Bir Dogmanın Çöküşü & Atomlar arası dönüşümler

Bir dogmanın çöküşü- ve Atomlar arası değişim-dönüşümler
Şimdi, 1960’lı yıllarda başlayan ve günümüzde hala devam eden bir bilimsel görüş değişiminin kısa bir hikayesi verilerek, hem kafalarımızdaki görüşlerin zamanla nasıl değişeceği, hem hayatımızın nasıl kökten değiştirilebileceğini gösterip, toplumsal temel sorunlarımızdan bir olan Sinop-Akkuyu nükleer santralleri konusuna kadar inilerek, farklı konuların nasıl bir ilişkiler yumağı içinde olduğu açıklanmaya çalışılacaktır.
   "Life Is Nothing But Chemistry = hayat kimyadan başka bir şey değildir." şeklinde olağan-üstü bir hayat tanımı yapan bir fizik profesörünün bilimsel düşüncelerimizi kökünden değiştirecek bir özet bilgi sunulacaktır.
Ama önce genel bir DOM-önbilgisi sunalım.
Doğa bilimlerindeki araştırmalar sonucu son çeyrek asırda ortaya çıkan ve “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” şeklinde özetlenen dinamik sistemli doğa görüşü (Haken 2000), doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerin tabana dayalı şekilde ve de tabandaki bu öğelerin karşılıklı etkileşimleriyle, rezonansa girerek gerçekleştiğini ortaya koymuştur. En tabandaki öğelerin de atomlar alemi olarak bilinen atom-altı-öğeler dünyası olduğu yine fiziksel-kimyasal araştırmalarla gösterilmiştir.
 İnsanlık ise binlerce yıldır, doğadaki tüm oluşumların tepedeki bir güç sistemine bağlı olarak oluşup-geliştiği şeklinde statik sistemli bir doğa görüşüne saplanmıştır.
Daha 2-3 asır öncelerine kadar doğadaki her şeyin, bir “Olağan-Üstü-Güç =OÜG” sistemi tarafından “hava + su + toprak + ateş = 4 temel öğenin” karıştırılmaları sonucu oluşturulduğu görüşü egemendi. Bu OÜG’ün:
 “omni-potent =her şeyi yapabilen”
”omni-scient = her şeyi bilen”
”omni- present = her yerde bulunan”
gibi olağan-üstü özelliklere sahip olduğuna inanılır.
2 asır önceleri bilgi düzeyinde gelişmeler olur ve bu dört temel öğenin de daha küçük atom denilen temel kimyasal elementlerden oluştuğu ortaya çıkar. Ama statik sistemli doğa görüşü yine geçerlidir ve her şeyin bu atomların birbirleriyle karıştırarak yapıldığına inanılmaya başlanır. Yani, atomlar bilinçsizdir ve:
 ya rastgele olarak çarpışırlar ve ortaya çıkan moleküller-maddeler “Olağan-Üstü-Güç =doğal-seçici”   tarafından seçilirler;
 ya da, OÜG onları kendine göre kombinasyonlara sokarak, doğayı oluşturmaya devam eder.
İnsanlar tepeden yönlendirmeli statik-sistemli doğal görüşüne öylesine saplanmıştır ki, doğada hiçbir değişim-dönüşümün, varlıkların kendi iradeleriyle oluşabileceğini akıllarının köşesine bile getirememiştir.
Doğadaki bu sabit-yapısal kabullerin en önemlilerinden biri, Lavoisier (1743-1794) kanunu olarak bilinen, elementlerin sabitliği yasasıdır.
Doğadaki maddelerin atom denilen kimyasal elementlerden oluştuğunun anlaşılmasından sonra, “doğada hiçbir şey yoktan var edilmez, var olan bir şey de yok edilemez, yani doğada belli sayıda kimyasal element vardır ve tüm maddeler bu belli sayıda kimyasal elementin kombinasyonlarıyla oluşur” şeklinde bir yasa tanımlanmıştır. Yaklaşık bir asır öncesine kadar bu kanun geçerli olur ama radyoaktivitenin keşfiyle ilke, biraz değiştirilir, çünkü Uranyum gibi radyoaktif maddeler sabit kalamayıp, kurşun gibi daha hafif elementlere dönüşürler ve azalan kütle miktarına denk gelecek şekilde E=mc2 formülü uyarıca enerji açığa çıkar ve nükleer enerji dediğimiz enerji türü oluşur. Yasa ise “enerjinin korunması yasasına” dönüştürülerek, fizik anlayışında bir düzeltme yapılır.

Bu fizik-kimya görüşü tüm dünyada egemen olmuş, günümüze kadar da devam etmiştir. Bu temel görüşe uyularak, kimyasal elementlerin oluşumlarının, big-bang denilen bir ilk patlama ile başlayıp, daha sonra yıldızlar içindeki nükleer tepkimeler sonucu oluştuğu ve yıldızların patlamalarıyla da, çevreye yayıldığı, dünyamız gibi gezegenleri oluşturan maddelerin bu tür yıldız patlamalarından oluşan kimyasal elementlerce oluşturulduğu görüşü bilim dünyasının bir dogması haline gelmiştir. Yani dünyamızı oluşturan Ca, Si, Fe, K, Na, vs gibi kimyasal elementlerin miktarı ve birbirlerine göre oranları sabittir. Dünyamızdaki değişim-dönüşümler, bu elementlerin miktarlarında bir azalma veya artmaya yol açmazlar. Yani OÜG doğada belli oranda  kimyasal element oluşturmuştur ve bu elementlerin birbirleriyle çarpışmalar vs. gibi bilinçsiz hareketleri sonucu farklı moleküller veya daha üst sistemler oluşurlar ve OÜG bunlardan iyi olanlarını seçer!

Tüm bu olayları tersine çevirecek yeni bir bakış açısının temelleri 1960lı yıllarda L. Kervran adlı bir Fransız fizik profesörünün, günümüzde Low energy nuclear reactions (LENR) (=düşük enerjili nükleer reaksiyonlar) olarak bilinen ve tehlikesiz nükleer enerji elde etme yöntemi olarak yoğun araştırmalar yapılan bir konuda gözlemler yayınlamasıyla başlar. (Transmutations Biologique, Transmutations à la faible énergie”)  

Kervran, kimyasal elementlerin illa yıldız gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık değerleri altında değil, normal dünya koşullarında düşük-enerjili çekirdek reaksiyonları (Low energy nuclear reactions= LENR) şeklinde de gerçekleştiğine dair gözlemler-veriler sunmaya başlar.

Böyle bir sıra-dışı görüşü ortaya atmasına neden olan faktörler arasında şu gözlem ve veriler bulunur: 



1: Taze meyveler ile kurutulmuş meyvelerde demir ve bakır elementlerinin oranlarında anormal artışlar saptanmıştır. 
            Demir oranı --- Bakır oranı
Taze incir 1.5 ---- 0.06
Kuru incir 3.0 ---- 0.35

Taze şeftali 0.4 ---- 0.05
Kuru şeftali 4.0 ---- 0.26
Artış her iki elementte de olduğuna göre, bunlar başka elementlerden dönüştürülmüş olmalıdır.


2: Kervran yulaf tohumlarını önceden analiz eder ve K, Ca, Mg oranlarını saptar. Sonra o tohumları saf-su içinde filizlendirip-büyütür ve büyümüş bitkideki element miktarlarını tekrar saptadığında, (K) miktarında -0.033 gram azalma, (Ca)-miktarında +0.032 gram artma, (Mg) miktarında -0.007 gram azalma olduğunu görür ve potasyumdaki azalma miktarının kalsiyumdaki artma miktarına çok yakın olduğu gerçeğine dayanarak, şeklinde bir transmutasyon (element dönüşümü) gerçekleşmiş olması gerektiğini ileri sürer.

Element --- Yulaf Tohumunda --- Yulaf Bitkisinde --- Fark
Potasyum (K) 0.113 ---- 0.080 ---- -0.033
Kalsiyum (Ca) 0.027 ---- 0.059 ---- +0.032
Magnezyum (Mg) 0.031 ---- 0.024 ---- -0.007

3: Eklem-bacaklılar grubuna ait çoğu canlılar (yengeçler, kerevitler, ostrakodlar, vs) büyüdükçe kavkılarını değiştirmek zorundadırlar. Roscoff deniz araştırmaları laboratuarında, kerevitler, Ca elementinden kimyasal olarak arındırılmış ortamda yetiştirildiklerinde, yine de kavuklarını kusursuz şekilde oluşturdukları saptanmıştır. Yaşadıkları su ortamında kavkılarının yapımında kullanılan Ca (kalsiyum) elementi bulunmadığına göre, hayvan gerekli Ca elementini, başka elementlerden üretmiş olmalıdır.
4: Demir elementinden yoksun ortamlarda yaşayan bakterilerin, ortama biraz mangan-tuzu ilave edildiğinde, kısa bir süre sonra ortamda demir-oksit oluştuğunu fark eder,
5 Papatyaların kireçsiz ortamlarda iyi geliştiğini ve bu bitkilerde kalsiyum oranının çok fazla olduğunu fark eder. Bu fazla Ca nerden kaynaklanır diye merak eder.
6: Subtropik bölgelerdeki telegraf telleri üzerinde gelişen ve sadece hava ve su ile beslenen tillandsia bitkisi kurutulup-yakıldığında, külünde 17 % demir, ve 36 % silis bulunduğu görülür. Bakır teller üzerinde yaşamasına rağmen külünde hiç bakıra rastlanmaz.
7: Tavuklar yumurtalarının kabukları için Ca elementine muhtaçtırlar. Kervran, kalsiyumlu mineral içermeyen ortamlarda (örneğin granitik bir zemin üzerinde) yaşayan tavukların yumurta kabukları için gerekli kalsiyumu nerden sağladıklarını merak eder ve tavukların granitik zeminde bulunan mika minerallerini yediklerini fark eder. Mika minerallerii (K) potasyumca zengindirler. Tavukların bu mikadaki potasyumdan kalsiyum elde ettiklerini düşünür. Tavukları mika minerali dahi bulunmayan ortamlara yerleştirdiğinde, yumurta kabuklarının çok incelip-yumuşaklaştığını görür. Bu deneylerden sonra da, de şeklinde bir element değişim-dönüşümü gerçekleşmiş olması gerektiğini ileri sürer.
Kervran’ın çalışmalarını takdir eden bilim adamları de elbette olmuştur. Bunlardan H. Maruyama adlı Japon bilimci, 1975 yılında Kervran’a fizyoloji-tıp alanında Nobel ödülü verilmesi teklifini yapmışsa da, söz konusu toplum baskısı nedeniyle, teklif değerlendirmeye alınmamıştır. Üstüne üstlük, 1993 yılında Kervran adı, “"improbable research = olanaksız araştımalar” yaptığı gerekçesiyle, “İg Nobel” alan insanlardan biri olarak alay konusu edilmiştir.
Tenkit edenler arasında meşhur astrofizikçi Carl Sagan da yer alır ve Kervran içim şöyle der: ““The types of reactions which you are proposing are quite impossible in ordinary chemistry. . .I would strongly suggest that you read an elementary textbook in nuclear physics. = Sizin öngördüğünüz şekilde bir tepkime kimyasal olarak olanaksızdır. Nükleer fizik konusunda sizin temel ders kitapları okumanız gerekir. ”
Sagan gibi düşünenler, Kervran’ın Low energy nuclear reaction=LENR kavramını hiç dikkate almayıp, çekirdek reaksiyonlarının mutlaka yüksek basınç ve sıcaklı etkisi altında E=mc2 formülüne göre geçekleşeceği dogmasına dayanmaktadırlar. Tepkimede 0.008 a.m.u. kütle açığa çıktığını belirten itirazcılar, 6 gramlık bir yumurta kabuğu için gereken kütlenin E=mc2 formülüne göre 50 000 000 kJ gibi muazzam bir enerji açığa çıkaracağını, bunun ise, bırakın tavuğu, tüm çevresini bir ateş topuna çevireceğini belirterek, Kervran’ı sürekli aşağılamışlardır.
İnsanların sadece kendi kafalarındaki fikirleri “doğru” kabul edip, başkalarının düşüncelerini ret etmeleri, insanlığın en büyük dramıdır; çünkü dinamik doğada işler, öğelerin karşılıklı etkileşimleriyle, rezonansa girerek gerçekleşmektedir. İnsanların doğal sisteme ters düşen bu davranışları, ekolojik toplumsal birlikler oluşturulamamasının tek nedenidir.


Şimdi Kervran’ın LENR temel konulu görüşünün tarihsel süreçteki gelişimini görelim.
“Biological transmutations” terimi Louis Kervran adlı bir Fransız fizikçi tarafından ilk defa 1962 de ortaya atılır ve 1982’ye kadar sürekli olarak savunulur.
Bilim dünyasında egemen olan dogmatik görüş, doğada kimyasal element oluşumunun ancak yıldız içlerinde muazzam basınç-ve-sıcaklık etkileri altında oluştuğunu ve dönüşüm sonuçlarında ortaya çıkan kütlenin de E=mc2formülüne göre muazzam bir enerji açığa çıkarması gerektiğini, böyle bir enerjini ise görülmediğini, dolayısıyla biyolojik veya normal laboratuar koşullarında element-dönüşümlerinin mümkün olamayacağını öngörür.
 Kervran bir fizik profesörüdür ve bilim dünyasında egemen olan dogmatik görüşün bilincindedir.  Bu nedenle, “düşük-enerjili-çekirdek-tepkimeleri = low-energy-nuclear-reaction = LENR” adını verdiği bir başka etkileşim sisteminin söz konusu olması gerektiği şeklinde yeni bir görüş ortaya atar. 
Kervran (1982) daha birçok örnek vererek, canlıların bedenlerinde kimyasal elementleri, ihtiyaçlar doğrultusunda birbirlerine dönüştürdüklerini iddia eder.  Örn. hiç kireçli mineral bulunmayan ortamlarda yaşayan tavukların, yumurtaları için gerekli kireç malzemesini, mika gibi (K) elementi içeren minerallerdeki potasyumu kalsiyuma dönüştürerek sağladıklarını; mika yemekten mahrum bırakılan tavuklarda, yumurta kabuklarının sertliklerinin kaybolup, ince-yumuşak hale dönüştüklerini gözlemleyerek, doğada element dönüşümü yeteneklerine sahip oldukları görüşünü yıllarca tekrarlar.

Kervran,  bu olağan-üstü görüşlerinin bilim dünyasında kabul gördüğünü göremeden 1983 yılında ölür.
.
Söz konusu dogmatik görüş tüm dünyada devam ederken, 1989 yılında,Fleischmann ve Pons adlı iki bilimci normal laboratuar koşullarında, (H2O) nun ağır-versiyonu olan ve ağır-su olarak bilinen D2O’daki deuterium’u Helium elementine dönüştürerek enerji elde ettiklerini ve cold-fusison veyahut LENR sistemiyle element-dönüşümlerinin mümkün olduğunu iddia ederler. Onların gelecekte çığır açacak bu iddiaları da bilim dünyasınca aforoz edilir ve cold-fuison deneyleri yapmak isteyen bilim insanlarına hiçbir destek verilmez, üstelik aşağılayıcı-dışlayıcı yaklaşımlara maruz kalırlar. Ama yine de bu hor-görülen insanların bir kısmı LENR deneylerine devam ederler.
Bu araştırmacılardan biri, deniz yosunlarının sodyum ve oksijeni kaynaştırarak potasyum oluşturdukları şeklinde araştırmayı yapan HisatokiKomaki’dir (1993). Komaki’nin bu görüşü, P,T. Pappas’ın  1998 yayınıyla  pekiştirilir. “Electrically induced nuclear fusion in the living cell” adlı yayınında Pappas, hücreler içindeki Na - K oranı değişimlerinin, şimdiye dek kabul edildiği gibi hücre dışından hücre içine “sodyum-potasyum pompalanmaları” şeklinde değil de,  11Na23 + 8O16 + Electrical Energy + ATP Energy è 19K39, şeklinde bir hücre içi element dönüşümü ile gerçekleştiğini ıspatlar.
Yani hücre içinde sodyumla oksijenin kaynaştırılmasıyla potasyum elde edilebilmektedir. 

Vysotski ve Kornilova (2010) sadece bitki ve hayvan hücrelerinin değil, bakteri gibi çekirdeksiz ilkel hücrelerin de kimyasal elementleri birbirlerine dönüştürebildiklerini gösterirler. Bakterilerin bu element dönüştürme işlemlerinde “microbial catalyst transmutator = mikrobik katalizör dönüştürücü” adını verdikleri simbiyotik (ortaklık) ilişkilerinin de önemli rol oynadıklarını ortaya koyarlar.

Uranyum gibi ağır elementlerin parçalanması (yani fizyon yöntemi) ile elde edilen nükleer enerji santralleri, insan hayatı için çok tehlikeli radyoaktif madde artıkları ürettiklerinden, hafif elementlerin birleştirilmesi (yani fuzyon) yöntemi ile enerji üretme hedefli araştırmalara ağırlık verilmesi insanların temel amacını oluşturmaktadır. Ama yukarıda sözü edilen dogmatik görüş çevresinde birleşen “geleneksel baskılı” yöneticiler, TOKAMAK- projesi gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisi altında (yani hot fusion) koşullarında    enerji üretecek yeni santral modelleri oluşturma çalışmalarına yatırım yapılmasını tercih etmişlerdir. 2013 yılı itibariyle de 90 milyar doların üstünde bir kaynak bu tür projelere harcanmıştır (Sapogin & Ryabov, 2013). “Cold fusion” olarak bilinen LENR araştırmaları yapanları ise aşağılayıp-aforoz etmişler ve hiç destek vermemişlerdir. Bu konuda kamu baskısı öyle yaygındır ki, ansiklopediler LENR (cold-fusion) konusuna bir paragraf ekleyecek yer ayırmazlar, örn. Encyclopedia Britannica 2001.

Yıllar geçtikçe, dogmatik baskılara rağmen sağ-duyulu bilim-insanlarının sesleri yükselmeye devam eder ve
Schapiro, Ernest, 2012:  Are Nuclear Processes In Biology Unique? 21st Century Science & Technology  Spring-Summer, 45-55.
Sapogin L.G. & Ryabov Y.A. 2013:  Low Energy Nuclear Reactions (LENR) - and Nuclear Transmutations at Unitary Quantum Theory International Journal of Physics and Astronomy, Vol. 1 No. 1, 
gibi LENR olayını konu alan uluslar arası yayınlar  “cold-fusion” araştırmacılarına yapılan maddi ve manevi baskıların sona ermesinde rol oynarlar.

2010lu yıllardan sonra insanlığın enerji sorununun çözümü için LENR deneyleri desteklenmeye başlanır. Bu  destekleyici kuruluşlar arasında Lockheed Martin, Brillouin Energy, Andrea Rossi, gibi büyük endüstri kuruluşları da yer yer alılar ve önümüzdeki 5-10 yıl içinde zehirli nükleer atık sorunu olamayan, çevre-dostu nükleer enerji reaktörlerinin hizmete gireceği gibi ferahlatıcı mesajlar duyulmaya başlanır. Bu kuruluşlardan bazıları daha şimdiden ilk LENR-sistemli enerji üreticilerini hazırlamışlardır, örn  Rossi’nin  e-CAT ürünü. Ama her zamanki gibi, “Rossi” ve  “Industrial Heat“ şirketleri arasındaki hak-paylaşım sorunları nedeniyle ürünün geliştirilmesi ve piyasaya sunulması geciktirilmektedir.
Günümüzde, “LENR” yazıp, internette araştırma yaptığınızda, yüzlerce araştırma sonucu ile karşılaşırsınız.

Çoğu devletler bu konularda kendi araştırmalarını yürütmektedir, çünkü üretilecek aygıt, klasik nükleer enerji reaktörleri gibi devasa alanlar kaplayan büyük fabrikalar değil, bir-kaç metre-küplük küçük boyutlu aletlerdir. Bu aletlerin yapılması genelde palladium veya nikel gibi elementlerin katod olarak kullanıldığı “ağır-su” (deuteriumlu-su) elektroliz aletleri oluşturma prensibine dayanır. Temel zorluk ise, bu elektroliz aletinde kullanılacak “katalizörlerin” tam net olarak henüz bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.

Devletler-toplumlar zenginler kulübü diyebileceğimiz ağalar, holdingler, bankacılar, vs gibi parayı kontrollerinde tutan bir zümre tarafından yönetilmektedir. Günümüz dünyasının temel enerji kaynağı petrol-doğal gaz ürünlerinden oluşmakta, bu ürünler de yine “zenginler kulübü” denetiminde bulunmaktadır. Bilimsel dergiler dahil, tüm gazeteler ve diğer medya kuruluşları para-babalarının ellerindedir. Ve bu yayın-organları, toplumun sevk ve idaresinin hep kendi tekellerinde olmasını isterler ve bunu tehlikeye sokacak her girişimi engellerler. Petrol ve doğal gaz gibi ham-madde kaynakları tükeninceye kadar,  bu zenginler kulübü LENR gibi çok ucuz bir enerji kaynağının piyasaya çıkmasını engelleyici-geciktirici faaliyetlerini sürdüreceklerdir.
Okuyuculara burada bir uyarıda bulunmak gerek: Artık hiçbir fizikçi, 20-30 sene önceki gibi, LENR olgusu yanlış demiyor-diyemiyor, çünkü dayandıkları
1- Lavoisier-kanunu (dogması) ve
2-  Elementların sadece yıldız içi gibi çok yüksek basınç ve sıcaklık koşullarında oluşturulabilecekleri dogmatik görüşü artık çökmüş durumdadır. Tüm fizikçiler normal laboratuar koşullarında LENR yöntemiyle element-değişim-dönüşümleri olabileceğini artık kabul etmektedirler.
 Ama bu konuda pasif bir engelleme, geciktirme söz konusudur. Bu da yine tepeye-bağımlı-örgülenme (TBÖ) hastalığı sonucudur, çünkü onların geçim kaynağı da para-babaların elindedir.
Bu nedenle DOM-görüşünün yaygınlaştırılıp- insanlar zombileşmiş durumlarından kurtarılmadıkça, bu sömürü düzeni devam edecektir. Artık DOM-görüşünün yararı hakkında daha ne demek gerekir ki, uyanma başlasın?
Yani makalemizin başında sözünü ettiğimiz dogmatik görüş artık iflas etmiştir, ama bu iflasın henüz tam farkına varılmamıştır,
Bu açıdan ülkemizin enerji sorununun çözümü için Sinop ve Akkuyu’da yapılması planlanan klasik nükleer enerji santrallerine harcanan ve harcanacak olan paraların, mantıklı mı, mantıksız mı olduğuna karar vermeyi siz okuyuculara bırakıyorum.

DOM- ve LENR ilişkisi
DOM-görüşü doğal sistemin, dinamik sistemler fiziği gereği, bilgi-oluşturma ve o bilgilere göre kendilerini örgütleme-düzenleme temel prensibine göre işlediği temel bilgisine dayanır. Nitekim, kuantum-fiziği deneyleri, atom-altı-öğelerin rastgele değil, çevrelerini salınım-adımlarıyla (dalga-boyları) ölçüp, amplitüdlerinin o noktaya ulaştıklarında sahip oldukları değere göre bir olasılık hesabı yaparak “bilinçli” davrandıklarını ortaya koymuştur. Bu nedenle, onların oluşturdukları üst-sistem olan atomlar alemi, gelişi-güzel değil, çok belirgin kurallara sahiptirler. 8 sütun ve 7 sıra halinde sıralanırlar; sütünlar boyunca gidildikçe elektronegatiflik artar; sıralarda gidildikçe, elektropozitiflik artar. Bu da, atomların, enerji-değerlerine göre, birbirlerine dönüşebilecekleri anlamına gelir. 
Şekilde atomların LENR sistemiyle nasıl birbirlerine dönüşebildikleri gösterilmiştir. Atomlar, proton ve nötronlardan oluşurlar; farklı atomlar ise, proton sayıları ile belirlenirler. 1 protonlu atom hidrojendir; 6 protonlu atom karbondur, vs.
Nötron 2 down (d) ve 1 up (u) kuarktan,  proton ise 2 (u) ve 1 (d) kuarktan oluşur.
Nötronu oluşturan bir (d) kuark negatif-yüklü bir W--bozon sanal öğesi yardımıyla (u) kuarka dönüştürülebilir ve bu arada bir elektron ve elektron-anti-nötrinosu çevreye yayılır. Sonuç olarak nötron protona dönüşmüş olur.  Kobalt (Co) elementinin nikel (Ni) elementine dönüşmesi bu şekilde olur.
Protonu oluşturan bir (u) kuark pozitif-yüklü bir W+-bozon sanal öğesi yardımıyla (d) kuarka dönüştürülebilir ve bu arada bir pozitron ve elektron-nötrinosu çevreye yayılır. Sonuç olarak proton nötrona dönüşmüş olur. Magnezyum (Mg) elementinin sodyum (Na) elementine dönüşmesi ise bu şekilde, yani bir pozitron salınımı ile olur.
Görüldüğü üzere, doğada sadece proton, nötron, elektron gibi gerçek (reel) öğeler değil, bir çok da, W+, W-, Z bozon gibi  sanal öğe (virtual particle) bulunmaktadır. Sanal öğeler, saniyenin çok-çok küçük bir süresince bir reaksiyona katılırlar ve hemen sonra tekrar kaybolurlar.  W+, W-öğelerinin, biri “madde” diğeri anti-maddedir. Aynı şekilde elektron madde, pozitron anti-maddedir. (Nötrino madde, anti-nötrino anti-madde.) Yani, bilgi ve olasılık hesapları yaparak doğa ve dünyamızı oluşturan kuantsal sistem, madde -anti-madde karışımı ve etkileşmesi içindedir. 




Atomlar arası değişim-dönüşümler sadece “beta-decay” adı verilen yukarıdaki gibi birer proton veya nötron dönüşümü olarak değil, kimyasal elementlerin birbirleriyle birleşmesi veya birbirlerinden çıkarılması şeklinde de oluşabilmektedir. Kervran (1982) şu dönüşümlerin olduğunu belirtir:


İnsanlar şimdiye dek, doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü, olağan-üstü-güç (OÜG) sistemi olarak, varlıkların dışında-üstünde bir yerde tasarlamışlar ve ona göre yaşamlarını düzenlemişlerdir. Halbuki bu OÜG İçimizdedir, atomlarımızdadır. Atom-altı-öğeler, atomlar ve hücreler, Alt-sistem – Üst-sistem ilişkilerini düzenleyen “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” ve “dinamik sistemler fiziği ” ilkeleri uyarınca hücrelerimizi ve bedenlerimizi yönlendirirler. Bizlerin onlara göstereceği hedeflere ve de, elbette, yapısal-kalıtsal-dokularında o zamana kadar kayıt altına alınmış bilgilere göre davranırlar. Bu nedenle onların yapılarında, dokularında ve genlerinde şimdiye dek ne tür yönlendirici bilgiler biriktirilmiş olduğunu bilmemiz ŞART VE GEREKLİdir. Çocuklarımıza cin, peri, şeytan, melek, azrail, cebrail gibi, doğada hiçbir karşılığı bulunmayan hayal ürünleri yerine,  quark, lepton, atom, molekül, hücre gibi gerçek öğeler öğreterek, atomlarımızın ve hücrelerimizin nasıl davrandıklarını bilip, hayali değil, gerçeklere uygun hedefler gösterirsek, onlar da bizleri bu doğal sisteme uygun yönlendirmeye devam edeceklerdir.

Yani kurtuluşumuz, çocuklarımıza statik sistemli hayat görüşü değil, dinamik sistemli doğa görüşü vermemize bağlıdır!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder