statik dinamik

Bin Yıllık Kandırılmışlık (veyahut) Geri-Kalmışlığımızın Ana Nedeni

Bu dosyada iki farklı zamanda yazılmış, ama aynı konunun tartışıldığı 2 makale sunulacaktır. İlk makale 1980li yıllarda, ikinci makale ise Haziran 2015de yazılmıştır.
80li yıllarda henüz Dinamik Sistemler Fiziği gelişmemiş ve kuantum fiziğinde “entanglement= dolanıklık” faktörü tam aydınlığa kavuşturulmamış olduğundan, Doğadaki Oluşum Mekanizması (DOM) tam anlamıyla oluşturulamamıştı. Bu nedenle DOM-terimi o zamanlar kullanılmaya henüz başlanmamıştı. Ama doğa-bilimlerinin Tanrı’nın dilini ve eserlerini tanımlayan ve tanıtan kaynaklar olduğu görüşü o zamanlar yazarın kafasında yerleşmişti. Aşağıdaki yazı 80li yıllarda ülkemizdeki siyasi ve sosyal durum dikkate alınarak, toplumsal sorunlarımızın nedeni ve nasıl çözülebileceği konusundaki görüşleri yansıtmaktadır. Bakın bakalım, neler değişmiş, neler değişmemiş.     
   
80li yıllardan bir makale:
I- GİRİŞ
Dinsel güdümlü işlemlerinin artmaya başladığı, yobazlığın yaygınlaştığı, Türkiye Cumhuriyeti yerine, teokratik yapılı bir "islam" devleti kurma heveslilerinin arttığı bu günlerde, bir tabuya karşı çıkarak, bazı gerçekleri ve çelişkileri ortaya koymak istiyorum. Aşağıda madde madde, bazı konularda, dinsel öğretilerle bilimsel verileri karşılaştıracağım. Ama yanlış bir anlamaya meydan vermemek için önce bir terim tanımı yapmak istiyorum.
Allah veya Tanrı şöyle tanımlanabilir: Tüm evrenin ve buna ait alt sistemlerin yaratıcısı, onlar arasındaki ilişkilerin düzenleyicisi; dünyadaki tüm canlı-cansız varlıkların yaratıcısı ve onlar arasındaki ilişkilerin düzenleyicisi büyük güç.  
Böyle bir tanım uyarınca Tanrı'nın yaptıklarında ve sözlerinde hiç bir yanlış ve hata olamaz, olmamalıdır. Dinsel öğretiler Tanrı buyruğu veya Tanrı sözü olarak kabul edildiğine göre, aşağıda sıralanan ve sadece şu an için aklıma gelen bazı hususları bu mantık açısından tekrar değerlendirelim.
II.- ESKİ AHİT'TEN BAZI AKTARMALAR
Önce din bilgilerimizi tazelemek amacıyla, Dünya'mızın ve gökyüzünün yaratılışı hakkında Eski Ahit'in Yaratılış kısmını özetlemek istiyorum:
"Başlangıçta Allah yeri (Dünya'yı) ve gögü yarattı.
·                   Dünya bom boştu ve kap-karanlıktı; ve Allah'ın ruhu sular üzerinde dolaşıyordu. Allah ışık olsun dedi, ve ışık geldi. Ve Allah ışığın iyi ve hoş olduğunu gördü. Bunun üzerine Allah, ışığı karanlıktan ayırdı. Işığa gün, karanlığa gece adını koydu. Böylece akşam oldu ve yarın birinci gün. (Birinci Gün)
·                   Ve Allah buyurdu: suları birbirinden ayıracak bir katı (set, duvar) oluşsun; ve öyle oldu. Ve Allah bu kubbeyi yaparak, üzerindeki suları, altındaki sulardan ayırdı. Allah bu katı sete gökkubbe adını verdi. Böylece akşam oldu ve yarın ikinci gün." (İkinci Gün)
·                   Ve Allah buyurdu: gökkubenin altındaki sular belirli yerlerde toplansın ki, kuru alanlar (karalar) görülsün. Ve öyle oldu. Allah kuru alanlara yer, suların toplandığı bölgeye deniz adını koydu. Ve Allah buyurdu: yerde, tohumları olan, ot ve çimenler büyüsün ve herbiri kendine has meyveler veren ağaçlar yetişsin ve meyvelerinde tohumları olsun. Ve öyle oldu.  Böylece akşam oldu ve yarın 3. gün. (3. gün)
·                   Ve Allah buyurdu: gökkubbede zamanı, günleri, yılları belirleyecek, geceyi gündüzü ayıracak ışıklar oluşsun; gökkubbede yere pırıldayan ışıklar olsun. Ve öyle oldu. Ve Allah iki büyuk ışık yaptı: büyüğü günü ve ufağı geceyi idare (kontrol) etsin diye. Bunlara ilaveten yıldızları da yarattı. Ve Allah onları yere ışısınlar, günü ve geceyi düzenlesinler, aydınlığı ve karanlığı ayırsınlar diye gökkubeye oturttu . Böylece akşam oldu ve yarın 4. gün.· (4. gün)
·                   Ve Allah buyurdu: Sular yaşayan hayvanlarla dolsun, gökkubenin altında ve yerde kuşlar uçuşsun. Ve Allah büyük balinaları ve tüm sularda dolaşan, yaşayan değişik türde hayvanları yarattı, ve de değişik türde kanatlı kuşları yarattı. Böylece akşam oldu ve yarın 5. gün. (5. gün)
·                   Ve Allah buyurdu: Yerde çeşitli türlerde, yaşayan hayvanlar oluşsun; herbiri değişik sürü hayvanları, solucanlar (kurtcuklar) ve arazi hayvanları. Ve öyle oldu. Ve Allah buyurdu: bize benzer bir insan yapalım ki, denizdeki balıklara, gökkubbe altındaki kuşlara, sahadaki tüm hayvanlara ve yeryüzünde sürünen tüm kurtcuk-solucanlara hükmetsin. Ve Allah kendine benzer şekilli insanı yarattı.  Böylece akşam oldu ve yarın 6. gün. (6. gün)
·                   Ve Allah yaptıkları işlerin yorgunluğunu gidermek için 7. günde dinlendi. (7. gün)

Dinsel öğretilerde (ve de Eski Ahit'de) o zamanki peygamberlerin ve onların evlatlarının 900 veya 1000 yıl gibi bir süre yaşadıkları belirtilir. Hem bu konuyu, hem de Din Kitaplarında Allah'ın nasıl tasarlanıldığını aydınlatmak için, yine Eski Ahit'in I.Musa Bölümünün bir kısmını buraya aktarmak istiyorum:
Allah'ın oğulları ve insan kızları
Yeryüzünde insanların sayısı arttıkça ve onların kızları doğdukça, Allah'ın oğulları bu insan kızlarının ne kadar güzel olduğunu görüp, begendiklerini kendilerine eş olarak aldılar.
Bunun üzerine Allah buyurdu: Benim ruhum ilelebet insanlarda dolaşmasın, nihayet insan etten oluşmuştur. Onlara yüzyirmi yıl ömür biçiyorum.
İşte o zamanlarda, ve Allah'ın oğullarının insan kızları ile ilişki kurdukları sonraki zamanlarda, insan kızlarının onlara doğurduğu çocuklar dev cüsseli insanlardı. Onlar o dönemlerin kahramanlarıydılar. Yorumcular burada zikredilen "Allah'ın oğlu' teriminin, Allah'ın öz oğlu olmayıp, maiyetindekileri kastettiğini belirtirlerse de, bu bir şey değiştirmez, Allah'ın oğulları ve insanların kızlarından doğanların çok uzun ömürlü olmaları buna bağlanır, Ancak bilim adamları bu “uzun ömürlü peygamberler" hikayesini şöyle açıklıyorlar: Eskiden kabilelerde "kral" veya "şef”ler kendilerinin ilahi gücü temsil ettiklerini, hatta onun soyundan geldiklerini iddia ederek, halktan uzak durur, özel barınaklarında gözlerden uzakta gününü gün ederlerdi. Halkın, yani kulların, "efendilerini" görmeleri kesinlikle yasaktı. Halk “efendilerini" kurbanlarla, hediyelerle beslerdi. Kurban, zamana göre değişebilirdi, ama çoğunlukla da genç, sağlıklı ve güzel bir kız olurdu. İşte böyle bir yaşam tarzında bir "şefin" kaç yıl yaşadığı, ancak hanedan değişimi olunca anlaşılabilir. Dolayısıyla, falanca 900 yıl yaşadı deniyorsa, bu süre onun soyunun o yerdeki hanedanlık süresidir.
Ne dersiniz, hangisi daha mantıklı?
Neyse. Yukarıdaki ifadelerden şunlar anlaşılmaktadır:
1: "Gün" teriminin gündüz anlamında kullanıldığı, yani bizim bugün kullandığımız 'gün' kavramının sadece gündüz kesimini kapsadığı, gecenin dahil olmadığı;
2: Allah'ın yeri, göğü ve tüm arasındakileri yaratırken, sadece gündüzleri çalıştığı, gece çalışmadığı;
3: Bugün atmosfer diye bildiğimiz kesimde "gökkubbe” diye katı bir maddeden yapılmış bir set olduğu, bu kubbenin üstünde su bulunduğu ve denizlerdeki sudan ayrı tutulduğu;
4: Yağmurun bu gökkubbenin açılmasıyla yeryüzüne düştüğü;
5: Yeryüzünde aydınlık ve karanlığın Güneş'ten önce oluştuğu;
6: Yeryüzünde hayatın ilk defa bitkilerle, ama karada başlatıldığı;
7: Denizlerde yaşamın karalardan sonra başlatıldığı;
8: Yer, gök ve tüm arasındakilerin 6 günde yaratıldığı;
9: Güneş, Ay ve tüm yıldızların 'gökkubbede" yerleştirilmiş olduğu;
10: Güneş ve Ay'ın zaman belirlemek, yani takvim oluşturmak için yaratıldığı;
11: Allah'ın insana benzer şekilli olduğu;
-vs ...

III-DÜNYA VE UZAY HAKKINDA KUTSAL KİTABIMIZDAKİ BİLGİLER
Simdi, kutsal kitabımız Kuran'ı gözden geçirelim, Yukarıda belirtilen hususlarda orada neler yazılmış. Herşeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, Kuran, diğer kutsal kitapların tersine, şiirsel bir tarzda yazılmış olup, genellikle, bölümlerinde (Surelerinde) bir konu bütünlüğü yoktur. Örneğin bir surede oruç, evlenme, ticaret, sadaka vs. gibi konular işlenirken, aralara, Adem - İbrahim - Musa vs. peygamberlere ait efsanelerden parçalar serpiştirilmiş, veya yer yer Allah'ın gücünü, ululuğunu belirtmek için, bazı doğal olaylar örnek verilmiştir. İşte doğa bilimleri ile ilgili konulara yönelik Kuran hükümleri ancak böyle parça parça atıflardan çıkartılabilmektedir.
Şimdi bu tür parça parça ayetlerden yararlanarak doğa bilimsel görüşleri tasarlamaya çalışalım.
Bilindiği gibi, dilimizde 'gökkubbe" diye bir terim vardır. Bu terim acaba nereden geldi? Ve neden 1960lı yıllarda Ay'a gitmekten söz edilmeye başlandığında, tüm din adamları ayağa kalkmış, “Ay'a gidilemez! Dünya başımıza yıkılacak! Kıyamet günü geldi!” vs.· gibi ifadelerle bilim adamlarının yapmaya uğraştıkları işe karşı çıkıyorlardı? Dayanakları neydi?
Bu sorunun cevabını vermek için önce, Kuran'da “gök' hakkında mevcut ayetlerde neler yazıldığını görelim ve gökyüzünün yapısının nasıl tasarlandığını anlamaya çalışalım:
13.Sure 2.Ayet: 'Gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten ve sonra tahtına oturan ve de her biri belli bir süreye kadar hareket eden Güneş ile Ay'ı emrinde tutan Allah'dır. O tüm işleri yönetir-yürütür; mesajlarını açık tutar. Belki Rabbinizle karşılaşacağınıza inanırsınız. "
21.Sure 33.Ayet: "Ve göğü korunmuş bir tavan yaptık; ama onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar."
21/104:" O gün göğü kağıt dürer gibi düreceğiz (rulo yapacağız). Yaratmaya ilk başladığımız gibi de tekrar onu oluşturacağız. Bizim vaadimizdir bu ve muhakkak yapacağız." .
22.Sure 64.Ayet: ' Allah'ın, yerde olanları ve denizde emriyle yürüyen gemileri buyruğunuza verdiğini görmez misin? Ve de yeryüzüne düşmemesi için göğü (gökkubbeyi) O tutar, ancak O'nun isteğiyle o düşebilir. Bak, Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.
31.Sure 9.Ayet: Allah gökleri görebildiğimiz bir direk olmaksızın yarattı; sizler dolaşırken, sizinle birlikte sallanmasın-oynamasın diye de yeryüzüne sağlam temelli (dağlar) oturttu ve yeryüzüne her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip orada her tür hoş nebat yeşerttik.
34.Sure 9.Ayet: "Onlar gökte ve yerde önlerinde ve arkalarında ne var görmüyorlar mı? Eğer isteseydik onları yere batırır veya göğün bir parçasını başlarına indirirdik. Bunlarda pişmanlık duyan kullar için ibret vardır.”;
Bu ayetlerde açık - seçik şekilde görülüyor ki, Kuran'da da, aynen İncil ve Tevrat'da olduğu gibi, gökyüzünde katı bir gökkubbe -hatta 41/11 ve 78/12'de belirtildiğine göre 7 katlı- olduğu belirtiliyor. Yukarıdaki ayetlerden başka Kuran'da daha bir çok ayette gökyüzünde bir katı kubbe olduğu anlamında ifadeler yer almaktadır, örn.,15/14, 37/6, 39/67, 40/66, 41/8-11, 42/3, 51/47, 52/5, 54/11, 55/33, 69/16, 78/12, 79/27-28, 82/1, 84/1, 88/18 vs ••

Eee, din adamları ne yapsınlar, kutsal kitaplarda katı bir gökkubbeden söz ediliyor, bunun başka türlü bir yorumu olamazdı, ve nitekim asırlar boyu tüm din alimleri de bunu böyle anlamışlardı!
Ama, Allah'ın gerçek dili bilimle uğraşan müsbet bilimciler, Allah'ın gerçek mesajlarının algılanmasına ve sırlarının çözümüne ugraşıyorlar, ve bu çabalarının mükafatını da alıyorlardı: önce Ay'a gidip - geliyorlar, arkasından Kuran'da 'yıldız' (81/15) diye belirtilen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn gezegenlerine uydular gönderip, onlar hakkında çeşitli bilgiler edinmeye başlıyorIardı! Bu araştırmalarda katı bir 'gökkubbe' olmadığı gibi, yıldızlarla donatılmış bir alt katın hiç söz konusu olamayacağı ortaya çıkıyordu. Halbuki 37/6 ve 41/11.ayetlerde görüldügü üzere, yıldızların (Güneş ve Ay ile birlikte) 'gökkubbenin alt katında' olmaları gerekiyordu. Kutsal Kitaplarda' böyle yazıyordu!
Yanlışlıklar veya yanılgılar bunlarla da bitmiyordu. Yağmurun, gökten gökkubbenin açılması ile gelmesi gerekiyordu; hatta Allah'ın tahtı gökte sular üzerindeydi (11/9, 54/11, 25/50 ve 55, 27/62, 23/18 vs.. ayetler). Halbuki göğe doğru yükseldikçe su yoktu. Ve bilim adamları yağmuru "su döngüsü” dedikleri bir sistemle açıklıyorlardı. Halbuki din kitaplarında hiç böyle bir döngüden söz edilmediği gibi, tatlı ve tuzlu suların kesin olarak birbirinden ayrıldığı (25/55) ve aralarına bir ayırıcı set (=gökkubbe) koyulduğu belirtiliyordu.
Biyolojik, genetik, jeolojik ve paleontolojik bulgular ve veriler, yeryüzünde hayatın, denizlerde basit tek hücrelilerden başlayarak 3 milyar yıllık bir süreç içinde, adım- adım degişimlerle bu günkü durumuna geldiğini; karalarda ise sadece ~400 milyon yıldan beri hayat izlerinin mevcut olduğunu; canlıların anatomik, fizyolojik ve genetik özelliklerinin canlı türleri arasındaki akrabalık ilişkileri ile dolu olduğunu vs. göstermelerine rağmen, din adamları evrime karşı çıkarlar, çünkü kitaplarda başka türlü yazıyor.
Dünyanın yuvarlaklığı ve de Güneş etrafında döndüğü de din kitaplarında yazılı değildi. Ama üzerinde yaşanılan 'yer' hakkında insanlar bilgi isteyeceklerdi ve bilgi kaynağı kutsal kitaplardı. Bu konuda neler yazılıydı? 13/3, 15/19, 51/48, 79/30, 88/20 vs ayetlerde Allah'ın 'yeri serdiği - yaydığı' yazılıydı. Öyleyse düz olmalıydı. Bazı ayetlerde de (örn. 13/16, 55/5) her şeyin, hatta yıldızlar ve gölgelerin bile Allah'a secde ettiği yazılıydı. Öyleyse Dünya'nın dönmesi de düşünülemezdi.  
Gece, gün !=gündüz), aydınlık - karanlık, deniz-kara (=yer), Güneş - Ay - yıldız tanımları Allah tarafından yapılmıştı. Ve bu tanımlardan sonra da Yer ve gök'ün 6 günde (=gündüz mesaisinde) yaratıldığı, üstelik de Allah'ın hiç yorulmadığı (46/32), belirtiliyordu. Bunun yorumlanacak hiç bir tarafı yoktur.
Simdi belki sizler de merak etmiş olabilirsiniz, acaba Kuran'da da Allah 'insansı' bir varlık olarak mı düşünülmüş? Bakalım bu konuda yorum yapmamıza yarayacak ayet var mı. Örneğin 46/32 ayette Dünya'yı ve göğü yaratırken 'yorulmadığı’ yazılı. Kimler yorulur? Ayetlerde sık sık Allah yerine 'Rabb = Efendi' gibi terimler kullanılmış. Kimlerden efendi olabilir? Adem'le Havva'nın cennette yasak meyveyi yedikten sonra, çıplaklıklarını farkedip, Allah'tan utandıkları için, saklandıkları ve üstlerine yaprak örttükleri belirtilir. Kimlerden utanılır? Yine bir çok ayette "Allah tahtına oturdu” gibi ifadeler yer almaktadır. Kim tahta oturabilir? Kuran'da, Eski Ahit'deki Allah'ın oğulları kavramına karşı çıkılırken, Allah'ın eşi olmadığı, çocuk yapmadığı belirtilir (25/2). Kimin eşi ve çocukları olur? Çeşitli ayetlerde (örn. 57/11+17, 64/17) Allah'a ödünç vermekten söz edilir. Kime ödünç verilir? 59.Sure'nin 7.ayeti de şöyledir:
“Allah'ın, fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber ve yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; içinizdeki zenginler arasında dolaşması için değildir'. Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasaklarsa da ondan geri durun. Allah'tan korkun, Allah'ın cezası şiddetlidir.”
Dikkat edin, peygamber, kendisi ve yakınları, fakirler vs. yanısıra, Allah namına da ganimet payı alıyor.  Evet, şimdi bu konuda da yorumu sizler yapın. Hem islamiyetde insan resmi yapmak günah mıydı, neden günah sayılıyordu?
Görüldüğü üzere ister İncil veya Tevrat, ister Kuran olsun, hepsinde doğa bilimsel konularda çok sayıda hata ve yanlışlıklar vardır. Ve de bunların başka türlü yorumlanması imkansızdır. Kitaplardaki bu ifadelerin, din adamlarınca, günün değişen bilimsel bulgularına uydurulmaya çalışılması, aynen, oyun kaybeden çocuğun mızıkçılık yapıp, her defasında yeni oyun kuralları getirmesine benzer.
Simdi burada biraz durup, şu soruyu soralım: İncil ve Tevrat'ın akıl ve mantığa sığmaz bir sürü yönü yukarıdaki bir kaç alıntıdan bile anlaşılıyor. Acaba Kuran'da da doğa bilimsel hata ve yanlışlıklar haricinde, akıl ve mantığa ters bölümler var mıdır?
Kuran'ın tüm insanları kapsayan hükümler içermesi beklenir ve de gerekir. Halbuki bir çok ayet (33/28,29,30,32) sadece Peygamberimizin eşlerine hitap eder. Veyahut bazı ayetler (33/53; 58/13,14) sadece Peygamberimizi ziyaret edenlerin nasıl davranmaları gerektiğini anlatır. Hele bazı ayetler (33/49,50,51,52) peygamberin kimlerle evlenebileceğini yazar. Hani daha başka bir peygamber gelmeyeceğine göre, böyle ayetlere ne gerek var?
Böyle ayet-ayet değil de, daha geniş olarak Sure bazında, Kuran'ı tanıtmak amacıyla iki sureyi tam metinleriyle vermek istiyorum.
66. Sure (Tahrim Suresi) ! 12 ayettir) 
(Peygamberimizin, kendisine bu surenin vahyinden önceki yaşamından bir kesimi aktarmak, surenin daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır: Peygamberimize Mısır maslahatgüzarı tarafından Maria adında bir kız köle hediye edilmiştir. Eşleri Hafize'nin evde olmadığı bir sırada, onun evinde bu kölesiyle beraber olur. Hafize Hanım bu durumdan haberdar olunca tartışırlar. Peygamberimiz, Hafize Hanımın bu konuda susup kimseye bir şey söylememesi şartıyla, bir daha o kölesiyle birlikte olmayacağına dair söz verir. Ancak Hafize Hanım sırrı saklayamayıp, Ayşe'ye de açar. Peygamberimiz bunu farkedince, bir ay süreyle tüm karılarını dışlayıp, kölesi Maria'nin odasında kalır. Kendisine vahyolunan bu sure ile Peygamberimiz, hem eşi Hafize'ye verdiği sözden (yeminden) kurtulur, hem de eşlerini azarlar.)
Esirgeyen ve bagışlayan Allah adıyla
1: Ya peygamber, niçin, Allah'ın sana helal kıldığı eşlerinle mutlu olmayı kendine yasak ediyorsun? Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
2: Şüphesiz, Allah size, yeminlerinizi kefaretle çözmenizi meşru kılmıştır. Allah size emredendir, O her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
3: Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. O bunu Peygamber'in diğer bir eşine bildirince Allah da durumu Peygamber'e açıklamıştı. Peygamber de, sırrın bir kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişti. Eşine gizlice söylediğini başkasına nakletmiş olduğunu bildirince, eşi, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sorduğunda, o da, "Bana, her şeyi bilen, her şeyden haberi olan Allah bildirdi." dedi.
4: (Ey Peygamberin eşleri) Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz, kayan kalpleriniz düzelmiş olur. Eğer birbirinizle yardımlaşarak eşinizin aleyhinde bir şey yapmaya kalkarsanız, bilin ki, onun dostu Allah, Cebrail, melekler ve müminler de ona yardımcıdır.
5: Eğer Peygamber sizi boşarsa, Efendisi (Rabbi) ona, sizden daha iyi, kendini Allah'a veren, itaatkar, tövbekar, ibadet eden, oruç tutan, imanlı, dul ve bakire eşler verebilir.
6: Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi, yakıtı insan ve taş olan cehennem ateşinden koruyun. Onun başında, Allah'ın kendilerine verdiği emirleri, karşı gelmeden yerine getiren pek haşin melekler vardır.
7: Ey kafirler, o gün özür dilemeyin; Siz işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz.
8: Ey iman edenler, içtenlikle tövbe ederek Allah'a dönün; belki Allah kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinde ve sağ yanlarında koşar. Onlar" Ya Efendimiz (= Rabbimiz), nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen herşeye kadirsin derler.
9: Ya Peygamber, inkarcılar ve münafıklarla savaş, onlara sert davran; onların yeri cehennemdir, oraya gitmek ne kadar kötüdür.
10: Allah inkarcılara Nuh'un karısı ile Lut'un karısını misal verir: bunlar kullarımızdan iki salih kişinin nikahında iken, onlara hainlik ettiler. Kocaları da onları Allah'ın gazabından kurtaramadı. Onlara “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin" denildi.
11: Allah müminlere de Firavun'un karısını örnek gösterir: Bu kadın, “Ya Efendim, bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun işlediklerinden kurtar, beni bu zalim milletten kurtar” demişti.
12: Allah, ırzını korumuş olan Ümran kızı Meryem'i de örnek gösterir: Biz ona ruhumuzdan intikal ettirdik. O Efendisinin sözlerini ve Kitaplarını tasdik etmişti. O bize gönülden itaat edenlerdendi.

Bir başka örnek olarak da 111. (Leheb) Sure'sini görelim.
(Yine şu ön bilgi bu surenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır: Leheb, Muhammed'in amcasıdır; karısı Ümm Camil'in de etkilemesiyle, Muhammed'in peygamberliğini kabul etmez.)
Esirgeyen ve bağışlayan Allah adıyla!
1: Elleri kurusun Ebu Leheb'in, kendisi de mahvolsun.
2: Malı ve kazandıkları kendisine yaramasın.
3: AlevIi ateşler içinde yanacaktır.
4: Karısı da cehennemde odun taşıyacaktır,
5: Boynunda bükülmüş bir ip ile birlikte.

Evet, Kuran-ı Kerimimizde bunlar ve buna benzer sureler ve ayetler vardır. Ve bizler, dua ederken bunları mırıldanıyoruz; çocuklarımıza okullarda bunların Arapca'sını ezberletmeye çalışıyoruz; ama ne bizler ibadetlerimizde söylediğimiz bu Arapca surelerin ne anlama geldiğini biliyoruz, ne çocuklarımız ezberlediklerinin anlamını biliyorlar, ne de öğretenlerin çoğunluğu. Şimdi siz, din adamlarının yıllardır "Kuran Arapça indirilmiştir başka dile tercüme edilemez bahanesine sığınarak Kuran'ın tercüme edilmesini neden engellediklerini anlayabiliyor musunuz?
Çok kısa olarak, tek bir cümle ile Kuran'ı özetlemek gerekirse şöyle olur: Allah'a ve Peygamber'e inanıp, onun dediklerini yaparsanız, mükafatlandırılacaksınız, inanmazsanız, cezalandırılacaksınız.

IV- İNCİL VE TEVRAT'TAN BİRKAÇ ALINTI DAHA.
Şimdi size, önce Tevrat ve İncil'i temsilen Eski Ahit'ten bazı aktarmalar, sonra da Kuran'dan aynı anlamda ayetler sunarak, bu konuda düşünmenizi istiyorum.
Eski Ahit, 1.Musa, 12:
"Ve Efendi (=Allah) lbrahim'e dedi ki: ülkeni, akrabalarını, baba evini bırakarak, sana göstereceğim ülkeye git."
(İbrahim peygamber karısı ve çocuklarıyla Kenan ülkesine (bu günkü İsrail) gelir.)
Efendi (=Allah) İbrahim'e göründü ve konuştu: “Senin soyuna bu ülkeyi veriyorum"
(Ülkede kıtlık olması nedeniyle İbrahim Peygamber karısı ile Mısır'a göçer.)
 “Ve Mısır'a yaklaştıklarında, o , karısı Sara'ya dedi ki: Biliyorum, sen çok güzel bir kadınsın. Mısır'lılar seni görünce, bu onun karısıdır deyip, beni öldürecekler, seni bırakacaklardır. Hem benim hayatta kalmam, hem de senin iyiliğin için, onlara benim kız kardeşim olduğunu söyle.”
(Firavun İbrahim Peygamber'in karısını kendisine alır, onun hatırı için de İbrahim Peygambere iyi davranılır, mal-mülk verilir. Ama Allah, İbrahim Peygamber'in karısını amıış olması nedeniyle Firavun'u ve ailesini felakete uğratır. Firavun da korkusundan, İbrahim Peygamber'e karısını ve de bir sürü mal-mıülk vererek, gitmesini söyler, ve o da zengin biri olarak Allah'ın kendisine vaat ettiği topraklara döner. Allah yine sık sık ona görünür, ve …)
" Ve o gün Efendisi onunla (İbrahim'le) bir anlaşma yaparak dedi ki: Senin soyuna ta Mısır'daki ırmaktan, büyük Fırat Irmağına kadar olan bu ülkeyi vereceğim. …
“… Sizler, ve bundan sonra doğacak oğullarınız sünnet olacaklar, ki bu benimle sizin aranızdaki anlaşmanın bir işareti olsun. …
“ …İsmail'in soyunu da bereketli kılacağım, … ama ben anlaşmamı İshak ve onun soyu ile yapacağım. …”  gibi vaatlerde bulunur.
İbrahim Peygamber (ve soyu) o kadar servet, mal ve mülk düşkünü olmalı ki, karısını bu uğurda rahatça peşkeş çekebilmiş. Acaba böyle bir adamı ve soyunu ”seçilmiş” ilan eden Allah, bizim düşlediğimiz Allah olabilir mi?

V- KURAN-I KERİM'DEN BİR ALINTI DAHA
Neyse, şimdi de Kuran'a bakalım.Kuran'da da, bir çok sure ve ayette, Tevrat ve İncildeki bir sürü efsane sık sık tekrarlanırken, bu Kitapların bir birlerini doğrularcasına gönderildiği de sıkca vurgulanır, ve İsrailoğulları hiç satır aralarından eksik olmaz. Bunlara bir örnek olarak Casiye Suresinden bir ayeti vermek istiyorum:
45/15: "Gerçekten, biz lsrailoğullarına kitap, bilgelik ve peygamberliği verdik. Onların rızkını bol kıldık ve onları diğer insanlara tercih ettik." (Bazı tercümelerde ·peygamberliği verdik' yerine, “peygamber verdik” gibi çarpıtmacalara rastlanılmaktadır. Kuran'da “nübüvvete” kelimesi vardır, ve bu da ”peygamberlik” anlamındadır.)
Evet sevgili din kardeşlerim, ne dersiniz, acaba hepimiz bir yahudi aldatmacasının kurbanı olmuş olmayalım? Dünyada binlerce kabile ve soy varken, bizim düşlediğimiz gibi bir Allah neden mal-mülkten başka bir şey düşünmeyen Israiloğulları soyunu seçsin? Bu tipik bir yahudi aldatmacası değil mi? Ve günümüzde dünyayı kimler yönetiyor, en zengin adamların çoğu hangi ırka mensup? İpler kimin elinde? Bu ikisi arasında bir paralellik, bir bağlantı veya ilişki yok mu? Ve bilmelisiniz ki, Araplar da semitik ırktandırlarl ”Şalom”·ile "selam" arasındaki fark ne kadardır?
Yukarıda, yanlışlarıyla-doğrularıyla, tanıtılan kitaplar, bizlerin gönlünde yatan Allah'a ait kitaplar olabilir mi?"

VI- İNSANLARIMIZIN UYARILMASI GEREK
Tanrı'nın yazının başlangıcında yapılan tanımı dikkate alınırsa, bilim Tanrı'nın tabii dilidir. Bu nedenle, dinsel bilgiler hiç bir şekilde bilimle çelişmemelidir. Şayet çelişki varsa, birinci derecede güvenilecek olan, Tanrı'nın tabii dili olan bilimdir. Dinsel bilgiler, bilimsel verilere ters düşüyorsa, mutlaka şüpheyle karşılanmalı. Ama dinde şüpheye yer yoktur, şüphelendiğiniz an, 'kafir' ilan edilirsiniz. Halbuki bilimsel verilere ulaşmanın temelinde şüphecilik yatar. Her şey tekrar tekrar kontrol edilir, tüm bilgiler, kesin sonuç alınıncaya kadar hep şüpheyle karşılanır. Acaba din adamları şüphelenmeyi neden yasaklarlar? Akıl ve mantığa ters düşen durumlarda şüphelenmek, geçekleri aramak insanın en doğal hakkıdır. Ama din adamları körü-körüne itaat isterler, şüphelendiğiniz an “Cehennemle" tehdit edilirsiniz. Halbuki doğruyu söyleyenin hiç bir şeyden çekinmemesi gerekir. Din adamlarının belletmek istedikleri tüm dinsel bilgiler ve görüşler doğruysa, insanların bu bilgileri akıl ve mantığın, ve de bilimin süzgecinden geçirip değerlendirme hakları vardır. İnsanlar doğru ve gerçeklere ancak böyle ulaşabilirler. Öyleyse, dinsel bazı bilgilerin doğruluğundan şüphelenen insanlar neden hemen "Cehennem” ateşi ile tehdit edilir? Yoksa din adamlarınca "birazcık” kandırıldık mı, veya hala kandırılıyor muyuz? Yani din adamlarının söylediklerinde yanlış olan taraflar mı var ki, körü- körüne itaat isterler, şüphelenip araştırılmasını “cehennem” tehdidiyle yasaklarlar?
Tanrı'nın sözleri diye ileri sürülen dinsel kitapları ortaya koyanlar, neden şüpheci olmayı yasaklıyor? İçindekilerin hepsi doğruysa, bilimsel şüphecilik yöntemiyle nasılsa eninde sonunda doğruluğu ortaya çıkar; ama dğgilse, işte o zaman da foyaları ortaya çıkar ki, korktukları bu olsa gerek.
Ne Arapca'ya, ne İbranice'ye, ne de başka bir ulusun diline gerek duymadan, Tanrı'nın mesajlarını algılayacak evrensel dil, bilim dilidir. Bu dilde, yani bilim konusunda, tüm uluslar kolayca anlaşabilmektedir. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, jeoloji, paleontoloji, matematik, fizyoloji, anatomi, ekoloji vs. tüm uluslarda aynı şekilde kabul edilmekte ve bunların yorumlanması konusunda hiç bir kavga - savaş olmamaktadır. Dinsel kökenli kavga ve savaşları düşününce, Tanrı'nın, böyle kavga ve savaşları körükleyecek ve insanlarca farklı şekilde algılanıp yorumlanabilecek dinsel bilgileri bildirmiş olabileceği, akıl ve mantığa sığmıyor.
Oruç tutarken, başlangıç ve bitiş zamanları olarak “bir siyah ipliğin bir beyaz iplikten ayırt edilemeyeceği" an öngörülmüştür (2.Sure, 183.Ayet). Arabistan, Afrika gibi ekvatora yakın konumlu ülkelerde, gece - gündüz farkı pek olmadığından, bu uygulanabilir. Ya kutuplara yakın konumlu ülkelerdeki insanlar ne yapacak? 6 ay aç mı kalsınlar? Ülkemizde bile, yaz aylarında, Karadeniz kıyısındaki insanlar 18-20 saat oruç tutarlar, neredeyse günün tümü. Halbuki Arabistan'dakiler hep 12-13 saat tutmaktadırlar. Bu dengesizlik, mantıksızlık niye? Oruçsa, nefse hakimiyetse, neden bazıları düzenli olarak 12-13 saat buna katlanırken, bazıları 20 saat katlansın? Ya kutuptakiler Bu da Dünya'nın düz yorumlanması yanlışlığındandır.
Deprem, volkan patlaması, sel felaketi vs. gibi doğal afetler, dinsel kitaplarda hep Tanrı'nın insanlara verdiği ceza olarak yorumlanmışlardır. Deprem, volkan patlamaları gibi doğal felaketlerin dünyanın nerelerinde olabileceği genel hatlarıyla bellidir. Bugün, Kızıldeniz - Lübnan - Hatay hattı; Çanakkale - Bolu - Erzincan - Van hattı; Girit - Rodos - Antalya hattı; Pasifik Okyanusu'nun tüm kıyıları gibi bir çok yöre, deprem ve/veya volkanizma kuşağı olarak bilinir; buralarda sık sık depremler olmuştur ve olacaktır da. Diğer taraftan, Afrika'nın orta kesimleri, Sibirya bölgesi, ıskandinav ülkeleri, Kuzey ve Güney Aıerika'nın iç bölgeleri, Avusturalya gibi, Dünya'nın çok daha genişçe bir kesiminde ise deprem gibi doğal felaket olasılığı ya hiç yoktur, veya çok azdır. Şimdi şu soruya mantıklı bir cevap verin: Erzincan'da, Bolu'da veya Lübnan'daki insanlar, Sibirya - İskandinavya veya Avusturalya'da yaşayan insanlardan daha mı günahkarlar? Veyahut oralarda yaşayanlar hiç mii günah işlemiyorlar ki, hiç cezalandırılıyorlar ?
Dinsel kitaplarda, peygamberlerin doğru yoldan sapan insan topluluklarına gönderildiği belirtilir. Ve tüm peygamberlerin semitik ırktan (Yahudi - Arap) insanların yaşadığı Ortadoğu ülkelerinde ortaya çıktıkları da diğer bir gerçektir. Orta Asya'da yaşayan Türk'lere, Doğu Asya'da yaşayan Çin'lilere - Japon'lara, Amerika'da yaşayan Kızılderili'lere veya Eskimo'lara, veya Avrupa'da yaşayan Cermen'lere, Viking'lere hiç bir peygamber gönderilmemiştir. Öyleyse, sadece semitik ırk insanlarının sık-sık doğru yoldan çıkan toplumlar olduğunu mu kabul etmek gerekir? Yoksa en "uyanık" kişilerin onlardan çıktığını varsaymak mı daha doğru bir yaklaşımdır?

Peygamberler, doğup-büyüdükleri veya yaşadıkları şehirleri kutsal ilan edip, inananların oraları ziyaret etmelerini buyurarak, ait oldukları topluma veya ülkeye muazzam birer glir kaynağı yaratmışlardır. Acaba bu da yukarıda belirtilen türde bir “uyanıklığın" bir başka belirtisi olmasın? Insanların sömürülmesi çok çeşitli şekillerde olabiliyor: Kendilerine hiç peygamber gönderilmesi gerekmemiş toplumlar, yani onların deyimiyle “doğru yoldan çıkmamış” toplumların, peygamberli, yani doğru yoldan sık sık sapmış toplumların ülkelerine para akıtmaları da, kaderin bir cilvesi mi, yoksa saf toplumların, “uyanık" olanlarca sömürülmesi mi?
Tüm ulusların ortaklaşa kullanıp - anlaşabildiği bilim dili varken ve insanlar, Tanrı'nın kendilerine en büyük hediyesi olan beyinleri sayesinde, bu bilmısel dili kullanarak Tanrı'nın mesajlarını çözüp O'nu anlayabilirken, acaba neden sadece Arapça veya İbranice kitap indirmiş ve diğer dillerde konuşan insanların kendisini anlamalarına olanak sağlamamış? Akıl ve mantığa ters gelmiyor mu? Tanrı böyle mantıksız bir uygulamayı neden yapsın? Yoksa O yapmadı da, bazı çok “uyanık” toplumlar veya kişiler, insanları idare etmenin bir yolu olarak, kendilerini "seçilmiş halk veya kişi” ilan ederek, Allah'ın temsilcisi olduklarını ileri sürerek, çevrelerine veya dünyaya hakim olmanın en kolay yolunu mu seçtiler?
İnsanları yönlendirmede dini alet eden kişiler, bazı ender, doğal olayları, Tanrı'nın onların görüşünü desteklediği şeklinde halka yansıtmaktadırlar. Örneğin, vücudu çürümeden korunmuş bir insan gövdesini, bu insanın “ermiş" bir kişi olduğu ve Tanrı'nın onu bu nedenle koruduğu şeklinde bilim dışı yorumlamalar yaparak, saf düşünceli insanları kandırmakta, insanların inançlarını kötüye kullanmaktadırlar. Organik bileşimli bir gövdenin kokuşmaya-bozuşmaya uğramadan korunması, yani “konserve" edilmesi, özel koşullar altında mümkündür. Vücudun hava ve nem etkisinden kurtulması ve bazı kimyasal bileşim değişimleri bunun için yeterlidir. Bu da, ya bir bataklığa, veya durgun göl veya denize düşmekle; veya, volkan külleri gibi bir örtüyle kaplanmakla; veyahut da, suni olarak, mumyalamada olduğu gibi, vücut belli sıvı ve macunlarla işlenerek sağlanır. Fosil bulgular bunlara ait sayısız örnekler vemektedir. Bir kısım “uyanık” insanlar, bazı bilimsel bulguları, örneğin ışık etkisi ile çeşitli renkte pigment oluşturma olayını, kasıtlı şekilde bazı bitki veya hayvanlarda kullanarak, insanları etkilemeyi, onların dinsel inançlarını politik veya siyasi emellerine alet etmeyi, yani insanları şu veya bu şekilde kandırmayı, adet haline getirmişlerdir.

Şimdi, Tanrı'nın gerçek bilimsel dilini anlamadan, veyahut bilinçli olarak bilimsel bulguları kötü amaçla kullanarak, böyle olayların, "kutsal kişiymiş” "Allah şundan yanaymış …,vs.” şeklinde saptırılarak halkın yanlış yönlendirilmesi ve kandırılması genellikle din maskesi altında yapılmaktadır. Bunların amaçları toplumların aptallaştırılmasından başka bir şey değildir. Hem geçmişte, hem günümüzde, dış kaynaklar (yabancı devletler) dinsel duygularımızı ulusal çıkarlarımız aleyhine kullanmışlardır ve kullanmaktadırlar. Örneğin Kurtuluş Savaşı öncesinde İngilizlerin vatandaşlarımız arasından işbirlikçiler bularak Ittihad-ı Muhammedi Fırkası adlı teşkilatı oluşturtup, ülkemizi içten çökertmeye çalışması; Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Iran gibi devletlerin çeşitli kişiler, örgütler ve/veya dernekler vasıtasıyla (Islamcı Türk Öğrencileri Konseyi, "Rabıta",vs..) devletimizi zaafa düşürmeye ve parçalamaya yönelik çabaları hep "din” adına yapılır. Şimdi düşünelim:

A.B.D.'li veya İngiliz yöneticiler, mademki Müslümanlığı bu kadar beğeniyorlar ve "destekliyorlar", öyleyse neden kendi devletlerine resmi din olarak kabul edip, şeriat kurallarına göre ülkelerini yönetmiyorlar?
Anlaşılması ve çözülmesi oldukça zor olan Tanrı'nın gerçek dili “bilim" tüm uluslarca aynen kabul edilmekle kalmayıp, her bir ulus, diğer bir ulustan bir bilimsel bulgu kapmak için elinden geleni yapmaktadır. “Bilim"de durum böyleyken, neden din konusunda durum tamamen farklı? Neden hiç bir toplum diğer toplumun dinini veya tarikatını beğenmez? Aklın yolu bir olduğuna göre -ki bilimdeki durum bunu doğruluyor- neden insanlar bu kadar din ve mezhep arasından TEK DOĞRU olanını bulup, onda birleşmiyorlar? Ama bilim söz konusu olunca, bunda birleşiyorlar. Demek ki, hiç biri TAMAMEN DOĞRU değil, yani Tanrı'nın dilini yansıtmıyor. Her bir dinin taraftarı, kendi dininin Tanrı tarafından gönderildğgine inanır. Bu insanların "bencilliğinin” bir başka belirtisidir. Yaşadığı yeri dünyanın merkezi, veya dünyayı evrenin merkezi sayması gibi. Bencillik ise, yobazlığın bir özelliğidir, Yobaz din adamları veya din çığırtkanları dinsel kitaplardaki bir cümlenin, bilim alanında her yıl yapılan milyonlarca buluştan sadece biri ile uyumlu anlamda yorumlanabileceğini anlayınca, çocuklar gibi sevinip, "bak, kitapta zaten bu yazılmıştı” gibilerden ahkam kesmekte ve dinsel kitapların ne kadar “doğru" olduğuna 'bir kez daha' dikkati çekmek için büyük yaygaralar koparmaktadırlar. Elbette dinsel kitaplardaki tüm bilgiler yanlış değildirler, çünkü onları yazanlar veya yazdıranlar da o zamana kadarki bilinenlerden yararlanmışlardır. Ve nihayet şunu da unutmamak gerekir: "Çalışmayan, bozuk bir saat bile günde iki defa doğru vakti gösterir.” Tanrı'ya ait olduğu ileri sürülen kitaplarda, doğru olmayan, bilime ters düşen TEK BİR CüMLE bile olmamalıdır. Halbuki yukarda belirtildiği üzere, bir sürü terslik ve çelişki söz konusudur.

Kölelik, uşaklık, efendilik gibi günümüz anlayışına ters düşen ve insanlık onuru ile bağdaşmayan bir sürü kavramın din kitaplarında yer alması, din kitaplarının "İlahi" yönü konusunda şüpheler doğurmakta, 'ırkçı' zihniyeti anımsatmaktadır.
Eşlerimiz, analarımız, geleceğimizin güvencesi olan çocuklarımızı yetiştiren kadınlarımız! Sizlerin din kitaplarında neden “yarım” insan, ikinci sınıf vatandaş olarak tanımlandığınız, neden hor görüldüğünüz, hatta bir zamanlar şeytan veya büyücü olarak damgalanarak diri diri yakıldığınız, akıl ve mantığın kabul edemediği konuların başında gelmektedir. Tanrı'nın böyle akıl ve mantık dışı bir buyruğu olabileceğine nasıl inanabilirsiniz? Çocuklarımızın yetiştirilmesi büyük ölçüde annelere emanet edilmiştir. Halbuki bizim toplumumuzda kadınlar sürekli aşağılandıklarından, kendilerine güveni olmayan, aşağılık duygusu içinde bocalayan, zavallılaştırılmış, hatta düşünmesi yasaklanmış bir kesimimizi oluşturmaktadır. Siz hiç morali sıfır olan, ama kaliteli oyunculardan oluşmuş bir takımın, kalitesiz ama morali iyi bir takım karşısında başarı kazandığını gördünüz mü? Peki biz, aşağılık duygusu içinde yetiştirilen, kendilerine güven duyguları kasıtlı olarak yok edilmiş kadınlarımızdan ne bekleyebiliriz? Az gelişmiş bir ülke olarak, çok hızlı bir şekilde kalkınmamız, ilerlememiz gerekirken, “yarım insan" gücümüzle, dört nala koşan, ilerleyen toplumlara nasıl yetişebiliriz? Birileri toplumumuza, bilinçli veya bilinçsiz olarak, bir 'sosyal hastalık virüsü mü’ bulaştırıyor?
Çıkarcı zihniyetliler ve onların uşakları, insanları aklını kullanmaya, mantıklı düşünmeye, doğruyu bulmaya, gerçekleri görmeye çağıran BU TÜRDE yazıları hemen yasaklamakta, bırakın bunları okuyup üzerinde düşünmeyi, ellerine almayı bile 'büyük günah· olarak ilan etmektedirler. Bunları yazanları, söyleyenleri şeytanla işbirliği ile suçlayıp, haklarında ölüm fermanı çıkartmaktadırlar. Neden din kitaplarını tenkit edenler, dinsizlik- kafirlikle suçlanıp, haklarında ölüm fermanı çıkarılır? O fermanı çıkarmaya kim kimi yetkili kılmış? Aynen bir mafya babasının kendisine engel olanları "uşaklarına" öldürtmesi gibi, çıkarlarının tehlikeye girdiğini gören 'yahudi zihniyetliler, yani çıkarcılar", hemen tehlikeyi sezip, bu dürüst ve Allah'ın gerçek mesajlarını duyuran insanlar için 'ölüm fermanları' çıkarırlar! Kim acaba gerçekten Allah'a daha yakın ve O'nu daha iyi anlıyor, yorumluyor? Gerçek bilim adamları mı, yoksa çıkarcılar veya yobazlar mı? Acaba şeytanla işbirliği yapan, yobaz din adamları mı, yoksa gerçekleri ve sadece gerçekleri, Tanrı'nın gerçek mesajları olan bilimsel gerçekleri araştırıp, onları ortaya koyan, sahtekarların yalanlarını yakalayıp halkının kandırılmasına engel olmaya çalışan bilim adamları ve akıl mantık sahipleri mi? Şimdiye kadar kimlerin söyledikleri yanlış çıktı; "Dünya düzdür', 'Dünya evrenin merkezidir, Güneş Dünya'nın etrafında döner', ·Ay'a gidilemez", ·Gökkubbe delinemez·, "Evrim yoktur', ‘insan çamurdan yaratılmıştır·, ·Dünya bir öküzün boynuzları üzerinde durur, öküz kafasını salladıkça deprem olur·, "falan yerde insanlar kötü yola düştüklerinden, Allah onları cezalandırdı, bu felaket onun için oldu” vs. vs. diyen din adamları mı doğruyu söylüyorlardı, yoksa ölümle tehdit edilmelerine rağmen Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü; Yeryüzünde hayatın önce denizlerde çok ilkel yaratıklarla başladığını, sonra gittikce daha karmaşık yapılı organizmaların oluştuğunu, karalarda hayatın çok daha sonraları geliştiğini, canlılar arasında bir evrimin söz konusu olduğunu; Depremlerin dünyada belirli yerlerde çok yaygın olduğunu, bu tür doğal felaketlerin belirli kurallar çerçevesinde geliştiğini vs. vs. ortaya koyan bilim adamları mı doğruyu söylüyorlar? Saklayacak - gizleyecek - örtecek bir yönü olmayanlar, toplumun her türlü bilgi ile donatılmasına, her türlü fikri tartışmasına, aklını ve mantığını kullanmaya çağrılmasına neden karşı çıkarlar? Neden her türlü dinsel konunun açıkca tartışılmasından yana değildirler? Tanrı'sal bir din kitabının hiç saklanacak - gizlenecek bir yönü olamaz; her tür eleştiriye dayanabilir nitelikte olmalıdır. "Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar”. Doğruya ulaşmanın yolu şüphecilikten geçer. Her türlü olasılık değerlendirilmelidir. Şayet birisi, "ben ne diyorsam ona inanacaksın, sakın dediklerimden şüphelenmeyesin, yoksa … gibilerden tehdit yoluyla taraftar arıyorsa, mutlaka bir "gizleyecek" yönü vardır.

Sayın din adamları gerçekten dürüstlük ve doğruluktan yana iseler, o zaman tehdit - idam fermanı gibi yobazlıklardan vazgeçip, gerçek bilim adamları ile açık açık tartışırlar. Gerçeklere ve doğrulara ancak böyle ulaşılır. Ama bir konuda tartışabilmek için o konuyu bilmek gerekir. Ama nerede biyoloji, ekoloji, antropoloji, astrofizik, genetik, jeoloji, jeofizik, biyokimya, fizyoloji, anatomi  vs. vs. bilen - ama gerçekten bilen ve araştıran- din adamları? Bunlardan anlamayan din adamları ile nasıl tartışılır?

VII- SAPLA SAMANI AYIRT EDEBİLMEK
Bu gün ülkemizde, sapla - samanı ayırt edemeyen, kafası çelişkili düşüncelerle karmakarışık bir insan topluluğu bulunmaktadır. Üniversite gençliği dediğimiz, aydın - uyanık - araştırıcı olması gereken bir kesim, doğru - dürüst bir kompozisyon yazamayacak, basit sentez ve analizleri yapamayacak kadar zekaları köreltilmiş bir parçamızdır. Ya onları eğitmek - öğretmekle yükümlü olan öğretmen ve öğretim üyesi kadromuz? İstisnaları olmakla beraber, maalesef onların çoğunluğu da ötekilerden çok daha iyi değil; mantıksal bir irdelemeyi sonuna kadar çelişkisiz bir tarzda götürüp, bir neden sonuç ilişkisine varabilen ve ona göre davrananları yok denecek kadar az. Onların da kafalarındaki düşüncelerin birçoğu birbiriyle çelişki içinde; onlar da maalesef bu çelişkileri ortadan kaldırmaktansa, onlarla beraber yaşamayı yeğliyorlar, yani yarı aydınlar! Peki neden?
Dinsel kökenli toplumsal baskılar, akıl kullanmayı, mantıklı düşünmeyi sınırlarsa, insan beyinlerinde (şantajla da olsa) şartlanma yerleştirilmişse, yani insanların beyinlerine ambargo konulmuşsa, o insanlar ancak günlük alışılmış işleri yapabilirler, bunun dışına çıkamazlar.Ya din adamlarımız? Bir kere onların çoğunluğu daha Kuran'ı okuyup anlayamamışlar; ama ezberlemişler! Diğer taraftan peşin olarak önyargılı bir yaklaşımla - yani • Kuran Allah' ın kitabıdır, onda ne yazılıysa doğrudur" ön yargısı ile - konuya yaklaştıklarından, aşağıda VIII. bölümde anlatacağım aklını deveye takmış avcı misali, başka hiç bir şeyi gözleri görmez, akılları kabul edemez durumdalar. Her şeye "takdir-i ilahi” deyip, mantıksız da olsa her şeyi kabulleniyorlar, veyahut “insanlar artık yoldan çıktı, kadın - kız başı açık, çırıl-çıplak geziyor, bu felaket bunun için başımıza geldi" mantığı ile olayları açıklamaya çalışıyorlar. Ama ne başkaları, ne de kendileri şu soruyu akıllarına getirmiyorlar: Yıllardır İsveç, Norveç, Almanya, Polonya vs. gibi ülkelerde kadınlar- kızlar neredeyse anadan doğma dolaşıyorlar, ama oralarda insanların başına böyle felaket gelmiyor. Ama bizim ülkelerde felaket eksik olmuyor. Halbuki bizim inancımıza göre oralarda taş-taş üstünde kalmamalıydı. Acaba bu işte bir 'bit yeniği' mi var? "Takdir-i Ilahi" kaçamağı züğürt tesellisidir.

Ama biz buna layık değiliz; bizim ulusumuz birçok defa doğru çözüm ve çıkış yollarını bulmuş ve kurtulmaya çalışmıştır. Ama karanlık güçler ”çıkarcılar ve torunlarının geleceğine ipotek koyanlar” dinsel duyguları kötüye kullanarak, bu yeni girişimleri balatalamışlardır. Atatürk devrimlerinden ne zamandan beri taviz veriyoruz? Köy Enstitüleri kapatılmasaydı bu günkü gençlik ve öğretmen kadromuz böylesine yeteneksiz mi olurdu? Kimler bu enstitüleri kapattırdı ve kimler senelerdir imam-hatip okulları açtırıyor? Bu imam-hatip okullarında neler öğretiliyor, müsbet bilimler mi, yoksa akıl ve mantığın dışlandığı şeyler mi? Biz kimlerin oyununa geldik acaba?
Din kitaplarında, Allah'ın her şeyi insanlar için yarattığı vurgulanır. Bunun sonucu insanlarda aşırı bir bencillik duygusu gelişir ve insanlar acımasızca ve bilinçsizce bir doğa tahribatına girişirler. Ormanlar ve yeşil alanlar yok edilir, deniz sahilleri ve dere kenarları veya yatakları parsellenir. Ama doğa ve Allah affetmez, günü gelir insanlar bu yaptıklarının bedelini çok ağır öderler. "Dünyamızı koruyalım” sloganının yavaş yavaş yerleştiği günümüzde, din faktörünün bu yönünü de. iyi değerlendirmemiz gerekir.
Türk-islam sentezi değil, Bilimsellik-Akılcılık sentezi gerçek yoldur. Şimdiye dek kandırıldığımızı artık görüp-anlama zamanı geldi. Artık insanlarımız, yaşamı ve düşünce dünyasını tümüyle etkilemiş olan bu yanlış temele oturtulmuş adet ve geleneklerimizden, kadercilikten, kısmetçilikten, uyuşukluktan, ataletten kurtulup, dinç, dinamik, akılcı, çalışkan bir şekilde, Allah'ın gerçek yolunda, akıl ve mantık yolunda, bilim yolunda ilerlemelidir. Bakın dünya devletlerine. Kimler ilerliyor İslam ülkeleri mi, katı hırıstiyanlık Kurallarının geçerli olduğu Orta ve Güney Amerika ülkeleri mi, Afrika ülkeleri mi? Yoksa din yerine bilimselliği rehber edinmiş ülkeler mi?
Yobazlığa son, insanlığa dön - çağrısı
Evreni ve tüm alt sistemlerini yaratan Allah'ın, yarattıkları ile direkt ilişki kurmak için peygamberlere, imamlara veya papazlara ihtiyacı mı olur? Kandırılmış, aldatılmış ve gerçekleri göremeyecek kadar şartlandırılmış insanlarımız! Artık beyninizdeki o "şartlanma kafesini” kaldırın. Allah'ın bize bahşettiği en değerli organımızı, beynimizi, en iyi şekilde kullanıp işletmesini öğrenin. "Falanca dinimize, Peygamberimize karşı çıkmıştır, katli vaciptir vs. 'gibi şartlanmış kişilerin sözleri, Allah'ın görev alanına müdaheledir; çünkü can vermek ve almak O'na aittir. Böyle yobaz kişilerin sözlerine kananlar, kiralık katiller gibidir. Zorba bir adamın veya mafya babasının yanında, onun uşaklığını “vur” dediğini vurup, as dediğini asan, kafasını vicdanını kullanamayan, köpekleşmiş yaratıklardır. Onlar insan bile değildir. insan, aklını ve mantığını kullanabilendir. Aklını kullanamıyorsan, diğer hayvanlardan farkın ne?

Ey insanlar, yaptıklarınızda ve yapacaklarınızda, sadece bugününüzü ve kendinizi değil, geleceğinizi ve torunlarınızı da düşünün. Onların sizi nasıl anmalarını ve hatırlamalarını istersiniz?
- Günah, Allah'ın gerçek buyruklarına, yani bilimsel verilere karşı gelmektir!
- Günah, Allah'ın en mükemmel eserlerinden olan beyni dışlamak, Akıl ve mantığa uymayan işleri yapmaktır!
Öyleyse, günah işlemeyin sevgili din kardeşlerim!

VIII- MİLLİ VE MANEVİ DEĞERIER YUTTURMACASI
“Milli ve manevi değerler” diye bir slogan tutturmuş gidiyoruz. Toplumumuzda yanlış temellere oturtulmuş bir sürü gelenek, görenek kuralı var. Bilimsel düşünce tarzıyla bağdaşmayan bu tür kurallar, toplumumuzun gelişmesini, bireylerinin üretken, yeni düşünceler buluşlar ortaya koyucu olmalarını engellemekte, yani bir diğer ifade ile, insanlarımızın düşünme yeteneği sınırlanmakta, beyin-faaliyetleri “psikolojik hapse” mahkum edilmektedir. Söyle bir örnek vereyim: “cenabet olarak dolaşmak günahtır, öyle dolaşan insanın işleri iyi gitmez, başına uğursuzluk gelir” şeklinde bir inanç toplumumuzda yaygındır. Şimdi tatlı bir rüyadan sonra yıkanma olanağı bulamayan bir genç, bütün gününü ruhsal bir bunalım içinde geçirir. İşlerinin iyi gitmeyeceği korkusu ve başına ne zaman kötü bir şey geleceğinin bekleyişi içindeki bu gençten hangi olumlu iş beklenir? Böyle bir “milli, manevi değerin" toplumumuza yararı mı çoktur, zararı mı? Sol tarafından kalkmak günah; Kitapta yazılanlardan şüphe etmek günah; başını açmak günah; şunu yemek günah, bunu içmek günah; resim, heykel yapmak günah; televizyon izlemek günah; kadına, erkeğe bakmak günah; vs. vs.. Halbuki bu yasakların çoğu doğal, biyolojik gereksinimlerdir. Bir taraftan bu doğal gereksinimlerin iç-dürtüsü, diğer taraftan günah işleme korkusu insanları ikircikli, dengesiz bir ruh haline sokar; huzursuz bir yaşam başlar. Sonuç toplumun çoğunluğunun riyakarlaşması, insanların kendilerine saygılarını yitirmeleridir. Kendisine saygısı olmayan kişi, topluma karşı görevlerini hiç yerine getirmez. Her türlü hırsızlık, dolandırıcılık, vergi kaçırma, vs. gibi toplumsal problemler gittikçe artar. Bireylerinin çoğu böyle olan toplumdan, artık siz ne bekleyebilirsiniz? Böyle toplumlar artık sağlıksız ve umutsuzdurlar. Neyin sonucu olarak? "Milli ve manevi değerler” diye sıkı sıkı sarıldığımız bu tür akıl ve mantığa ters alışkanlıklarımızın  sonucu olarak!
Bu tür "milli ve manevi” değerlerimizin çoğu ise dinsel kökenlidir. Alışkanlıklardan kopmak, kurtulmak zordur. Kumarın kötü olduğu, sigaranın sağlığa zararlı olduğu bilinir, ama yine de çoğumuz onlardan vazgeçemeyiz. Hele bazı alışkanlıklarımızın temelinde dinsel duygular varsa, bunların zararlı olduğunu anlayabilmek çok büyük cesaret ve zeka ister. Çünkü şüphelenmek bile çok büyük günah sayılmıştır. Çünkü kişilerin beyinlerine "ambargo” konulmuştur. Beyin istediği gibi özgürce düşünüp, doğruyu - yanlışı ayırt etme hakkından yoksun bırakılmıştır. Beynimiz Allah'ın bize verdiği en degerli organımızdır. Tanrı'ın bahşettiği bu değerli organı gerektiği şekilde kullanmamak, Tanrı' ya karşı bir saygısızlık değil midir? Tanrı eğer istemeseydi, o beyni bize verir miydi? Öyleyse bu akıl ve mantıkla bağdaşmayan dinsel kökenli "manevi" değerlere böylesine körü-körüne bağlılık neden? Hala kandırılmış olabileceğimiz neden aklımıza gelmiyor? Gelemez, çünkü senelerdir öyle şartlandırılmışız, ve her gün sohbetlerde, radyoda, televizyonda aynı önyargılarla donatılıyoruz. Bu tür şartlandırmanın ne olduğunu anlatabilmek için, affınıza sığınarak, biraz müstehcen de olsa şu fıkrayı vermek istiyorum:
Afrika'da uzun süreli bir ava çıka bir yabancının, bir-iki hafta sonra, cinsel arzuları dayanılmaz boyutlara ulaşır. Kılavuzlarına konuyu açıp, onların bu sorunlarını nasıl çözdüklerini sorar. Onların çözümü, dişi develerdir. Kendisine çok ters gelen bu öneri karşısında avcı bir kaç gün daha  sabrederse de, sonunda dayanamayıp bir dişi deveyle ağaçların arasına dalar. Devenin başını bir ağaca bağlayıp, ayağının altına bir şeyler alarak, gerekli yüksekliği tutturmaya uğraşır. Tam sağlamışken deve kımıldar, yerini değiştirir. Avcı tekrar pozisyonunu bulmaya çabalar, fakat deve rahat durmaz, her defasında pozisyonu bozar. O böyle uğraşırken, çevresinde bir gürültü kopar; bir genç kız “imdat! imdat!" diye bağırarak, iki adamın takibinden kurtulmaya çalışmaktadır. Devenin iki de bir kıpırdamasından dolayı zaten çok sinirlenen avcı, bir de bu gürültü çıkınca, tüfeğini kaptığı gibi, kovalayan iki adamı cansız yere serer. Kurtulan kız, büyük bir sevinç içinde avcının önünde diz çökerek, "Efendim, beni kurtardınız, size hayatımı borçluyum. Her şeyimle emrinize amadeyim. Dileyin benden ne dilerseniz!" der. Avcının isteği şu olur: “Şu devenin başını tut da, kımıldamasın".

Evet, insanlar şartlandıysa, gerçekleri görmeleri zorlaşır. Gerçekleri görmek, doğruları yanlışlardan ayırt edebilmek için, önce önyargılardan ve şartlanmalardan kurtulmak gerekir. Bu konuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken diğer bir husus da şudur: Cinsel konularda geleneksel tutuculuk ve tabular toplumumuzda derin kökler salmıştır. Ama bu tabuları koyanlar ve tutuculuğu savunanların kendileri bu kuralları en çok çiğneyenlerin başında gelirler. Kadınlara - kızlara bakmak günahtır, denir. Ama peygamberlerden -halifelerden alın, şeyhlerine - imamlarına kadar (ve de tabii tüm diğer erkekler) hepsi bakar. Çünkü bu doğal, biyolojik bir olaydır. Diğer taraftan müritlerinin kadınlarını - kızlarını kullanmayan şeyh - imam yoktur demek pek yanlış sayılmaz. En büyük cinsel ahlaksızlığı onlar ortaya koyarlar, çünkü olayı sinsice ve de kendilerine inanmış kişilerin güvenlerini kötüye kullanarak yaparlar. Ve saf, dindar insanlar bunun, ya farkına varmazlar veya fark etseler bile, mantıklı düşünme yetenekleri yok olduğundan, ya intihara kalkarlar, ya delirir, sapıtırlar, ya tevekkülle içlerine atıp, sineye çekerler.

İnsanlık tarihi süresince YÖNETICILER önce aile mertebesinde, sonra aşiret mertebesinde, daha sonraları ise devlet veya imparatorluk gibi büyük ölçekte insan topluluklarını yönetmeye çalışmışlardır. Yönetilen toplumu emir altında tutmaya yönelik olarak ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bu arada sel, kuraklık, deprem, volkan patlaması, kıtlık vs. gibi her tür doğal olay dinsel baskı aracı olarak kullanılmıştır. Günümüzde teknolojik gelişimler Dünya'yı 'küçültmüştür'. Eskiden kıtalarla, dağlarla, denizlerle sınırlanıış devletler veya yönetilen toplumlar varken, günümüzde "çok uluslu şirketler" kanalıyla bir çok ulus, hatta tüm Dünya yönetilmektedir. "Süper Devlet" kavramı artık hiç birimize yabancı değildir. "Süper Yöneticiler" belirli toplulukların, geri kalmış düzeyde, kolay yönetilebilir şekilde kamıaları için, özellikle dinsel duyguları alet etmekte, “milli ve manevi değerlere sahip çıkmak" gibi, kendilerinin hiç değer vermediği, ama az gelişmiş ulusların kullanmasına devam etmelerini istedikleri, adetlerle ve geleneklerle “şartlandırılmış" şekilde yaşamlarını sürdürmelerini özenle destekliyorlar. Bizler T.C. vatandaşları olarak bu oyunları artık görmeliyiz. MİT elemanlarının maaşlarını hangi devlet niçin ödemiş? Rabıta örgütü Türk vatandaşlarına neden maaş bağlamış? Beş kuruşun bile bedava verilmediği bir dünyada, bu bonkörlük niye? Arap ülkeleri, İran veya U.S.A. neden belirli akımları desteklerler?

Atatürk'ün devrimleri neden kötülenir? Bir Türk vatandaşı, nasıl olur da Atatürk için “Resmi tarih yalan söylüyor. Atatürk bizim için pek bir şey yapmadı! O bir diktatördü, Müslümanları cepheye gönderdi. O savaş gerçekte bir kurtuluş savaşı değildi; O çok utanç verici şeyler yaptı” gibi, ulusumuzu parçalanmaktan, Yunan, İngiliz, Fransız, Amerikan sömürgesi yapmaktan kurtarmakta öncülük etmiş bir büyük evladını böyle nankörce kötüler? Bu kişileri kimler nasıl kandırmış, acaba hiç düşünülüyor mu? Bunlar kimin uşağı? Kimler 'uşak' olur, yani kolayca kandırılıp başkalarının yararına hizmet eder? Akıl ve mantığın dışlandığı ve kendisine saygısını yitirmiş bireylerden oluşan bir toplumda bireyler kolayca kandırılabilirler. Bir ulusun en büyük sermayesi iyi yetişmiş. kendine saygısı ve güveni olan bireyleridir. Böyle bir ulus hiç bir güçle sindirilemez!

IX- EGİTİM VE ÖĞRETİM  SİSTEMİMİZ
Eğitim - öğretim sistemimiz yeniden gözden geçirilmeli. Doğru - yanlış, iyi - kötü gibi kavramları iyi tanımlayıp-sınıflayıp, olayları tüm bilimsel çıplaklığı ile görüp, hiç bir tabu veya yasak ardına sığınmadan, yasa - yönetmelik veya geleneklerimize dahil etmeliyiz. Değer yargılarımız çarpıktır. Dürüst, kendi alın teri ile bir yere ulaşma çabası içindeki insanların enayi olarak; ama, vergi kaçırarak, sahtekarlıkla, dolandırıcılıkla vs. ile servet sahibi olanların ise 'saygın' kişi olarak değerlendirildiği bir toplumun “değer yargılarının” sağlıklı olduğunu iddia edebilir misiniz? Tüm düşünce ve değerlendirme sistemimizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Ancak o zaman, ne bizim içimizdeki uyanıklar bizi bu kadar sömürebilir, ne de dışımızdaki "uyanıklar" devletimizi böylecesine sömürür. Gerçekler böyledir, bu böyle biline! Kişileri nasıl tanımalı, değerlendirmeliyiz, ulusları nasıl tanımalı ve değerlendirmeliyiz, işte bunlar da öğretilmeli. Tüm egitim-ögretim sistemimiz sıfırdan ele alınarak yeniden düzenlenmeli; çünkü, tüm değer yargılarımız, olaylara bakış açımız, düşünme ve davranış tarzımız yanlış bir temele, yani bin yıllık bir kandırılmışlığın üzerine oturtulmuş! Böyle bir yanlış temel üzerine hiç sağlam bir yapı oturtulabilir mi?
Sömürülmüş, aldatılmış bir toplum olmaktan kurtulup, bizi sömürmeye çalışan dış güçlere karşı içte birlik olup, birlikte karşı koymalıyız. Şu anda biz, kendi içimizde birbirimizi aldatmakla meşgulken, yabancılarca çok daha büyük çapta aldatılıyoruz. Yani, kendi evinde çoluk-çocuğunu döven, ama dışarda kendisi hep dayak yiyen kabadayı gibiyiz. Bunun yolu, kendine güven duymaktan geçer. Güven ise, akıl ve mantığını kullanmasını bilenlerde, yani zekasını geliştirenlerde olur. Akıl ve mantık kullanılmasını dışlayan, “böyle soruları düşünmek, akla getirmek günahtır” mantığı ile giden toplumlarda, zeka gelişmesi değil, zeka gerilemesi görülür; bu günkü durumumuz buna örnektir.
Ezbercilik, 'evet-efendicilik' sistemi içinde; beynimizin 'yasak-günah' kafesi içine alındığı bir sistemde, kendine güven duygusu olan, yaratıcı ve bir şey başarma hırsı ile dolu, çalışkan insanlar yetiştirmek mümkün değildir; orada ancak, kendine güveni olmayan, 'bizden bir şey olmaz', 'biz  bir şey başaramayız' gibi aşağılık duyguları içinde yüzen insanlar yetişir. Düşmanlarımızın istediği de zaten budur, ve bizi bu duruma getirebilmişlerdir. Ama biz hala kafamızı kumdan çıkarıp gerçeklerle yüz-yüze gelmekten korkuyoruz. İçimizde o kadar 'sosyal virüs' var ki, her türlü olumlu adım anında o dış kaynak uşağı 'virüslerce' bastırılmaya çalışılıyor.
Hep eskiyle övünürüz, lbni Sina'larla, Ömer Hayyam'larla, Farabi'lerle, vs. .. Peki ya son 300-400 yıl içinde hiç çok büyük bir bilim adamı çıkardık mı; veyahut tüm islam alemi çıkardı mı? Hayır! Hep daha eskiyle, 500 veya 1000 yıl öncesiyle avunuruz. Neden acaba? Nedeni gayet açık: üç-dört asır öncesine kadar Hırıstiyanlık alemi çok katı bir ”yobazlık" dönemi içindeydi; dine veya din adamlarına karşı gelen, diri diri yakılıyordu. Onlara oranla islam alemi daha hoşgörülü ve aydınlıktı. Yani koyunun olmadığı yerde, keçi misali. İşte, o nedenle eskiden islam aleminden, o zamana göre dünya çapında bilim adamları çıkmış; ama bunların da dindar kişiler olduğu söylenemez, Ömer Hayyam'ı düşünsenize!

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun,
Cennet- i Ala meyhane midir?
Her Müslümana iki Huri diyorsun,
Cennet- i Ala, kerhane midir?

Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?"

Tanrı gönlünce yaratır da her şeyi
Neden ölüme mahkum eder hepsini?
Yaptığı güzelse neden kırıp atar
Çirkinse suçu kim kime yüklemeli?


Ama bugün, hırıstiyanlık alemi "rönesans ve reformlla bu karanlık yobazlık dönemini aştıktan sonra  (yani diğer bir ifadeyle, akıl-mantık erbabı kişilerin sayısı ve gücü, yobaz dinsel zihniyetlilerden daha baskın çıktığı günden beri), kendi içinde, akılcı - hümanist - hoşgörülü ve özgürlükçü bir sistem kurduktan sonra, bilim ve teknolojide dev adımlarla ilerlemekte, tüm dünyayı etkisi altına almaya ve yönetmeye çalışmaktadır. Bizim gibi, zavallı-geri kalmış ülkeler insanları da, ara-sıra bir batılı “uyanık" müslüman oldu diye, olayların perde arkasını araştırmadan., dinimizle övünürüz. El gider Mersin'e, biz gideriz tersine! Eller, insanlarını araştırıcı - akılcı - atılımcı şekilde yetiştirmek için çabalarken ve de, bizim, akılcı-mantıklı oldukları, düzeni tenkit ettikleri için kovduğumuz insanlarııızı alıp, onların beyin gücünden yararlanırken; biz akıllılarımızı böylece kovarak - küstürerek elden çıkarıp veya dışlayıp, 'evet-efendimci', 'siz daha iyi bilirsinizci', karaktersiz, kaypak, yağcı, yardakçı bir çıkarcılar topluluğu  “kişisel olarak köşeyi dönmeyi, toplumsal olarak dünya ülkeleri arasında köşeyi dönenler arasına katılmaya yeğleyenler topluluğu” olmaya doğru adım-adım "geriliyoruz". O kadar bencil, ilerisini görmeyen (veya görmek istemeyen) bir insanlar topluluğuna dönüşüyoruz ki, "gününü gün et", 'gemisini yüzdüren kaptandır", "rüzgara göre yelken aç", 'benden sonra tufan" misali, günlük kişisel ve ailesel çıkarlar uğruna, çocuklarımızın-torunlarımızın geleceğini ipotek ediyoruz. Bunun ana nedeni de, bu bin yıllık kandırılmışlığın yarattığı kendine güvensizlik duygusudur. Asırlardır süren dinsel korku ve baskı sonucu, toplumsal düşünce tarzımız öylesine ürkekleşmiş, uyuşturulmuş: akıl ve mantığımız öylesine körleştirilmiş ki, toplumumuz öylesine aptallaştırılmış ki, gerçekleri görebilecek, görse de söylemeye cesaret edebilecek ne cesaretimiz kalmış, ne de yeteneğimiz. Halbuki, kendimize güvenimiz olsa: daha rahat olacağız; daha uzun vadeli planlar yapacağız; kişisel ve kısa vadeli hesaplardan vazgeçip, torunlarımızın geleceğini güvence altına almayı planlayacağız; yani bencilliğimizi frenlemesini öğrenip, daha toplumcu davranacağız. Yani DEMOKRATİKLEŞECEĞİZ.  

X- TOPLULUKLARDA ALDATMACA - KANDIRMACA
Doğada kandırmaca çok yaygın bir olaydır; bir bitki diğer bir bitki veya hayvanı, bir hayvan diğer bir hayvan veya bitkiyi  aldatma çabası içindedir. Canlılar arası bu aldatmaca veya sahtekarlığın güzel örnekleri bilinir. , Bunlardan bir-iki tanesini burada kısaca özetlemek istiyorum.
Kukuk kuşları, civcivlerini kendileri bizzat kuluçka yatarak çıkarmazlar. Bunlar o kadar yeteneklidirler ki, otuz küsur çeşit türde kuşun yuvalarına, onlarınkilere benzer şekilde yumurtlayarak, o kuşların kuluçka yatmaları sayesinde, kendi civcivlerinin de ortaya çıkmalarını sağlarlar. Hatta bazen yuva sahibi kuşun kendi yumurtalarını yuvadan aşağı atacak kadar da haince davranırlar.
Zambak türü bir çiçeğin, nektarı olmadığı halde, döllenmesini sağlamak amacıyla, çok uzun hortumlu bir arı türünün dişisinin kokusunu yaydığı; o arının da bu kokuya kanarak o çiçeğe konup, o kokunun sarhoşluğu ile, eklemlerine o çiçeğin tozlarını bulaştırıp, bir diğerine aktardığı da bilinenler arasındadır.
Yine, bir küçük boylu bir sarı karınca türünün kraliçesinin, bir tür kara karınca yuvasına giderek, “Kraliçenizi öldürün, o sizin gerçek kraliçeniz değil" mesajını içeren bir koku yaydığı; kara karıncaların kraliçelerini öldürmeleri üzerine de, onun yerine geçerek, kendi yumurtalarını onun yuvasına bırakıp, kara karıncalara beslettiği bilinir.
Doğadaki bu tür olaylar, canlıların genlerindeki komutlardan kaynaklanır. Genlerdeki bir çok komut, bir çok canlıda ortaktır. Canlılar arası ortak gen sayısı, evrimsel akrabalık ilişkisi derecesiyle orantılıdır. Ne kadar yakın bir akrabalık varsa, ortak gen sayısı da o derece fazladır, Yani insanların bir çok genleri, diğer bir sürü hayvanla ortaktır. Bu nedenle insanlar çok değişik derecelerde olmak üzere, çok degişik türlerde davranışlar gösterebilir. Sahtekarlık ve kandırmaca canlılar aleminde yaygın olduğuna göre, insanların da bundan nasibini almaları doğaldır. Her insanın içinde, her birinde değişik derecede olmak üzere, kandırmaca duygusu da mutlaka vardır. Ama bazı insanlarda bunun derecesi epey fazladır. İşte, “uyanık”lığı, "saf”lığından fazla olanlar, diğerlerini hep aldatmaya çalışırlar, onların sırtından geçinmeye uğraşırlar. Bu bireysel bazda böyle olduğu gibi, toplumsal bazda da böyledir. lsrailoğullarının kutsal kitapları Tevrat'da bizzat itiraf ettikleri üzere, İbrahim Peygamber, çıkarları uğruna karısını bile pazarlamaktan kaçınmamıştır. Bazı insanlar çıkarlarını her şeyden üstün tutarlar; onların, çıkarları uğruna feda etmeyecekleri şey, söylemeyecekleri yalan, aldatıp-kazıklamayacakları insan yoktur.
Bu türde insanlar, herhalde yahudi toplumunda daha yaygındırlar ki, bu tür düşünce tarzına “yahudi zihniyeti, veya çıkarcı zihniyeti" denir. “Cıkarcı zihni!yetli” insanlar her toplumda bulunur. Bu tür insanlar çıkarları için dünyayı ateşe bile verebilirler; nitekim dünyadaki savaşların çoğu bu yüzden çıkmıştır. Siz siz olun, çevrenizdeki insanları iyi tanıyıp değerlendirin, başkalarının dediği ile hareket etıeyin. Peygamberlerinizi de iyi tanıyın, size onların sadece iyi yönleri tanıtılmış olabilir; yukarıda kutsal kitaplar özetlenmiştir; o bilgileri iyi değerlendirin ve bu bilgileri değerlendirirken, şu soruya da bir cevap arayın: Tüm dünya ve evreni yaratan bu BüYüK GüC'ün, yarattıkları ile doğrudan iletişim kurması için bir "aracıya' ihtiyacı olur mu? Ve Allah bize bu 'beyni' neden verdi? Bu yazılanların da doğru olup olmadığını kontrol edin; ama bizzat kendiniz kontrol edin.
Bu böyleyken, çıkarcı zihniyetlilerin diğer insanları ve toplumları kandırmaya çalışmasını bu açıdan değerlendirip, akıl ve mantığımıza sahip çıkıp kandırılmamaya uğraşmalıyız. Günlük yaşantımızda da öyle, kaç kez politik kandırmacalara alet olduk? Hangi yakın dostunuzdan, hatta kardeşinizden, kişisel çıkar söz konusu olduğunda, kazık yemediniz?

Enflasyon nedir? Bence enayilik vergisidir. Hakkını alamamaktır. Aptallaştırılmış toplumların, veya insanların sırtından, uyanıkların yolunu bulmasıdır.
Görüyorsunuz ki, bizim toplumumuz da, bir çok diğerleri gibi, 'bir İsrailoğulları oyununun' kurbanı olmuştur. Hem de bir "çifte sarma" ile: bir taraftan çeşitli sihirbaz numaraları + doğal olayların ve afetlerin değişik yorumlanmaları ile insanların aldatılması; diğer taraftan "bize inanmazsan veya şüphelenirsen, cehennem ateşi" şantajı. Ve öyle bir düzen kurulmuş ki, her gün veya her hafta, düzenli bir şekilde bir 'beyin yıkama' merasimi ile insanların uyanmaları, akıl ve mantıklarını kullanabilme alışkanlığı kazanmaları engellenmiş; halk çoğunluğu öylesine 'robotlaştırılmış' ki, akıl ve mantığını kullanmaya kalkan herkes toplum içinde bir cüzzamlı gibi görülüp, yobaz din adamlarınca 'şeytan' diye damgalanıp, çeşitli şekillerde suçlanmış- dışlanmış-cezalanmış. Yani 'kraldan çok kralcı olmak' veya 'vur deyince öldürmek' gibi bir durum ortaya çıkıış. Düşünün, biz başka soyların evlatları, sami ırkından (Yahudi ve Araplardan)  daha fazla onların öğretisini savunur olmuşuz!
Peki, şimdiye kadar bu 'aldatmaca'yı farkeden olmamış mı? Elbette olmuş; Ömer Hayyam'lar, Pir Sultan Abdal'lar, ve daha niceleri. Onlar epey tohum ekmişler, fakat "kara eller" derhal bu tohumların hemen yok edilmesi, çoğalmaması için ne gerekiyorsa yapmışlardır. İçimizde, bilerek veya bilmeyerek, bu "kara mihrak"lara uşaklık eden sayısız insan vardır. Aman dikkat edin, Allah"ı yanlış yorumlayıp - tanıtan bu çıkarcı zümresinin ve onların uşaklarının aldatmacalarına ve de SANTAJlarına gelmeyin!
Şimdi, uzay çağına girdiğimiz bu asırda, yeni bilimsel bulgular ve gelişmeler, bu ÇIKARCILAR - SAHTEKARLAR mafyasının oyununun bozulmasını, saf düşünceli halkımızın bunun farkına varabilmesini mümkün kılacak yeni ve ap-açık deliller ortaya koymuştur. İşte "gökkubbe" terimi ve uzaya gidip-dönen uydular! Bunlar açık-seçik yukarıda anlatıldı, ve belli bir yaşın üzerindeki insanlarımız bu olayları hala hatırlarlar. Ama nedense, "çevir kazı, yanmasın” misali, bu taze olaylar bile unutturulup, üzerine sünger çekilmek isteniyor, ve de halkımız bu olayı neredeyse unuttu. Evet, saf ve temiz düşüneceli din kardeşlerim; İLAHı GüC'ü yanlış tanıtan, doğal olayları çıkarcı zihniyetlerine alet ederek saf, temiz insanları sömüren bu ÇIKARCILAR - SAHTEKARLAR mafyasına karşı başlatılan bu mücadelede, Tanrı 'nın gerçek dili BİLİM'in yanında yerini alarak, bu yazının tüm insanlarımıza ulaşmasında yardımcı ol. Unutma ki; günah, Allah'ın gerçek mesajları olan bilimsel bulgu ve verileri dışlamak, bunları yanlış yorumlamaktır; sevap ise Allah'ın gerçek mesajlarının algılanıp uygulanması ve buna yardımıcı olunmasıdır. Allah yolu, bilim yoludur! Tüm insanlarımızı, gerçeklere ve doğrulara ulaşmak üzere, bilim yolunda seferber edelim. Allah'a ulaşmaya çalışalım ve onun bin-bir çeşit dilinden birini çok iyi çözüp anlamaya çabalayalım. Bilimde ve onun uygulama alanı olan teknolojide kendimizi göstererek Tanrı'ya layık olduğumuzu gösterelim.
 Kendisini toplum-sever görenler, ulusunu-vatanını sevenler!
Akıl ve mantığa, bilime, gerçeklere ve doğruya ulaşmaya bir çağrıdır bu!
Gerçek inanç yoludur!
Doğrular, dürüstler, sahtekarlar-çıkarcılar belli olsun! Ancak ve ancak, böyle bir BİLİM SEFERBERLİĞİ, doğrulara-geçeklere ulaşma seferberliği, bizi düzlüğe çıkaracak, muasır “medeniyete" yetiştirecektir.

Sayın Vatandaş,
Bu yazıyı iyice okuyup anlamaya çalışın. Şayet henüz tüm akıl ve mantığınızı “yahudi zihniyetlilere” emanet etmediyseniz, yani beyninize ambargo koydurtmadıysanız, bazı şeylerin farkına varıp, uyanacaksınız. Eğer burada yazılanların doğuluğunu görüp, ikna olduysanız, bu yazının çoğaltılıp dağıtılmasına siz de katılın. En az iki tanıdığınıza gönderin ve size en yakın caminin imamına verip, okumasını ve buradaki görüşleri değerlendirmesini rica edin.
Hala çoğu din adamı, burada yazılanlara inanmayıp, bunu yazanın kitapları yanlış yorumladığını iddia edecektir. O zaman onlara şunu sorun:
Daha 20 sene öncesine kadar, Gökkubbenin bir fanus gibi dünyayı kapladığını, yıldızlara gidilemeyeceğini savunan ve ayetleri böyle yorumlayan sizler değil miydiniz? Bir asır öncesine kadar dünyanın düz olduğunu iddia eden sizler değil miydiniz? (Unutmayın, ekvatorda yaşayanların 12 saat, kutuplara yakın yaşayanların 20 saat oruç tutmaları, dünyanın düz bir tabak gibi düşünülmüş olmasındandır.) Bu geçmiş yanıltılmalarımızın ve aldatılmalarımızın günahını kim çekecek? Ya şiımdi yanılmadığınızı nasıl savunursunuz? Geçmişe baktığımızda, sizler yanıldınız, ama biliım adamları haklı çıktılar. Şimdi size niye inanalım? Allah'ın gerçek dili “müspet bilimlerden" hangisine hakimsiniz? Daha doğru dürüst okuyup anlayamadığınız, her defasında değişik yorumlamaya kalktığınız bir kitabı nasıl doğru anladığınızı iddia edersiniz?
Bırakınız, kitapları ve olayları bilim adamları yorumlasın, ama gerçek bilim adamları!

Haziran 2015de  yazılan bir makale

DİN-ADAMLARIMIZ BİZLERİ ALDATIYOR, İŞTE ISPATI:

“Akla karayı ayırt etme zamanı” başlıklı bu yazı, önce Facebookta duyurulmuştur. Sonra ise, herkesi çok ilgilendirdiğinden, yetkili kişilerin görüşünü almak için,  İlahiyat Fakültelerinden 15, Diyanet İşleri Başkanlığından yine 15 Prof. Dr bilim adamına ve de medyada en çok konuşan Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu’na gönderilmiştir.
Halkımızın Dinsel Konularda Yönlendirilmesinde Etkili Olan Değerli Bilim Adamlarına
Aşağıda sunulan yazıya, dinsel konularda uzman bir kişi olarak bir görüş bildirmeniz halkımızın aydınlatılması açısından yararlı olur düşüncesiyle, saygılarımı sunarım.
Prof. Dr. İsmet Gedik
Bir insan, mensubu olduğu toplumdaki hayat sisteminin daha iyi yönde geliştirilebilmesi konusunda bir şeyler biliyor, buna kesin inanıyor ve bu bildiklerini topluma duyurmuyorsa, topluma karşı ihanet etmiş olmaz mı? Mademki bir görüşün, toplumca bilinip, uygulanması halinde, toplum daha iyiye gidecek, öyleyse, o görüşün toplumdan saklanması veya duyurulmaması, topluma karşı bir kötülüktür. Diğer taraftan, toplumun geleneksel düşünce ve inanç sistemi, bu yeni görüşü kabullenmeye uygun değilse; yani bu görüş toplumun geleneksel düşünce sistemini ve yaşam tarzını rencide edecek bilgiler içeriyorsa, o insan hemen “aforoz edilir” ve düşman olarak görülmeye başlanır.
İşte ben bu durumdayım. Gerçekleri yazdığımda, “Hocam bu din düşmanlığı niye” diyen arkadaşlarımla-öğrencilerimle karşılaşıyorum. Ben dinamik sistemli doğayı oluşturan bir Allah’ı bilimsel verileriyle tanıtıyorum, ama insanlar yazdıklarımı okuyup-değerlendirmeden  “bodoslama” karşı çıkıyorlar.
Dinler elbette toplumsal ahlak açısından yararlı öğeler içerirler. Ancak en temel unsur olan "tabana mı, tepeye mi?" yani dinamik sistemli mi statik sistemli mi konusu ortaya çıkmaktadır. Kutsal kitaplar statik sistemli bir Allah görüşüne dayanır. Yani bir şeyin yapılması, oluşturulması, varlıkların dışındaki bir gücün “olsun” demesiyle gerçekleşir. Varlıkların, o yapının oluşturulmasında hiçbir rolü yoktur. Bu nedenle toplumsal sistemlerin kurallarının da, peygamber denilen elçiler vasıtasıyla gönderildiğine inanılan bilgilere göre oluşturulması dinlerin temel özelliğini oluşturur. Halbuki dinamik sistemde, bir şey oluşturulması, varlıkların karşılıklı ortak eylemelerine bağlıdır. Varlıklar daha rahat bir duruma geçmek için, belli ortaklık ilkelerinde anlaşıp, bir araya gelirler. Bu ise bilgiyle olmaktadır, bu nedenle dinamik sistemler fiziği  “information & self-organisation” olarak özetlenmiştir. Dinamik sistemde bilgiyi varlıkların kendileri oluştururlar, statik sistemde ise, “her şeyi bilen” tepede bir varlık söz konusudur. Böyle olunca da insanlar, "nasılsa her şey tepedeki ilahi güç sistemine bağlı” düşüncesiyle pasifliğe yönlendirilirler. İslam aleminin geri kalmışlığı, insanların toplumu bir ortaklık olarak görmeyip, toplum yönetimini tepedekilere bırakmasının bir sonucudur. Halbuki, hayat tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleri, anlaşıp-uzlaşmaları sayesinde oluşur. Yani kurallar ortaklaşa alınır. Bunun içinse, her vatandaşın, düşünmesi ve çıkarını savunacak şekilde ortaklıklar içine girecek bir bilinçle davranmasını gerektirir.
Kutsal kitap savunucuları Kuranda her tür bilginin Allah tarafından insanlığa bildirildiğini savunurlar. En çok da şu örnekleri verirler: 24 Haziran 2015de eski bir öğrencim bana şöyle yazmış:
Ibrahim Kobya Bu arada sizi bana en çok hatırlatan " Plaka Tektoniği" ve "Big Bang" teorileridir...

Kur'an 1400 sene evvel bunu bile bilimsel olarak bizlere ışık tutmuş hocam, ama Bilim, İlmin( Kur'an açısından!) gerisinden geldiğinden 20. yy'ı beklemiş insanlık. Bilim ilerledikçe, Kur'an (ALLAH'ın ) ilmini anlamaya devam edecek, anlayacak, inkar da etseler bu gerçek değişmeyecek .
Şimdi bu iki örneği tek-tek irdeleyelim:
1- Jeolojik olayları açıklamakta kullanılan yeni bir görüş olarak 1963ten sonra ortaya atılan “Plaka Tektoniği”nin, Kuran’da 1400 yıl öncelerinden yazılmış olduğunu gösterirler. Kanıt olarak da: (27. Sure (Neml Suresi), 88. Ayet: Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.) gibi birkaç ayeti gösterirler.
Şimdi bu iddiayı inceleyelim.
Önce Plaka tektoniğinden ne anlaşılması gerektiğini bir örnek üzerinde açıklayalım. Ülkemizde (Anadolu) Kuzey-Anadolu-Fayı adı verilen bir deprem zonu vardır. Bu fay, Sinop-Ordu-Trabzon-Rize gibi illerimizin bulunduğu Kuzey-kesimini, Ankara- Kayseri-Malatya gibi illerimizin bulunduğu Orta-Anadolu’dan ayıran bir yırtılma-kayma zonudur. Yanı bu hattın güneyindeki bölge (Orta Anadolu), kuzeyindeki bölgeye (Karadeniz bölgesine) göre her yıl 1-2cm kadar batı yönünde kaymaktadır. Karadeniz bölgesini sabit kabul edersek, Orta-Anadolu ona göre, her yıl 1-2 cm kadar batıya doğru kaymaktadır. Dolayısıyla, Orta-Anadolu dediğimiz bölge, tüm dağları+ovaları+dereleri vs. ile birlikte, bir levhacık olarak hareket etmektedir. Yani sadece dağlar değil, dağlarla birlikte ovalar, dereler,vs. tüm bölge bir bütün, bir plakacık-levhacık olarak hareket eder. Hareket eden bu levhacıkları kalınlığı ise 100 km kalınlığındadır. Dünyamız bu şekilde birbirlerine göre hareket eden birçok plakacık -veya levhacıktan oluşmaktadır.  
Peygamberimiz Arabistan’da yaşamıştır, Arabistan’da ise çöller önemli bir yer tutar. Çöllerde kumul tepeleri dağlar oluştururlar. Bu kumul tepeleri rüzgarların etkisiyle, sürekli yer değiştirirler. Bu şekilde dağların hareket etmesi durumu oluşur. Hareket eden aslında kum taneleridir. Kum taneleri altındaki ana-kaya sistemi sabittir, hareket eden o ana-kaya sistemi üzerindeki kum taneleridir. Plaka tektoniğindeki gibi yüzlerce km boyutunda ve 100 km kalınlığında bir taş-küre (litosfer) parçası değildir. 
2- Şimdi “Big-bang” konusuna geçelim.

Son asır içinde  evrenin genişlediğini öne süren “Big-bang” adlı bir teori oluşturulmuştur. (Bu teorinin doğru olamayacağı yönünde yeni astrofiziksel gözlemler de ortaya çıktığını burada belirtelim.  Bak:  DOM-23: Evrenin oluşumu -Big-Bang var mı, yok mu?  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/10/bigbang-var-m-yok-mu.html  )


Daha önceleri
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.”
 şeklinde tercüme edilen Zariyat suresinin 47. Ayeti 1960 lardan beri artık:
“Göğü kudretimizle biz kurduk ve biz onu genişletmekteyiz”  şeklinde tercüme edilmektedir.
Kuranın en iyi tercümesi  olarak kabul edilen  Max Henning’in  tercümesi ise şöyledir:
“Ve göğü, biz onu kuvvetle inşa ettik, ve gör, gerçekten, biz onu geniş yaptık.”
Bizim gücümüz yeter” kavramı nasıl olur da, “biz onu genişletmekteyiz”  şekline dönüştürülür? Ortada “geniş” anlamına gelen bir sözcük var, bu “sıfat” olarak kabul edilir. Ama bu sıfatı bir yüklem olarak,  hem de “genişletmekteyiz” şeklinde değiştirmek, tam bir eğip-bükme işlemidir.
"Ohoooo siz bunu şimdi buldunuz ama 13 yüz yıl önce bizim kutsal kitabımızda zaten anlatılmış" gibisinden açıklamalar yapacak şekilde “eğip-bükmeler” söz konusu. Bunu yapanlar da “sözde din-adamları”.
Bu eğip-bükme, dolandırıcılık-sahtekarlık değil de nedir?
Big-bangdaki genişleme tasarımı, ışığın kızıla-kayması olayına dayalı bir teoridir ve galaksiler düzeyinde bir genişlemeyi öngörür. Halbuki kurandaki ayet bizim güneş-sistemimizle ilgilidir. Ve bizim dünyamıza ait göğün genişlemesi söz konusu değildir, çünkü bizim güneş-sistemindeki radyasyonlarda bir kızıla-kayma söz konusu değildir.

Dolayısıyla, Kuranı eğip-bükerek ondan farklı manalar çıkarma çabası içindeki din-adamları “baltayı taşa  vurmuşlardır”.
 “Kör ölür, badem gözlü olur” misali, insanlar inandıkları dini yüceltmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yukarıda sunulan ilk makalede, yukarıda sunulan örneğe benzer çok sayıda yanlış yorum örneği verilmektedir. Bu hatalı yorumlar insanlarımızın hatalı bilgilendirilmesine ve yanlış yönlendirilmesine, dolayısıyla, geri-kafalı kalmasına neden olmuştur.
İnternette bir tanıdığım, benim bir DOM-görüşü savunucusu olarak Kuranı anlamadığımı yazmış.  Ben de kendisine şöyle bir teklifte bulundum: “Benim mi Kuranı daha iyi anladığımı, yoksa Siz ve sizin gibi Kuran savunucularının mı daha iyi anladıklarını saptamak için  Kurandan bir bölüm vererek bunların nasıl yorumlanabileceğini tartışalım” şeklinde bir teklifte bulundum.
Yorumlanacak Kuran bölümü, Er-Rahman suresinin Cennet ile ilgili ayetleridir. Er-Rahman Suresi “Cennet” hakkında bilgi veren en önemli suredir.
55:46 - Rabbinin makamından korkan kimselere İKİ CENNET vardır.
 55:48 - İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.
 55:50 - İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.
 55:52 - İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.
55:62 - Bu ikisinden başka İKİ CENNET DAHA vardır.
 55:64 - (Bu cennetler) yemyeşildirler.
 55:66 - İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.
 55:68 - İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.

Şimdi size sorum şu: kutsal kitabımızda 2+2 = 4 adet cennetten söz ediliyor. Bunu nasıl açıklarsınız? O cennetlerde yetişen meyvelerden “hurma ve nar” hangi dünya parçasını simgeler?
Önce siz açıklayın, sonar bir de ben açıklayayım. Kimin açıklaması daha mantıklı ise, o kuranı daha iyi yorumlayan kişi kabul edilsin. Tamam mı?
BU ÖNERİM,  TÜM İLAHIYATÇI PROFLAR, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ELEMANLARI VE DE MEDYADA DİNSEL konularda konuşan TÜM KIŞILER IÇIN DE AYNEN GEÇERLİDİR.
Bu yazıya, hiçbir din adamından yanıt gelmedi. Facebook’taki birinden (ki kendisi jeoloji mühendisi olduğunu söylüyor) şöyle bir tepki geldi.
 E.A.:  inanan insanlar kum tepecikleriyle sıradağları ayırt edecek kadar idrak sahibi insanlardır.....kuranın umuma şamil olduğu açıktır.....o dönemin insanları dağ denince ne anlaşılması gerektiğini biliyordu.... iyi ki sayın İsmet hocanın öğrencisi olmadım.....gerçi benim hocalarım da İsmet beyden geri kalmazdı.... onlar da DOM (Dışarıda Oku Mağrurlan) sistemi içinde yetişmiş gariban halkı cahil sayan tepeden bakan ve ne hikmetse hepside dine diyanete sıcak bakmayan inançlı insandan alerjisi olan ama o garibanların ödedikleri vergiyle tahsillerini yapan kişilerdi.....benim ömrüm de Özal gençliği olarak ülkesinin garibanlarına tepeden bakan statükocu dayatmacı ezberci mağrur 68 kuşağına karşı mücadeleyle geçti....
Yanıtım şu oldu:
Sayın E.A., söz konusu ayette dağların hareket ettiği yazılı, bu ister kumul tepecikleri olsun, ister diğer dağlar olsun, yani ovalar, ırmaklar hareket etmiyor anlamında bir ifade. Halbuki Levha tektoniğinde hepsi hareket eder. Bunu anlayamayacak kadar bilgisiz olduğunuzu sanmıyorum. Gelelim işin özüne: Şu davetimi yerine getirin: Doğada her şey sürekli değiştiği için, insanı oluşturan hücreler de insan beynini, “çevrende neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın” mantığıyla, muazzam senaryolar üretecek şekilde oluşturmuşlardır. Bilgi ve mantık insanların sorunlarına çözüm bulma yeteneği olarak tanımlanabilinir. Kafanıza yerleştirdiğiniz bilgiler ve mantığınız sağlamsa, doğadaki oluşum ve gelişimleri “doğru” değerlendirirsiniz ve uygun çözümler bulup, sorunlarınızı çözersiniz. Ama kafanıza yerleştirilmiş bilgiler yanlışsa, mantığınız o yanlış bilgilerden etkileneceğinden, hep yanlış kararlar alırsınız ve sorunlarınızı çözemezsiniz.
DOM-sistemi bilgileri dinamik sistemli olduğundan, tüm sorunlarımızın statik sistemli düşünce ve davranışlardan (yani tepeye bağımlılıktan) kaynaklandığını açıkça ıspat ediyor ve dinamik (yani tabana dayalı) sistemli görüşle tüm sorunların ortadan kaldırılacağını net delillerle ortaya koyuyor. 
İnsanlar beyin yapıları nedeniyle, her türlü senaryoyu üretebilirler. Ama hücrelerimizin bizleri donattığı bu hayal kurma – yorumlama - bilgi-oluşturma yeteneğinin temel amacı, toplumsal sorunlarımızın çözümüne yönelik olmak zorundadır. Toplumsal sorunların nedenini ve çözümünü içermeyen görüşlerin hiçbir değeri yoktur, onlar kişisel hayallerden öteye bir değer taşımazlar.
Statik sistemli (tepeye bağımlı) hayat görüşüne uygun düşünen sizlerin, işe yarar bir görüşleri varsa, buyurun DOMun Özü dosyasında gösterildiği gibi, 10 sayfalık bir yazıyla bunu ortaya koyun. İnsanlar da, DOM görüşünü mü, DİN- görüşünü mü seçeceklerine karar versinler.
Laf ebeliği-polemik falan istemiyorum. Salt gerçek görüşler bekliyorum. Ortaya böyle bir görüş koyamıyorlarsa, sussunlar. (Koyamayacaklarından %100 eminim, çünkü statik sistemli düşünceler doğaya uyumlu değildir ve doğal sistemde işleyen toplumsal hayatı sorunlarını çözümleri olası değildir.)
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,
Görünür şahsın rutbe-i aklı eserinden. (Ziya Paşa)

Kişinin verdiği cevap şöyleydi: 
E.A.: islam dini bütün dinamikleriyle statik statükocu olmayıp aksine olduğunca dinamiktir.....aslına bakarsak İsmet bey hocamızın dine alternatifmiş gibi ortaya koyduğu DOM sisteminin en üst mükemmel zirvesi İslam dininin vaz ettiği hayat anlayışı ; yaşam biçimi ve düşünce sistemidir.....kıymeti bilinmeyen bu din oku emriyle başlar ilim adalet temizlik çalışmak üretmekle devam eder.....bu öyle bir derya ki jeoloji ilmi içinde kaybolur.....ben nacizane cilt cilt tefsir hadis meal islam tarihi vs. ilimleri okuyup hıfzederken bir yandan da jeoloji ilmi nasıl gelişmiş nerelerden yola çıkmışlar nasıl kurumsallaşmışlar nasıl modeller geliştirmişler bunları yeni yerlere uygulamışlar nasıl gözlem yapmışlar arazileri nasıl ve hangi yöntemlerle çalışmışlar bunları araştırdım not aldım.....en son tesbitim şu oldu; bizi ilimde fen de bu din geri bırakmıyor aksine batıdan öğrendiklerini papağan gibi ezberleyip üzerine hiç bir katkı koyamayan statükocu ezberci zihniyet geri bırakıyor......bu zihniyetin içinde hem sağcı hem solcusu hem ateisti mevcut.....kuran dinamiktir ve hayattan ip uçları verir......teferruat uygulama peygamberimizin yaşantısıdır.....kuran dağların hareketine sürüklendiğine atıfta bulunur; akıl ve ilim insana diğer buguları dağların bazen ovasıyla beraber kıta halinde hareket ettiğini ortaya koyar.....yani her şeyi hazır lokma sunmaz....aksi halde statik bir din olurdu....velhasıl benim dinim dinamik ben ondan daha dinamiğim....durmak yok yola devam çalışmaya araştırmaya devammmm..

Ben ise şunu yazdım: 
İşte bilginizin ve mantığınızın düzeyi ortada: Ben şu soruyu sordum: İnsanlar beyin yapıları nedeniyle, her türlü senaryoyu üretebilirler. Ama hücrelerimizin bizleri donattığı bu hayal kurma – yorumlama - bilgi-oluşturma yeteneğinin temel amacı, toplumsal sorunlarımızın çözümüne yönelik olmak zorundadır. Toplumsal sorunların nedenini ve çözümünü içermeyen görüşlerin hiçbir değeri yoktur, onlar kişisel hayallerden öteye bir değer taşımazlar.
Statik sistemli (tepeye bağımlı) hayat görüşüne uygun düşünen sizlerin, işe yarar bir görüşleri varsa, buyurun DOMun Özü dosyasında gösterildiği gibi, 10 sayfalık bir yazıyla bunu ortaya koyun. İnsanlar da, DOM görüşünü mü, DİN- görüşünü mü seçeceklerine karar versinler.
Laf ebeliği-polemik falan istemiyorum. Salt gerçek görüşler bekliyorum. Ortaya böyle bir görüş koyamıyorlarsa, sussunlar. (Koyamayacaklarından %100 eminim, çünkü statik sistemli düşünceler doğaya uyumlu değildir ve doğal sistemde işleyen toplumsal hayatı sorunlarını çözümleri olası değildir.)
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,
Görünür şahsın rutbe-i aklı eserinden. (Ziya Paşa)
Sizin bu soruya verdiğiniz yanıtı okuyucuların değerlendirmesini dilerim. Sizin gibi mantığı tamamen çarpıtılmış kişinin benim sayfamda işi nedir diye merak ediyorum.

Bu arada İ.G. adlı bir başkası şöyle bir görüş ileri sürdü:
İ. G.:  Kur'an bir bilm kitabı değildir.Kuran bir inanç ve toplumsal yaşam kitabıdır.her dönemde bu tür ayetleri bilimsel buluşların kaynağı gösterip insanları inançlı hale getirmenin yolu aranmıştır.Ama gerçek olan. Kur'an ın Toplumlumsal yaşamı dizayn eden,İnsanlara iyi bir kişi olması yollarını sunan, Bir inanç sistemidir.

Bu kişiye yanıtım şu oldu:
Sevgili İ. G., Şu paragraftaki görüşe ne dersin? Dinler elbette toplumsal ahlak açısından yararlı öğeler içerirler. Ancak en temel unsur olan "tabana mı, tepeye mi?" yani dinamik sistemli mi statik sistemli mi konusu ortaya çıkmaktadır. Kutsal kitaplar statik sistemli bir Allah görüşüne dayanır. Yani bir şeyin yapılması, oluşturulması, varlıkların dışındaki bir gücün “olsun” demesiyle gerçekleşir. Varlıkların, o yapının oluşturulmasında hiçbir rolü yoktur. Bu nedenle toplumsal sistemlerin kurallarının da, peygamber denilen elçiler vasıtasıyla gönderildiğine inanılan bilgilere göre oluşturulması dinlerin temel özelliğini oluşturur. Toplumlar da bu temel görüş uyarınca tepedeki bir lider (kral, sultan, başkan, vs.) ile idare edilirler, yönlendirilirler. Demokrasilerde bile halk tüm yetkiyi tepedeki başkana vermiştir. Tepedekiler de, kendilerinin (ve de toplumun) durumunu geliştirmek için çare ararlar. Ama çare, bireylerin bilgi ve beceri düzeylerinin geliştirilmesindedir, çünkü toplumun refah düzeyi, bireylerinin üretim kapasitesine bağlıdır. Düşünme tembelliğine mahkum edilen ve kendine güveni olmayan, halkın ise üretim potansiyeli, yeni buluşlar yaparak, diğer toplumlara karşı avantajlı duruma geçmesi olanaksızdır. Çünkü, doğası gereği, tepeye bağımlılık sistemi bireylerin düşünmesini ve bilgili olmasını engelleyicidir. Böyle bir çıkmazda olan başkanlar, kişisel ihtiraslarının da etkisiyle, “ganimetçilik” denilebilecek davranışlara girerler: Ya kendi halkını bölüp, bir kısmının diğer kesimi sömürmesine yönelik işlere girerler; ya da komşu toplumların mallarına göz dikerler. Komşu toplumlarla kavga veya savaşlara girerler; tabi savaşacak-ölecek olanlar yine bilinçsiz halk kitleleridir. Kazanan taraf elde ettiği ganimetlerle, bir süreliğine daha avantajlı duruma geçer; kaybeden tarafta tam bir felaket yaşanır. Kaybeden tarafın lideri makamından uzaklaştırılır, yerine başkası geçer. Bu tahtıravalli oyunu böylece oynanıp-gider. İnsanlık tarihi bu tür oyunlarla devam ede gelmiştir.
Halbuki dinamik sistemde, bir şey oluşturulması, varlıkların karşılıklı ortak eylemelerine bağlıdır. Varlıklar daha rahat bir duruma geçmek için, belli ortaklık ilkelerinde anlaşıp, bir araya gelirler. Bu ise bilgiyle olmaktadır, bu nedenle dinamik sistemler fiziği “information & self-organisation” olarak özetlenmiştir. Dinamik sistemde bilgiyi varlıkların kendileri oluştururlar, statik sistemde ise, “her şeyi bilen” tepede bir varlık söz konusudur. Böyle olunca da insanlar, "nasılsa her şey tepedeki ilahi güç sistemine bağlı” düşüncesiyle, pasifliğe yönlendirilirler. İslam aleminin geri kalmışlığı, insanların toplumu bir ortaklık olarak görmeyip, toplum yönetimini tepedekilere bırakmasının bir sonucudur. Halbuki, hayat tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleri, anlaşıp-uzlaşmaları sayesinde oluşur. Yani kurallar ortaklaşa alınır. Bunun içinse, her vatandaşın, düşünmesi ve çıkarını savunacak şekilde ortaklıklar içine girecek bir bilinçle davranmasını gerektirir.
İ.G adlı kişinin yanıtı şu oldu:
İ. G.: Hocam Merhabalar.Kuranın bize öğrettiği Tanrı kavramının statik değil Dinamik bir özellikte olduğunu düşünüyorum.Tanrı olay ve olguların nedenlerini oluşturur,sonuçlar bu nedenlere bağlı olarak değişir.Nedenler değiştikçe sonuçlarda şüphesiz olarak değişir.Yani Allah şurda deprem olsun diye deprem olmaz.Depremin mekanizmasını oluşturduktan sonra(fay,volkanik etkinlik vs)deprem oluşur ve bizde buna deprem bilimi diyoruz.Anlatmaya çalıştığım geleneksel İslam sisteminde Allah'a statik bir özzellik yüklenildiği ama Gerek İslam tarihinde ve gerekse günümüzde ki yorumlarda bu statik Allah kavramı Dinamik bir Allah kavramına dönüştürülmektedir.Ya da öyle bir anlam yüklenmektedir.İnanç sistemleri tabandan oluşturulan mekanizmalara neden karşı olsun ki?Örneğin Kuran'da Adalet kavramından bahseder.Bununun için kurulacak sistemden bahsetmez.Adaleti gerçekleştirde nasıl gerçekleştirirsen gerçekleştir.Ama diyorsakki Bu kavramdan bahsetmesi bile tepeden bir örgütlemedir.O zaman sorunu başka çizgide tartışmak gerek .Selamlar

Bu kişiye yanıtım şu oldu:
Sevgili İ. G., bu yanıt benim sorduğum soruya pek yanıt değil. Kutsal kitaplar insanların düşünce ve davranışlarının nasıl olacağı konusunda kesin hükümler içeriyorlar mı, içermiyorlar mı? Bu soruyu hatırlayarak, yukarıda yazdığım yazıya cevap vermelisin. Tanrı dinamik özelliktedir demek, kutsal kitapları kabul etmemek olur. Bunu DOM yapıyor.

Bundan sonra E.A. ile benim aramda şu yazışmalar oldu:
E. A.: insanoğlunun mikroda ve makroda kapasitesi sınırlıdır....insanoğlu tıbben henüz kendisini tanımaktan acizdir...yaratılışta mükemmelliği görüyor ancak kendisi bunları yapmaktan aciz kalıyor....din vaz ettiği yaşam tarzıyla kesinlikle dinamiktir......onu insanoğluna ikram eden büyük güç te haliyle statik olamaz.....herşeyin bir sonunun olduğu hesaplarla ortatadır ammavelakin insan aklıyla buna hiç bir güç dur diyemiyor.....dine statik demekle din statik olmaz.....biraz da DOM cular gözünü açsa ya....
Sizin DOM sistemiyle ulaşmak istediğiniz yaşam tarzının bir kısmını din hazır paket bir kısmını da akıl yormanızı istiyorsa bunda garibsenecek ne var anlamıyorum.....din bana zorla kabul ettirilmedi....ben ideal hayat tarzını islam dininde bulduğum için bu dini seçtim...yoksa ateist olurdum.....batı ilmi islam alimlerinden aldı size ezberletti sizde bize sattınız.....batı fende ilerledi ancak manen çökmeye başladı.....sömürdükleri ülkeler kendine gelip başkaldırdıkça batı bir gün gelecek her ülkesi Yunanistan gibi kendi derdine düşecek.....tam bu esnada islamın vaz ettiği hayat tarzı( devlet yönetimi, medeni hukuku ticaret hukuku ceza hukuku ekonomi sistemi) batıya reçete olarak sunulması gerekirken siz statükocular dinamik sistem adı altında hala dini yok sayıp batılıların peşine takılıyorsunuz.....yine tekrar ediyorum... tasarladığınız DOM sisteminin zirvesi islam dininin ta kendisidir biline.....çalıntı yapmayın özünüze dönünüz......dinde zorlama yoktur.....inanmak gönül işidir.....benim de size bir teklifim var; eğer bu din statik sistemse o halde bu dine inanmadığınızı ATEİST olduğunuzu açık yüreklilikle ilan ediniz......ikili oynamayınız....saygılarımla...

Yanıtım şu oldu:
Sayın E.A, siz polemik yapmak, havanda su döğmek, istiyorsunuz. Ben doğa dünyada bir denge ve düzen oluşturucu bir sistemin varlığını görüyorum, bunu bilimsel verileriyle ıspatlıyorum ve bu güç sitemine atalarımızın “Tanrı veya Allah” dediğini biliyorum ve bu sistemle insanlığın tüm sorunlarının çözüldüğünü net bir şekilde ıspat ediyorum. Sizin mantığınız öylesine bozulmuş-şartlanmış ki, sorduğum şu net soruya bir yanıtınız olmadığı için, laf-ebeliğine girişiyorsunuz. – “YORUMLAMA - BILGI-OLUŞTURMA YETENEĞININ TEMEL AMACI, TOPLUMSAL SORUNLARIMIZIN ÇÖZÜMÜNE YÖNELIK OLMAK ZORUNDADIR. TOPLUMSAL SORUNLARIN NEDENINI VE ÇÖZÜMÜNÜ IÇERMEYEN GÖRÜŞLERIN HIÇBIR DEĞERI YOKTUR, ONLAR KIŞISEL HAYALLERDEN ÖTEYE BIR DEĞER TAŞIMAZLAR. STATIK SISTEMLI (TEPEYE BAĞIMLI) HAYAT GÖRÜŞÜNE UYGUN DÜŞÜNEN SIZLERIN, IŞE YARAR BIR GÖRÜŞLERI VARSA, BUYURUN DOMUN ÖZÜ DOSYASINDA GÖSTERILDIĞI GIBI, 10 SAYFALIK BIR YAZIYLA BUNU ORTAYA KOYUN. İNSANLAR DA, DOM GÖRÜŞÜNÜ MÜ, DİN- GÖRÜŞÜNÜ MÜ SEÇECEKLERINE KARAR VERSINLER.“
Laf ebeliği-polemik falan istemiyorum. Salt somut çözüm görüşü bekliyorum. Ortaya böyle bir görüş koyamıyorsanız lütfen susunuz. (Koyamayacağınızdan da  %100 eminim, çünkü statik sistemli düşünceler doğaya uyumlu değildir ve doğal sistemde işleyen toplumsal hayatın sorunlarını çözmeleri olası değildir.)
Doğadaki oluşum ve gelişimlerin rastgele değil, bilgiye dayalıdır. Dolayısıyla ben nasıl ateist olurum ki?  Doğadaki dinamik sistemde her varlık tüm diğer varlıklarla ilişkilerini kendisi algılayıp-düzenler, bilgili ve bilinçli davranır. Halbuki siz nasıl davranacağınız bilgisini, bir peygamberden alıyorsunuz.
Siz nasıl dinamik sistemli düşünebilirsiniz. Düşünemeyeceğiniz için de asla bir çözüm formülü ortaya koyamazsınız. Onun için, daha fazla mantıksız davranışlarla zamanımı almayın. Lütfen bunu rica ediyorum.

Bu son uyarımı takip edercesine, bir başka arkadaştan şu uyarı geldi:
Haluk Kar: Erdal Aral, bati ilmi islam alimlerinden aldıysa geçmişten günümüze islam ülkeleri neden bu kadar geri kaldı? Medeni hukukta neden erkek nikahına 4 kadın alırken, kadın mirastan daha az pay alıyor? 60 yasındaki erkeğin 10 yaşındaki küçücük kız çocukları ile evlenmesi pedofili iken islam neden bunu teşvik ediyor ? Adaletin islamda yeri nedir ? 11 ay zenginlik tokluk içinde olanlar neden ramazanda yalnızca bir ay aç susuz fakirlere empati göstermek için oruç tutuyorlar? Kölelik ve fakirliği ortadan kaldırmaya yönelik hiç bir amacı olmayan dilenci kültürü ile fakirleri şükür etmeye alıştırmak isteyen islamda ekonomik sistemin anlamı nedir ? yeri göğü yaratanın başka işi gücü yok muydu her iki ayetinden birisi cinsellik üzerine ? Basta islam olmak üzere neden bütün din alimleri konu insanların ezilmesi, sömürülmesi, hakları için mücadele etmek söz konusu olduğunda ağızlarını bıçak açmaz ? Madem batı o kadar kötü, din İslam Müslüman düşmanı, bu dindarlar çocuklarını Amerika'da Avrupa'da neden okutuyor ? Arab şeyhlerinin,prenslerinin krallarının esleri makyajlı basları açık iken kendi halkının kadınlarının saçının telini rüzgar uçursa bile kırbaçlanıyor ? Canı Allah verir allah alır demek ile tekbir çekip kafa kol kesmenin yok bu İslam değil yok o İslam değil diyerek işine gelmediğinde kıvırmak nedir ? Madem her şey kuranda varsa- yazıyorsa neden islam ülkelerinde hala kanser türlerine, genetik kaynaklı hastalıklara çare bulunmuyor ? Islam hangi toplumsal yada sağlık konusunda çareler bulmuştur ? Kısacası her uyuşturucu gibi özellikle dinin beyin hücreleri ile insan onur ve vicdanini ortadan kaldırdığı binlerce yıldır kanıtlanmıştır.         Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsin görünür rutbe-i akli eserinde


DEĞERLENDİRME:
Görüldüğü üzere, konu din-bilgileri iken, hiçbir din adamı konuya ilişkin bir görüş bildirmeye yanaşmamıştır. Bir başka meslek mensubu (Jeolog) görüş bildirmeye kalkmış, ama yukarıdaki yazışmalarda görüldüğü üzere, akıl & mantıkla bağdaşmayan argümanlar ileri sürmekten öteye gidememiştir. İnsanlarımızın çok büyük çoğunluğu bu E.A. gencimiz gibi davranmakta, tüm toplumsal sorunlarımızı çözen ve tamamen doğa-bilimsel verilere dayalı olan, içinde hiçbir mantıksal hata bulamadıkları bir görüşe karşı çıkmaktadırlar. Böyle bir şartlanmışlık nasıl devam etmektedir. Bu konuda sorumlu olduğunu düşündüğüm diyanet işleri başkanlığına bu yönde bir e-posta gönderdim. 9 mart 2015de.

DOM-görüşünün insanlığın tüm sorunlarına çözüm bulduğunu 9 sayfalık bir makalede gösteren DOMun-Özü dosyası, 9 Mart 2015 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığının tüm ilgili daire başkanlarına (toplmda 15 kişiye)  şöyle bir e-posta olarak gönderilmiştir:

ismet gedik <ismet.gedik@gmail.com>

9 Mar
Alıcı: strateji
Sayın yetkili,
Ekte size bir dosya sunuyorum. Bu dosyada toplumsal sorunlarımızın nedeni ve çözüm yolu anlatılıyor. Yazıda bir veri veya mantık hatası bulursanız düzeltmem için beni uyarmanızı istirham edeceğim. Ama bulamadığınız takdirde de toplumumuzun bu doğal sistem bilgileri ile donatılmasında diyanet işlerine en büyük sorumluluk düştüğünü hatırlayarak, doğadaki düzen oluşturucu güç olarak kabul edilen Allah kavramının  toplumumuzda gerçeklere uygun şekilde algılanmasını sağlayacak gerekli adımların atılması işleminin Diyanet işlerinin sorumluluğunda olduğunu hatırlatmak ve yerine getirmesini beklemek hakkımızdır.
Bu konuda İsmet Gedik, DOM- İkinci Adam Yayınları, İstanbul adlı eserden yararlanabilir veya
http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html  sayfası ile başlayıp, devam dosyalarını okuyabilirsiniz.
 Saygılarımla arz ederim.
 Prof.Dr. İsmet Gedik

Aradan haftalar-aylar geçmiş, ama hiçbir yanıt verilmemiştir. Daha sonra, “Akla karayı ayırt etme” başlıklı yukarıdaki metni, 29 haziran 2015de, diyanet işleri personeline duyurmak için web-sayfalarına girdiğimde, tüm dairelerin e-posta adreslerinin silindiğini fark ettim. Ama ben daha önce söz-konusu dairelere e-posta göndermiş olduğumdan, o eski adreslere tekrar posta gönderdim. Birinin e-posta kutusu dolu olduğu için posta teslim edilemedi, ama diğerlerine posta ulaştı.
Ama din konusunda halkımızı bilgilendirmekle yükümlü devlet dairesi çalışanları kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Toplumun geri kalmışlığının nedeni, halkın işsizlik-yoksulluk içinde olması onların zerre kadar umurlarında değil. Onlar geçimlerini mevcut sistemle nasıl sürdüreceklerinin peşindeler. Başka bir şeyin onları ilgilendirdiğini düşünemiyorum. Düşünüyorlarsa, cevap verip, beni yanıltmalarını beklerim.
Doğada bir denge ve düzen olduğunu görüyor ve bu sistemi oluşturup-yönlendiren gücü atalarımızın “Tanrı veya Allah” olarak tanımladıklarını biliyorum.
Bu güç sisteminin nasıl işlediğini, kuantum fiziği, dinamik sistemler  fiziği, genetik, nörofizyoloji gibi doğa-bilimsel kaynaklara dayanarak anlama ve açıklamanın olası olduğunu görüp, bunu Dinamik Doğadaki Oluşum Mekanizması (DOM) adlı bir kitapta ve blog-sayfamda ortaya koydum. DOMun-Özü adlı 9 sayfalık bir özetlemeyle, DOM-sisteminin insanlığın tüm sorunlarını çözdüğünü gösterdim. DOMun-Özü dosyasını ve “Akla karayı ayırt etme zamanı” adlı bir makaleyi Diyanet İşleri Başkanlığının ilgili başkanlıklarına (ve de İlahiyat fakültelerinden 15 profesöre) göndererek, toplumuzu en derinden etkileyen bu konu hakkında görüş bildirmelerini rica ettim. Ama onlardan hiçbir ses çıkmadı.
Dinamik sistemde Allah kuantsal, yani varlıkların içlerindeki atomik yapıda saklı olduğundan, her varlık kendi bileşenlerinin etkisi altında davranır. Daha rahat bir duruma ulaşabilmenin ise tek bir yolu ve yöntemi vardır: Karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla birleşerek ortaklıklar oluşturmak! Yani dinamik sistemlerde “tepeden” birilerinden emir veya yönlendirme alınarak işlem yapılmaz! Tepeden verilen emir ve yönlendirmelere göre işleyen sistemler bu nedenle “statik sistemli” olarak tanımlanırlar ve toplumların örgütlenmeleri tepeye bağımlı olacak (TBÖ) şekildedir. TBÖlü sistemlerin ise tüm toplumsal sorunlarımızın kaynağını oluşturduğu şu adreste açık ve net bir şekilde gösterilmiştir. Bak:  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/domun-ozu.html
Dindarlar, Allah’ın kendisine değil de, Onun gönderdiğine inandıkları bir peygambere inanıyorlar. Soru şu: Allah’ın eserlerine ve eylemlerine bakarak onu anlamak ve sistemine uymak mı mantıklıdır, yoksa onun elçisi olduğunu söyleyen insanların (peygamberlerin) görüşlerine göre Allah’ı yorumlamak mı daha mantıklıdır?
Bir kutsal kitaba inanan kişi, Allah’a değil, bir peygambere inanmış olur. Bu ise insanların doğal sisteme ters işlemler yapmaya başlaması anlamına gelir.
Din adamları ve diğer yönlendirici kuruluşlar, peygamberi ve onun kitabını öyle allayıp-pulluyorlar ki, insanlar Allah'a değil, o peygambere tapar duruma sokuluyorlar. Böylelikle de Allah'ın gerçek kitapları olan doğa-bilimsel verileri araştırmaktan uzaklaşıp, peygamberin
 dünyaya geldiği geceyi mevlid kandili;
► Ana rahmine düştüğü geceyi Regaip kandili;
► Gökkubbede Allah’la buluşmaya çıktığı geceyi Miraç kandili;
► Bu kitabın “levh-i mahfuzdan sema-i dünyaya indirildiği” gece olan Berat kandili;
 “dünya semasından Peygamberimize indirilmeye başladığı gece” olan Kadir Gecesi;
Böyle bir kitabın dilini kullanan Arapların kutsal gününü “hayırlı cumalar”
şeklinde kutlar olduk.
         
Tüm bu işlemler, doğadaki oluşturucu gücün varlıkların içlerindeki kuantsal kökenli bir enerji sisteminden değil de, sadece peygamberleriyle insanlara nasıl davranacaklarını ileten bir “Allah” tanımına inanmış olmaktan kaynaklanıyor. Bu ise tamamen statik sistemli bir bakış açısıdır ve doğadaki dinamik sisteme uymuyor. Kutsal kitaplı “Allah” anlayışı ile, dinamik sistemli (doğum-ölüm-döngülü) hayat sisteminin sorunları çözülemediğinden, hayatın “öteki-dünya” dünya diye hayali bir ortamda devam edeceği iddia edilerek insanlar avutulmaya çalışılıyor. Bilim dünyasında yapılan  Plaka tektoniği, Big-bang  gibi buluşların, Kutsal kitaplarda mevcut olduğunu  göstermek için, ayetler “eğilip-bükülerek” insanları kandırmaya yönelik sahtekarlıklarla, mevcut düzenin sürdürülmesine çalışılıyor. Yukarıdaki bölümlerde, din adamlarının Doğal sistemdeki “Allah”ı değil de, inandıkları kutsal kitaptaki verileri savunmak için şartlandırıldıkları açık ve net bir şekilde gösterilmiştir. Dolayısıyla din adamları insanların dinamik doğal sisteme uygun bir hayat anlayışına ulaşmalarını engelleyici bir tavır içindedirler ve tüm toplumsal sorunlarımızın kaynağını oluşturmaktadırlar.
Bu iddiayı ispatlayacak bir olay tam günümüzde yaşanmaktadır. Kutsal kitap verilerine göre, “Allah” uğruna savaşarak ebedi bir cennet hayatına ulaşacağına inandırılmış biri, en kalabalık bir insan grubunun içinde bombaları patlatarak, hem kendisini, hem de onlarca vatandaşımızı öldürmüştür.

Yetkililer olayın sorumlularının bulunup-cezalandırılacaklarını söylemekteler. Peki asıl sorumlu kim? Allah’ı doğal sistem bilgilerine göre değil de, inandıkları bir peygamberin (halüsinasyonlar gören bir insanın) söylediklerine göre yorumlayan din adamları değil de, başka kim asıl sorumludur?


Din camiası 2+2=4 cennet konusunda hiçbir yorumda bulunmadığına göre, bu konuya biz bir açıklama getirelim:
Cennet Nerededir?
Neden “öteki dünya” diye bir kavram oluşturulmuş?

Er-Rahman Suresi “Cennet” hakkında bilgi veren en önemli suredir.
55:46 - Rabbinin makamından korkan kimselere İKİ CENNET vardır.
 55:48 - İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.
 55:50 - İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.
 55:52 - İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.
55:62 - Bu ikisinden başka İKİ CENNET DAHA vardır.
 55:64 - (Bu cennetler) yemyeşildirler.
 55:66 - İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.
 55:68 - İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.

Şimdi soru şu: kutsal kitabımızda 2+2 = 4 adet cennetten söz ediliyor. Bu nasıl açıklanır?
13 – 125 bin yılları arası dünyamız iklimi çok soğuktur ve Würm-buzul devri denilen bir dönemden geçmektedir (İmbrie ve diğ. 1984, Hays ve diğ. 1976). 
Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da sıcaklığının en düşük olduğu 20 binyıl öncesinde yaklaşık 130 metrelik bir deniz seviyesi alçalması demektir. Deniz seviyesinin bu kadar alçalması, en fazla coğrafik değişikliği Basra-Hürmüz-boğazı arasındaki bölgede gösterir  (Meteor-Forschungsergebnisse, 1971). Çünkü Basra körfezinin en derin noktası yaklaşık 90 metredir ve Dubai – Bander-e Lengeh hattının hemen batı tarafında bulunmaktadır. Dubai – Bander-e Lengeh hattı ise yaklaşık 70 m. derinlikte bir sırt şeklinde İran ile Dubai arasında uzanır. Bu coğrafik özellikler nedeniyle, deniz seviyesi 130 m. düşünce, tüm Basra Körfezinden deniz çekilmiş olur ve bu devasa bölge, iki tane büyük ırmakla sulanan çok verimli bir ovaya dönüşür. Sadece güney-doğu ucunda 15-20 m. derinliğinde sığ bir göl kalır. Bu gölün suyu da, birkaç yıl içinde tatlı suya dönüşür. Üzerinde ise birkaç tane adası vardır ve bu adalarda da yoğun insan yaşamı vardır.
Kuzeydeki Zagros dağları kar ve buz örtüsü altında, güneydeki Arabistan düzlüğü susuz kurak bir bölge olarak yaşama pek imkan vermez iken, bu devasa ova, hem soğuk kuzey rüzgarlarından korunmuş olması, hem deniz seviyesinin bile altında olması ve iki büyük ırmak tarafından sulanır olması nedeniyle, orada yaşayan insanlar için büyük bir nimettir. Bu verimli ovada her tür meyve ve sebze bol olarak yetişmekte, onlara bağlı olarak da yoğun bir hayvan topluluğu bulunmakta, bu ise avcılık ve toplayıcılıkla geçinen o devir insanları için olağan-üstü bir yaşam ortamı sunmaktadır.

Şekil: 20 bin yıl önceleri, Basra-Hürmüz Boğazı arasının paleocoğrafik görüntüsü.

Şekildeki harita  Alman araştırma gemisi Meteor’un (1971) verileri, Roberts (1984), Swift and Bower (2003), Yao (2008) ve Würm-buzul çağına ait diğer jeolojik bilgilerden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Şimdi bu ideal CENNET-ÜLKENİN sonunun nasıl olduğunu görelim.
Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu CENNET-ÜLKE, buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence ortamına dönüşmüştür. Çünkü yüksek dağların (Zağros Dağları) tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamışlar; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Jeolojide solifluksiyon olarak bilinen olay).
Her yıl tekrarlanan bu çamurlu sel felaketlerine, bir yeni felaket daha eklenir: Deniz ilerlemesi ve yükselmesi. 15 bin yıl öncelerine gelindiğinde, dünyadaki sıcaklık artmış ve buzullar tekrar ergiyerek deniz seviyesini yükseltmeye başlamıştır.  14 bin yıl önceleri, deniz tekrar Basra Körfezine girmiş ve CENNET-ÜLKE yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Denizin istila ettiği düzlüklerde yaşayan insanlar:
►-ya ırmak vadileri boyunca kuzey-batıya doğru gitmek,
►- ya kuzeydeki Zagros dağları yönünde,
►- ya güneydeki Arabistan düzlüklerine
►- ya da, bu devasa ovada rastlayacakları  50-60 m. yüksekliğindeki yükseltilere sığınmak zorunda kalmışlardır.
Bunlardan ilk üç şıktan birini tercih edenler, bu felaketler zincirinden kurtulmuşlardır. Ama son seçeneği tercih edenler (ve daha önceleri zaten bir ada üzerinde yaşayanlar) için işkenceler daha yeni başlamaktadır. Çünkü onlar bu yükseltilerde hapis edilmişlerdir! Deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm kadar yükselmektedir dolayısıyla, Basra-körfezinin tekrar denizle kaplanması –yani sel felaketleri ve deniz seviyesi yükselmesi- yaklaşık 7-8 bin yıl daha sürecektir (Brentjes (1981)).
Gittikçe sulara gömülen ve her yıl sürekli sel felaketlerine maruz kalan adalarda mahsur kalan yabani insanlar, bu zor durum karşısında çare arayışına girerler.
Adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır!
Dinamik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar (Haken (2000)). Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıkar. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor. Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla besin maddesi elde etme çabası içine girerek hayvancılık, ziraat gibi farklı alanlarda uzmanlaşmışlardır.
Bu zor koşullar insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 km2lik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar.
Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve insanları tekrar büyük bir sorunla karşı-karşıya getirmiştir. İlk yazılı anlaşma öğeleri resimlerden oluşur. Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5-6 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır.
Böyle bir ortamda toplumsallaşmayı başlatan Sümerlerin, tufan sonrası geldikleri Mezopotamya’da “kültürlü efendiler” olarak adlandırılmasının nedeni budur (Ceram 1972).
Buzulların ergimesiyle oluşan çamurlu sel felaketlerinin en korkuncu, en son “buzul” kütlesinin ergidiği yıldır. Çünkü en son yıla kalan buzlar, son yıl ergimeye başladıklarında, suyla dolu bir balon gibidirler. Daha önceki yıllarda buz kütlesinin dış-zarı gibi az bir kısmı ergirken, son aşamada tüm kalan buz kütlesi aniden sıvılaşır ve patlayan bir balondan boşalan su misali, çevresinde çok büyük hasara yol açar. Bu son sel felaketinde boşalan su, daha önceki yıllarda boşalan sudan onlarca kat fazladır.  İşte tufan denilen olay bu son yılda gerçekleşir. Sözün kısası, CENNET-ÜLKEnin adalarında hapis kalan insanlar, zorluklarla mücadele ederek, bilgi düzeylerini geliştirmişler, karşılıklı hizmet-alış-verişi sistemi olan toplumsal hayatı başlatmışlar, ama son tufan olayıyla birlikte, yaşadıkları adadan sallarla, sandallarla, vs kaçarak, kendilerini kaderlerine terk etmişledir. Bilgi düzeyleri diğer çevre toplumlarına göre, inanılmaz derecede yüksek olan bu insanlar, ulaştıkları yerlerdeki insanlarca, “efendiler”gibi muamele görmüşlerdir.
Arkeolojik bulgular, bereketli hilal denilen bölgedeki bu muazzam gelişmenin Sümerler denilen bir kavmin buraya gelmesiyle başladığını ortaya koymaktadır. Sümer ismi, yörede yaşayan semitik (Arap-İsrail) ırka mensup Akad’ların dilinde “land of the civilised lords = kültürlü efendilerin ülkesi” anlamında “Sumeru” sözcüğünden gelmektedir. Sümerler ise kendilerini “the black-headed people = kara başlı toplum” olarak tanımlamışlar ve denizden iki-ırmak ülkesine geldiklerini belirtmişlerdir (Ceram 1972). Sümerler insanlık tarihinde yazı yazmayı ve yazılı belgeler oluşturmayı ilk defa bulan ve uygulayan kavim olarak büyük önem taşır. Arkeolojik kazı verilerine göre, Sümerlerin tarihi tufan öncesi ve tufan sonrası olarak iki farklı döneme ayrılmaktadır. Tufan öncesi dönemin Dilmun denilen ve yaratılışın ilk başladığı yer olan bir adada geçtiği, insanlığın o dönemde çok mutlu olduğu ve altın çağını yaşadığı belirtilir. Dilmun aynı zamanda güneşin doğduğu yer olarak da tarif edilmiştir.
Bu şekilde atalarımızın kafasında, eskiden mutluluk içinde yaşadıkları bir (Dilmun, Eden (Adn), Cennet bahçesi) ve tufan sonrası geldikleri günümüz dünyası diye iki farklı dünya kavramı oluşur. Yani öteki-dünya diye bir kavram oluşturulmasının tek nedeni budur. Diğer taraftan, Sümerlerin doğa anlayışı statik sistemli olduğundan, dinamik sistemli doğum-ölüm döngüsünü anlayamamışlardır. Bu nedenle de hayata bir anlam veremediklerinden, öteki dünya şeklinde bir tasarım, onların hayata bir anlam kazandırma yöntemi olarak (yani öteki dünya gibi yerde ebedi bir hayata devam edileceği gibi yorumlamak) onların işine gelmiştir.

Şimdi önce “Öteki-dünya” ile “cennet” arasındaki bağlantıyı oluşturalım: 
Cennet Neresi?
Kutsal kitaplara göre,
– Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);
– Sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);
– Sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);
– Sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);
– Sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün);
– Ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün).  (Tekvin, 1.Musa,  Martin Luther tercümesi -Bibel)

Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir.
 Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Âdem’le Havva bir “günah” işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler?
Bu sorunun yanıtı ise 10 -15 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer:
– Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası” diye adlandırdığımız bu 15- 20 bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler.
– Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.
– Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar.
– Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar). (Bu konuda Atlantis’in yazarı Eflatun’un Kritias ve Timaios adlı eserlerine bakınız).
– Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.( Eflatun- Kritias ve Timaios)
– Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.
– Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..
– Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.

Şimdi neden 2+2=4 cennet konusunu aydınlatmaya çalışalım.

Yukarıda verilen  “CENNET-ÜLKE” haritasında, GD ve KB olarak işaretlenmiş iki farklı bölgeyi düşünün. Çok farklı konumdalar ve çok farklı çevre-şekillerine sahipler. O zamanın insanlarının coğrafik bilgileri de çok sınırlı. Doğal olarak o bölgede yaşayan insanlar bu ırmakları farklı adlandıracaklardır. Örn. KB’da yaşayanlar Dicle ve Fırat olarak adlandırmışlardır. GD’dakilerin nasıl adlandırıldığını ise şu paragrafları okuduktan sonra anlayacaksanız:
"7. Böylece Efendi Tanrı topraktan insan yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve böylelikle insan canlılık kazandı.
8. Ve Efendi Tanrı doğuda (Kudüs gibi kutsal topraklara oranla, Eden Bahçesi (Cennet), "doğuda" olacaktır; Basra Körfezi dibindeki eski verim­li ovalar da, doğudadır!) bir yerde Eden bahçesini dikti ve yarattığı insanı bu bahçenin içine koydu.
9. Ve Efendi Tanrı, yeryüzünde, güzel görünüşlü ve tadlarına doyum olmayan ağaçlar büyüttü, ve bahçenin ortasında, iyi ve kötüyü ayırt etme ağacını, hayat ağacını yeşertti.
10. Bu Eden bahçesinde, bahçeyi sulamak için bir ırmak akıyordu, ve orada dört kola ayrılıyordu.
11. Birinci kolun adı Pişon'du ve altın ülkesi Hevila yöresinde akardı;
12. ve bu ülkenin altını değerlidir. Orada ayrıca Bedolak-zifti ile Şoham süstaşı bulunur.
13. İkinci ırmağın adı Gihon olup, Kuş ülkesi yöresinde akar.
14. Üçüncü ırmağın adı Dicle olup, Asur ülkesinin doğusunda akar. Dördüncü ırmağın adı Fırat'tır.
15. Ve Efendi Tanrı insanı alıp, bahçeyi işleyip bakması için Eden bahçesine bıraktı."  (Tekvin, 1.Musa, 1.2 bab, 7-15; Martin Luther tercümesi -Bibel)

Bu paragrafları okuduktan sonra, Kurandaki o ayetlerin anlaşılması kolay olmadı mı?

SONUÇ: Tevrat ve Sümer belgeleri okunmadan ve gerekli doğa bilimsel veriler bilinmeden, yukarıda verilen Kuran ayetleri, asla anlaşılamazlar. Bu nedenle Kuran’ı anlayabilmek için eski kitapların okunması – ve doğa-bilimlerinin bilinmesi şart ve gereklidir.



DEĞİNİLEN BELGELER:
Aspect, A., Dalıbard, J. & Roger, G.,  1982: "Experimental test of Bell's inequalities using time-varying analyzers. Physical Review Letters 49 #25, 1804
Bibel- Martin Luther’s Übersetzung. Württembergische Bibelanstalt- Stuttgart.+
BRAIDWOOD, R.J. 1995: Prehistoric Man – Tarih Öncesi İnsan. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 290 s.
BRENTJES, B., 1981: Völker am Euphrat und Tigris. Koehler & Amelang, Leipzig, 263 s.
CERAM, C.W., 1972: Götter, Graeber and Gelehrte. Rowohlt, 447 s.
Chaisson, Eric J. 2001. Cosmic Evolution: The Rise of Complexity in Nature, Harvard U. Press.
Chaısson E. J., 2010: Energy Rate Density as a Complexity Metric and Evolutionary Driver. Complexity, 2010 Wiley Periodicals, Inc ., Vol. 16, No. 3, p. 27–40.
EFLATUN, Timaios (Çevirenler: Erol Güney ve Lütfü Ay), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 1133, Ankara,1989.
EFLATUN, Kritias (Çevirenler: Erol Güney ve Lütfü Ay), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 905, Ankara,1989.
Feibleman, J.K., 1954: Theory of integrative levels. Brit. J. Phil. Sci., 5: 59-66
Feynman, R.P., 1985.  QED – The Strange Theory of Light and Matter. Princeton Univ. Press. 175 s.
Gedik, İ. 1998: Dünyanın Oluşumundan İnsanlığın Gelişimine: Değişimler ve Dönüşümler. Jeoloji Mühendisliği, Sayı 52, s. 75-139. Ankara.
Gedik, İ., 2006: The Main Cause of Ant-Social Behaviours among Humanity. In: The İstanbul Conference on Democracy & Global Security, June 9-11, 2005, İstanbul; Edited by Turkish National Police, p 581-589. (ISBN: 975-585-575-0)
Greene, B. 1999: The Elegant Universe. Norton & Company, New York, 448 s.
HAKEN, H. 2000: Information and Self-Organization. A Macroscopic Approach to Complex Systems. Springer Verlag, 222 pp. 62 figs.
HAYS, J.D., IMBRIE, J. ve SCHACKLETON, N.J., 1976: Variations in the earth’s orbit: pacemaker of the ice ages. Science, 194, s. 1121-1132.
Ho, M.W. & Popp, F.A. 1991. The evolution of biological form and organization without natural selection. Proceedings of the AAAS symposium on nonrandom evolution: "Matter, life, mind".  Washington, DC, 14.-19.
IMBRIE J., HAYS J.D., MARTINSON D.G., McINTYRE A., MIX A.C., MORLEY J.J., PISIAS N.G., PRELL W.L., ve SCHACKLETON N.J., 1984: The orbital theory of Pleistocene climate: Support from a revised chronology of the marine delta 18O record. In BERGER A.L. ve diğ., eds..  Milankovitch and climate: understanding the response to astronomical forcing, Part I, 169-305, Boston, Reidel.
KRAMER, S.N. 1956: History begins at Sumer. Newyork 1956. (Tarih Sümer'de başlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul)
Martin, B. R. (2006): Nuclear and Particle Physics. John Wiley & Sons. 415 p.
Meteor-Forschungsergebnisse. - Borntraeger 1971.  Reihe C. Geologie und Geophysik / Red.: E. Seibold u. H. Closs
No. 4. Oberflächensedimente im Persischen Golf und Golf von Oman. 1. Geologisch-hydrologischer Rahmen und erste sedimentologische Ergebnisse. Von M. Hartmann [u.a.] 76 S., mit Ktn. : Mit 47 Abb. u. 12 Tab. im Text
ROBERTS, N., 1984: Pleistocene environments in time and space. In R. Foley, ed. Hominid evolution and community ecology. s. 25-53, London, Academic Press.
Schrödınger, E. 1944: What is life? The physical aspects of the living cell. Univ. Press, Cambridge.
Swift, S. A. and Bower, A. S.- 2003: Formation and circulation of dense water in the Persian/Arabian Gulf. JOURNAL OF GEOPHYSICAL RESEARCH, VOL. 108, NO. C1, 3004, doi:10.1029/2002JC001360
Yao, Fengchao, 2008: "Water Mass Formation and Circulation in the Persian Gulf and Water Exchange with the Indian Ocean" . Open Access Dissertations. Paper 183.

Wilczek, Frank: 2008. The Lightness of Being: Mass, Ether, and the Unification of Forces. Basic BooksISBN 978-0-465-00321-1.











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder