DOM ve OO-10-14.


Dinamik Oluşum Mekanizması (DOM) ve Olasılıklı Oluşumlar (OO)

Hayatın nasıl oluşup geliştiğini en temelden başlayıp, gerekli doğa-bilimsel verileri sırasıyla sunarak, toplum-hayatımızı nasıl örgütlememize kadar uzanan geniş içerikli bir yazı dizinine başlıyoruz.
Dizin sırasını atlayıp-atlamadığınızı saptamanız için dizini DOM ve OO-1 ile başlatıp, 2, 3 gibi devam edecek, bazan 3a, 3b gibi alt numaralar kullanılacaktır.
                                                                                                                                                                                                                           

 

DOM ve OO-10  Bilgi-Faktörü

Biz ne kadar bilgi sahibiyiz, hücreler ne kadar bilgi sahibi, atomlar ne kadar bilgili? Zaman içinde atomların bilgi düzeyi değişiyor mu?

DOM ve OO-10a

Bilgi nerededir? Ne işe yarar?

Önce bir örnek vererek, bilginin ne işe yaradığını gösterelim.
2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu.
2 – 3 asır önceleri de dünyamızda atomlar ve moleküller vardı, şimdi de var. Tek değişen şey ise, o moleküllerin at-arabası tarzında değil de, kamyon tarzında birleştirilmeleridir. Bu sayede insanlar daha kısa zamanda daha büyük işler yapabilmektedirler. Bu ise “bilgi” faktörü sayesinde gerçekleşmiştir. 
Şimdi zaman nedir konulu makaleyi tekrar hatırlayalım ve her şeyin başlangıcına dönelim. Jeolojik ve astrofiziksel veriler zaman içinde geriye gidildiğinde, herşeyin parçalarına ayrıldığını ve en somunda da atom-altı-öğeler denilen en temel bileşenlerine dayandıklarını göstermektedir. Yani üst-sistem dediğimiz beden gibi varlıklar eski zamanlara doğru geri gidince eukaryot hücrelerine, eukaryot hücreler eskiye gidince prokaryot hücrelerine, prokaryot hücreler eskiye gidince moleküllerine, vs. ayrışırlar.
Canlılar alemindeki bu ayrışma (dolayısıyla ilk oluşum) zamanları jeolojik katmanlardaki yerlerinin saptanabilmesi nedeniyle kesin olarak saptanabilmektedir.
Sharov (2006), canlılar alemindeki bu basitten karmaşıklığa doğru gidişin de canlılar alemindeki bilgi-oluşturma kapasitesine dayalı olması gerektiğini düşünür. Canlılara ait bilgilerin canlıların genetik kayıtlarında bulunduğu bilindiğine göre, canlılar aleminde bu bilgi nasıl bir değişim göstermektedir?
Bu soru Adami ve diğ. tarafından (2000) yılındaki bir yayınlarında araştırılmıştır.  Adami ve diğ. karmaşıklığın canlıların genetik kayıtlarındaki işlevsel ve vazgeçilemeyen genom kapasitesi (size of functional and non-redundant genome) ile orantılı olduğunu göstermişlerdir.
 Bu saptamadan giden Sharov (2006), canlılar alemindeki bu basitten karmaşıklığa doğru gidişteki bilgi kapasitesini araştırır. Canlılar alemindeki önemli grupların “işlevsel ve vazgeçilemeyen genom boyutlarına” ait verileri birbirleriyle kıyaslar ve bilgi kapasitesinin (dolayısıyla karmaşıklık düzeyinin) eksponansiyel (üstel) şekilde arttığını fark eder.
Sharov’un verileri şunlardır:
Memeliler: 4,8.108 bp
Balıklar: 4.108 bp
Kurtçuklar (worms): 9,7.107 bp
Eukaryotlar: 2,9.106 bp
Prokaryotlar: 5.105 bp
Genom boyutları nükleotid-çiftleri = base pair = bp olarak verilmiştir.
Adenin (A), timin (thmine) (T), guanin (G) ve sitozin (cytosine) (C) molekülleri nükleotid olarak bilinirler.
A-T ile, G-C ile eşlenik olduklarından, bunlara nükleotid-çifteleri denir.
 Yukarıdaki veriler, bu canlı grupların yeryüzünde ortaya çıkış zamanlarına göre bir diyagrama yerleştirilirse, aşağıdaki görüntü ortaya çıkar. (Şekil 1)


Genom boyutu verileri logaritmik ölçekli bir diyagramda gösterince, dağılım çizgisi lineer olur, bak şekil 2.


Şekil 2: Sharov 2006’dan alınan genom-boyutu-zaman ilişkisi grafiği.

Görüldüğü üzere canlılar aleminde geçmişe doğru gidildikçe genom boyutu (bilgi kapasitesi gittikçe azalıyor. Ama sıfır olmuyor.
Peki ne zaman sıfır olur? Bu soruyu kendisine soran Sharov, diyagramdaki doğrusal hattın ne zaman (0) sıfır değerine ulaşacağını, eksponansiyel büyüme oranı eğiminden yararlanarak hesaplar. Hesaplama yöntemi şekil 3de gösterilmiştir. Bu hesaplamaya göre, yeryüzünde hayatın başlangıcını, dünyamızın oluşum yaşı olan 4.5 milyar yıldan çok daha önceleri (yani yaklaşık 9.8 milyar yıl önceleri) başlamış olması gerektiğini ileri sürer.

Şekil 3: Sharov & Gordon (2013) den alınan hayatın başlangıç zamanını gösteren diyagram.

Sharov’un görüşünün anlamı şudur: Hayat sistemi dünyamızda 5.105 bp değerine sahip bir prokaryot canlıyla başlamaktadır. Bu 5.105 (yani 500 000) bp (nükleotid-çiftinin) oluşması için bir zaman gerekmektedir. Bu kadar büyük bir genetik bilgi kaydının oluşması için gereken zaman hesaplanırsa, şekilde görülen kadar bir süre geçmesi gerekmektedir. Dolayısıyla hayat yaklaşık 10 milyar yıl önceleri oluşmaya başlamış ve ilk nükleotid çiftleri oluşturacak bilgi o zaman oluşmuş olmalıdır.
Hayat sisteminin temellerinin dünyamızdan önce uzayda atıldığını destekleyen veriler de mevcuttur. Antarktika buzulları içinde bulunan ve 4.6 milyar yıl yaşında olduğu saptanan bir göktaşı parçasında “amino-asitlerine” rastlanıldığı saptanmıştır. Amino-asitler organik yaşamın ilk adımlarından biridir.
Sharov ve Gordon’un ulaşmış olduğu, “bilgi faktörünün üstel = eksponansiyel” şekilde gelişmiş olduğu görüşü daha farklı yöntemlerle de gösterilmiştir.

DOM ve OO-10b

Bilgi sürekli olarak gelişmekte ve bu gelişime uygun olarak da varlıklar çeşitlenip artmaktadır.

 Bilgi Evrensel Ölçekte de Artış göstermektedir.

Örn. Chaisson (2010) basitten karmaşık yapılara doğru gelişimlerin, enerji akışı yoğunluğunun artırılmasına bağlı olarak geliştiğini ortaya koyar. Enerji-akış-yoğunluğu, bir saniye içinde bir gramlık kütleden akan-geçen enerji miktarı olarak tanımlanır (erg/s/g).
Enerji doğadaki tüm oluşumları yönlendiren temel faktördür. Astrofizikçi Chaisson (2010), evren genelinde enerji akışı yoğunluğunun galaksilerden gezegenlere doğru zaman içinde ilerleyen bir sistemde değiştiğini göstermiştir.

Enerji akışı yoğunluğu, galaksilerde saniyede 1 erg civarındayken, yıldızlarda 3-4 erg, gezegenlerde 70-80 erg, bitkiler-aleminde 700-800 erg, hayvanlarda yaklaşık 10 bin erg, beyinlerimizde yaklaşık 100 bin erg, toplum hayatında 500 bin erg civarındadır. Şekilde görüldüğü üzere, bu farklı varlıkların ortaya çıkış zamanları, enerji-akış-yoğunluğunun zaman içinde artırıldığını gösterir. Enerji akışı foton gibi bilgi aktarıcı etkileşim sinyalleriyle sağlandığından bilgi zaman içinde üstel bir gelişim içindedir. Yani Chaisson diyagramı evrensel ölçekte bilgi artışı olduğunu ve bu artışın da üstel fonksiyon şeklinde olduğunu gösterir.

Dünyada canlıların gelişimi de “bilgi” faktörünün üstel geliştiğini göstermektedir:

Şimdi tüm hayat sistemleri genelinde, yani hücresel tabanlı olan hayat sisteminin gelişiminin nasıl olduğuna bakalım.
Jeolojik veriler yeryuvarında hayatın yaklaşık 3.5 milyar yıl önceleri çekirdeksiz tek hücrelilerle (bakterilerle) başladığını göstermektedir. Bakterilerde bilgi depolama aygıtı olarak tespih şeklinde basit bir DNA zinciri bulunur. Çekirdeksiz tek hücreli hayat yaklaşık 2 milyar yıl öncelerine kadar devam eder ve 2 milyar yıl önceleri çekirdekli tek hücreli canlılar ortaya çıkarlar. Çekirdekli hücrelilerde sitoplazma içinde genetik bilgilerin depolandığı özel bir çekirdek yapısı oluşturulmuştur. Bu çekirdek içinde DNA’lar histon denilen makaraya benzer yapılar üzerine sarılacak şekilde dizilirler. Böylelikle, çok fazla bilginin, düzenli şekilde depolanması olanaklı kılınmış olunur. Çok hücreli canlılar bu çekirdekli hücrelerin birleşmeleriyle yaklaşık 1 milyar yıl önceleri ortaya çıkar ve ondan sonra çeşitlilik hızla artmaya başlar.



Şekil 2: Hücreler alemi gelişiminde bilgi artışına göre oluşturulan yeni üst-sitemler.
Yaklaşık 550 milyon yıl önceleri patlamalı şekilde bir gelişimin başlangıcını oluşturur. Jeolojide “Kambriyen patlaması” adı verilen bu evrimsel patlama gelişimi, mercanlar, eklembacaklılar, midyeler, salyangozlar, derisi-dikenliler, balıklar gibi birçok hayvan türü denizlerdeki yaşamı çeşitlendirirler. Denizlerde başlayan yaşam, yaklaşık 450 milyon yıl önceleri, karasal ortamlara da sıçrar. Bitkiler aleminin karalarda da gelişmesiyle birlikte karalarda hayat çeşitlenir ve günümüz dünyasına gelinir.
Görüldüğü üzere, dünyamızdaki hayat sisteminin gelişimi de üstel = eksponansiyel (yani patlamalı) şekilde gerçekleşmektedir. Yani farklı beden türleri oluşturan hücreler alemi de bilgi artışına dayalı bir patlamalı gelişim içindedirler.


DOM ve OO-10c


Bilgisiz bir şey yapamıyoruz. Bilgiyi nereden alıyoruz?

İnsanlığın Kültürel Gelişim Tarihi de “bilgi” faktörünün üstel geliştiğini göstermektedir:

Sert-taşlardan küçük yongalar koparak bunları kesici aletler olarak kullanmaya başlayan İnsan cinsi yaklaşık 2.5 milyon yıl önceleri ortaya çıkmıştır.
İnsan cinsinin ne zaman neleri yapabilecek bir yeteneğe sahip olduğunu anlamak için paleontolojik, antropolojik ve arkeolojik verileri bir zaman çizelgesine yerleştirmek gerekir.


Şekil 1: İnsanlığın kültürel gelişim bilgileri artışı

İlk 2 milyon 450 bin yıllık süreçte, sadece 3 yenilik
1- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce kesici taş yapma,
2-yaklaşık 500 bin yıl önceleri ateş yakma,
3-yaklaşık 300 bin yıl önceleri ölülerini gömmesini ancak öğrenebilmişlerdir.

Ama son 50 bin yıl içinde:
yaklaşık 45 bin yıl önceleri mağara duvarlarına resim yapma,
30-35 bin yıl önceleri mızrak yapma,
20-27 bin yılları arasında, önce iğne, sonra hayvan derilerinden giysiler ve çadır yapma,
8-12 bin yılları arasında, balçıktan-tuğladan evler yapma, tarım-ve-hayvancılık bilgileri oluşturmasını öğrenerek, toplumsal yaşama geçmiştir.
Yaklaşık 5 bin yıl önce yazıyı keşfedip, bilgilerin daha sağlıklı şekilde aktarılmasını sağlayan insan, cam eşyalar, madeni eşyalar, motorlar, radyo, TV, vs. şeklinde sürekli yeni ürünler ortaya koyarak, bir bilgi-patlaması içinde ilerlemektedir.

İnsanlığın gelişimi de patlamalı, yani üstel = eksponansiyel bir bilgi oluşturma süreci içinde olduğunu gösteriyor.
Gerek insanların kültürel gelişimi, gerek canlılar aleminin yeryuvarındaki gelişimleri, gerek Chaisson-diyagramı ve gerekse Sharov diyagramı “bilgi” oluşumunun üstel (eksponansiyel) olarak geliştiğini göstermektedir.

 

 Bilginin Üstel Gelişiminin Anlamı Ve Sonuçları

Üstel fonksiyonlar y=ex şeklindedirler ve üstel fonksiyonların türevleri hep ex olarak kalırlar ve asla sıfırlanmazlar. Bu matematiğin temel prensiplerinden biridir.
Bunun anlamı şudur: Bilgi oluşturma yeteneği sadece insan veya hücre gibi canlılarla sınırlı olamaz, maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam eder.

Yani bilgi faktörünün üstelliği = eksponansiyelliği (zaman içinde sürekli artması) bilinç oluşturma yeteneğinin kuantsal alemden kaynaklanmasını gerektirir.
Her şey alt-sistemlerin üst-sistemler içinde birleşmeleri şeklinde gerçekleşiyor. En alt sistem kuantum-alemidir; nitekim “quantum” terimi, doğadaki en temel etkileşim öğesinin tarifidir. Her şey onlarla başlar ve onlar tarafından yönlendirilir. Kuantsal öğelerle yapılan deneyler, onların bilinçli davrandıklarını göstermektedir. Bilgi üstel gelişim gösteren bir "özdeğer = eigenvalue" faktörüdür. Atom-altı-öğeler şöyle bir dürtü içinde olmalılar: Atomlar oluştu, bilgilen ve örgütlen; moleküller oluştu, tekrar bilgilen ve örgütlen; hücreler oluştu, bilgilen ve tekrar örgütlen, vs.
Şöyle ki: Bir şey üstel (eksponansiyel) şekilde gelişiyorsa, onu sürekli olarak iten-dürten bir faktör olması gerekir. Bilgi üstel geliştiğine göre, “bilgilen” şeklinde bir dürtü, doğadaki tüm oluşumların temelinde bulunması gereken bir faktördür.

Yani en temeldeki kuantsal canlılar rastgele değil, bilgi ve bilinçli şekilde davranıp-hareket etmektedirler. Nitekim Kuantum fiziği deneyleri atom-altı-öğeler aleminin bilinçli şekilde, olasılık hesabı yaparak, çevresindeki en ergonomik yapıları seçerek davrandıklarını göstermektedir.
Bilgi olgusunun gerçekten en tabandaki atom-altı-öğeler aleminden mi başlatıldığını görmek için günlük yaşamımızı dikkate alarak bir değerlendirme yapalım.

 

Üst-Sistemlerden  Alt-Sistemlere Sürekli Veri Aktarılır

Şekil 7: Doğada gerçekleşen değişim-dönüşümler sürekli olarak alt-sistemlere aktarılır ve üst-sistemlerin yeniden düzenlenmeleri sağlanır.
Yeni bir şey gördüğümüzde, beynimizdeki hücreler arasında yeni bir bağlantı ve o nesneyi simgeleyen yeni bir protein oluşturulur. Böylelikle çevredeki değişim-dönüşümler, bir “bilgi” olarak hücrelerimize aktarılır. Geri-beslemeli bu sistem böylece atom-altı-öğeler dünyasına kadar geri yansır ve her gün doğa değişen bilgilere göre yeniden yapılandırılır.
Atom-altı-öğelerin birleşmeleri sonucu atomlar oluşunca, kuantsal enerji atomlar içine aktarılmıştır, doğadaki enerji alanı değişmiş, çeşitlenmiştir.
Atomların birleşmeleri sonucu moleküller oluşunca, kuantsal enerji moleküllere aktarılmış olur, doğadaki enerji alanı yeniden değişmiş ve çeşitlenmiş olur.
Canlı varlıkların ortaya çıkmasıyla, kuantsal enerji canlı varlıklar şeklinde de depolanmış ve ortamdaki ether sinyali okyanusu daha da çeşitlenmiştir.

 

DOM ve OO-10d

Bilgisiz bir şey yapılamıyor. Ama doğada da sürekli bir şeyler oluyor. Peki bu oluşumların bilgisi nereden geliyor?

 Bilgiler nasıl kayıt edilmektedir?

BİLGİ’nin kimyasal elementlerde kaydedilip, aktarıldığı şöyle anlaşılır. Tüm varlıklar C, H, Si gibi atomlardan (kimyasal elementlerden) oluşurlar. Bu bileşimler de kopyalanarak nesilden nesile aktarılır, böylelikle canlının nasıl oluşturulup geliştiği bilgisi de gelecek nesle aktarılmış olur.
Şekilde bir canlıya ait genetik DNA kodlaması görülmektedir. Bu kodlama o canlının bedenini nasıl oluşturacağı, böcek mi, fare mi, kaç kollu, kaç parmaklı, vs gibi tüm bilgileri içermektedir.
Kodlama sayfasında görüldüğü üzere tüm kitapçık, A=Adenin ile T=Timin; G= Guanin ile C=Cytosin (sitozin) adı verilen 4-harften oluşmaktadır. Bu dört harf aslında iki harf ile de ifade edilebilir, çünkü, sarmal birbirinden ayrıldığında, ya (A), ya (T) şeklinde ayrımlaşırlar (veyahut C veya G). Yani A mutlaka T ile, G mutlaka C ile eşleşmek zorundadır. Dolayısıyla iplikçikler birbirlerinin negatif-kopyası gibidirler.
Yani canlılar alemindeki tüm bilgiler nükleotid denilen bu dört harften oluşan sözcüklerle yazılmaktadır. Sözcükler bu harflerin 3lü kombinasyonlarında oluşurlar ve amino-asit olarak tanımlanmışlardır.
Yani doğadaki tüm canlı varlıklar bu dört harfin farklı kombinasyonlarından oluşmaktadır. Bu üç-harfli sözcüklerden bazıları, örn. ATG (methionin)  BAŞLAT komutu anlamını taşırken; bazıları, örn. TAG, “STOP = DUR” anlamı taşır. Bu şekilde, devam eden tüm harfler 3’er 3’er yazılarak, yapılacak işlemler tarif edilirler.

SÖZCÜKler (aminoasitler) ile oluşturulacak ifadeler, farklı protein türlerine denk gelirler. Her protein, farklı bir işlev görür, kimisi örümcek ağı yapacak iplicikler oluşturur, kimi tırnak gibi sert maddeler, vs.
Şimdi tüm canlılar aleminde kullanılan bu 4-tmel “harfi” tanıyalım. Bu temel harfler makalenin başında sunulan Sharov diyagramında sözü edilen base-pair = nükleotid-çiftleridir.
Harflerin nelerden oluştuğuna bakıldığında, bunların karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) gibi temel kimyasal elementlerden oluştukları görülmüştür.

Biyolojide mütasyon olarak bilinen kavram, genetik kodlamadaki A-T veya C-G arasında bir tercih yapılması işlemidir. A-T kullanılacaksa, o işlemde kullanılacak “bağ” 2 değerli olacaktır; C-G kullanılacaksa, “bağ” 3 değerli olacaktır. Yani birinde daha az enerji, diğerinde daha çok enerji kullanılmaktadır.
Enerjinin bir yerde daha az, diğer yerde daha fazla yoğunlaşmasının sağlanmasıyla, enerji-gradyanları =düşümleri oluşturulur. Kuvvet dediğimiz yönlendirici-hareket sağlayıcı faktör de enerjinin yüksek-gradyanlı yerden düşük-gradyanlı yere (örneğin sıcaktan soğuğa) akmasıyla oluştuğundan, istenilen öğeler, istenilen amaçlara yönlendirilmiş olurlar.
Görüldüğü üzere, canlılar alemi tamamen enerji kullanımının en ergonomik şekilde oluşturulmasına yönelik işlevlerden ibarettir. Tamamen BİLGİ oluşturma temeline dayanır.
Bu 4 temel harf, birbirleriyle karşılıklı bir etkileşim ve ilişki içindedir. A ile T ve G ile C birleşebilmektedir, çünkü A ile T arasında ikili, C ile G arasında ise üçlü bir bağlantı sistemi vardır. Bu karşılıklı ilişki sayesinde, genetik bilgiler kolayca kopyalanabilip, çoğaltıla bilinmektedir. Amino asitler, bu nükleotidlerden oluşurlar. Nükleotidler ise yukarıda gösterilen hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) gibi kimyasal elementlerden oluşurlar.
Şimdi tekrar özetlersek: Hücreler işlerini protein denilen “aletleriyle” görürler; proteinler amino-asit dizilimlerinden oluşurlar; amino-asitler nükleotidlerden oluşurlar; nükleotidler ise kimyasal elementlerden oluşurlar. Kimyasal elementler ise proton-nötron-elektron gibi atom-altı-öğelerden oluşurlar. 
Görüldüğü üzere, bilgilerin depolanıp-işlendikleri en temel öğeler atom-altı-öğeler, dolayısıyla kuantsal sistem olmaktadır. Gerek canlılar (organik) aleminde, gerek inorganik alemde tamamen kimyasal elementlerden oluşan bir alfabe kullanıyor. Yani evren kuantum dili ile etkileşip-gelişiyor ve bu gelişme-evrimleşme işlemini BİLGİ oluşturarak gerçekleştiriyor.
Şimdi ilk bölümde açıklanan zaman olgusunu hatırlayıp, doğadaki her şeyin en temel bileşenlerine ayrışmış oldukları başlangıç anına gidelim. Kuantsal sistemin BİLGİ faktörünü nasıl kullanarak gittikçe daha ergonomik üst-sistemler oluşturduğunu görelim.

Ara-Bilanço:

Dünyamızın geçmişinin kaydedildiği jeolojik katmanların okunmasıyla ortaya konulan zaman olgusu ve kuantum denilen en alt-sistem öğelerinin özellikleri şu sonuçları göstermişti:
1)-Doğa alt-sistemden üst-sistem yapılarına doğru gelişmektedir,
2)-Oluşumları tetikleyici faktör (yani kuvvet oluşturuculuk) alt-sistemlere aittir,
3)-Oluşumlar “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemlere göre gerçekleşir,
 ve Dinamik sistemlerde ise,
4)-Bilgiler (kurallar) karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur ve bu sayede doğal zorluklar aşılır. Yani bilgi tepeden gelmez, tabandaki öğelerce oluşturulur.
5)- Evrenin, Güneş-sisteminin ve Hayatın gezegenimizdeki gelişimi, evrensel ölçekte bir bilgi artışına dayalı evrimleşme olduğunu, ancak bu evrimleşmenin nereye doğru gittiğinin bilinmediğini göstermektedir.
6)- Bilgisiz bir şey yapılamadığı, bilginin ise varlığın çevresindeki dönüşümleri algılayarak daha ergonomik yapılar oluşturma çabaları sonucu gerçekleştiği görülmektedir.
7) Varlıklar davranışlarını sürekli değiştirilip-yenilenen ether okyanusu içindeki sinyallerden yararlanarak belirlerler.

 

DOM ve OO-11

Bilgi faktörlü evren oluşumu


DOM ve OO-11a

DOĞA NASIL OLUŞTU?

Atomların proton-nötron-elektron gibi daha küçük öğelerden oluştukları bilgisine ulaşan insan, bu atom-altı-öğeleri birbirleriyle çarpıştırarak onları bileşenlerine ayırmaya ve özelliklerini anlamaya çalışmaktadır.
Bu amaçla yapılan çalışmalarda, şimdiye dek varılan sonuçlarda doğadaki varlıkları oluşturan temel öğelerin şunlar oldukları saptanmıştır:

Varlıklar proton, nötron ve elektronlardan oluşmaktadır. Bunlardan elektronlar daha küçük parçalara ayrılmıyorlar, yani onlar temel bir öğedirler.
Proton, nötronların ise daha küçük öğelerden oluştukları anlaşılmıştır. Dolayısıyla kompoze (bileşik) öğedirler. Onların hangi parçalara ayrıştıkları saptanmaya çalışıldığında ise, onların kuark denilen atom-altı-öğelerden oluştukları saptanmıştır. Bu kuarkların ise, 3 farklı enerji düzeyine sahip kuark-çiftlerinden oluştukları gözlenmiştir.

Şekil:  Atom-altı-öğelerin madde oluşturanlarına fermion, fermionlar arasında bilgi-akışlarını sağlayanlara Boson denir. Fermionların atom-çekirdeği oluşturanlarına kuark, atom ve molekül oluşumunda devreye giren öğelerine lepton denir.

Bu kuark çiftleri çok farklı enerji düzeylerini yansırılar.  3 farklı enerji düzeyinde kuark çift olduğu anlaşılmıştır.
Bunlar şunlardır:    
Up ve down kuark; (u ve d) (Normal enerji düzeyindeler ve bizlerin aşina olduğu maddeler onlardan oluşurlar)
Charme ve strange kuark; (c ve s) (Yüzlerce kat daha yüksek enerji düzeyindeler)
Bottom ve top kuark (b ve t) (Binlerce kat daha yüksek enerji düzeyindeler)

Enerji düzeyi farklarını şekilde görebilirsiniz.

Kuarkların 3 farklı enerji düzeyinde olabilmeleri gibi, elektronlar ve nötrinolar da 3 faklı enerji düzeyinde olabilmektedirler. Bu nedenle gerek kuarkların, gerek elektronların gerekse nötrinoların bir osilasyon içinde oldukları anlaşılmaktadır. Buradaki “osilasyon” terimi, bir salınım adımı anlamında değil, enerji düzeyinde muazzam bir artış veya azalma anlamındadır.

Günümüz laboratuvarlarında proton veya nötron çarpıştırılarak yapılan bu deneylerde gözlenen atom-altı öğeler, dünyamız atmosferinde doğal olarak ortaya çıkmaktadırlar. Dünyamıza sürekli olarak uzaydan kozmik radyasyonlar girmektedir. Çünkü güneş veya diğer yıldızlardan gelen çok yüksek enerjili kozmik öğeler ya atom-çekirdeklerinden veya gama ışınları gibi çok enerjik fotonlardan oluşmaktadırlar. Uzaydan gelen bu kozmik öğelerin çoğu (%89) hidrojen çekirdeği olan protondan, %10 kadarı helyum çekirdeği olan alfa-öğesinden, diğer %1lik kısmı ise, diğer elementlerin çekirdeklerinden oluşurlar. Onların atmosferdeki azot, oksijen çekirdekleriyle etkileşmeleriyle atom-altı-öğeler yağmurları oluşmaktadır.
Bu atom-altı-öğeler en çok atmosferin yükseklerinde gözlenirken, yüksek dağ tepelerinde daha az sayıda görünürler. Hele deniz seviyesine yakın ortamlarda çok azalırlar, bir insan kafasına saniyede ancak bir müon öğesi çarpabilir. (Nötrinolar hariç tutulmuştur, çünkü onlar her şeyi delip geçerek tüm varlıklar arası, hem de evrensel boyutta, etkileşim sağlarlar.)

Yüksek enerjili kozmik ışınlar atmosferdeki moleküllere ilk çarptıklarında (örn. azot çekirdeğine), onları parçalayıp, binden fazla ikincil ürün, yani parçacık oluşumuna yol açarlar. Bu oluşan parçacıklar da hala oldukça yüksek enerjilidirler ve onların diğer moleküllere çarpmasıyla, milyonlarca yeni parçacık oluşur ve bir parçacık yağmuru ortaya çıkar.
 
Uzaydan gelen çok enerjik bir öğe (foton, elektron, proton, veya daha ağır bir çekirdek)  atmosferdeki bir azot veya oksijen çekirdeğine çarpınca şekildeki gibi bir atom-altı-öğeler  fırtınası oluşturur.
Bu çarpışmalar sonucunda oluşan atom-altı-öğelerin en yaygın olanları şekilde gösterilmişlerdir. Bu öğelerden sadece proton ve elektron çok uzun ömürlüdürler. Nötron ömrü ise 15 dakika kadardır.  Diğer tüm atom-altı öğelerin ömürleri ise milyarda, trilyonda veya katrilyonda bir saniye civarındadır. 

Dünyamızdaki maddeleri oluşturan kuarklar, en küçük kütleli kuark çiftinden, yani u (up) ve d (down) kuarkların 3lü kombinasyonlarından oluşmaktadır. Proton 2u+1d; nötron 2d+1u.  Ama bu kuraklardan oluşan proton veya nötronlar birbirleriyle çarpıştırılıp, parçalarına ayrıldıklarında, şekilde gösterilen kuark-türlerinin farklı kombinasyonlarından oluşan birçok atom-altı-öğe ortaya çıkmaktadır. Yani E=mc2 formülü uyarınca, proton veya nötronlar parçalanınca, muazzam bir enerji açığa çıkmaktadır. Açığa çıkan bu enerjiler, diğer öğelerin değişip-dönüşmelerine neden olmakta ve atomlar arası bir yaşam-sistemi döngüsü oluşmaktadır.
 (Diğer «Charme-Strange veya Top-Bottom» türleri çok ama çok daha büyük «kütleli, yani çok enerjiktirler. Onların bu muazzam enerji potansiyelleri, doğadaki maddeler arası etkileşimlerde, özellikle de “tünelleme” etkisi denilen büyük engellerin aşılması gibi olaylarda «sanal parçacık» olarak adlandırılan yardımcı etkenler olarak devreye girerler. Yani onlar katalizör görevi üstlenirler. Katalizör kavramı, madde oluşumunda doğrudan devreye girmeyen, ama yaydıkları sinyallerle etkileşimleri veya oluşumları hızlandıran veya kolaylaştıran öğeler için kullanılan bir terimdir.)
Bu verilerden şu sonuç çıkmaktadır. Doğada madde dediğimiz varlıkları oluşturan proton ve elektron çok uzun ömürlüdürler. Nitekim evrenimizin %73ü hidrojen dediğimiz proton+elektron ikilisinden oluşur. Nötron üçüncü uzun ömürlü öğe sayılır, çünkü 15 dakika atom-altı-öğeler aleminde çok uzun sayılır, zira onların ömürleri saniyenin milyarda trilyonda veya katrilyonda biri kadardır, yani çok, ama çok kısadır.



DOM ve OO-11b

Evrensel sistemin başlangıcındaki durum:

Şimdi herşeyin bileşenlerine ayrışmış durumda olduğu on-küsur milyar yıl öncesine gidelim. O anda her şey yukarıda sözü edilen atom-altı-öğelere ayrışmış durumdalar. Ve bu atom altı öğeler çok ama çok kısa ömürlüler, saniyenin katrilyonda biri, hatta daha kısa süreli bir doğum-ölüm döngüsü içindeler.
Bu çok kısa ömürlü ve çok devingen olan öğelerin ne kadar bir boyutlu sistem içinde oldukları bilinmiyor. Ancak günümüz evreninden çok küçük bir hacim kapsadıkları şu nedenle kabul ediliyor:
Günümüz dünyası molekül dediğimiz atom- kümeleşmelerinden oluşmaktadır. Örneğin su iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur: H2O. Bu oksijen veya hidrojen atomları tek başlarına olamazlar, H2 veya O2 gibi onlar da genellikle ikili (hatta ozon üçlü O3) gruplar halindedirler. Tek başına olan hidrojen atomuna proton denir ve o bir atom-çekirdeği boyutundadır. Yani çevresinde elektron   bulunmayan elementler (atomlar) çekirdek boyutundadırlar. Çekirdek boyutu yaklaşık 1 femtometredir, 1fm= 10-15 m, yani metrenin katrilyonda biri kadar küçük bir hacim.
Çevresinde elektron bulunduran atom dediğimiz elementler ise nanometre boyutundadırlar; yani 10-9 m, metrenin milyarda biri kadar.
Görüldüğü üzere atom çekirdeği ile atom arasında milyon katlık bir hacim artışı söz konusudur.
Dolayısıyla şu durumla karşı karşıyayız: Evrenin başlangıcında varlıklar atom-altı-öğelere ayrışmış olduklarına göre, kapsadıkları hacim çok ama çok küçük olmalı. Ne kadar küçük sorusunun cevabına gelince: evrendeki atom sayısının bir milyarla çarpımı. (!!!!!!!!!!!!!!!!)
Şimdi evrenin başlangıcındaki sıkışıklığın ne kadar olduğunu tasarlamak artık size kalmıştır.
Böylesine sıkışık atom-altı-öğeler durumundan, atom gibi elementlerin oluştuğu duruma geçişteki genişlemeye big-bang denilmiştir. Ama ortada bir patlama değil, bilgiyle daha rahat bir üst-sisteme geçiş oluşumu söz konusudur. Ve elbette bu ani genişleme sonucu, ortamdaki sıcaklık muazzam bir düşme (çünkü genişleyen sistemlerde soğuma olur) göstermiş ve 30 K radyasyonu, veya “Cosmic-Microwave-Background= CMB” denilen radyasyon açığa çıkmıştır.

Yani madde dediğimiz varlıklar, çok kısa ömürlü atom-altı-öğeler aleminin daha uzun ömürlü üst-sistemler oluşturma ürünleridir.

Şimdi kısa ömürlü ve çok devingen atom-altı-öğelerin daha uzun ömürlü üst-sistemleri ne yaparak, nasıl oluşturduklarını görelim.


Yani enerji dünyası, çok değişik enerji-düzeylerine sahip, enerji düzeylerini sürekli değiştirebilen (yani osilasyon döngülü), başlı başına bir canlılık alemdir. Doğadaki tüm diğer canlı sistemleri onlar oluştururlar.
Atomların birbirlerinde farkları, içerdikleri proton sayısıyla belirlenir; 1 protonlu atom hidrojendir, 2 protonlu ise helyumdur, 6 protonlu ise karbondur, vs.
Yani doğadaki tüm varlıklar proton + nötron + elektron üçlüsünden oluşur.
Kuantsal sistem öğeleri sürekli bir osilasyon, yani döngüsel hareketlilik içinde olduklarından, onlar için sabit bir enerji-potansiyeli değeri söz konusu değildir, çünkü hareket düzeylerine göre enerji-potansiyelleri artar veya azalırlar. Bu nedenle atom-altı-öğelerin enerji-potansiyelleri, onların en durgun oldukları “Rest mass= durgunluk kütlesine” denk gelen değer olarak hesaplanır.
Up-kuark’ın (u) durgunluk kütlesi değeri yaklaşık 2.3 MeV/c2
Down-kuark’ın (d) durgunluk kütlesi değeri yaklaşık 4.8 MeV/c2 iken,
2u ve 1d kuark’tan oluşan protonun durgunluk kütlesi değeri yaklaşık 938 MeV/c2 gibi muazzam bir değere sahiptir. Halbuki 2u+1d = 9.4 etmektedir.
Yani proton (ve de nötron) içinde muazzam bir enerji depolanmıştır ve E = mc2 formülüne göre ortaya çıkan nükleer enerji bu güçlü-etkileşim etkisinden kaynaklanmaktadır.
Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Proton 2 u ve 1 d kuarktan oluşur; ama bu üç kuarkın kütlelerini toplarsanız bir proton kütlesi oluşturamadıklarını görürsünüz. Peki proton (veya nötron) kütlesi oluşturmak için nereden yatırım yapıldı?
Şimdi bu konuya bakalım.
Proton (+) elektrik-yüklüdür; elektron (-) elektrik yüklüdür. Bu nedenle birbirlerine yaklaşma dürtüleri altındadırlar. Ama birbirlerine tam yaklaşıp birleşirlerse, nötron gibi nötr bir madde ortaya çıkar ve maddeler arasında birbirlerini çekecek bir güç-sistemi oluşmaz. O zaman da doğadaki tüm oluşum ve gelişimler durmuş olur.
Diğer taraftan, protonlar (+) elektrik-yüklüdür ve aynı yüklü öğeler birbirlerini itmek zorundadırlar ve asla yan-yana gelemezler. Tek bir protonlu elementle doğadaki binlerce farklı madde oluşturulamaz; ama iki proton da bir araya gelemez, çünkü aynı elektrik yüklü olduklarından birbirlerini itmek zorundadırlar.
Peki doğa bu sorunu nasıl çözmüştür?
“Güçlü-kuvvet = strong-force” adlı bir etkileşim sistemi oluşturarak!
İşte doğadaki bilgi oluşturmaya dayalı mucizevi durum bu noktadan başlar. Şöyle ki doğadaki “oluşturucu” güç sistemini 138 birimlik bir bütün olarak varsayarsanız, bu 138 birimlik enerjinin 137 birimi “strong-force = güçlü kuvvet” adı verilen   bir etkileşim sistemine tahsis edilmiştir. Geriye kalan 1 birim ise elektromanyetik, zayıf-etkileşim ve gravite gibi tüm diğer etkileşimlere kalmıştır. Bu nedenle güçlü-etkileşim 1 olarak kabul edildiğinde, elektromanyetik etkileşim 1/137 değerini alır, diğer kuvvetler milyonda-milyarda bir gibi çok ama çok daha az bir değerdedirler.

Şekil: Atom çekirdeklerindeki proton ve nötronlar arasında sürekli olarak kuarklar arası bir renk-yükü değişimi uygulanarak bu ikisi arasında çok güçlü bir bağ oluşturulmaktadır.


Şekil: Nötron ve protonlar içinde d
e sürekli bir renk-yükü değiş-tokuşu uygulanarak kuarkların birbirleriyle bağlantılı kalmaları ve hiç ayrılmamaları sağlanmaktadır. Bu nedenle kuarklar hiç izole edilememektedirler.

Güçlü etkileşim protonları bir arada tutan kuvvettir. Şöyle ki: proton kuark denilen daha küçük öğelerden oluşmaktadır, 2 up ve 1 down kuarktan oluşur. Nötron da yine 3 kuarktan oluşur, ama 2 down ve 1 up kuarktan. Kuark denilen bu atom-altı-öğeler arasında “quantum-chromodynamics = kuantum renk dinamiği” adı verilen renk-yükü değiş-tokuşuna dayalı bir çekim sistemi vardır. Gluon adı verilen bir bağlayıcı faktörün, kuarkların renk-yüklerini değiştirerek, up-kuarkı down kuarka, down-kuarkı up-kuarka dönüştürdüğü, ve bu sayede protonu nörona, nötronu protona dönüştürerek, protonların birbirlerini itmelerine engel olmaktadır. Yani atom çekirdeklerinin içi kaynayan kazanlardan oluşmaktadırlar ve saniyenin trilyonlarcada birlik çok kısa süreçlerde nötronların protona, protonların nötrona dönüşümlerini sağlayarak protonların birbirlerini itmelerine engel olunmaktadır. Ne dahiyane bir çözüm!

Yukarıda “dikkat edilmesi gereken bir nokta” olduğu belirtilmiş ve “bu üç kuarkın kütlelerini toplarsanız bir proton kütlesi oluşturamadıklarını görürsünüz. Peki proton (veya nötron) kütlesi oluşturmak için nereden yatırım yapıldı? Sorusu sorulmuştu. Bu sorunun yanıtı, yukarıda açıklanan “güçlü-etkileşim” sisteminde verilmiştir. Gluon adlı yapıştırıcı sisteme o kadar enerji yatırımı yapılmıştır ki, bu yatırım proton ve nötronların kütlelerinin artırılmasına yaramıştır.
Görüleceği üzere, doğadaki olaylar ve işlemler varlıklar arası etkileşimlerle sağlanıyor. Etkileşimler ise varlıklar arası karşılıklı uzlaşmalarla (rezonans), varlıklar-arası bilgi oluşumlarına dayalı rahatlama çabalarıdır.
Güçlü etkileşim sistemiyle proton ve nötron gibi üst-sitemler oluşturuldu. Onlar birer çekirdek öğesidir. Peki molekül dediğimiz madde oluşturucu üst-sistemler nasıl oluşturulmaktadır?

Bu geçiş çok önemlidir, çünkü proton, nötron veya alfa-öğesi (helyum çekirdeği) gibi çekirdek öğeleri çok ama çok küçüktürler, femtometre boyutludurlar. Halbuki atomlar ve moleküller nanometre boyutludurlar.
Bu boyut farkını tasarlamak için şöyle düşünün: Çekirdeği İstanbul’daki  kız kulesinin tepesinde bir portakal olarak düşünürseniz, bir toplu iğne ucu kadar küçük olan elektron Büyükada’dadır.  Yani dünyamızı oluşturan taş, toprak, su, vs. bir “portakalın 10 km uzağında bir toplu-iğne-ucu” gibi boşluksu bir yapıdadır.
Peki bu fark neden önemli?
Önemli, çünkü çekirdek gibi öğeler çok küçük boyutlu olduklarından, çevresindeki hiçbir şeye çarpmadan ışık-hızıyla hareket edebilirler; ama bizlerim madde olarak algıladığımız şeyler aynı kütleye sahip ama devasa balon gibi şişmiş olduklarından, çok ama çok yavaş hareket edebilirler.
Yani madde dediğimiz varlıklar sabun-köpüğü gibi boşluksu bir yapıdadırlar. Maddenin temel kütlesi (protonların bulunduğu yer olan) atom-çekirdeğindedir. Molekül oluşturmak için gereken ikinci bir atomla arasında böyle muazzam bir boşluk vardır. Ve molekül oluşturacak atomları birbirlerine bağlayanlar ise elektronlardır.
Güçlü etkileşim adlı kuvvet sayesinde atom-çekirdekleri oluşturulurlar. Sonra devreye elektromanyetik etkileşim girer ve bu atom-çekirdekleri birbirleriyle etkileşerek su, karbondioksit, metan, kuars, mika vs. gibi molekülleri oluştururlar.

DOM ve OO-11c

Atomlar birleştikçe ENERJİ açığa çıkar, ama bir sınıra kadar.
Doğadaki maddelerin oluşumunda kullanılan elementlerde çekirdek bileşenleri sayısı arttıkça, enerji kazanılır ve çevreye yayılır. Ancak Demir elementine kadar. Bu nedenle yıldızlar içlerinde demir elementi oluştuktan sonra patlarlar. Demirden sonraki kimyasal elementlerde ise çekirdek parçalandıkça enerji çevreye yayılır. Günümüz Nükleer enerji santralları böyle çalışırlar.


Atomlar birleştikçe ENERJİ açığa çıkar, ama bir sınıra kadar.


 En basit element hidrojendir ve evrenimizin %73’ü hala hidrojenden oluşmaktadır. Hidrojen atomlarının birleşmeleriyle Helyum elementi oluşur. Helyum oluşumunda deuterium denilen hidrojen izotopu kullanılır. 2 adet deuterium birleşerek bir helyum elementi oluşturulur. Ancak helyum elementinin kütlesi onu oluşturan bileşenlerden daha azdır, bu nedenle E=mc2 formülü uyarınca, kütle farkı enerji olarak çevreye yayılır. Buna füzyon enerjisi denir ve yıldızlar parlaklıklarını buna borçludurlar. Güneş içinde de bu füzyon olayı oluşmaktadır ve dünyamıza gelen enerji bu füzyonda açığa çıkan enerjiden oluşmaktadır.
Fuzyon enerjisi demir (Fe) elementine kadar olan atomların oluşumunda devrededirler. Ama demirden daha ağır elementlerin oluşumunda artık enerji açığa çıkmaz, Tersine olaya gerçekleşir: Uranyum vs gibi ağır elementler ise parçalandıkça çevreye enerji yayılır. Buna fizyon enerjisi denir ve günümüz nükleer reaktörleri bu parçalanmadan açığa çıkan enerjiden yararlanırlar.
Evrenimizin %73ü hala hidrojen ve %25i helyumdan oluştuğuna göre, evrensel düzeyde daha çok kazanılacak enerji var demektir.

Bu kadar hidrojen ve helyum elementinin birleşmeleriyle daha bir çok yeni madde oluşacağına göre, evrendeki madde miktarı da artacaktır.
Bu iki gelişim fizikçilerin senaryolarındaki “dark energy ve dark matter” kavramlarını hatırlatmaktadır.
Fizikçiler zaman kavramını ebedi bir “Doğa-Üstü-Güç = DÜG” sisteminin
ömrüne endeksli,
başı-sonu olmayan,
zamanda ileri-geri gidilebilen
bir sonsuzluk olarak kabul ede gelmişlerdir.

 Buna ek olarak fizikçiler doğadaki varlıkları
bilinçsiz-bilgisiz,
DÜG sisteminin koyduğu kurallara bir robot gibi uyan
DÜG sisteminin de en iyi olanları seçtiği
bir oluşum-ve gelişim sistemi olarak tasarlamışlardır.
Fizikçilerin doğal sistemin oluşum ve gelişiminde “zaman” kavramını yanlış yorumlamış olmaları ve “Bilgi” denilen ve evrimsel gelişmeyi yönlendiren bir temel faktörü dikkate almamış olmaları, insanlığın günümüzde saplanmış olduğu bataklığı açıklamaya yeterli değil midir?

Doğada evrensel ölçekte bilgi aktarımı vardır.

DOM ve OO-11d

       Evrensel ölçekte varlıklar arası etkileşimlere yol açan Nötrino’lar

Şekilde atomların LENR sistemiyle nasıl birbirlerine dönüşebildikleri gösterilmiştir. Atomlar, proton ve nötronlardan oluşurlar; farklı atomlar ise, proton sayıları ile belirlenirler. 1 protonlu atom hidrojendir; 6 protonlu atom karbondur, vs.
Nötron 2 down (d) ve 1 up (u) kuarktan,  proton ise 2 (u) ve 1 (d) kuarktan oluşur.
Nötronu oluşturan bir (d) kuark negatif-yüklü bir W--bozon sanal öğesi yardımıyla (u) kuarka dönüştürülebilir ve bu arada bir elektron ve elektron-anti-nötrinosu çevreye yayılır. Sonuç olarak nötron protona dönüşmüş olur.  Kobalt (Co) elementinin nikel (Ni) elementine dönüşmesi bu şekilde olur.
Protonu oluşturan bir (u) kuark pozitif-yüklü bir W+-bozon sanal öğesi yardımıyla (d) kuarka dönüştürülebilir ve bu arada bir pozitron ve elektron-nötrinosu çevreye yayılır. Sonuç olarak proton nötrona dönüşmüş olur. Magnezyum (Mg) elementinin sodyum (Na) elementine dönüşmesi ise bu şekilde, yani bir pozitron salınımı ile olur.
Yani doğadaki hem madde -anti-madde, hem de elektrik yükü oranları sürekli değiştirilmektedir.
Görüldüğü üzere, doğada sadece proton, nötron, elektron gibi gerçek (reel) öğeler değil, bir çok da, W+, W-, Z bozon gibi sanal öğe (virtual particle) bulunmaktadır. Sanal öğeler, saniyenin çok-çok küçük bir süresince bir reaksiyona katılırlar ve hemen sonra tekrar kaybolurlar.  W+, W-öğelerinin, biri “madde” diğeri anti-maddedir. Aynı şekilde elektron madde, pozitron anti-maddedir. (Nötrino madde, anti-nötrino anti-madde.) Yani, bilgi ve olasılık hesapları yaparak doğa ve dünyamızı oluşturan kuantsal sistem, madde -anti-madde karışımı ve etkileşmesi içindedir. 
İnsanlar şimdiye dek, doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü, doğa-üstü-güç (DÜG) sistemi olarak, varlıkların dışında-üstünde bir yerde tasarlamışlar ve ona göre yaşamlarını düzenlemişlerdir. Halbuki bu güç doğa-altı bir güç sistemidir ve içimizdedir, atomlarımızdadır. Atom-altı-öğeler, atomlar ve hücreler, Alt-sistem – Üst-sistem ilişkilerini düzenleyen “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” ve “dinamik sistemler fiziği ” ilkeleri uyarınca hücrelerimizi ve bedenlerimizi yönlendirirler. Bizlerin onlara göstereceği hedeflere ve de elbette, yapısal-kalıtsal-dokularında o zamana kadar kayıt altına alınmış bilgilere göre davranırlar. Bu nedenle onların yapılarında, dokularında ve genlerinde şimdiye dek ne tür yönlendirici bilgiler biriktirilmiş olduğunu bilmemiz ŞART VE GEREKLİdir. Çocuklarımıza cin, peri, şeytan, melek, azrail, cebrail gibi, doğada hiçbir karşılığı bulunmayan hayal ürünleri yerine, quark, lepton, atom, molekül, hücre gibi gerçek öğeler öğreterek, atomlarımızın ve hücrelerimizin nasıl davrandıklarını bilip, hayali değil, gerçeklere uygun hedefler gösterirsek, onlar da bizleri bu doğal sisteme uygun yönlendirmeye devam edeceklerdir.
Çekirdek içinde sürekli olarak nötron protona, proton nötrona dönüşerek (udd D udu) pozitif yüklü protonların birbirlerini itmeleri engellenir.  Bu dönüşümlerde kah (elektron + elektron-anti-nötrino), kah (pozitron + elektron-nötrino) çevreye saçılır.
Yani doğada sürekli olarak hem madde ve anti-madde, hem de elektrik-yükü oranları sürekli değişmektedir. Atom-altı-öğeler dünyasında en fazla değişim-dönüşüm protonlar ile nötronlar arasında gerçekleşir. Ve bu dönüşümlerde elektron, pozitron ve nötrinolar çevreye yayılırlar. Elektron ve pozitron yakın çevreleriyle etkileşerek sönümlenirler. Ama nötrinolar çok uzak mesafelere ve yıldız-galaksi gibi farklı sistemlere kadar gidebilirler. Dolayısıyla evrensel ölçekte varlıklar arası etkileşimlere yol açarlar.
Dünyamızı etkileyen en önemli enerji kaynağı Güneştir ve en çok nükleer reaksiyon Güneşte olmaktadır. Dolayısıyla dünyamızın her santimetre karesine saniyede 65 milyar Güneş-nötrinosu girdiği hesaplanmaktadır. Ve bu giren nötrinolar dünyamızı delip geçmekte ve çıktıkları noktadan yollarına devam edip uzaya yayılmaktadır. Bu demektir ki, bedenimizin her santimetre karesinden saniyede 65 milyar nötrino geçmektedir. Bedenimizden geçen nötrino sayısı bundan çok fazladır, çünkü dünyamızda da birçok nükleer reaksiyon olmakta ve o reaksiyonlarda saçılan nötrinolar da bedenimizden geçmektedir. Bunlara ek olarak başka yıldızlardan ve galaksilerden gelen nötrinoları da hesaba katmak gerekir.
Nötrinolar’ın önemi şu noktadadır. Nötrinolar, içinden geçtikleri varlıklarla etkileşimleri süresinde çok yüksek düzeyde enerji potansiyeline ulaşabiliyorlar ve uygun bir ortamdaki bir atom çekirdeğiyle karşılaştıklarında, onu parçalayıp, güçlü-etkileşim kuvveti etkisiyle davranan quark (kuark) öğelerinden oluşan çok enerjik yeni öğeler oluşumuna yol açıyorlar.

Bu durum 1974’de Brookhaven National Laboratory’de yeni ve çok enerjik bir atom-altı-öğesinin keşfine yol açmasıyla anlaşılmıştır. Şekil o anki gözlem odasının anlık görüntüsünü göstermektedir.
Gözlem odacığına alttan nötrinolar girmektedir. Bunlardan biri (A) noktasında bir protonla çarpışır. Çarpışma sonunda 6 öğe ortaya çıkar: 1 negatif muon, 3 pozitf pion ve 1 negatif pion; ve bir nötr Λ(0).
(B) noktasında pozitif pion çevresiyle etkileşerek bir elektron yayar; (C) noktasında negatif muon çevresiyle etkileşerek daha enerjik bir elektron yayar.
Λ(o) öğesi D’de çevresiyle etkileşime girip, bir negatif pion ve bir protona dönüşür. Yani tüm diğer atom-altı öğeleri gibi, çok kısa ömürlüdür. (Charmed-Sigma olarak tanımlanan Λ(0) öğesi üç kuarktan oluşur, ancak proton veya nötron gibi normal up ve/veya down kuarklar haricinde üçüncü kuark olarak “Charme” olarak bilinen daha ağır (enerjik) bir kuark taşır.) 
Bu olay bir gözlem odasında geçekleşmiş ve normal olarak içinden geçtikleri maddelerle etkileşmeyen nötrinolardan biri, güzergahı boyunca geçtiği ortamlardan öylesine etkilenmiş ki, bu gözlem odasının (A) noktasına vardığında 13 milyar elektron-voltluk bir enerji düzeyine ulaşmış ve o noktada rastladığı protonun parçalanmasına yol açarak yukarıda açıklanan bir sürü atom-altı-parçacığı oluşumuna neden olmuştur. Bu olay bir insanın bedeninde de olabilirdi. Acaba o insan bunu nasıl algılardı?  
Görüldüğü üzere kuantum alemi birbirlerine dönüşen ve çevreleriyle etkileşime girerek hem onlarda değişim-dönüşümlere neden olurlar, hem de kendileri değişime uğrarlar.  Ancak bu değişim dönüşüm öğelerinden biri, sadece yakın çevresiyle değil, galaksiler arası düzeyde etkileşimlere girer ve evrensel ölçekte bir karşılıklı etkileşim ve enerji-dengelemesi sağlarlar.
Şimdi bunu görelim:

DOM ve OO-11e


Bizim saman-yolu galaksisinin dışındaki bir başka galakside gerçekleşen bir yıldız-patlamasında çevreye yayılan nötrinoların dünyamıza kadar gelerek, bir laboratuardaki su moleküllerini etkilemesi olayı

 

Japonya’daki bir yer-altı-maden boşluğunda, (Kamioka) çok büyük bir detektör yapılarak, içi 3000 ton saf su ile doldurulmuş, çevresi ise 1000 adet “photomultiplier tube= PMT = foton-çoğaltma tüpü ” ile donatılmıştır. 1983 yılından itibaren detektör sürekli gözlenerek, suyu oluşturan “proton”ların bir serbest parçalanma gösterip, göstermediği araştırılmıştır.
1987 yılı şubat ayında, detektör hiç beklenmedik bir olay algılamıştır: Şekilde görülen görüntü, detektörün bir cephesinde ortaya çıkmış ve tam 11 kez tekrarlanmıştır.


Bu olayı yaratan nötrinoların geldiği yön araştırıldığında, bu yönün uzaydaki Büyük-Macellan-bulutu galaksisi uzantısı olduğu saptanmıştır.  Ve aynı saatlerde astronomlar, uzaydaki Büyük-Macellan-bulutu-galaksisinde büyük bir yıldız patlaması gerçekleştiğini gözlemlemişlerdir. Detektördeki görüntünün bu galaksiden gelen nötrinolardan kaynaklandığı araştırmalar sonucunda tespit edilmiştir.
Bir çekirdek reaksiyonu sonucu açığa çıkan bir nötrino, bir başka galaksideki bir gezegene ulaşıp, oradaki maddelerle etkileşime girebilmektedir. Yani nötrinolar  evrensel düzeyde enerji-dengelenmesi yapan mucizevi  öğelerdir.
Ama tüm bunların haricinde, nötrinolar bizlerin ve çevremizdeki tüm canlıların bedenlerinde de oluşmakta ve çevreye yayılmaktadırlar. Radyasyonlar çevremizdeki varlıkların içlerinde böyle bir dans gerçekleştirdiklerine göre, bedenlerimizdeki hücrelerin içlerinde de benzer olaylar olmaktadır.

Şimdi atom-altı-öğeler aleminin doğal sistemi oluşturmasındaki gizemli öğelerden en önemlisini görelim: 

Universal fine structure constant = evrensel hassas yapı sabiti 

 Doğada “fine-structure-constant = hassas sabit” olarak tanımlanan yaklaşık 1/137 değerli bir sabit değer vardır. Peki neden 1/137?
Atom-altı-öğeler iki farklı davranışlı gruba ayrılırlar: FERMİYON ve BOSON (bozon). Fermiyonlar madde oluşturuculardır; aynı anda aynı yerde bulunamazlar ve hep farklı yerler işgal etmek zorundadırlar.
Bozonlar ise, fermiyonlara nasıl davranacakları bilgisini veren kuvvet-aktarıcılardır, kuvvet-alanı oluşturuculardır, üst-üste gelip, güçlerini, şiddetlerini artırabilirler. Fermiyonlar madde oluşturuculardır; aynı anda aynı yerde bulunamazlar ve hep farklı yerler işgal etmek zorundadırlar.
Yani oluşturulan bilgiye göre davranmak dürtüsü, varlıkların en içlerindeki kuantsal öğelerde mevcuttur ve tüm diğer üst-sistemlerde de bu temel davranış devam ettirilir.
Fine-structure-sabiti, Sommerfeld tarafından 1916 ortaya atılan bir değerdir. Elektronların çevreleriyle etkileşim sağladıkları foton alış-verişleri için gerekli elektromanyetik güç değişim miktarını belirtir.
Örnekler: 
- Hidrojen atomunun merkeziyle, çevresindeki elektron arasındaki mesafeye Bohr-radius = Bohr-yarı-çapı denir. Bu çapın, elektronun yarı çap değerine oranın kare-kökü 1/137 dir.
Bir elektronun bir foton gönderecek derecede enerji depolama eşiği  1/137 dir.
Pozitif yüklü çekirdek ile negatif yüklü elektronlar arasındaki etkileşim foton denilen etkileşim faktörüyle düzenlenir.  Bu elektromanyetik etkileşim, güçlü etkileşimin 1/137 si kadardır. 
En temel enerji-alış-veriş öğesi olan Planck öğesinin, proton yüküne oranının karekökü de 1/137dir.
Hidrojenin potansiyel enerji yükü 27.2 eV; normal durumdaki elektronun enerjisi ise 0.511 keV’dur. Bu iki değerin oranının kare kökü de 1/137’dir.

Kısa ömürlü ve hareketli öğelerden oluşan kuantsal alemi 138 birimli bir temel olarak düşünürsek, bu 138 birimin  137 birimi “strong-force = güçlü-kuvvet” adı verilen bir etkileşim sistemine tahsis edilmiştir. Geriye kalan 1 birim, tüm yapılaşmalarda kullanılacak enerji miktarıdır. O nedenle her yerde bu sabit oran geçerlidir.
Doğadaki enerjinin sadece 1 birimlik kısmı elektro-manyetik kuvvete tahsis edilmiştir. (Zayıf-etkileşim, bu iki kuvvet türünün milyonda biri mertebesinde olduğundan dikkate alınmaz. Gravite kuvveti ise trilyonlarca kat daha küçüktür.)  Yani doğayı etkileyen-yönlendiren kuvvet sistemlerinin oranı 1/137 olmaktadır.
1/137 sabit ve evrensel ölçekte geçerli bir etkileşim katsayısıdır. Fine-structure-constant olarak bilinir. Elektronlar bu etkileşim faktörü nedeniyle asla çekirdekteki protona yaklaşamazlar.  Yani bu sabit değer evrendeki tüm elektro-manyetik olaylarda etkili bir sabit değerdir.
Astrofizikçi Fred Hoyle ve diğerleri, 1950’lerde, yıldızlar içindeki reaksiyonlarda da bu sabit değerin dikkate alınarak reaksiyonlara girdiklerini; Daha büyük veya küçük değerler söz konusu olduğunda karbon, oksijen, vs gibi atomların oluşamayacaklarını; Dolayısıyla böyle bir sabit değer olmasa, yaşadığımız doğal sistem hayatının mümkün olamayacağını hesaplamışlardır (Nath 2015).

DOM ve OO-12 

Günümüz bilim insanları dogmatik bir şartlanmışlık içindedirler.

DOM ve OO-12a 

BİLGİ faktörünün doğadaki farklı yapılaşmaları oluşturma şekli:

Kuvvet dediğimiz varlıkları hareket ettiren faktör, enerjinin bir yerden bir yere akması sonucu oluştuğundan, doğadaki tüm varlıklarda, enerji dağılımı anizotropik şekildedir.
“İzotrop olmayan” anlamına gelen anizotropi terimini anlamak için şunu düşünün:
Doğada her yer düz değildir, bazı yerler sarp, bazı yerler az eğimli, bazı yerler düzdür. Böyle bir arazideki bir noktadan her dört yöne doğru birer ekibin yola çıktığını düşünün. Aynı hızda olan bu ekiplerin 5 saat sonra ulaştıkları mesafeleri bir harita üzerine işaretleyecek olursak, bazı yöndeki ekiplerin çok uzun, bazılarının çok kısa, bazılarının orta değerde bir mesafe kat edebildikleri ortaya çıkar.
Gerek mineral gibi bizlere çok homojen görünen küçük yapılar, gerek galaksi gibi devasa boyutlu yapılar, gerek dünyamız gibi orta boyutlu yapıların hepsinde böyle anizotropik özellikler vardır ve içlerinden geçen enerjiyi, radyasyonları vs., değişik yönlerde değişik hızlarda ileterek, kutuplaşma oluşumlarına yol açarlar. Yani enerji aktarımında, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri “dağ-dere” gibi engebeler oluştururlar. Bunun sonucu, mineral içinde değişik yerlerde değişik oranda enerji depolanmış olur.
Örneğin bir kuvars minerali içinde ilerleyen bir enerji dalgası, bir yönde çok hızlı, diğer yönde az hızda ilerler. Yani enerji aktarımında, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri “dağ-dere” gibi engebeler oluştururlar. Bunun sonucu mineral içinde değişik yerlerde değişik oranda enerji depolanmış olur. Bu olay yerkabuğundaki tüm mineraller ve kayaçlarda gerçekleşir. Bu tür farklı enerji depolanmaları varlıklarda “strain” denilen gerilimlere yol açar ve varlıklar bu gerilimler nedeniyle farklı yönlerde farklı davranışlar sergilerler. Örneğin sıcaklık değerindeki farlılıklar (soğuk-sıcak zıtlığı), gerek atmosferde, gerek denizlerde çeşitli türlerde akıntı oluşumlarına yol açarlar. Kısacası, atomlardan tutun, su, kuvars, litosfer, hidrosfer, galaksiler vs. nin hepsinde çeşitli türlerde enerji depolanması farklılıkları oluşur ve bu farklılıklara göre de farklı hareketlenmeler ortaya çıkar. Tüm bu hareketlenmeleri oluşturan ve nerde ne kadar enerji depolanacağını belirleyenler ise (1)- kuant dediğimiz temel enerji paketçikleri ve (2)- maddelerin yapısal-dokusal özellikleridir. 
Doğadaki kuvvet oluşumları, yani enerjinin nerden nereye akacağını gösteren faktör, anizotropi dediğimiz yapısal-dokusal özelliklerle sağlanır ki, buna başka bir ifadeyle bilgi oluşturma denir. Yani bilgi, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılarak, enerji akış güzergâhlarını belirleme işlemidir. 
Dünyamızı ele alalım. Örn. 30 Haziran saat 12 itibariyle, kuzey kutbundan başlayıp, Avrupa, Afrika üzerinden güney kutbuna uzanan bir güzergah boyunca, sıcaklığın nasıl dağıldığına bakarsak:
Kuzey kutbu yöresinde, güneş hiç batmamakta (yaz mevsimi), sürekli güneş ışığı almakta, öğle saatlerinde sıcaklık 25-30 dereceleri bulmakta;
Avrupa ülkelerinde sıcaklık 30-35 dereceleri bulmakta;
Ekvator bölgelerinde sıcaklık 50 dereceyi aşmakta;
Güney kutbu yöresinde ise kış mevsimi sürmekte ve sıcaklık eksi 25-30 derecelerde seyretmektedir.
Bu nedenle gerek atmosferde, gerek hidrosferde (okyanuslarda), bir taraftan güney kutbuna yönelen rüzgarlar veya deniz akıntıları, diğer taraftan kuzey kutba yönelen rüzgarlar ve deniz akıntıları oluştururlar. Enerji gradyanları kuvvet oluşumuna yol açmıştır!

Bilgiler atomlarla kaydedildiğine göre, zaman içinde artan bilgilere göre atomlarda da değişim-dönüşüm olmalı

  Halbuki bizlere okullarda öğretilen bilgiler, atom dediğimiz kimyasal elementlerin dünyamızın oluşumundan önce, yani yıldızlar içindeki nükleer reaksiyonlarla oluştuğu ve ondan sonra kimyasal element oranlarının değişmediği gibi bir bilgi verilmektedir.

Günümüz bilim insanları hala dogmatik bir şartlanmışlık içindeler.

 Atom altı-öğeler evrensel ölçekte enerji aktarımlarına yol açtıklarına göre, doğadaki her düzeydeki varlıkta değişim dönüşüm oluşması kaçınılmazdır.
Halbuki günümüz bilim insanları varlıkları ve de elbette kuantsal sistemi bilgisiz-bilinçsiz robotlar olarak gördüklerinden, doğadaki olayların rastgele çarpışmalarla oluşup, doğa-üstü bir güç (DÜG) sisteminin doğaya uyumlu olanları seçmesiyle gerçekleştiğine hala inanmaktadırlar. Doğada hiçbir değişim-dönüşümün, varlıkların kendi iradeleriyle oluşabileceğini akıllarının köşesine bile getiremezler.
Doğadaki bu sabit-yapısal kabullerin en önemlilerinden biri, Lavoisier (1743-1794) kanunu olarak bilinen, elementlerin sabitliği yasasıdır.

Doğadaki maddelerin atom denilen kimyasal elementlerden oluştuğunun anlaşılmasından sonra, “doğada hiçbir şey yoktan var edilmez, var olan bir şey de yok edilemez, yani doğada belli sayıda kimyasal element vardır ve tüm maddeler bu belli sayıda kimyasal elementin kombinasyonlarıyla oluşur” şeklinde bir yasa tanımlanmıştır. Yaklaşık bir asır öncesine kadar bu kanun geçerli olur ama radyoaktivitenin keşfiyle ilke, biraz değiştirilir, çünkü Uranyum gibi radyoaktif maddeler sabit kalamayıp, kurşun gibi daha hafif elementlere dönüşürler ve azalan kütle miktarına denk gelecek şekilde E=mc2 formülü uyarıca enerji açığa çıkar ve nükleer enerji dediğimiz enerji türü oluşur. Yani “elementlerin sabitliği yasası” = “enerjinin korunması yasasına” dönüştürülerek, fizik anlayışında bir düzeltme yapılır.

Bu fizik-kimya görüşü tüm dünyada egemen olmuş, günümüze kadar da devam etmiştir. Bu temel görüşe uyularak, kimyasal elementlerin oluşumlarının, big-bang denilen bir ilk patlama ile başlayıp, daha sonra yıldızlar içindeki nükleer tepkimeler sonucu oluştuğu ve yıldızların patlamalarıyla da, çevreye yayıldığı, dünyamız gibi gezegenleri oluşturan maddelerin bu tür yıldız patlamalarından oluşan kimyasal elementlerce oluşturulduğu görüşü bilim dünyasının bir dogması haline gelmiştir. Yani dünyamızı oluşturan Ca, Si, Fe, K, Na, vs gibi kimyasal elementlerin miktarı ve birbirlerine göre oranları sabittir. Dünyamızdaki değişim-dönüşümler, bu elementlerin miktarlarında bir azalma veya artmaya yol açmazlar. Yani DÜG doğada belli oranda kimyasal element oluşturmuştur ve bu elementlerin birbirleriyle çarpışmalar vs. gibi bilinçsiz hareketleri sonucu farklı moleküller veya daha üst sistemler oluşurlar ve DÜG bunlardan iyi olanlarını seçer!
Yani geleneksel görüşe göre, dünyamızdaki kimyasal elementlerin oranları sabittir ve değişmez. Dolayısıyla yeryüzü koşullarında hiçbir kimyasal element bir diğerine dönüştürülemez. 
Yani insanlık,
Başlangıçta (ilk genleşme oluşumunda Big-inflation) ve sonraki yıldız-içi reaksiyonlarda “şu kadar krom, şu kadar demir, vb. oluşturulmuştur”,
Çekirdek reaksiyonları ancak çok yüksek basınç ve sıcaklıklarda gerçekleşmektedir.
Dolayısıyla normal doğal koşullarda hiçbir çekirdek reaksiyonu gerçekleşemez! Yani atomlar, doğal ortam koşullarında birbirlerine dönüştürülemez!!! şeklinde bir dogmatik görüş etkisi altında davranmaktadır.

Bu görüşün yanlışlığı, 1960lı yıllarda L. Kervran adlı bir Fransız fizik profesörünün, günümüzde Low energy nuclear reactions (LENR) (=düşük enerjili nükleer reaksiyonlar) olarak bilinen ve tehlikesiz nükleer enerji elde etme yöntemi olarak yoğun araştırmalar yapılan bir konuda gözlemler yayınlamasıyla anlaşılmaya başlanır.

DOM ve OO-12b


 Kimyasal Elementler Arası Dönüşümler = Transmütasyon

Kervran, kimyasal elementlerin illa yıldız gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık değerleri altında değil, normal dünya koşullarında düşük-enerjili çekirdek reaksiyonları (Low energy nuclear reactions= LENR) şeklinde de gerçekleştiğine dair gözlemler-veriler sunmaya başlar.
 "Life Is Nothing But Chemistry = hayat kimyadan başka bir şey değildir." şeklinde olağan-üstü bir hayat tanımı yapan bir fizik profesörünün bilimsel düşüncelerimizi kökünden değiştirecek özet bir bilgi sunulacaktır.
Bir fizik profesörü olan Corentin Louis Kervran (1901 – 1983) bir çocukluk anısını şöyle anlatır: 

ATOMLAR alemi canlıdır, sürekli bir değişim-dönüşüm içindedirler

Kervran, kimyasal elementlerin illa yıldız gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık değerleri altında değil, normal dünya koşullarında düşük-enerjili çekirdek reaksiyonları (Low energy nuclear reactions= LENR) şeklinde de gerçekleştiğine dair gözlemler-veriler sunmaya başlar.
Bir fizik profesörü olan Corentin Louis Kervran (1901 – 1983) bir çocukluk anısını şöyle anlatır:
Şekil: “Kervran-Etkisi” = Atomlar-arası-değişim-dönüşüm mekanizmasıdır. Varlıkların hücreleri sınırlı sayıda kimyasal element dönüşümleri yapabilmektedirler.
“Ailemin, bir avluya serbestçe çıkışı olan bir kümeste tavukları vardı. Orta Britanya'da babamın memur olduğu yerde yaşardık. Bölgede kalker bulunmuyordu ve sadece şist ve granitler vardı. Tavuklara hiçbir zaman kireç taşı verilmedi, ama tavuklar her gün kalkerli kabuklu yumurtalar ürettiler. Yumurtanın kalsiyumunun nereden geldiğini (kuşların kemiklerindeki kalsiyumunu) sormayı hiç düşünmemiştim. Ancak yaptığım bir gözlem ilgimi çekmişti. Yumurtlayıcı tavuklar bahçede gezerlerken, mütemadiyen yüzeydeki mika pullarını yutuyorlardı. Mika, kuvars ve feldispat ile birlikte granit oluşturmaktadır, dolayısıyla granitin ayrışma ürünüdür. Hepsi de silika bileşikleridir. O zamanlar ilkokuldayken bildiğim tek şey buydu. Mika'nın, özellikle bir yağmurdan sonra aşikar bir şekilde tavuklarca seçildiğini fark etmiştim, çünkü yağmurdan sonra ayna gibi güneşte parlıyorlardı. Her metrekarede görünen yüzlerce mika-pulu, hafif yağmurla yıkanmış minyatür aynalar gibiydi ve tavukların onları nasıl yuttuğu kolaylıkla takip ediliyordu. Kimse, kuşların kum tanelerini değil de, neden mika pullarını yuttuklarını bana söyleyemiyordu. Bir tavuk kesildikten sonra, annem tavuğun taşlık-torbasını açardı ve içinde küçük taşlar ve kum taneleri görülürdü, ama asla mika göremezdim. Mika nereye gitmişti? Gizemi olan her şey gibi, bu benim bilinçaltı zihnime yerleşti ve derin bir iz bıraktı. Bir çocuk olarak sağlam mantıksal açıklamalar bekliyordum, neden (mikalar yok olmuştu)? (Kervran, 1962, s.15)
Böyle bir çocukluk anısıyla büyüyen C. L. Kervran, fizik profesörü olduğunda, tavukların mika pullarında bulunan K (potasyum) elementinden nasıl Ca (kalsiyum) elementi ürettikleri konusuna yoğunlaşır ve çeşitli deneyler yapar.
Tavukları kireç bulunmayan zeminler üzerinde yaşamaya bırakır. Birkaç gün sonra tavukların yumurta-kabuklarının sertliklerini kaybedip, yumuşadığını fark eder.  Sonra tavuklara mika pulları yedirir ve yumurta kabuklarının normal sertliklerine kavuştuğunu saptar.
Tavukların mikayı tanıma bilgisi olup-olmadığını anlamak için, yeni doğmuş civ-civler alır ve hiç mika olmayan ortamlarda yetiştirir. Yumurtlamaya başladıklarında, yine yumuşak kabuklu yumurtalar oluşur. Bunun üzerine, daha önce hiç mika görmemiş bu tavukların çevrelerine mika pulları serper ve davranışlarına bakar: Önceleri hiç mika pulu görmemiş tavuklar mikalara saldırıp, büyük bir iştahla onları yutarlar. “Ertesi gün yumurtaların normal kabukları vardı” diye not alır.
Tavukların yuttukları mika mineralinde Ca (kalsiyum) yoktur; ama K (potasyum) vardır. K elementine bir proton eklenmesiyle Ca elementi oluşmaktadır. Tavuk bedeninde bu işlem gerçekleşir ve tavuğun hücreleri, K’a bir proton eklenmesi işlemiyle yumurta-kabuğu için gerekli Ca elementini yapmaktadır.
Bu temel gözlem ve deneyler ışığında, geleneksel olarak öğretilen fizik-kimya bilgilerinin doğruluğundan şüphelenmeye başlar. Çünkü geleneksel fizik-kimya bilgileri, doğadaki tüm kimyasal elementlerin doğal sistemin oluşumu başlangıcında oluşturulduğunu ve ondan sonra artık yok-edilip-değiştirilemeyeceğini söylüyordu. Yani potasyum veya kalsiyum (veya tüm diğer kimyasal elementler), potasyum ve kalsiyum olarak oluşturulmuşlardı, ve asla bir başka elemente dönüştürülemezlerdi. Bu bir dogma şeklinde tüm bilim-insanları tarafından kabul edilmişti ve Lavoisier-yasası olarak biliniyordu.
Bu bakış, bir dogmaya dönüşür ve buna ters düşen her görüş “saçma, bilim-dışı” damgası almaya başlar. Ve hala da günümüzde böyledir. Günümüzde durumun hala böyle olduğunu kendi gözlemlerime dayanarak iddia ediyorum. “Aydın” dediğimiz insanların çekirdeğini oluşturan bilim-insanları hala atomların ancak yüksek-basınç ve sıcaklıklar altında gerçekleşen nükleer reaksiyonlarla değişip-dönüşeceğini savunuyorlar. Normal doğa koşullarında atomların birbirlerine dönüşemeyeceği inancı hala bilim-aleminde temel bir dogma olarak durmaktadır.
Nitekim, 2018 yılı içinde,  Facebook’ta paylaştığım  “Kervran-Effect” adlı bir makaleye bir kimya yüksek mühendisi şöyle bir itirazda bulunabilmiştir:
(T.E.): İki farklı elemente ait Atomun birleşip molekül değil de YENİ bir ELEMENET oluşturmasının adı NÜKLEER REAKSİYONDUR. Bunun tavuğun metabolizmasında olması MÜMKÜN DEĞİLDİR. Bu açıklamayı yapan şahsım 5 yıl kimya eğitimi görmüş bir KİMYA YÜKSEK MÜHENDİSİDİR. Kimya nosyonu olmayan bir Fizikçinin saçmalamasıdır paylaşılan yazı.
Halbuki: Doğadaki temel kimyasal elementlerin oranı sabit-değişmez olursa, doğadaki değişim-dönüşüm sistemi işleyemez, gelişemez! Çünkü: Doğadaki tüm olaylar ve oluşumlar için enerji gerekir; enerji ise, kuantsal sistemdedir, yani atom-altı-öğeler dünyasındadır. Kuantlar alemi, çevresiyle sürekli etkileşmekte, ve çevredeki değişim-dönüşümlere uyarak, kendileri de değişmektedirler. Kuantlardaki bu değişim-dönüşümlerin, molekül veya daha üst-sistem varlıklara etkilerinin aktarılabilmesi atom denilen kimyasal elementlerce gerçekleşmek zorundadır. Bu nedenle, atomlar da sabit olamazlar, değişim-dönüşüm içinde olmalılar. Yani atomlar değişip-dönüşmezse, atom-altı-öğeler dünyası (kuantum-alemi) ile, moleküller-hücreler-bedenler gibi üst-sistemler arası “köprü” kapanmış olur.

Mikro-organizmalar ultra-mikroskobik ölçekte enerji gradyanları oluşturarak, atomların birbirlerine dönüşümlerinin yolunu açarlar.

DOM ve OO-12c

Mikro-Organizmalarca Element dönüştürme deney sonuçları:

Kervran’ın “Transmutations Biologiques, 1962” adlı eserinin  N. Sakurazawa tarafından Japoncaya tercümesi, Uygulamalı Mikrobiyoloji Laboratuvarı direktörü Profesör Komaki’nin dikkatini çeker, çünkü potasyum gübresi kaynağı olmayan Japonya’da, mikroorganizmalarca potasyum elde edilmesi durumunda, Japon ekonomisi büyük bir ivme kazanacaktır. Komaki 1963de deneylere başlar ve 1964 yılı Kasım ayında Kervran’a deney sonuçlarını gönderir (Kervran 1982, 42-45).
Komaki, Aspergillus niger,  Penicillium chrysogenum, Saccharomyces cerevisiae ve Torulopsis utilis adlı mikro-organizmalarla deneyler yapar.
Deneyler, bu mikroorganizmaların nasıl çoğaldıkları, nelere göre büyüme-çoğalma oranlarının değiştiği, çoğalma sonrası kimyasal bileşimlerinde ne tür değişiklikler gerçekleştiği gibi konulara yöneliktir.
Deneylerde kullanılacak organizmaların kimyasal analizleri yapılarak, içlerindeki potasyum oranı saptanır, deney başlangıcında 1 miligramında 0.01 miligramdan daha az potasyum içerdikleri belirlenir.
Temel amaç, organizmaları kimyasal element-dönüşümleri yapıp-yapamadıkları olduğundan, ilk önce, hiç sodyum ve potasyum elementi bulunmayan beslenme-ortamlarında deneyler yapılır. Bu tür ortamlarda, organizmaların hiç büyüyemedikleri saptanır.
Deneylerde en verimli potasyum artışının maya-mantarlarında (Saccharomyces cerevisiae ve Torulopsis utilis) gerçekleştiği fark edilir. 
Sonra ortama sodyum eklenir, bu tür beslenme ortamlarında organizmalar çoğalırlar; potasyum oranında yaklaşık 20 kat bir artış olur.
Daha sonra ortama çok-çok az oranda potasyum eklenir; bu durumda organizma gelişmesi daha da hızlanır ve potasyum oranında yaklaşık 150 kat bir artış ortaya çıkar.
 Not: Hücreler işlevlerini, genleri sayesinde yaparlar. Genlerin on/off=açık/kapalı olması işlevin yapılmasında rol oynar. Çok az miktarda bir uyarı verilmesi, geni “açık” duruma getirir, ve o nedenle ortama çok az oranda potasyum eklenmesi, hücrelerde bir tetikleme yaparak, potasyum-sentez-genini aktive eder ve potasyum oluşturma potansiyelinin artırılmasını sağlar.

Hücrelerimiz içinde sürekli element değişim-dönüşümleri yapılmaktadır


Mikro-organizmaların sodyum ve oksijeni kaynaştırarak potasyum oluşturdukları şeklinde araştırmayı yapan Hisatoki Komaki’nin yukarıda özetlenen çalışması P,T. Pappas’ın  1998 yayınıyla  pekiştirilir.
 “Hücre içinde elektrikle oluşturulan çekirdek kaynaşması= Electrically induced nuclear fusion in the living cell” adlı yayınında Pappas, hücreler içindeki Na - K oranı değişimlerinin, şimdiye dek kabul edildiği gibi hücre dışından hücre içine “sodyum-potasyum pompalanmaları” şeklinde değil de,  Na23 + O16 + Electrical Energy + ATP Energy = K39, şeklinde bir hücre içi element dönüşümü ile gerçekleştiğini ıspatlar. 
 Yani hücre içinde sodyumla oksijenin kaynaştırılmasıyla potasyum elde edilebilmektedir.
 Hücrelerimizin iş yapabilmesi 3-fosfatlı ATP molekülünü, 2 fosfatlı ADP molekülüne dönüştürmesi sonucu açığa çıkan bir fosfat enerjisiyle olmaktadır.  Bu ise, her işlemde, hücre içindeki sodyum iyonlarının, hücre dışına pompalanması, hücre dışından ise potasyum iyonlarının hücre içine pompalanması ile mümkün olabilmektedir. 
Bu işlemler, hücre içinde ve hücre dışında, Na ve K iyonları yoğunluğunun aniden 10-15 kat kadar artırılması ve azaltılması gibi muazzam iyon-akışları gerektirir. Hücre içinde saniyede 100.000 kadar işlem gerçekleştiği düşünülürse, hücre-zarlarında ne kadar sıklıkla bir iyon-pompalama trafiği olması gerektiği anlaşılır. Böyle bir iyon-yoğunluklarına dayalı pompalama işlemlerinin olabilmesi hiç-ama hiç olası değildir.
Bilim-insanları, dogmatik bir görüş etkisi altında öylesine şartlandırılmışlardır ki, bedenlerimizdeki hücrelerin zarlarının “yol-geçen-hanıymış gibi” saniyede milyonlarca sodyum ve potasyum iyonunun bir anda içeri alınması ve dışarı atılması gibi insan aklının alamayacağı bir mantıksızlığı, çözüm yolu olarak kabul edebilmişlerdir!
Hücrelerin ve mikro-organizmaların, kimyasal elementleri birbirlerine dönüştürdükleri sonraki yıllarda yapılan deneylerle net bir şekilde ıspatlanmıştır. Şöyle ki: Vysotskii 1990’lardan itibaren biyolojik transmutasyonlar (element-dönüşümleri) üzerinde çalışmaktadır. Çalışmalarında Mossbauer Spektroskopisi gibi çok yeni analiz yöntemleri kullanan Vysotskii ve Kornilova, Bacillus subtilis, Escherichia coli, Deinococcus radiodurans, ve maya mantarı Saccharomyces cerevisiae ile ağır-su  (D2O) içinde deneyler yapmışlardır. Mikro-organizmaların yaşadıkları ortama MnSO4 eklediklerinde, spektrometrede 57 atom ağırlıklı Fe (demir) oluştuğunu gözlemişlerdir. Dolayısıyla (55 ağırlık Mn + 2 ağırlıklı Deuterium = 57 ağırlıklı Fe) reaksiyonunun gerçekleştiğini net olarak gözlemlemişlerdir. Bakterilerin bu element dönüştürme işlemlerinde “microbial catalyst transmutator = mikrobik katalizör dönüştürücü” adını verdikleri simbiyotik (ortaklık) ilişkilerinin önemli rol oynadıklarını ortaya koyarlar,  Vysotski ve Kornilova (2010).

Önemli bir uyarı:


Doğa dinamik sistemde işler. Dinamik sistemdeki bu işleyiş information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gelişir. Dinamik sistemlerin temel noktası doğada alt-sistemlerden başlanarak, yeni bilgi oluşturulması yöntemiyle, yeni üst-sistemlere doğru bir ilerleme, bir evrimleşme olmasıdır.


Doğa bu şekilde alt-sistem – üst-sistem yapısallaşmalarından oluşur ve böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıkar. Böyle sistemlerde geçerli olan kurallar, Feibleman: (1954) tarafından “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” başlığı altında yayınlanmıştır ve “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatlarını belirlerler. Bunlar arasında en önemlileri şunlardır:
I- Her düzey, altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
II- Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
III- Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
IV- Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Feibleman’ın “Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.” şeklindeki ifadesini dinamik-sistemler fiziği ilkeleri ile açıklaması şöyledir:

Her şey tabandaki kuantsal sistemle yapılıyor, çünkü enerji onlarda var. Enerjinin nerden nereye akacağı ise “bilgi” faktörü ile oluyor. Bilgiler enerji akışı yönünü belirleyen trafik işaretleri görevini üstlenirler. Doğada atomlardan moleküllere geçişle, bir sürü yeni madde ortaya çıkar, ve bu maddelerin her biri farklı anizotropi özelliğine sahiptir. Anizotropi, enerjinin nerede fazla, nerde daha az dağılacağını belirler. Örn. Hidrojen atomu yanıcı, Oksijen atomu yakıcı bir element iken H2O molekülü tamamen farklı özellikler gösterir. Yani H ve O atomları Su molekülü içinde öz özelliklerini bırakıp, başka özellikli olmuşlardır.
Su molekülleri diğer moleküllerle etkileşerek, protein, şeker gibi daha büyük molekül kompleksleri oluştururlar. Bu kompleks moleküller birleşerek hücre gibi daha kompleks varlıklar oluştururlar, vs. Bu şekilde gittikçe karmaşıklaşan yeni üst-sistemler ortaya çıkar.
Ama tüm bu yeni oluşan üst-sistemler, hep bir alt-düzeydekilere bağımlıdır, çünkü enerjilerini onlardan alırlar.

Şimdi tavuğun yumurta kabuğu için Ca ihtiyacını düşünelim. Dünyanın her yerinde kireç taşı yok, Ca’lu mineral de yok. Ama tavuk orada yaşamaya mecbur. O zaman tavuğun içindeki hücreler, Ca’u nasıl sağlayacakları arayışında olurlar. Moleküllerin birbirlerine dönüşümleri enerji gradyanları oluşturulmasıyla gerçekleşir. Çok küçük ortamlı enerji gradyanları tek hücreli organizmalarca (bakteriler, mantarlar) oluşturulurlar. Aynı yöntem elementlerin birbirlerine dönüşümlerinde de geçerlidir ve yine bakteri-mantar gibi tek hücreli organizmalarca gerçekleştirilirler. Canlılar diğer küçük mikro-organizmalarla işbirliği içindedirler. Karşılıklı etkileşimlerle çeşitli küçük ortamlar oluşturularak, moleküllerin, atomlarına ayrışmaları sağlanacak mikro-ortamlar oluşturulur; sonra atomların birbirlerine dönüştürülecekleri daha küçük mikro-ortamlar oluşturularak, varlığın gereksinimi olan element elde edilir (bak. Komaki H. 1993, Vysotski & Kornilova 2010)..

Atomların birbirlerine dönüşümleri, hücreler tarafından değil, atomların algılama ve o algıya göre davranmalarına dayanılarak atomlar (dolayısıyla içlerindeki atom-altı-öğelerce) yapılmaktadır, çünkü yapıcılık-kuvvet oluşturma ve aktarma erki hep alt-sistemlerdedir. Hücreler sadece enerji gradyanı değişimleri yaparak, enerjinin nereden nereye akması gerektiği bilgisini (kuvvet alanını) oluştururlar; atomların içlerindeki atom-altı-öğeler de o kuvvet alanına uyarak, bir atomdan diğerine akarak, atomların birbirlerine dönüşmelerini gerçekleştirirler.


DOM ve OO-12d

Çevremizde yaygın kimyasal element dönüşümleri                                                                          

İnsan sadece kendisinin bilgili-bilinçli ve özgür iradeli olduğu aymazlığı içindedir. Böyle düşününce de, çevresindeki diğer varlıkları birer cansız-robotsu öğeler olarak görmektedir. Halbuki çevremizdeki tüm varlıklar sürekli bir yaşam döngüsü sergilerler, ve onların değişim-dönüşümleri sayesinde bizler canlılığımızı sürdürebiliyoruz.
Kervran, kimyasal elementlerin yeryüzü koşullarında değişip dönüştüklerine dair daha birçok örnek sunar. Bunlar arsında şunlar dikkat çeker:
1: Taze meyveler ile kurutulmuş meyvelerde demir ve bakır elementlerinin miktarlarında anormal artışlar saptanmıştır. Bak şekil (A)

Artış her iki elementte de olduğuna göre, bunlar başka elementlerden dönüştürülmüş olmalıdır.
2: Kervran yulaf tohumlarını önceden analiz eder ve K, Ca, Mg oranlarını saptar. Sonra o tohumları saf-su içinde filizlendirip-büyütür ve büyümüş bitkideki element miktarlarını tekrar saptadığında, (K) miktarında -0.033 gram azalma, (Ca)-miktarında +0.032 gram artma, (Mg) miktarında -0.007 gram azalma olduğunu görür ve potasyumdaki azalma miktarının kalsiyumdaki artma miktarına çok yakın olduğu gerçeğine dayanarak, şeklinde bir transmutasyon (element dönüşümü) gerçekleşmiş olması gerektiğini ileri sürer. Bak şekil (B) 

►3: Element dönüşümleri sadece canlılar aleminde değil, taş-toprak-kaya gibi öğelerde de gerçekleşmektedir. Fransa’daki bir eski kilisenin duvarlarından alınan taze ve ayrışmış kısımların analiz sonuçları şekilde görülmektedir. Bak şekil (C).
 ►4: Eklem-bacaklılar grubuna ait çoğu canlılar (yengeçler, kerevitler, ostrakodlar, vs) büyüdükçe kavkılarını değiştirmek zorundadırlar. Roscoff deniz araştırmaları laboratuarında, kerevitler, Ca elementinden kimyasal olarak arındırılmış ortamda yetiştirildiklerinde, yine de kavuklarını kusursuz şekilde oluşturdukları saptanmıştır. Yaşadıkları su ortamında kavkılarının yapımında kullanılan Ca (kalsiyum) elementi bulunmadığına göre, hayvan gerekli Ca elementini, başka elementlerden üretmiş olmalıdır.

Jeolojik olaylarda kimyasal element-dönüşümleri:

Jeologlar asırlardır granitik kayaçların oluşumlarını, magma-diferansiyasyonu adını verdikleri bir olayla açıklamışlardır. Magma-diferansiyasyonu, yeryuvarı içinden (manto’dan) yükselen 1200º santigrat sıcaklıktaki magmanın soğumasında, önce yüksek derecelerde kristalleşen olivin-piroksen-Ca’lu-plajioklas gibi minerallerin kristalleşip, gabro gibi kayaçlar oluşturduktan sonra, geriye K’lu feldspat, kuvars, mika gibi (800 dereceden daha az sıcaklıklarda) mineraller oluşturacak granitik bir magma kalacağı görüşüne dayanır.
Bu görüş, söz konusu magma kütlesinin, magma-odası şeklinde bir ortamda soğuması durumunda gerçekleşebilir. Bir odada, soğuma sonucu önce gabro-gibi bir kayacı oluşturan mineraller, odanın sıcaklığı düştükçe de granit-gibi bir kayacı oluşturacak mineraller kristalleşecekse, o odanın çevresinde gabro, ortasında ise granit olmalıdır. Yani, granitlerin çevresinde mutlaka gabro-bileşimli kayaçlar bulunmalıdır.  
Granit bir magma odasındaki 1200 derecelerdeki bir sıvı bir sistemin soğuması sonucu oluşuyorsa, granitlerin çevresinde (kenarlarında) bazaltik bileşimli bir kayaç (gabro) bulunması gerekir. Halbuki granitlerin çevresinde gabro değil, şist-gnays gibi metamorfik kayaçlar bulunur.
Granitik kayaçların çevrelerinde gabro değil, metamorfik kayaçlar bulunması, Kervran’ı, element dönüşümlerinin jeolojik olaylarda da gerçekleştiği görüşüne götürür: Granitik kayaçların, magmadan oluşmadığını, metamorfizma sonucu oluştuğunu, ve bileşimindeki potasyum (K) gibi element artışının, diğer kimyasal elementlerin dönüşümleri (transmutasyon) sonucu gerçekleşmiş olması gerektiğini vurgular.  Ca40 – H= K39     Veyahut: Na23 + O16 = K39
(Bir not: Ben de maalesef böyle bir şartlanmışlık içinde davranarak yıllarca öğrencilerime böyle bir yanlış granit oluşumu teorisi öğrettim. Bunu fark eder-etmez bir mesaj ile herkesten özür diledim, ve şu an tekrar bu özürü yineliyorum.)

xxxx

Ara-Bilanço:

Dünyamızın geçmişinin kaydedildiği jeolojik katmanların okunmasıyla ortaya konulan zaman olgusu ve kuantum denilen en alt-sistem öğelerinin özellikleri şu sonuçları göstermişti:
1)-Doğa alt-sistemden üst-sistem yapılarına doğru gelişmektedir,
2)-Oluşumları tetikleyici faktör (yani kuvvet oluşturuculuk) alt-sistemlere aittir,
3)-Oluşumlar “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemlere göre gerçekleşir,
 ve Dinamik sistemlerde ise,
4)-Bilgiler (kurallar) karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur ve bu sayede doğal zorluklar aşılır.
5)- Evrenin, Güneş-sisteminin ve Hayatın gezegenimizdeki gelişimi, evrensel ölçekte bir bilgi artışına dayalı evrimleşme olduğunu, ancak bu evrimleşmenin nereye doğru gittiğinin bilinmediğini göstermektedir.
6)- Bilgisiz bir şey yapılamadığı, bilginin ise varlığın çevresindeki dönüşümleri algılayarak daha ergonomik yapılar oluşturma çabaları sonucu gerçekleştiği görülmektedir.
7) Varlıklar davranışlarını sürekli değiştirilip-yenilenen ether okyanusu içindeki sinyallerden yararlanarak belirlerler.
8)- 1960lı yıllarda “Life is nothing but chemistry” diyen fizikçi Kervan’ın öngörüsü sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla doğrulanmıştır. Varlıkların içsel bileşenlerinin kimyasal değişimleri sonucu yaşam formları değişmekte ve geliştirilen bilgilerle daha ergonomik yeni sistem oluşumları şeklinde sürekli evrimleşmektedir.
9)- Zamanın ilerlemesi bilgi düzeyine koşut gelişir. Zaman ilerledikçe varlık çeşitliliği artar. Bilgiler atom gibi temel öğelerde depolanıp işlendiğinden, atomların da yaşayan öğeler olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bedenler içinde atomlar birbirlerine dönüşebilmekte, hücreler içinde bir yaşam sergilenmektedirler.


Bilgisiz bir şey yapılamıyor ve canlılar bunun tam bilincindedirler

DOM ve OO-13

DOM ve OO-13a


Varlıklar Bilgi-oluşturmanın öneminin farkındadırlar

    Bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaya yönelik eylemlere en güzel örnek aşk ve seks dürtüsüdür.

Bilgi oluşturmak ve bu bilgileri koruyup aktarmak o kadar önemlidir ve hücreler de bunun öylesine farkındadırlar ki: Atalarından devraldıkları kalıtsal bilgileri gelecek kuşaklara aktarmak için, aşk ve seks dürtüsüne çok ağırlık verilmiş ve muazzam bir zevk-duygusu ile donatılmıştır. Her varlığın içinde çoğalma ve mevcut bilgi kapasitesini gelecek nesle aktarma dürtüsü bulunur. Bu dürtü bizleri sürekli olarak karşı bir cins arayarak, genetik bilginin aktarılmasına yönelik bir eylem içine girmeye zorlar. Bunun için erkek ve dişiler arasında hep bir çekim kuvveti vardır. Çiçekler bunun için güzel renkler ve kokular oluşturarak, böcekleri vs.yi çekerler ve bilgi aktarımının devamını sağlayacak bir eylem gerçekleştirirler. Hayvanlar ve bitkiler karşılıklı olarak birbirlerine cazip gelecek özellikler oluşturarak, içerdikleri bilgi kapasitelerinin aktarılmasına yarayacak işlevlere girişirler.
Tüm varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal öğeler (enerji paketçikleri) sürekli salınım içindedirler. Ve her şey bu temel bileşenlere bağlı olarak oluşturulup-geliştirildiğinden, bu kuantsal öğelerin birleşmeleriyle gelişen tüm üst-sistemler (atomlar, moleküller, hücreler, hayvanlar, bitkiler, vs) bağlı oldukları alt-sistem öğelerindeki dalgalanma hareketlerinin hangi aralıklarla ve hangi faktörlere bağlı olarak değiştiği bilgilerini toplamak ve bu bilgilere göre davranmak zorundadırlar.  Dolayısıyla, hayat, bağımlı olunan enerji kaynağındaki dalgalanmaların nelere göre değiştiği bilgilerini toplama ve bu bilgileri gelecek nesile aktarma eylemidir. Bu nedenle, aşk ve seks dediğimiz karşılıklı kalıtsal bilgi alış-verişi sistemleri oluşturulmuştur. Aşk ve seks, karşı cinslere (farklı bakış-açılarına) ait bilgiler içeren hücrelerin buluşma ve kaynaşma eylemleridir.
Canlıların genetik bilgi depolarında, bedenlerin nasıl oluşturulacağı, bu bilgilerin nasıl aktarılacağı vs. konularında kesin yönlendirmeler vardır ve canlılar bu bilgilere göre oluşturulurlar. Bir somon balığı, genlerinde kayıtlı bu bilgileri gelecek nesle aktarmak için, bulunduğu açık denizlerden doğduğu ırmağın kaynağına dönerek orada karşı cinsle buluşup döllenme işlevini yerine getirebilmek için, tüm hayatını tehlikeye atacak bir dönüş yolculuğuna çıkar. Çağlayanları zıplayarak aşmaya çalışır; bir sürü yırtıcı hayvana yem olmamak için çabalar ve hedeflerine ulaşanlar yumurtalarını ve spermlerini 20-30 saniye içinde üst-üste bıraktıktan sonra da, çoğunlukla yorgunluktan bitap düşüp ölürler.

Somon balıkları hayatlarını tehlikeye atarak yumurtlayacakları ırmak yataklarına dönerler ve dölleme işleminden sonra ölürler. Neden?
Balıkları bu ölüm yolculuğuna yönelten dürtü, hücrelerin bedene empoze ettikleri “genetik bilgilerin aktarılması zorunluluğu”dur. Hücreler öylesine bilinçlidirler ki, milyarlarca yıllık deneyimlerin sonucu olan genetik bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak için, aşk ve seks dürtüsünü en dayanılmaz zevk duyguları ile bağlantı içine sokmuşlardır.
Bilgiler aktarılmak, çoğalmak isterler ve bu nedenle, oluşturdukları tüm bedenlere bilgi edinme ve aktarmayı teşvik edici yönlendirmeler yerleştirirler. Bitkilerin güzel renkli çiçekler oluşturmaları, çiçeklerin çeşitli çekici kokular yaymaları, hayvanların çeşitli göz-alıcı renkli tüylerle kendilerini süslemeleri, insanların güzel giyinmeye çalışmaları ve güzel kokular sürünmeleri, vs.nin hepsi, hücrelerimizdeki kalıtsal bilgilerin gelecek nesile aktarılma baskılarının sonuçlarıdır.
Doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur. Diğer taraftan da tüm varlıklar karşılıklı olarak birbirlerine bağımlıdırlar. Bu nedenle her varlık zorunlu olarak doğadaki değişim-dönüşüm sistemlerinin nasıl olduğu ve nasıl birbirine dönüştüğü vs. bilgilerini toplamak ve gelecek nesile aktarmak zorundadır. Hayatın tanımı ve anlamı bu nedenle şöyle olmak zorundadır:
Hayat doğadaki değişim-dönüşümler hakkında bilgi edinme ve bu bilgileri gelecek nesle aktarma eylemidir.
Doğadaki tüm olayların doğadaki en küçük varlıklarca olasılık hesaplarına göre bilgi oluşturularak ve bu bilgilere göre de örgütlenerek oluşturulduğu fikri bizlere biraz tuhaf ve gerçek dışı imiş gibi geliyor. Ama ne var ki, gerçek durum böyledir. Madde dediğimiz varlıklar, doğadaki temel öğelerin (ki bunlara kuant denir) oluşturdukları kümeleşmeler- gruplaşmalardır. Ve doğanın temel öğeleri madde-parçacık yapısında değillerdir, onlar kuantsal davranışlıdırlar, yani sürekli hareketlidirler çünkü çevrelerini her an algılamak ve değişimlere uygun davranmak zorundadırlar, dolayısıyla canlıdırlar.

Doğada her şey bilgi ile yapıldığından, hücreler BİLGİ oluşturmayı en ön plana alan İNSAN türünü oluşturmuştur.

DOM ve OO-13b

İnsanlar neden diğer canlılardan farklıdır?

Şekil: İnsan beyni, "bilgi" faktörünü en ön sıraya alan bir hücresel tasarımdır.

Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür. Bu anormal gelişmiş “yorumlama” yeteneği sayesinde insanlar, çok az sayıda veriden (gözlemden) muazzam senaryolar üretebilen bir yapıya kavuşturulmuştur.

 

"Yaklaşık 2.5 milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan genomu, bilgi oluşturmanın önemini en iyi bilen ve bu nedenle de, bilgi oluşturmaya en fazla önem veren bir canlıyı temsil etmektedir. Çünkü tüm hücreler, moleküller ve atomlar birer bilgi kümeleşmeleridirler ve doğada her şeyin bilgi oluşturularak bu bilgilere uygun şekilde davranılmak suretiyle gerçekleştiğinin farkında olan en temel öğelerdir. Bu nedenle bir foton veya elektron, önüne seçenekler konduğunda, tüm seçenekleri kendi değerlendirme sistemine göre (frekansı, amplitüdü, vs.) değerlendirir ve bir olasılık hesabı yaparak, en olası duruma göre davranır. Bedendeki bir hücre yine binlerce faktörü dikkate alıp, olasılık hesapları yapar ve en olası faktöre göre davranır.
İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu, kesin bir gerçekliktir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da yine kesin bir olgudur. İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği, günümüz gen teknolojisi ile ortaya konulabilmelidir.
Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ., 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.
Araştırma sonunda, 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı, 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) (insanlara özgü hızlı gelişim bölgesi) koymuşlardır. Bu bölgenin özellikle beyindeki hücrelerin büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur. Reelin ise, öğrenme ve hafıza oluşturmada etkili olan bir proteindir.
Bu durum insanın hem en güçlü hem de en zayıf noktasını oluşturur, çünkü bu özellik nedeniyle, insan/insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik bilgiler kullanılmamalıdır.
Yani insanı oluşturan hücreler çok bilinçli olarak, “bilgi oluşturucu-yaratıcı” özellikli bir beden tasarımına yatırım yapmış bir hücreler topluluğudur.
Bir katılımcı, “insan yaratıcı ise neden bir hücre oluşturamıyor?” şeklinde insanın yaratıcılığına itiraz etmişti. Yanıtım şu idi:
Doğada yaratıcılık alt-sistemlere aittir, onlar doğadaki değişim-dönüşümlere uyabilmek için çeşitli üst-sistemler oluştururlar. Hücreler alt-sistemdir, insanlar (bedenler) üst-sistemdir. İnsan hücre oluşturamaz, hücreler insan oluşturur. İnsanın yaratıcılığı ise, insanı rahatlatıcı şeyler yaratmaktır. Bilgisayarlar, uçaklar, uydularla haberleşmeler, cep telefonları vs. gibi insan ürünü olan şeyleri düşünün. Bunlar doğada daha önceleri var mıydı? İnsanlığın oluşturduğu (yarattığı) ürünlere bakılırsa, hepsi toplumsal yaşamın gereksinimleri olan şeylerdir. Bu ürünler, hücrelerin beden oluşturmak için oluşturdukları kalp, böbrek, beyin, el, ayak, vs. gibi organlara denk gelirler. O organlarla da farklı bedenler oluşturulmuştur. Yani insanlık eninde-sonunda doğal-sisteme uygun bir gerçek ekolojik toplum oluşturacaktır. Bu girişimi engelleyenler, Tepe’den yönetimli düşünüp-davrananlardır, para-babaları, siyasetçiler vs.dir.
Canlılar çevresinde kendisini etkileyecek faktörleri algılayacak organlar-organeller, proteinler, vs oluşturulur. Bu sayede doğadaki farklı koşullara uyum sağlayarak yaşamını sürdürür. Biz insanlar onlar kadar bu konuda başarılı değiliz.
Bir örnek verelim:
Jeoloji öğrencileriyle saha çalışmaları yaptığımız bir yaz gününde, hava güllük-güneşlik iken, birdenbire ani bir fırtına kopar ve ceviz büyüklüğünde dolu taneleri başımıza yağmaya başlar. Kafamızda şişliklerle, bir süre sonra öğrenci yurduna döneriz ama ıslanmayan, zarar görmeyen kimse yoktur.
Aklıma şu soru gelir: Arılar bu güzel günde mutlaka kırlarda çiçeklerden nektar topluyor olmalılar. Böyle yok edici bir felakette hepsinin ölmesi gerekir. Acaba onlara ne oldu?
Ertesi gün, saha çalışması yaptığımız yere yakın bir yerde arı-kovanları bulunan birine gidip, bu soruyu sordum. Verdiği cevap ilginçti: Dolu yağmurunun başlamasından kısa bir süre önce, sürüler halinde tüm arılar kovanlarına dönmüşlerdi!
Sadece fırtına değil, deprem, volkan patlaması gibi felaketlerden etkilenecek hayvanlar da, bu felaketleri önceden algılayıp, önlem almaktalar.
Peki insanı oluşturan hücreler neden bu konuyu dikkate almayıp, bizleri bu tür yeteneklerden mahrum bıraktılar?
Çünkü insanı oluşturan hücreler çok daha geniş bir bakış açısıyla   hayatı ve doğayı algılamaya ve ona uygun çözümler üretecek çok geniş spektrumlu bir beden ortaya koymaya kalktılar. 
İnsan hariç hiçbir canlı, dünyamız nasıl oluştu, evren nasıl oluştu gibi sorularla uğraşmaz, ama biz uğraşırız. Bu nedenle, bir insan nasıl doğuyor, il insan nasıl oluştu? Dünyamız nasıl oluştu? gibi binlerce soruyu kendine sormaya başlar.
İnsanlığı kültür gelişimi grafiğinden anlaşıldığı kadarıyla, bu soruları sormak yaklaşık 300 bin yıl  başlamış, çünkü o zamandan beri ölülerini gömmeye;  45 bin yıl önce duvarlara, taşlara resimler yapmaya; 27-28 bin yıl önceleri, insan nasıl oluşmakta sorusunu sorup,  doğurganlığı temsil eden hamile kadın heykelcikleri yapmaya; 15-20 bin yıl önceleri ölümden sonra tekrar dirilmeyi tasarlamışlar ki, ölenleri en değerli eşyalarıyla birlikte gömmeye; 12 bin yıl önceleri ay-güneş ve yıldızların hayatı nasıl etkilediğini sorgulamışlar ki, gök-yüzündeki bu öğeleri gösteren şekiller çizmeye başlamışlardır.
Zaman olgusunun önceki bölümlerde açıklanan gelişim aşamaları, doğal sistemin sürekli bir gelişme içinde olduğunu ve bu gelişmelerin de bilgi oluşturularak yapıldığını göstermektedir. Doğadaki değişim-dönüşümler olarak karşımıza çıkan zaman olgusu, atom-altı-öğelerin çevrelerini algılayarak, oluşan yeniliklere göre, yeni üst-sistemler oluşturduklarını göstermektedir.

Bilgi oluşturmayı en ön plana alan insanın BİLGİ oluşturma evreleri


Ara-Bilanço:

Dünyamızın geçmişinin kaydedildiği jeolojik katmanların okunmasıyla ortaya konulan zaman olgusu ve kuantum denilen en alt-sistem öğelerinin özellikleri şu sonuçları göstermişti:
1)-Doğa alt-sistemden üst-sistem yapılarına doğru gelişmektedir,
2)-Oluşumları tetikleyici faktör (yani kuvvet oluşturuculuk) alt-sistemlere aittir,
3)-Oluşumlar “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemlere göre gerçekleşir,
 ve Dinamik sistemlerde ise,
4)-Bilgiler (kurallar) karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur ve bu sayede doğal zorluklar aşılır.
5)- Evrenin, Güneş-sisteminin ve Hayatın gezegenimizdeki gelişimi, evrensel ölçekte bir bilgi artışına dayalı evrimleşme olduğunu, ancak bu evrimleşmenin nereye doğru gittiğinin bilinmediğini göstermektedir.
6)- Bilgisiz bir şey yapılamadığı, bilginin ise varlığın çevresindeki dönüşümleri algılayarak daha ergonomik yapılar oluşturma çabaları sonucu gerçekleştiği görülmektedir.
7) Varlıklar davranışlarını sürekli değiştirilip-yenilenen ether okyanusu içindeki sinyallerden yararlanarak belirlerler.
8)- 1960lı yıllarda “Life is nothing but chemistry” diyen fizikçi Kervan’ın öngörüsü sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla doğrulanmıştır. Varlıkların içsel bileşenlerinin kimyasal değişimleri sonucu yaşam formları değişmekte ve geliştirilen bilgilerle daha ergonomik yeni sistem oluşumları şeklinde sürekli evrimleşmektedir.
9)- Zamanın ilerlemesi bilgi düzeyine koşut gelişir. Zaman ilerledikçe varlık çeşitliliği artar. Bilgiler atom gibi temel öğelerde depolanıp işlendiğinden, atomların da yaşayan öğeler olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bedenler içinde atomlar birbirlerine dönüşebilmekte, hücreler içinde bir yaşam sergilenmektedirler.
10) Doğada her şey bilgi ile oluşturulur, ama doğal sistem de sürekli değiştirilip-dönüştürülür. Böyle olunca, bir hücre grubu da, doğadaki tüm bu değişim-dönüşümler nasıl oluyor, nereye doğru gidiliyor gibi sorular sorup araştıran insanı oluşturur.

 

Şimdi böyle bir bilgi oluşturma yeteneğiyle donatılmış insan türünün zaman içinde ne tür bilgiler oluşturduğunu görelim.

DOM ve OO-14a

2.5 milyon yıl önce çakmak taşı gibi sert taşlardan küçük yongalar kopararak onları kesici alet olarak kullanmakla Güney-Doğu-Afrika’da başlayan bir yaşam öyküsü

Afrika’da başlayan insan yaşamı 1.9 milyon yıl önceleri Asya ve Avrupa’ya da yayılır.
Yaklaşık 500.000 yıl önceleri çakmak taşlarının çarpmaları sırasında çıkan kıvılcımlardan ateşi keşfetmiş ve ondan sonra da bu yöntemle ateş yakmayı ve onu kontrol etmekle en önemli ikinci yaratıcılığını ortaya koymuştur. Ateşi kontrol etmek, genellikle buzul devirlerinde geçen bir hayat için çok önemlidir. Çünkü dünyamız bu 500 000 yıllık sürecin 400 000 yılını buzul devri koşullarında geçirmiştir. Bunu dünyamızdaki son 450 bin yıldaki şekilde gösterilen buzul ve buzul-arası dönem süreçleri grafiğinden görebilirsiniz. Ve bizler şu an bir buzul arası dönemde bulunuyoruz.  Buzul dönemleri çok uzun (yaklaşık yüzbin) yıl sürerken, buzul arası dönemler çok kısa (yaklaşık onbin yıl) sürer. 

 

Buzul dönemlerinde dünyamızda neler değişmiştir?

115 bin ile 15 bin yıl önceleri arası Dünya-Coğrafyası yandaki haritadaki gibidir.
Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m-lik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Nereler buzullar altında, Nerelerden deniz çekilmiş? Örn. Basra Körfezi nerde?

Şekil: Son buzul devri coğrafik görüntüsü ve o dönemde Basra Körfezinin durumu.  Son buzul devri süresince Basra Körfezinde sular çekilmiş ve büyük bir ova haline dönüşmüştür. Hürmüz boğazına yakın yerinde ise küçük şekilde görülen büyüklükte bir göl kalmıştır.   
Kanada, ABDlerinin kuzey eyaletleri, İngiltere, İsveç, Norveç, Finlandiya, Estonya, Litvanya gibi ülkeler yoktur, çünkü üzerlerinde 2.5 km kalınlığında bir buzul örtüsü vardır. Bu kadar büyük bir buzul örtüsünün oluşması için deniz düzeyinin 130 m. kadar düşmesi gerekmiştir ve bu nedenle haritada kahverenkli olarak gösterilen bölgelerden deniz çekilmiş ve o alanlar kara haline geçmişlerdir.
Şimdi böylesine bir coğrafyada yaşayan insanlığı görelim.
Yaklaşık 2 milyon yıl önceleri Asya’ya ulaşmış olan ilk insan, bir-iki asır sonra da Avrupa’ya ulaşmıştır. Yani yaklaşık 2 milyon yıldan beri Afrika- Asya ve Avrupa’da insan yaşamaktadır. Dünyaya yayılan bu ilk insan türü Homo erectus olarak adlandırılır.
Yaşam ortamları değişimi nedeniyle türlerde değişiklikler olur ve yaklaşık 200 bin yıl önceleri Afrika’da Homo sapiens adı verilen yen bir tür ortaya çıkar ve 100 bin yıl önceleri bu tür de yine Asya ve Avrupa’ya yayılır. Bu arada Asya ve Avrupa’daki erectus türlerinde de değişiklikler olmuş ve Avrupa’da Homo neanderthalensis, Asya’da Homo denisovan gibi yeni formlar ortaya çıkmıştır. Afrika’dan yeni gelen Homo sapiens ile diğer iki tür arasında birleşmeler olmuş ve genetik bilgiler karışmaya başlamıştır. Afrika’da 60-70 bin yıl önceleri Homo sapiens’in daha yeni bir variyetesi -Homo sapiens sapiens- ortaya çıkar ve o da Asya ve Avrupa’ya yayılır, dolayısıyla Avrupa ve Asya’daki yerel türlerle tekrar birleşmeler olur ve genetik bilgiler tekrar karıştırılır. Yani biz modern insanların genlerinde yaklaşık 60-70 bin yıl önceleri Afrika’da oluşan Homo sapiens türünün genleri baskın olsa da, hem Neanderthal insanı hem de Denisovan insanından genler bizlere onlardan miras kalmıştır.


DOM ve OO-14b 

TOBA Felaketi ve insan nüfusunun muazzam azalması 

Yaklaşık 74 - 75 bin yıl önceleri Endonezya’nı Sumatra adasında bulunan Toba gölünün bulunduğu yerde muazzam bir volkan patlaması oluşur. Bu Toba-Volkanı patlaması dünyada saptanan en büyük volkan patlamasıdır; atmosfere saçtığı küller ve zehirli gazlar nedeniyle doğal hayat zinciri büyük zarar görür. O zamanlar Asya ve Avrupa’da egemen olan buzul devri nedeniyle iklim zaten çok soğuktur. Bir de bu volkan patlaması eklenince, birkaç yıl süren “güneşsiz” yıllar bitki ve hayvan gelişimini bu bölgelerde nerdeyse sıfırlar. Mağaralarda yaşayabilen Asya ve Avrupa insanları bu felaketten çok etkilenirlerken, Afrika’da yaşayanlar bu felaketten daha az etkilenirler, çünkü güney yarıkürede buzul devri etkisi pek yoktur. Bu nedenle dünya genelinde insan nüfusunun 10-15 bine düştüğü ve muazzam bir yok oluş gerçekleştiği hesaplanır. Yani insanlık 74 bin yıl önceleri muazzam bir dar-boğaza girmiş, çok sıkışık, zor bir duruma düşmüştür.
Dinamik sistemler fiziği zor durumlardan kurtulmanın yeni bilgiler oluşturularak aşılabildiğini göstermektedir (Bak DOM ve OO-5). İnsanlık da, 74 bin yıl önceleri nüfusun azalmasına yol açan böyle bir zor-durum karşısında zihinsel yeteneklerini artırarak yeni bir dönem başlatmış olmalıdır. Bu yeni dönemi şu olgulardan anlayabiliyoruz:
Genetik araştırmaları Doğu-Afrika’da yaklaşık 70 bin yıl önceleri modern insan genomuna yakın bir genetik oluşum gerçekleştiğini ve oradan yayılarak tekrar Asya ve Avrupa’ya dağıldığını göstermektedir. Bu yeni neslin bireylerinin zihinsel yetenekleri öylesine gelişmiştir ki, denizde yolculuklar yapacak sal veya tekne gibi araçlar yaparak (ve belki de yelken gibi rüzgar enerjisinden yararlanarak) uzak deniz yolculukları yapacak bir düzeye ulaşılmıştır. Avusturalya gibi okyanus içindeki bölgelere 55-60 bin yıl önceleri ulaşılmış olması bunun delilidir.
İnsan zekasının 60-70 bin yıl önceleri büyük bir sıçrama-patlama yapmasının bir başka delilini, okyanus içinde, hiç göremedikleri kara parçalarını, adaları veya Avustralya gibi bir kıtayı nasıl tasarlamış olmalarından anlarız. İnsanlar göçmen kuşların uçuş güzergahlarını izleyerek, onların uçtukları yönde bir kara parçası bulunması gerektiğini hesaplayabilmiş olmalılar. Yoksa uçsuz bucaksız okyanusta, çoluk-çocuklarıyla, böyle bir maceraya atılmış olabilirler mi?  

 
~ Yani yaklaşık 70 bin yıl önceleri insanın zihinsel gelişiminde, ateş kontrolünden sonraki ikinci büyük gelişim adımı atılmış ve sal-kayık gibi deniz taşıtları yapılabilinmiş;
~45-50.000 bin yıl önceleri mağara duvarlarına resim yapılmaya başlanmış;
~30.000 yıl ile 20 binli yıllar arasında zıpkın, ok gibi aletler yaparak avlanma tekniğini ilerletmişler, kemikten iğne vs. yaparak çadırlarda yaşamaya başlamışlar bu sayede mağaralar haricinde yaşanacak yeni yaşam ortamları oluşturmuşlardır.
Tüm bu oluşumlar tüm Avrupa ve Asya’nın buzul örtüsü dışında kalan ama yine de çok soğuk olan bölgelerinde gerçekleşirken, yaklaşık 15-20 bin yıl önceleri insan Amerika’ya ulaşmış ve böylelikle tüm kıtalarda yaşayan tek memeli canlı türü olmayı başarmıştır. (Amerika’ya geçişin Bering Boğazı üzerinden olduğu düşünülmektedir; çünkü yukarıda verilen buzul devri coğrafya haritasında görüldüğü üzere, Bering boğazı buzul devri süresince kara halindedir, çünkü 90 metreden daha sığ bir deniz suyu altındadır. Ama Amerika’ya geçen insanlar, deniz yolu taşımacılığı ile de, Pasifik Okyanusu kıyısı boyunca ilerleyerek de ulaşmış olabilirler.)
Bir önemli not daha: insanlık tarihinde ticaret en önemli bilgi aktarıcı faktör olmuştur. Çakmak taşı hem kesici-parçalayıcı alet olarak, hem de kıvılcım çıkartarak ateş yakma aleti olarak en fazla ihtiyaç duyulan madde olmuştur. Ama çok az yerde bulunabilmektedir. Bu nedenle çakmaktaşı ticareti dünyadaki ilk ve tek ticaret malıdır. Çakmak taşı yanında zift de önemli bir ticaret unsuru olmuştur, çünkü deniz veya ırmak taşımacılığında sal veya kayık gibi gereçlerin su geçirmez şekilde yapılması zift sayesinde olmaktadır. Zift ise buzul devrinde kara haline geçen bölgelerin en önemlisi olarak karşımıza çıkacak olan Basra-Hürmüz arası düzlükte – Atlantis-Ovası- bulunmaktadır. Ticaret yapan insanlar yüzlerce km-lik uzaklardaki farklı toplumlar arası ilişkilerle, bir toplumda gördükleri bir yeniliği, diğer toplumlara aktararak, bilgilerin yayılmasında çok önemli bir rol oynamışlardır.
15 bin yıl öncelerine kadar dünyamızda insanlığın gelişimi yukarıda anlatılan çerçevede gelişmiştir. Ancak 15 bin yıl önceleri dünyamızda çok önemli bir olay daha gerçekleşmiş ve buzul devri sona ermiştir. Avrupa- Asya- Afrika da yaşayan insanların kaderi çok farklı şekillenmeye başlanmıştır.
Buzul devrinin sona ermesiyle Kuzey yarı küre üzerindeki 2.5 km kalınlığındaki buzul örtüsü ergimeye ve ergiyen sular okyanuslardaki su düzeyini tekrar yükseltmeye başlar. Buzulların ergimesi yaklaşık 7-8 bin yıl sürer.
Bu durum Eski Dünya (Asya – Avrupa -Afrika) ile Yeni Dünya (Amerika ve Avusturalya) arasında bir kültürel uçurum oluşumuna yol açar. Şöyle ki:
Amerika ve Avusturalya deniz sularının tekrar yükselmesi nedeniyle Eski-Dünyadan koparlar ve oradaki insanlık yaklaşık 1492 yılına (Amerika’nın keşfine) kadar izole edilmiş olarak kalır. Avusturalya daha da sonra keşfedilir. Haberleşme ve bilgi aktarımı engellendiğinden Eski-Dünyada gerçekleşen yenilikler oralara ulaşmaz ve teknolojik olarak geri kalmış topluluklar olurlar. Öylesine geri kalmışlardır ki, Eski-Dünyada 5 bin yıl önce yapılan büyük eserler (zigurrat, piramit vs.) Amerika’da 7inci asırlarda ancak yapılmaya başlanmıştır. Avusturalyalılar ise hiç böyle bir düzeye ulaşamamışlardır.


DOM ve OO-14c


Şimdi buzul devri süresince Eski Dünyada kimlerin nerede yaşadıklarına bakalım.

Eski-Dünya insanlığı neden farklı gelişti?

(Not: Afrika bu değerlendirmede dikkate alınmamıştır, çünkü buzul devri orada pek etkili olmamıştır.) 

Yüz bin yıl süren buzul devri süresince Avrupa ve Asya’da insan yaşamına uygun bölge çok sınırlıdır. Bunun en önemli nedeni iklim soğukluğudur. Üç-dört yüz metreden daha yüksek konumlu bölgeler yılın çok büyük bir bölümünde kar altındadır. Avcılık ve toplayıcılıkla geçinmek zorunda olan insanlar için yeterli besin kaynağı yoktur.
 İnsanlık henüz çanak-çömlek yapmasını bilmediğinden, sadece su kaynakları çevresinde bulunan mağaralarda veya ılıman iklimli ortamlarda yaşayabiliyordu. Bu iki koşulu yerine getiren bölgeler ise yüksekliği üç-dört yüz metreden az, ekvatora yakın ve bir ırmak vadisi kenarlarıdır. Bunların nerelere denk geldiği yandaki haritada kırmızı hatlar içinde gösterilmiştir. Diğer bölgeler ise 4-5 yüz metreden yüksek platolar olduklarından, çok soğukturlar ve yaşam sadece mağaralarda mümkündür. Bu nedenle o soğuk bölgelerde sadece soğuk ortamlarda yaşamış olan Neandertal insanları kalıntıları bulunmuştur. Üstelik bu ortamlarda insan yoğunluğu çok çok azdır. Halbuki kırmızı hatlarla gösterilen bilgelerde insan yoğunluğu çok fazladır. Çünkü hem ekvatora yakındırlar hem deniz seviyesine çok yakındırlar, hem de su kaynakları vardır.
Bu iki bölge şunlardır:
Birincisi, en batıdaki Basra-Hürmüz ovasıdır. Bu ova DOM ve OO-5 bölümünde Atlantis-ovası olarak adlandırılmıştı. Bu nedenle o dosya tekrar okuyup, hatırlamak gereklidir.
İkincisi ise Güney-Doğu-Asya bölgesidir.
Bu iki bölgede de çok yoğun insan yaşamıştır. Halbuki bu bölgeler dışında kalan tüm diğer alanlarda insan nüfusu yok denecek kadar azdır. Bu nedenle günümüz dünyasındaki devletlerin vatandaşlarının çoğunluğu, bu bölgelerde yaşayan insanların, buzul devrinin sona ermesi sonucu, insan nüfusunun son derece az olduğu o bölgelere göçmeleri sayesinde ortaya çıkmıştır.
Arkeolojik bulgular insanların ne zaman ve nerede ilk toplumsal yaşam sistemine geçtiğini göstermektedir. Dolayısıyla insanlığın yoğun olarak yaşadığı bu iki bölgeden hangisinde toplumsal yaşam sisteminin tohumunun atıldığı saptanabilinir.
Braidwood 1995 den alınan şu şekil, bu konuyu aydınlatmaktadır.

 Arkeolojik veriler, toplumsal hayata geçişin yaklaşık 10-12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ip-ucunu vermektedir: Güneybatı Asya! 
Ancak Braidwood’un bu grafiğinde eksik olan bir nokta vardır: O nokta, 10-12 bin yıl öncelerinde Güneybatı Asya’nın coğrafik görüntüsünün nasıl olduğunun bilinmemesi, dolayısıyla toplumsallaşma başlangıç merkezinin günümüzde deniz sularıyla kaplı olması ve arkeolojik kazı olanağı olmamasıdır.
Arkeolojik veriler toplumsallaşma başlangıcının Güney-Batı Asya olduğunu gösterdiğine ve de Güney-Batı- Asya’da toplumsal davranışa girebilecek yoğun bir insan topluluğu bulunması gerekliliği jeolojik verilere göre kesin olduğuna göre, bu bölgedeki durumu incelemeye alalım.

Basra-Hürmüz Ovası ne kadar büyüktü?

Basra körfezi 115 ile-15 bin yıl önceleri arasında kara halindedir ve üzerinde sadece 20 m derinliğinde bir göl kalmıştır. 115 ile 15 bin yılları arası bir buzul çağına denk gelir. İklim çok soğuktur. İklim çok soğuk olduğundan insanların yoğun olarak yaşadıkları yerler düşük konumlu ve ekvatora yakın ırmak vadileri olmak zorundadır.  Bu tanıma en uygun ortam ise Basra – Hürmüz arasında ortaya çıkan büyük ve verimli ırmak vadisidir. Adeta bir “cennet” 

Neden cennet?


Yaklaşık 200 km genişliğinde ve 800 km uzunluğunda bir alan söz konusudur. Bu alanın Hürmüz boğazına yakın bölgesinde ise, yaklaşık 70-80 km genişliğinde ve yaklaşık 200 km uzunluğunda sığ (≈20 metre) bir göl vardır.

DOM ve OO-14d 

Yaban insanından uygar insana geçiş zamanı ve nedeni

Bu devasa ovanın içinden Dicle ve Fırat ırmakları akmaktadır. Ova çok verimli, iklim de ılıman olduğundan üzerinde zengin bir bitki ve hayvan topluluğu vardır. Bu durumda avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan insanlar ovanın her tarafında yaşayabilirler, ancak her tarafta su bulunmamaktadır. Ovanın her tarafında bol bitki ve hayvan topluluğu var, ama oralarda içecek su yok. İnsan nüfusu ise sürekli artıyor, özellikle 74-75 bin yıl önceleri yaşanan Toba felaketinden sonra çok hızlı bir nüfus artışı olması söz konusudur.
Toplum bir birleşme, ortak iş-yapma, dinamik sistemler fiziği terimiyle “sinerjetik” eylem yapma işlevidir. Dinamik sistemler fiziği bölümünde (DOM ve OO-5) açıklandığı üzere, birlikte işlem yapacak öğeler zorlayıcı bir durumla karşılaşmadıkları sürece, birleştirici bir kuvvet alanı ortaya çıkmaz.
Çevrelerinde bolca bulunan bu beslenme olanaklarından yararlanabilmenin tek çıkar yolu düz ovadan akan ırmakların sularını kanallar kazarak,  istedikleri yere doğru uzatmak. Ama bu olay tek bir aile bireylerinin yapabileceği bir iş değil, kesinlikle ortak bir davranış gerektirir.
Bu insanların ilk sınavı olmuştur ve insanların toplumsal bir davranış içine girmeleri için ilk büyük zorda kalma durumudur.  

Zorlayıcı Durum-1: Birlikte çalışarak (iş-birliği ile) zorlukların aşılması

Bu geniş alandaki insanların ovanın her tarafında yaşayabilmeleri için, ırmak sularını, kanallar kazarak ovanın her tarafına yaymaları beklenir. Bu durum yaklaşık 50-60 bin yıl önceleri ortaya çıkan tam bir zorda kalma durumudur.
Acaba bu devasa ovada yaşayan insanlar, karşılıklı bir iş-birliğine girerek bu zorda kalma durumuna uygun bir davranış içine girmişler ve ırmak sularını kanallar açarak tüm ovada kullanılabilir hale getirmişler midir? Gerçekleşmiş ise, bunu ıspatlayacak bir veri var mıdır? Bu sorunun yanıtı aşağıda verilecektir. 

Zorlayıcı Durum-2: İş bölümüne dayalı ortak yaşama geçilmesi

Atlantis Ovasının cennet gibi bir ülke durumu, buzul devrinin sona ermesiyle cehenneme dönüşür, çünkü dünyanın bir kısmını kaplayan buzulların ergimeleriyle oluşan sular tekrar denizlere dolmaya ve deniz düzeyi tekrar yükselmeye başlar.
14 bin yıl önceleri deniz seviyesi yükselmeye ve şekilde gösterilen oranlarda Atlantis Ovasını kaplamaya başlar. Bölge petrol sahasıdır ve çoğu petrol kuyuları «tuz domu» olarak tanımlanan kubbemsi yükseltilerde bulunur. Yani bu Atlantis ovasının üzerinde çok sayıda onlarca km çapında ve onlarca metre yüksekliği olan tepeler vardır.  
Deniz seviyesi yükseldikçe bu tepelerde yaşayanlar hapis konumuna düşerler. Onlar için zor bir hayat başlamaktadır çünkü deniz her yıl 1-1.5 cm kadar yükselmektedir.

Zorluk sadece deniz-seviyesi yükselmesi değildir. Ovanın kuzeyindeki Zagros dağları kar ve buz örtüsü altındadır ve iklimin ısınması nedeniyle her yıl bahar aylarında yamaçlardaki kar-ve buzların ergimesi sonucu muazzam sel taşkınları olmaktadır. Kar örtüsü altındaki toprağın gözeneklerindeki donmuş suların da ergimesiyle, toprak örtüsü bir çamur yığınına dönüşür ve ergiyen kar sularıyla birlikte muazzam bir çamur seli oluşur. Adalarda sıkışıp kalan insanlar bir de bu her yıl tekrarlanan çamur selleriyle uğraşmak zorundadırlar.
 
Hapis konumuna düşene kadar sadece avcılık ve toplayıcılıkla geçinen insanlar birbirlerini rakip olarak görürken, zor durum karşısında karşılıklı olarak iş bölümüne girmek zorunda kalırlar. Yani dinamik sistemler fiziğinin, varlıkların bir araya gelip birleşmesi için zorlayıcı-bir-ortam koşulu oluşması şartı yine ortaya çıkmıştır. İş ve meslek ayrımı ve uzmanlaşma böyle bir zor-durumda kalma sonucu atılır.
2-3 metre yüksekliğindeki taşkınlara karşı ada çevresine duvar örmek tek çaredir. Bir kısım insan duvar örmek ve duvarları onarmakla meşgulken, bir kısım insan daha fazla tohum toplamak, bir kısım insan tavukları bir kümeste yetiştirmeye çalışarak daha fazla besin elde etmek gibi farklı işlere soyunurlar.
Böylelikle daha önceleri birbirlerini rakip olarak gören insanlar bağımlılık içine girmek zorunda kalırlar.  Komşularını düşman olarak görmediklerinden hem geceleri rahat uyurlar hem de farklı alanlarda uzmanlaştıklarından daha fazla üretim ortaya çıkar.
Bir insanın normal olarak toplayacağı yabani meyve veya avlayacağı canlı sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadardır; halbuki duvar yapımı ile uğraşan insanların besinlerini karşılamak da onlara düşünce, çözüm arayışına girmişlerdir.
Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat usulleri bilgileri geliştirilir. Karşılıklı bağımlılık ve farklı alanlarda uzmanlaşarak verim ve üretimin artırılması sistemi olan toplumsallaşma, böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve böyle yeni bilgi sistemlerinin oluşturulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir.
Görüldüğü üzere sinerjetik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar. Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıktı. Öyleyse, başka meslekler de oluşturulmak zorunda, çünkü, duvarcının ihtiyaçlarının karşılanması gerek! Eskiden herkesin bağımsız olarak yaşadığını ve her türlü ihtiyacını kendisinin karşıladığını düşünürsek, şimdi karşılıklı bağımlılık içinde bir hayat sistemi oluşturulması söz konusudur. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor.
Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla besin maddesi elde etme çabası içine girmişlerdir.
İnsanların yaşam ortamlarında gerçekleşen bu zorlayıcı koşullar nedeniyle, yeni bilgiler üretilmiştir. Bu yeni bilgiler insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Bağımlılık yaşam standardının yükselmesine ve daha dar bir alanda daha fazla insanın birlikte yaşayabileceği yeni bir hayat sistemi ortaya çıkışına yol açmıştır. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 kilometre karelik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar. Önceki bölümlerde vurgulanan bağlayıcı kuvvet ve enerji kazancı ilişkisi toplumsallaşmanın sırrını anlamak için gereklidir.
Daha ekonomik bir yaşam tarzı olan toplumsallaşma, ancak ve ancak insanların bilgi düzeylerinde gerçekleştirecekleri gelişmelerle sağlanabilmektedir. Çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler, bu konularda özel bilgiler oluşturulmasıyla mümkündür.
Atlantis-Ovasının günümüzde deniz sularıyla kaplı olması nedeniyle arkeolojik kazılar yapılamadığına göre, acaba atalarımız bizlere bu eski yaşamlarında karşılaştıkları zorlukları anlatan bir şeyler, sözlü aktarılan bilgiler vs. bırakmamışlar mıdır? Binlerce yıl süren ve her yıl tekrarlanan sel felaketleri nasıl unutulur?
Nitekim unutulmamıştır. Deniz suları altında kalan bu ortamdan sal veya kayık gibi vasıtalarla kaçan insanlar kurtuldukları yerlere ulaştıklarında, denizden kurtularak geldiklerini söylemişler ve bu söylentiler çeşitli şekil ve simgelerle kaydedilmişler veya nesilden nesile aktarılan hikayeler olarak sonraki nesillere aktarılmıştır.

DOM ve OO-14e

Dünyanın diğer yerlerinde de Büyük-Tufan (Nuh-tufanı) olayının izler bırakmış olması gerektiği ve Mu- (veya Lemuria) kültürü

Yukarıda açıklanan buzul devri ve sonrası etkilerinin, sadece Basra-Hürmüz ovasında değil, dünyanın her yerinde benzer türde yaşam gelişimlerine neden olacağı kesindir.


Sivilizasyon = uygarlaşma, insanların zor bir durumda kalmaları durumunda, bu zorlukla nasıl başa çıkacağı konusundaki arayışlarının sonucudur ve dinamik sistemler fiziği ilkeleri uyarınca, karşılıklı uzlaşmalarla bir üst-sistem oluşturularak çözülür. Yaşadıkları ortamın gittikçe denize gömülmesi nedeniyle, daha dar bir alanda yaşamaya zorlanan insanlar da, uzlaşarak ilk toplumsallaşmayı = sivilizasyonu başlatmışlardır. Deniz seviyesi yükselmesi sadece Basra-Hürmüz arasında değil, diğer tüm dünyada da olmuştur. Örneğin Avusturalya ile Asya arasının büyük kısmı, buzul devrinde karaya dönüşmüş ve bu iki kıta neredeyse birbirleriyle birleşmiştir. Buzul devri sona erince, deniz çekilmesi sonucu karaya dönüşen bu yöreler, tekrar denizle kaplanmaya başlar. Derinliklerine göre binlerce yıl süren bir süreçte tekrar denizle kaplanırlar.
O ortamlarda yaşayan insanlar da, aynı Atlantis'liler gibi çok zorluklar yaşamışlar, ve elbette Atlantisliler kadar değilse de, belli düzeyde ortaklıklar kurarak, sorunlarının üstesinden gelmeye çalışmışlardır. Mu veya Lemurya uygarlıkları bu ortamlarda (Asya-Avusturalya arasındaki bölgede) oluşmuş olmalılar. (Amerika’ya o zamanlarda insanlık henüz ulaşamamış olduğundan, oralarda bu olaylar gelişmemiştir.) 
Nitekim Hindistan ve Güney-Doğu Asya ülkelerindeki eski efsanelerde de, Atlantis olayına benzer türde toplumsal hayat başlangıcı oluşumlarının yaşandığı anlatılmaktadır. “Lost continent Mu or Lemuria” olarak bilinen yazılarda, gittikçe denize gömülen bir adada insanların toplumsallaşmayı başlatıcı bilgileri oluşturması ve bu adadan kurtulan insanların (Mu’nun çocuklarının) bu toplumsallaşma bilgilerini gittikleri yerlerde yaymaya başladıkları konusu anlatılmaktadır.
Mu kültürü Atlantis kültüründen farklı bir dünya görüşüne yol açar. Atlantis-kültürü Sümerlerin “ahiret hayatlı - cennet-cehennemli” bir hayat görüşünün temelini oluştururken, Mu kültürü buna hiç benzemeyen  bir Doğu-Asya kültürü oluşumuna yol açmıştır.

DOM ve OO-14f

Orta-Asya’da İç-Deniz Oluşması ve Türki dilli kavimlerin yerleşmeleri

Son buzul devri 115 ile 15 bin yıl önceleri arasını kapsar. Bu süreç içinde dünya iklimi çok soğuk olduğundan insanların yoğun olarak yaşadıkları yerler yukarıda açıklanan düşük konumlu ve ekvatora yakın ırmak vadileri olmak zorundadır. Orta Asya’da o zamanlar bir iç deniz de bulunmamaktadır. Orta Asya’da iç deniz oluşması olayı, buzul devrinin sona ermesiyle ergimeye başlayan buzulların oluşturdukları bir tatlı su yığışımı olayıdır. Gerek Himalaya dağları, gerekse Altay dağları tepelerinde bulunan buzulların ergimeleri sonucu oluşan sular, Tarım Havzası gibi Orta Asya’nın çukur bölgelerinde toplanarak bir tatlı su gölü oluşturmaya başlarlar. Bu tatlı su denizi yaklaşık 14 bin yıl önceleri oluşmaya başlar ve buzulların ergime oranı arttıkça büyür. Bu iç denizin büyümesi yaklaşık 6-7 bin yıl öncelerine kadar devam eder.
Bundan sonra ise söz konusu iç deniz kurumaya başlar, çünkü dağların tepelerindeki buzulların ergiyip yok olması nedeniyle göle su akışı sona ermiştir. Halbuki buharlaşma düzenli bir şekilde sürmektedir ve bu nedenle, su girdisi azalan iç deniz kurumaya başlar ve göl kuruyup-küçüldükçe, çevresinde ona bağımlı olarak yaşayan toplumlar da göçlere başlarlar. Finler, Estonya’lılar 4-5 bin yıl önceleri kuzey-batıya, Hunlar 2 bin yıl önceleri batıya, Selçuklular, Osmanlılar bin-binbeşyüz yıl önceleri güney-batıya, vs. göçerler. Geriye kalanlar da yerel Orta-Asya Türklerini oluştururlar.
Atlantis-Ovasından göç etmek zorunda kalan türki dilli kavimlerin Orta-Asya’ya yerleşmeleri 12-13 bin yıl öncelerinde başlamış olmalıdır.
Öyleyse Orta-Asya “iç-denizi” denilen bu eski göl, sadece 12-13 bin ile 4-5 bin yıl önceleri arasında oluşan ve sonra tekrar yok olan bir oluşumdur. Bu nedenle 13 bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da yoğun bir insanlık barındıracak uygun bir ortam yoktur, çünkü buzul devrinin soğuk iklim koşullarında buralarda hayat sadece mağaralarda mümkündür. Mağaralarda ise sınırlı sayıda insan yaşayabilir. Halbuki Basra-Hürmüz ovası diye tanımladığımız devasa düzlük, deniz seviyesinin bile altındadır ve ekvatora yakın olduğundan buzul devrinin soğuk iklim koşullarında en yoğun insan yaşamına sahne olabilecek bir konumadır.

    i- Türkler Orta Asya’da zamanla kuruyan bir “iç denizin” kaybolması nedeniyle çeşitli yönlere doğru göçe mecbur kalan bir kavim olarak bilinmektedir;
    ii- Sümerlerle aynı kökenli bir dil konuşması aynı yörede birlikte yaşamayı gerektirir;
    iii- Söz konusu “iç denizin” oluşması ve kuruması, buzulların ergimeye başlaması ve ergimenin sona ermesi dönemine (yani 14 bin yıl ile 4 -5 bin yıl önceleri arasına) denk gelmektedir.
 Tüm bu olayları birbirleriyle ilişki içine sokacak bir yorum ise ancak şöyle olasıdır.
“Denizden iki ırmak ülkesine” gelmek ve “kuruyan bir iç-denizin kenarında” yaşayan bir kavim olma olguları nasıl karşılıklı bir uyumla, ortak bir çıkış noktasında buluşturula bilinir?
Bu sorunun çözümü buzul devri sonrasının coğrafik görüntülerinin tasarımıyla mümkündür.
Sümerlerin ve bizlerin atalarının bu eski Mezopotamya ovasında ortak bir yaşam sürdürdükleri ve bu nedenle ortak bir dil konuştuklarını kabul edecek olursak, 12-13 bin yıl önceleri buzulların ergimeye ve deniz seviyesinin tekrar yükselmeye başlaması sonucu bu ovalarda yaşayan insanların ovalardan çekilmek ve yüksek tepelere veya dağlara doğru kaçmaktan başka çareleri yoktur. Türk kavimlerinin atalarını kuzeydeki dağlara doğru göçmeye başlayan bir topluluk olarak düşünürsek, birçok sorun çözüme kavuşur.

Birincisi, Azerilerin kökeni konusunun aydınlatılmasıdır: Günümüz İran’ı, pers -Azeri- afşar-halaç-kaşkay karışımı bir toplumdur ve pers dilli halkın İran’a gelmesi günümüzden 3 bin yıl önceleri olduğu arkeolojik olarak ıspatlanmıştır. Yani persler İran bölgesinin yerli halkı değildirler.
 .
Azerilerin kökeni şimdiye dek açıklanamamıştır. Elamlılar diye bir toplum İran bölgesinin ilk yerli kavmidir ve aglütine dillidirler, yani Atlantis-ovalıdırlar. Basra körfezi kıyılarından başlayan ve kuzeye doğru olan İran’ın  Buşehr - Şiraz yörelerinde yerleştikleri arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. Azeriler İran’ın batı kesimi ve Azerbaycan’da yerleşen bir kavim olduklarından, Elemlıların devamı olmak zorundadırlar.
İkincisi şudur: Orta Asya’da yeni oluşmaya başlayan bir “iç-deniz” (göl) çevresine yerleşmiş olan Türk boyları, Elamlıların doğusundan daha kuzeye doğru göçmeye devam eden bir topluluk olmalıdır. Nitekim kaşkay, afşar, halaç, gibi türkçe konuşan halklar hala İran’ın bu kesimlerinde yaşamaktadır. Bu durumda, Sümerler’le olan dil akrabalığı da anlamlı bir yoruma kavuşur.
Üçüncüsü, Sümerler ile Atlantis’liler arası bağlantı sağlanır. Atlantis’liler Atlantis-gölü üzerindeki batan adalarda yaşayan ilk kültürlü insanlar ise, onların devamı ancak, yazı, takvim, vs. gibi bir çok kültürel gelişime imza atan Sümerler olmalıdır. Çünkü Sümerler çivi yazılı tabletlerinde, “denizden iki-ırmak vadisine geldiklerini” belirtmektedirler. Atlantis’liler ise, denize gömülen bir adada yaşayan bir toplumdur.
Dördüncüsü, Anadolu’daki, 10-12 bin yıl önceleri oluşmaya başlayan uygarlıkların (Göbekli-Tepe, Çay-önü, Çatalhöyük, vb.) açıklanmasının sağlanmasıdır. Hatırlarsak, buzul devri süresince, Anadolu, Kafkaslar, vs. çok soğuk olduğundan, oralarda insan yoğunluğu çok-çok azdır; sadece mağara gibi ortamlarda yaşanabilinmektedir. Buzul devri sona erince, bu bölgeler yaşama elverişli olmaya başlarlar ve Atlantis-Ovasından kaçan insanlar da buralarda yerleşerek ilk kasabaları oluşturmaya başlarlar.
Dolayısıyla Orta-Asya Türklerin anavatanı değil, bir ara-vatanıdır.
Arkeolojik bulgular yaklaşık 6 bin yıl önceleri Mezopotamya’da Sümer denilen bir uygarlığın ortaya çıktığını ve ilk toplumsal kültür sisteminin Sümerler tarafından ortaya konduğunu gösterince, dünya kamuoyu çok sarsılır. Nedeni ise şudur: Sümerlerin kullandıkları dil, ne günümüz dünyasının gelişmiş ülkeleri olan batılı devletlerin sahip oldukları Hint-Avrupalı-(İndo-german) kökenli bir dil, ne de kutsal kitapların yazıldığı semitik bir dildir. Aglütine dil grubu denilen çok farklı bir dil grubuna aittir. Aglütine dil grubunun günümüzde yaşayan temsilcileri ise, Türkçe, macarca, fince, ve diğer orta Asya ülkelerinde konuşulun kırgız, türkmen vs. toplumların dilleridir.
Bu durum, dil-bilimciler arasında tartışmalara yol açar ve Türki-diller grubu olarak adlandırılan Ural-Altay-dil-grubu ile Sümercenin nasıl bir kökende birleştirilebileceği tartışmaları ortaya çıkar. Bu konu hakkında bilimsel verilere dayalı ayrıntılı bir makale şu adreste sunulmuştur:  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2017/01/atlantis-gercektir.html
Bu makalenin okunması ve bilinmesi çok önemlidir, çünkü sadece Türklerin değil, tüm insanlığın geçmişinin aydınlatılmasını sağlayan jeolojik ve arkeolojik verilere göre hazırlanmıştır.
Türkçe ile Sümerce aglütine (eklemeli, bitişimli) dil gurubuna ait dillerdir.
Bu dil grubun diğer tüm dil gruplarından çok farklı bir özelliği vardır. O da şudur: “Kurtardıklarımızdansın” ifadesi bu dil grubunda tek bir sözcükle anlatılmıştır. Bu ifadeyi Almanca olarak anlatmak istediğinizde “Du bist eine von denen, die wir gerettet haben” şeklinde iki cümle ve 8 sözcük gerekir.
Ayrıca uzmanlar çok ortak sözcükler içerdiklerini belirtirler. Birkaç örnek vermek gerekirse: kagaraşa = kargaşa, kabkagak = kap  kacak, haşgaga: kahkaha, vs. gibi sözcükler çok yakın bir akrabalık göstergeleridir.
Bu nedenle tarihsel geçmişlerinde bir yerde birlikte yaşamış olmaları gerekir. Sümerologlar bu nedenle Sümerlerin ana-vatanının, Orta-Asya olması gerektiğini ileri sürerler. Halbuki durum tam tersinedir; “Atlantis” konulu makalede ıspatlandığı üzere, Atlantisliler Sümerlerdir ve Sümerler o makaledeki “Atlantis ovası veya Cennet Ülke” olarak adlandırılan denize gömülmüş bir bölgeden Basra yöresine (Mezopotamya’ya) çıkmış olmak zorundadırlar.
O önemli makaleden çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri de, insanlığın 15 bin yıl ve daha önceleri en yoğun olarak bu “cennet-ülkede” yaşamış olması ve buzul devrinin sona ermesiyle, batan bu “cennet ülkeden” kaçarak, Anadolu, Kafkasya, İran gibi komşu bölgelere dağılıp, oralarda uygarlaşmaları devam ettirmiş olmaları gerekliliğidir. Bu görüşü destekleyen arkeolojik ve antropolojik deliller vardır ve şunlardır:
Anadolu’da en eski kültür oluşturuculara bakıldığında, onların (Sümerce-Türkçe) aglütine dil konuştukları görülür (Kaynak: Diker 2000, Tuna 1990): 
1-  Batı Anadolu’da yaşayan Lidya’lıların dili aglütinedir
2-  Doğu anadoluda yaşamış olan Urartu’ların dili aglütinedir;
3-  Etrüskçe aglütine bir dildir;
4-  iskitçe aglütine bir dildir;
5-  Hurrilerin dili Hurrice aglütinedir (Mitanni), vs. 
6-  İran’ın güneyinde 5 bin yıl önceleri kurulan ve dünyadaki en eski devletlerden biri olan Elamlılar aglütine dillidir. (Kaşkayca, Afşarca onlardan kalan Türkçe dillerdir)
7-  Orta-Anadolu Çorum-yöresinde Hititlerden (Etilerden) önce orada yaşayan “Hatti”ler adlı kavmin dili aglütinedir (bitişimlidir); o bölgeye sonra gelen Hititler’in dili ise proto-Hint-Avrupalı olarak tanımlanır; ama Hitit dilinde de cinsiyet ayrımı yoktur ve bitişimlilik vardır, çünkü kendilerini nešili ve nešumnili olarak tanımlamışlardır. Bu tanım Neşa-şehirli (Neşalı) ve Neşa-dili konuşan anlamına gelmektedir ki bu tipik bir bitişimli dil özelliğidir. Bitişimli dil kullananlar kendilerini “Kayserili” olarak tanıtır. Bunun yanısıra Hitit dilinde Hint-Avrupa dil grubuna ait özelliklerin de yaygın olduğu bilinmektedir. Bu durum Hint-Avrupa dil grubu ile Atlantis-ovalı dil grubu mensupları arasında 4-5 bin yıl önceleri bir harmanlanma olduğunu gösterir. Hint-Avrupa dilinin Ukrayna- Kazakistan arasındaki bozkır ortamında oluştuğu ve oradan özellikle Avrupa’ya yayıldığı yine arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu konu daha sonra ayrıntılı olarak işlenecektir.
Günümüzde bu farklı dil gruplarının ne kadar varlıklarını koruyup-sürdürdüklerine bakarsak, Hint-Avrupa dillerinin egemen olduğu Avrupa’da Fince, Macarca, Baskça gibi aglütine (bitişimli) dillerin varlıklarını hala sürdürdüklerini görürüz. Fransa’nın Bask toplumuna komşu olan güney bölgesinde Akitanya’da eskiden aglütine dil konuşulduğu bilinmektedir. Zaman içinde bu kültür tamamen asimile edilmiştir.
8-  Baskça ve akitanca aglütine dillerdir.
9- Anadolu’nun kuzeyinde Doğu-Karadeniz bölgesinde yaşayan Lazların ve Kafkas bölgesinde yaşayan Gürcülerin dilleri “cinsiyet ayrımı olmayan aglütine dil grubundandır.
Yani dünya genelinde oluşturulan ilk uygarlıklar aglütine bir dil konuşan kavimlerce oluşturulmuşlardır. Günümüzde aglütine dil Türki dillerle devam etmektedir. Dolayısıyla yukarıda özetlendiği ve önerilen makalede gösterildiği gibi Türklerin ana vatanı Orta-Asya değil, Atlantis ovasıdır. Ve bizler denize gömülen o cennet-ülkeden göç ederek, İran platosu üzerinden Orta-Asya’ya göçmüşüz. Oradaki “iç-denizin” kurumasıyla tekrar İran üzerinden (Atlantis ovası yok olduğundan) Anadolu’ya dönmüşüz.
  

Anadolu iki farklı zamanda yerleşen türkler içerir. İlki 12 bin ile 7 bin yılları arasında atlantis ovasını terk etmek zorunda olan türklerdir. Sonra gelenler ise, Orta-Asyadaki iç denizin kuruması nedeniyle tekrar göç ederek Anadolu’ya gelenlerdir.

DOM ve OO-14g


Atlantis uygarlığı dünyaya nasıl yayıldı ve sonraları nasıl baskı altına alındı?

Deniz seviyesi yükselmesi, ~15 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1.5 cm kadar). Bu nedenle deniz kıyılarında yaşayan insanlar, örneğin Hint Okyanusu kıyısında Hürmüz boğazına yakın yerlerde yaşayanlar kesinlikle daha kuzeydeki bölgeye (yani Atlantis Ovalıların bölgesine) sığınmak zorunda kalmış olmalılar. Atlantislilerin güneyden gelen bir kavimle yaptıkları savaş bu olmalıdır.

Atlantisliler denilen bir kavmin Basra-Hürmüz arasındaki bir ovada ve ova ucundaki bir göldeki adada yaşamış olduğu yukarıda anlatılan jeolojik gelişimlerden ve Eflatun’un eserlerinden anlaşılmaktadır.

Yüzbinlerce yıl yabani bir hayat yaşayarak avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan insanlığın uygarca bir yaşama geçiş yaptığı noktanın Basra körfezi konumlu Atlantis ovası olduğu önceki bölümlerde açıklanmıştı. Bu görüşün gerçeklere tam uygun olduğu 2 ay önce (Eylül 2019) da Science ve Cell dergilerinde yayınlanan çok yeni iki araştırmayla (Narasimhan et al (117 kişi) 2019 ve Shinde et al (27 kişi) 2019) tam anlamıyla desteklenmiş bulunmaktadır.

Shinde et al 2019da, arkeolojik ve genetik DNA analizleri sonucuna göre, kültür gelişiminin 12 bin yıldan önceleri başladığı ve ilk çiftçilik yaşamının 9-10 bin yıl önceleri Anadolu’da başlatıldığının saptandığı belirtilmektedir.


28 kişilik uluslar arası bir araştırma grubu (Shinde et al., 2019,  Cell 179, 729–735) 2019 Eylül ayında yayınlanan genetik araştırmalarında, Harappa kültürüne ait mezarlarda buldukları iskeletlerin genetik profilini çıkartıp, bunun Orta-Asya, Anadolu, Endonezya gibi çok farklı yörelerdeki mezar kalıntılarının genetik profilleriyle ve de o bölgelerdeki günümüz insanlarının DNAlarıyla karşılaştırarak, nerelerdeki insanların nerelerdeki insanlarla etkileşim içinde olduklarını ortaya çıkarmışlardır.

Shinde et al 2019 araştırmasıyla paralel olarak, 117 kişilik diğer bir uluslararası ekip olan Narasimhan et al  2019 araştırmasında ise, yine arkeolojik ve genetik DNA analizleri sonucuna göre, Orta-Asya Steplerinde 5300 yıl önceleri Yamnaya bozkır kültürü denilen ve göçebe çiftçiliğine dayalı bir kültür geliştiğinin saptandığı gösterilmektedir. Bu Yamnaya kültürünün 4700 yıllardan sonra Avrupa ve Asya’nın diğer bölgelerine yayılarak günümüzdeki duruma yaklaşıldığı yine aynı araştırmada gösterilmiştir.

Biz Anadolu ortamına odaklı olduğumuzdan, araştırmanın bizi ilgilendiren noktası şudur: İndus Vadisi kültürü Orta-Asya (Gonur-Tepe, Türkmenistan ve Afganistan’ın batısına komşu Shahr-i-Sokhta antik yerleşimindeki insanlar arasında genetik bağlar bulunduğunu ortaya koymuştur. Yani İndus vadisi kültürü Orta-Asya kültürü ile harmanlanmıştır. Bu karışımda gen aktarımının, Orta-Asyadan Hindistana değil, İndus vadisinden Orta-Asya yönünde olduğu saptanmıştır. 
Gen akışı, ticaret ve bilgi akışı ile ilgili değildir, çok yoğun bir insan akımı gerektirir. Dolayısıyla İndus vadisinde yaşam koşullarının kötüleşmesi, yoğun bir göçe neden olmuştur. Bu göç Afganistan üzerinden Orta-Asya yönünde olmuş ve Orta-Asya insanları ile Hindistan’lıların kültürel ve genetik harmanlanmasına yol açmıştır. Hint-Avrupa dil grubu bu harmanlanmanın bir sonucudur.  

Şimdi insanlığın yabani yaşamdan uygar yaşama geçiş zamanı ve yerini tekrar tasarlayalım.
         Dinamik sistemler fiziği böyle bir geçişin ancak insanların dar bir alanda sıkışmış olması sonucu olabileceğini öngörüyor.
         Jeolojik olaylar böyle bir sıkışık ortamın Basra-körfezinin kara haline geçtiği 15 bin yıl öncelerinin Atlantis-Ovasının tekrar denizle kaplanması sırasında yani 10-12 bin yıl öncelerinde olması gerektiğini gösteriyor.
         Shinde et al 2019 araştırması dünyadaki ilk toplumsal gelişimlerin Anadolu’da olduğunu gösteriyor.
         Narasimhan et al  2019 araştırması, Orta-Asya steplerinde MÖ. 3300’lerde yeni bir kültürel gelişim oluştuğunu ve bu insanların önce MÖ 3000lerde Doğu Asya’ya, sonra batı yönünde göçlerle MÖ 2700 MÖ 2300 yılları arasında Avrupa'ya, sonra da MÖ 1700lerde Güney Asya yayıldığını gösteriyor.
         Arkeolojik bulgular Bereketli Hilal bölgesinde, özellikle de Anadolu’da, ilk uygar yaşam ortamlarının ortaya çıktığını gösteriyor.
         Peki Atlantis ilk uygar yaşam ortamının anlatıldığı bir “tarihi yazı” değil mi?
         Öyleyse neden hala dünyanın başka yerlerinde aranıyor?

Şimdi bu verilere göre dünyamızda uygarlığın şu şekilde gelişmiş ve yayılmış olmasını kabul etmek gerekmez mi?


Atlantis-Ovalıların nerelere göçtüklerinin nasıl saptanabilineceği konusunu görelim.
Atlantis Ovalıların nerelere göçtükleri sunulan haritada gösterilmiştir. Göçlerin bu güzergahlarda olduğunun kanıtını, günümüz toplumlarının konuştukları dillerin analizleri vermektedir.
Burada Atlantis-ovası çevresi, dolayısıyla Bereketli-Hilal çekirdekli toplumsal sistemlerden söz konusu olduğuna göre bu merkez çevresinde konuşulan dilleri dikkate almak zorundayız.
10-15 bin yıl öncelerinin insanları deniz seviyesinin neden yükseldiğini dolayısıyla yaşadıkları yerlerin neden sularca kaplandığını bilmemektedir.

Bu nedenle, bir kısmı ovadaki tümseklere-tepelere kaçar. Orada hapis kalacaklarından habersizdirler. Bunların başında Sümerler gelir. 
Sümerlerin Mezopotamya’ya gelişleri ve ilk kent devletlerini oluşturmaları yaklaşık 6-7 bin yıl öncelerine dayanır. Halbuki Atlantis Ovasının suyla kaplanması 14 bin yıl önce başlamış ve Atlantis adasının suya gömülmesi ise 11600 yıl önceleri olmuştur. Dolayısıyla, Sümerler, ilk yaşam ortamları olan adadan, (veya Dilmun’dan) ayrıldıktan sonra, (11600 – 7000 = 4600) yani yaklaşık 4600 yıl kadar bir süre daha, Basra-Körfezi dibindeki yükseltilerde konaklamış olmalılar. Bir başka deyişle, Dubai – Bender-e-lengeh sırtı yakınındaki bir adadan, Ur – Uruk gibi noktalara gelene kadar dört bin yıl boyunca, denizdeki bir veya daha fazla ada üzerinde yaşamış olmalılar.  

Ama Atlantis Ovasında yaşayan insanların çoğu, 13-14 bin yıl öncelerinden başlayarak, sürekli olarak göçmek zorunda kalmışlardır.

Şekil: Atlantis Ovasında yaşayan insanlar 14 bin yıl öncesinden başlayarak 7 bin yıl öncesine kadar sürekli göçe mecbur kalmışlardır.

Bir kısım insan ırmak vadisi boyunca kuzey-batıya kaçar. Buzul devri boyunca yaşama elverişli olmayan bu kuzey bölgeleri oralara göçen insanlar için kurtuluş noktaları olur ve o insanlar o bölgelerin ilk sakinleri olurlar.

Göbekli-Tepe, Çayönü, Çatalhöyük gibi ilk toplumsallaşma noktaları bu tür yerleşmeler sonucudurlar. Tüm Anadolu bu nedenle Atlantis-Ovalı göçmenlerin ikinci vatanlarıdır. Anadolu toplumlarının çekirdeği böyle oluşmuştur. Bunların bir kısmı, Trakya’ya geçip, Tuna nehri boyunca ilerleyip, Vinça kültürünü oluşturur.

Kuzey yönünde göçe devam edenlerin bir kısmı (Azeriler) İran’ın batı kesimine ve devam ederek Hazar Denizi kıyısına kadar göçeler.
Diğer bir kısmı ise, Deniz yolu ile göçer; Girit adasındaki Minos uygarlığı tam-aglütine dilli bir kavim tarafından oluşturulmuştur. Limni adasında da aglütine=bitişimli dilde yazılmış mezar kitabesi bulunmuştur.
Deniz yoluyla göçler daha batıya doğru ilerler. İtalya’daki Etrüsk kültürü tam-aglütine dilli bir kavim tarafından oluşturulmuştur. Günümüzde İspanya ile Fransa arasındaki bölgede (Pirene Dağları) Bask denilen tam-tam-aglütine dilli bir topluluk yaşamaktadır. Tam-aglütine dil ailesinin Atlantis-ovalılara has bir dil olduğu düşünülünce, onların da deniz yoluyla batıya göçmüş bir kavim olması gerekliliği anlaşılır.
Bir kısım kabileler de hemen kuzeydeki Zagros dağlarını aşarak İran platosu üzerinden Orta-Asya’ya kadar uzanan uzun bir göç yaparlar. Bu uzun göç sırasında bir kısım kabileler İran platosu üzerinde kalmışlardır. Elamlıların dilleri aglütüne olduğuna göre, İran platosunun ilk sakinlerinin Azeriler ve Elamlılar gibi Atlantis ovasından göçenler olduğu anlaşılır. Günümüzde İran’da yaşayan Kaşkaylar, Afşarlar, Halaçlar, Horasanlar gibi türki diller konuşan topluluklar eskiden oraya yerleşmiş topluluklardır ve binlerce yıldır süren Aryan baskıları altında nüfusları giderek azalmasına rağmen varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Yani farsça denilen ve hint-avrupa dil grubuna ait bir dil konuşan kavim İran’a sonradan gelmiştir.  

Atlantis ovalılar 14 bin ile 7 bin yıl önceleri arasında göçe başlamışlardır. Ve 7 bin yıl önceleri de Sümerler denilen -çevredeki diğer kavimlere göre çok gelişmiş bir uygarlık düzeyinde oldukları belirtilen- bir kavim Basra çevresine çıkar. Bu kavim daha sonra ortaya koydukları çivi-yazılı tabletlerde “denizden iki ırmak yöresine geldiklerini- yazar (Ceram 1972).
Anlaşılacağı üzere, Sümer denilen kavim, Basra körfezi tamamen dolana kadar Atlantis ovası üzerindeki tümseklerde yaşayarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Ama ovada yaşayanların çoğu ovayı terk edip başka yörelere göçmek zorunda kalmıştır. 

DOM ve OO-15 

DOM ve OO-15a


Şimdi Atlantis ovasında konuşulan dilin nasıl bir dil olduğu konusunu görelim.
Günümüzde çevremizde üç dil grubu yaygındır. Bunlar
Hint-Avrupa-diller (Avrupa, ve Kuzey-Batı-Asya, Güney-Batı-Asya)
Semitik diller (Arapça – İbranice- )
Tam-aglütine (bitişimli) diller (Türkçe, macarca, baskça, Fince – ve Sümerce)

Şimdi konunun iyi anlaşılması için Tam-aglütine-dil grubunu diğer dil-gruplarında ayıran özellikleri gösterelim:

Tam-aglütine dillerin özellikleri

Türkçe ile Sümerce’nin tam-aglütüne = tam-bitişimli dil gurubuna ait olduğu görülür.
Tam-Bitişimli dilleri diğer dillerden ayıran önemli özellikler şunlardır:
1-  Cinsiyet ayrımı yoktur, “O” deyince, hem erkek, hem kadın, hem çocuk anlaşılır. Halbuki diğer dillerde “er (he), sie (she), es (it)” gibi ayrım vardır.  
2-  Ses uyumludurlar,
3-  “Ben kalemi kırdım” şeklinde “Özne-sübje-yüklem” dizilimi vardır. Diğer dillerde “I broke the pencil” gibi “Özne-yüklem-sübje” dizilimi vardır.
4-  Sayı sıfatlarından sonra gelen sözcüklerde çoğul eki yoktur, “1 çocuk”, ”beş çocuk” denir, “5 çocuklar” değil. İndo-german dilde ise: “ 1 Kind”  “5 Kinder” denir.
5-  Sözcüklerin arkasına birden çok eklentiler yapılarak, farklı anlamlı ifadeler elde edilir. Örnek “Kurtardıklarımızdansın” ifadesi bu dil grubunda tek bir sözcükle anlatılmıştır. Bu ifadeyi Almanca olarak anlatmak istediğinizde “Du bist eine von denen, die wir gerettet haben” şeklinde iki cümle ve 8 sözcük gerekir.  Fincede “Juoksentelisinkohan” gibi tek bir sözcükle aktarılan kavram İngilizcede “I wonder if I should run around aimlessly” gibi 8 sözcükle ancak ifade edilir.
6-  Aglütinasyon diğer dillerde de kısmen görülür; örn. Çocuk-luk = child-hood bir eklenmedir. Ama “çocukluktaki” denilmek istendiğinde, “in childhood” veya “during childhood” gibi sözcüğün önüne eklemeler yapılır. Tam-aglütinasyon yoktur.
Yani Atlantis-ovalı kökenli olmayan diğer dil grupları tam-aglütine değildirler, çünkü tüm bu özellikler yoktur.

Günümüz dünyasında bu özelliklere sahip dillere bakıldığında, Fince, Estonyaca, Macarca, Baskça ve Türki dillerin bu özelliklere sahip oldukları görülür.
Bu nedenle gerek Türkçe konuşanların, gerek Fin, Estonya, Macar, Bask gibi toplumların tarihsel geçmişlerinde bir yerde birlikte yaşamış olmaları gerekir. Sümerologlar bu nedenle Sümerlerin ana-vatanının, Orta-Asya olması gerektiğini ileri sürerler. Halbuki durum tam tersinedir; Türklerin ana vatanı Atlantis ovası olmalıdır.

Şimdi Neden Avrupa da Basklar gibi çevredeki devletlerde konuşulan dillerden çok farklı bir dil konuşan kavmin orada yaşamaya devam ettiği anlaşılır olur.

Bu bilimsel veriler ışığında bir Anadolu’lu olarak geçmişimizin şöyle olduğunu görürüz.

Toplumsal yaşam 10-12 bin yıl önceleri Anadolu'da başlatılmış ve oradan dünyaya yayılmıştır. 5 bin yıl önceleri Orta-Asya steplerinde gelişen Yamnaya kültürü güney ülkelerini istilaya başlamıştır. Günümüzdeki durum bu iki farklı göç dalgasının sonucudur.


Yabani avcı-toplayıcı yaşamdan uygar davranışlı toplumsal yaşama geçiş 12 bin yıl önceleri Atlantis-ovası adı verilen Basra-körfezi altındaki ortamda gerçekleşmiştir. O ortamın buzul devrinin sona ermesi nedeniyle tekrar denizle kaplanması nedeniyle, ova sakinleri kuzey ülkelerine göçe başlamışlardır. Buzul devri süresince Anadolu, Avrupa ve Batı-Asya bölgeleri yaşama elverişli olmadığından oralarda çok az sayıda avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan insan bulunmaktadır. Çanak çömlek yapmaktan aciz olduklarından sadece su kaynakları ve bir mağarada yaşam zorunluluğu nüfusun neden az olduğunu açıklar. Dolayısıyla çiftçilik becerili insanlar Anadolu, Avrupa ve Asya’ya bu nedenle yayılmışlardır. En yakın ve uygun ortam Anadolu olduğundan, ilk çiftçilik kültürü Anadolu’da oluşmaya başlamış ve oradan dünyaya yayılmaya başlamıştır. Daha sonraları, Ukrayna Kazakistan arası bozkırlarda Yamnaya kültürü gelişmiş ve bu defa insanlık göçü kuzeyden güneye dönmüştür. Bu göçün nedenleri sonraki bölümlerde açıklanacaktır. 

DOM ve OO-15b 

“Oluşturma – Yönlendirme – Sahiplenme” bakış açılarından Toplumsallaşmanın evreleri

İnsanlığın doğadaki yaşamı, 2.5 milyon yıl önceleri Afrika’nın bir yerinde sert taşlardan kesici bir alet yaparak başlamış, 2 milyon yıl önceleri Asya ve Avrupa’ya kadar yaşam ortamını genişletmiş, yaklaşık 500 bin yıl önceleri ateş yakmasını öğrenerek, soğuk buzul devri koşullarında hayatta kalmayı başaracak bir yaşam düzeyine ulaşmıştır. Ancak tüm bu milyon yıllık yaşam süresince insan yabani hayat yaşamış, aile-kabile haricinde ortak bir yaşam sistemi oluşturamamıştır.

115 ile 15 bin yılları arasında dünyamızda egemen olan buzul devrinde önceki bölümlerde anlatılan olaylar, insanları bazı noktalarda çok zor duruma sokmuş, ve o zorluklarla başa çıkabilmek için, dinamik-sistemler-fiziği kuralı gereği, önce karşılıklı iş-birliği, sonra da karşılıklı iş-bölümü yaparak, uygar davranış sergileme bilgisi ve geleneği oluşturmuştur.

Nedir bu uygar davranış?
Daha önceleri sadece aile-bağlarıyla bir arada bulunup, diğer insanları rakip (hatta düşman) görürken, diğer insanları rakip-düşman görmeyerek,
1-   hem geceleri artık korku ve endişe içinde değil, güvenli ortamda bulunmanın rahatlığı-huzuru içinde yaşamak
2-   hem onlarla güç ve kuvvetini birleştirip, tek bir aile veya kabilenin başaramayacağı işleri başarabilmek,
3-   hem karşılıklı iş-bölümüne giderek, farklı alanlarda uzmanlaşıp, üretimi ve hizmeti artırabilmek.

Toplumsal davranış bu şekilde ortaya çıkar ve “Bereketli Hilal” denilen bölgedeki “bereket” ortamı oluşur.

Şimdi insanlığın gelişmesinin devamındaki önemli evreleri görelim.
 Birlikte işlem yaparak büyük işler başarabilmenin ilk örneği 11-12 bin yıl önceleri yapılan Göbekli Tepede görülür. Atlantis-ovasındaki atalarından edindikleri bu uygar davranış geleneğini, Anadolu’daki yerleştikleri yerde uygulayan insanlar 10-15 ton ağırlığında taş bloklar çıkararak, onları başka yere taşıyıp, inançlarını simgeleyen figürler olarak muazzam görünüşlü ayin-ortamları ortaya çıkarabilmişlerdir. Hem de çakmaktaşı haricinde başka bir alet kullanmadan.

Bilgiye hasret insanlığın hayat hakkında oluşturdukları ilk bilgiler

Şimdiye kadarki 13 bölümde sunulan tarihsel geçmişi hakkında hiçbir şey bilmeyen bu insanlar,
Hayat nedir? Canlılık nedir? Gibi sorulara cevap aramaya başlamıştır.

Bedenlerin içinde hücre denilen minicik canlılar olduğundan habersiz olan insanlar, “Oluşturma – Yönlendirme – Sahiplenme” konusunu “ruh” dedikleri bir faktörle açıklamaya çalışmışlardır. Ruh canlık verendi, hareket ettirendi. Ama aynı zamanda da düşündüren, bilincini, iradesini oluşturandı. İnsan diğer canlılardan faklı olarak çok bilgi ve beceri sahibi olduğundan ruh özellikle insana mahsus bir şey olmalıydı. Hayatın ölümle son bulmaması gerektiği, ruhun devam edeceği inancını körüklemiştir.

Şimdi dünyadaki ilk toplumsal davranış eseri olarak bilinen Göbekli Tepe ve diğer eski arkeolojik yerleşim noktalarındaki gelişimlere bakarak o zamanın insanlarının düşünce tarzlarını anlamaya çalışalım.

Göbekli-Tepe ŞanlıUrfa’nın yaklaşık 15 km kuzey-doğusunda bulunan 15 m yüksekliğinde ve 300 m. çapında bir tepedir. Bu tepe doğal olarak değil, tamamen insanların çabalarıyla oluşturulmuş yapay bir tepedir. Yani bir höyük söz konusudur.

Deniz seviyesinden yaklaşık 760 m yükseklikte, kireçtaşlarından oluşan bir yöre söz konusudur. Bu noktanın vurgulanmasının nedeni, insanların henüz çanak-çömlek gibi su taşımaya yarayan gereçleri henüz keşfetmedikleri bir zamanda, yani 11 600 yıl önceleri bu ayin alanın yapılmaya başlandığını belirtmektir.

Her şeyden önce Göbekli Tepeyi yapan insanlar hakkında bazı önemli bilgiler verilmesi gerekir.
         İlk bilgi şudur: Göbekli Tepeliler Atlantis-Ovalı olmak zorundadır, çünkü 14-15 bin yıl önceleri buzul devri koşulları nedeniyle Anadolu ıssız bir bölgedir, halbuki Atlantis Ovası çok yoğun bir insan nüfusu barındırmaktadır. Bu nedenle Anadolu (ve komşu İran platosu) Atlantis-Ovalılar tarafından yerleşime açılmışlardır. Yani Anadolu buzul devri süresince, yani 15 bin yıl öncelerine kadar, minimum sayıda insan barındırır, ki onlar da çanak-çömlek henüz keşfedilmediğinden sadece deniz kenarına yakın ırmak çevresindeki mağaralarda yaşayabilenlerdir. Dolayısıyla Anadolu Atlantis ovasından göçen insanların ana-vatanı olmuştur
         İkinci önemli bilgi ise şudur: Göbekli tepeliler göçebe bir avcı-toplayıcı toplumu değil, yerleşik hayata alışmış bir avcı-toplayıcı toplumudur. Çünkü: Atlantis-ovalılar Buzul devrinin yaşama zor koşullarında “cennet gibi bir ülke olan” Atlantis-ovasında gittikçe artan nüfuslarına yer açabilmek için karşılıklı yardımlaşmayı keşfetmiş bir neslin torunudurlar.
         Şöyle ki: Toba Felaketi özellikle kuzey yarı-kürede etkili olmuştur, çünkü volkan patlaması kuzey yarı-kürede olmuştur ve kuzey-yarı-küre ile güney yarı-küre tamamen farklı atmosfer döngüsüne sahiptir. Volkanik gazlar ve küller atmosfer akıntılarıyla kuzey yarıkürede etkili olmuştur. Dolayısıyla Atlantis-ovası insanları da bu felaketten çok etkilenmişler ve büyük nüfus kaybı olmuştur. Yaklaşık 50-60 bin yıl önceleri Afrika’da en son Homo sapiens nesli ortaya çıkar ve dünyaya yayılmaya başlar. İlk yayıldığı Atlantis-Ovası olmak zorundadır, çünkü en yakın ve en elverişli yer orasıdır. Bu yeni nesille harmanlanan yeni bir Atlantis-ovalı nesil oluşur ve ovada yaşamaya başlar. İnsanlık henüz çanak-çömlek yapmayı bilmediğinden, su kaynaklarından uzak yerlerde yaşayamaz. Su ise sadece Dicle ve Fırat ırmakları boyunca vardır. Halbuki ova çok geniştir ve çok daha fazla insan için yaşam ortamı olanağı vardır. Ova çok verimli, iklim de ılıman olduğundan üzerinde zengin bir bitki ve hayvan topluluğu vardır. Bu durumda avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan insanlar ovanın her tarafında yaşayabilirler, ancak her tarafta su bulunmamaktadır. Ovanın her tarafında bol bitki ve hayvan topluluğu var, ama oralarda içecek su yok. İnsan nüfusu ise sürekli artıyor.
         Toplum bir birleşme, ortak iş-yapma, dinamik sistemler fiziği terimiyle “sinerjetik” eylem yapma işlevidir. Dinamik sistemler fiziği bölümünde (DOM ve OO-5) açıklandığı üzere, birlikte işlem yapacak öğeler zorlayıcı bir durumla karşılaşmadıkları sürece, birleştirici bir kuvvet alanı ortaya çıkmaz.
         Çevrelerinde bolca bulunan bu beslenme olanaklarından yararlanabilmenin tek çıkar yolu düz ovadan akan ırmakların sularını kanallar kazarak, istedikleri yere doğru uzatmak. Ama bu olay tek bir aile bireylerinin yapabileceği bir iş değil, kesinlikle ortak bir davranış gerektirir. Nüfusu sürekli artmakta olan insanlar bu zorluk karşısında dinamik sistemler fiziğinin birlikte işlem yaparak zorluğu yenme kuralını uygular ve karşılıklı iş-birliği ile ovanın her yerine su kanalları yapmayı başararak, toplumsal davranışın ilk adımın atar. Bu durum yaklaşık 30-40 bin yıl önceleri veyahut daha sonraları gerçeklemiş olmalıdır. 
         Eflatun’un eserlerinde böyle bir işlem yapıldığı ve Atlantis-Ovasının her yerinin yaşama uygun duruma getirildiği anlatılmaktadır. Bu toplumsal davranış bilgisi Atlantis ovalıların geleneklerine işlenmiş olmalı ki, ovadan göçe mecbur kalıp, Anadolu’da Urfa yöresine yerleşen insanlar Göbekli Tepe’de birlikte-iş yapma geleneğine uygulayarak 10-15 ton ağırlığında taş sütunları taşıyıp, inançlarına uygun ayin ortamları hazırlamışlardır.

İşte bu nedenle Göbekli Tepeyi yapan insanlar henüz tarım ve hayvancılık keşfedilmediği halde, karşılıklı iş birliği içine girerek ortak bir projede bir araya gelmişlerdir. Dünyanın diğer yörelerindeki avcı-toplayıcı insanlarda bu yetenek henüz oluşmamıştır. Bu Atlantis-ovalı olmanın kazandırdığı bir bilgidir.

Alanının yapılması yaklaşık 11 600 yıl önce başlatılmış ve yaklaşık 10 bin yıl önce üzeri taş-toprakla örtülerek terk edilmiştir. Yani yaklaşık 1500 yıl boyunca kullanılmış bir alandır.
Kazı çalışmaları Göbekli Tepe’de 300 m. genişliğindeki bir alan üzerinde,
En altta 11 – 12 bin yılları arası yapılmış oval-yuvarlak şekilli mekanlar,
Üstte ise 10 - 11 bin yıllarında yapılmış dikdörtgen şekilli mekanlar bulunduğu
ve tüm bu mekanların üzerlerinin yapanlar tarafından sonradan çakıl ve toprakla kapatıldığını göstermektedir.

Mekanlar yaklaşık 10 metre çaplı yapılardan oluşur ve duvarlarla çevrilidir. Boyu 5 metreyi, ağırlığı 10-15 tonu bulabilen 'T' formlu sütunlar duvarlar arasına ve alan ortasına yerleştirilmişlerdir. Kazılar neticesinde bu mekanların altı tanesi ortaya çıkarılmış olsa da jeomanyetik ölçümlerle en altta bulunan bu eski mekanların sayısının 20'yi bulduğu biliniyor.

“T” şeklindeki sütunlar açıkça insan vücudunun soyut bir tasviridir. Çünkü sütunlarda kollar, eller ve kemer ve bel kıyafetleri gibi giysiler belirgindir. Çevredeki sütunlar daha küçüktür, ancak merkezi sütunlara göre hayvan kabartmalarıyla daha zengin bir şekilde dekore edilmiştir. Çevredekiler hep merkezi sütunlara doğru "bakıyorlar".

Kalıntılar arasında insanların yediği etten arta kalan birçok yabani hayvan kemiği, taş parçası, taş aletlerin yapımı ve kullanımından kalan molozlar var. Ceylan, geyik gibi hayvanların kemiklerine rastlanılan alan gösteriyor ki burayı inşa edenler, o dönemde yaşayan taş baltalı avcı ve toplayıcılar. Yani Göbekli Tepe, tarım öncesi bir topluluğun eseri.  Kalıntılar arasında insanların yediği etten arta kalan birçok yabani hayvan kemiğinin bulunması bu alanda yemek şölenlerinin düzenlendiğini gösteriyor. Bu durum çok sayıda insanın burada olduğunu ispatlar. 

Höyük kültürü

Anadolu’daki eski yerleşim yerleri genellikle höyük denilen tümsek yığışımlar şeklindedirler. Tümseğin yüksekliği yaklaşık 15-20 metreyi bulur. İlk yapılan evler yaklaşık 2 m yüksekliktedir. Evler birbirlerine yakın hatta bitişik olurlar. Bina yapımında kullanılan malzeme kerpiç, ağaç ve kamıştır. Tavan üst örtüsü kamış üzerine sıkıştırılmış kil topraktır. Evler tek katlı olup, eve giriş damda açılan bir delikten, merdivenle olmaktadır. Odaların içinde ocaklar bulunmaktadır. Yaklaşık yüz yılda bir evler yıkılıp, düzleştirilir ve üzerine yeniden yeni ev yapılır. Bu şekilde gittikçe yükselen tümsek şekilli höyük görüntüleri oluşur. Ölüler evin altına açılan çukura gömülürler. Ölülerin gömülmesi için sonraki asırlarda özel yerler (sonraları da mezarlıklar) oluşturulmuştur.
Göbekli Tepe'deki en tabandaki yapılar birbirlerine tam yapışık değildir, aralarında insan geçecek kadar aralık vardır. Ama üstteki genç tabakalarda yapılar (evler) birbirlerine bitişiktir. Anadolu’da yapılan höyükler hep bu şekilde bitişik nizamlıdırlar. Dolayısıyla Göbekli Tepe hem ayin hem yerleşim alanı olmalıdır. Kireçtaşları üzerinde açılan oyuklar ise su biriktirme yerleri olmalılar. Suyun nerden geleceği konusuna gelince: Çevredeki dağların üzerinde hala kar ve buz örtüsü vardır, çünkü buzul devrinden kalan kar ve buzlar ergimeye devam etmektedir. Yamaçlarda sürekli su akıntıları oluşması çok normaldir ve yamaçlardan gelen bu sızıntı suların toplanması için oyuklar yapılması beklenir. 

Göbekli Tepe'de ölüler gömülmemiş, mezar yok, cesetler dışarıda bırakılmış ve hayvanlar onları yemiş olmalı. Dolayısıyla insanlar ruhun gökyüzüne gittiğine inanıyor olmalılar. Daha sonraki yıllarda oluşturulan höyüklerde, evlerin temellerinde çukurlar açılarak ölülerin gömüldüğü görülmektedir.

Gerek Göbekli Tepe, gerek diğer eski antik yerleşim yerleri kazıları, Anadolu’da yaşayan insanların karşılıklı etkileşimlerle toplumsal hayatlarını düzenlediklerini göstermektedir. Yani doğadaki dinamik oluşum sistemine uygun bir yaşam söz konusudur. Bir kral veya sultan gibi tepedeki birilerinin kulu-kölesi değildirler. Bu nedenle yapılan evler veya yerleşim bölgeleri sadece halkın kendileri içindir. Bu durum Anadolu’da yaklaşık 5 bin yıllar öncesine kadar devam eder ve ondan sonra insanlar kendileri için değil, tepedeki bir efendi için yaşamaya başlarlar.

Tabana dayalı, yani dinamik sistemli yaşam görüşünden, tepeye bağımlı efendi-kul ilişkili sisteme geçişin ne zaman gerçekleştiği konusunda iki farklı yoldan bilgi edinmek mümkündür.
Birincisi Höyüklerin incelenmesinden geçer.

 Şöyle ki:
Kültepe arkeolojik verilerinin sunduğu olanak: Kültepe’de iki farklı yerleşim vardır. Biri yerel halkın yaşadığı eski tarihli höyük kesimidir; diğeri MÖ 2000’li yıllardan sonra kurulan Karum adlı yeni yerleşimdir. Eski yerleşimde tüm evler birbirlerinin benzeridir. Yeni yerleşimde ise insanlar arasında zenginlik düzeyine bağlı farklı yapılar, saraylar vs. Vardır. Dolayısıyla doğal sistemin tapulanması ve sahiplenilmesinin başlatıldığı, zenginlerin “Efendiler” olarak farklı muamele gördükleri anlaşılmaktadır.

İkinci yöntem, insanlık tarihindeki gelişimlerin hızlarındaki değişimlere bakmak: Şöyle ki:
İnsanlığın kültürel gelişim tarihi bir grafik tabloda izlendiğinde şekildeki gibi bir görüntü ortaya çıkar.
Grafikte görüldüğü üzere insanlığın bilgi oluşturma hızı yaklaşık 40 bin yıl önceleri patlamalı (üstel=eksponansiyel) yükselme aşamasına (II. Evre) geçmiştir ve (1) nolu güzergah boyunca ilerlemektedir. Ama (K) noktasına gelindiğinde (yani yaklaşık 4000 yıl önceleri) bu hız, ilerlemesi gereken güzergahtan sapar ve daha yavaş bir hızla (III. Evre) devam eder. Bu da 4000 yıl önceleri insanlığın düşünce ve davranış sisteminde çok önemli bir olay olduğunu gösterir. Bu olay ise doğal sistemin yönlendiricilik faktörünün tabana bağlı, karşılıklı etkileşimli olmaktan alınıp, tepedeki bir sisteme tepeye bağımlı kılınmaya başlanmasıdır.

(Bir ara bilgisi daha: III. Evredeki yavaş gelişme, yaklaşık 5 asır önce Rönesans-reform geçiren toplumlarda tekrar yükselişe (IV. Evre) geçişe olanak sağlarken, böyle bir Rönesans ve reform yapamayan toplumların hala III. Evre hızıyla yaşamaya devam etmekte oldukları görülmektedir.)

Yani yaklaşık 4-5 bin yıl öncelerine kadar:
         İnsanlar arasında eşitlik ve kardeşlik-arkadaşlık ruhu var; kimse diğerinden üstün görülmüyor,
         Doğa ile iç-içe ve tüm doğal sistemle birlikte karşılıklı ilişkili bir hayat yaşanıyor,
         Doğa ve dünyanın parsellenip sahiplenilmesi gibi bir durum yok.

Yaklaşık 4 bin yıldan beri, devlet-imparatorluk gibi tepedeki kutsal soylu bir sahiplenici tarafından sahiplenip-parsellenen bir dünyada yaşanmaktadır.

Kul ve Efendi ilişkili Sistem: “Sahip tepede”

Günümüzde Berlin’deki Ön-Asya Müzesinde sergilenen ve Irak’ta bulunmuş olan 3050 yıl öncelerine ait bu kabartma eserde hayatın doğa-üstü bir güç sistemince sahiplenilip-yönlendirildiği, asil (kutsal) soyluların da bu doğa-üstü gücün temsilcisi olduğu vurgulanmaktadır. Doğa-üstü güç «GÜNEŞ» simgesiyle, hem kutsal-asil-soylu efendinin üzerinde, hem de MAKAM koltuğunun üzerinde tasvir edilmiştir. Makam koltuğunun arkası 2 parçalıdır: hem yöneticiyi hem de doğa-üstü gücü simgeleyecek şekildedir. Sıradan insan çökerek dua eder, ama asil soylu ayaktadır ve kuluna nasıl davranacağı bilgisini vermektedir.

Görüldüğü üzere doğayı yönlendirici güç doğa-üstü bir sistemde tasarlanmış ve o tarihten beri de gelenek-göreneklere işlenerek aynı şekilde devam ettirilmiştir.

İşte insanlığın doğal sistemden saptırılması bu şekilde olmuştur. Toplum diye bir birliktelik değil, tepedeki bir Efendi, Rab, Lord vs. gibi kişilerin sahiplendiği onlara ait bir mülk düşünülmüştür. Onun için adına DEVLET denilmiştir. “Devletlu” denilen bir sözcük vardır, anlamı “güç sahibi”dir. Bu nokta çok önemlidir, çünkü insanların birlikteliği bir ortak yaşam sistemi olarak düşünülmemiştir. Tepedeki birilerinin sahiplenmesi gereken bir şey, bir mülk olarak düşünülmüştür.

İnsanlar tepedeki bu efendinin kulu-kölesi-uşağıdır. Bu görüş 1789 Fransa ihtilaline kadar tüm dünyada egemen olmuştur. Yaklaşık 2 asırdan beri “Liberté, égalité, fraternité = özgürlük- eşitlik-kardeşlik-” kavramları insanlar arasında tekrar yayılmaya çalışılmaktadır.

Halbuki bu üç kavram eski Anadolu medeniyetinin kökeninde var imiş ve sonraki bir istilacı zihniyet tarafından ortadan kaldırılmıştır. Ancak Anadolu’da bu eski Anadolu kültürünü binlerce yıl süren tepedeki efendi baskılarına rağmen sürdürebilen bir topluluk hala yaşamaktadır. Acaba hangi topluluk bu özelliklere sahiptir?

Neden yönlendiricilik içlerimizdeki hücrelere-atomlara değil de, gökten geldiğine inanılan bir kutsal soyluk sistemine bağlı düşünüldü?

DOM ve OO-15c 

Bereketli Hilal ve çevresinde “Bilgi artışına” dayalı yeni gelişmeler

 10000 – 7500 yıllar arası dönem= Cilalı-Taş-Devrinin başlatılması:

On bin yıl önceleri insanlar iş-bölümü yapma aşamasına geçmişlerdir. Keçi, koyun, sığır gibi havanların evcilleştirilmesi; arpa, buğday gibi ürünlerin yetiştirmeye başlanması ve çanak-çömlek gibi ev aletleri yapılması, suyun yaşanılan evlere taşıma olanağına ulaşılması, yerleşik hayat tarzına geçişe olanak sağlamış, Çayönü, Çatalhöyük, Jericho (Erika) gibi yerleşim yerleri oluşturulmaya başlanmıştır.

Tarım alanında bitkilerin ıslah edilmesi ve hayvancılıkta birçok türün evcilleştirilmesi yerleşik hayat sistemi gelişmesin ilk adımını oluşturur, ama çanak-çömlek gibi ürünler hem su kaynaklarından bira uzak noktalarda yaşama olanağı sağlamış hem süt gibi ürünlerin depolanmasını hem de yemek pişirme olanağı yaratarak, hayat sisteminin gelişmesinde patlama etkisi yapmış ve dünyada yerleşim merkezleri sayısı hızla artmaya başlamıştır.

7500 – 5000 yılları arası dönem: Kalkolitik devri:

İnsanlar arası iş bölümü yeni meslek oluşumlarının önünü açmış ve yaklaşık 7500 yıl önceleri kurşun ve bakır gibi madenler elde edilmeye başlanarak, taş devrinden maden devrine geçiş başlatılmıştır.
Bakır, kurşun gibi madenlerin üretilmesi insanlar arası ticaret ilişkilerini, dolayısıyla bilgi-aktarım ve dağıtımını hızlandırmıştır.

Kalkolitik dönemin sonlarına doğru (yaklaşık 5500 yıl önceleri) Orta-Asya’da atların evcilleştirilmesi gerçekleşir. Atların evcilleştirilmesi insanlar arası ilişkilerde hem iyi hem de kötü yönde gelişmeleri hızlandırıcı rol oynar. Bunu sonraki bölümlerde göreceğiz.

Sümerler denilen bir toplumun Basra-Yakınlarında Ortaya Çıkması

Atlantis-Ovası adını verdiğimiz Buzul-devrinin en yaşama uygun ortamı olan Basra-Hürmüz arası, 14 bin yıl önceleri tekrar denizle kaplanmaya başlayınca, ovada yaşayanlar yukarıda açıklandığı üzere başka bölgelere göç ederek kurtulurlar. Ancak Sümer denilen bir kavim yaklaşık 6-7 bin yıl öncelerine kadar bir ada üzerinde yaşamına devam eder ve en sonunda onlar da 6-7 bin yıl önceleri Basra yakınlarında karaya çıkarlar.

Çivi yazısı tabletlerde “denizden iki-ırmak yöresine” geldiklerini belirten Sümerler (Ceram 1972), tufan sonrası geldikleri Mezopotamya’da “kültürlü efendiler” olarak adlandırılırlar çünkü çıktıkları bölgedeki insanlara göre çok daha gelişmiş bir yaşam düzeyine sahiptirler. Kendilerini “kara başlı halk” olarak tanıtan Sümerler, yaşadıkları ülkeyi “ki-en-gi(-r) = place of the noble lords = asil-soylular-ülkesi” olarak adlandırmışlardır.

Böyle bir ayrım yapılması, asil-soylu, adi-soylu zıtlığının Sümerlerin tarihsel geçmişleriyle ilintili olduğunu gösterir. Nitekim Sümerlerin krallar listesi tabletinde tufan öncesi bir dönem yaşadıkları ve bu dönemde kutsal soylu oldukları için 10 tane çok uzun ömürlü kralları olduğu yazılıdır. Her bir kralın 25-30 bin gibi binlerce yıl hüküm sürdüğü yazılıdır.


Şekil: Sümerlerin krallar listesi 8 adet tufan öncesi çok uzun ömürlü kral içerir. Tufan sonrası kralların ömürleri ise önce birkaç binli yıllara, sonra birkaç yüz yıl ömürlü krallara düşecek şekilde olduğu yazılır.  (1922de Larsa’da bulunan Weld-Blundell Prism,  Ashmolean Museum, Oxford İngiltere). 

Binlerce yıllık insan ömrü günümüz bilimsel görüşüyle açıklanabilir bir olgu olmadığından, eski zaman insanlarının bilgi ve inanç sistemleri konusunda çok dikkatli olmamız gerekir.

Bu konuda şunu hatırlamakta yarar var: Atlantis Ovasından 10-12 bin yıl önceleri ayrılan Anadolu kültürü (Alevi-kültürü) tamamen farklı bir inanç sistemi oluşturmuşlardır.  Aynı şekilde Orta-Asya’ya göç eden Türki toplumlarda da Şamanizm gibi doğal sisteme daha uygun bir hayat anlayışı söz konusudur. Bunların hiçbirinde asil soylu, adi soylu gibi efendi-kul ilişkisi söz konusu değildir. 
Sümerler Basra çevresine çıktıktan sonra Eridu, Ur, Uruk gibi ilk kent devletlerini kurarlar. İnançları gereği, her devletin tepesinde asil-soylu bir kral vardır ve o kral devletin sahibidir. Devlet denilen ve hep tepedeki birilerince sahiplenilen yaşam sistemi böyle başlatılmıştır. Devletin sahipliği ve yönetimi, kutsal özlü sayılan krallara aittir. Halk krala ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalır. Kralın gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Tepedekilere riayeti sağlamlaştırmak adına her millete (devlete) kendi dillerinde bir peygamberle Me adı verilen bir kutsal kitap gönderildiği ve halkın bu kutsal bilgilere uyarak yaşamalarının şart olduğu öğretilir.

Sümer krallar listesi tabletlerinde görüldüğü üzere, Sümerler “Oluşturma – Yönlendirme – Sahiplenme” konusunda tamamen dışsal bir sistemin doğada egemen olduğu şeklinde bir bilgiye sahipler. Ve bu bilgi önceki 13 bölümde aktarılan jeolojik-astrofiziksel-biyolojik-nörofizyolojik gibi doğa-bilimsel verilere tamamen terstir.

Sümerlerin oluşturduğu bu yaşam modeli insanların yaşamında maalesef çok etkili olmuştur. Günümüzde de hala tüm devletler hep tepedekilerce sahiplenilmeye devam edilmektedir. Anadolu kültürünün ürünü olan ahilik gibi meslekler arası örgütlenmeye dayalı toplumsal sistemler hep bastırılmıştır.

5000- 3000 yılları arası dönem: Tunç devri:

 İnsanlık yeni bilgiler oluşturarak daha kullanışlı ürünler arayışı içine girmişler ve yaklaşık 5000 yıl önceleri kasiterit adlı bir minerali ergiterek kalay gibi yumuşak bir başka maden elde etme bilgisine ulaşmışlardır. Hem kalay hem de bakır yumuşak madenlerdir. Ama bilgi oluşturma ve yeni bir şeyler üretme dürtüsü içindeki insanlar bakırın için çok az miktarda (%2) kalay karıştırılmasıyla çok sert bir alaşım elde etmeyi başararak, insanlık tarihinde “Tunç devri” denilen bir çağ açılmasının yolunu açmışlardır.

Tunç gibi çok sert ve dayanaklı bir maddenin keşfi, insanlık tarihinde gerçekleşen en önemli keşiflerin başında gelir, çünkü bu madde ile kılıç, kalkan, tekerlek, saban-ucu gibi gereçler yapılmaya başlanır ve hem tarım alanında toprağın kazılması kolaylaşır, hem de savaş teknolojisinde yeni bir çığır açılır.

Ticaret yapılacak ürün sayısı da artık çok artmıştır; tunç gibi çok değerli bir maddenin yapımı içine gerekli bakır ve kalay her yerde yoktur. Bu nedenle, Almanya Erzgebirge’de 4500 yıl öncesine ait kalay madenciliği izleri bulunduğuna göre, Batı- Avrupa’dan Afganistan-Hindistan gibi Asya ülkelerine kadar uzanan bir ticaret ağı söz konusudur.

Çin’de M.Ö. 3630 olarak saptanan bir zamana (yani 5600 yıl öncesine) ait ipeğe sarılmış bir çocuk iskeleti bulunmuştur, dolayısıyla ipek denilen kumaşın keşfi Tunç devrinden önce olmuştur. Bu bilgiye göre üretilen kumaşların diğer toplumlarla ticarette kullanılması ticaret ağının ne kadar geniş olduğu konusunda bir bilgi verir. (İpek yolu bu ticaret ağının sonraki asırlarda da devam eden bir koludur.)

1)- Harappa kültürünün Ortaya Çıkışı

Ticaret insanlar arası bilgi akışlarını geliştiren bir faktör olarak Mezopotamyalılar ile Hint kültürü arasında da çok etkili olmuş ve toplumlar birbirlerinden etkilenmişlerdir. En önemli ticaret unsuru en eski zamanlarda Lapis lazuli adlı gök-mavisi bir mineral olmuştur, çünkü hem süs taşı, hem de ruhsal güç ve enerji kayağı olduğu inancı antik çağlardan beri kabul görmüştür. Bu mineral ise kuzey-doğu Afganistan’da bulunmaktadır. Daha sonra tunç yapımında gerekli olan Kalay gibi bir metalin ortaya çıkması Hindistan yolu ticaretinin çok daha gelişmesine yol açmıştır, çünkü kalay da Afganistan’dan gelmektedir. Dolayısıyla, ticaret dünya genelinde bilgi ve toplumsallaşma gelişmesinde en önemli faktör olmuştur.

Buzul devri sonrasında, Güney Hindistan-Seylan bölgesi ile İndus-vadisi boyunca da insan nüfusu artışı gelişmiş ve Harappa kültürü denilen yerel bir kültür İndus vadisi boyunca MÖ. 3binlerde ortaya çıkar ve MÖ. 1300lerde sona erer. Bu vadideki kültürel gelişmenin sona ermesinin nedenleri pek bilinmemektedir. Ama insanlık tarihinin yönlenmesinde çok büyük etkisi olmuştur. Çünkü İndus vadisinde yaşayan insanların Batı-Afganistan üzerinden Orta-Asya’ya göçleri sonucu Orta-Asya steplerindeki toplumlarla karışmıştır. Hindistan kültürüyle Avrupa kültürü karışımı olan Hint-Avrupa dilli kavimlerin ortaklığı Yamnaya kültürü adı verilen yeni bir kültür oluşturulmasına yol açmıştır.

2)- Hint-Avrupa veya İndo-German dil grubunun ortaya çıkışı

Harappa uygarlığı etkisi altındaki insanlar zamanla kuzey-batı yönünde (Afganistan-İran-Türkmenistan üzerinden) Orta-Asya ile etkileşmişlerdir. Bu şekilde Kuzeydeki steplerde yaşayan toplumlar hem Atlantis kökenli, hem de Hint kökenli kültürle tanışıp, bu kültürlerin harmanlanmasından oluşan karma bir kültür oluşturmuş olmalılar. Hint-Avrupa veya İndo-german denilen dil grubu böyle bir karışımdan oluşmuş olabilir. Bu konuda şimdiye dek Atlantis-Ovası diye bir temel kültür gelişim noktası dikkate alınmadığından, objektif bir değerlendirme yapılamamıştır. Umarım bundan sonra dikkate alınır.

3)- At gibi hızlı koşan ve ağır yük taşımaya uygun havanın evcilleştirilmesi

Tunç devri başında at gibi hızlı koşucu ve yük taşıyıcı hayvanın evcilleştirilmesi, toplumlar arası ilişkileri çok hızlandırır. At gibi hızlı bir hayvanın evcilleştirilmesi tunç gibi çok sert ve dayanıklı maddenin yaşama girmesiyle birleştirilince, fetih ve yağmacılık kolaylaşmış olur. Bu kolaylaştırma özellikle askerlerin yiyecek-giyecek-yatacak gibi çok gerekli ve karşılanması zor konularda muazzam yeni olanak sağlamasıyla ilgilidir. Atın eti ve sütü yiyecek ihtiyacını, atın çektiği bir araba giyecek ve çadır gibi konaklama gereksinimini karşılamaktadır. Böyle olunca da at-kültürüne sahip olan toplumlar muazzam bir fark yaratırlar.

Mezopotamya, Anadolu gibi bölgelerde yaşayanlar genelde sürekli yerleşik bir toplum hayatı sürdürürken, Karadeniz kuzeyindeki ve Orta-Asya’daki steplere genelde göçebe hayatı daha yaygındır. Göçebe hayatında at en önemli unsurdur. Dolayısıyla kuzeyin steplerinde yaşayan toplumlar savaş tekniğinde daha avantajlıdırlar.

4)- Tunç gibi sert ve dayanıklı maddenin keşfiyle zırh-mızrak gibi güçlü silahların ortaya çıkışı

gibi 4 faktör birlikte değerlendirilince, dünyadaki dengeler hızla değişmeye başlar. Bu değişimler şu konularda çok önemli sonuçlar doğurur.

Sonuçları:

1.   At kültürü MÖ. 3500lerde Orta-Asya’da ortaya çıkar ve Ukrayna – Kazakistan arasındaki düz steplerde yaşayanlar için hızlı bir ulaşım-iletişim aracı oluşturur.
2.   Bakır, kalay, kumaş, vs gibi ticari malların taşıyıcılığı At-kültürü olan kavimlerin eline geçer.
3.   Ticaret tüm Avrupa-Asya-Akdeniz-ülkelerini kapsadığından, dünyada hani toplumlar nasıl yaşıyor, neredekiler daha zengin, nerelerdekiler daha fakir bilinmektedir.
4.   Akdeniz ülkeleri iklimsel olarak daha uygun olduğundan, daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşırlar. Yani genelde tam yerleşik bir yaşam sürerler.
5.   Kuzeydeki Avrasya steplerinde yaşayan kavimler daha çok hayvancılıkla geçindiklerinden yarı-göçebe hayatı egemendir.
6.   Göçebe toplumlar savaş konusunda çok daha iyidirler. 
7.   Bunun sonucu, Avrupa-Asya steplerinde yaşayan ve Hint-Avrupa adlı kompoze dilli kavimler, savaş konusunda daha avantajlı olduklarından güneydeki ülkeleri istila etmeye başlarlar.
8.   Bu istilalar MÖ. 1600lerde Hititlerin Anadolu’ya gelip, Hattilerin ülkesine yerleşmeleriyle başlar.
9.   Sonra MÖ. 1600lerde Hellenlerin (yunanlar) Trakya üzerinden Yunanistan’ın yerli kavimleri olan Pelasg ülkelerini istila etmeleriyle devam eder.
10.        Daha sonraları MÖ. 1000lerde Persler İranın yerli kavimleri olan Elam ve diğer türki kavimlerin ülkelerini istila etmeleriyle devam eder.

Bunlar biz Anadolular ve komşularımız için dikkat edilmesi ve bilinmesi gereken önemli noktalardır. Avrupa’nın yerli halkları Keltler, İrlandalılar, Akitanyalılar,  vs. benze şekilde step-kökenli indo-german dilli kavimlerce istila edilmişlerdir. Etrüskler, Sırplar, Arnavutlar, Bulgarlar gibi toplumlar da sonradan benzer şekilde step-kökenli kavimlerce istila edilip, slavlaştırılmış, latinleştirilmiş vs.dirler.
Şimdi bu konunun ayrıntılarını görelim. 

DOM ve OO-15d

4 bin ile 3 bin yılları arasında Anadolu ve çevresinde hangi kavimlerin yaşadığını belirleyip, sonra da 2 bin yıl önceleri Anadolu ve çevresinde kimlerin egemen olduklarına bakarsak, tarihsel süreçte bu coğrafyada neler değiştiğini anlamış oluruz.
Yukarıdaki harita tarihsel belgeler ve jeolojik-arkeolojik verilerden yararlanılarak hazırlanmıştır. Arkeolojik veriler, çoğu son 100 yıl içinde yapılan kazılarda elde edilen belgelerden oluşmaktadır. Tarihsel belgeler olarak da genelde MÖ 450lerde yazılmış olan Heredot tarihi kitabı ve Strabon’un MS 20de tamamladığı Coğrafik-tarihsel bilgilerden yararlanılmıştır. Bu bilgiler ışığında, Anadolu ve çevresinde 4 bin yıl önceleri hiçbir İndo-german (Hint-Avrupa) dili konuşan kavim bulunmadığı anlaşılmaktadır. Sadece Mısır’da semitik (arapça) bir dil konuşulur; Asur, Mitanni ve Babil toplumu semitik ve aglütine dil konuşan bir karışımdır. Diğer tüm bölgelerde aglütine dil konuşulur.
Kendilerini Hellen olarak tanımlayan ve günümüzde Yunanistan’da yaşayan ulus, bu bölgeye MÖ 1600lerde kuzeyden göç ederek gelmiştir. Daha önceleri bu bölgede yaşayan kavimler Heredot ve Strabon tarafından “Pelasg”lar olarak tanımlanırlar ve Yunancadan çok farklı bir dil konuştukları belirtilir.

(Bir hatırlatma: 15 bin yıldan önceleri Avrupa ve Kuzey-Batı-Asya’da sadece mağaralarda yaşam olduğu ve insan nüfusu yoğunluğunun söz konusu olmadığının bilinmesi çok önemlidir. Bu bölgelere gelen ilk kavimlerin Atlantis-Ovalılar olduğu ve onların konuştuğu dilin de tam-aglütine dil olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla pelasg kavminin konuştuğu dil de tam-aglütine bir dil olmalıdır.)

Sümerlerce tepedeki bir asil-soylu kralın mutlak otoritesi ve sahiplenmesi temeline dayanan toplumsal yaşam sitemi, daha sonraki binlerce yıl boyunca aynen devam ettirilmiştir.
İnsanlığın geleceğinin karartılması işte tepeden yönetime dayanan böyle bir DEVLET kavramı oluşturulmasıyla başlar. Devlet sistemli toplum anlayışında devlet tepedeki birileri tarafından sahiplenildiğinden halk kendisini toplumun bir ortağı olarak görmez ve onu her zaman canla-başla korumaz. Halk krala ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalır. Kralın gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Tepedekilere riayeti sağlamlaştırmak adına her millete (devlete) kendi dillerinde bir peygamberle Me adı verilen bir kutsal kitap gönderildiği ve halkın bu kutsal bilgilere uyarak yaşamalarının şart olduğu öğretilir. Bu şekilde 4 bin yıl öncelerine kadar “kardeşlik- eşitlik-özgürlük” temeline dayalı, yani doğadaki egemen olan dinamik-sistemler-fiziği kurallarına uygun gelişmekte olan toplumsal sistem en büyük darbeyi alır.
Bunun böyle olduğunu şu tarihsel olay net bir şekilde gösterir. Büyük İskender, MÖ. 334de Makedonya’dan sefere çıkar, MÖ 333de Anadolu’yu, MÖ. 332de Mısır’ı, MÖ.331de Irakı, MÖ 330da İran’ı, MÖ. 329da Türkmenistan-Afganistan’ı, fethedip, MÖ. 326da Hindistan’a girer. Bir kral, bu kadar kısa zamanda (8 yılda), bu kadar geniş ülkeleri nasıl fetheder? 

Bu şu nedenle gerçekleşmiştir: Devletlerin sahibi tepedeki bir sultan veya kral gibi asil soylu olduğuna inanılan biridir. Halk o asil soylunun kuludur. Kralın sarayı ve ordusu ele geçirilince, tüm topraklar ve o topraklardaki halk yeni efendinin malı ve kulu olur.

Geleneksel anlayışın temeli şu görüşe dayanır: doğada her şey tepedeki bir efendiye aittir. Evren genelinde bu efendi “RAB” olarak kabul edilir, evrensel sistemin sahibidir. İnsanlık bu efendinin soyundan gelen asil soyluların kullarıdır ve asil soylular dünyayı sahiplenirler. Bu şekilde tepedeki bir asil-soylular arasında dünyanın parsellenmesi ve pastadan en büyük payın elde edilmesi yarışları başlar. Ve halen de devam etmektedir.

Heredot MÖ. 5. Asırdaki durumu anlatan bir tarih kitabı yazmıştır. Strabon ise MÖ. 64 ile MS. 24 yılları arası yaşamıştır. Her iki yazar da, aristokratik- zengin soylu ailelerden gelmektedir. Yazdıklarında Anadolu’da kendi dillerinden farklı bir dilde konuşan halklar yaşadıklarını belirtirler.
Şimdi bir değerlendirme yapalım: Halk ayrı bir dil konuşuyor, tepedeki aristokratlar ayrı bir dil konuşuyor.

Bu ne anlama gelir? 
Anlamı şudur: Anadolu’daki halk yerli toplumu oluşturmakta ve tepedeki efendiler kesimi, istilacı bir kavimden gelmektedir. Nitekim Heredot tarihinde yazılanlar ve Strabon’un Coğrafya’sındaki bilgiler tamamen bu yönde bilgiler içermektedirler. Yani normal insanlar, tepedeki bir asil soylu efendiler grubu kişilerce yönlendirilen sürüler olarak görülmektedirler. Asil-soylu efendiler yönlendiricidirler, sahiplenicidirler. İnsanlara bu bilgi çocukluk evresinde aşılanmakta ve ondan sonraki yaşamında da insanlar bu bilgiye göre davranmaktadırlar. Doğa ve dünya sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğundan, asla dogmatik gelenek olmamalı, gelenek-görenekler sürekli sorgulanmalı-yenilenmelidir. Dolayısıyla, toplumsal sorunları olanlar mutlaka gelenek-göreneklerini sorgulamak zorundadırlar.

Kimin daha asil-soylu ve yönetme-sahiplenme hakkına sahip olduğu, karşılıklı mücadelelerle belirlenmektedir.

Şimdi böyle bir “asil-soylu efendi insanlar nesli” kavramıyla beyinleri yıkanmaya başlanılan insanlığın tarih içindeki serüvenlerini görelim. 

Yunanların Ege bölgesini istila etmelerinden sonraki gelişmeler 

Girit veya Minos- Uygarlığı

MÖ. 3500lerde başlamış ve yaklaşık MÖ. 1400lerde son bulmuştur. Yunanca olmayan bir dil konuştukları bilinmektedir. Aglütine dil grubunun Limni adasında, Truva’da ve tüm Anadolu’da konuşulduğu dikkate alınırsa, Giritlilerin de aglütine bir dil konuştuklarını varsaymak hatalı olmaz. Çünkü uygarlık aglütine dilli Atlantis-Ovalılarca başlatılmış ve oradan yayılmaya başlamıştır.
Minos uygarlığının yok oluş nedeni kesin olarak bilinmemektedir. MÖ. 1500lerde Santorini volkanının bir etkisi olmuş olabilirse de, kentlerdeki tüm binaların yerle bir edilmeleri, başka bir toplumun istilasına uğranmış olunması olasılığını ön plana çıkarmaktadır.
Yunanlıların istilaları Girit’in ele geçirilmesiyle kalmaz, ege bölgesindeki tüm kentler sistematik şekilde ele geçirilir. Bu ele-geçirmelerin bizlere aktarıldığı en bilinen olay Truva savaşı olarak zihinlere kazınmıştır.

MÖ. 1400lerde Giriti ele geçiren Yunanlılar, MÖ 1190-1180lerde Truva’yı ele geçirirler. Daha sonraki asırlarda Bergama, İzmir, Efes, Milet Bodrum (Halikarnas) gibi ege kıyısı kentlerini ele geçirirler. MÖ 8. Asırda Sinop, Giresun, Trabzon kentlerini istila ederler; MÖ 600 de Kırım yarımadasının doğusunda Kerç kentini kurarlar. Ve tüm bunlar sömürü amaçlı istilalardır.
Anadolu’daki önemli ticaret merkezleri bu şekilde teker teker ele geçirilirken Anadolu’nun doğusunda da kuzeyden gelen başka bir indo-german dilli kavim Hazar denizi doğusundan güneye sarkar ve günümüzde İran olarak bilinen toprakları istila eder. Halbuki o topraklar daha önceleri Atlantis Ovasından göç eden Azeri, Elam, Afşar, Kaşkay, vs gibi aglütine dilli kavimlerin ilk vatanıydı, çünkü daha eski buzul devrinde bu yüksek platolarda pek insan yaşayamıyordu.

Dağdan gelip, bağcıları kovma dönemi hızla ilerlemektedir.

Hazar denizi kuzeyindeki bozkırlarda Atın evcilleştirilmesinin sağladığı üstünlükle başlatılan yağmalama ve yerleşme akımlarıyla İran-platosuna ele geçiren Persler, Asur krallığını yıkarak MÖ 670li yıllarda Med krallığını kurarlar. MÖ 550de bu pers krallığı yıklır ve yerini bir başka pers Ahamenis krallığı alır. Bu pers krallığı ile batı-Anadolu’yu ele geçiren yunanlar arasında MÖ 331 yılına kadar savaşlar devam eder.

Sonra Büyük İskender MÖ 334de meşhur imparatorluğunu kurma seferini başlatır ve tüm Anadolu ve Orta-Doğu ülkelerini istila eder. Yunanlılaştırma zirve noktasına ulaşmış olur.
Anadolu’daki Yunan egemenliği MÖ. 64 yılına kadar devam eder ve daha sonra Anadolu önce Roma, sonra Bizans imparatorlukları egemenlikleri altına girer.

Kutsal Kitaplı Dinlerin Ortaya Çıkışı

Bu arada dinsel inanç sistemlerinde de büyük değişiklikler yaşanır. MÖ 1500 lü yıllara kadar, Sümer dinsel görüşü etkili olmuş her kabilenin başkentine, kendi dillerinde bir peygamber gönderilerek, tepedeki yaratıcının emirlerinin ulaştırılmasının sağlandığı inancı insanlara öğretilmiştir. Ancak devam eden yıllarda kent devletlerinin yerini bölgesel devletler alınca, buna uygun şekilde inanç sisteminde değişiklik olmuştur. Değişiklik şu noktadadır: Gökteki yaratıcı insanlar aleminden bir ırkı tercih eder ve onu diğer insanlığa üstün kılar. Bu şekilde dünyanın parsellenip-paylaşılmasında bu seçilmiş ırka avantaj tanınmış olunur.

Bu inanç siyasi ve ekonomik ilişkilerde farklılık yaratmaya başlayınca, gökteki yaratıcının bir başka elçi (İsa = Christus) göndererek insanlara daha yeni bir ahit gönderdiği görüşü ortaya atılır ve Bizans imparatoru tarafından İznik’teki 325 yılı konseyinde resmi din olarak kabul edilir. Bu durum devletler arasındaki mücadelelerde fark yaratır, çünkü kutsal kitap hükümlerine göre yaşayanların ölümden sonraki hayatta cennette yaşanılacağı inancı savaşlardaki askerlerin mücadele azmini muazzam etkiler.

  Ve 7. Asırda İslamiyet inancı ortaya çıkar ve insanlar arası mücadelelere yeni bir faktör daha eklenir.
Tüm bu inanç sistemlerinde insanlara şu görüş aşılanmaktadır: Yaratıcının emirlerine göre yaşanırsa öldüklerinde cennete gideceklerdir. Yaratıcının emirleri arasında, onun görüşlerini yaymak için diğer kavimlerle yapılan savaşlarda ölenlerin de şehit olacakları ve cennete gidecekleri şeklinde hükümler bulunması çok düşündürücüdür. Çünkü tüm insanlığın değil, belli kavimlerin çıkarlarının ön plana alındığı açıkça bellidir.

Görüldüğü üzere, dünyadaki son 4-5 bin yıldır oluşan gelişmeler tepedeki efendiler sınıfının siyasi ve ekonomik çıkarları dikkate alınarak, tepedeki zümrelere itaatkar insanlar yetiştirecek şekilde planlanmıştır. Halk genelinin huzur ve refahını sağlamak hiç ön planda olmamıştır. Yani farklı dinsel inanç sistemlerinin tamamen pasif ve itaatkar insan yetiştirmek amacıyla ortaya çıkarıldıkları anlaşılmaktadır.

Bu yapılırken insanlara “hırsızlık yapmak, insan öldürmek, vs.” gibi iyi niyet kavramları sunulmuştur. Ancak bu iyi niyet terimlerinin tüm insanlık için olmadığı aşikardır, çünkü, inandıkları kutsal kitap görüşünü yaygınlaştırmak için başka kavimleri öldürmek sevap sayılmakta, cennetle ödüllendirilmektedir.

Ara-Bilanço:

Dünyamızın geçmişinin kaydedildiği jeolojik katmanların okunmasıyla ortaya konulan zaman olgusu ve kuantum denilen en alt-sistem öğelerinin özellikleri şu sonuçları göstermişti:
1)-Doğa alt-sistemden üst-sistem yapılarına doğru gelişmektedir,
2)-Oluşumları tetikleyici faktör (yani kuvvet oluşturuculuk) alt-sistemlere aittir,
3)-Oluşumlar “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemlere göre gerçekleşir,
 ve Dinamik sistemlerde ise,
4)-Bilgiler (kurallar) karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur ve bu sayede doğal zorluklar aşılır.
5)- Evrenin, Güneş-sisteminin ve Hayatın gezegenimizdeki gelişimi, evrensel ölçekte bir bilgi artışına dayalı evrimleşme olduğunu, ancak bu evrimleşmenin nereye doğru gittiğinin bilinmediğini göstermektedir.
6)- Bilgisiz bir şey yapılamadığı, bilginin ise varlığın çevresindeki dönüşümleri algılayarak daha ergonomik yapılar oluşturma çabaları sonucu gerçekleştiği görülmektedir.
7) Varlıklar davranışlarını sürekli değiştirilip-yenilenen ether okyanusu içindeki sinyallerden yararlanarak belirlerler.
8)- 1960lı yıllarda “Life is nothing but chemistry” diyen fizikçi Kervan’ın öngörüsü sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla doğrulanmıştır. Varlıkların içsel bileşenlerinin kimyasal değişimleri sonucu yaşam formları değişmekte ve geliştirilen bilgilerle daha ergonomik yeni sistem oluşumları şeklinde sürekli evrimleşmektedir.
9)- Zamanın ilerlemesi bilgi düzeyine koşut gelişir. Zaman ilerledikçe varlık çeşitliliği artar. Bilgiler atom gibi temel öğelerde depolanıp işlendiğinden, atomların da yaşayan öğeler olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bedenler içinde atomlar birbirlerine dönüşebilmekte, hücreler içinde bir yaşam sergilenmektedirler.
10)- Doğada her şey bilgi ile oluşturulur, ama doğal sistem de sürekli değiştirilip-dönüştürülür. Böyle olunca, bir hücre grubu da, doğadaki tüm bu değişim-dönüşümler nasıl oluyor, nereye doğru gidiliyor gibi sorular sorup araştıran insanı oluşturur.
11)- Bu araştırıcı insan ise doğadaki yapıcılık-yönlendiricilik erkini kendi içindeki bileşenlerinde (hücrelerinde-atomlarında) değil de dışında-üstünde bir makamda tasarlayınca, tepeden yönetilen ve tepedekilerce sahiplenilen devlet sistemli bir yaşam ortaya çıkmıştır.
12)- İnsanlık bilgiye hasrettir, ama 4-5 bin yıldan beri toplum genelinin çıkarlarını değil, tepedeki yönetici (efendiler) kesiminin çıkarlarını dikkate alacak şekilde bilgiler halka aşılanmaya çalışılmaktadır. Bu da insanları zombileştirmektedir. 
                              

DOM ve OO-15e 

İnsanlık her birkaç asırda bir gerçekleşen istilalarda kral soyunun değişmeleriyle sürekli bir çalkantı içinde yaşamıştır. Avrupa ve Asya arasında bir köprü konumunda olan Anadolu halkı bu istilalardan en çok etkilenen insanlardan oluşmaktadır. İstilacılar tepedeki efendi kesimini oluşturduklarından, halk ister istemez tepedekilerin kültürü etkisi altında kalmış ve kendi öz-benliğinden uzaklaştırılmış olmalıdır.

MÖ. 2binli yıllarda Hitit’lerin Hatti’leri istilasıyla başladığı belgelenen bu Efendi-değişimlerinin daha eskiden kaç defa gerçekleştiği hakkında bilgi-belge henüz yoktur. Ancak ondan sonraki yıllarda her birkaç asırda bir tekrarlanmıştır.

Benzer şekilde tüm Avrupa ve Anadolu bu şekilde zaman içinde farklı yönlerden gelen kavimlerce işgal edilerek, yerel halk kontrol ve baskı altına alınmıştır. Basklar bunun en batıdaki örneğidir. Anadolu halkı da, Truva savaşları, Pers-Yunan savaşları, İskender imparatorluğu, Bizans imparatorluğu gibi bir çok devlet istilası altında kalarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Aleviler-Türkmenler bunun örneğidir.

Bu görüşü destekleyen üç delil:

Birinci Delil MÖ. 64 ile MS. 24 yılları arası yaşayan Strabon’un yazdıklarıdır:

Anadolunun pek çok yöresinde Kimmerler, Partlar ve İskitler gibi rk kavimlerinin de yaşadığı anlaşılmaktadır.  Karyalıların Barbarca bir dil konuştuklarını belirtir. Kendisi yunanca, latince gibi indo-german grubu diller konuşan ve Mısırlıların konuştuğu dili bilen Strabon için Anadolu kavimlerinin anlaşılmayan dili aglütine (Türkçe) dilden başka ne olabilir? Malum, 3 farklı dil grubu söz konusu: İndo-german, semitik ve aglütine (Türkçe). Bunlardan ilk ikisini biliyor. Bilmediği ne olabilir?

İkinci Delil Marco Polo Haritası

Türklerin Anadolu’nun ilk yerleşik kavmi olduğunun birkaç delilini sunmak istiyorum. Bunlardan biri 1271- 1295 yılları arasındaki ipek yolu seyahatini yapan Marco Polo’nun haritasıdır.
Haritada Anadolu “Turcomania” olarak işaretlenmiştir. Bunun haricinde Orta-Asya’da Büyük Türkiye diye ayrı bir yerleşim bölgesi gösterilmiştir.

Bu bilgiler Marco Polo zamanından önceleri biliniyor olmalı ki, o geçtiği yerler hakkında bilgi verirken o ön bilgileri kullanmış. Bu da demek olur ki, bin yıl öncelerinden beri Anadolu Türkçe konuşan kavimlerin yurdudur.

Üçüncü Delil Andolu’daki Türk Beylikleri:

Türklerin Anadolu’ya 1048 Pasinler, özellikle de 1071 Malazgirt savaşından sonra geldikleri söylenir. Türklerin Müslümanlığa geçişini takiben 1037de Büyük Selçuk Devleti kurulur. Horasan-İran yörelerinde egemen olan Selçuklularla Anadolu’da egemen olan Bizanslar arasındaki siyasi mücadele 1071 Malazgirt savaşına götürür.

Malazgirt savaşının taraflarından Bizans ordusunun 70 000, Selçuklu ordusunun 40 000 kadar olduğu bilinir. Savaşı Selçuklular kazanır, çünkü Bizans Ordusundan bazı birlikler Selçuklu tarafına geçer. Taraf değiştiren birliklerin türk kökenli oldukları belirtilir.

Savaş sonrası dönemde Anadolu’daki durumu görelim. Savaştan hemen sonra Anadolu’da şu Türk beyliklerinin kurulduğu belirtilir:

Bu kısa tarihsel bilgilerden sonra şu konularda bir görüş oluşturmaya çalışalım:
1071 yılında Bizans’lılardan alınan bir ülkede hemen 1072den başlanarak, birkaç yılda, Erzurum’dan (Saltuklular 1072)  İzmir’e (Çaka Beyliği, 1082) gibi 10 beylik nasıl kurulur? Bu yöredeki yerel halk nasıl ikna edilir?

Yukarıdaki tarihsel durumlar kesin olarak Anadolu’nun yerli halkının Türkçe konuşan bir kavim olduğunun diğer delilleridir.

Şimdi soru şu: İlk Türkler Anadolu’ya ne zaman gelmiş olabilirler?

Cevabın şu olduğu anlaşılır: Onlar Anadolu’ya 12 bin yıl önceleri geldiler, çünkü daha önceleri Anadolu boştu ve onlar ilk yerleşenlerdir.

DOM ve OO-15f

Devletlerin doğayı (insanları ve tüm diğer varlıkları) sahiplenici davranışı, fetih politikası anlayışına yol açar ve dünya parsellenmeye başlanır.


Sümerler zamanında oluşturulan kent devletleri arasında, büyüme ve diğer devleti ele-geçirme yarışları başlar. Bu hayatı yanlış yorumlamanın bir sonucudur. Hayat karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla daha rahat bir üst sistem oluşturma prensibine göre işlemektedir. Yani tabandaki öğeler (insanlar) karşılıklı uzlaşarak toplum gibi bir üst-sistem oluşturur. Halbuki Sümer inancı, insanın (dolayısıyla hayatın) tepedeki birileri tarafından kendilerine hizmet etmek üzere yaratıldığına dayandığından, halk dahil her şeyi sahiplenici davranılmaktadır. Böyle olunca da, tepedekiler arasında hep daha zengin olabilme yarışları başlar.

Sümerlerin devlet anlayışı çevre toplumlar arasına da yayılır ve 5000 yıl önceleri İran’da Elam denilen bir Devlet kurulur. (Elamlıların dillerinin de tam-aglütine olması, onların Atlantis Ovasında İran platosuna göç eden ilk kavimlerden olduğunu gösterir. Orta-Asya’ya göç eden Türklerin de bu güzergah boyunca göçtükleri, Kaşkay, Afşar, Halaç gibi türki dilli kavimlerin hala İran’da yaşamasından anlaşılmaktadır. Günümüzde farsça konuşan halkın İran’a geliş tarihi yaklaşık 3 bin yıl öncelerindedir.) 

Anadolu’da da 5000 yıl öncelerinden itibaren Truva, Hatti, Luwi gibi birçok topluluk yaşadığı bilinmektedir. Bu topluluk dillerinin de tam-aglütine olması, Anadolu toplumlarının Atlantis-Ovalı kökenli olduğunu gösterir. 

Mısır’da da ilk devlet kuruluşu yaklaşık 5100 yıl öncelerine rastlar.
Sümer kent devletlerinin birbirleriyle çatışmaları sonucu zayıflamalarından ve de halkın çok sömürülmesinden yararlanan Sargon adlı bir asil soylu MÖ 2334 de Akadlar devletini kurar ve o tarihten sonra da gittikçe gelişerek Sümer hanedanlıklarına son verir.

Benzer şekilde dünyada kurulan tepeden yönetimli tüm devletler, zaman içinde başkaları tarafından yıkılmış, krallar- liderler değiştirilerek bu tahterevalli oyunu sürdürülmüştür.

Doğayı Sahiplenme Anlayışı tüm dünyada egemen olmuş ve en fazla payı kapabilmek için güçlerini artırma amaçlı birleşmeler yaygınlaşmaya başlamıştır.

Toplumsal hayatın tepeden yönetimli devlet anlayışıyla sürdürülmesi fetih ve yağmacılık zihniyetli gelişmelerle sürdürülmüştür.

Kuzey devletlerinin bu avantajlarını kullanarak Güneydeki devletleri istila etmeleri büyük olasılıkla bu yöntemle olmuş, Orta-Anadolu’daki Hatti devleti yerine Hitit devleti (MÖ. 1680) kurulmuştur.
İran platosunda kurulan ilk devlet Elam devletidir ve tam-aglütine dilli olması nedeniyle Atlantis-ovası kökenlidir. Pers dilli toplumun Orta-Asya yani step kültürlü olduğu “The Proto-Iranians are believed to have emerged as a separate branch of the Indo-Iranians in Central Asia in the mid-2nd millennium BCE. Wikipedia’da belirtilir. Dolayısıyla Persler de İran’ın eski yerel devletlerini fetih yoluyla ele geçirmiş bir kavim olarak görülmektedir. Farsça pers halkının dili olduğundan, frasça ile akraba bir dil konuşan toplulukların da sonradan buralara gelmiş istilacı kavimler olması gerekir. Bunları başında ise kürtlük Ermenilik gibi Doğu Anadolu’nun yerli halkı olma iddiasında olan indo-german dilli topluluklar gelir. Hiçbir indo-german dilli kavmin Anadolu’nun yerli halkı olamayacağı yukarıdaki bölümlerde arkeolojik-genetik-linguistik verilere dayanılarak gösterilmişti.

Dağdan gelip, bağcıları kovma dönemi 4500 yıldan beri sürmektedir.

İnsanlığın son 10-12 bin yıllık tarihsel geçmişinin belirlenmesinde iki önemli ve farklı aşama gerçekleşmiştir:

Birinci aşama: Atlantis-Ovasından 12 bin yıl ile 7 bin yıl önceleri arasında göçen kavimlerin geleneklerine göre oluşturulup-gelişen “karşılıklı uzlaşmaya dayalı” ortak yaşam sisteminin Anadolu’da yaklaşık 4 bin yıl öncelerine kadar sürdürüldüğü şu grafikten anlaşılmaktadır:
Grafik insanlık bilgi oluşturarak, yaklaşık 4bin yıl öncelerine kadar çok hızlı bir patlamalı gelişme içindeyken, bu hızlı gelişimin K noktasından sonra yavaşladığı görülmektedir.

Şimdi ilk soru: İnsanlık 4 bin yıl öncelerine kadar neden çok hızlı bir gelişim gösterebildi?

İnsanlık doğadaki dinamik sistemler fiziği kurallarına uyarak,
1.   Maksimum Enformasyon Prensibini uyguladı ve patlamalı (üstel = eksponansiyel) bilgi oluşturma evresine geçti.
2.   Yine dinamik sistemler fiziğinin zor durumlar karşısında karşılıklı uzlaşmaya giderek bir ortak görüşte birleşti ve güçler üst-üste çakışarak bir güç-KUDRET sistemi oluşturuldu.
Sonra insanlığın düşünce sisteminde çok büyük bir hata oluştu ve insanlık tabana dayalı, içsel faktörlerle (yani Doğa-Altı-Güç sistemiyle) değil de, dışsal bir Doğa-Üstü-Güç-sistemiyle yaratılıp-yönlendirildiği şeklinde bir görüşle Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) etkisi altına girdi. TBÖlü sistemlerin tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu DOM ve OO-5g bölümünde gösterilmişti. 
Tepeye bağımlı, yani liderli sitemlerde, halkın özgür iradeli ve bilgili değil, itaatkar olması istenir. Halbuki verimlilik halkın bilgi düzeyine bağlıdır. Halkı bilgisiz bırakılan toplumların geri kalmışlığının nedeni budur. "Köy enstitüleri yönetenlerden daha akıllı bir vatandaş profili oluşturuyor, bu kabul edilemez" (A.Menderes).

İnsanlık önceki ilerleme hızıyla gelişimine devam edebilseydi yaklaşık 2 bin yıl önce, günümüzdeki kültürel ve teknolojik düzeye ulaşmış olacaktı. İnsanlığı 2 bin yıllık bir gecikmeye uğratan negatif etki tamamen TBÖ sistemidir. 

DOM ve OO-15g 

İnsanlığın Doğal Sistem Hakkında Bilgi Oluşturmaya Başlamasının Aşamaları

Geçmiş bölümlerde aktarılan tüm bu olaylar ve gelişimler yeryuvarı tarihi yıllıklarında kayıtlıyken ve biz insanlar bu bilgilere ancak son asır içinde ulaşabilmişken; beyinleri henüz yeni yeni gelişen ve doğa ve dünyamız hakkında ilk fikirleri oluşturmaya başlayan insanların ne tür aşamalardan geçtiklerini, yine yeryuvarı yıllıklarından takip edelim.

İnsanlar, doğa ve dünya hakkında fikir üretimine, yaklaşık 30 bin yıl önceleri, kadınların çocuk doğurarak yeni bir canlı dünyaya getirmesini “yaratıcılık” sayıp, hamile kadın heykelcikleri yaparak başlamışlardır. Yaklaşık 15 bin yıl önceleri, “hayat” sorusunu irdelemiş olmalılar ki, ölümden sonra insanların tekrar canlanacakları inancıyla, ihtiyaç duyacakları tüm değerli eşyalarıyla birlikte ölülerini gömmeye başlamışlardır.

İnsanların bilgi düzeyi zamanla gelişmektedir.

Bir toplumun hayat standardı, halkının bilgi ve bilinç düzeyine bağlıdır. Halkı “Bilgili ve bilinçli” olan bir toplum mutlaka iyi bir yaşam düzeyine sahiptir, çünkü hayat için gerekli ürünler sadece bilgiyle üretilebilinmektedir.

İnsanların Dünya Coğrafyası konusundaki bilgi düzeyi değişimleri

Bunu arkeolojik verilerle açıklamak için atalarımızın dünya hakkındaki görüşlerini yansıtan harita tasarımlarına bakmak yeterlidir.
Irak’da bulunan ve günümüzde British Museum’da sergilenmekte olan bu kil tablette dünya hakkında yapılmış ilk harita görülmektedir.

Tablette “dünya” sarı renkteki alanda gösterilmekte ve çevresi mavi halka şeklindeki bir çemberle = denizle gösterilmektedir. Çember “Bitter river= Acı ırmak = tuzlu su” olarak işaretlenmiştir.  Bu “tuzlu-su”nun dışında yıldız şeklindeki oklarla “bilinmeyen sistemler = adalar” tasarlanmıştır.

Çember içinde “bilinen dünya” yerleştirilmiştir.
Peki neler bilinmektedir?
1- numarayla kuzeyde dağlık bölge (Zagroslar ve Toroslar), 2- bir kent?, 3- Urartu, 4-Asur, 6-bilinmiyor, 7-Bataklık, 8-Elam, 9- Kanal (denize bağlantı), 10-Bit-Yakin?, 11- bir  kent?, 12-Habban, 13-“dikdörtgen” Fırat nehriyle ikiye bölünmüş Babilonya, 14-17 Acı-su = Okyanus?Deniz.

3-4 bin yıl öncelerinde insanlar dünya hakkında bu kadar bilgiye sahipti.  Evet, o zamanın insanlarının tüm dünyası bu kadar!

Bin yıl önceleri insanlığın coğrafik bilgisi biraz daha artmış ve dünyayı üstteki gibi tasarlamışlardır (Beatus Map):

Haritada Asya – Avrupa ve Afrika kıtaları görülüyor. Doğuda bir noktada “Cennet-bahçesi” var; İngiltere ve İskoçya Okyanusta ada olarak gösterilmişler. Kudüs  Babil’in kuzeyinde sanılmış, Fırat ve Nil ırmakları birbirleriyle bağlantılı sanılmış, vs.

Aradan bin yıl geçtikten sonra insanlığın bilgi düzeyi öylesine patlarcasına gelişmiş ki, günümüzde güneş sistemi çevresindeki Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptun gezegenlerine uydular gönderilmiş ve onlar haritalanır olmuşlardır. Halbuki bu gezegenler atalarımız tarafından birer tanrı olarak görülüyorlardı. 

İnsanlığın Evren ve Hayat hakkındaki bilgileri nasıl değişim gösterir?

Yukarıda özetlenen şekilde bir coğrafik dünya ve doğal sistem oluşumu bilgisine sahip olan insanları şu şekilde bir evren ve hayat görüşü tasarlamaları normal karşılanmalı:

Sümerlerin doğa ve dünya görüşü günümüz bilgilerinden çok farklıdır. Onlara göre, dünya sabit ve değişmez olarak oluşturulmuş ve evrenin merkezinde ters dönmüş bir tabak şeklindedir. Üzerinde “gök” denilen camsı bir kubbe vardır. Bu camsı kubbenin üstünde tatlı su okyanusu bulunmakta ve kubbede kapılar açıldığında yağmur yağmaktadır. Tabak şeklindeki düz dünyanın altında ise yer-altı dünyası (cehennem) bulunmaktadır. Tüm bu oluşumları yapanlalar ise, bu sistemlerin sahibi olan ölümsüz Tanrılardır. Zaman ise tanrıların ebediliğine dayalı bir sonsuzluktur. 

 Böylesine ebedi bir sonsuzluk sistemi içinde, insanlar neden kendilerinin ölümlü olduklarını anlayamamışlar ve ebedi bir hayat sistemi tasarlamışlardır. Bu şekilde “ ahiret = öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır.

Sümerler doğa ve dünyayı, sürekli bir değişim-dönüşüm içinde (yani doğum-ölüm döngülü) dinamik bir sistem olarak düşünememişlerdir. Bu nedenle de insanları da iki farklı kökenli olarak tasarlamışlardır. Biri tanrı-soylu, uzun ömürlü asil insanlar, diğeri ise bu asil soylulara hizmet etmek için çamurdan yaratılmış köle insanlar. (Sümerlerin krallar listesinin yazıldığı bir tablette yirmi-otuz bin yıl yaşayan krallardan söz edilir. Kutsal kitaplarda da, ilk on peygamberin dokuz yüz küsur yıla ulaşan ömürleri olduğu yazılıdır.)

Gılgamış destanı veya Enuma Eliş gibi eski arkeolojik belgelerde, kendilerini asıl-soylu kutsal varlıklar olarak gören kral, vs. gibi devlet sahiplerinin, ebedi ömürlü olmak için uğraşma çabaları anlatılmaktadır. Yani atalarımız doğada tanrı dedikleri ama göremedikleri varlıkların ebedi ömürlü olduğuna inanmaktadırlar ve onların soyundan geldikleri için kendilerinin de ebedi ömürlü olmalarını istemektedirler. Bu durum atalarımızın doğa ve dünyanın dinamik bir sistemde oluşup-geliştiği şeklindeki gerçek durumu anlayamamış olmalarından kaynaklanır.

 Şekil: Sümerlerin Evren tasarımı

Bu tür mantıksal çarpıklıkların temelinde, (1) zaman kavramının yanlış yorumlanması, (2) kuantum fiziğinin bilinmemesi, (3) Dinamik Sistemler Fiziğinin bilinmemesi başta gelir. Bu bilinmezlikler günümüzde de hala devam etmekte ve insanların büyük çoğunluğu, ölümden sonra ebedi bir “ahiret hayatının” kendilerini beklediklerine inanmaktadırlar.

Öteki dünya veya “ahiret” gibi bir kavramın oluşmasına neden olan ilk faktör, yukarıdaki bölümlerde “Atlantis ovası üzerindeki adalarda yaşayanların adalarının batması ve insanların da bir günah işledikleri için yaratıcı tarafından cezalandırıldıkları” şeklinde açıklanmıştı.
Bu olguya dayanılarak, kutsal kitaplar oluşturulmuş ve kutsal kitap emirlerine uyularak yaşanılırsa, ölümden sonra cennet denilen bir mekanda ebedi bir yaşama kavuşulacağı vaat edilmiştir.

Şekil: Kutsal Kitapların Evren tasarımı

Cennet tanrıların ebedi olarak yaşadığı ortam olarak kabul edildiğinden ve tanrıların da gökte (gök-kubbe üzerinde) bir yerde yaşadıkları düşünüldüğünden, ölümden sonra gidilecek cennet Göklerdeki Cennet olarak şekildeki gibi bir ortamda tasarlanmıştır. (Cennet bahçesi Eden insanları kovulmadan önceki yaşadıkları eski dünya ortamıdır. Göklerin cenneti başkadır.)
Gök-kubbe sabit-camsı bir yapı olarak tasarlanmış, yıldızların bu sabit camsı kubbede yerleşik oldukları sanılmıştır. Bu gök-kubbenin üzerinde bir gök-okyanusu (tatlı-su) olduğu ve gök kubbede açılan kapılardan yeryüzüne yağmur yağdırıldığı düşünülmüştür.

Cehennem ise, tabak şeklindeki dünyanın derinlerindeki volkanların yükseldikleri bir yerde tasarlanmıştır.

Görüldüğü üzere atalarımızın dünya ve uzay bilgisi çok sınırlıdır. Kutsal kitaplarda iki suyun birbirinden ayrılmış olduğu yazılı olması, şekilde gösterilen türde bir dünya tasarlanmış olmasındandır.

Günümüzde fizik, jeoloji, astronomi gibi bilimler öyle ilerledi ki, dünyamızın Güneş çevresinde dönen bir gezegen olduğu, uzayda Güneş gibi daha milyarlarca yıldız bulunduğu gibi çok daha fazla bilgilere sahibiz.  Dünyamızın dışında bir gök-cenneti olmadığı kesin bir şekilde bilinmektedir. Uzayın oldukça ayrıntılı haritalanması yapılmış ve ne cennet ne cehennem gibi ahiret ortamları olmadığı kesinlikle saptanmıştır.

Ölümden sonra bir cennet hayatına inanan insanlarımız acaba bu cennetin olmadığını, ebedi ömür gibi bir durumun olamayacağını, çünkü herşeyin sürekli bir değişim-dönüşüm döngüsü içinde olması gerektiğini acaba ne zaman anlayacaklar?

Din adamları, ilahiyat profesörleri bu gerçekleri acaba ne zaman kabul edip, insanların kandırılmalarına bir son verecekler?

Dünyadaki değişim-dönüşüm döngüleri nasıl yorumlanmıştır?

Doğada canlılık mevsimsel döngü gösterir. Baharda doğa canlanır, çiçekler açar, yazın meyveler olgunlaşır, sonbaharda solma ve kışın çürüme ve ayrışma başlar.

Peki bu değişim-dönüşüm döngüsü tepeden yönetimli bir güç sistemi inancıyla nasıl açıklanmıştır?

 “Tanrıça İnanna ile bazı tanrılar evlenmek ister. Bunların arasında Çoban tanrısı Dumuzi ve Çiftçi Tanrısı Enkimdu en ateşlileridir.


İnanna’nın’nın Çiftçi Tanrısı’na gönlü daha yatkındır, fakat kardeşi Güneş Tanrısı Utu’nun önerisi ile Çoban Tanrısı Dumuzi’yi seçer ve onunla evlenir.
Bir süre sonra İnanna yer altı dünyasının hakimesi olan kız kardeşi Ereşkigal’i görmeye gider. Ereşkigal, İnanna’nın yer altı hakimiyetini de alacağından korkmaktadır ve yer-altı kuralı olarak onu cesede çevirir. Onun geri dönmediğini gören veziresi Ninşubur tanrılar meclisine giderek onu kurtarmalarını rica eder. Bu ricaya yalnız Bilgelik Tanrısı Enki kulak verip kurtarmak için yol gösterir.

Tanrıça dirilip tam yeryüzüne çıkacağı zaman ‘yeraltına giren kolay kolay çıkamaz, yerine birini bırakmam gerek’ derler.

İnanna yerine bırakacağını birini düşünürken, kocasının bulunduğu yere gelir. Bir de ne görsün! Dumuzi karısının yokluğunda hiç üzüntü duymadan en güzel giysileriyle tahtında kurulmuş oturuyor. Büyük bir kızgınlıkla cinlere ‘alıp götürün bunu’ der.

Böylece cinler Dumuzi’yi yaka paça yeraltına götürür. Dumuzi, İnanna’nın erkek kardeşi Güneş Tanrısı Utu’ya kendisini kurtarması için yakarır. Onun yardımıyla bir ara yeraltından kurtulsa da tekrar yakalanır.

En sonunda Dumuzi’nin kız kardeşi Rüya Tanrıçası Geştinanna tanrılar meclisine başvurarak kardeşinin yerine yarım yıl yeraltında kalmayı kabul ederek Dumuzi’yi yarım yıl özgür bıraktırır. Yeryüzüne çıkan Dumuzi karısı İnanna ile tekrar birleşir. Bununla yeni bir yıl başlar. Ortalık yeşillenir, tahıllar büyür, hayvanlar döllenir. Böylece ülkeye bereket gelir.”

Sümerlerin bu inanç sistemi onlardan etkilenen diğer toplumlarda biraz değiştirilerek devam ettirilmiştir. Attis – Kibele, Demeter – Persephone, Adonis-Aphrodite, Osiris- İsis vs.     https://www.theoi.com/Cult/KybeleCult.html

Bu nedenle eski toplumlarda, Tanrı yerine kral, tanrıça yerine bir baş rahibenin yer aldığı düğün şenlikleri yapılması adet olmuştur. Bu şenliklerin en yaygın olarak yapıldığı zaman ise, kış günlerinden, bahar-yaz dönemine geçişe denk gelen nevruz şenlikleridir.

Dünyamızda hem karalar hem denizler, hem iklim koşulları, vs. hepsi sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Canlılar da zorunlu olarak, doğadaki bu değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelebilmek için, yapısal durumlarını sürekli değiştirmek zorunda kalırlar. Bunun için de çevrelerinde nelerin değiştiğini, hatta biraz daha uzun vadeli düşünerek, geleceğin hangi yönde olabileceğinin hesapları yapılır. Bu nedenle “BİLGİ” denilen mucizevi bir faktörden yararlanılır ve doğada her şey “information & self-organisation = Bilgilen ve ona göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik-sistemler fiziğine göre işler. 


DOM ve OO-16

 DOM ve OO-16a: Beden davranışımızın hücrelerce ayarlanıp-yönlendirildiğini gösteren bir örnek

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere, insanların düşünce ve davranışları, kalıtsal devreler yanı sıra ana-babalardan (ve çevreden) aktarılan görsel ve sözel bilgilerle (hikayeler, gelenek ve görenekler, vs.) şekillenmektedir. Aktarılan bu bilgilerin çoğunluğu sözlü olarak aktarılmaktaysa da, yaklaşık 5 bin yıldan beri yazılı aktarımlar gittikçe ağırlık kazanmaktadır.
    
Beynimizin üç temel bölümü vardır. Bu üç bölüm ayrı adlandırılmalarına rağmen, hepsi birbirleriyle bağlantı içindedirler.
 En içte en eski atalardan aktarılan bilgilere göre davranan kök beyin bulunur. Organların genel olarak hangi bilgilere göre işleyecekleri gibi çoğu hayvanla ortak olan solunum-sindirim-boşaltım sistemleri gibi organların işleri düzenlenir. Örneğin kan dolaşımı sisteminde kirli kanın akciğere taşınması ve oksijen yüklenerek tekrar kalbe dönmesi, kalpten tüm diğer organlara pompalanması birçok hayvan grubunda aynıdır.
Kök-beyin üzerinde limbik beyin denilen orta beyin kısmı bulunur. Daha çok bilinç-altı ve diğer duygusal konuların işlendiği kısımdır.
En üstte ise korteks bulunur. Bu kesim güncel olayların değerlendirilip karara bağlandığı bölgedir. Bir örnek vererek nasıl işlediğini gösterelim.
Beyinde beden hareketini kontrol eden korteks kesimi şekilde Motor-korteks olarak işaretlenen bölgedir. Bu bölgenin el-kol-ayak-yüz-dil gibi farklı organları kontrol eden kesimleri de şekilde gösterilmiştir. Örneğin, beyinde bir kanama olduğunda, kanama olan yerin altındaki beyin hücrelerinin kontrol ettikleri organlar felç olurlar. 
Beynimizin davranışımızı nasıl yönlendirdiğini bir oyun örneğinde açıklamak, hücrelerimizle ilişkimizi anlamamızı kolaylaştıracaktır. Elinize aldığınız bir taşla bir hedefi vurmaya çalıştığınız bir duruma bakalım. 
Taşı hedefe isabet ettirmek için sürekli çabalarsınız. Birinci atışta taç sağa gittiyse, ikincisinde sola kaydırmaya çalışırsınız.
Beyinde her farklı işlev için farklı hücreler görevlendirilmiştir. Konum hücreleri çevredeki eşyalara göre sizin (veya bir şeyin) konumunu belirler; grid hücreleri farklı şeylerin birbirlerine göre kaç derecelik açılarda ve ne kadar uzakta bulunduklarını saptarlar, vs.
Her atışta hedef konumu, hedefin uzaklığı, rüzgar yönü ve hızı, kolunuzun ne kadar gerilerek atış yaptığı gibi binlerce veriyi değerlendirip, atış için kaslara emir verilir ve atış yapılır. Çok sağa gittiyse, gelecek denemede, grid hücrelerinde sola kayacak şekilde değişiklik yapılır. İkinci deney daha başarılı ise, ilk denemedeki akson bağlantısı iptal edilir. Denemeler günlerce tekrarlanır ve elinizi-kolunuzu hareket ettiren hücrelerin sayıları ve diğer göz, kulak vs. gibi organ hücrelerinin kontrol eden beyin noktalarıyla ilişkileri hakkında gece-gündüz bir sürü işlem yapılır. Hedefe isabeti kolaylaştırmak için yeni kas hücreleri oluşturularak, hedefe yapılacak bağlantı için yeni dendrit noktaları oluşturulur, vs. İşe yaramayan bağlantılarda enerji kaybı olmaması için sürekli olarak sinaps budaması yapılarak, gereksizler kaldırılır. Gece uykunuzda, işe yaramayan veriler silinir, işe yarayan bağlantılar miyelinleşme gibi destekleyici işlemlerle geliştirilir. Bu şekilde her defasında daha başarılı olan akson bağlantılarının çevresi daha kalın bir miyelin tabakası ile kaplanarak, işlemlerin o hat üzerinden yapılması sağlanır. Böylelikle hedefe isabetli atış yapma yeteneği gittikçe geliştirilir.
Hücreler değişim-dönüşümlü bir doğal sistem içinde ve hep karşılıklı etkileşimlere dayalı sinyal alışverişlerine göre oluşup-geliştiklerinden, yorumlamaya dayalı beyin bölgesi gelişimde de aynı taktiği uygulamaktadırlar. Çocuk doğduktan sonra oluşturulmaya başlanan neo-korteks denilen beyin kesimindeki hücrelerin örgütlenmeleri, tamamen bizlerin çevremiz hakkında hücrelerimize aktaracağımız verilere ve bilgilere göre düzenlenmektedir. Bizler çocuklarımızı doğa ve dünyaya uyumlu, sorunlarını kendi aralarında konuşup-anlaşarak çözecek bir şekilde de yetiştirebiliriz, başkalarından gelecek emirlere uyarak ve bu emirler doğrultusunda başkalarıyla kavga edecek ve savaşacak şekilde de!
Çocuklarımıza vereceğimiz bilgilere ve göstereceğimiz hedeflere göre, onların beyinlerinde görevlendirilecek hücre sayıları da değişik oranlarda oluşmaktadırlar. Çocukluk evresinde onlara hangi konu ile ilgili bilgiler aktarıyorsak ve onlara nasıl bir hedef gösteriyorsak, çocukların beyinlerinde görevlendirilecek hücre sayıları, o konularda daha fazla olacak şekilde ayarlanırlar ve çocuklarımız o konularda daha başarılı olurlar.(Elbette çocukların genetik olarak daha yetenekli oldukları alanlar vardır ve bizler çocuklarımızın o genetik yetenekli oldukları alanları keşfedip, onların o yönde kendilerini geliştirmelerini sağlarsak, o zaman çok daha yetenekli, hatta “dahi” denilecek elemanlar yetiştirebiliriz).
Ölüm diye bir kavram oluşturulması, atalarımızın hayatı tam anlayamamış olmalarının bir sonucudur. Ölüm bir “yok olma” anlamında kullanılmıştır. Halbuki doğada “yok olma” diye bir şey söz konusu değildir, değişim-dönüşüme uğrama olayı söz konusudur. Ölen bir beden atomlarına, moleküllerine ayrışır. Ama ölen bedenin ayrışmış olduğu atomların bilgi potansiyelleri diğer çevre atomlarınkinden farklıdır. Bu nedenle aralarında bir karışma-harmanlanma gerçekleşir. Yani bizler öldüğümüzde atomlara kadar aktarılmış bilgilerimiz yok olamaz, doğal sistemle harmanlanır ve ether okyanusunda değişimler olur. Atalarımız hayatın doğum-ölüm döngüsü (yani değişip-dönüşme) üzerine oturtulduğunu anlayamadıklarından, hayatın başka bir dünyada devam edeceğine ve o dünyada ebedi olarak yaşanacağına yönelik bir tasarım yapmışlardır. Halbuki doğada ebedi olarak kalan, yani değişim-dönüşüme uğramayan hiçbir şey yoktur. Ama hiçbir şey yoktur! Bu nedenle geleneksel inanç sistemleri kökten hatalıdırlar.

DOM ve OO-16b: Bir tırtıldan nasıl bir kelebek oluşur?

Xu ve diğ. (2020) tarafından 2019 yılı son ayında yayınlanan “Ecdysone controlled cell and tissue deletion = Ekdison denetimli hücre ve doku silinmesi” adlı bir araştırmada bir tırtılın bir kelebeğe dönüşümünü tetikleyen kimyasal olaylar zinciri açıklamaktadır.
Bir canlının gelişmesinde gereksiz hücrelerin kaldırılması çok önemli bir yer tutar.

Protorasik bezeler (Prothoracic glands) tarafından salgılanan ekdison adlı steroid hormonunun tırtıl-safhasından uçan-böcek safhasına geçişte temel düzenleyici rolü oynadığı görülmüştür. Bir canlının gelişiminin nasıl olacağı, o canlının genetik bilgilerinde kayıtlıdır. Genetik bilgilerdeki bu kayıtlar ise, kimyasal bileşim değişimleri serisi olarak bulunur. Çünkü tüm bilgiler kimyasal elementlerce kaydedilirler. Kimyasal elementler de sabit-değişmez değildirler, onların oranlarının da doğadaki kuvvet-alanları değişimine uygun olarak sürekli değiştikleri Kervran-Etkisi olarak bilinmektedir (bak DOM ve OO-12). Yani doğadaki her kimyasal öğenin (ister atom, ister molekül, ister hücre çeklinde olsun), belli bir oluşum zamanı ve belli bir silinme-yok-olma zamanı vardır. Buna ömür denir.
Ekdison adlı hormon da, belli bir zamanda üretilir ve tırtıl-gövdesindeki organların kimyasal bileşimlerinin değişim-dönüşüme uğratılarak, bir kelebek şekline ulaştırılması işlemlerinde anahtar rolü oynar. Bu işlemlerde milyonlarca kimyasal reaksiyon birbirini takip eder ve tüm bu işlemler “bilgi” denilen ve kimyasal bileşim-değişimleriyle denetlenen bir faktöre uyularak yapılır.
Ekdison hormonunun bu işlemleri yaparken, eski davranışları tetikleyen sinir-sistemindeki sinaps-bağlantılarını kaldırıp, yeni bir tarzda davranacak şekilde yeni sinaps-bağlantıları oluşumunu gerçekleştirdiği de gözlemlenmiştir. Bu işleme synapse-pruning = sinaps-budaması adı verilmiştir.
Sinaps-budaması kavramını anlamak için şunu tasarlayın: Bir ağacın dallarının istediğiniz yönde büyümesini, istemediğiniz yönde de büyümemesini sağlamak için budama işlemi yaparsınız. İşte bir tırtılın sürünen yaşam tarzından, uçan yaşam tarzına geçişi için yapılan işlem tam buna benzer.
Bir insanın yanlış yaptığı bir işlemi düzeltmesi sırasında beyninde gerçekleşen işlem de aynen böyledir: Yanlış davranışa neden olan sinaps bağlantısı kaldırılır ve daha doğru olacak şekilde yeni bir sinaps bağlantısı yapılır.
Tüm bu işlemler birer değişim-dönüşüm işlemidir. Değişim-dönüşümü kabul etmezseniz, beyinlerinizde çocukluk evresinde gerçekleştirilmiş olan dogmatik-zombileştirici sinaps-bağlantılarını asla yok edemez, doğal sisteme uygun mutlu bir yaşama kavuşamazsınız.
İster bir bitki hücresi olsun, ister bir hayvan hücresi olsun, her birinin içerisinde saniyede yüz-bin kadar reaksiyon olmaktadır. Bu reaksiyonları yapanlar atomlardır ve atomların içlerinde ise saniyede gerçekleşen reaksiyon sayısı milyonlar değil, trilyonlar-katrilyonlarla ifade edilir.
Yazı dizinimizin ilk 13 bölümünde doğadaki bu evrimsel gelişimin atom-altı-öğelerce başlatıldığı, sonra atomların, sonra moleküllerin, sonra hücrelerin, sonra diğer varlıkların ortaya çıktığı ve tüm bu işlemlerin de “bilgi” faktörüyle ilerletilip-geliştirildiği, dolayısıyla sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde ilerleyip-gelişen doğal sistemin söz konusu olduğu gösterilmişti.
Bizler bu temel hayat görüşüne uygun olarak davranmak zorundayız. Dolayısıyla “Life is nothing but chemistry = hayat sadece kimyadır” şeklinde hayatı tanımlayan Kervran’ın ne kadar isabetli bir tanım yaptığını burada tekrar vurgulamak ve Nobel ödülü almasını engelleyen şartlanmış bilim adamları camiasını kınamak isterim.

 

DOM ve OO-16c: “Su Başlarını Devler Tutmuş”

Devlet denilen toplu yaşam sistemi doğadaki olağan koşullarda örgütlenmiş olsaydı asla tepedeki bir kişi veya zümreye teslim edilmezdi. Nitekim normal doğal koşullarla oluşturulan toplumsal örgütlenmelerde toplumun tepesine yerleşmiş bir efendi veya hanedanlık yoktur. Bunun böyle olduğu DOM ve OO-15 bölümünde gösterilmişti. Yaklaşık 4 bin yıl önceleri bu doğal gidişattan sapılarak doğadaki yaratma ve yönetme erkinin gökteki bir EFENDİde olduğu, dolayısıyla toplumların da tepedeki efendilerce yönetilmesi gerektiği gibi bir inanç sistemi halka empoze edilmeye başlanmış ve ondan sonra da günümüze kadar devam ettirilmiştir. Ve tepedeki efendiler de bu düzen bozulmasın, ağalar-efendiler hep rahat yaşayabilsinler diye halkı yanlış hayat görüşleriyle zombileştirmişlerdir.
Yukarıda sunulan 15 bölümde, evrenin oluşumundan, insanlığın gelişimine ve günümüze kadar gerçekleşmiş temel olaylar sunulmuştur. Bunlarda bir veri veya mantık hatası varsa, gerekli bilimsel argümanlarıyla ortaya koyulsun ki, yanlışlıklar düzeltilebilsin. Ama yok ise, o zaman kafalarınızdaki tüm eski bilgileri tekrar gözden geçirip, gerçek hayata dönmeniz gerekir.       
 İnsanların dünya hakkındaki görüşleri böyle olan bir geçmişimiz var. Böyle bir bilgiye göre oluşturulan yaşam modeli ise şekildeki gibi olmuş ve tepedekilerce sahiplenilen ve yönetilen devletler olmuştur. Böyle bir sistemde, toplumun sahipliğinin bizzat halka ait olduğu bilgisi çeşitli yöntemlerle engellenmiştir.

Hak-hukuk hep tepedekileri koruyacak şekilde düzenlenmiştir, çünkü yasalar hep tepedekilerce yapılır. Doğal sistem hayatı hiç dikkate alınmaz ve ekolojik sistem alt-üst olur. Kazanç artırmak uğruna zirai ilaçlar kullanımı nedeniyle topraktaki canlılar zehirlenir ve genetiği değiştirilmiş ürünler yetiştirilerek, hem insan sağlığı, hem diğer canlıların sağlığı bozulur, iklim değişikleri öngörülemez olur, vs. vs.
Son 50-60 yılda ortaya konulan bilimsel araştırmalar ve deneysel çalışmalar ise, doğa ve dünyanın kuant denilen alt-sistemlerden başlanarak, kuantizasyon denilen eklenmeli artırımlarla gittikçe büyüyen üst-sistem oluşumları şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir. Bu oluşumları tetikleyip yönlendiren güç sisteminin ise, doğa-üstü kaynaklı değil doğa-altı kaynaklı olduğu ve bilgi denilen faktörün de, zamanla geliştirilerek, gittikçe daha ergonomik üst-sistemler oluşturucu bir tarzda evrimleştiği anlaşılmaktadır.

Böyle bir tabana dayalı ve tabandaki öğelerin bilgi oluşturarak doğa ve dünyayı gittikçe evrimleşen bir düzen içinde oluşturdukları görüşü ise günümüz insanlığına çok ama çok yabancıdır.
Yani sözün kısası, Devlet denilen sistemi başlatanlar, toplum hayatının sevk ve idaresini, asil-soylu olduklarına inanılan kişilere bırakmışlardır. Sıradan insanlar ise bu asil soylulara hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul edilmişler ve ticari mal gibi alınıp-satılmışlardır.
Bu şekilde başlayan Devlet yönetimi, orta çağa kadar ufak değişikliklerle sürmüştür. Nitekim bizde de 1-2 asır öncesine kadar padişahlık vardı. Ülke ve topraklar padişahın mülküydü ve padişah bu mülkünü ağalık- beylik gibi belli unvanlar sürdüği kişilere bir fermanla veriyor ve o ağalar-beyler fermanda belirtilen tüm toprakların ve de üzerindeki tüm canlı-cansız varlıkların sahibi oluyorlardı. Dolayısıyla, o topraklarda yaşayan insanlar da o ağanın uşakları-hizmetçileri oluyorlardı. Böyle bir toplumsal hayat sisteminde bürokrasi çarkı tüm malların sahibi olan kişi (padişah, kral, sultan, vs.) için çalışıyorlar, tüm işlemleri onun çıkarları doğrultusunda yapıyorlardı. Bu nedenle devletlerin adları da bu sahip-ailelerin adlarını taşıyordu: Frank-Reich (Frank’ın egemenlik bölgesi), Osmanlı-İmparatorluğu, vs. gibi.
Yukarıda açıklandığı üzere, doğadaki bağımlılık yönünün hatalı yorumlanmış olması nedeniyle toplumsal hayat sisteminin temeli, tepedeki bir kişi veya zümreye bağımlılık içinde oluşturulacak şekilde atılmış olunur ve günümüze kadar hep bu şekliyle devam eder. Tepedekilerin biri gelir, diğeri gider; tepedekilerin görüşlerindeki değişikliklere göre, çeşitli toplumsal hayat modelleri ortaya atılır: çeşitli teokratik hayat görüşleri, çeşitli …izmler birbirini takip eder ve günümüze gelinir.
Hepsinin ortak noktası, doğa ve dünyanın harici bir sahibi olduğu yönündedir. Bu sahiplik, yaratılış görüşünde “Allah”, evrimci görüşte ise doğa olarak kabul edilmiştir
 Doğa ve dünyanın sahibi olarak harici bir varlık (harici bir güç sistemi) ve zaman da bu harici varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk kabul edilince, bireysel hayatların neden doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu çözülemez bir sorun olmuştur. Bu nedenle insanlık hayata bir anlam veremez duruma düşmüş ve başka dünyalarda ebedi yaşam senaryoları üretmeye başlamıştır.
Gerçek doğada varlıkların sahipleri ve oluşturucuları, onların bileşenleri iken, insanlığın geleneksel düşünce sisteminde bu sahiplik ve yönlendiricilik, varlıkların dışında-üstünde olduğu sanılan hayali bir şeye atfedilmiştir.
Böyle olunca, içlerimizdeki ve çevremizdeki hücrelere ve diğer küçük öğelere karşı duyarlı davranmak yerine, (hayali) harici bir seçici veya yaratıcı güç sistemi öğretilerine göre davranmaktadırlar. Bunun sonucu, doğadaki varlıklar arası ilişkilerde eskiden beri süregelen doğal denge bozulmakta ve bu bozukluklar iklimsel bozulmalardan tutun, toplum sağlığının ve kişisel sağlığımızın bozulmasına kadar tüm alanlarda kendini göstermektedir.
Bu durumun toplum hayatımızdaki negatif etkileri önceki bölümlerde özetlenmişti.
Bireysel sağlığımızdaki negatif etkileri ise şunlardır:
Hücrelerin genetik bilgi depolarında, değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadıklarının ve doğada her an her şey olabileceğinin kayıtları vardır ve bu nedenle tüm canlılar nelere bağlı olarak, ne zaman neler yapmaları gerektiği konusunda sürekli veri toplarlar. Hücreler bedenleri bu verilere göre tasarlayıp-oluşturuyorlar. Duyu organları bunun için oluşturuluyor.
Bir bedeni oluşturan hücreler, bedenin sahibinin kendileri olduğunu bilirler. Bunun kesin delilleri şunlardır:
i- yaralandığımızda hücreler kendi eserleri olan bedenleri hemen tamire koyulurlar;
ii- Ortam değiştirdiğimizde, ortamdaki değişimleri algılayıp, sahibi oldukları bedende gerekli değişiklikleri yaparlar, örneğin deniz kenarından kalkıp yüksek bir dağın tepesine çıktığımızda, hemen bedendeki alyuvar sayısını artırıp, bedende yeterli oksijen bulunmasını sağlarlar;
iii- Bedende bir yer hasar görmeye başladığında, hücreler bedeni “acı” duygusu ile uyarırlar ve acı duyulan noktada sorun olduğunu bildirirler. Acı duygusu gelişmeyen bedenler de olabilmektedir ve yaralanmalar olduğunda, bedenin acı duygusu olmadığından, kan kaybından beden ölmek zorunda kalmaktadır.
 iv- Bu olgulara ek olarak şu durum hücrelerimizin, oluşturdukları bedenlere ne denli sahip çıktıklarının bir başka delilidir: Tabana bağımlılık olgusu, yani bedenlerimizin sahipliğinin hücrelerimize ait olduğu gerçeği, kişisel sağlığımızın düzenlenmesinde bizlere çok önemli ip-uçları verir. Şöyle ki: Hücreler bedenlerimizi, yaşanılan doğa ortamına uyum sağlamak üzere oluştururlar. Bizlerin hayat görüşleri bu açıdan çok önemlidir. Bizler yaşadığımız toplumda ve çevrede işlerin iyiye doğru gideceği, doğa ve dünyamızın iyi ve güzel olduğu şeklinde düşünüp, öyle davranırsak, hücreler oluşturdukları bedenlerin amaçlarına uygun olduğu yönünde davranırlar ve bu bedenleri bu durumda tutmak için çabalarına devam ederler. Sonuç şu olur: Hücreler bedenlerin hep sağlıklı şekilde çalışmasına devam ederler, sağlıklı ve mutlu bir beden oluşumu ortaya çıkar. Tersi durumda, dünyanın çekilmez bir yer olduğu, toplumun hayatının berbat olduğu, yaşanılan ortamın çok kötü (sıcak, nemli, bunaltıcı, vs.) olduğu şeklinde bir hayat görüşü (yaşam felsefesi) ile yaşıyorsak, hücreler oluşturdukları bedenin başarısız bir deneme olduğu ve o ortama uygun olmadığı şeklinde bir değerlendirme yaparlar. Sonuç şu olur: bedenin sağlıklı şekilde işletilmesinde pek istekli ve aktif davranmazlar, her şeye boş-vermeye başlarlar, beden sık sık hastalanır vs.
Hücre-beden ilişkilerinin bu şekilde gerçekleştiği tıbbi araştırmalarla da saptanmıştır.  Sheldon ve diğ. 2003’nin gösterdikleri üzere, pozitif insanların soğuk algınlığı ve benzeri hastalıklara yol açan virüslere karşı daha dayanıklı oldukları, hastalık kapma olasılığının düşük olduğu, hastalığı kapanlarda da semptomların daha az şiddetli olduğu saptanmıştır. Bu nedenle, doğa ve dünyamızın sahipleri, onların bileşenleridir. Harici bir sahiplik söz konusu değildir.
Doğada hiçbir varlık yok olmaz, değişim-dönüşüme uğrar. Değişim-dönüşüm olmasaydı, bizler hala bakteriler olarak yaşamaya devam ederdik.
Doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur ve her şey zaman içinde doğum-ölüm döngüsüne uğramak zorundadır. İnsanların ebedi bir hayat özlemi, doğal sistemin tamamen yanlış yorumlanmasından kaynaklanır. Nedir bu temel yanlışlık?
İnsanın ebediyet diye bir kavram oluşturmasının tek nedeni doğadaki bu tabana dayalı oluşumculuğu bilmeyip, bu oluşumculuğu varlıkların dışındaki doğa-üstü-bir-güç sisteminde varsaymalarıdır. Bilim insanları doğadaki oluşumların, varlıkların bilinçli davranışlarıyla değil, rastgele çarpışmalarla oluştuğu ve doğa-üstü bir güç sisteminin de en iyi olanları seçtiği yönündedir. Zaman kavramının başı-sonu olmayan bir sonsuzluk olarak algılana gelinmesinin de nedeni budur. Zaman olgusu doğa-üstü bu güç sisteminin ömrüne endekslenince, bu doğa-üstü gücün ebedi olması gerektiği kabul edilmiştir, yoksa doğada hiçbir şey oluşup-gelişemez.
Neden gelişemez? Çünkü oluşumların tepeden yönlendirildiği varsayılmıştır. Tepedeki ölecek olursa, oluşumları kim yönlendirecek?
İşte ebediyet kavramı bu nedenle oluşturulmuştur. Halbuki doğada ebedi olan hiçbir şey yoktur, çünkü oluşumlar tepeden değil, tabandan yönlendirilmektedir. Her şey enerjisini tabandaki (içlerindeki) öğelerden alır. En temeldeki atom-altı-öğeler (kuantsal sistem) hep en iyi bilgiye göre oluşturulan en verimli yapıları tercih edip, onlara "tünelleme" yaparak göçtüklerinden- bedenlerin sürekli yenilenmeleri gerekir. Bu nedenle bizlerin bedenlerindeki hücreler birkaç ayda bir hep yenilenirler ve yerlerine yenileri oluşur. Bu yenilenme moleküllerde daha kısa sürede, atomlarda daha da kısa sürede hep olmaktadır. Bu nedenle doğal sistemde ebediyet diye bir şey mümkün değildir.
Bedenlerimizi hücrelerimiz oluşturur ve yönlendirir. Biz hücrelerimize bağımlıyız, onlar bizim yaşamımızı düzenlemektedirler. Tüm öğrendiklerimiz ve düşündüklerimiz hücrelerimize aktarılır ve onlar tarafından işleme konur. Bizlerin çevremizle etkileşerek oluşturduğumuz tüm bilgiler hücrelerimize aktarılır ve onlar atalarından kendilerine miras kalan kalıtsal bilgilerle, bizim onlara aktardığımız verileri harmanlayarak hayatımızı yönlendirirler. Bedenler yaşlanıp hücrelere-atomlara ayrıştığında, onlarda depolanan bilgiler doğal sistemle harmanlanır, onlarla kalibre edilir ve aralarında karşılıklı bilgi aktarımları gerçekleşir. Bu yeni bilgi harmanlamasına dayanılarak varlıklar yeniden birbirleriyle etkileşerek, doğal sistemi yeniden inşa etmeye başlarlar. Ve bu döngü böylece devam eder. Doğa ve dünya zaman nedir konusunda açıklandığı şekilde evrimleşerek yaşamın devamı ve sürekliliği sağlanır. Yani doğada ölüm denilen bir şey yoktur, geri-dönüşüm = recycling vardır.
Bu “geri-dönüşüm = recycling” olayını sindirim sistemimizin işleyişinde net olarak görürüz. Şöyle ki: Tüm canlılar yedikleri besinleri sindirim sisteminde parçalarına ayırırlar ve amino-asit denilen temel moleküllere dönüştürürler. Amino-asitler hayat sisteminin en başlangıcındaki temel moleküllerdir. Yani geri-dönüşüm 3-4 milyar yıl önceki temel öğelere kadar geri gitmiştir. Her canlı bu temel amino-asit moleküllerini, kendi genetik bilgi kayıtlarına göre tekrar düzenlemeye başlarlar; bazı canlılar midye gibi sert kayalıklara tutunarak yaşayacak bedenler, bazıları bir örümcek gibi dayanıklı iplicikler, bazıları da kıl, kanat gibi organlar yaparlar. Ve tüm bu oluşumlar bir geri-dönüşüm ve tekrar düzenleme olayıdır.
Gerçekte durum böyledir ve hayat sürekli değişim-dönüşüm içinde devam eder. Bedenler yaşlanıp, değişen doğa koşullarına uymakta zorlanmaya başlayınca, geri-dönüşüm başlatılır ve beden tekrar hücrelerine ve moleküllerine ayrışır. Doğal sistemle kalibrasyon gerçekleşir ve dünya her gün yeniden oluşturulur.
Ölüm ve ölüm korkusu, tamamen yanlış bir hayat görüşünün gelenek-göreneklere aktarılması sonucu, bilinç-altımıza yerleştirilmiş hatalı bir programdır.
Tüm toplumsal sorunların nedeni şudur: Toplumun sahipliğinin kendilerine ait olduğu bilgisi halka verilmemiştir. Halk sürekli eğitimsiz bırakılmış ve tepedeki eğitilmiş kesim karşısında aciz ve ezik kalmıştır.

DOM ve OO-SON

Bilgisiz bir şey yapamıyoruz ve bilgiye hasretlik çekiyoruz. Bilgiye hasretimiz ise tepedekilerce sömürülüyor.  Bu sömürme sistemi yaklaşık 4 bin yıldan beri uygulanmakta olduğu geçmiş bölümlerde açıklandı. Tepedekiler “Doğa-Üstü-bir-Güç” sisteminin nasıl davranılması gerektiği bilgisini doğa-yasaları olarak verdiğini ve bizlerin birer robot gibi bunlara uyarak yaşamamızı söylüyorlar. Bazıları ise başka bir yaklaşımla yaratıcının kutsal kitaplar şeklinde her tür bilgiyi insanlara gönderdiğini, bunlara uyarak yaşanırsa, bu dünyada her şeye ulaşamamış olsa da, öteki dünya hayatında ebedi ve mutlu olarak yaşayacağını söylüyorlar.
Yazı-dizinin ilk 13 bölümünde ise, doğadaki oluşumların “DOĞA-ALTI-BİR GÜÇ” sistemince tabandan başlanarak gittikçe büyüyüp geliştirilen bir sitemde gerçekleştiği görülmektedir. Ama bu bilgiler insanlara verilmemektedir.
Toplumun sahipliğinin kendilerine ait olduğu bilgisiyle yetişen insanlar asla topluma zarar vermezler. Öyleyse toplumsal sorunları ortadan kaldırmanın en basit yolu, insanlara bu bilgiyi vermektir.
Peki bu BİLGİ insanlara neden verilmiyor? Nedeni “su başlarını devlerin tutmuş” olmalarıdır.

         Tarih dersinde sadece insanlık tarihi bilgileri verilmektedir. İnsanları hücreleri oluştururlar, dolayısıyla hücrelerden de etkilenmekteyiz.
         Bu nedenle bedenimizdeki hücrelerin 3.5 milyar yıllık hayat tarihi verileri hakkında da bilgi sahibi olunması gerekir. Hücreler atom ve moleküllerden oluşurlar ve onlardan etkilenirler.
         Bu nedenle atom ve moleküllerin oluşum ve gelişim tarihleri konusunda da bilgi sahibi olunması gerekir.
         Dolayısıyla bizlerin düşünce ve davranışlarını belirleyen hücrelerle uyumlu olabilmemiz için sadece insanlık tarihini değil, doğa ve dünyamızın tarihsel geçmişi hakkındaki bilgileri de öğretmeliyiz.
Doğa bu şekilde alt-sistem – üst-sistem yapısallaşmalarından oluşur ve böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıkar. Böyle sistemlerde geçerli olan kurallar, Feibleman: (1954) tarafından “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” başlığı altında yayınlanmıştır ve “alt-sistem – üst-sistem = alt-düzey – üst-düzey” ilişkilerinin ana-hatlarını belirlerler. Bunlar arasında en önemlileri şunlardır:
I- Her düzey, altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
II- Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
III- Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
IV- Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
“Hedef gösterme” konusunda bir açıklama gerekir.
Biz hücrelerimize nasıl hedef gösteririz? Hücrelerin anlayacağı dil ile. Hücreler nelerle anlaşırlar? Moleküllerle, proteinler, şekerler vs. Biz şekerli şeyleri seversek, hücreler onları ödüllendirme listesine alırlar ve hep isterler; alışkanlık denilen davranış böyle oluşur.
Hücreler atomlara nasıl hedef gösterebilir?
Atomların nasıl davrandıklarına bakarak.
Atomlar nasıl davranırlar?
Enerji gradyanlarına uyarak hareket ederler.
Öyleyse bir protein yapmak isteyen hücre, o protein oluşumunda yer alacak atomları oraya çekecek şekilde özel mikro-ortamlar hazırlarlar. O ortamdaki enerji koşullarına uygun proton-nötron kombinasyonlarına uygun olacak şekilde atom-altı-öğeler orada yığışırlar. Yani “kuvvet-alanı” dediğimiz bölgeler, çok büyük veya çok küçük boyutlu olabilirler.  
Yeryuvarı katmanlarında ve hücrelerimizin genetik kayıtlarındaki bilgiler bu 15 bölümlük yazı dizininde bilgilerinize sunulmuştur.  İnsanlık bilgiye hasrettir ve insanlara öğretilmesi şart ve gerekli olan bilgiler doğal sistem kayıtlarındaki bu bilgiler olmak zorundadır.
Bilgisiz bir şey yapamıyoruz. Hücreler de bilgisiz bir şey yapamıyor. Yani doğada her şey bilgi temeline dayanarak davranmak zorundadır. Doğa yasalarının en temel kuralı da “enerjinin korunması yasasıdır” Doğal sistemin bu yasasına uymayıp, doğa yasalarına ters işlemler yapmaya başladığınızda, içlerimizdeki kuantsal öğeler devreye girerler ve evrensel ölçekte etkileşerek (nötrino effect) sizi cezalandırırlar. 
Bu bilgilerle, gelenek ve göreneklerinize yerleştirilerek sizlere aktarılmış ve öğretilmiş bilgileri kıyaslayarak, bilgiye hasretliği sömürenlerin asırlardır bizleri nasıl sömürdüklerini anlayıp-değerlendirmek artık size kalmıştır.

İnsan Olmanın sorumluluğu vardır ve o da Bilgi edinerek o bilgilere uygun davranmaktır

Bu temel bilgilerden sonra, insanı oluşturan hücrelerin neden “bilgi” oluşturma ve yorumlamaya ağırlık veren bir beden yapısına gittiklerini anlamak kolaylaşır.
 Şimdi bunu görelim.
Yani insanı oluşturan hücreler çok bilinçli olarak, “bilgi oluşturmaya” yönelik bir beden tasarımına yatırım yapmış bir hücreler topluluğudur.
Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır. Az sayıda veriden yola çıkarak çok çeşitli senaryolar üretme yeteneği, verilerin çok güvenilir olmasını gerektirmektedir. İşte dikkat etmemiz ve üzerinde önemle durmamız gereken en önemli nokta budur.
Dünyamızda gittikçe gelişen-büyüyen bir sistem oluşumu söz konusudur. Toplum-hayatı da bunun başında gelmektedir. İnsanlık, kabileler, küçük devletler, büyük devletler, devlet toplulukları aşamalarından geçerek günümüze gelmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, dünyadaki tüm insanlığı "aynı gemide" yaşayan bir kalabalığı dönüştürmüştür. Teknolojik gelişmeler dünyamızı küçülttü, artık her dinden-dilden-ırktan insan bir arada yaşamaya başladı. İnsanlık, ortak bir dünya-toplumu oluşturmak zorundadır. Günümüzde, dünya genelinde bir “insan-toplumu” oluşturma evresinin sancılarını çekmekteyiz.
İnsanlara, doğa ve dünyanın sahipliğinin hariçteki-tepedeki bir sistemde olduğu bilgisi veriliyor. Doğa tepedekilerce parsellenip sahipleniliyor ve sahiplenilen yerlerdeki tüm varlıklar efendinin mülkü olduğu görüşü halka empoze ediliyor. Halk efendilere ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalacak şekilde bir görüşle toplum hayatına başlıyor.
Tepedekilerin gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Halkı köleleştirecek olan “para” faktörü tepedekilere terk edilmiş ve halkın kulluk fermanını imzalanmıştır. Bu şekilde, parayı kontrolünde bulunduran tepedekilerin oluşturduğu bir “işveren” sınıfı ve boğaz tokluğuna çalışan bir işçi sınıfı doğup-gelişmiş olur. Yine Tepe’den yönetimli hayat görüşüne uygun olarak, her millete (devlete) kendi dillerinde (bir peygamberle) kutsal mesajlar gönderilir ve halkın bu kutsal bilgilere uyarak yaşamalarının şart olduğu öğretilir.
Halbuki doğa tabandan yönetilen sistemde çalışmaktadır ve her şey karşılıklı etkileşimle oluşmaktadır, her şey tabana dayalı olmak zorundadır, çünkü enerji denilen faktör, hep tabandadır, tepede bir enerji gücü yoktur. Her varlık çevresiyle bağımlılık içinde olduğu için etkileşim gereklidir. İnsanlar arası etkileşim ise, sundukları hizmete endekslidir. İnsanlar sundukları hizmetin karşılığının belirlenmesinde (yani takas işleminde) bizzat devrede olurlarsa, gerçek bir toplumsal ortaklık oluşur. Tüm geleneksel sistemlerde her şey, tepedekilerce belirlendiğinden, adil bir hizmet-alış-veriş sistemi sağlanamamaktadır. Halk ise bu gerçeğin farkında olmadığından, kendisine zarar veren bu sisteme bağlılığa inatla sahip çıkmaktadır. Kral-sultan vs. insanların uydurmasıdır, asil-soylu, adi-soylu gibi bir ayrım yoktur
Günümüz dünyasında egemen olan durum kısaca yukarıda özetlendiği gibidir. Gelişmiş ülkeler bu konuda biraz daha mantıklı davranarak, halkına özgür düşünme ve davranma hakkı tanımışsa da, doğada tabandan yönetimli bir hayat görüşünün egemen olması gerektiği, ve tüm insanların, ortak bir hayat görüşünde anlaşıp-uzlaşmalarının zorunlu olduğu gerçeğini hiçbir devlet savunmamakta, hala kendilerinin durumunun iyi olması, diğer geri kalmış toplumların da kendi başlarının çaresine bakmaları gibi pasif bir davranış içindedirler.
Gelişmiş ülke halkları, geri kalmış toplumların geri-kalmışlıklarının nedeni konusunda fikir, çözüm üretmek zorundadırlar, yoksa “dünya batarsa, onlar da batacaklardır.”
Ve bu kaçınılmaz olmuştur, çünkü bilim-ve-teknolojik gelişimler dünyadaki tüm insanlığı “aynı-gemide-giden” bir kalabalığa dönüştürmüştür. Çünkü Afrika'da yaşayan bir kişi Amerika'da veya Avrupa'daki bir kişiye cep telefonuyla bir mesaj göndererek o noktada içme suyu şebekesine ölümcül bir mikrop (zehir) eklemesini söyleyip, milyonlarca kişinin sağlık durumunu etkileyebilir. Veya bir insanı bir canlı bombaya dönüştürebilir ve düşman bellediği bir ülkenin en kalabalık noktasında intihar saldırısı yaptırarak yüzlerce masum insanın ölümüne sebep olabilir. Durum böyle olunca, sorunlarımıza dar bölgesel perspektiften değil, tüm dünyamız açısından bakmamız gerekir.
Yani BİLGİ faktörü doğadaki oluşum ve gelişimlerin temelindeki mucizevi faktördür. Ve bilgi üstel (yani eksponansiyel) bir fonksiyon olarak gelişim göstermektedir.
Kimyasal bileşimin ve yapısal dokusunun değiştirilmesi, varlığın çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, ona uygun olacak şekilde kendi yapısında (bileşiminde) değişiklikler yapması şeklinde olur ki, bu da “information & re-organisation = bilgilen ve yeniden-örgütlen) olarak özetlenen tabandan yönetilen sistem oluşumu sonucudur. Yani “bilgi”, kimyasal yapıya ve fiziksel dokuya yansıtılır. Varlıkların yapılaşmasına yansıtılan bilgi, kutuplaşma veya anizotropik (sıcak-soğuk, artı-eksi, erkek-dişi, vs gibi) özellikler oluşturarak, enerji akışını yönlendirir.  Yapılaşmanın değişmesiyle varlığın görüntüsü değişir, görüntünün değişmesi zaman olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, bilgi + kimyasal-bileşim + fiziksel-doku + enerji + zaman faktörleri birbirleriyle iç-içe kavramlardır.
Doğadaki her canlı, organları tarafından algılanan sinyallere göre davranır.
Doğada her şey zamanla değiştiği için, canlılar bu değişimleri algılayacak şekilde reseptörler oluştururlar ve onların verilerine göre davranırlar. İnsanlar ise yönlendirici faktörün harici bir efendi sisteminden geldiği inancına göre beyinlerindeki algılayıcıları değiştirdiklerinden, doğal sisteme uygun davranamamaktadırlar.

Mantığımızın çarpıtılmış olduğunu gösteren bir davranış örneği

               
Her varlık nasıl davranacağını duyu organlarıyla alacağı verilere göre kendisi belirler. Dışarıdan veya başkasından gelen bir yönlendirme yoktur. İnsanlar bu kuralı çiğneyen tek yaratıktır. Acaba neden?
Yanıt ararken toplumdaki soygun analizini de hatırlayın:
Sıradan soygun (SS) ile Politik soygun (PS) arasındaki fark:
1. Sıradan Soyguncu sizin paranızı, çantanızı, kol saatinizi, altın kolyenizi vs. çalar...
Fakat, Politik Soyguncu sizin geleceğinizi, eğitiminizi, işinizi, meslekî kariyerinizi ve sağlığınızı çalar...
2. Burada dikkat edilecek nokta şudur: Sıradan soyguncu kimi soyacağını kendisi seçer... Fakat, sizi soyacak olan Politik soyguncuyu bizzat siz kendiniz seçersiniz...
3. Olayın en ironik yanı ise şudur: Polis sıradan soyguncuyu takip eder ve tutuklar...Fakat, polis Politik soyguncuyu korur ve sahip çıkar!

Şu anda dünyamızdaki en yaygın sömürü sistemi böyle işetilir. Dünyada sömürünün sürmesinin nedeni, toplumun sahipliğinin bizzat kendileri olduğu gerçeğinin halktan saklanmasıdır.

Son-Bilanço:

Dünyamızın ve hayatımızın geçmişinin kayıtlarının bulunduğu jeoloji- astrofizik-  arkeoloji- fizik – kimya- genetik gibi kaynaklardan elde edilen verilerin okunmasıyla ortaya konulan verilerin değerlendirilmesi şu sonuçları ortaya  koymuştur:
1)-Doğa alt-sistemden üst-sistem yapılarına doğru gelişmektedir,
2)-Oluşumları tetikleyici faktör (yani kuvvet oluşturuculuk) alt-sistemlere aittir,
3)-Oluşumlar “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemlere göre gerçekleşir,
 ve Dinamik sistemlerde ise,
4)-Bilgiler (kurallar) karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur ve bu sayede doğal zorluklar aşılır.
5)- Evrenin, Güneş-sisteminin ve Hayatın gezegenimizdeki gelişimi, evrensel ölçekte bir bilgi artışına dayalı evrimleşme olduğunu, ancak bu evrimleşmenin nereye doğru gittiğinin bilinmediğini göstermektedir.
6)- Bilgisiz bir şey yapılamadığı, bilginin ise varlığın çevresindeki dönüşümleri algılayarak daha ergonomik yapılar oluşturma çabaları sonucu gerçekleştiği görülmektedir.
7) Varlıklar davranışlarını sürekli değiştirip-yenilenen ether okyanusu içindeki sinyallerden yararlanarak belirlerler.
8)- 1960lı yıllarda “Life is nothing but chemistry” diyen fizikçi Kervan’ın öngörüsü sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla doğrulanmıştır. Varlıkların içsel bileşenlerinin kimyasal değişimleri sonucu yaşam formları değişmekte ve geliştirilen bilgilerle daha ergonomik yeni sistem oluşumları şeklinde sürekli evrimleşmektedir.
9)- Zamanın ilerlemesi bilgi düzeyine koşut gelişir. Zaman ilerledikçe varlık çeşitliliği artar. Bilgiler atom gibi temel öğelerde depolanıp işlendiğinden, atomların da yaşayan öğeler olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bedenler içinde atomlar birbirlerine dönüşebilmekte, hücreler içinde bir yaşam sergilenmektedirler.
10)- Doğada her şey bilgi ile oluşturulur, ama doğal sistem de sürekli değiştirilip-dönüştürülür. Böyle olunca, bir hücre grubu da, doğadaki tüm bu değişim-dönüşümler nasıl oluyor, nereye doğru gidiliyor gibi sorular sorup araştıran insanı oluşturur.
11)- Bu araştırıcı insan yaklaşık 4500 yıl öncelerine kadar, “bilgi”nin kafası içinde oluştuğunu hissederek, kafatası-kültü (skull-cult) denilen geleneği ve doğadaki tüm varlıkların karşılıklı ilişki içinde olduğuna dayalı bir hayat görüşü içinde yaşamıştır. İnsanlığın bu doğal hayat görüşünden saptırılıp, yanlış bir hayat görüşü içine sürüklenmesi yaklaşık 4500 yıl önceleri olmuş olmalıdır.
12)- Bu araştırıcı insan ise doğadaki yapıcılık-yönlendiricilik erkini kendi içindeki bileşenlerinde (hücrelerinde-atomlarında) değil de dışında-üstünde bir makamda tasarlayınca, tepeden yönetilen ve tepedekilerce sahiplenilen devlet sistemli bir yaşam ortaya çıkmıştır.
13)- İnsanlık bilgiye hasrettir, ama 4-5 bin yıldan beri toplum genelinin çıkarlarını değil, tepedeki yönetici (efendiler) kesiminin çıkarlarını dikkate alacak şekilde bilgiler halka aşılanmaya çalışılmaktadır. Bu da insanları zombileştirmektedir.
14)- Bilgi oluşturma ve yorumlamaya ağırlık verici insanın bilgiye hasretliği, tepedekiler tarafından yanlış hayat-görüşü bilgileri verilerek sürekli olarak sömürülmektedir. Çocukluk evresinde aşılanan bu yanlış bilgilerle zombileşen insanları uyandırmak için gerçek doğal sistemli hayat görüşü bilgilerinin ortaya konulup yaygınlaştırılması şart ve gereklidir.