökenlidir. Çünkü 1914 yılında Arno Poebel, Üniversite Müzesi’nin Nippur koleksiyonunda bulunan ve içeriğinin büyük bölümü tufan mitine ayrılmış altı sütunlu bir Sümer tabletinin üçüncü kısmını kapsayan altbölümünü özenle çevirmiş ve yayımlamıştır.“   Ne yazık ki bu parça tektir ve bugüne değin eşi bulunamamıştır; ne İstanbul’da ne de Philadelphia’da kırık parçayı onarmaya  yardımcı  olacak hiçbir malzeme bulamadım.'' 

Başlangıcı kırılmış olan mitin okunabilen ilk dizeleri insanların, bitkilerin ve hayvanların yaratılışıyla, tufan öncesinde var olan beş kentin kuruluşunu işler: Eridu, Badtibira, Larak, Sippar ve Şuruppak. Krallığın göksel kökeni, Tufan öncesi beş kentin kurulması, adlandırılması ve beş koruyucu tanrıya sunulmasıyla ilgilidir. Bundan sonra, Tufan gönderip insanlığı yok etmeyi öngören göksel karardan bazı tanrıların hoşlanmadıklarını ve üzüntü duyduklarını öğreniyoruz. Sonra da, Kitabı Mukaddes’teki  Nuh'urı karşılığı olan Ziusudra'yla tanışırız; bu dindar ve tanrı korkusu taşıyan kral, sürekli olarak ilahi düşleri ve vahiyleri gözetir. Ziusudra bir duvarın dibinde dururken, bir ilahın sesini duyar (herhalde Enki); İlah ona, tanrılar meclisinde tufan gönderme ve "insanlığın tohumunu kurutma" kararının alındığını bildirir. 

Mit herhalde, Ziusudra'ya dev bir gemi yapması ve böylelikle kendisini yok olmaktan kurtarması için verilen ayrıntılı talimatlarla devam ediyor olmalı.  Fakat epeyce büyük bir bölüm kırık olduğu için bütün bunlar kayıptır.

Metin yeniden okunabilir hale geldiğinde, görüyoruz ki tufan bütün şiddetiyle yeryüzüne gelmiş ve yedi gün yedi gece sular altında bırakmıştır. Bu sürenin sonunda, güneş-tanrısı Utu ortaya çıkarak yeryüzünü aydınlatır ve ısıtır. Ziusudra onun önünde secde edip öküzler ve koyunlar kurban eder. Metnin elimize ulaşan son dizeleri Ziusudra’nın tanrılaştırılmasını betimlemektedir: 

An ve Enlil'in önünde secde eden  Ziusudra "tanrı gibi yaşam" elde etmiş ve "güneşin doğduğu yer" olan ilahi cennet Dilmun'a  götürülmüştür. 

Olağanüstü kuvvetli bütün fırtınalar, bir olup saldırdı,

Tufan yeryüzünü kapladı,

Yedi gün, yedi gece boyunca,

Tufan ülkeyi kasıp kavurdu,

Koca gemi azametli sulara çarpıp dururken,

Işığını yere göğe saçan Utu çıktı. 

Ziusudra koca geminin bir penceresini açtı,

Kral Ziusudra,

Utu’nun önünde yerlere kapandı,

Bir öküz kesti kral, bir koyun kesti.

Burada yine büyük bir parça kırık; metnimiz yeniden okunur hale geldiğinde, Ziusudra’nın ölümsüzleştirilmesini betimler:

Kral Ziusudra,

An ve Enlil’in önünde yerlere kapandı;

Ona tanrılarınki gibi bir hayat verdiler,

Tanrılarınki gibi ebedi soluğu onun için yere indirdiler.

Böylece kral Ziusudra’yı,

Insanın ve ...nin adının koruyucusunu,

Geçiş dağında, Dilmun dağında, güneşin doğduğu yere

Onlar (An ve Enlil) yerleştirdiler. 

Mitin kalanı okunamamaktadır. 

[Bir Not: Sümer yazıtları, Sümerlerin buzul devrinin Atlas Gölündeki Dilmun adasında başlayan yaşamlarının 7-8 bin yıl süren Basra Körfezi dolması sürecindeki deniz yolculukları sonunda Basra sahiline çıkmaları ve oralarda tekrar yeni toplumsal birimler oluşturmalarından sonra yazılmışlardır. Yukarıda sunulan Tufan olayı anlatımı, Sümerlerin eskiden yaşadıkları ada hayatının neden sona erdirildiğine ait görüşleridir. Tablet çok hasarlı olduğundan, tanrıların neden bir tufanla “insanlığın tohumunu kurutma” kararı aldıkları anlaşılamamıştır. Bu nedenle S.N.Kramer’in de vurguladığı gibi, Sünerlerin Basra yöresinde kurdukları ilk kent olan Eridu’da yeni kazılar yapılarak daha aydınlatıcı veriler içeren tabletler aranmalıdır.



Ancak şu kesindir:

 

Sümerler insanlığın tufan öncesi dönemde Basra-Hürmüz-Ovası-sistemi (Ova ve Göl) içinde yaratıldığı, 

Tanrıların insanlığın yaşam tarzından memnun olmadıkları için, “insanlığın tohumunu kurutma” kararı aldıkları, 

Ama tanrılardan birinin bu karara uymayarak, dindar ve tanrı korkusu taşıyan kral Ziusudra’ya söylediği, 

Ziusudra’ın da bir gemi yaparak bu tufandan kurtulup, yeni bir dünyaya çıktığı şeklindeki yaratılış görüşü Sümerlerin hayat görüşünün temelini oluşturmaktadır.

 Sümerler ebedi bir hayatın tanrılara özgü olduğuna da inanmış olduklarından, Ziusudra’ya ebedi hayat bahşedildiği ve bu nedenle Tanrılar diyarı olan Dilmun’a yerleştirildiğini yazmışlardır. Dilmun kutsal kitaplarda adı geçen Adn veya Eden bahçesidir.] 

Sümerler hakkında Kramer’den aktarılan bilgiler yukarıdaki kadardır. 


  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder