Ortak-Akıl mı, lider aklı mı?

Ortak-Akıl mı, lider aklı mı?

Statik sistemde toplumların kaderi, tepedeki bir lider sultası tarafından belirlenir. Tepedekiler ise kandırılıp, toplumun geleceğini karartabilirler. Aşağıda, çeşitli kaynaklardan derlenen böyle bir aldatılmışlık hikayesi aktarılacaktır.
Her şey "Çıkar-Enerji" savaşıdır. Toplumu (devleti) yönlendirmek için, onları bağımlı kılmak gerekir. Bağımlı kılmanın yolu, ekonomi (para) ile olur. Doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü (Allah veya doğal seçici) tepeye koyarsınız, o her şeyin sahibi olur. İnsanlar da tepedeki efendilerin uşakları olurlar. Her şey tepedekilerin malı-olduğu için, uşaklar bu mülkler üzerinde çalışıp-kazanırlar ve kazandıklarının çoğunu efendilere verirler ve boğaz-tokluğuna yaşarlar. İnsanların böyle bir doğal sistemde yaşadığını insanlara kim belletecek?
Din-adamları ve bilim-insanları!
İşte statik sistemli hayat görüşünün temelinde bu hatalı hayat anlayışı yatar.
Dinamik sistemler fiziği, doğadaki her şeyin alt-sistem – üst-sistem ilişkili olduğunu, üst-sistemde geçerli olacak kuralların tüm katılımcıların karşılıklı etkileşimleriyle, yani ortaklaşa alındığını ve böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıktığını göstermektedir.
Felsefi açıdan konuyu ele alan Feibleman: (1954) “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” başlığı altında “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinde şunu vurgular:
Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.
Yani gerçek bir toplumun oluşturulması, tamamen insanların girişimine kalmıştır. Yöneticiler, toplum oluşturma erkinin, halkta değil, tepedeki efendilerde olduğu şeklinde bir hedef göstererek zombi insanlar yetiştirir, zombiler de toplum oluşturamazlar.
İnsanlık binlerce yıldır statik sistemli bir doğa görüşü ile aldatılmaktadır. Bu iddianın gerçekleri yansıttığı http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html  adresli yazıda ve devam dosyalarında bilimsel verileriyle ıspat edilmektedir. Devam dosyalarından biri olan şu makale dünyanın nasıl parsellenip, sorumsuzca tahrip edildiğini ve çocuklarımızın geleceğinin nasıl karartıldığını göstermektedir: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/02/dom-nedir-icgudu-tum-varlklarda_05.html
Dinamik sistemli bir doğada yaşamak üzere oluşturulmuş insanlara, statik sistemli bir doğa görüşü belletilmesi, insanların mantıksal değerlendirme sistemini tamamen bozmuş ve sorunlarının nedenini göremez duruma sokmuştur. Bu nedenle de tepedeki bir çıkarcılar zümresi (asil-soylular, efendiler, zenginler kulübü, vs.) dünyayı kendilerinin sahiplendiği çeşitli devletler şeklinde parselleyerek, dünya halkını sömürgeleştirmişler ve onların sırtından geçinmişlerdir. Tarihsel geçmişimiz tamamen böyle sömürülmelerle geçmiştir. İmparatorluklar tepedekilerin tüm insanlığı sömürdüğü dönemlerdir.  
Örneklersek:
Roma İmparatorluğu (MÖ 27 - MS 395) yılları arasında;

Bizans İmparatorluğu (395-1453) yılları arasında;

Roma-Cermen İmparatorluğu (962-1806) yılları arasında;

Moğol İmparatorluğu (1206-1294) yılları arasında;

Osmanlı İmparatorluğu (1299-1923) yılları arasında;

İspanyol İmparatorluğu (1492-1898) yılları arasında;

Büyük Britanya Krallığı (1707-1927) yılları arasında;

Rus İmparatorluğu (1547-1917 yılları arasında;

Fransa İmparatorluğu (1804-1815) yılları arasında;

Avusturya İmparatorluğu (1804-1918) yılları arasında;

Alman İmparatorluğu (1871-1918) yılları arasında;

Nazi Almanyası (1933-1945) yılları arasında;

Sosyalist Sovyetler Cumhuriyeti Birliği (1922-1991) yılları arasında;

Ve

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) (1776-Günümüz) dünya halkını sömürmüşlerdir.


Şimdi ABD’nin ülkemiz üzerindeki sömürüsünün nasıl gerçekleştiğini görelim:

Birinci Örnek: Bir Avuç Süt Tozu
İkinci dünya savaşı sona ermiş, ABD kesenin ağzını açmış, ekonomisi çöküntüye giren ülkeleri Sovyetler’e kaptırmamak için Marshall planını devreye sokmuştu. Türkiye dahil 16 Avrupa ülkesine hibe şeklinde gönderilen yardımların en önemli kalemi süt tozu’ydu.

Sadece hibe etmiyorlar, ilkokul çocuklarına içirilmesini şart koşuyorlardı. Teneke kutularda gönderilen süt tozu, öğretmenler odasındaki gaz ocaklarında suyla karıştırılıyor, kaynatılıyor, çocukların evlerinden getirdikleri bardaklarla servis ediliyordu. Tadı sütten biraz farklıydı, ağır bi kokusu vardı, 1960’lara kadar zorla içirildi.
Raf ömrü uzundu, o dönemlerde buzdolabı filan olmadığı için sayın ahalimiz tarafından pek takdir edildi. E madem bu kadar beğendiler, hadi bakalım, sayın ahalimize süt tozu satılmaya başlandı. Amerikalılar bizi öz kardeşi gibi sevdiği için (!) kâr amacı gütmeden, sevabına sattılar. Sütün litresi 100 kuruş, süt tozunun kilosu 30 kuruştu, sayın ahalimiz üstüne atladı, adeta bağımlısı oldu.
Ucuz olmasına rağmen, Amerikan malı olduğu için “kaliteli” kabul ediliyordu. Süt tozu yerine süt kullanmak, ilkel bi davranıştı!
Bu arada süt üreticisi ölmüş, mandıralar iflas etmiş, amaaan bana ne’ydi.
Yardımlar sadece süt tozuyla sınırlı değildi. Para verildi, bisküvi verildi, margarin verildi, Amerikan bezi verildi, hurda savaş gemileri, dandik tanklar verildi. Bunların karşılığında İncirlik gibi askeri üsler alındı, petrol arama faaliyetlerimiz durduruldu, emekleme aşamasındaki uçak fabrikalarımız kapatıldı, yerli demiryolu hamlemiz takozlandı, tarım bağımsızlığımızda ilk gedik açıldı.
“Siz zahmet edip üretmeyin, yorulmayın, ben hepsini beleşe veririm” deniyordu. Yardım ayağıyla, açları besliyor, tembelliğe alıştırıyor, yerli üretimi durduruyor, kendine bağımlı hale getiriyor, üstüne “sempatik” görünüyordu. Allah ABD’ye zeval vermesin diye dua ediliyordu.
Böyle böyle, avantayı görünce yelkenleri suya indiren bir toplum yaratıldı, milli çıkarların yerini “beleş” aldı.
Sonuç olarak ABD “radyasyonlu” olduğu için kendi halkına yedirmediği şeyleri halkımıza yedirdi.
Bu tarihlerden sonra anadolu tarihinde ilk kez çocuk felci vakaları görüldü ve de sonraları çocuk felci aşısı ‘rutin aşılar’ arasına sokuldu. Bu aşılarda bizlere büyük paralarla satıldı.
Koskoca memleket bi avuç süt tozuna gitti.

İkinci Örnek: Soner Yalçın’dan: 11.11.2014    http://odatv.com/zeytine-dusmanligin-arkasinda-bu-projeler-var-1111141200.html
Uğur Dün­da­r’­ın ge­çen haf­ta “Halk Are­na­sı­”n­da­ki ko­nu­ğu CHP Ge­nel Baş­ka­nı Ke­mal Kı­lıç­da­roğ­lu idi. Şöy­le de­di:
“Kay­se­ri­’de 1925’te uçak fab­ri­ka­sı kur­duk. Kay­se­ri­’den kal­kan ilk mil­li uça­ğı­mız An­ka­ra­’ya in­di. De­ni­zal­tı ya­pı­yor­duk. Son­ra Mars­hall Yar­dı­mı baş­la­dı; bi­ze şu­nu söy­le­di­ler, ‘ne ge­rek var uçak üre­ti­yor­su­nuz, ne ge­rek var ge­mi ya­pı­yor­su­nuz si­ze uçak ve­re­lim, si­ze ge­mi ve­re­lim.’ Uçak fab­ri­ka­la­rı­nı, ter­sa­ne­le­ri ka­pat­tık. Ulu­sal de­ğer­le­ri­mi­zi kö­rel­ten Mars­hall Yar­dım­la­rı­’dır.”
Ha­ri­ka tes­pit…. Pe­ki…
Siz şu tür­kü­yü bi­lir­si­niz:
“Zey­tin­yağ­lı yi­ye­mem aman, bas­ma da fis­tan gi­ye­mem aman.
Se­nin gi­bi ca­hi­le, ben efen­dim di­ye­mem aman…”
Bur­sa yö­re­si­ne ait tür­kü­nün do­ğu­mu 2 Ka­sım 1954... İh­san Kap­la­yan kay­nak gös­te­ri­le­rek Mu­zaf­fer Sa­rı­sö­zen ta­ra­fın­dan der­len­di.
Tür­kü­nün; Kı­lıç­da­roğ­lu­’nun de­dik­le­riy­le ya­kın­dan il­gi­si var; ama Mars­hall Yar­dı­mı me­se­le­si sa­de­ce uçak-ge­mi de­ğil­di.
İşin Ma­ni­sa/So­ma­’da ke­si­len zey­tin ağaç­la­rıy­la da il­gi­si var­dı! Şöy­le…
İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sı…
ABD, Tru­man Dok­tri­ni ile Tür­ki­ye­’ye as­ke­ri yar­dım yap­tı. Fa­kat, as­ke­ri yar­dım ye­ter­li de­ğil­di; “e­ko­no­mik yar­dı­m” da yap­ma­lıy­dı! Ve bi­zim “11 Ey­lü­lü­mü­z” baş­la­dı; ABD Kon­gre­si 11 Ey­lül 1947’de Mars­hall Yar­dı­mı­’nı onay­la­dı.
Ço­ğu kim­se teh­li­ke­si­nin far­kın­da de­ğil­di….
En baş­ta zey­tin üre­ti­ci­le­ri…
ZEYTİNYAĞI YALANI
Zeytincilik, Cumhuriyet’le birlikte ülke tarımında hak ettiği yeri almaya başladı. Atatürk’ün 1929’da Yalova’daki direktifiyle zeytincilik seferberliği başladı. Yurt dışından getirtilen teknisyenlerle kurslar açıldı. Genç ziraat mühendisleri zeytincilik eğitimi için İtalya’ya gönderildi. 1937’de Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsü’nün kurulması ile hızlandı. Zeytin bahçesine bakmayan ve bakım yaptırmayan üreticilere ceza veriliyordu. Ve keza, Atatürk’ün çok istediği 3573 sayılı “Özel Zeytin Kanunu” ölümünden 2.5 ay sonra çıkarıldı.
Zeytincilik hızla gelişti.
Savaştan sonra devreye Amerikan/Marshall girdi…
Amerika ne derse inanıyorduk; ve o günlerde başladı; “zeytinyağı ısınırsa kanser yapar” yalanı. Oysa zeytinyağı, dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağıydı.
Zeytin Anadolulu’ydu; anavatanı, Mardin, Kahramanmaraş ve Hatay üçgeniydi. Bütün ağaçların ilkiydi ve insan sağlığına en yararlı ağaçtı. Batı dillerindeki “oil” kelimesi, Eski Yunan’da zeytin ağacı anlamına gelen “eleia” kelimesinden türemişti.
Binlerce yıldır insanımızı doyuran zeytinyağı türkü siparişleriyle vs. gözden düşürüldü. Sabunu bile kullanılmamaya başlandı.
Zeytinyağına düşmanlığın sebebi şuydu:
ABD dünyanın en büyük mısır üreticisiydi ve mısırözü yağı ihracatını Marshall Yardımı kisvesi altında yaptı; -artık her daim yapacağı gibi- Türkiye’ye dedi ki, “ekonomik kalkınmanızı bana bırakın!”
Amerika’dan uzmanlar geldi; araştırma yaptılar; ve “Türkiye tarım ülkesidir” sonucuna vardılar!
Eeee!
Eee’si şuydu; Türkiye’de neyin üretileceğine, neyin tüketileceğine ABD karar verecekti.
Türkiye’den ilk isteği şu oldu; “benden mısırözü yağı alacaksınız!”
Aldık.
Kimse sormadı; (ki soranı “gomonist” diye hapse atıyorlardı) “yahu biz zaten tarım ülkesiyiz; alacaksak niye mısırözü yağı alalım; ülke olarak mısır üretiminde önemli bir potansiyele sahibiz. Ayrıca yağa ihtiyacımız yok.”
Ayrıca…
“Bu zeytinyağı zararlı ise Amerikalılar peşin dolar verip niye zeytinyağı alıyordu?”
Aynı Amerika mısırözü yağını, Türk lirası karşılığı borç olarak veriyordu! (Tabii aradan yıllar geçip Türk halkı zeytinyağdan soğuduktan sonra ABD, mısırözü yağını dolarla satmaya başladı.)
Türkiye boğazından düğümlenmeye başlanmıştı…
Öyle ki: Üç-beş ihraç kalemimizden biri zeytinyağı idi…
Zamanla yapılan (örneğin 12 Kasım 1956 tarihli) tarım anlaşmaları sonucu ABD, Türkiye’nin zeytinyağı ihracatını yılda 10 bin (sonra 6400) tonla sınırladı! Eğer zeytinyağı ihracatı ABD’nin izin verdiği miktarı aşarsa Türkiye, ABD’den aynı miktarda nebati yağ satın almak zorundaydı! Çünkü “dostumuz ABD”, nebati yağlarının satışının etkilenmesini istemiyordu! Zeytinyağda emre uyduk; fakat izinsiz buğday ihraç edince, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren, 20 Ocak 1958’de Menderes Hükümeti’ne nota verdi!
Sonuçta… ABD tarımımızı ele geçirdi ve bunu yaparken; gümrük vergisi, özel idare ve belediyelere ait vergiler, resim ve harçlar, sundurma ve antrepo ücretleri, rıhtım resmi ve rıhtım ücretlerinden muaf tutuldu.
Bitmedi…
MÜSLÜMANLARA DOMUZ YAĞI
Sadece Mısırözü yağ değildi mesele…
Soya fasulyesi üretiminde dünya birincisi olan ABD, Türkiye’ye soya yağı ihracatına başladı. Yağın ucuz olması “Amerikan yardımı” gibi (hepsini paramızla aldık) yalandı; “ucuz vermek isteriz fakat, dünya tarım piyasa fiyatları üzerine tesir yapmaması için dünya piyasasına göre fiyat tespit etmek zorundayız” dediler.
Bu yağların büyük kısmı margarin yapımında kullanıldı. Eh tabii ki, doymuş yağ asidi içeren margarinin damar sertliği yaptığı söylenmeyecekti.  (Donmuş yağların içinde domuz yağı vardı ama bizim dincilerin “bağımsız Türkiye” diye bağıran öğrencileri dövmekten başka yaptıkları bir şey yoktu.)
İlk margarin fabrikası ABD’nin yardımıyla kuruldu.
Margarine alışkanlık o hale geldi ki, gün gelecek -aynı Şili’de olduğu gibi- o margarin kuyruklarıyla Ecevit Hükümeti yıkılacaktı.

Üçüncü Örnek: Nasıl Amarika-sever olduk?

Genelev bembeyaz badana yapıldı. Duvarlarına “hoşgeldiniz denizciler” yazıldı. Amerikalı bahriyelilere hastalık bulaşmasın diye, doktorlar gönderildi, genelev komple muayeneden geçirildi. Genelevde çalışan kadınlar, göbeklerine “welcome” yazdırdı.
Dolarlarını Türk parasına çevirsinler diye, Dolmabahçe’de döviz bürosu açıldı. Taksim meydanına dev boyutlu Missouri fotoğrafı yerleştirildi. TEKEL, Missouri markasıyla sigara üretti. PTT, Missouri anısına pul çıkardı. Vitali Hakko’nun Şen Şapka’sı “Hoşgeldin Missouri” yazılı eşarplar bastı. Amerikan bayraklı uçurtmalar uçuruldu.
İstanbul belediyesi, Beşiktaş’tan Karaköy’e kadar tüm binaları pırıl pırıl boyadı, asfaltı yeniledi. Sadece Amerikalılara hizmet vermesi için, Dolmabahçe’yle Taksim arasında çalışan, 12 adet belediye otobüsü tahsis edildi. Otobüsler ücretsizdi. Sinemalarda, tiyatrolarda 80’er adet koltuk Amerikalılara ayrıldı, bilet alınmayacaktı.
Ankara’da Missouri adıyla lokanta açıldı. Başkentin en iyi lokantalarından biri, adını Washington olarak değiştirdi.
Ve… “Rus salatası” aniden “Amerikan salatası” oluverdi!
Niko ve Aleko, iki kardeş, Rum vatandaşlarımızdı. İstiklal caddesinde, Atlantik ve Pasifik adıyla iki büfe işletiyorlar, tost, sahanda yumurta, sosis filan, bugünkü tabirle fastfood satıyorlardı. Uyanık Niko efendi, şööle cafcaflı bir tabela hazırladı, üstüne “Amerikan salatası 35 kuruş” yazdı, büfesinin camına yerleştirdi… İstanbul kuyruğa girdi!

SONUÇ Değerlendirmesi
Tüm devlet veya imparatorluklarda liderler halka şunu hedef göstermiştir: Şu bölgeyi alıp, vatanımızı büyütelim! (Yani oradaki halkı da sömürmeye başlayayım!) Bu düşünceyle dünyada huzurlu yaşam sağlanamaz, herkes fırsat kollayıp, diğerine hükmetmeye çalışır. Aynen günümüzde olduğu gibi.
 Halbuki insanlara dinamik sistemli doğa bilgisi verilse, farklı bölgelerde yaşayan insanlar, daha rahat yaşayabilmek için zaten birbirleriyle kaynaşıp, ortaklıklar oluşturacaklardır.
Toplumunuzun sevk ve idaresini, tepedeki birilerine bırakırsanız, tepedekiler “gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. … Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, yabancıların siyasi emelleriyle birleştirebilirler.”
Tüm bu olumsuzluklardan kurtulmak için,
dinamik sistemde yaşadığını,
dinamik sistemde toplumun  halk tarafından oluşturulup-sahiplenildiğini, yani toplumun sahibinin siz halk (gençlik) olduğunu bileceksin ve   “Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa edeceksin”.

Değerli dostlar, yukarıda açıklanan türde sömürülme, statik sistemli inancın doğal sonucudur. Çocuklarınızın geleceğini düşünüyorsanız, dinamik sistemli doğa görüşüne geçer ve toplumunuza sahip çıkmaya başlarsınız. O zaman dünyanın hiçbir devleti sizi sömüremeyecektir. 


DEVAMI için Tıkla

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder