Atlantis Gerçektir

Atlantis Hikayesi ve Toplumsallaşma Başlangıcı ile İlişkisi
 Atlantis adını duymayan yoktur sanırım. MÖ 429 - MÖ 347 tarihleri arasında yaşamış olan  Platon (Eflatun) Timaeus ve Critias adlı eserlerinde doğayı ve insanlığın gelişimini açıklamaya çalışır. O zamana kadar insanlık tarihi hakkında pek yazılı bilgiler yoktur. Yunanlılar da kendi tarihlerini 1-2 bin yıl kadar daha eskilere ancak götürebilmektedirler. Sokrates’in öğrencisi olan Platon, Sokrates’in öğrencileri arasındaki bir sohbet sırasında, Kritias adlı bir öğrencinin, MÖ. 640-558 arasında yaşamış olan Solon adlı yunan bilgininin, dedesine,   Mısır’a yaptığı bir seyahatte, Mısırlı bir rahibin kendi tarihlerini MÖ 9 bin yıl öncesine kadar uzatabildiklerini öğrenir.
Felsefe dediğimiz, hayatla ilgili her şeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlayan bilim dalının babası kabul edilen Platon, zamanının tüm bilgilerini derleyerek,  Timaios ve Kritias adlı iki eserinde, insanlığın tarihçesini de ortaya koymaya çalışmıştır.


Solon adlı yunan bilgini Mısır ziyareti sırasında, Mısırlı rahiplerden bu gerçeği öğrenmiş ve Kritias’ın dedesine, o da bu bilgileri torununa aktarmış, Platon da bunları ilk defa yazılı hale getirmiştir.
Platon’un bu yazdıklarına dayanılarak, insanlığın ilk defa nerede uygarlık oluşturmaya başladığı, Atlantis denilen efsanevi batık kentin nerede olduğu konusunda yüzlerce yayın yapılmıştır. Bunlardan biri de benim tarafımdan yapılmış olan şu yayındır:

 GEDİK, İ., 1992: Atlantis: Efsanevi batık kent nerede? Türklerle ilişkisi var mı? Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı 285, s.8-10, İstanbul.

Bu makalemin yazılması, DOM-sistemi bilgilerini olgunlaştırmaya başladığım yılların başlangıç evresine denk gelmektedir. Bu nedenle DOM-bilgileri içinde önemli bir yer tutmaktadır, çünkü Cennet ve öteki-dünya, Nuh-Tufanı gibi bir çok konu ile yakından bağlantı söz konusudur.
Bu nedenle, hem insanların kafasındaki Atlantis konusu ile ilgili bulanıklığı gidermek, hem de toplumsallaşmanın jeolojik-arkeolojik olaylarla bağlantısını göstermek açısından, Atlantis konusu bir-kaç bölümlük kısa  yazılar olarak Facebook arkadaşlarımızla paylaşılacaktır.


Konu 3 kısımda irdelenecektir:
           1. Kısımda, Jeolojik-Arkeolojik bulgulara dayanılarak insanlığın kültürel gelişimi özetlenecek;
            2. Kısımda, Eflatun’un  derlediği bilgilere göre toplumsallaşmanın başlangıcının nasıl olduğu aktarılacak (Atlantis Olayı);
            3. Kısımda, bu iki farklı yaklaşım birbiriyle kıyaslanacak ve bir sonuca varılacaktır.
Jeolojik-Arkeolojik bulgulara göre insanlığın kültürel gelişimi
          Herhangi bir alet yapabilen ilk “insan” » 2.5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da ortaya çıkmış ve oradan dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. » 1.5 milyon yıl önce Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının her tarafına ulaşabilen insan, Amerika’ya ancak » 20 bin yıl önce geçebilmiştir. İnsanın zihinsel gelişimi: » 2.5 milyon yıl önceleri sert taşlardan kesici parçalar elde etmekle başlamış;
          » 500.000 yıl önceleri ateşi kontrol etmeyi başarmış; » 300.000 yıl önceleri ölülerini gömmeye; » 30.000 yıl önce aile toplulukları halinde ve zıpkın, vs. yaparak çadırlarda yaşamaya başlamış; » 10-12 bin yıl önce, tarım ve hayvancılığı keşfederek köyler şeklinde ilk yerleşik toplumsallaşmayı başlatmış; » 6.000 yıl önce, sanatsal yaşamın da dahil olduğu ilk kentsel hayat tarzına geçmiş; » 3.000 yıl önce ilk bölgesel devletlerin oluşumu gerçekleşmiş; ve günümüzde, sanayi ve teknolojinin aşırı gelişmesi sonucu,  devletler arası sınırlar anlamını yitirmeye başlamış, globalleşme zorunluluk olmuş, dil-din-ırk, vs. ayrımının gözetilmediği, dünya ölçeğinde ortak bir toplumsal yaşam sistemi oluşturulmasının çabaları yürütülmektedir.
          “Atalarımız ilk defa sıcak bir çorbayı ne zaman içti?” şeklinde bir soruya verilecek yanıt ise: “yaklaşık 8.000 yıl önce!” olur, çünkü, daha önceleri çanak-çömlek yapmasını bilmiyordu! Şekilde görüldüğü üzere, insanlığın zeka düzeyi zamanla gelişmektedir; »30.000 yıl öncesine kadar insan zekası çok az bir gelişim gösterirken, ondan sonra çok hızlı bir yükselişe geçmiş ve bunun sonucu yarattığı ürünlerin sayısı hızla artmaya başlamıştır.
          Zekasının gelişmesi doğal sorunlarını çözmesine yaramış, bunun sonucu, bireysel-bağımsız-göçebe hayatından sıyrılarak, karşılıklı-bağımlılığa dayanan toplumsal hayatı başlatmış, zeka ve mantığının daha da gelişmesiyle, toplumsal birimlerin çapını köylerden kentlere, bölgesel devlet oluşumuna ve nihayet dünya ölçeğinde bir toplumsallaşmaya ulaştırmıştır. Bağımsız-bireysel yaşayan bir insan "toplu iğne" bile yapamazken, karşılıklı-bağımlılığa ve iş-birliğine dayalı yaşam tarzıyla (daha geniş çapta insanlığın katılımıyla), daha büyük ve daha komplike kültür ürünleri  oluşturulabilmekte (motor, uydu, bilgisayar, vs.) ve insanlığın yaşam standardı biraz daha yükseltilmektedir.
Arkeolojik veriler, toplumsal hayata geçişin yaklaşık 10-12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ip-ucunu vermektedir: Güneybatı Asya!  Dolayısıyla Atlantis denilen ilk sivilizasyon merkezi, Güney-Batı-Asya konumlu olmak zorundadır.
Şekilde ayrıca, bilgi, dolayısıyla kültür düzeyinin, eski zamanlarda dünyanın bir yerinden diğerine ne kadar uzun bir sürede aktarıldığını görmekteyiz. Örneğin Mezopotamya'da 9-10 bin yıl önceleri başlatılan kasaba-kültürü Kuzeybatı Avrupa'ya yaklaşık 4 bin yıl sonra ulaşabilmiştir! 

Ayrıca, toplumsallaşma, sanat, yazılı-belgeler, mimari-eserler gibi kültürel gelişimlerin, Mısırdan bin-yıl kadar önce, Basra çevresi olarak kabul edilebilecek “Güney-Batı-Asya”da ortaya çıktığı, Braidwood’un çalışmasında görülmektedir. Bu saptama, Atlantis’in konumunun  saptanmasında kullanılacak delillerden birini oluşturması bakımından çok önemlidir.
Sadece Braidwood slaytında verilen bilgiler,  Atlantis uygarlığının nerede aranması gerektiği konusunda en temel delilleri sunmaktadır. Diğer jeolojik vs deliller ise devam edecek  sayfalarda sunulacaktır.

Buzul devrinin "Cennet-ülkesi" = Atlantis
Şimdi önce 13 bin yıl ile 71 yıl önceleri dünyamızda egemen olan buzul devri coğrafyasını görelim.  Şekilde ROBERTS, N., (1984)den alınan son buzul devrinin coğrafik görüntüsü görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m.lik bir deniz seviyesi alçalması demektir!
Şekle dikkatle bakıldığında, günümüzde denizlerle kaplı olan bir çok bölgenin, buzul-devrinde kara halinde olduğu fark edilir. Örneğin Avusturalya ile Güney-doğu Asya birleşmiş gibidir,  Basra körfezi yoktur, kara haline geçmiştir, vs.  Buna karşın İngiltere, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya, Kanada gibi bir çok ülke ise tamamen buzullarla kaplıdırlar.

Buzul devrinde dünyamız o kadar soğuktur ki, yaşam ancak bir-kaç yüz metre yüksekliği geçmeyen bölgelerde mümkündür, çünkü daha yüksek yerler soğuk ve karlıdırlar.
Böylesine sert ve soğuk bir dünyada İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bol bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. “Suyun bol bulunduğu”  dememizin nedeni, o zamanlarda insanların kültür düzeyi su taşımak için gerekli çanak-çömlek gibi ürünleri yapacak düzeyde olmamasından dolayıdır.
 Bu seçenekler arasında en ideali - arkeolojik bulguların gösterdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan -  Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde büyük bir göl ve (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır.  Zagros, Himalaya gibi dağ kuşakları üzerinde ise yoğun bir kar ve buz örtüsü bulunmaktadır.
Buzul devri 12-13 bin yıl önceleri sona erer ve dünyamız tekrar ısınmaya başlar. Şimdi 10-12 bin yıl önceleri Güneybatı Asya’da neler olup bittiğine bakalım. 10-12 bin yıl önceleri, dünyamızın soğuk bir buzul döneminden, ılıman bir buzul- sonrası-döneme geçişine denk gelmektedir. 
Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi, buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür.
Yüksek dağların tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtülerinin, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamaları; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, toprağın akışkan bir çamura dönüşmesi, böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşumu, ve dağ yamaçlarının çırıl-çıplak kalmasına (Solifluksiyon olayı!) neden olmaktadır.
Oysa, Nil vadisinin besleme havzası ekvatorda olduğu için yoğun bir buzul örtüsünden yoksundur ve büyük sel felaketleri oluşmamaktadır.


 “Cennet-Ülkenin”   - “Cehenneme” dönüşmesi 
Şekilde, Meteor araştırma gemisinin yaptığı araştırmalara göre Basra Körfezinin buzul dönemi sonu tekrar dolması aşamaları gösterilmektedir. Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası  üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde!
Adalarda yaşayan insanlar, hem sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene deniz sularına gömülmesiyle boğuşmak zorunda kalmışlardır. Çareyi ise, bağımsız aileler halindeki göçebe hayattan vazgeçerek, “karşılıklı bağımlılık sistemi oluşturmada” bulmuşlardır. Bu  sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgulken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla bitkisel ve hayvansal besin maddesi elde etme çabası içine girmiş ve bu sayede, çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler ortaya çıkmış  ve TOPLUMSALLAŞMANIN İLK ADIMI atılmıştır!
Yani zor durumda kalan insanlar, birbirleriyle anlaşıp uzlaşmak zorunda kalmışlardır ki, bu dinamik sistemler teorisinin öngördüğü bir sonuçtur.
Günümüz toplumları da çok zor durumdadırlar ve sürekli kavga ve savaşlarla birbirlerine zarar vermekteler, ama dinamik sistemli (kendi aralarındaki etkileşimlere dayalı) değil de statik sistemli düşünce ve davranış (tepedeki birilerinin etkisi) içinde olduklarından, anlaşıp-uzlaşmaları olası değildir, çünkü statik sistem gereği, tepeden bir yerlerden gelen emirlere göre davranmaktadırlar. Halbuki paganist inançlı ataları gibi dinamik sistemli düşünüp, tepeden birileri tarafından yönlendirilmeden -  emir almadan, kendi kaderlerini kendileri belirleyecek şekilde davransalar, kesinlikle anlaşıp-uzlaşacaklardır.






Platon Atlantis konusunda neler anlatıyor?
Şekilde Atlantis hikayesinin aktarım aşamaları gösterilmektedir. Platon’un ulaştığı bilgi kaynaklarına göre, insanlığın geçmişi hakkında en eski bilgiler Mısır’daki tapınaklarda muhafaza edilmektedir; çünkü dünyanın diğer yerlerinde eskiden çok yaygın olarak oluşmuş olan sel felaketleri, oralardaki tüm insanlığı ve bilgiyi yok ederken, Nil vadisi boyunca böyle felaketler olmamış, dolayısıyla, bilgiler korunmuştur!!!


Timaios ve Kritias’da neler anlatılıyor?
Bir ön bilgi: Bu hikayedeki özel isimler iki defa değiştirilmişler ve ilgili halkın diline çevril mişlerdir; önce Mısırlılar, sonra da Solon tarafından!
1.  MÖ. 9000’lerde, Atlas denilen ve gemilerle geçilebilen bir deniz vardır; bu Atlas denizi, çok büyük bir okyanusa açılan bir boğazın iç tarafında bulunmaktadır.
2.Bu Atlas denizinin boğaza yakın tarafında, Atlantis adında BİR ADA VARDIR Kİ, ASYA VE AFRİKA’DAN BÜYÜKTÜR.  Bu adadan diğer adalara ve gölü çevreleyen karaya geçilebilmektedir.
3. Gölü çevreleyen kara gerçekten büyüktür ve çok yüksek dağlarla kaplıdır. Bu dağlar adaları ve göl çevresindeki ovayı kuzey rüzgarlarından korumaktadır. Bu yüksek kara, (boğazın olduğu yerde) bir dil gibi denize uzanmaktadır ve yanından bir ırmak akmaktadır.
4. Eskiden çok sayıda sel felaketi olmuştur ve bu sellerle öyle toprak kaymaları olmuştur ki, çevredeki dağların yamaçları çırıl-çıplak kalmışlardır.
5- Gölün çevresinde dikdörtgenimsi bir ova vardır; boyutu » 540 x 360 km'dir, Tüm bu ova derin ve geniş bir su kanalıyla çevrelenmiştir. Ayrıca tüm ovayı enine ve boyuna kesen çok sayıda başka su kanalları vardır.
   Ülkede (ovada ve adalarda) dünyanın en verimli toprakları bulunmaktadır, öylesine ki her türlü bitki ve sebze yetişebilmektedir; hem de öylesine bol miktarda ki, fil gibi hayvanlar bile beslenebilmektedir. İklim öylesine uygundur ki, her türlü baharat ve meyve (nar, narenciye, hindistan cevizi, vs) yetişmektedir.     
   6- Bu Atlantis ülkesinde, bir ucu okyanus kenarındaki boğaza, diğer tarafta Mısır ve Adriyatik’e kadar etkili olan bir imparatorluk  kurulmuştur. Günün birinde (11500 yıl önce) bu devlet tüm kuvvetlerini toplayarak önce ??? devletine, sonra Mısır’a saldırır.
Bu arada korkunç sarsıntılar ve sel felaketleri olur ve her şey ve herkes çamurlara gömülür. Atlantis adası da bu arada gömülerek yok olur. Her şeyin çamurlara gömülmesi nedeniyle, eskiden gemilerin geçebildiği bu deniz, bir bataklığa dönüşür ve geçilmez olur! (Solifluksiyon olayı sonucu gölün çamurla dolması olayı)

Atlantis neden bir hayal ürünü olamaz ve kesinlikle gerçeklere dayalıdır?
Neden Platon’un Atlantis aktarımı bir hayal ürünü olamaz ve mutlaka gerçeklere dayalıdır?
1- Hikaye, jeologların SOLİFLUKSİYON dedikleri bir olayla başlamaktadır: Eskiden çok sık sel felaketleri ve toprak kaymaları olduğu ve bunlarla dağ yamaçlarının tamamen çırıl-çıplak kaldığı, ama bu tür sel felaketlerinin Nil vadisinde hiç olmadığı, vs..
 Böyle bir olay jeolojik verilerle tamamen uyum içindedir ve yaşanılmadan uydurulması mümkün değildir.
2- İlk kentleri 6000 yıl önceleri Basra çevresinde ortaya koyan Sümerler “denizden iki ırmak ülkesine” geldiklerini belirtmektedirler (Ceram 1972). Bu durumda, Sümerler Basra Körfezinde denize gömülen bir yerden kaçıp, Basra yöresine ulaşmış olmak zorundadırlar. (O ada da, daha önceleri batan adalardan gelenlerin bir ara istasyonu olabilir).
3- Mısır’daki tapınaklarda “Deniz toplumlarının istilası” başlıklı belgelere rastlanılmıştır. Denizden gelen bir toplum olduğuna göre, bu insanların atalarının yaşadığı “batık bir ada” da var olmak, üstelik Mısır’a çok uzak olmamak zorundadır.
4- Kutsal Kitapların Yaratılış bölümünde, “Doğuda bir yerdeki Eden Bahçesinden = Cennet’ten” ve o bahçede akan Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon adlı, günümüzde ikisi mevcut olmayan ırmaktan söz edilmektedir. Allah insanı bu bahçede yaratır, ama onlar orada günah işledikleri için o bahçeden kovulurlar ve yeni dünyalarına sürgün edilirler! Atlantis anlatımında da, benzer bir ortam tanıtılmakta ve: “ Asil soylu Efendilerin zamanla ahlakları bozulduğu için, Tanrılar onları cezalandırmaya karar verirler ve ....” şeklinde bitmeyen bir cümleyle olay sonlandırılmaktadır.
5- Atlantis adasının bulunduğu denizin, önceleri gemilerin dolaşabildiği bir ortam iken, sel felaketleri sonunda bir bataklığa dönüşmesi ve taşıtların dolaşmasına mani olması olayı solifluksiyon olayının doğal bir sonucudur ve buzul dönemi sonu Basra-Hürmüz ovası üzerindeki gölde mutlaka gerçekleşmiştir.
6- 560 km uzunluğunda ve 340 km genişliğinde bir ova, Basra-Hürmüz arası düzlüğe tam uymaktadır.
7-  "Herkül Sütunları'nın ötesinde" büyük bir okyanusa açılmaktadır. (Herkül sütünları Hürmüz boğazı olarak kabul edildiğine, hemen Hint Okyanusu’na geçilir.

vs.
Daha bunlar gibi bir çok gerekçe, Eflatun’un aktardıklarının kesinlikle gerçeklere dayalı olduğunu göstermektedir.
Ancak Platon’un olayı yazılı hale getirmesinden önceki binlerce yıllık sözlü aktarımlarda, çok büyük boyutlara ulaşan çarpıtılmaların olaya karışmış olması kaçınılmazdır. Örneğin: Asya ve Afrika’dan daha büyük olan bir ADA! Vs.. (Adı üzerinde, bir ada, ama anlatan bu adanın bilinen tüm Kıtalardan büyük olduğunu söylüyor. Bu, o dada gelişmiş uygarlığın, tüm çevre kıtalardaki kültürel gelişimlerden daha üstün olduğunu ima etmek için yapılmış olabilir.)

Bir genel müdürden yardımcısına şu şekilde bir sözlü talimat verilir: "Önümüzdeki Cuma günü takriben saat 17.00 civarında 76 yılda bir kez gerçekleşen bir olay meydana gelecek ve Halley Kuyruklu Yıldızı'nı bölgemizde görmek mümkün olacaktır. Lütfen memurları bahçede toplayınız, kendilerine bu ender görülen olayı açıklayacağım. Havanın yağmurlu olması halinde gözlem yapmak mümkün olmayacağından, memurları kantinde toplayınız, kendilerine bu konuda bir film gösterilecektir.“
Müdür yardımcısının daire başkanlarına talimatı ise şöyle olmuştur: "Genel Müdürün emri üzerine: Halley Kuyruklu Yıldızı önümüzdeki Cuma günü saat 17.00 de binamızın üzerinde gözükecektir. Dışarıda yağmur yağdığı takdirde, personeli kantinde toplayınız ve bu çok ender olan olay sadece 76 yılda bir olduğu gibi kantinde gösterilecektir.“
Bir-iki ara aktarmadan sonra, en son olarak personele şu talimat verilir: "Cuma günü saat 17.00de yağmur yağdığı takdirde ender olarak görülen 76 yaşındaki Mr. Halley ve yıldızlan Genel Müdür ile birlikte, binanın dışından kantine doğru gireceklerdir."

Onun için, Platon’un aktardıklarını bilimsel verilerin süzgecinden geçirerek değerlendirmek gerekir. Örneğin: 10-12 bin yıl önceleri insanlar henüz çanak-çömlek yapmasını bilmiyorlardı, bu nedenle de su kaynaklarından uzaklarda yaşamaları olanaksızdı. Basra-Hürmüz Ovası adını taktığımız o zamanın verimli düzlüğünün su olmayan yerlerinde yaşayabilmek için, buzul devirleri süresince toprağı kazarak yer altı suyuna ulaşmış olmaları; buzul devrinin sona ermesiyle başlayan sürekli sel felaketleri karşısında ise, kazdıkları bu su kaynaklarını birbirleriyle birleştirerek, sel sularının kendilerine en az zarar verecek şekilde kanalize etmiş olmaları çok büyük bir olasılıktır. Dolayısıyla, tüm ovayı kapsayan devasa su kanalları sistemi bu şekilde yorumlanabilir.  Aynı şekilde, Atlantis adasını çevreleyen iç içe üç duvar, sel felaketleri ve sürekli yükselen deniz seviyesi karşısında başvurulması zorunlu olan korunma yöntemleridir.  Vs.

Platon’un anlatımında geçen tüm verileri bir haritaya yerleştirmeye çalışırsak, bu konumların kesişim noktası bize Atlantis’in konumunu verecektir:          
1- Fil sadece Asya ve Afrika’ya özgü bir hayvandır; öyleyse tüm diğer kıtalar devre dışı bırakılmak zorundadır.                     
2- Hindistan cevizi, nar, narenciye vs. sadece tropik kuşakta yetişirler; tüm diğer bölgeler devre dışı bırakılmalıdır.        
 3- İçinden büyük bir ırmağın geçtiği, 560 x 340 km boyutlarında bir ovanın bir ucunda “geçilebilir bir deniz” ve bu denizde adalar olacak ve buradan bir boğazla büyük bir okyanusa ulaşılacak!
4- Adanın hemen kuzeyinde çok yüksek bir sıra-dağ kuşağı bulunacaktır.
5- Arkeolojik veriler sivilizasyon başlangıcının Güney-Batı-Asya konumlu olduğunu gösterdiğinden (Braidwwod 1885), bu coğrafik ortamda bulunması gerekir.

Bunlara uygun tek bir nokta vardır: 10-12 bin yıl öncelerinin dünya coğrafyasındaki Basra-Hürmüz-Ovası ve uç kısmındaki göldeki bir ada!
Bu gerekçeler ışığında, artık Atlantis konusunda tartışılacak bir nokta olmamalı ve asırlardır aranan efsanevi ortamın bu günkü Basra Körfezinin Hürmüz Boğazına yakın bir yerinde olması kabul edilmelidir.

Atlantis - Cennet Ülke –Adn (Eden Bahçesi) –Nuh tufanı ilişkileri
 Atlantis’in Kutsal-kitap-bilgileriyle bağlantıları

Hayatın başlangıcı konusundaki dinsel bilgiler
 Kutsal kitaplar, atalarımızın bilgi ve görgülerinin, dünya görüşlerinin, bizlere aktarıldıkları kaynaklardır; dolayısıyla,  önemli tarihsel belgelerdir. Bu belgeleri, önyargısız ve objektif bir bakış açısı ile okuyup değerlendirirsek, birçok soruya yanıt bulabiliriz.
Kutsal kitaplara göre,
— Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);
— sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);
— sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);
— sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);
— sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün);
— ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün). 
Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Adem'le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir.

Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Adem'le Havva bir "günah" işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler?
 Bu soruya verilebilecek mantıklı bir yanıt geçmişimizi doğru yorumlamamıza yardımcı olacaktır.
Bu sorunun yanıtı ise 10 -15 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer:
—Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler. 
—Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.
—Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar. 
—Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar).
—Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.
—Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.
—Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..
—Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.
Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır.  
Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir.

Tufan olayı konusunda Sümerler’in görüşü bıraktıkları çivi-yazılı kil tabletlerde şöyle ifade edilmektedir (Kramer 1956, 1961, 1963): 
Tanrılar Meclisinde insanların doğru yoldan çıktıklarına, namus ve ahlaklarının bozulduğuna bu nedenle de tüm insanlığın yeryüzünden kaldırılmasına karar verilir. Büyük bir tufan oluşturulacak ve tüm dünya sular altında bırakılarak insanlık yok edilecektir. Tanrılardan biri (Enki) bu kararı pek beğenmez ve Ziusudra adlı inançlı ve Tanrılara hizmette kusur işlemeyen iyi bir kralı bu karardan haberdar eder ve bir gemi yaparak yakınlarını ve her canlıdan bir çifti içine yükleyerek bu büyük tufandan kurtulmasını öğütler. Ziusudra öğütleneni yapar ve yedi gün süren büyük bir tufandan sonra gemisinin tekrar karaya oturmasıyla tufandan kurtulur.
Tufan olayı tüm toplumların tarihsel değerlendirmelerinde temel bir dönüm noktası oluşturur ve her toplumda “tufandan önce- tufandan sonra” ayrımı yapılmaya başlanır. Sümer tarihi kayıtlarında “Sümer Kralları Listesi” diye bilinen kil tabletlerde tufandan önceki dönemde 10 adet kutsal soylu kral adı bulunur ve bunların krallıkların binlerce yıl ömürlü olduğu yazılıdır. Bu tufan hikâyesi ve krallar listesi, Sümerlerden sonraki Mezopotamya kökenli kültürlerin hepsine girer ve ufak-tefek değişiklikler yapılarak, çeşitli adlar altında her toplumun kendisine has bir şekle dönüştürülür. Örneğin Sümerlerden sonraki Asur-Babil kültüründe, Gılgamış destanı oluşturulur ve Ziusudra adlı kralın yerini Utnapiştim alır. Tufan öncesine ait 10 adet kutsal soylu kral (veya peygamber) adları ve bunların ömürleri de toplumdan topluma değiştirilir ama sayı hep 10 olarak kalır.
Hayatla ilgili her şeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlayan felsefe dediğimiz bilim dalının babası kabul edilen Eflatun, zamanının tüm bilgilerini derleyerek,  Timaios ve Kritias adlı iki eserinde, insanlığın tarihçesini de ortaya koymaya çalışmıştır.
Platon’un aktardığı  bilgilere göre, Mısır kültürü 8 bin (günümüzden 10500) yıl önce bir kadın-tanrı tarafından oluşturulmuştur. Aynı kadın-tanrı, iklimi çok ılımlı ve toprakları çok verimli başka bir ülkede, bin yıl daha önce (yani o zamana göre 9 bin (günümüze göre 11500) yıl önce) bu kültürü oluşturmuştur. (Bu başka ülkeyi Solon (Platon) Yunan = Helen olarak kabul ediyorlar. Ancak Mısır’daki belgede bu ülkenin adı belirtilmiyor, sadece Mısırdan önce uygarlığın başlatıldığı bir yer olduğu vurgulanıyor. Sümer uygarlığının Mısır kültüründen daha önce oluşturulduğu düşünülürse, bu ülkenin Ur-Eridu gibi Mezopotamya’da bir yerler olması gerekliliği ortaya çıkar) Bu kadın-tanrının geldiği ülke Atlantis ülkesidir. Atlantis ülkesi bir boğazla büyük bir okyanusa açılan bir deniz (göl) (Atlas denizi) içinde bulunan bir (yarım?)-adadır. Bu boğazın iç-tarafında yaşayanlarla dış-tarafında yaşayanlar arasında 9 bin (115600) yıl önce çok büyük bir savaş olur. Boğazın iç-tarafında yaşayanlar, kendilerine saldıran dış-taraf güçlerini mağlup edeler. Bu arada büyük bir tufan olur ve Atlantis sulara gömülerek yok olur.
“Vaktiyle tanrılar bütün dünyayı, yer yer, kendi aralarında paylaşmışlardı. ….  Bu adaletli paylaşmada her biri hoşuna giden payı aldıktan sonra, hepsi kendilerine düşen yerlere yerleştiler. Yerleştikten sonra da, kendi malları, kendi yetiştirmeleri olan bizleri, çobanların sürülerini besledikleri gibi beslediler.”
Deniz tanrısı Poseidon’un payına Atlantis düşer. Poseidon Atlantis’in yerli halkından Cleito adlı bir kızla evlenir ve 5 ikiz oğulları olur. Ülkesini bu 10 yarı-tanrı oğulları arasında bölüştürür ve en yaşlısı Atlas’ın başkanlığında birlikte yaşamalarını sağlar.
“On kraldan her biri, kendi payına düşen topraklarda, kendi şehrinde halka hükmediyor, yasaların çoğunu kendisi koyu­yor, dilediği kimseyi cezalandırıyor, dilediğini öldürtüyordu. Ama kralların birbirleri üzerindeki nüfuzu ile aralarındaki karşılıklı bağlar Posedion'un emirle­rine göre düzenleniyordu. … Posedion tapınağına diktikleri oreikhalkon'dan sütun üzerine kazılmış yazılara uyarak, böyle davranıyorlardı.”
İşte o zamanlar bu ülkenin kuvveti, erkesi çok büyüktü, Tanrı bu büyük erkeyi, anlattıklarına göre, şu yüzden bize karşı çevirmiş:
Birçok nesiller boyunca, tanrıca yaradılış yönleri üstün geldikçe, yasalara boyun eğdiler, kanlarına karışan Tanrıca öze bağlı kaldılar. …. Birçok ölümlülerle sık sık birleşmeleri yüzünden, kendi­lerindeki tanrıca öz gitgide azalıp insanlık özü üstün gelmeğe başlayınca, o zaman, içinde yaşadıkları refahı hazmedemeyerek, soysuzlaşmaya başladılar; görmesini bilenlere çirkin göründüler, çünkü en değerli şeylerin en güzellerini kaybetmişlerdi. … Yasalara göre hükmeden, böyle şeyleri çok iyi görebilen tanrıların Tanrısı Zeus, işte o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklını başına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren'in ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki:”
Platon’un anlatımları aniden kesilir ve hikâyenin sonu bilinmez; çünkü yaşanılan toprakların aniden denize gömüldüğü ve Atlantis uygarlığının kayıp olduğu, bu nedenle de bilgilerin burada kesildiği ima edilir. Görüldüğü üzere, 10 tanrı-soylu kral ve namus-ahlak bozulmasına bağlanan bir tufan hikâyesi yine karşımıza çıkıyor.
 Bu Atlantis ülkesinde, bir ucu okyanus kenarındaki boğaza, diğer tarafta Mısır ve Adriyatik’e kadar etkili olan bir imparatorluk kurulmuştur. Günün birinde (11500 yıl önce) bu devlet tüm kuvvetlerini toplayarak önce ??? devletine, sonra Mısır’a saldırır.
Bu arada korkunç sarsıntılar ve sel felaketleri olur ve her şey ve herkes çamurlara gömülür. Atlantis adası da bu arada gömülerek yok olur. Her şeyin çamurlara gömülmesi nedeniyle, eskiden gemilerin geçebildiği bu deniz, bir bataklığa dönüşür ve geçilmez olur! (Solifluksiyon olayı sonucu gölün çamurla dolması olayı)
Yaklaşık 13 bin yıl önce buzul devrinin sona ermesiyle, deniz suları tekrar yükselmeye başlar. Hint okyanusu kıyılarında yaşayan insanlar yükselen deniz sularından kurtulmak için göç edecek yerler aramaya başlamak zorunda kalırlar. Boğazın dış-tarafındakilerle, iç-tarafındakiler arasında olduğu söylenen savaş, göçe zorlanan bu kavimlerden kaynaklanmış olmalıdır. 

Kutsal Kitapların Yaratılış bölümünde, “Doğuda bir yerdeki Eden Bahçesinden = Cennet’ten” ve o bahçede akan Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon adlı, günümüzde ikisi mevcut olmayan ırmaktan söz edilmektedir. Allah insanı bu bahçede yaratır, ama onlar orada günah işledikleri için o bahçeden kovulurlar ve yeni dünyalarına sürgün edilirler! Atlantis anlatımında da, benzer bir ortam tanıtılmakta ve: “ Asil soylu Efendilerin zamanla ahlakları bozulduğu için, Tanrılar onları cezalandırmaya karar verirler ve ....” şeklinde bitmeyen bir cümleyle olay sonlandırılmaktadır.
Atlantis adasının bulunduğu denizin, önceleri gemilerin dolaşabildiği bir ortam iken, sel felaketleri sonunda bir bataklığa dönüşmesi ve taşıtların dolaşmasına mani olması olayı solifluksiyon olayının doğal bir sonucudur ve buzul dönemi sonu Basra-Hürmüz ovası ucundaki gölde mutlaka gerçekleşmiştir.
Görüldüğü üzere,
      hem  Sümerlerin çivi yazısı tabletlerinde,
      hem Platon’un Atlantis anlatımlarında,
      hem kutsal kitap verilerinde 10 tane uzun-ömürlü, kutsal-soylu kraldan
söz edilmektedir.
Bunlara ek olarak
      Sümerler Dilmun denilen bir cennet ülkeden
      Kutsal kitaplar Eden (Adn) bahçesinden,
      Kutsal kitaplar bir Nuh tufanından,
      Sümerler bir Ziusudra – Utnapiştim tufanından,
      Platon bir tufan sonrası Atlantis-adası gömülmesinden
söz etektedirler.
Sizce bunların hepsi birbirleriyle ilişkili değiller mi?

Ek Bilgiler

Not 1: Bu yazı “GEDİK, İ., 1992: Atlantis: Efsanevi batık kent nerede? Türklerle ilişkisi var mı? Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı 285, s.8-10, İstanbul.” başlıklı makaleden türetilmiştir.
   O makalede, Türkçe ile Sümerce’nin aglütüne dil gurubuna sahip diller olmaları ve ortak sözcükler içermeleri nedeniyle aynı kökenli olmaları gerekliliği yanında şu konular vurgulanmıştır.
    i- Türkler Orta Asya’da zamanla kuruyan bir “iç denizin” kaybolması nedeniyle çeşitli yönlere doğru göçe mecbur kalan bir kavim olarak bilinmektedir;
    ii- Sümerlerle aynı kökenli bir dil konuşması aynı yörede birlikte yaşamayı gerektirir;
    iii- Söz konusu “iç denizin” oluşması ve kuruması, buzulların ergimeye başlaması ve ergimenin sona ermesi dönemine (yani 14 bin yıl ile 3-4 bin yıl önceleri arasına) denk gelmektedir.
 Tüm bu olayları birbirleriyle ilişki içine sokacak bir yorum ise ancak şöyle olasıdır.
“Denizden iki ırmak ülkesine” gelmek, ve “kuruyan bir iç-denizin kenarında” yaşayan bir kavim olma olguları nasıl karşılıklı bir uyumla, ortak bir çıkış noktasında buluşturula bilinir?
Bu sorunun çözümü buzul devri sonrasının coğrafik görüntülerinin tasarımıyla mümkündür.
Son buzul devri 723 ile 13 bin yıl önceleri arasını kapsar. Bu süreç içinde dünya iklimi çok soğuk olduğundan insanların yoğun olarak yaşadıkları yerler yukarıda açıklanan düşük konumlu ve ekvatora yakın ırmak vadileri olmak zorundadır. Orta Asya’da o zamanlar bir iç deniz de bulunmamaktadır. Orta Asya’da iç deniz oluşması olayı, buzul devrinin sona ermesiyle ergimeye başlayan buzulların oluşturdukları bir tatlı su yığışımı olayıdır. Gerek Himalaya dağları, gerekse Altay dağları tepelerinde bulunan buzulların ergimeleri sonucu oluşan sular, Tarım Havzası gibi Orta Asya’nın çukur bölgelerinde toplanarak bir tatlı su gölü oluşturmaya başlarlar. Bu tatlı su denizi yaklaşık 14 bin yıl önceleri oluşmaya başlar ve buzulların ergime oranı arttıkça büyür. Bu iç denizin büyümesi yaklaşık 6-7 bin yıl öncelerine kadar devam eder.
Bundan sonra ise söz konusu iç deniz kurumaya başlar, çünkü dağların tepelerindeki buzulların ergimesi, dolayısıyla göle su akışı sona ermiştir. Halbuki buharlaşma düzenli bir şekilde sürmektedir ve bu nedenle, su girdisi azalan iç deniz kurumaya başlar ve göl kuruyup-küçüldükçe, çevresinde ona bağımlı olarak yaşayan toplumlar da göçlere başlarlar. Finler, Estonya’lılar 5-6 bin yıl önceleri kuzey-batıya, Hunlar 2 bin yıl önceleri batıya, Selçuklular, Osmanlılar bin-binbeşyüz yıl önceleri güney-batıya, vs. göçerler. Geriye kalanlar da yerel Orta-Asya Türklerini oluştururlar.
Öyleyse Orta-Asya “iç-denizi” denilen bu eski göl, sadece 12-13 bin ile 3-4 bin yıl önceleri arasında oluşan ve sonra tekrar yok olan bir oluşumdur. Bu nedenle 13 bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da yoğun bir insanlık barındıracak uygun bir ortam yoktur, çünkü buzul devrinin soğuk iklim koşullarında buralarda hayat sadece mağaralarda mümkündür. Mağaralarda ise sınırlı sayıda insan yaşayabilir. Halbuki Basra-Hürmüz ovası diye tanımladığımız devasa düzlük, deniz seviyesinin bile altındadır ve ekvatora yakın olduğundan buzul devrinin soğuk iklim koşullarında en yoğun insan yaşamına sahne olabilecek bir konumadır.
Sümerlerin ve bizlerin atalarının bu eski mezopotamya ovasında ortak bir yaşam sürdürdükleri ve bu nedenle ortak bir dil konuştuklarını kabul edecek olursak, 12-13 bin yıl önceleri buzulların ergimeye ve deniz seviyesinin tekrar yükselmeye başlaması sonucu bu ovalarda yaşayan insanların ovalardan çekilmek ve yüksek tepelere veya dağlara doğru kaçmaktan başka çareleri yoktur. Türk kavimlerinin atalarını kuzeydeki dağlara doğru göçmeye başlayan bir topluluk olarak düşünürsek, Orta Asya’da yeni oluşmaya başlayan bir göl kenarının arayışta olan bir toplum için çok ideal yeni bir yerleşim yeri olacağını düşünebiliriz. Bu durumda, Sümerler’le olan dil akrabalığı da anlamlı bir yoruma kavuşur. Sümerler de, Basra-Hürmüz ovasındaki adalarının deniz suları ile kaplanması sonucu, adadan kaçarak kurtulan insanların Dicle-Fırat vadisine çıkan torunlarını oluştur.

Not 2: Mo’nun Çocukları
Yukarıda açıklanan buzul devri ve sonrası etkilerinin, sadece Basra-Hürmüz ovasında değil, dünyanın her yerinde benzer türde yaşam gelişimlerine neden olacağı kesindir.

Sivilizasyon = uygarlaşma, insanların zor bir durumda kalmaları durumunda, bu zorlukla nasıl başa çıkacağı konusundaki arayışlarının sonucudur ve dinamik sistemler fiziği ilkeleri uyarınca, karşılıklı uzlaşmalarla bir üst-sistem oluşturularak çözülür. Yaşadıkları ortamın gittikçe denize gömülmesi nedeniyle, daha dar bir alanda yaşamaya zorlanan insanlar da, uzlaşarak ilk toplumsallaşmayı = sivilizasyonu başlatmışlardır. 
Deniz seviyesi yükselmesi sadece Basra-Hürmüz arasında değil, diğer tüm dünyada da olmuştur. Örneğin Avusturalya ile Asya arası, buzul devrinde karaya dönüşmüş ve bu iki kıta birbirleriyle birleşmiştir. Buzul devri sona erince, tüm bu 0-130 metre derinliklerde bulunan yöreler, yavaş yavaş tekrar denize gömülmeye başlamış ve yüksekliklerine göre binlerce yıl süren bir zaman sonra tekrar denize gömülmüşlerir. O ortamlarda yaşayan insanlar da, aynı Atlantis'liler gibi çok zorluklar yaşamışlar, ve elbette Atlantisliler kadar değilse de, belli düzeyde ortaklıklar kurarak, sorunlarının üstesinden gelmeye çalışmışlardır. Mu (Mo) veya Lemurya uygarlıkları bu ortamlarda (Asya-Avusturalya arasındaki bölgede) oluşmuş olmalılar.


Nitekim Hindistan ve Güney-Doğu Asya ülkelerindeki eski efsanelerde de, Atlantis olayına benzer türde toplumsal hayat başlangıcı oluşumlarının yaşandığı anlatılmaktadır. “Children of Mo” olarak bilinen eserde de, gittikçe denize gömülen bir adada insanların toplumsallaşmayı başlatıcı bilgileri oluşturması ve bu adadan kurtulan insanların (Mo’nun çocuklarının) bu toplumsallaşma bilgilerini gittikleri yerlerde yaymaya başladıkları konusu anlatılmaktadır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder