maddiyat maneviyat


Makro-Alem ve Mikro-Alem özellikleri ve ilişkileri
Veyahut: Maddiyat – Maneviyat Kavramlarının Fiziksel Yorumu
Mikro-Alem (Atomlar ve atom-altı öğeler) dünyasının en temel özellikleri

Kuvvet denilen itici-yapıcı güç, enerjinin bir yerden bir yere akması sonucu oluşur. Enerji ise kuantum denilen çok küçük enerji kümeciklerinden oluşurlar. Doğadaki tüm enerjilerin kökeni ise kuantum denilen ve (h) ile simgelenen en temel fizik biriminden kaynaklanır. Bu enerji-öğeleri  (h=6.62606896×10-27 (10 üzeri eksi 27) erg·s) gibi çok küçük enerji paketçiklerinden oluşurlar.
 Yani Doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerin itici gücünü kuant dediğimiz en temel enerji öğeleri oluşturur- doğa onlarla büyür, onlarla gelişir.
Örneğin görünen ışık huzmeleri bu (h)’nın 10 üzeri 12–13 gibi muazzam değerleri bulan tam sayılı katlarından oluşur. Radyo dalgaları çok daha az sayıda h’dan oluşurken, gama-ışınları çok-çok daha fazla (10 üzeri 19) gibi devasa sayıda h’dan oluşurlar. Bu ışınların sadece çok az bir kısmı görünürken, diğer çok büyük bir kısmı görünmez. Yani bizim çevremiz değişik tam-sayılarda kuantlardan oluşan bir sinyaller okyanusudur. (Neden tam-sayı, neden kesirli değil?) Güneş ışığının değişik renkleri, farklı sayıda (h) içerirler, kırmızı ışık daha az, mor ışık daha fazla sayıda (h) içerir. Foton dediğimiz enerji paketçikleri, belli sayıda (h) kümeleşmeleridirler. Kuvvet alanı denilen şey bu tür kuantsal enerji paketçikleri çorbasıdır.
Yani doğadaki her şey bu (h)’nın tam sayılı katlarından oluşur. Madde dediğimiz nesneler bu enerji biriminin E= h.f = mc2 formülü uyarınca, (E=enerji, f=frekans, m=kütle, c=ışık hızı) yoğunlaşmış şekilleridir.
Evren hala harıl-harıl çalışarak HèHe dönüştüren nükleer santraller (yıldızlar) oluşturmakta, bu sayede kuantsal enerji atomlara dönüştürülmektedir. Gezegenlerde bu çalışmalar daha da ileri safhada olup, atomlardan moleküller oluşturulmaktadır.
Tüm bu işlemler kuant dediğimiz temel enerji öğeleri tarafından başlatılıp-yürütülmektedir.

Kuantların bu işlemleri nasıl yaptıklarını temel birkaç fizik deneyi örneğinde gösterelim.

►1. Deney:

Laboratuarda şekilde görüldüğü gibi deney hazırlansın. (S) noktasına bir foton kaynağı ve (D) noktasına da bir detektör yerleştirilsin. Aralarındaki perde üzerinde de -(A) noktasına- bir delik açılsın. Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 foton gönderildiğinde, delikten sadece bir foton geçebilecek şekilde ayarlansın. Aynı boyutta bir ikinci delik (B), biraz daha aşağıdaki bir noktada açılsın. (A) deliği kapatıldığında, (B)
deliğinden de, gönderilen 100 fotondan sadece bir tanesinin geçtiği doğrulansın.

Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 fotondan 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir. Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır. Daha önce mutlaka bir foton kaydeden detektörün, (şekilde gösterilen (5) konumunda) artık hiç foton algılamadığı görülür.
Detektörün konumu kaydırıldıkça foton algılamaya başladığı fark edilir. Örneğin (1) nolu konumda dört (IV)  tane algılarken, (2)ye doğru kaydırıldıkça bu sayının gittikçe düştüğü ve sıfır olduğu saptanır.
Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, fotonların şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.

Şekil: İki-delikten geçecek şekilde, önlerinde 2-seçenek bulunan kuantlar arka duvar üzerinde en sağda gösterilen 0 ile 4 değerleri arasında dalgalanmalı dağılım gösterirler.

Kuantsal sistemlerde fizikçiler bir dalga-boyundan söz ederler. Bu “dalga-boyu” kavramı, gerçekte bir dalga-boyu değil, kuantsal öğelerin salınım-adımlarıdır. Kuantsal öğeler hedeflerini bu salınım adımlarıyla ölçerek değerlendirirler.

 (D)’ye ulaşmak isteyen bir fotonun önünde iki seçenek vardır. Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Foton her iki seçeneği de teker teker değerlendirir: Örn. (A) yolunu salınım adımına göre hesaplamaya başlar; 1 adım, 2 adım, 3,4,5,6, adım vs.

(D) hedefine vardığında salınım adımının hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu. Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu. Foton bu iki değeri toplar: +1-1=0. Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve foton kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 fotondan hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir foton ulaşmaz.
Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2. 2’nin karesi alınır: 4 eder. Bu durumda (S)den gönderilen 100 fotondan 4 tanesi deliklerden geçer ve (D) detektörü 4 foton kayıt eder. Delikler normalde birer foton geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 fotonun geçebileceği deliklerden 4 tane foton geçer!
Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler. Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir. Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır.

Peki fotonlar neden davranış değiştiriyorlar? Çünkü fotonlara seçme olanağı sunuluyor: Sadece bir delik açık olduğunda, fotonun önünde sadece bir seçenek olduğu için, foton gösterilen o hedefe gitmektedir. Ama iki delik birlikte açık olduğunda, fotona seçenek sunulmaktadır. Ve foton da bir olasılık hesabı yaprak davranmak zorunda kalmaktadır.
Kuvvet dediğimiz yapıcı veya yıkıcı güç, enerjinin bir yerden bir yere akmasıyla oluştuğuna, doğadaki tüm enerji türleri kuantsal enerji paketçiklerinden oluştuklarına ve de nereye gidip, nereye gitmeyeceklerine onlar karar verdiklerine göre, doğadaki oluşum ve gelişimleri yönlendiren güç sisteminin nasıl bir şey olduğu konusunda görüşlerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekir.  

Detektörü bir canlı olarak düşünürsek her canlı daha çok enerji çekebilmek için konumunu değiştirmek zorundadır. (1) nolu konuma dört foton (2) nolu konuma sıfır foton geleceğine göre canlı (1nolu) konuma yerleşmek isteyecektir. Orada bir varsa ondan sonraki en iyi konum olan (3nolu) noktayı seçecektir. Vs.


►2. Deney:

Her maddenin farklı bir ışık yansıtma oranı vardır. Örneğin normal bir cam şayet yeterli bir kalınlığı varsa, gelen ışığın yaklaşık %4ünü geri yansıtır, diğer %96lık kısmı camın içinden geçer.
Ama camın kalınlığı azaltıldıkça yansıyan foton
miktarının, 0 (sıfır) ile %16 arasında değiştiği gözlemlenmektedir.
Değişim rastgele değil, fotonun salınım-adımına ve camın kalınlığına bağlı olmaktadır.
Fotonlar salınım adımlarıyla camın kalınlığını ölçmekte ve 1. deneyde olduğu şekilde olasılık hesabı yaparak, camın içine mi girecekleri, yoksa camın yüzeyinden mi yansıyacaklarına karar vermektedirler. Bu olasılık hesabı, varlığın büyümesi aşamasında, yani camın kalınlığı azken yapılmaktadır. Varlık büyüdüğünde (cam belli kalınlığa ulaştığında), varlığın yapısına ve dokusuna göre belirlenen bir değer sabitleştirilmekte ve o değerde bir enerji, varlığa aktarılmaktadır.
Bu deney bize, doğada, yapıcı (+) veya yıkıcı (-) olabilen temel enerji sahipleri (kuantsal öğelerin) bu enerjilerini nereye ne kadar oranda yatıracaklarını, varlıkların yapısal durumlarını dikkate alarak gerçekleştirdiklerini göstermektedirler. Bu nedenle tüm varlıklar daha çok enerji toplayabilmek için yapısal durumlarını sürekli olarak değiştirip-geliştirmek zorundadırlar. Büyümenin ilk evrelerinde varlıkların yapısal durumlarının çevreden alınan verilere göre ayarlanması ve olgunlaşma evresinde sabitleştirilmesi olayı doğadaki tüm gelişmelerde görülür. İnsanların yetiştirilmesi dâhil! Bu nedenle “Ağaç yaşken eğilir” ve “Ne ekersen onu biçersin” atasözleri ortaya çıkmıştır.


►3. Deney:

Fizikçiler elektron gibi enerji taşıyıcısı öğelerin belli bir sınır dâhilinde enerji potansiyeline sahip olduklarını ve bu enerji düzeyine ulaştıklarında, başka bir yörüngeye zıpladıklarını saptadıktan sonra, bazı deneylerde bu enerji taşıyıcıların anormal derecede enerji toplayıp, aşılması olanaksız görünen bir engeli aştıklarını ve daha ekonomik konumlu yerlere (A’dan B’ye) göçtüklerini saptamışlardır. Bu olayı fiziksel mantık ve formülasyonlarla açıklayamadıklarından, “tünelleme = tunneling” diye bir kavram üretip, sanki A’dan B’ye bir tünel açılıyor ve foton o tüneli kullanıp geçiyormuş şeklinde bir yorum yapmışlardır.
Bunu ise şöyle açıklarlar: Diyelim ki siz İstanbul’da yaşıyorsunuz. Bir gün Türkiye’nin Sydney elçiliğinden (Avusturalya) bir bigi aldınız ve Sydney’de yaşayan amcanızın öldüğünü ve size bir milyon dolar miras bıraktığını; bu mirası alabilmek için, 48 saat içinde Sydney’deki ilgili makama başvurmanız gerektiğini, yoksa paranın hazineye kalacağını öğrendiniz. Cebinizde beş kuruşunuz yok. Ne yaparsınız? Bir seyahat acentesine gidersiniz. Mektubu gösterip, size bir bilet vermelerini, ama ücreti 2 gün sonra tahsil edilebilecek şekilde kredi kartınızla ödeyeceğinizi söylersiniz. Uçakta zaten bir sürü boş yeri olan şirket size lüks tarifeden bir bilet satma rizikosunu göze alır ve siz Sydney’e uçar ve mirasa kavuşursunuz. Her iki taraf da kârlı çıkmıştır.
Bu ekstra enerji, çok kısa bir süreliğine oluşturulup sonra tekrar kaybolan çok kısa ömürlü “virtual particles= sanal parçacıklar” denilen öğeler olarak yorumlanmaktadır.
Yani kuantsal öğeler çevrelerindeki en ekonomik yapısallaşmaları algılayıp, o yapısallaşmalara göçerler. Bu şekilde evrensel enerji bankası görevini üstlenmiş olan kuantsal sistem hep en iyi yapısallaşmalara yatırım yaparak doğada bilgiye dayalı dinamik oluşum mekanizması (DOM) sistemini desteklerler.

►4. Deney:
EPR-effect ve Quantum-entanglement = Kuantum-dolanıklığı
Aynı kaynaktan üretilmiş iki atom-altı öğe, aralarında çok uzak mesafeler bulunsa bile, biri diğerinin ne yapmakta olduğunu anında “bilebilmektedir.” Buna quantum-entanglement = Kuantum-dolanıklığı denir ve EPR- etkisi (effect) olarak fizik dünyasında bilinir.
EPR kısaltması, üç bilim adamının Albert Einstein, Boris Podolsky ve Nathan Rosen soyadlarının baş harflerini içerir. Einstein ve diğer tüm klasik fizikçiler,
atom-altı-öğeleri cansız-bilinçsiz, bilye gibi parçacıcıklar olarak tasarladıklarından dolayı, atom-altı öğelerin, olasılık hesapları yaparak davrandıkları görüşünü, kabul edememişlerdir. Einstein, “Allah zar atmaz” cümlesini bu nedenle söylemiştir. İddiasını doğrulamak için de, kendi gibi düşünen diğer iki bilim adamı ile bir araya gelerek, 1935 yılında EPR paradoksu olarak bilinen meşhur makaleyi yayınlamışlardır. Bu makalede Kuantum teorisinin paradokslar barındıran eksik bir teori olduğu iddiasında bulunulmuştur.
İddia özetle şöyledir:
Kuantum kuramına göre, parçacıkların spin (fırıl - dönme) diye adlandırılan bir özelliği vardır. Bir parçacığın spinini belirlediğimiz an, kardeş parçacık ne kadar uzakta olursa olsun, anında ters yönde ve aynı hızla kendi ekseni etrafında dönmeye başlayacaktır. Bu durum, birbirinin tıpatıp aynı iki bilardo topuna benzetilebilir: Toplardan birine spin (bir tür fiziksel özellik) verdiğiniz an, öteki de aynı anda ters yönde ve tam tamına aynı hızla kendi ekseni etrafında dönmeye başlayacaktır.
Einstein şöyle der: ‘ışık hızından daha hızlı bir haberleşme olamayacağına göre, iki parçacığın anında diğerinin davranışını bilmesi imkansızdır. Bu nedenle kuantum-fiziğinde yanlışlıklar olmak zorundadır’.
Kuantum fizikçileriyle klasik fizikçiler arasındaki bu tartışma 1982 yılına kadar sürer. Önce 1982 yılında Aspect ve diğ., daha sonra ise (1998)   Tittel ve diğ. tarafından yapılan deneyler, tartışmaya nokta koymuş ve kuantum fizikçilerinin görüşlerinde haklı oldukları kanıtlanmıştır. Bundan sonra EPR-paradoksu “EPR-effect” olarak fizik biliminde yerini almıştır. 
Atom-altı-öğelerin bu özelliği, atom-altı-öğeler düzeyinde evrensel ölçekte bir etkileşim-haberleşme olduğunu gösterir.

Daha bunlar gibi bir çok deney varlıkların en temel yapıtaşları olan atom-altı-öğeler dünyasının evrenimizin mimar-mühendisleri olduklarını ve her şeyin bilgiye dayalı olarak, bilginin ise varlıkların kimyasal-fiziksel yapısallaşmalarına kayıt edilip, nesilden nesile aktarılarak gerçekleştiğini göstermektedir.  (Kuantsal sistemin diğer önemli özellikleri hakkında bilgi edinmek için:
DOM (3)- Enerjinin kökeni ve kuantum kavramının ortaya çıkışı

60-C-atomundan oluşan buckminsterfulleren denilen moleküllerle yapılan deneyler, bu moleküllerin de kuantsal özelikler gösterdiklerini ortaya koymuştur. Yani kuantsal davranışlar molekül aleminin küçük öğelerinde de görülür. Yani doğadaki tüm küçük alt-sistemlerde görülür ve kuantum-fiziği denilen fizik dalının konusunu oluşturur. Fizikçiler bu temel öğeleri canlı değil de bir cansız parçacık olarak düşündüklerinden makro-alem ile mikro-alem arasında bir bağlantı oluşturamamaktadırlar.

 Moleküller, mineraller, hücreler ve diğer üst-sistemler gibi Makro-Alem dünyasının en temel özellikleri

Kuantsal sistem çok canlıdır. Onun için asla sakin-sabit duramazlar. Sakinleşme ve sabit bir duruma ulaşma, moleküllerin birleşmeleri aşamasından sonra gerçekleşmeye başlar. Bir örnekle açıklayalım.  Yanda tuz dediğimiz NaCl formülü ile gösterilen mineralin “birim hücresi” gösterilmiştir. Görüldüğü gibi, tuz mineralinin en küçük birimi 5.64 angström (1 angström= milimetrenin on-milyonda biri) boyutunda küp şeklinde bir geometriye sahiptir. Bir tuz minerali hücresi tek bir NaCl molekülünden oluşmaz, şekilde görüldüğü gibi en az 14 NaCl molekülü gerekir.  (Laboratuar deneylerinde, bir “birim-hücre” oluşturulması için ne kadar molekül gerektiği araştırıldığında, yaklaşık yüz civarında molekülün ancak böyle bir “çekirdek” madde (mineral) oluşturduğu görülmüştür.)

Bu nedenle “madde” dediğimiz elle tutulur, gözle görülür varlıkların oluşumu, “birim-hücre” dediğimiz temel yapıtaşlarının oluşturulmasıyla başlar. Görüldüğü üzere “Hücre” kavramı sadece canlılar alemindeki hücreler için değil, mineral gibi inorganik alemdeki oluşumlar   (taş-toprak, vs) için de geçerlidir.

Kuant dediğimiz en temel enerji öğeleri, atomlarda ve atom-altı-öğelerde evrensel düzeyde, çok geniş kapsamlı bir davranış sergilerler. Ama “birim-hücre” mertebesinden büyük oluşumlardan itibaren kuantsal enerjinin davranış tarzı değişir. Hücre < beden (mineral, taş-toprak, vs.) gibi üst-sistemlere geçildiğinde, kuantsal enerji oluşturulan üst-sistemi ayakta tutacak, onun çıkarlarını koruyacak şekilde davranmaya başlarlar. Yani evrensel ölçekli bakış-açılarını bırakırlar. İşte bu davranış değişikliği, maneviyat ile maddiyat arasındaki ilişkiyi oluşturur.

►- Varlıkların atom è molekül è hücre gibi gittikçe büyüyen üst-sistemler içinde birleşmeye gitmelerinin nedeni, rahatlama dürtüsü denilen olaydır.

► Her öğe, kendine en yakın komşuları ile etkileşim içine girecek ve davranışını ona göre belirleyecektir. (Bunun nedeni, varlıkların karşılıklı olarak birbirlerine sahip oldukları enerji türünü çeşitli sinyaller olarak bildirmeleri ve bu sinyallere göre varlıkların birbirlerini çekmeleri (veya itmeleri)dir. Oluşacak çekim kuvvetinin şiddeti, yandaki şekilde gösterildiği üzere, ögeler arası mesafenin karesiyle ters orantılı olduğundan, varlıkları etkileyen en büyük kuvvetler, kendilerine en yakın olan ögelerin potansiyelleri olmuş olur.)

► Oluşturulacak bir ortaklıkta geçerli olacak kurallar (ki buna “informator veyahut orderparameter = düzen-ölçütü” denir), tüm katılımcıların ortaklığı ile oluşturulur; her öge en ekonomik yapısallaşmayı tercih edecektir. Bu amaçla hücrelerin atom ve moleküllerinin bilgi sistemlerinde simetri-kırılması yapılarak, yeni hedefe uygun davranılacak bir rezonans sistemi oluşturulur;
► Oluşturulan düzen-ölçütü her katılımcı için bağlayıcı olacaktır (ki, bu kurala slaving principle = köleleşme prensibi denir). Bağlayıcılığı güven altına almak için, sabitleyici yapısal unsurlar oluşturulacaktır (solidification).
► Bu rezonans sistemine uygun olacak şekilde atom ve moleküllerde sabitleştirmeler (solidifikasyonlar) yapılması. (Çevreye uyum için değişim-dönüşüm şart olduğundan, oluşum ve gelişimin başlangıç safhalarında sabitleştirme işlemi yapılmaz, olgunlaşma safhasına geçişle birlikte sabitleştirme işlemi gerçekleştirilir. Bu nedenle bir civciv, yumurtadan çıktığı anda yanında algıladığı ilk canlıyı, kendisine en yakın dost olarak görür. İnsanlarda ise bu sabitleştirme işlemi çocukluk evresinde olur ve bu nedenle insanı hayat boyu etkileyen en temel davranış olur.)
► Doğadaki dinamik sistemin en önemli temel ilkelerinden biri de, her büyümenin bir sınırı olması zorunluluğudur. Örneğin proton-nötron-elektron gibi ögeler birbirleriyle birleşerek, atom dediğimiz temel kimyasal elementleri oluştururlar. Bu temel elementler 56 atom-ağırlıklı Fe (demir) bileşimine kadar (28 proton + 28 nötron), birleştikçe çevrelerine enerji verirler. Hidrojen bombasındaki enerjinin kaynağı bu tür bir enerjidir (fusion=birleşme enerjisi). Hâlbuki demirden sonraki elementler, parçalandıkça çevrelerine enerji verirler. Atom bombasından çıkan enerji (radyoaktif enerji) bu tür bir enerjidir (fission = parçalanma enerjisi). Dolayısıyla, atom-ağırlığı çok büyük elementler duraylı (kararlı) olamamakta ve çabuk bozunmaktadır. Kimyasal elementlerde görülen bu büyüme sınırlanması, diğer tür varlıklarda da bulunur. Bunun nedeni, varlıkları oluşturan öge sayısı arttıkça, varlık içindeki ögeler arası haberleşme ağının çok karmaşıklaşması ve ekonomik olmaktan çıkmasıdır. Bu nedenle, hiçbir hayvan veya bitki anormal boyutlara ulaşamaz. Toplumsal birimlerin belli sayıda insanla sınırlı olması da bu gerekçeye dayanır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder