Zombileşme

DOM EKİ 27- ZOMBİLEŞMEKten Kurtulma

Zombileşmekten KURTULMA
Her varlık (her canlı) kimyasal bileşimine uygun davranış gösterir. Bedenlerin kimyasal bileşimleri ise iki farklı yoldan değiştirilebilir:
 1- Bedene zerk edilen kimyasal bir madde ile.  Buna örnek olarak şu verilebilir: Bir eşek-arısı-türü, bir örümceğin hem ağzına belli bir zehir akıtır hem de o anda  gövdesine yumurtalarını aktarır.

Zehirin etkisiyle bir sure baygınlaşan örümcek kendine geldiğinde artık zombileşmiş olur. Önceleri (A)da gösterilen şekilde bir ağ ören örümcek, zombileştikten zonra (B)de gösterilen türde bir ağ örer. Bu ağ örümceğin avlarını yakalayacak şekilde değil, arının larvalarının korunmasını sağlayacak şekildedir. Canlı normal davranışından sapmıştır. Yani zombileşme, canlının kimyasal bileşimindeki değişikliklere uygun olarak normal davranışından saptırılması olayıdır.
Kuduz virüsü bulaşan insanların saldırganlaşarak çevredeki insanlara zarar vermesi de buna benzer bir zombileşme olayıdır.
2- Canlılar, çevrelerinden gelen sinyallere göre davranışlarını düzenlemek zorunda olduklarından, çevreden “dünyada işler böyle olmaktadır, kendini  öyle ayarla” şeklinde bilgilerle eğitilen insanların beyinlerindeki sinapslarda da, bu bilgiye uygun moleküller oluşur ve kişi o bilgilere uyacak şekilde davranmaya başlar. Bu “ağaç yaşken eğilir + ne ekersen onu biçersin” etkisidir.
Kimyasal bir madde zerk edilmesiyle ancak bireysel bazda zombileştirme olurken, eğitsel yönlendirmelerle toplumsal düzeyde zombileştirme gerçekleşir. İnsanların toplumsal düzeyde bir zombileşme gösterdiğini ispatlamak içinse, hayatın ne olduğu ve nasıl yaşanması gerektiğinin bilinmesi şarttır.
Öyleyse, hayat nedir?  
Hayatın ne olduğunu anlamak için, zaman kavramının ne olduğunu bilmek gerekir, çünkü ömür dediğimiz şey, zamanın bir dilimidir. “Zaman” kavramının anlamını bilmeden hayatın ne olduğu anlaşılamaz. Bu nedenle önce ”ZAMANın” ne olduğu ve nasıl oluştuğunu görelim.
Ömür zamanın bir dilimdir, peki Zaman nedir?
Zaman kavramı şimdiye dek statik sistemli bakış açısına göre değerlendirilmiştir. Statik sistemde doğadaki yapıcı-etkileyici güç varlıkların haricinde olduğu varsayılan, görünmez bir varlığa bağlı olarak düşünüldüğünden, zaman kavramı da, bu varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak düşünülmüştür. Doğadaki her şeyin bu olağan-üstü varlığın ebedi ömürlü olması gerekliliğine dayanılarak da, zamanın sonsuz bir süreç olması varsayılmıştır. (Statik sistem görüşüne göre ebedi varlığın yok olması durumunda, doğanın da yok olmuş olması gerekecektir.)
Doğadaki yapıcı-etkileyici gücün, varlıkların en temelindeki kuantsal enerji sistemi olduğu ortaya çıktığından beri (bak http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html ),  dinamik sistemli hayat görüşü (Dinamik sistemler fiziği) gelişmeye başlamıştır.
Zaman, bir saat gibi, ebedi varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak düşünülünce, doğadaki tüm olayların bu tik-taklara göre oluşup-geliştiği varsayılır ve fizikçiler her şeyi bu zaman birimine göre hesaplamaya başlarlar.
Tüm oluşum ve gelişimlerin bu zaman birimine göre, hızlandığı, yavaşladığı, oluştuğu, yok-olduğu, vs. düşünüldüğünden, tüm fizik formülleri zamana endeksli olarak tasarlanmışlar, bunun sonucu olarak da, “zamanda ileri-geri yolculuk, Kara delikler, Big-bang” gibi bir sürü varsayımlar ileri sürülmüştür.
Peki dinamik sistemli bakış açısında zaman nasıl bir şeydir?
İki farklı bakış açısıyla zaman faktörünü değerlendirelim.
1. bakış açısı, “an itibariyle”. Her şeyin donup-kaldığı, hiçbir şeyin hareket etmediği bir sistem düşünün: Güneş sistemi donmuş, hiçbir gezegen hareket etmiyor; Dünya dönmüyor; insanlar, hayvanlar donup-kalmışlar, bedenler içindeki hücreler donmuşlar; atomlar içindeki her hareket durmuş! Bu durumda ne gün oluşur, ne de yıl. Yani doğada değişim-dönüşüm olmazsa, zaman da oluşmaz. Öyleyse, zaman doğal sistemin değişim-dönüşüm içinde olmasının bir sonucudur!
2. Bakış açısı: Değişim-dönüşümler neye bağlı, neler neye dönüşüyor? Bu bakış açısı bize, “uzun-dönemde zaman” kavramını anlamamızı sağlar. Şöyle ki:
4.6 milyar yıllık dünyamızın jeolojik geçmişi şekildeki zaman dilimlerine ayrılmaktadır. Her bir zaman dilimini diğerinden ayıran ise, o zaman dilimini simgeleyen özel bir varlığın olmasıdır.

Doğadaki varlıkların hepsi, aynı temel kimyasal elementlerden oluşurlar. “Zaman” dediğimiz farklılaştırma faktörü, bu kimyasal elementlerin kombinasyon farklılıklarına dayanır, çünkü her farklı bileşimin farklı bir görüntüsü vardır.
Kimyasal bileşimin değiştirilmesi, varlığın çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, ona uygun olacak şekilde kendi yapısında (bileşiminde) değişiklikler yapması şeklinde olur ki, bu da “information & re-organisation = bilgilen ve yeniden-örgütlen) olarak özetlenen dinamik sistem oluşumu sonucudur. Yani “bilgi”, kimyasal bileşime yansıtılmıştır. Bilgi kimyasal bileşime yansıtılır, kimyasal bileşimin değişmesiyle varlığın görüntüsü değişir, görüntünün değişmesi zaman olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, bilgi + kimyasal-bileşim + zaman faktörleri birbirleriyle iç-içe kavramlardır.

Dinamik sistemler fiziğinde bilgi, birbirleriyle etkileşen öğe sayısı ile orantılı bir değer olarak bilinir. Öğe sayısı arttıkça, bilgi düzeyi de artar. İnsan yaşamından örnek vermek gerekirse:
2 sözcük ile oluşturulacak bilgi azdır: Gazete + okumak sözcüklerinden “gazete okundu, gazeteyi okuduk” gibi az sayıda bilgi oluşturulurken;
Gazete+okumak+reklam+siyaset+haber+olmak gibi çok sayıda sözcükten; gazetede siyaset haberleri okuduk; gazetede reklam haberleri okuduk; siyaset reklam oldu; reklam haber oldu; okumak siyaset oldu; gazete haber oldu; vs. gibi çok sayıda cümle, dolayısıyla “bilgi” üretilir.

Bu durum doğadaki “bilgiye dayalı oluşumlarda da” görülür. Şöyle ki: proton(p)-nötron(n)-elektron€ gibi atom-altı-öğe sayısı, sayısal olarak çok fazla olsa da, hepsi aynı özellikte olduklarından, oluşturulacak bilgi düzeyi bir p, bir n ve bir e ile sınırlıdır.
Bu atom-altı-öğelerden birer p artışı ile oluşturulan He, Li, C, O, Fe gibi toplam 90 civarı kimyasal elementle, her element ayrı bir özellik gösterdiğinden, bu elementlerin kombinasyonlarının oluşturacağı “bilgi” düzeyi epey artmıştır ve doğadaki mineral dediğimiz öğeler ortaya çıkmıştır. İnorganik maddeler dediğimiz bu minerallerin sayısı üç-bin civarındadır.
Organik maddeler dünyasında ise, doğadaki bu minerallere ek olarak, 20 civarında amino-asit denilen özel moleküllerin, çeşitli kombinasyonlarıyla oluşan, binlerce protein-modülünden oluşan ve bir-birleriyle etkileşen muazzam bir öğeler dünyası eklenmiştir. Ve bu nedenle hayat dediğimiz sistem, bu organik moleküller alemi içinde gelişmektedir.
Hayatın anlamı, varlıkların yapısal durumlarında (kimyasal bileşimlerinde) neden değişiklikler olduğunun aydınlatılmasıdır.
Hayat konusunun iyi anlaşılabilmesi için, kuantum fiziğinin özetlendiği, DOM- 3 (Enerjinin Kökeni Ve Kuantum Kavramının Ortaya Çıkışı- Atomlar aleminde hayat  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html ) dosyasının okunması ve anlaşılması şarttır. Çünkü atomlar alemindeki canlılığı (kuantum fiziğini) anlamadan, onların oluşturacakları daha büyük- üst-sistemleri anlamak mümkün değildir.
Yukarıda sunulan kısa “zaman” özetlenmesinden çıkartılacak en önemli sonuç şudur: Zaman doğada gerçekleşen değişim-dönüşümlerin bir sonucudur ve tüm değişim-dönüşümlerin başlangıcını, varlıkların en temel yapıtaşları olan atom-altı-öğeler oluştururlar çünkü onlar canlıdırlar. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için: http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-2-enerjinin-kokeni-ve-kuantum.html   adresine bakılması gerekir.)
Bu konuyla ilgili olan şu videonun izlenmesi de çok yararlı olacaktır: Tanrı Nöronlarda: https://www.youtube.com/watch?v=DZYk8tQNqiQ

Şimdi toplumsal sistemi oluşturacak insanların nasıl zombileşmiş oldukları ve neden perfekt bir toplumsal hayat sistemi oluşturamadıkları konusuna geçelim. 
Toplumların Zombileşmesi
Doğa dinamik sistemlidir ve dinamik sistemlerde her şey, en tabandaki kuantsal enerji sistemiyle başlar ve onlara bağımlı olarak gelişir. Tüm diğer büyük sistemler (maddeler, gezegenler, galaksiler, güçler-kuvvetler vs.) bu kuantsal öğelerin karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları (rezonans) sonucu gerçekleşen birleşmelerle oluşurlar. Bu oluşumların temel prensibi, en temeldeki kuantsal enerji-öğelerinin ergonomik şekilde kullanılmasıdır. Böylelikle evrende gittikçe gelişen ve enerji-akışını geliştiren varlık oluşumları devam etmekte ve “information & self-organisation = bilgilen ve örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistem ortaya çıkmaktadır. Bilgi, varlıkların kimyasal bileşimlerinde kayıt edilmekte, bu nedenle “zaman” denilen değişim-dönüşüm göstergesi, doğadaki kimyasal madde bileşimlerinin sürekli değiştirilip-geliştirilmesiyle sürmektedir.

Yani doğa-yasaları denilen kurallar varlıklar arası karşılıklı etkileşimlerle oluşturulur. Tepeden bir yerden emir alınmaz. Halbuki gelenek-göreneklerle aktarılan hayat görüşüne göre (yani statik sistemde), doğadaki tüm olaylar, varlıkların haricindeki olağan-üstü bir varlığın koyduğu kurallara göre işlemektedir.
Özetlersek: Dinamik sistemli bir dünyada yaşamak üzere oluşturulmuş insanlara, statik sistemli bir hayat görüşü verilmesi insanların zombileşmesine neden olmuştur.
- Bu nedenle insanlar toplumsal sisteme her yönüyle sahip çıkmazlar,
- Kamu mallarına, kendi  eşyalarına gösterdikleri itinayı göstermezler;
- Toplum hayatına zarar veren bir işlem karşısında, pasif kalıp, başının derde girmesinden kaçarlar.
- Evlerinde tükürmezler, ama sokağa tükürürler;
- vs. vs.
Sonuç olarak belirtilmesi gereken nokta şudur: Biz insanlar, gelenek-göreneklerimize işlenmiş statik sistemli (yani yanlış) bir hayat görüşü ile az veya çok oranda, hepimiz zombileşmişizdir. Bu nedenle, dinamik sistemli doğa-bilimsel verilerle karşılaştığımızda, kafamız karışır. Doğru olduğu bilimsel araştırmalarla kesinleşmiş olan verileri ve bilgileri dahi, hayatımıza entegre edip, onlara uygun davranmakta tereddüt ederiz. Çünkü beynimizdeki zombileştirici sinapslardan kurtulamamışızdır. Ben kişisel olarak bu ikilem içinden geçmiş bir insanım. Bu ikilemlerden nasıl kurulduğumu kısaca özetlemek istiyorum.
-1- İlk karşılaştığım ikilemlerden bir “Kalbiyle sevmek” kavramıydı. Beyin araştırmaları, duygu ve düşüncelerin beyinlerdeki sinapslarda gerçekleşen biyokimysal-olaylara bağlı olduğunu ortaya koymuştu. Öyleyse insan nasıl “kalbiyle” severdi? Bu konuyu sohbetlerde dile getirip, bu yanlış davranışın durdurulması gerektiğinde ısrarcı olmaya başladım.
 -2- Diğer bir yanlışlığın, erkek-kadın ilişkilerinde ve soyadı verilmesinde olduğunu fark ettim. Bir çocuğun oluşumunda, anadan gelen etki yaklaşık %80dir, çünkü babadan sadece çekirdek içindeki kromozom iplikçilerinin yarısı gelir. Diğer tüm sitoplazma ve onun içindeki mitokondria, hücre-zarı-proteinleri, vs. hep anadan gelir. Dolayısıyla anakatkısı %80-90 civarındadır. Üstelik bu döllenmiş yumurtanın tüm bakımı 9 ay boyunca ana karnında olmaktadır. Hal böyleyken, bir çocuğun soyadının babadan alınması kadar büyük bir haksızlık ve saçmalık olamaz.
- 3- “Dünyada ilk defa tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan çıktı?” sorusunu çoğumuz merak etmişizdir. Hayatın yeryuvarında gelişimini araştıran bir bilim adamı olarak bu soru üzerinde ben de kafa yordum, tartıştım. Jeolojik-paleontolojik veriler bir yol gösteriyordu. Yumurta bir hücredir, ama bir amip gibi küçük bir hücre değil de, uygun bir ortam bulduğunda (sıcak kumlar içine gömülü, veyahut bir tavuğun kanatları altındaki sıcak bir yerde, veyahut bir kuluçka makinesinde) hücre-bölünmesiyle çoğalarak, yeni bir beden oluşturabilecek kadar besin maddeleri ile donatılmış, büyük bir yapıdır. Amip gibi tek hücreli yaşam tarzından, midye, balık gibi çok hücreli canlıların gelişmesine giden yolda ortaya çıkarılan,  beslenme-ambarlı bir yapısallaşma modelidir. Tek hücreli canlılar 2-3 milyar yıl önceleri var iken, tavuk, balık gibi hayvanlar henüz yoklardı ve 3-4 yüz milyon yıl önceleri ancak yeryuvarında görünmeye başlıyorlardı. Yani dünyada önce hücreler (yumurtalar) oluştu, sonra o yumurtalardan balık,  tavuk gibi hayvanlar oluştular.
Neyin, ne ile, nasıl oluştuğu konusu her madde için geçerlidir. Örneğin su H2O kimyasal formülü ile belirtilir. Peki, su hidrojen (H) ve oksijen (O) elementlerinden oluştuğuna göre, doğada ilk önce su mu oluştu, ve sudan sonra H ve O mi oluştu?  Yoksa önce H ve O oluştular da, onlardan sonra mı su oluştu?
Doğa bilimleri bu konuda kesin veriler sunar: Doğa alt-sistem – üst-sistem öğelerden oluşur; örn. atomlar alt-sistem, moleküller üst-sistemdirler; hücreler alt-sistem, bedenler üst-sistemdirler. Doğada önce alt-sistemi oluşturan bileşenler oluşur, onlardan sonra üst-sistemler oluşurlar.
Atalarımız ise bu konuda farklı bir oluşum mekanizması tasarlamışlardır. Atalarımıza göre, doğadaki her şey, “su, hava, toprak, ateş” dörtlüsünün farklı şekillerde karışımlarından oluşur. Karışım oranları ise olağan-üstü bir güç sistemi tarafından belirlenir. Bu olağan-üstü güç, her şeyi bilir. Doğadaki tüm olaylar O’nun planladığı bir şekilde gerçekleşir; varlıklar birer robot gibi O’nun koyduğu yasalara göre davranırlar. Statik sistemli dediğimiz bu tepeden yönlendirmeli sistemde varlıkların bilgi ve bilinçleri yoktur.
Son asırda gerçekleşen bilimsel araştırmalar, varlıkların atom-altı- öğelerden oluştuklarını, atom-altı-öğelerin ise, bilinçli davrandıklarını ortaya koyar. Dahası, doğadaki tüm güç-kuvvet sistemlerini oluşturan enerjinin kuantsal kökenli olduğu anlaşılır. Bu kuantsal öğeler hep daha rahat ve daha ergonomik durumlara göçme çabaları içindedirler ve bunun yolu da, birleşme ve yeni-bilgiler oluşturma yöntemleridir. Bu şekilde “information & self- re-organisation” (bilgilen ve örgütlen) sistemli dinamik dağal sistem oluşur. Bilgi varlığın kimyasal bileşimine ve fiziksel dokusuna kayıt edilir; bu şekilde “zaman” dediğimiz değişim-dönüşüm farklılığı ortaya çıkar.
Dinamik sistemli doğada, atom-altı-öğelerden tutun, hücrelere, bedenlere, gezegenlere, yıldızlara, galaksilere, vs. kadar tüm oluşumlar sürekli hareket, sürekli değişim-dönüşüm halindedir. Atalarımızın robot, ruhsuz (bilinçsiz) varsaydıkları bir hücrenin içinde saniyede yüz-bin civarında kimyasal reaksiyon gerçekleşmektedir.
Bu sayede bir bitki hücresi,
          çevresinde sıcaklığın ne zaman en düşük dereceye indiğini,
          sıcaklığın ne zaman yükselmeye başladığını,
          ortamdaki nem oranın ne kadar olduğunu,
          beslenmesi için gereken kimyasal elementlerin oranlarının uygun olup-olmadığı
gibi binlerce faktörü değerlendirir ve
          ne zaman filiz vermeye başlayacağına,
          hangi tür bir feremon üretirse, hangi tür bir kelebeğin-arının dikkatini çekebileceğine ve tohumlarının döllenmesinin sağlanabileceğine,
          çevrede kendisine zarar veren böceklere karşı ne tür kimyasal moleküller üreterek onlardan korunabileceğine,
gibi yine binlerce faktörü değerlendirir ve ulaşacağı sonuca göre neslinin devamı için gereken işlemleri yapmaya çalışır.

Bir hayvan hücresi,
          gereksinimi olan besin maddelerini hangi bitkilerden (veya başka kaynaklardan) sağlayacağına,
          o bitkinin hangi ayda sürgün vermeye başlayacağına,
          yavrularının doğum zamanı hangi bitkinin ürünlerinin bol olduğu zamanla nasıl çakıştıracağına,
          hangi bitkilerin kendisi için yararlı, hangilerinin zararlı olduğuna,
          vücuduna giren mikroplarla nasıl savaşacağına,
gibi yine binlerce faktörü değerlendirir ve ulaşacağı sonuca göre neslinin devamı için gereken işlemleri yapmaya çalışır.

Statik sistemli hayat görüşü ile zombileşmiş bir insanın hücreleri ise:
          Doğada her şeyin tepeden gelen yönlendirmelerle gerçekleştiği inancı nedeniyle, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri araştırma, bu konularda bilgi oluşturma gibi bir gayret içine girmezler, bu nedenle  bilgi oluşturma yetenekleri körleşip-kötürümleşir,
          Hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayandığı bilgisi mevcut olmadığından, “öteki-dünya” gibi hayali bir yerde ebedi bir hayat sürecekleri inancıyla, bu dünya ortamı koşullarının korunmasına gerekli itina gösterilmez ve dünya cehenneme dönüştürülür,
          Toplum hayatının kanı-enerjisi paradır, toplum hayatı tepeden yönetildiği için, tüm güç-kuvvet (dolayısıyla paranın kontrolü)  tepedekilerin elindedir. Maaşını tepedekilerden almaya mahkûm insanların hücreleri ise, maaşı kesilirse, ev-kirasını ödeyemeyeceği, çocuklarının yiyecek-giyecek ihtiyaçlarını karşılayamayacağı gibi korkular içerisindedir ve bu nedenle tepedekilerin kulu-kölesi olacak şekilde davranır.  
          Doğa dinamik sistemde işlediğinden, her insanın çevresindeki tüm olayları bizzat kendisinin değerlendirmesi gerekir. Statik sistem bilgileriyle zombileşmiş insanların ise, özellikle “para” gibi bir değer yargısı ile tepeye (para babaları, vs.) bağımlı olduklarından, kendi kaderlerini tayin etme, özgür olma olanakları yoktur.
Parayı ve dinsel görüşleri kimlerin kontrol ettikleri ve statik sistemli hayat görüşünün nasıl binlerce yıldır ayakta tutulduğu konusunda şu makaleyi okuduktan sonra bir karar verebilirsiniz. http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/01/kuantlardan-altna-paralara.html


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder