Yanlış eğitim politikalarının sonucu

Yer altı kaynaklarının araştırılması Jeoloji bilimiyle yapılmaktadır. Jeoloji bilimi “batı-ülkeleri” olarak tanımlanan gelişmiş ülkelerde taa 1700lü yılların başlarından itibaren uygulanmaya başlanmış ve 1900lü yılların başlarında ülkelerin jeolojik haritaları tamamlanmış, topraklarının altında ne var, ne yok anlaşılır olmuştur. Ülkemizde jeolojik düşünceye yönelik ilk eylem ise 1934de Maden Tetkik ve Arama Enstitüsünün kurulmasıyla atılmış, jeolog yetiştirilmesine ise 1950lerden sonra başlanmıştır.
Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları çizilirken, demir-yolu-inşaatları gibi faaliyetlerle ülkemizin yer altı kaynakları konusunda yeterli bilgiye sahip olan batılı devletler, zengin petrol yatakları bulunan Kerkük- Musul gibi bölgelerin Türkiye’ye bırakılmaması için her türlü dümeni çevirmişlerdir. Ülkemizin yer-altı kaynakları ve jeolojik yapısı konusunda bilgisi olmayan yöneticilerimiz Osmanlı devleti eğitimsizliğinin mağduru olmuşlardır.
Asırlardır sürdürülen bu yanlış eğitim politikası Cumhuriyet döneminde Köy Enstitülerinin devreye sokulmasıyla düzeltilmeye başlanmışsa da, yine statik sistem yönlendiricisi “para = ekonomik baskısı” kullanılarak, ülkemizin geri kalmışlık içinde sürünmesi için yapılması gerekenler yapılmıştır.
2. Dünya savaşı sonrası dünya siyaseti kapitalizm-komünizm  çekişmesi şeklinde bir soğuk savaşa girince, Türkiye üzerine oyunlar hız kazanır ve  17 Nisan 1940da kurulan Köy Enstitüleri “komünist, dinsizlik, ahlaksızlık” yuvaları, olmakla suçlanarak kapatılması yönünde her türlü propaganda ve baskı uygulanmaya başlanır. Bu baskılara paralel olarak demokrasiye geçilmesi yönünde yöneticiler sıkıştırılırlar ve 1946 da demokrasiye geçişin yolu açılır. 
Friedrich Nietzcshe’nin dediği gibi “Cahil toplumla seçim yapmak, okuma-yazma bilmeyen birine hangi kitabı okuyacağını sormak” gibidir. Halktan oy almak için hassas oldukları “din” konusuna ağırlık veren parti, seçimleri kazanır, “komünist, dinsizlik, ahlaksızlık” yuvaları olarak tanıtılan Köy Enstitüleri de kapatılır (1954)
Köy Enstitüleri gibi dinamik sistemli bir doğal hayatı öğretmeye girişimin kapatılmasından sonra statik sistemli tepeden yönlendirilmeli eğitime ağırlık verilir. Özellikle 1960-70lerden sonra “hiçbir şey olamıyorsan öğretmen ol” politikası yürütülerek, milli-eğitimin kalitesi tamamen düşürülmüş, imam-hatip okulları sayısı artırılarak statik sistemli eğitilen gençlerin sayısının giderek artırılmasına çalışılmıştır. En düşük puanlı öğrenicilerden oluşan bir eğitim kadrosu, eğitimin gittikçe daha kötüye gitmesine neden olmuş ve düzgün bir kompozisyon yazamayan, mantıksal bir irdeleme yapamayan bir nesil yetiştirilmiştir. Günümüzde gelinen nokta budur ve TV ekranlarında yazılan alt-yazılar bile yazım hatalarıyla doludur.
Böylesine yanlış bir hayat görüşü ile yetişen insanlarımızın toplumlarına sahip çıkmaları ise, tepeden gelecek emirlerle sokağa dökülmekten öteye gidememektedir.
Dünyadaki savaşların çoğu, para getiren kaynaklara sahip olma dürtüsüsür
Halkın davranışını görüşleri belirler. Toplumumuzda iki farklı görüş egemendir:
►1: İnsanlara görünmeyen ve elçileriyle insanlara mesajlar gönderen bir yaratıcıyı öngören görüş,
►2:  Doğada her şeyin, bilgisiz-bilinçsiz parçacıkların rastgele çarpışmalarıyla oluştuğuna dair görüş.

Her iki görüş de statik sistemli bir doğa kabullenir; yani oluşum ve gelişimlerde varlıkların aktif, amaçlı bir rolleri yoktur, her şey tepedeki bir güç sistemi (Allah veya doğal seçici) tarafından yönlendirilir.. Bu temel yaklaşım uyarınca toplumlar tepedeki bir lider (kral, sultan, başkan, vs.) ile idare edilirler, yönlendirilirler. Demokrasilerde bile halk tüm yetkiyi tepedeki başkana vermiştir. Toplumun refah düzeyi, bireylerinin üretim kapasitesine bağlıdır. Liderli sistemlerde halk pasifleştirilmiştir, çünkü liderin dediğinin yapılması gerekir. Düşünme tembelliğine mahkum edilen ve kendine güveni olmayan, halkın ise üretim potansiyeli, yeni buluşlar yaparak, diğer toplumlara karşı avantajlı duruma geçmesi olanaksızdır. Çünkü, doğası gereği, tepeye bağımlılık sistemi bireylerin düşünmesini ve bilgili olmasını engelleyicidir. Böyle bir çıkmazda olan başkanlar, ya kendi halkını bölerek, ya da komşu toplumlarla düşmanlık oluşturarak, insanların dikkatlerini dağıtıp, hedeften sapmalarını sağlarlar. Bu tür yöneticilerin elindeki toplumlarda halk “dış-güçlerin” de etkisiyle fraksiyonlara bölünürler ve aralarında kavgalar-savaşlar başlar. Halkın sorunlarının nedenini  öğrenmelerine fırsat bile kalmaz, liderlerin bir gelir, diğeri gider, her biri diğerini suçlar. Bu tahtıravalli oyunu böylece oynanıp-gider.
Tüm devlet yöneticileri, “ekonomik baskı” altındadırlar ve “para” en tepedeki “zenginler kulübünün” (bankacı ailelerinin) denetimindedir. 
Jesse M Unruh’un dediği gibi “Money is the mother’s milk of politics = para, politikanın ana-sütüdür”.  Dünya siyasetinin yönlendirilmesi tamamen para politikası ile olmaktadır.http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/01/kuantlardan-altna-paralara.html adresinde, paranın ne zaman ve nasıl toplumsal hayatımıza girdiği ve nasıl bir çekim noktasına (attractor) dönüştürülerek, insanları köleleştirip, tepedekilere bağımlı hale getirildiğinin kısa bir hikayesi anlatılmıştır.
Günümüzde petrol ve doğal-gaz en fazla para getiren doğal kaynaklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu doğal kaynakların bulunduğu en önemli bölge ise orta-doğu ülkeleridir. Günümüzde yapılan tüm savaşlar bu ülkeler üzerindedir ve parayı ve dünya siyasetini kontrol eden güçlerin bu ülkeleri denetimleri altına almalarına yönelik politikaların sonucudurlar.
Paranın toplum hayatındaki köleleştirici etkisi, doğadaki etkileyici-yönlendirici faktörün, taban-öğelerinde bulunan kuantsal sistem olarak kabul edilmemiş olmasıdır. Tam tersi bir etkileyici-yönlendirici faktör kabul edilmiştir: varlıkların dışında-üstünde bulunduğuna inanılan “Allah” veya “doğal-seçici”. Bu şekilde statik sistemli doğa görüşü ortaya çıkmış ve tepedekilerin denetimindeki para, insanları kul-köle yapmıştır.
Halbuki doğadaki etkileyici-yönlendirici-faktör, gerçek doğada olduğu gibi, kuantsal sistemde kabul edilseydi, “tepe” diye bir şey olmayacaktı, her varlık kendi bileşimine uygun bir sinyal (iş, ürün, vs) ile doğada (toplumda) yerini alıp, karşılıklı etkileşimler, anlaşıp- uzlaşmalarla gerçek toplumsal ortaklıklar oluşturacaklardı.

İnsanlığın tüm sorunları, doğayı yanlış yorumlayıp, tepeden yönlendirilmeli statik sistemli bir doğada yaşadığına inandırılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Kurtuluşu ise, dinamik sistemli doğada yaşadığını fark etmesine bağlıdır. Başka bir çözüm yolu yoktur.
Bu görüşe katılıyorsanız, paylaşın ki, çığ gibi çoğalıp, kritik sayıya ulaşılsın ve sağır-sultanlar bile duysun. Yoksa, daha çooook bir kurtarıcı beklersiniz.
Sorunlardan kurtulmak, “para” denilen  köleleştirme faktörünü ortadan kaldırmakla; “Para” faktörünü ortadan kaldırmak ise, doğadaki yönlendirici gücün içlerimizdeki kuantsal-öğelerde olduğunu anlamakla mümkündür.


Bizler statik sistemli bir hayat görüşüne göre düşünüp-davranırız. Bu görüşte, doğadaki tüm canlılık, olağan-üstü bir güç tarafından varlıkların içine konulmuş “ruh” denilen ve ne olduğu bilinmeyen gizemli bir faktörden kaynaklanır, ve varlıkların bu olağan-üstü güç sisteminin oluşturduğu doğa yasalarına bir robot gibi uyduklarına inanılır.
Statik sistemli hayat görüşü ile zombileşmiş insanlar:
•         Doğada her şeyin tepeden gelen yönlendirmelerle gerçekleştiği inancı nedeniyle, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri araştırma, bu konularda bilgi oluşturma gibi bir gayret içine girmezler, bu nedenle bilgi oluşturma yetenekleri körleşip-kötürümleşir,
•         Hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayandığı bilgisi mevcut olmadığından, “öteki-dünya” gibi hayali bir yerde ebedi bir hayat sürecekleri inancıyla, bu dünya ortamı koşullarının korunmasına gerekli itina gösterilmez ve dünya cehenneme dönüştürülür,
•         Statik sistemin yönlendirici faktörü, yani Toplum hayatının kanı-enerjisi paradır. Devletler tepeden yönetildiği için, tüm güç-kuvvet (dolayısıyla paranın kontrolü)  tepedekilerin elindedir. Maaşını tepedekilerden almaya mahkûm insanların hücreleri ise, maaşı kesilirse, ev-kirasını ödeyemeyeceği, çocuklarının yiyecek-giyecek ihtiyaçlarını karşılayamayacağı gibi korkular içerisindedir ve bu nedenle tepedekilerin kulu-kölesi olacak şekilde davranır. Statik hayat görüşlü tüm toplumlarda, para-babalarının dediği olur, iktidara gelenleri (seçimleri kazanacak olanları) onlar belirler. Para ise halkı köleleştiren en etkili faktördür.
•         Doğa dinamik sistemde işlediğinden, her insanın çevresindeki tüm olayları bizzat kendisinin değerlendirmesi gerekir. Statik sistem bilgileriyle zombileşmiş insanların ise, özellikle “para” gibi bir değer yargısı ile tepeye (para babaları, vs.) bağımlı olduklarından, kendi kaderlerini tayin etme, özgür olma olanakları yoktur.
•         Para diye bir şey olmadığını, herkesin ürettiği veya verdiği hizmete göre bir kredi kazandığını ve bu krediye göre alış-veriş yapıldığını düşünün. İşte doğadaki dinamik sistem böyle işler, yani varlıklar, kuantsal enerji öğelerince yönlendirilen doğal özelliklerine göre davranırlar, özgürlük denilen şey bu durumdur.


Parayı ve dinsel görüşleri kimlerin kontrol ettikleri ve statik sistemli hayat görüşünün nasıl binlerce yıldır ayakta tutulduğu konusunda şu makaleyi okuyun ve bir karar verin: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/01/kuantlardan-altna-paralara.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder