dom-bilgi




7-Din-adamlarının büyük günahı, Allahı yanlış tanıtmalarıdır.

Allah veya Tanrı atalarımız tarafından şu anlamda kullanılmıştır: Tüm evrenin ve içindeki tüm varlıkların yaratıcısı, onlar arasındaki ilişkilerin düzenleyicisi büyük güç.
Ben de doğada bu anlamda bir güç sistemi olduğuna inanıyorum ve bu nedenle de “ben Allah’a inanıyorum” diyorum. DOM-sistemi bilgilerini de doğadaki bu olağan-üstü güç sistemini doğa-bilimsel verilere göre tanımaya ve tanıtmaya çalışmak amacıyla hazırlamaya başladım ve elimden geldiğince en yeni araştırmaları tarayarak gittikçe geliştirmeye çalışıyorum.
Bir insan, mensubu olduğu toplumdaki hayat sisteminin daha iyi yönde geliştirilebilmesi konusunda bir şeyler biliyor, buna kesin inanıyor ve bu bildiklerini topluma duyurmuyorsa, topluma karşı ihanet etmiş olmaz mı? Mademki bir görüşün, toplumca bilinip, uygulanması halinde, toplum daha iyiye gidecek, öyleyse, o görüşün toplumdan saklanması veya duyurulmaması, topluma karşı bir kötülüktür. Diğer taraftan, toplumun geleneksel düşünce ve inanç sistemi, bu yeni görüşü kabullenmeye uygun değilse; yani bu görüş toplumun geleneksel düşünce sistemini ve yaşam tarzını rencide edecek bilgiler içeriyorsa, o insan hemen “aforoz edilir” ve düşman olarak görülmeye başlanır.

İşte ben bu durumdayım. Gerçekleri yazdığımda, “Hocam bu din düşmanlığı niye” diyen arkadaşlarımla-öğrencilerimle karşılaşıyorum. Ben dinamik sistemli doğayı oluşturan bir Allah’ı bilimsel verileriyle tanıtıyorum, ama insanlar yazdıklarımı okuyup-değerlendirmeden  “bodoslama” karşı çıkıyorlar.
Din dediğimiz inanç sistemleri, insanların hayatı anlamak, doğadaki denge ve düzen hakkında bir fikir oluşturma amacıyla oluşturulmuşlardır. İnsanlar dünyamızdaki temel enerji kaynağının “Güneş”  olduğunu fark edip, doğadaki her şeyin bu temel enerji-kaynağı ile beslenip-yürütüldüğünü fark etmişlerdir. Güneş’in yıllık ve günlük döngülerini yorumlamaya çalışmışlardır.
Yıllık döngüler ve mevsimsel farklar eski insanlarca şöyle açıklanmaya çalışılmıştır. Yaz aylarının verimli, kış aylarının verimsiz olması, şu şekilde açıklanmıştır:
Yunan mitolojisinde, yer yarılır ve ölüler dünyası tanrı­sı Pluto derinlerden çıkarak, Demeter’in kızı Persephone (veyahut Proserpina’yı) karısı olması için karanlık yeraltı dünyasına götürür. Üzüntülü anası Demeter kızının başına gelenleri öğrenince, tohumu yeşerteceği yerde toprağın içinde tutar. (Dolayısıyla kıtlık başlar!) Eğer tanrılar-tanrısı Zeus Proserpina’yı yeraltı dünyasından bulup getirmezse tüm insan soyu açlıktan ölecektir. “Sonunda Proserpina’nın yılın üçte birini, (bazıları­na göreyse yarısını) Pluto’yla birlikte yeraltında geçirmesi, baharda yukarı çıkıp anası ve diğer tanrıçalarla birlikte üst dünyada oturma­sı üzerinde bir anlaşmaya varılır. Her yıl ölüşü ve dirilişi, yani her yıl yeraltına inişi ve oradan çıkışı, adına yapılan törenlerde temsil edilmektedir” (Frazer 1890, s. 323-324).
Mısır mitolojisinde: İsis verimlilik, doğurganlık tanrıçasıdır. Güneş (sıcaklık veya yaz) temsilcisi veyahut tanrısı Osiris’le evlidir. Seth veya Typhon ise soğuk veyahut kış temsilcisi veyahut tanrısıdır. Seth, Osiris’i kıskandığı için öldürür. İsis, Osiris’in ölüsünü bulur ve (ağıtlar yakarak) hayata döndürür ve onunla çiftleşerek Horus adlı oğullarını doğurur. (Bu nedenle bitkileri büyüten ruh, kış mevsiminde ölür ve baharın gelişiyle artan sıcaklıkta tekrar dirilir.)
Güneş doğaya hayat veren enerji kaynağı olarak kutsal görülmüş ve gökyüzündeki hareketleri takip edilerek çeşitli yorumlamalar yapılmıştır. Bu yorumlamalar “burç”lar olarak günümüze kadar gelmiş, 12 farklı burç bu şekilde ortaya çıkmıştır. 
İnsanların çoğunluğu kuzey yarıkürede yaşar ve doğa hakkındaki eski bilgiler kuzey-yarı-küre koşulları dikkate alınarak hazırlanmışlardır. , Güneş, 21 haziranda kuzey yarıkürede 23°27' kuzey enlemi (yengeç dönencesi) üzerindedir ve en uzun güne denk gelir. O günden sonra Güneş güney yarıküreye doğru kayamaya başlar (aslında güneş kaymaz, dünyamızın dönme ekseni eğikliği nedeniyle, güneşe bakan kısmı değişir)  ve günler gittikçe kısalır. 21 Aralıkta Güneş güney yarı-kürede 23°27' güney enlemi (oğlak dönencesi) üzerindedir. Kuzey yarıküredekiler için bu gün en kısa gündür. 3 gün süreyle (22-23-24 aralık günleri) en az güneşli bu durum sürer ve 25 aralık günü, Orion takım yıldızları sistemindeki “Üç Kral = Three Kings” yıldızlarının “Sirius” yıldızı ile aynı hizaya geldiği anda, Güneş de onların hizasına gelmiş olur ve o günden sonra kuzey yarıkürede günler tekrar uzamaya başlar. Atalarımız bu durumu, Güneşin önce ölmesi (21 aralık), üç gün ölü olarak kalması (22-24 aralık), ve  tekrar doğması (25 Aralık) olarak  yorumlamışlardır.
Doğadaki tüm oluşumları etkileyip-yönlendiren “ilahi varlık” olarak düşünülen “Güneş”in toplumsal sistemdeki temsilcisi olarak düşünülen elçilerinin güneşin bu hareketlerine bağlı olarak doğacağı düşüncesiyle çoğu kutsal kişiler (İsa, Mitra, vs) hep 25 Aralık’ta doğmuşlar, doğumları hep bakire bir anadan olmuş, doğumları hep 3 kral tarafından önceden belirtilmiş,  öldüklerinden sonra 3 gün ölü kalmışlar ve ondan sonra tekrar göğe yükselmişlerdir. Hepsinin 12 havarisi vardır, vs.
Güneş’in tanrısal bir güç olarak görülmesi, kuantsal sistemin tanrısal güç olarak kabul edilmesi anlamına gelir, çünkü Güneş, kuantsal enerjinin, hidrojeni helyuma dönüştürmesi sırasında açığa çıkan enerjiyi çevresine yayan bir ara-sistemdir. Güneşten gelen fotonları fotosentezle maddeye dönüştüren kloroplast gibi moleküller başka bir ara-sistem oluştururlar ve bu şekilde enerji farklı bileşimli maddelere bağlanarak, doğadaki bin-bir çeşit bitki ve hayvan türü oluşumuna yol açar. Dünya dediğimiz gezegenimiz, diğer tür bir ara-sistemdir ve o da enerjiyi farklı kuvvet türlerine dönüştürür. Depremler, volkan patlamaları, sel felaketleri, vs. dünyamızın bu yaşam-döngüsünün birer ürünüdürler. İnsanların doğadaki bu farklı kuvvet türlerinden birisinden aşırı etkilenerek zarar görmesi, onları bu kuvvet etkisine karşı nasıl korunacakları konusunda düşüncelere yöneltmiş, ve “Allah korkusu”nun temelini oluşturmuştur.
İnsanın çevresinde gördüğü maddeleri çeşitli şekillerde birleştirerek, tekerlek, araba, vs. gibi eşyalar yapabilmesi ve o eşyaları sahiplenmesi, doğadaki tüm oluşumların da, kendi yaptığı gibi, başka bir varlık tarafından yapıldığı yanılgısına götürmüştür. Bu şekilde “Allah” kavramı, doğa ve dünyayı elleriyle yapıp-yaratan, çok büyük, insansı bir varlık olarak tasarlanmıştır. Diğer taraftan insan kendisinin hücreler tarafından oluşturulduğunu bilmediğinden, bendindeki hücrelerin “gece-oturumları” olan rüyaları anlayamamış; rüyaların ilahi güç tarafından oluşturulduğunu sanmıştır. Uyanık durumda rüya-halüzinasyon gören insanlar bu nedenle “kutsal hastalıklı”, yani Allah’tan mesaj alabilen kişiler olarak görülmüştür. Bu şekildeki düşünce tarzının etkisiyle, Allah’tan mesajlar aldıklarına inanılan elçiler-peygamberler ortaya çıkmışlardır.  Allah’ın her topluma kendi diliyle bir peygamber gönderdiği görüşü ve insanların bu peygamberlerin getirdikleri mesajlara uygun bir yaşam sürdürmeleri anlamına gelen dinler bu şekilde ortaya çıkmışlardır.
Tüm bu dinsel görüşlerde, doğadaki oluşturucu kuvvet, varlıkların içlerinde değil, varlıkların dışlarında tasarlandığından, hepsi statik sistemlidirler. Halbuki doğa ve dünyamız dinamik sistemlidir ve bu nedenle sürekli değişim-dönüşüm içindedir. Dinamik sistemli bu doğadaki tüm güçler-kuvvetler ise, kuantsal sistemden kökenlenirler.  
      
Doğa sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir sistemdir. Doğadaki bu dinamizmin nasıl gerçekleştiğini araştırınca da, atalarımızın “manevi alem” dedikleri, günümüz fizik biliminin ise kuantsal alem dedikleri  sistemle başlayıp, maddeler dünyasını oluşturan molekül-hücre-beden gibi üst-sistemlerde devam ettiğini göstermektedir.
Doğa yasaları Allah’ın yasalarıdır ve kuantum-alemini oluşturan atom- ve atom-altı-öğeleri dahil, tüm varlıklar bilgi ve bilinç sahibidirler bu doğa yasalarını bizzat algılayıp-uygulayarak doğadaki sürekli değişen koşullara uyum sağlamaya çalışırlar. Bu sisteme Dinamik Sistem denir. Dinamik sistemlerin işleyişi ve ilkeleri, “information & self-organisation” olarak özetlenen Dinamik Sistemler fiziğiyle ortaya konulmuştur. Arılar, karıncalar, mercanlar, bryozoa gibi “hayvan, böcek” dediğimiz birçok canlı doğa-yasalarını bizzat algılayıp, çevre koşulları hakkında bilgi oluşturarak örgütlenmişler ve bizlerin gıpta ile izlediği koloni yaşamları oluşturmuşlardır.

 Dinamik sistemde Allah kuantsal, yani varlıkların içlerindeki atomik yapıda saklı olduğundan, her varlık kendi bileşenlerinin etkisi altında davranır. Daha rahat bir duruma ulaşabilmenin ise tek bir yolu ve yöntemi vardır: Karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla birleşerek ortaklıklar oluşturmak! Yani dinamik sistemlerde “tepeden” birilerinden emir veya yönlendirme alınarak işlem yapılmaz! Tepeden verilen emir ve yönlendirmelere göre işleyen sistemler bu nedenle “statik sistemli” olarak tanımlanırlar ve toplumların örgütlenmeleri tepeye bağımlı olacak (TBÖ) şekildedir. TBÖlü sistemlerin ise tüm toplumsal sorunlarımızın kaynağını oluşturduğu şu adreste açık ve net bir şekilde yukarıda önerilen web-sayfalarında gösterilmiştir.
Şimdi şu sorunun yanıtını vermeye çalışalım: Allah’a inanmakla, bir peygambere inanmak  insan davranışında nasıl bir farklılık oluşturur?
Dindarlar, Allah’ın kendisine değil de, Onun gönderdiğine inandıkları bir peygambere inanıyorlar. Soru şu: Allah’ın eserlerine ve eylemlerine bakarak onu anlamak ve sistemine uymak mı mantıklıdır, yoksa onun elçisi olduğunu söyleyen insanların (peygamberlerin) görüşlerine göre Allah’ı yorumlamak mı daha mantıklıdır?
 “Din kitapları” adı üzerinde, bir peygamber tarafından, o peygamberin “Allah”ı nasıl algıladığını yansıtan eserlerdir.
►1- Tevrat’ın Sümer belgeleri ile çok yakından bağlantılı olduğu, arkeolojik kazı verileriyle gösterilmiştir. Yani Çivi yazısı tabletler Tevrat bilgilerinin kaynağını oluşturmaktadır. Sümer krallarına gönderilen ve bir sandıkta saklanan Me adlı çivi yazısı tabletler, en eski  kutsal kitap bilgilerdir. Çivi yazısı tabletlerin değiştirilme olasılığı söz konusu olmadığına ve Tevrat da onlardan kökenlendiğine göre, ortada bir değiştirme yoktur. Değişen şey, insanların bilgi ve mantık düzeyidir, zamanla eski yazılanların geçeklerle örtüşmediği ortaya çıktıkça, insanlar ne yapsın? Kutsal kitapların Allah tarafından gönderildiğine inanan insanlar ne yapsınlar? “Allah yanlış veya mantıksız bilgiler göndermiş olamayacağına göre, önceki kitaplar sonraları başkaları tarafından değiştirilmiş olmalı”  mantığı bu şekilde ortaya çıkmıştır.
►2- Tevratın MÖ 1. Yüz-yıla ait bir nüshası Ölü-Deniz kenarında bir mağarada bulunmuştur (DeadSea-scrolls) ve günümüzdeki Tevrat ile örtüşmektedir. Yani ortada değiştirilme vs. gibi bir şey yoktur.
Şimdiye dek doğadaki her şeyin varlıkların dışındaki bir güç sistemiyle oluşturulup-yönlendirildiğine ve o güç-sisteminin insanları peygamber denilen elçileriyle mesajlar gönderip-yönettiğine inandık. Peygamberlik öylesine önemli ve kutsal göründü ki, zamanla Allah’tan çok bir peygambere daha çok bağlanır olduk. O’nun doğum gününü kutsallaştırdık-kutladık, O’nun hatırına, yüzü-suyu-hürmetine Allah’tan merhamet diledik, O’nun ana-rahmine düştüğü geceyi bile kutsallaştırdık. Allah’ın her topluma kendi diliyle bir peygamber gönderdiğine inandık ve bu şekilde farklı dinsel gruplara bölündük.
Bir kutsal kitaba inanan kişi, Allah’a değil, bir peygambere inanmış olur. Bu ise insanların doğal sisteme ters işlemler yapmaya başlaması anlamına gelir, çünkü doğada tepeden emirle iş yapan hiçbir varlık yoktur. Her varlık doğadaki kuvvet sistemlerini ve enerji dağılımını bizzat kendisi algılayarak davranışını belirler. 
Peki peygamberli bir dinsel inancı olan kişi, Allah’ı doğal gerçeklere göre mi değerlendirmektedir, yoksa inandığı peygamberin görüşüne göre mi? Hele hele peygamber olarak tanımlanan kişilerin, binlerce yıl önce yaşadığı (hatta yaşamadığı, sadece din-adamları tarafından pazarlandığı) gerçeği karşısında, din-adamlarına mı inanılmalı yoksa, Allahın doğal-sistem işletimine mi? Anlatılmak istenen konu budur.

Peygamberlik görüşünün ortaya çıkış nedeni


 Mucizeler Ve Güncel Yorumları


Doğadaki oluşumların doğa-üstü güç sistemince ani bir yaratılışla oluştuğu görüşü geleneksel olarak bizlere aktarıla gelmiştir.
Halbuki son birkaç asır içinde gelişen fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, paleontoloji gibi doğa bilimleri, dünyamızın dinamik bir sistemde, basit alt-sistemlerden başlanarak, gittikçe karmaşıklaşan üst-sistem yapılarına doğru, tabana dayalı olarak oluşup- ilerlediğini göstermektedir.
Ben de, doğadaki bu oluşum ve gelişimleri araştıran bir jeolog-paleontolog olarak, geleneksel görüşlerle, güncel bilgileri kıyaslayan fikirler oluşturmaya yaklaşık 30 yıl önceleri başlamıştım. O zamanlar (1980li yıllarda) kişisel bilgisayarlar henüz yeni-yeni piyasaya çıkmaya başlamıştı. Yazılanları depolayacak hard-disk kapasiteleri çok küçüktü, 5 veya 10 MB kadar ancak vardı. Üstelik fiyatları o kadar yüksekti ki, bir üniversite profesörü maaşımla almam mümkün olmadığından, bankadan kredi çekerek taksitle almıştım. Ama işlerimizi çok kolaylaştırmıştı. Önceleri bir daktilo başında düzgün bir yazı yazabilmek için günler harcarken, aynı işlemi bilgisayarla bir-kaç saate yapabiliyorduk. 
Neyse, o zamanlarda yazdığım yazıların birer kopyalarını saklamıştım. Onlardan birinden iki sayfalık bir metin sizlerin de ilgisini çekebilir düşüncesiyle, tekrar sizlere aktarmak istiyorum.
Kutsal kitaplarda sık sık Nuh Tufanı, Lut ve Sodom- Gomorra olayı, Musa'nın asasıyla yere vurup su çıkar­ması, Musa'nın asasıyla denizi ikiye ayırması ve Firavun taraftarlarının deniz suyunda boğulması gibi çeşitli olaylar anlatılır ve bu olayların Allah'ın lütfuyla peygamberler tarafından gerçekleştirilmiş mucizeler olduğu belirtilir.
Önceki bölümlerde kısaca özetlendiği üzere, her olayın bir yerde bir kaydı tutulur. Her sel felaketi, her deprem, her volkan patlaması gibi doğal olaylar, herhangi bir şekilde kayıt edilir. Nuh tufanı ile ilgili olay ve nedenleri, daha önceki bölümlerde işlenmiş olduğundan, burada tekrar edilmeyecektir. Şimdi diğer "mucizelere" bakalım ve onlar hakkında mevcut doğal kayıtları araştıralım:
Günümüz takvim yılı (güneş yılı) hesaplarına göre, M.Ö. 15. yüzyıl İlk çeyreğinde (yani M.Ö. 1475-1470'lerde) Ege denizindeki Santorlnl adasında çok büyük bir volkan patlaması olduğu, jeolojik ve arkeolojik kayıtlardan, anlaşılmaktadır (Keller ve diğ., 1978; Sullivan, 1988; Ercan, 1990). Tevrat'a göre ise, Israiloğul-larının Mısır'dan göçü, (ay yılı ile) M.Ö.1510 olarak bilinir. Güneş yılı hesabına göre 1470-1475 yıl öncesi, Tevrat'taki hesaplamaların dayandığı ay yılına çevrilirse, yaklaşık 1510-1515 yıllarına denk gelir.
Şimdi gelelim olayın ilginç yönüne: Deniz seviyesine yakın, veya deniz suyu içinde patlayan volkanlar, muazzam deniz dalgaları yaratırlar. Tsunami de denilen bu tür büyük deniz taşkınlıklarında, dalga yükseklikleri 30-40 m.yi bulurlar veya aşabilirler!. Girit adasının kuzeyinde patlayan bu Santorini volkanı, Ege Denizindeki bir çok adadaki yerleşim yerlerinin yerle bir edilmesine neden olmuştur. Minos uygarlığı denilen bir kültürün yok oluşu, bu volkanik faaliyetin bir sonucudur.
Ege Denizinde oluşmuş olan bu muazzam tsunami dalgalarının, bir kaç saat içinde tüm Akdeniz'de yayılıp, tüm sahilleri, ve de özellikle ovaları deniz suları altında bırakmış olmasından daha doğal bir şey olamaz. Nil Deltasında ziraatla uğraşan veya yaşayan Firavun adamlarının bu felaketten büyük ölçüde nasibini almalarından da daha doğal bir şey olamaz. Ovalardan biraz daha yüksek konumlu yamaçlarda hayvancılık ve çobanlıkla uğraşan İsrail oğullarının, bu dalgalardan daha az etkilenmiş olmalarından daha doğal bir şey de olamaz.
Her zaman görülmeyen böylesine muazzam bir felaketin, insanlar tarafından unutulması, veya göz ardı edil­mesi de düşünülemez. Yani insanlar bu olayı mutlaka yıllar boyu hatırlamışlardır, ve nesilden nesile de aktarmışlardır. Peki olay nasıl aktarılmıştır?

Bunu hepimiz çok iyi biliriz, onun için burada tekrarlamayalım. Ancak şu soruyu sorarak, konuyu bir başka mantıksal açıdan da düşünelim: Mısır ile İsrail oğullarının Mısır’dan ilk kaçtığı yer olan Sina bölgesi arasında, eskiden deniz yoktu ki, Musa Peygamber asasıyla denizi ikiye ayırıp da, Sina'ya kaçsın; Süveyş kanalı yaklaşık 1 asır önce açılmıştır. Dolayısıyla, Mısır'dan Sina'ya geçmek için, denizin ikiye yarılmasına gerek yoktur, ki, bu da olayın bir başka yönünü vurgular.
*
Diğer bir Musa mucizesine geçelim. Musa, asasıyla yere vurmuş, yerden bir sıra kaynak suyu ortaya çıkmış! Evet, yerden bir sıra kaynak suyu yeryüzüne çıkar, ama nerede çıkar?
Yeraltı suları, yerkabuğundaki geçirimsiz katmanlar üstündeki gözenekli kayaçlar İçinde depolanırlar. Yerkabuğunda gelişen kırılmalar ve faylanmalarla, kırık hattının iki tarafındaki katmanlar, birbirlerine göre, aşağı\ yukarı veya sağa\ sola kayarlar. Şimdi bir kırık hattında, bir taraftaki blokun birkaç metre yukarı, diğerinin de aşağı düştüğünü düşünün. Bu hareket ile yeraltı suyu bir tarafta yükselir, bir tarafta düşer. Yeral­tı suyunun yükseldiği bloktaki sular, kırık hattı boyunca, çeşitli kaynaklar halinde yeryüzüne çıkar. Böyle kırık hatları boyunca, bir değil, onlarca, yüzlerce kaynak görülebilir. Musa peygamberin yaşadığı yerler, dünyanın en hareketli yerleridir; oralarda büyük kırık hatları (meşhur Ölü Deniz Fay Zonu) bulunmaktadır. Ve onun yaşadığı zaman diliminin de, çok hareketli bir dönem olduğu, volkan patlamalarından ve deprem izlerinden anlaşılmaktadır. Böylesine ideal bir ortamda, bir kırık zonunda bir asayla eşeleyerek, su kaynaklarına ulaşmak çok doğal bir olaydır.
*
Lut ve Sodom\Gomorra olayı:
Lut Gölü, Kızıldenlz'den Kuzeye doğru uzanan, "ölü Deniz Fayı" denilen ve yeryüzünün en meşhur kırık zonlarından biri olan bir yer kabuğu çatlağı üzerinde gelişmiş bir "fay gölüdür". Sodom isimli eski yerleşim merkezi, bu gölün kenarında bulunmaktadır. Yeryuvarının bu tür büyük çatlak zomlarında, çatlağın her iki tarafın­daki zemin, bir birine göre, sağa\sola, ve aşağıya \yukarıya doğru, sık sık kaymalara uğramakta, ve bunun sonu­cunda da buralarda depremler ve volkan patlamaları gerçekleşmektedir. Her defasında kırık zonunun bir başka yerinde, onlarca veya yüzlerce yıllık aralıklarla, bu gibi doğal olaylar (yani depremler ve volkan patlamaları) gelişmektedir. Kırık zonlarındaki yerleşim yerleri ve insanlar, bu olaylardan en fazla zararı görürken, kırık zonundan uzakta bulunanlar, ya hiç zarar görmezler, veya çok az etkilenirler.

Aynı şekilde, ölü Deniz Fay Zonunun, Lut Gölü kuzeyindeki uzantısı üzerinde yer alan Jericho kenti, insan­lık tarihinde bir çok defalar depremlerden zarar görmüş, bunlardan en sonuncusu İse 1927de olmuştur. Aslen Kudüs  doğumlu bir yahudl olan Amos Nur İsimli bir yerbilimcinin 1992'de İspatladığı üzere (National Geographlc Mayıs] 1092), bu kentin duvarları o zaman, Tevrat'ın Joshua 6. bölümünde İddia edildiği gibi, lsrail-oğulları askerleri­nin ve din adamlarının borazanları ve asker çığlıklarının etkisi ile değil, o zaman olmuş olan bir depremle yıkılmış, ve Israil-oğulları da kenti kolayca ele geçirmişlerdir. Yani, yine burada, Joshua Peygamber, bu doğal olayı yanlış yorumlayıp, Allah'ın Israil-oğullarının yanında yer aldığı şeklinde halka yansıtmıştır.

Elazığ ilimizin güneydoğusundaki Hazar Gölü de bunun gibi bir fay gölüdür, ve geçmişte o gölün kenarında bulunan bir kasaba da, bu gün "batık şehir" olarak bu gölün dibinde bulunmaktadır. Gerede - Amasya - Erzincan hattı da böyle bir kırık zonudur, ve 1939 Erzincan depreminde (ve yine 1991 yılında), Erzincan ilimiz böyle bir olaydan çok zarar görmüştür. Peki, en günahkar insanlarımız Erzincan'da yaşayanlar mı?
Yeryuvarının kırık zonlarında yaşayan insanların, böyle olaylardan etkilenmemeleri mümkün değildir!

Mikropların ve bunların etkilerinin bilinmemesinin yarattığı bir başka yanlış yorumlamaya da peygamberler döneminden bir örnek verelim: M.Ö. 701 yılında, Asur kiralı Sanherib, bir çok kenti ele geçirdikten sonra, Ku­düs'ü de kuşatır. Bir çok eski kral gibi, Sanherib de, kral olduktan sonra, babasının Sargon olduğunu inkar edip, Gılgamış gibi tanrılar soyundan geldiğini ileri sürmüştür. Bu olay, insanların ilkellik dönemlerinde çok yaygın olarak rastlanılan bir durumdur. Tarihte bir çok kral kendisinin tanrı soylu olduğu iddiasıyla tahtında oturmuş ve hükmetmiştir ve insanlar da bunu kabullenmişlerdir! Bu gün insanlar arasında yaygın olan ırkçılık akımları, soyluluk iddiaları da, bu ilkel, eski bencillik dürtülerinin bir başka türünü, bir başka görüntüsünü oluşturmaktadır. Neyse, asıl konuya dönelim. Sanherib'in ordusu, Kudüs surları dışındaki bir göletin yakınına kamp kurar. Elbette, göl ve kenarı, sivrisinek ve Plasmodium gibi mikroplarla doludur. Kuşatma günlerce sürer ve bu arada her iki taraf da karşı tarafa elçiler göndererek, şartlarını iletmeye ve kan dökülmeden bir sonuca varmaya uğraşırlar. Kudüs'ün kralı Hiskia'nın danışmanlığını yapan Yesaya Peygamber, kendi halkına moral aşılamaya, karşı tarafın da moralini bozmaya yönelik fetvalar verir: "O bu şehire giremeye, bir ok bile atamaya, şehrin hiç bir duvarını oynatamaya". Bu arada da karşı tarafın ordusundaki askerler ateş alev yanmaktadır. Derken, bir sabah kalktıklarında ne görsünler, Sanherib'in ordusunun 185.000 askeri cansız yatmaktadır! Bunun üzerine Tevrat'a şu ayet yazılır: "İşte, Allah'ın melekleri Asurlular'ın ordusundan 185 000 adamı vurdu. Ve sabahleyin erkenden kalkmaya çalıştıklarında, baktılar ki, hepsi birer ölü ceset." Böylelikle, bu olay da, bu peygamberin bir mucizesi olarak kutsal kitaplara İşlenir! Bu mucizeyi gerçekleştiren "melekler" ise, bu günkü bilgimize göre, malaria tropica hastalığına yol açan Plasmodium'lardır, yani tek hücreli bir canlı, bir mikroptur.


Son olarak da, Isa Peygamber'in bazı mucizelerini açıklamaya çalışalım. Isa Peygamber'in, körlerin göz­lerini açtığı, yürüyemeyenleri yürüttüğü, cüzzamlıları iyileştirdiği, hatta ölüleri dirilttiği belirtilir. Beynin işleyişi ve programlanması ile ilgili bölümde açıklandığı üzere, bunların hepsi, mümkündür: Hipnoz olayını bilen ve hakim olan biri, insanlarda bilinçaltı devrelerini etkileyip, hem bir insanı körleştirebilir, felçli yapabi­lir, hatta solunumunu, kalp atışlarını yavaşlatıp, durdurabilir; yani insanın beyin faaliyetleri sürer, ama kalbi atmaz, tıbben ölmüş gibidir! Elbette, olay tersine de işletilir: Ruhsal kökenli tüm hastalıklar, bilinçaltına inilerek, düzeltilebilir!

Bizler, ana-babalarımızın ve çevre-baskısının kimliğimize ekledikleri “İslam” “Hıristiyan” “Musevi” gibi etiketlere göre davranmaya başlarız. Ama çoğumuz kutsal kitapları okuyup-anlayamayız. Din-adamlarının anlattıklarına göre davranırız. 
Dinamik sistemli düşünen bir toplum, tüm sorunlarını karşılıklı anlaşma ve uzlaşmalarla ortaklıklar oluşturarak çözerken, statik sistemli düşünüp-davranmak zorunda olan peygamberli dindarlar, kendilerini Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) sorunları yumağının içinde bulurlar.
“Herkes inancında serbest olmalı” görüşü, dinamik sistemle asla bağdaşmaz, çünkü inanç davranışı etkiler, farklı inançlar farklı davranışlar gerektirir. Halbuki toplum ortak davranış gerektirir.
Bu vesileyle sizlere bir çocukluk anımı aktarmak istiyorum.
Bir yaz akşamında köyümüzdeki evin harman yerinde köyümüzün imamının babam ve daha 1-2 kişiyle konuştuklarını hatırlıyorum. 5-6 yaşlarında olmalıyım. İmam öteki dünyada insanların başına neler gelebileceğini anlatıyor. Şöyle yaparsanız, cehennemde şöyle yanacaksınız; şöyle davranırsanız cehennemde şöyle cezalandırılacaksınız, Allah’ın emirlerine uymazsanız, cehennemde bin bir türlü cezaya çarptırılacaksınız, vs. Ben öyle korkmuştum ki, babam eve girmemi söyledi ve ben ağlaya-ağlaya eve girdim. Evde ablam neden ağladığımı sorunca, çok korktuğumu ve bu nedenle ağladığımı söyledim. O gece nasıl uyuduğumu siz düşünün.
Bu tür korkulardan kendimi kurtarmam yaklaşık 30 yıl sürdü ve çok zor ve zahmetli oldu. Çocukluğumda aşılanmış bilgilerle ters düşen yeni doğal sistem bilgileri öğrendikçe, bu şartlanmışlık devrelerini kırmaya çalışmam kâbuslu bir dönem (beş-on yıl) geçirmeme neden oldu. Öylesine stres altına girdim ki, mide kramplarından uyuyamaz oldum ve ülsere kadar varan hastalıklarla boğuştum. Ama sonunda yeni sinaps bağlantıları oluşturarak, çocukluğumda oluşturulan o devreleri by-pass edebildim.
Buna benzer olayları sizler de yaşamış olabilirsiniz. Gerek bedensel sağlık sorunlarımızın, gerekse toplumsal sorunlarımızın üstesinden gelecek şekilde hücrelerimizi yönlendirmek tamamen bizlerin yaşadığımız doğa ve dünyayı onlara gerçeklere uygun şekilde aktarmamıza bağlıdır. Gerisi hücrelerimize kalmıştır.
Bedenlerde tüm işlevler, beden içindeki hücrelerce yapılırlar. Onlar doğadaki on-binlerce faktör değişimini dikkate alarak gelecekte neler olabileceğinin hesabını yapan Mimar-Mühendislerdir. Onların bizden istedikleri şudur: “çevrende  neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın!”
Biz ise onlara, doğada hiç olmayan hayali şeyler-senaryolar hakkında veriler aktarırız. Doğada hiç olmayan bu hayali senaryolar, hücrelerimizin mantıksal değerlendirme sistemini tamamen allak-bullak eder ve günümüz dünyasındaki insanlığın dramatik durumu ortaya çıkar.

İnsanlarımızın çok büyük bir çoğunluğu, doğadaki oluşum ve gelişimlerin nasıl gerçekleştiğini, yani dinamik sistemin nasıl işlediğini hala bilmemektedir. İnsanı oluşturan hücrelerin “bilgi” faktörüne önem vererek, az sayıda birkaç veriden, yorumlama yeteneğini kullanarak muazzam senaryolar üretebilmesi ve bu sayede, diğer canlıların yapamadığı ateş yakma, alet-edevat yapma, vs, gibi bir çok ürün ortaya koyması, kendisini dev-aynasında görmesine neden olmuş ve üstün-yeteneklerle donatılmış özel bir varlık olduğu yanılgısına yol açmıştır.
İnsanın çevresinde gördüğü maddeleri çeşitli şekillerde birleştirerek, tekerlek, araba, vs. gibi eşyalar yapabilmesi ve o eşyaları sahiplenmesi, doğadaki tüm varlıkların da, kendi yaptığı gibi, başka bir varlık tarafından yapıldığı yanılgısına götürmüştür. Ama bu yapma-yaratma işinin mekanizması konusunda kökten bir yanılgı içine düşmüştür. Yaratıcının doğayı-dünyayı bir anda, bir “olsun” emriyle bir anda oluşturduğu şeklinde bir görüş yaratılış- görüşünün temelini oluşturur. “Her şeyi bilen =omni-scient” bir varlık olarak, her şeyi o bilgisine göre bir anda yaratır ve yarattığı o şey o haliyle kalır. Dünya oluşturulduğu şekliyle hep kalır, değişim-dönüşüm geçirmez, yıldızlar hep yıldız olarak kalırlar, vs. (Her varlık ilk yaratıldığı şekliyle hep aynı şekilde kalırken, insan neden ölmek zorunda olduğuna anlam veremediğinden, yaratılışçılar ebedi bir hayatı, başka bir ebediyet dünyasında tasarlamak zorunda kalmışlardır. Diğer önemli bir nokta da, doğadaki bir şey yapma yeteneğinin “bilgi” faktörüne bağlı olarak gerçekleştiği, bilginin ise, varlıkların kimyasal bileşimlerinin zamanla gelişmesine dayalı olarak, zaman içinde arttığı gerçeğidir. Yani omni-scient = her-şeyi-bilen bir güç sistemi mevcut değildir.)
Halbuki doğada her şey, önce atom gibi temel kimyasal elementlerin oluşumuyla başlar; sonra atomların birleşmeleriyle moleküller oluşurlar, sonra moleküllerin birleşmeleriyle “hücre” dediğimiz öğeler oluşurlar, sonra hücrelerin birleşmeleriyle canlı-cansız diğer maddeler oluşurlar. Bu birleşmeler harici bir gücün-kuvvetin etkisiyle değil, o öğelerin karşılıklı etkileşimleri (anlaşıp-uzlaşmaları) sayesinde olur. Hayat = Ömür; ve ömür ise ZAMANın bir dilimidir. Zaman kavramının sırrını çözen, hayatın sırrını da çözmüş olur. Yani doğal sistemde “damla damla göl olur” prensibi geçerlidir.
Yaklaşık bir asır önce, kuvvet denilen etkileyici gücü oluşturan enerji faktörünün kaynağı keşfedilmiştir. O zamana kadar doğadaki kuvvet oluşturuculuk yeteneği, varlıkların dışında-üstünde olduğuna inanılan ilahi bir güçte bulunduğu kabul edildiğinden, bu ilahi gücün istediği şekilde enerji miktarını azaltıp-artırabileceği, dolayısıyla istediği kadar güçlü bir kuvvet oluşturabileceği kabul ediliyordu. Yani enerji kaynağı gerektiğinde sıfır bile kabul edilebiliyordu. Fizikçi Planck tarafından ortaya atılana temel enerji birimi olan “quantum” öğesi ise, asla sıfır gibi bir değere indirgenemiyor, tersine “h” ile gösterilen sabit bir değerde olması gerekiyordu. 
Doğadaki her şey de bu temel birimin tam-sayılı katlarından oluşuyorlardı. Yani doğada “yarım hamilelik” gibi bir şey yoktu. Her şey 1, 2, 3 gibi katlanmalarla oluşuyordu. Atom dediğimiz temel kimyasal elementler, kuantların belli tamsayılı katlarından oluşan, proton - nötron - elektron gibi temel öğelerin tam sayılı katlarından oluşuyorlar; madde dediğimiz, taş-toprak, et, kemik, vs. bu temel kimyasal elementlerin tam-sayılı katlarından oluşuyorlardı. Her şey tabandaki temel birimlerin çoğalmasıyla oluşuyordu.
Bu temel enerji birimiyle yapılan deneyler ise, fizikçileri şaşkına çeviriyordu, çünkü fizikçiler varlıkların temel bileşenleri olan bu atom ve atom-altı-öğeleri, bilye gibi cansız, ölü parçacıklar olarak tasarlamışlardı. Halbuki, atom-altı-öğeler dediğimiz bu kuantum alemi bilgili- ve bilinçli davranıyordu. 

Ne ekersek onu biçiyoruz.
Atalarımız, doğa olaylarını anlamaya ve yorumlamaya çalışırken, yanılgılara düşmüşler, bu yanılgılı yaklaşımları ise, insanlarda alışkanlığa dönüşüp, gelenek halini almış, ve bu şekilde, nesiller boyu süregelmiştir. Atalarımızın temel yanılgıları arasında, doğal olayların yanlış yorumlanması ve insanın bizzat kendisini yanlış değerlendirip, yorumlaması gelmektedir ki, bu iki yanlış program, asırlar boyu nesilden nesile aktarıla gelmektedir.
İnsanın, özellikle kendini yanlış tanıması, yani hücrelerden oluşmuş bir koloni olarak değil de, homojen bir yapı, ve bu yapıya canlılık veren görünmez bir "ruh" şeklinde yorumlaması, ve buna bağlı olarak da, beyin denilen organının nasıl programlanabildiğini, bu programlarda değişiklikler yapılabildiğini, beyinde milyonlarca farklı program devreleri oluşturulabildiğini, bunlara uygun olarak da, düşünce ve davranışların değiştiğini anlayamaması, insanların en büyük açmazını oluşturmuştur. Bu yanıltıcı bilgiler, insanlarda mantıksal değerlendirme hatalarına, yani mantık çarpıklıklarına yol açmıştır.

►1- Dinamik sistemli bir doğada yaşıyoruz.
►2- Dinamik sistemlerde her şey karşılıklı etkileşimlerle oluşuyor ve her varlık kendisinin bağımlı olduğu enerji kaynağına nasıl ulaşacağı bilgilerini edinerek, davranışını belirliyor‘
►3- Yani, varlıklara nasıl davranacağı bilgisi, bir başkası (peygamber, vs.) tarafından verilmiyor.
►4- İnsanların arılar-karıncalar gibi perfekt bir toplumsa sistem oluşturamamalarının tek sebebi peygamberliktir. Çünkü toplum bir ortaklıktır ve ortaklığın kuralları (Dinamik sistemler fiziği gereği) karşılıklı etkileşimlerle belirlenir. Halbuki peygamberler, kendilerinin doğadaki oluşturucu güç sisteminin (onların terimiyle Rabb dedikleri ve sadece peygamberlere göründüğüne inandıkları hayali bir varlığın) elçisi olduğuna insanları inandırarak, insanlara nasıl davranacaklarını empoze etmişlerdir. Dolayısıyla insanlığın hala karşılıklı kavga ve savaşlar içinde yaşamalarının tek nedeni, tüm günahı peygamberlerdir.

Bir fikir oluştururken şu iki temel ilkeyi aklımızda tutup, ona uygun davranmalıyız.
►i- İleri süreceğiniz görüş, herkes tarafından kabul edilebilinecek özellikte,  objektif olmalıdır. İslami (veya Musevi vs.) bir dinsel görüşü,  Japon halkına kabul ettirebilir misiniz? Veyahut, 18 yaşını geçmiş, ama hiçbir dinsel ön-yargıdan etkilenmemiş  insanlara kafanızdaki dinsel görüşü kabul ettirebilir misiniz? Hayır! Öyleyse bu tür görüşler objektif değildir. Objektif görüşlerden oluşan bilgiler (Fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, matematik, vs.) her toplum insanınca kabul görmektedir.
►ii- İnsan Olmanın Sorumluluğu
Doğada her şey sürekli değiştiği için, insanı oluşturan hücreler de insan beynini, “çevrende  neler olup-bitiyor, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın” mantığıyla, muazzam senaryolar üretecek şekilde oluşturmuşlardır.
Çevre koşullarına uyabilmek için canlılar farklı taktikler geliştirmişlerdir. İnsan hariç diğer tüm canlılar daha iyi koku-alma, daha iyi-görme, daha hızlı koşabilme gibi yeteneklerini geliştirmeye ağırlık vermişler ve beyinlerindeki hücreleri bu alanda görevlendirmişlerdir. İnsanı oluşturan hücreler ise, tüm bu alanlardaki yeteneklerinden feragat ederek, doğada neler nasıl oluyor, bunları nasıl takip edip, onlardan yararlanabilirim gibi “yorumlama” yeteneğine yatırım yapmışlardır.
Böyle bir beyin yapısallaşması insanlara büyük bir sorumluluk getirmektedir. Çünkü: Dinamik sistemler fiziğine göre varlıkların yapısallaşmalarının temeli, büyümelerinin başlangıcında, yani çocukluk evresinde atılmakta ve daha sonraki dönemlerde bu yapısallaşma pek değiştirilememektedir. Bu olay Simetri-Kırılması + Köleleştirme + Sabitleştirme (SimKırKölSab) olarak bilinmektedir ve “ağaç yaşken eğilir” özdeyişiyle insan kültüründe yerini alır.
Çocuklar doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri bizzat kendileri algılayarak ve karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları sayesinde dinamik sistemli doğaya uygun yapısallaşmalar (topumlar, ekolojik sistemler, vs.) oluşturabilirler. Buna uygun davranılmadıkça, farklı görüş  (inanç) sahipleri arasında sürekli kavga ve savaşlar olmaya devam edecek, insanlar ortak bir toplumsal sistemde asla buluşamayacaklardır. Günümüzde sünniler, şiiler, museviler, iseviler, müslümanlar, budistler, vs. farlı inançlar nedeniyle birbirleriyle çatışıyorlarsa, bunun tek nedeni insan olmanın sorumluluğunun farkında olmamalarıdır.
Bu cahilliği şu durum güzel açıklar:
Gençlerimizin Katilleri Ana-Babalarıdır. Çünkü:
Dinamik sistemli doğa “Information & Self-Organisation” Yani “Bilgine göre davranırsın” şeklinde işlemektedir.
Çocuklarımıza-Gençlerimize ne bilgisi veriyoruz?
►Sen Müslümansın,   ►Sen Hıristiyansın  ►Sen Musevisin, ►Sen Budistsin, ► vs.
Bu farklı görüşlerle yetişen gençler de, onlara uygun olarak, vaad edilen kutsal toprakları korumak, Allah’ın emirlerini yerine getirmek için Cihad yapmak, vs. uğruna birbirlerini öldürmeye başlıyorlar.  
Peki, suçlu kim?
►Sen Müslümansın, ►Sen Musevisin, ►vs. şeklinde bilgileri çocuklarına aşılayan ana-babalar ve eğitimciler değil de başka kim suçlu?
İnsanlar beyin yapıları nedeniyle, her türlü senaryoyu üretebilirler. Ama hücrelerimizin bizleri donattığı bu hayal kurma – yorumlama - bilgi-oluşturma  yeteneğinin temel amacı, toplumsal sorunlarımızın çözümüne yönelik olmalıdır. Çünkü bedenlerin sorunlarını hücreler kendileri çözerler. Bizim kuracağımız senaryolar, toplumsal-çevresel sorunlarımızı çözmeye yönelik olmak zorundadır.
Bilgi ve mantık insanların sorunlarına çözüm bulma yeteneği olarak tanımlanabilinir. Kafanıza yerleştirdiğiniz bilgiler ve mantığınız sağlamsa, doğadaki oluşum ve gelişimleri “doğru” değerlendirirsiniz ve uygun çözümler bulup, sorunlarınızı çözersiniz.  Ama kafanıza yerleştirilmiş bilgiler yanlışsa, mantığınız o yanlış bilgilerden etkileneceğinden, hep yanlış kararlar alırsınız ve sorunlarınızı çözemezsiniz.

8.1- Allah’ı en yanlış yorumlayanlar peygamberler olmuşlardır.

Allah’ı, her topluma kendi diliyle bir peygamber göndererek, insanlara nasıl davranacaklarını kutsal kabul edilecek mesajlar (kitaplar) şeklinde gönderen, gökte oturan bir Efendi (Rabb) olarak kabul etmişlerdir.
Peygamberlik, varlıkları yönlendiren faktörün, varlıkların dışında olan ve doğadaki düzeni oluşturan harici bir güçten kaynakladığını savunan statik sistemli bir görüş, bir inanç sistemidir. Varlıkların birer robot gibi davrandıkları, ve harici bu doğa-üstü gücün emirlerine (yasalarına) uydukları kabul edilir.
Halbuki tüm doğa-bilimsel araştırmalar, doğadaki tüm varlıkların, atom-altı-öğeler dünyasından başlayıp, hücrelere, hayvanlara kadar bizzat aktif olarak çevrelerini algılayıp, çevredeki değişim-dönüşümlere göre olasılık hesapları yaparak, kendilerini etkileyip-yönlendiren tüm faktörleri algılayıcı organ-organel, vs geliştiren bilinçli davranışlı öğeler olduklarını ortaya koymuştur. Bu nedenle doğa dinamizmi açıklayan dinamik sistemler fiziği “information & self-organisation” olarak özetlenmiştir.
Hücreler ve onların oluşturdukları bitkiler, hayvanlar gibi üst-sistemler tabandaki kuantsal enerji sistemine bağımlı oldukları bilgilerine sahiptirler, Bu bilgiler onların  genetik kodlarında kayıtlıdır.
Bu görüşü ıspatlamak için, bitki ve hayvanların davranışlarına bakalım. Bir çok hayvan -kuşlar, balıklar, böcekler, (kelebekler, vs.) - dünyamıza gelen enerjinin yaz-kış gibi mevsimsel döngülere bağımlı değişimlerine göre davranıp, yaz mevsimi başlangıcında Sibirya, İskandinavya, Kanada gibi kuzey ülkelerine göç edip, orada artan sıcaklıkla gelişen bitkisel ürünlerle beslenirler ve kış başlangıcında tekrar güney bölgelerine göç ederler. Denizdeki hayvanlar için de aynı davranış söz konusudur. Bu davranışlar, o canlıların genetik kodlarındaki bilgilere göre gerçekleşen kimyasal molekül osilasyonları sonucu yapılırlar.
Biz insanlar sadece kendimizi bilgi ve bilinç sahibi olarak görmeye şartlandırılmış olduğumuzdan, daha basit canlılar alemindeki BİLİNÇ-ALTI bu davranışı anlamakta zorlanırız. BİLİNÇ-ALTI dedim, çünkü,  http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-12-bilinc-ve-bilincalti-ayrimi.html   adresli makalede açıklandığı üzere varlıkların davranışları, bedenleri içinde gerçekleşen fiziko-kimyasal reaksiyonlarla denetlenmektedir. Bizlerin içgüdüsel davranışlarımız da buna benzer moleküler reaksiyon sonucudurlar ve bizlerin buna hiçbir müdahale şansımız yoktur.
 O makaleden bir paragraf: “Bu nedenle her varlığın içinde bağımlı oldukları enerji kaynaklarının nasıl elde edilebileceği bilgilerinin bulunduğu iç-saatleri vardır; Bu iç-saatler hücreler içinde (ve arasında) gerçekleşen kimyasal reaksiyon osilasyonlarıyla (döngüleriyle) belirlenirler. Örn. bedenlerimizin uykuya dalması ve uyanması, melatonin denilen hormonun yoğunluk derecesinin artırılması - azaltılmasıyla sağlanır. Bu bir melatonin-osilasyonu (döngüsü) demektir. Buna benzer şekilde, bedenler içindeki tüm faaliyetler, belirli kimyasal moleküllerin oranlarının artırılması - azaltılması şeklinde gerçekleşmektedir. Canlıların mevsimsel değişimlere göre davranmaları (göç etmeleri, tüy-dökmeleri, uyumaları, vs.) hep bedenlerindeki belli kimyasal moleküllerin yoğunluklarının artırılıp-azaltılmasıyla yapılmaktadır. Bu işlemler ise, genetik kodlamalarda depolanmış bilgilere göre yapılmaktadır.”
Tüm canlılarda birer “iç saat” bulunur, Bu iç saat, her canlının yaşadığı ortamdaki “enerji-dağılımı” durumunu algılayıcı, enerji seviyesindeki artma veya azalmaları dikkate alarak beden (veya hücre) içindeki aktiviteyi artırıcı veya azaltıcı yönde, enerji-durumuna endeksli osilasyonlar (salınımlar= artma-azalma-döngüleri) oluşturulur (Klemz ve diğ. 2017, Yangxiaolu ve diğ. 2016, Chen ve diğ. 2015, vb.). Bu nedenle bedenlerimizdeki her bir hücrede, her saniye onbinlerce kimyasal tepkime gerçekleştirilir (McTaggart 2008).
Bilimsel araştırmalar doğada dinamik bir sistemin egemen olduğunu,
varlıkların davranışlarının tamamen kendi içsel eylemleri ve işlemleri sonucu gerçekleştiğini,
 Tüm enerjilerin kaynağının kuantsal-atomik sistemden kökenlendiğini, 
Doğada sürekli bir değişim-dönüşüm olduğunu ve enerjinin sürekli olarak farklı kimyasal bileşimler (varlıklar) içinde depolandıklarını,
Enerjinin sürekli yeni kimyasal bileşimler içinde depolanmasının, tüm varlıkların bu yeni oluşumları takip etmeye, ve onlardaki enerjilerden yararlanmaya mecbur ettiğini,
İnsanların da bu doğal değişim-dönüşüm sistemi içinde olması nedeniyle, her insanın çevresindeki değişim-dönüşümleri takip edecek şekilde aktif olmasının şart ve gerekli olduğunu kesin bir şekilde göstermektedir.

Statik sistemli (peygamberli) hayat görüşleri ise, insanların tepedeki liderlerin görüşlerine uyarak pasif emir-kulları olarak davranmalarını öngörmektedir. Bu ise, dinamik sistemli bir doğada yaşamak mecburiyetinde olan insanlık için toplumsal hayatın cehenneme dönüşmesinin tek nedeni olmaktadır.
Toplum, dinamik sistemde düşünüp-davranan insanlarca oluşturulan bir ortak yaşamdır, İş ve meslek sahiplerince, karşılıklı çıkar hesaplarına göre oluşturulur ve onlar tarafından sahiplenilir.
Nüfus artışı ve teknolojik gelişimler sonucu, dinamik sistemli düşünen insanlar arasında etkileşimler artıp, karşılıklı çıkar çatışmaları hat safhaya ulaştığında, “maksimum kaotik duruma” ulaşılmış olunur. En zor durumda, dinamik sistemde yaşanıldığını bilen insanlar, ortak bir düzen oluşturma konusunda (informator) uzlaşırlar ve birleşilerek yeni bir üst-sistem (toplum) ortaya konur. Dinamik sistemler fiziği bunun doğada böyle gerçekleştiğinin yüzlerce kanıtını sunmaktadır.
Günümüzde insanların böylesine çok zor bir durumda olmalarına rağmen, karşılıklı olarak “ortak bir toplumsal birlik” içinde bir araya gelememelerinin tek nedeni, insanların dinamik sistemde düşünen özgür bireyler değil, belirli efendilerin uşakları olarak statik sistemli davranmalarından kaynaklanmaktadır.
Aşağıda sıralanan olumsuz etkileri olan bir inanç sisteminin, yararlı mı, zararlı mı olduğuna artık karar verme zamanının geldiğinin farkında mısınız?
Doğa ve dünyayı kendi-kendine örgütlenen dinamik bir sistem olarak görmeyen,
Varlıkların oluşumlarını dışlarındaki bir güce bağlayan,
Doğadaki oluşumların sahipliğini varlıkların kendilerine değil, dışlarındaki bir şeye bağlayan,
Toplumları sahipliğini, insanların kendilerine değil, tepedeki birilerine bırakan,
Karşılıklı ilişki ve bağımlığa değil, tepedeki birine bağımlılığı öngören,
Dünyanın tepedekilerce (efendilerce) parsellenip-sahiplenilmesine ve böylece doğadaki ekolojik denge ve düzenin bozulmasına neden olan,
Efendi- uşak ilişkili, tepeden yönlendirilen bir toplumsal sistem anlayışına yol açan,
Tepedekilerin efendi (sahip), tabandakilerin hizmetçi olması gibi, sahipler=işveren - , hizmetçiler=işçi çatışmalarına neden olan,
Paranın tepedekilerin kontrol ve denetiminde olması nedeniyle, "Para icat oldu, ahlak bozuldu" anlayışının yerleşmesine neden olan,
Toplumlar arasında ayrımcılık yapıp, taraf tutan; istediğine (sevdiklerine) çok, istemediklerine az veren,
“Hayatın Doğum-Ölüm döngüsüyle sürekli değişip- geliştiğini” anlamaktan aciz olduğundan, ebedi bir “cennet-cehennemli öteki dünya” hayaliyle insanları kandıran,
Kendi inanç sistemlerinde olmayan toplumlara karşı, haçlı seferleri, cihat savaşları gibi toplu katliamlara girerek insanlığa karşı büyük suç işleyen,
Kutsal kitaptaki bilgilerle uyuşmayan bilimsel görüşler ortaya koyan bilim adamlarını ölüme mahkum eden,
Öteki dünyada cennete gideceği inancıyla, canlı bomba olacak şekilde gençlerin şartlandırılmasına yol açabilen,
Her şeyi bilen ve her şeyi önceden planlayarak yapan bir “Allah” anlayışıyla, insanları pasifleştirip, kaderlerini başkalarının sevk ve idaresine terk eden, bu nedenle hem yaşadıkları doğal ortama, hem kendilerini doğrudan etkileyen toplum hayatına sahip çıkmamalarına neden olan,  
Doğadaki dinamik sistem, her varlığın sürekli aktif olmasını, çevresinde olup-bitenleri araştırarak, kendisini ona göre ayarlamasını gerektirirken, varlıkların kaderlerinin onların dışındaki bir güç sistemince belirlendiği inancı verilerek, insanların olaylar ve gelişimler karşısında gerekli aktiviteyi göstermeyip, pasif kalmalarına neden olan,
Toplumsal sistemlerine bizzat sahip çıkacak yerde, toplumların sevk ve idaresini, bir sürüye çobanlık görevi yapacak şekilde davranan lider gibilerine bırakmalarına yol açan,
Yaratıcılığın bedenlerimizin dışındaki bir güce ait olduğunu ileri sürerek, bedenlerimizin yapımcısı olan hücrelerimizi korkutup, insanları depresyona sokan, kendine güven duymalarını engelleyen, pasifleşmiş, yetenekleri körleştirilmiş insanlar yetiştirilmesine yol açan,
bir peygamberlik sisteminden daha kötüsü ne olabilir?
Yukarıda sıralanan olumsuzları içeren bir peygamberlik sistemi, toplumların sevk ve idaresinin tepeye bağımlı örgütlenme (TBÖ) sistemleriyle yürütülmesine yol açarak, tüm toplumsal sorunların ortaya çıkışının temel nedeni olmuştur. İnsanlığın başına gelen en büyük felaket bu değil midir?
İnsanların beyinlerinde, verilen bilgilere uygun sinaps bağlantıları ve o bağlantıya uygun kimyasal moleküller oluşur; insanlar da o kimyasal moleküllerin etkisi altında davranırlar. İnsanlar dinamik sistemli bir doğada yaşamak için yaratılmışlardır. Ama peygamberlik görüşleri tamamen statik sistemlidir; yani yaşanılan gerçek doğa ve dünyaya uygun değildir. Bu nedenle zombileşme etkisi yapar. Zombileşmiş insanlar da, yanlış bir şartlanmaya uğramış olduklarından, kendilerine zararlı davranış ve düşüncelerde ısrar ederler. İşte durumumuzun korkunçluğu bu noktadır.   
Durumumuzun korkunçluğu öyle bir hat safhaya ulaşmış ki, Allah’tan çok bir peygambere daha çok bağlanır olduk. O’nun doğum gününü kutsallaştırdık-kutladık, O’nun hatırına, yüzü-suyu-hürmetine Allah’tan merhamet diledik, O’nun ana-rahmine düştüğü geceyi kutsallaştırdık. Allah’ın her topluma kendi diliyle bir peygamber gönderdiğine inandık ve bu şekilde farklı dinsel gruplara bölündük.
Statik sistemli düşünenlerde bir mantıksızlık örneği: Çifte Standart
İnsanlarımız, statik sistemli hayat görüşüyle zombileşmiş durumdalar. Fizikçi, biyolog gibi doğa-bilimciler, doğada sanki bilgiye dayalı bir gelişim- bir düzenleyici-yönlendirici sistem yokmuş gibi davranıyorlar. Yaratılışçılarla yapılan tüm tartışmalarda, etkili bir görüş ortaya koyamıyorlar. Bu durum, yaratılışçıların çifte standart uygulayarak, halkı aldatmasına yarıyor.
Şöyle ki: Kuantum fiziği, atomik dünyada ögelerin salınım-adımlarıyla çevrelerini ölçüp-biçerek olasılık hesapları yaparak bilinçli davrandıkları, evrensel ölçekte birbirleriyle etkileşip-haberleştikleri, vs. gibi olağan-üstü davranışlarını ortaya koyunca, yaratılışçılar hemen bu verilerin üzerine atlayıp: “Bakınız, doğada akıllı bir tasarım var, Bu Allah’ın varlığının delilidir” gibi bir yaklaşım içine girdiler. Bu çifte standart uygulaması hala günümüzde devam etmektedir.
Burada uygulanan çifte standart ise şudur:
Yaratılış görüşü statik sistemlidir. Statik sistem görüşünde doğa cansızdır, varlıklara “can = ruh” veren varlıkların dışında-üstünde varsayılan ve “Allah” olarak adlandırılan, hayali bir varlıktır. Bu olağan üstü varlığın “ol” demesiyle varlıklar oluşurlar. Yani varlıklar pasif birer robotturlar.
Halbuki kuantum fiziği, varlıkların birer robot gibi değil, tersine, çok bilinçli birer öğe olarak çevrelerindeki tüm faktörleri algılayıp, kendi salınım-adımlarıyla kendilerine olan uzaklıklarını ölçüp değerlendirdiklerini ve bir olasılık hesabı yaparak, nasıl davranacaklarına karar verdiklerini göstermektedir. Yani onlara emir veren bir üst-sistem varlığı söz konusu değildir.
Bu nedenle yaratılışçılar tam bir çifte-standart uygulayarak, hatta yalan-yanlış yorumlarla halkı aldatmışlardır. Ama evrimci geçinen bilim adamları da, bilgi ve bilincin insan gibi varlıklara özgü bir özellik olduğu, tabandaki hücrelerde, hatta  molekül ve atomlarda bile bilinçli bir davranış olduğundan habersizdirler. Yani onlar da statik sistemli düşünce içinde olduklarından, yaratılışçıların sahtekarlıklarını ortaya çıkaramamış ve tartışmalarda zayıf kalmışlardır.
Bilim insanlarının çoğunluğu bu olgunun hala farkında değiller. Bu nedenle bu gerçek durumu DOM-bilgileri sayesinde açıklamak ve yaratılışçıların elindeki çifte standartı almak gerekiyor. Yoksa halkımızın kandırılmasına engel olunamayacaktır.
Halbuki TBÖ sistemi insanları tepeye bağlamıştır. Bu şekilde insanlar zombileşmiş bir davranışa mahkum olmuşlardır. Toplumlarına sahip çıkmazlar, toplumun sahipliğini tepeye yerleştirdikleri liderlere bırakırlar.   O tepedekiler de kendilerine 15-20 bin liralık aylıklar bağlayarak ve ebedi bir emeklilik hakkıyla yaşamlarını sürdürürlerken, tabandaki halk bin liralık asgari ücretle yaşamaya çalışır. Şayet, bir iş bulabilirse.

Statik sistemli geleneksel “Allah” kavramı insanları öylesine pasifleştirip-köleleştirmiştir ki, insanlar yaşadıkları doğa ve dünyada olayların nasıl gelişip-yönlendirildiği, ne için yaşandığı gibi temel konularda bilgi oluşturup-geliştirmeye (yeni bir şeyler yaratmaya) yanaşamazlar, çünkü yeni bir şey yaratmak “Allah’a mahsustur”. Bu nedenle yeni bir şeyler oluşturanlar ilerleyip-gelişirlerken, oluşturamayanlar geri-kalmışlık içinde sürünürler ve “her şeyin Kuran’da yazılı olduğu” şeklinde bir züğürt tesellisiyle avunup-övünürler.
Korkuya dayalı Allah kavramının insanları nasıl pasifleştirip-kısırlaştırdığını ve bu nedenle çocuklarının geleceklerini mahvettiklerini gösteren yaşanmış bir olayı sunmak istiyorum.
DOM-sistemi bilgilerinin ilk versiyonu 2008 yılında “Doğadaki Oluşum Mekanizmasıyla İnsanlığın Sorunlarının Çözüm yolu” başlığı altında basılmıştı. Bu kitaptan birkaç yüz adet kendime alıp, tanıdıklarıma okumaları ve görüşlerini bildirmeleri için hediye etmiştim. Aradan epey zaman geçtikten sonra rastladıklarıma görüşlerini sorduğumda çok büyük bir çoğunluk: “Hocam biz bu kitabı okumadık- okuyamadık!”
Halbuki kitapta, doğadaki denge ve düzenin nasıl oluştuğu ve bu sisteme uygun düşünülüp-davranıldığında, insanlığın tüm sorunlarını çözüldüğü açık-seçik ıspatlanmştı. Ama insanlar dinsel bilgilerle öyle korkutulmuş-pasifleştirilmişlerdi ki, çocuklarının geleceğini aydınlatacak ve onlara mutlu bir toplumsal yaşam sunacak bir eseri okumaktan çekiniyorlardı.

Bu tür uyuşturulmuş- zombileşmiş toplumlar doğadaki değişim-dönüşümlere uygun çözümler üretmez ve hep diğer üretken devletlerin mallarına mahkum olarak, onların yönlendirmeleriyle kukla toplumlar olarak yaşamaya devam ederler.

8.2-Kuranda her bilginin önceden verildiği iddiası

Kutsal kitap savunucuları Kuranda her tür bilginin Allah tarafından insanlığa bildirildiğini savunurlar. Örneklerden biri de, jeolojik olayları açıklamakta kullanılan yeni bir görüş olarak 1963ten sonra ortaya atılan “Plaka Tektoniği”nin, Kuran’da 1400 yıl öncelerinden yazılmış olduğunu gösterirler. Kanıt olarak da: (27. Sure (Neml Suresi), 88. Ayet: Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.) gibi birkaç ayeti gösterirler.
Şimdi bu iddiayı inceleyelim.
Önce Plaka tektoniğininden ne anlaşılması gerektiğini bir örnek üzerinde açıklayalım. Ülkemizde (Anadolu) Kuzey-Anadolu-Fayı adı verilen bir deprem zonu vardır. Bu fay, Sinop-Ordu-Trabzon-Rize gibi illerimizin bulunduğu Kuzey-kesimini, Ankara- Kayseri-Malatya gibi illerimizin bulunduğu Orta-Anadolu’dan ayıran bir yırtılma-kayma zonudur. Yanı bu hattın güneyindeki bölge (Orta Anadolu), kuzeyindeki bölgeye (Karadeniz bölgesine) göre her yıl 1-2cm kadar batı yönünde kaymaktadır. Karadeniz bölgesini sabit kabul edersek, Orta-Anadolu ona göre, her yıl 1-2 cm kadar batıya doğru kaymaktadır. Dolayısıyla, Orta-Anadolu dediğimiz bölge, tüm dağları+ovaları+dereleri vs. ile birlikte, bir levhacık olarak hareket etmektedir. Yani sadece dağlar değil, dağlarla birlikte ovalar, dereler,vs. tüm bölge bir bütün, bir plakacık-levhacık olarak hareket eder. Hareket eden bu levhacıkları kalınlığı ise 100 km kalınlığındadır. Dünyamız bu şekilde birbirlerine göre hareket eden birçok plakacık -veya levhacıktan oluşmaktadır.  
Peygamberimiz Arabistan’da yaşamıştır, Arabistan’da ise çöller önemli bir yer tutar. Çöllerde kumul tepeleri dağlar oluştururlar. Bu kumul tepeleri rüzgarların etkisiyle, sürekli yer değiştirirler. Bu şelilde dağların hareket etmesi durumu oluşur. Hareket eden aslında kum taneleridir. Kum taneleri altındaki ana-kaya sistemi sabittir, hareket eden o ana-kaya sistemi üzerindeki kum tanaeleridir. Plaka tektoniğndeki gibi yüzlerce km boyutunda e 100 km kalınlığında bir taş-küre (litosfer) parçası değildir. 
“Kör ölür, badem gözlü olur” misali, insanlar inandıkları dini yüceltmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

8.3-Din-adamlarımız bizleri aldatıyor, işte ıspatı:

İnsanlığın tüm sorunlarının, statik sistemli hayat görüşünden kaynaklandığını ve dinamik sistemli bakış açısıyla konuya yaklaşıldığında, tüm sorunların çözüldüğünü fark eden biri olarak, insanları yönlendirmekte ve bilgilendirmekte etkili olan ve bu konuda sorumlu olduğunu düşündüğüm Diyanet İşleri Başkanlığının tüm ilgili daire başkanlarına (toplmda 15 kişiye)  şöyle bir e-posta ile gönderdim:
"Ekte size bir dosya sunuyorum. Bu dosyada toplumsal sorunlarımızın nedeni ve çözüm yolu anlatılıyor. Yazıda bir veri veya mantık hatası bulursanız düzeltmem için beni uyarmanızı istirham edeceğim. Ama bulamadığınız takdirde de toplumumuzun bu doğal sistem bilgileri ile donatılmasında diyanet işlerine en büyük sorumluluk düştüğünü hatırlayarak, doğadaki düzen oluşturucu güç olarak kabul edilen Allah kavramının  toplumumuzda gerçeklere uygun şekilde algılanmasını sağlayacak gerekli adımların atılması işleminin Diyanet işlerinin sorumluluğunda olduğunu hatırlatmak ve yerine getirmesini beklemek hakkımızdır.
Bu konuda İsmet Gedik, DOM- İkinci Adam Yayınları, İstanbul adlı eserden yararlanabilir veya
http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html  sayfası ile başlayıp, devam dosyalarını okuyabilirsiniz.
Saygılarımla arz ederim.
 Prof.Dr. İsmet Gedik"

Aradan haftalar-aylar geçmiş, ama hiçbir yanıt verilmemiştir.
Bu arada internette bir tanıdığım, benim bir DOM-görüşü savunucusu olarak Kuranı anlamadığımı yazdı, ben de kendisine şöyle bir teklifte bulundum: “Benim mi Kuranı daha iyi anladığımı, yoksa Siz ve sizin gibi Kuran savunucularının mı daha iyi anladıklarını saptamak için  Kurandan bir bölüm vererek bunların nasıl yorumlanabileceğini tartışalım” şeklinde bir teklifte bulundum.
Yorumlanacak Kuran bölümü, Er-Rahman suresinin Cennet ile ilgili ayetleridir. Er-Rahman Suresi “Cennet” hakkında bilgi veren en önemli suredir.
55:46 - Rabbinin makamından korkan kimselere İKİ CENNET vardır.
 55:48 - İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.
 55:50 - İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.
 55:52 - İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.
55:62 - Bu ikisinden başka İKİ CENNET DAHA vardır.
 55:64 - (Bu cennetler) yemyeşildirler.
 55:66 - İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.
 55:68 - İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.

Şimdi size sorum şu: kutsal kitabımızda 2+2 = 4 adet cennetten söz ediliyor. Bunu nasıl açıklarsınız? O cennetlerde yetişen meyvelerden “hurma ve nar” hangi dünya parçasını simgeler?
Önce siz açıklayın, sonar bir de ben açıklayayım. Kimin açıklaması daha mantıklı ise, o kuranı daha iyi yorumlayan kişi kabul edilsin. Tamam mı?
Yukarıdaki soru, herkesi  ilgilendirdiğinden, yetkili kişilerin görüşünü almak için,  İlahiyat Fakültelerinden 15, Diyanet İşleri Başkanlığından yine 15 Prof. Dr bilim adamına ve de medyada en çok konuşan Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu’na şu e-posta gönderilmiştir.
Halkımızın Dinsel Konularda Yönlendirilmesinde Etkili Olan Değerli Bilim Adamlarına
Sorulan soruya, dinsel konularda uzman bir kişi olarak bir görüş bildirmeniz halkımızın aydınlatılması açısından yararlı olur düşüncesiyle, saygılarımı sunarım.
Prof. Dr. İsmet Gedik
Bu yazıma hiç bir yanıt verilememiştir.
DEĞERLENDİRME:
Görüldüğü üzere, konu din-bilgileri iken, hiçbir din adamı konuya ilişkin bir görüş bildirmeye yanaşmamıştır. Daha sonra, “Akla karayı ayırt etme” başlıklı yukarıdaki metni, 29 haziran 2015de, diyanet işleri personeline duyurmak için web-sayfalarına girdiğimde, tüm dairelerin e-posta adreslerinin silindiğini fark ettim. Ama ben daha önce söz-konusu dairelere e-posta göndermiş olduğumdan, o eski adreslere tekrar posta gönderdim. Birinin e-posta kutusu dolu olduğu için posta teslim edilemedi, ama diğerlerine posta ulaştı.
Ama din konusunda halkımızı bilgilendirmekle yükümlü devlet dairesi çalışanları kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Toplumun geri kalmışlığının nedeni, halkın işsizlik-yoksulluk içinde olması onların zerre kadar umurlarında değil. Onlar geçimlerini mevcut sistemle nasıl sürdüreceklerinin peşindeler. Başka bir şeyin onları ilgilendirdiğini düşünemiyorum. Düşünüyorlarsa, cevap verip, beni yanıltmalarını beklerim.
Şimdi bu konuyu jeolojik- arkeolojik verilerden yararlanarak, doğa-bilimsel bakış açısıyla biz açıklamaya çalışalım.

8.4- Cennet-Nerede



13 – 125 bin yılları arası dünyamız iklimi çok soğuktur ve Würm-buzul devri denilen bir dönemden geçmektedir (İmbrie ve diğ. 1984, Hays ve diğ. 1976).
Şekil: 20 bin yıl öncelerinin Basra-Hürmüz Boğazı arasının paleocoğrafik görüntüsü. Harita  Alman araştırma gemisi Meteor’un (1971) verileri, Roberts (1984), Swift and Bower (2003), Yao (2008) ve Würm-buzul çağına ait diğer jeolojik bilgilerden yararlanılarak hazırlanmıştır.


Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da sıcaklığın en düşük olduğu 20 binyıl öncesinde yaklaşık 130 metrelik bir deniz seviyesi alçalması demektir.
Deniz seviyesinin bu kadar alçalması, en fazla coğrafik değişikliği Basra-Hürmüz-boğazı arasındaki bölgede gösterir. Çünkü Basra körfezinin en derin noktası yaklaşık 90 metredir ve Dubai – Bander-e Lengeh hattının hemen batı tarafında bulunmaktadır. Dubai – Bander-e Lengeh hattı ise yaklaşık 70 m. derinlikte bir sırt şeklinde İran ile Dubai arasında uzanır.
Bu coğrafik özellikler nedeniyle, deniz seviyesi 130 m. düşünce, tüm Basra Körfezinden deniz çekilmiş olur ve bu devasa bölge, iki tane büyük ırmakla sulanan çok verimli bir ovaya dönüşür. Sadece güney-doğu ucunda 15-20 m. derinliğinde sığ bir GÖL kalır. Bu gölün suyu da, birkaç yıl içinde tatlı suya dönüşür. Üzerinde ise yoğun insan yaşamlı birkaç tane adası vardır .
Kuzeydeki Zagros dağları kar ve buz örtüsü altında, güneydeki Arabistan düzlüğü susuz kurak bir bölge olarak yaşama pek imkan vermez iken, bu devasa ova, hem soğuk kuzey rüzgarlarından korunmuş olması, hem deniz seviyesinin bile altında olması ve iki büyük ırmak tarafından sulanır olması nedeniyle, orada yaşayanlar için büyük bir nimettir. Bu verimli ovada her tür meyve ve sebze bol olarak yetişmekte, onlara bağlı olarak da yoğun bir hayvan topluluğu bulunmakta, bu ise avcılık ve toplayıcılıkla geçinen o devir insanları için olağan-üstü bir yaşam ortamı sunmaktadır. Yani tam bir CENNET – ÜLKEsidir.
Şimdi bu ideal CENNET-ÜLKENİN sonunun nasıl olduğunu görelim.
Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu CENNET-ÜLKE, buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence ortamına dönüşmüştür. Çünkü Zağros Dağlarının tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin ısınmaya başlaması nedeniyle ergimeye başlamışlar; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Jeolojide solifluksiyon olarak bilinen olay).
Her yıl tekrarlanan bu çamurlu sel felaketlerine, bir yeni felaket daha eklenir: Deniz ilerlemesi ve yükselmesi. 15 bin yıl öncelerine gelindiğinde, buzul devri sona ermiş, sıcaklık artmaya başlamıştır. Yani buzullar tekrar ergimeye ve deniz seviyesini yükseltmeye başlamıştır.  14 bin yıl önceleri, deniz tekrar Basra Körfezine girmiş ve CENNET-ÜLKE yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Denizin istila ettiği düzlüklerde yaşayan insanlar:
►-ya ırmak vadileri boyunca kuzey-batıya doğru gitmek,
►- ya kuzeydeki Zagros dağları yönünde kaçmak,
►- ya güneydeki Arabistan düzlüklerine kaçmak,
►- ya da, bu devasa ovada rastlayacakları  50-60 m. yüksekliğindeki yükseltilere sığınmak zorunda kalmışlardır.
Bunlardan ilk üç şıktan birini tercih edenler, bu felaketler zincirinden kurtulmuşlardır. Ama son seçeneği tercih edenler (ve daha önceleri zaten bir ada üzerinde yaşayanlar) için işkenceler daha yeni başlamaktadır. Çünkü onlar bu yükseltilerde hapis edilmişlerdir! Deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm kadar yükselmektedir dolayısıyla, Basra-körfezinin tekrar denizle kaplanması –yani sel felaketleri ve deniz seviyesi yükselmesi- yaklaşık 7-8 bin yıl daha sürecektir (Brentjes 1981).
Adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır!
Buzulların ergimesiyle oluşan çamurlu sel felaketlerinin en korkuncu, en son “buzul” kütlesinin ergidiği yıldır. Çünkü  son yıla kalan buzlar, ergimeye başladıklarında, suyla dolu bir balon gibidirler. Önceki yıllarda buz kütlesinin dış-zarı gibi az bir kısmı ergirken, son aşamada tüm kalan buz kütlesi aniden sıvılaşır ve patlayan bir balondan boşalan su misali, çevresinde büyük hasara yol açar. Boşalan su, daha önceki yıllarda boşalan sudan onlarca kat fazladır. 
İşte tufan denilen olay bu son yılda gerçekleşir.

Sözün kısası, CENNET-ÜLKEnin adalarında hapis kalan insanlar, zorluklarla mücadele ederek, bilgi düzeylerini geliştirmişler, karşılıklı hizmet-alış-verişi sistemi olan toplumsal hayatı başlatmışlar, ama son tufan olayıyla, yaşadıkları adadan sallarla, sandallarla  kaçarak, kendilerini kaderlerine terk etmişlerdir.
Arkeolojik bulgular, bereketli hilal denilen bölgedeki bu muazzam gelişmenin Sümerler denilen bir kavmin gelmesiyle başladığını ortaya koymaktadır. Sümer ismi,  Akad dilinde “kültürlü efendiler” anlamındadır.  Sümerler ise denizden iki-ırmak ülkesine geldiklerini belirtmişlerdir (Ceram 1972).
Sümerler insanlık tarihinde yazılı belgeler oluşturmayı ilk defa bulan ve uygulayan kavim olarak büyük önem taşır. Arkeolojik kazı verilerine göre, Sümerlerin tarihi tufan öncesi ve tufan sonrası olarak iki farklı döneme ayrılmaktadır. Tufan öncesi dönemin Dilmun denilen ve yaratılışın ilk başladığı yer olan bir adada geçtiği, insanlığın o dönemde çok mutlu olduğu ve altın çağını yaşadığı belirtilir.
Bu şekilde atalarımızın kafasında, eskiden mutluluk içinde yaşadıkları bir (Dilmun, Eden = Adn, Cennet bahçesi) ve tufan sonrası geldikleri günümüz dünyası diye iki farklı dünya kavramı oluşur. Öteki-dünya kavramı oluşturulmasının tek nedeni budur. Sümerlerin doğa anlayışı statik sistemli olduğundan, dinamik sistemli doğum-ölüm döngüsünü anlayamamışlardır. Bu nedenle de, öteki dünya şeklinde bir tasarım, ebedi bir hayata orada devam edileceği şeklinde bir hayat anlayışı oluşturulmasına vesile olmuştur.
Şimdi önce “Öteki-dünya” ile “cennet” arasındaki bağlantıyı oluşturalım: 
Cennet Neresi?
Kutsal kitaplara göre,
– Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);
– Sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);
– Sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);
– Sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);
– Sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün); – Ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün).              
(Tekvin, 1.Musa, Martin Luther tercümesi -Bibel)  
Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu aşikardır. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir. Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Âdem’le Havva bir “günah” işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler?
Bu sorunun yanıtı ise 10 -15 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer:
– Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası” diye adlandırdığımız bu CENNET-ÜLKE ovasındaki  yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler.
– Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri, hem de deniz seviyesi yükselmesi başlar.
– Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki  tepeler üzerine çıkarlar; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Adalar üzerindeki yaşam binlerce yıl  sürer. Dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar.
– Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Ama deniz seviyesi yükselmesi,  12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, 6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder. (Bu konuda Atlantis’in yazarı Eflatun’un Kritias ve Timaios adlı eserlerine bakınız).
– Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.( Eflatun)
– Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.
– Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..
– Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.
Şimdi 2+2=4 cennet konusunu aydınlatmaya çalışalım.

Yanda verilen  “CENNET-ÜLKE” haritasında, KB ve GD olarak işaretlenmiş iki farklı bölgeyi düşünün. Çok farklı konumdalar ve çok farklı çevre-şekillerine sahipler. O zamanın insanlarının coğrafik bilgileri de çok sınırlı. Doğal olarak o bölgede yaşayan insanlar bu ırmakları farklı adlandıracaklardır. Örn. KB’da yaşayanlar Dicle ve Fırat olarak adlandırmışlardır.
 Güney-Doğudakilerin nasıl adlandırıldığını ise şu paragrafları okuduktan sonra anlayacaksınız:
"7. Böylece Efendi Tanrı topraktan insan yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve böylelikle insan canlılık kazandı.
8. Ve Efendi Tanrı doğuda (Kudüs gibi kutsal topraklara oranla, Eden Bahçesi (Cennet), "doğuda" olacaktır; Basra Körfezi dibindeki eski verim­li ovalar da, doğudadır!) bir yerde Eden bahçesini dikti ve yarattığı insanı bu bahçenin içine koydu.
9. Ve Efendi Tanrı, yeryüzünde, güzel görünüşlü ve tadlarına doyum olmayan ağaçlar büyüttü, ve bahçenin ortasında, iyi ve kötüyü ayırt etme ağacını, hayat ağacını yeşertti.
10. Bu Eden bahçesinde, bahçeyi sulamak için bir ırmak akıyordu, ve orada dört kola ayrılıyordu.
11. Birinci kolun adı Pişon'du ve altın ülkesi Hevila yöresinde akardı;
12. ve bu ülkenin altını değerlidir. Orada ayrıca Bedolak-zifti ile Şoham süstaşı bulunur.
13. İkinci ırmağın adı Gihon olup, Kuş ülkesi yöresinde akar.
14. Üçüncü ırmağın adı Dicle olup, Asur ülkesinin doğusunda akar. Dördüncü ırmağın adı Fırat'tır.
15. Ve Efendi Tanrı insanı alıp, bahçeyi işleyip bakması için Eden bahçesine bıraktı."  (Tekvin, 1.Musa, 1.2 bab, 7-15)
Bu paragrafları okuduktan sonra, Kurandaki  o ayetlerin anlaşılması kolay olmadı mı?
SONUÇ: Tevrat ve Sümer belgeleri okunmadan ve gerekli doğa bilimsel veriler bilinmeden, yukarıda verilen Kuran ayetleri, asla anlaşılamazlar. Bu nedenle Kuran’ı anlayabilmek için eski kitapların okunması – ve doğa-bilimlerinin bilinmesi şart ve gereklidir.
Şimdi de, bir başka yaklaşımdan giderek, ebedi bir “öteki dünya” hayatının mümkün olamayacağını gösterelim.,   Ebedi bir öteki dünya hayatı neden mümkün değildir?
İnsanların ölümden sonra öteki dünya diye bir yerde ebedi olarak yaşadıklarını düşünelim. İnsan (Homo sapiens türü) yaklaşık 2 milyon yıldan beri vardır. İn­sanların yaklaşık 20-25 yılda bir evlenerek nüfuslarının yeni doğum­larla arttığını ve yaklaşık 50 yıllık bir ömürden sonra da öldüğünü ve öteki dünya gibi bir yerde ebedi hayatlarına devam ettiklerini (yiyip-içtiklerini, sevişip-çoğaldıklarını, vs.) düşü­nüp, şimdiye dek kaç kişinin orada birikmiş olduğunu hesaplarsak, 10 üzeri 100 den büyük devasa bir sayı ile karşılaşırız.
Evrende belli sayıda atom-altı-ögesi vardır ve bunların sayısı yak­laşık 10 üzeri 80 olarak hesaplanmıştır. Yani deri, kemik, taş, toprak gibi maddeleri oluşturan proton + nötron + elektron ögelerinin top­lam sayısı 10 üzeri 80 kadardır. Bir hücrede milyarlarca proton + nöt­ron + elektron bulunduğuna göre, evrenin herhangi bir yerinde 10 üzeri 100 gibi devasa sayıda insan toplanması hiçbir fizik-kimya bilgisine uymamaktadır, çünkü onları oluşturacak kadar proton + nötron + elektron evrende mevcut değildir.
Bu nedenle doğada ebediyet diye bir şey yoktur ve her şey atom-altı ögelerin salınım-düzlemleri, salınım adımları, spinleri, elekt­rik-manyetik alanları vs. gibi özelliklerinin değiştirilmesiyle yeni madde kombinasyonları oluşturulması döngülerinden oluşan bir değişim-dönüşümlü sistem söz konusudur. Yani doğada belli sayı­da (yaklaşık 10 üzeri 80, yani öteki dünyada birikmiş olabilecek in­san sayısından çok-çok az!) atom-altı-ögesi vardır ve bu ögeler canlı olup, değişik kombinasyonlara girerek, sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik doğayı oluşturmaktadırlar.
Ebedi bir öteki dünya hayatını savunanlar öteki dünyada sadece ruhların var olacaklarını savunarak, yukarıda öne sürülen olanaksızlığa karşı koymaya çalışırlar. Ama bu karşı-çıkışları tamamen dayanaksızdır, çünkü öteki dünyadaki cezalandırmalar arasında şu tip hükümler bulunmaktadır.
“Başlarından da kaynar sular dökülür. Bu kaynar su ile karınlarında olanlar ve derileri eritilir.” (Hacc 19, 20)
“Derileri yanıp eridikçe, acıyı tatsınlar diye derilerini yenileyeceğiz.” (Nisa 56)
Bu ayetler bedenlere uygulanacak cezalardır. Dolayısıyla öteki dünya hayatı canlı bedenler için tasarlanmışlardır.
Hayatın doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş değişim-dönüşümlü bir sistem olduğu bilinmediğinden, ebedi bir hayatın var olduğu öteki-dünya diye bir başka dünya tasarlanmış ve ruhların bu öteki dünyada ebediyen yaşayacakları düşünülmüştür. Beden ruhtan ayrı olamayacağından öteki dünyada bedenlerin de ebediyen var olmaları gerekir.
Bir vicdan muhasebesi:

Hayat = Ömür; ve ömür ise ZAMANın bir dilimidir. Zaman kavramının sırrını çözen, hayatın sırrını da çözmüş olur. Dünyamız üzerindeki yaşamın zaman içindeki tarihsel gelişimini araştıran biri olarak -ki ben paleontoloji uzmanıyım-, zamanın sırrını çözmek mutluluğuna ulaşmış biri olarak, “hayat” hakkındaki görüşümü size kısaca özetleyerek, ana-babaların, epigenetik faktörler sonucu edindikleri bilgilerini, çocuklarına aktarmaları gereği ve sorumluluğunu yerine getirmek istiyorum.

 “ What is the meaning of life in 5 words?= hayatı 5 kelimeyle özetler misinşiz? ” sorusuna şu yanıtı vermiştim:
Life is nothing but chemistry. (just 5 words).  Time is the results of change-overs of materials. It starts with building chemical elements, like H, He, Li,.C, N, Fe, etc; Later are developed molecules like H2O, SiO2, and very-very later various organic molecules. Consequently, life is the results of chemical-compositional changes. E.g.: Older time animals and today animals all consist of the same chemical elements. The difference between them is the relative amounts of chemical elements. The compositions have changed, that lead to the development of time concept.”

"Hayat sadece kimyadan ibarettir. (Sadece 4 kelime). Zaman, madde bileşimlerinin değişimi sonucu oluşur. Doğada önce H, He, Li, C, N, Fe, vb. gibi kimyasal elementler ortaya çıkmıştır. Daha sonra, bu kimyasal elementlerin kombinasyonlarıyla H2O, SiO2  gibi inorganik moleküller oluşur. Daha sonra ise çeşitli organik moleküller ortaya çıkar. Dolayısıyla hayat, kimyasal bileşim değişikliklerinden oluşmaktadır. Örneğin: Eski zaman hayvanları ve günümüz hayvanları aynı kimyasal elementlerden oluşmaktadır. Aralarındaki tek fark, kimyasal elementlerin nispi miktarlarıdır. Zaman kavramı kimyasal kompozisyonların değişmeleriyle ortaya çıkmaktadır."

Bu konuda ayrıntılı bilgileri http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html   ve devam dosyalarında bulabilirsiniz.

Hayatın ne olduğunu anlatmak için günümüz dünyası yaşamından örnekler vererek açıklamak gerekirse, en zor yaşam koşulları altında yaşamaya çalışan bir canlı türünü ele almak gerekir.
Dünyamızda en zor yaşam koşulları, en büyük buzul kütlesine sahip olan Antarktika’da hüküm sürmektedir. Sıfırın altında 30-40 derecelerde, yaşamlarını sürdüren İmparator penguenleri (Aptenodytes forsterio zor koşullarda yaşamaya uyum sağlamış bir türe örnektirler.
Birer yumurta yumurtlar ve tek yumurtalarını ayakları üzerinde ve karınlarının altındaki gerçek kuluçka derisinin altında muhafaza ederek soğuktan korurlar. Erkek ve dişi sırayla kuluçkaya yatar. Kuluçka devresinde bir şey yemezler. Yavrular anne ve babaları tarafından birlikte bakılır ve ısıtılır. Birçok hayvanın aksine penguenler tek eşli bir yaşam sürerler.

Dişi, yaklaşık 450 gram gelen tek bir yumurta bırakır, yumurtayı bıraktıktan sonra kuluçka kolonisini terk ederek, besin arayacağı denize geri döner. Erkek yumurtaya oturur, karın bölgesindeki kıvrımları ile örter ve o şekilde de taşır. Buz gibi rüzgarlardan korunmak için hayvanlar sürekli yerlerini değiştirirler. Böylece her hayvan, bazen kenarda bazen de penguen kolonisinin sıcak iç kısımlarında bulunur.
Civcivler yaklaşık 64 günlük kuluçkadan sonra, kış mevsiminin tam ortasında yani Temmuz ortalarından itibaren yumurtalardan çıkarlar ve yetişkin hale gelmek için Ocak (Güney Yarımküre’nin yazı) ayına kadar zamanları vardır. İlk başta erkek ebeveynlerinin karın kıvrımlarında kalırlar. Kuluçka evresinde vücut ağırlıklarının üçte birini kaybeden erkekler, yavrularını sütümsü bir madde ile beslerler.

Dişiler, yaklaşık üç kilogram ön sindirime uğramış balık ile civcivlere geri dönerler. Yavrular dişilerden ilk balıklarını alır. Bu kez rezervlerini doldurmak için denize erkekler gider. 

Sonrasında yaşlı hayvanlar sürekli besleme işini nöbetleşe değiştirirler.

Büyümekte olan genç penguenler, yaklaşık altı aylık olduklarında penguen kolonisini terk ederler ve üç ile altı yıl kadar sonra, bizzat kendileri kuluçka yapmak için oraya geri dönerler.

3-4 yaşlarına ulaşan penguenler, atalarından kendilerine aktarılan kalıtsal verilerin etkisiyle, tekrar doğdukları yerlere dönerek, kendilerine bir eş bulup, bu hayat döngüsünü devam ettirirler.

İşte hayat böylesine, kuantum denilen en temel hayat öğesinin  osilasyonuyla (varlık-yokluk arası salınımıyla = doğum-ölüm döngüsüyle) başlayıp, onların kombinasyonlarıyla geliştirilen diğer üst-sistem öğelerin var-olma - yok-olma osilasyonlarıyla devam ettirilen, sürekli bilgi-artışına dayalı (information & re-self-organisation) zaman oluşturucu  mekanizmadır.

Şimdi böyle zorlu bir yaşama penguenler neden katlanıyorlar?
Çünkü genetik kodlamalarında kayıtlı olan kalıtsal bilgilerin gelecek nesillere aktarılması gerekiyor, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm döngüsü sekteye uğruyor.  


Dünyanın en zor koşulları altında yaşayan penguenler, bu zor koşullarda yaşayabilmek için, birbirleriyle ortak ilişkiye girerek bu zor koşula meydan okurlarken, hayata en uygun doğal bir ortamda yaşayan biz insanlar neden sefilleri oynuyoruz? Buna mantıklı bir cevap verebilecek misiniz? 

Bir vicdan muhasebesi:

1-Din adamlarının Allah’ı yanlış tanıttıkları, http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2014/03/dom-bilgi.html adresli yazıda gösterilmiştir.
2- Bilim insanlarının zamanı ve hayatı yanlış yorumladıkları, http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom-19-fizikcilerin-en-buyuk-gunahi.html adresli yazıda gösterilmiştir.
3- Bunların her ikisi de statik sistemlidir, yani tepeye bağımlı örgütlenmeler (TBÖ) gerektirir. -TBÖ’nün tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html
adresli yazıda net bir şekilde ıspatlanmıştır.
4-Bu nedenlerden dolayı statik sistemli düşünen din-ve-bilim-adamları topluma karşı suç işlemektedirler.
Din ve bilim-insanlarının böylesine zombi davranmalarının temel suçlusu ise, onları bu yönde davranmaya mecbur eden yöneticilerdir. Her şey "Çıkar-Enerji" savaşıdır. Toplumu (devleti) yönlendirmek için, halkı bağımlı kılmak gerekir. Bağımlı kılmanın yolu, para ile olur. Doğadaki etkileyici-yönlendirici gücü (Allah veya doğal seçici) tepeye koyarsınız, o her şeyin sahibi olur. İnsanlar da tepedeki efendilerin uşakları olurlar. Uşaklar efendilerinin mülkleri üzerinde çalışıp-kazanırlar ve kazandıklarının çoğunu efendilere verirler ve boğaz-tokluğuna yaşarlar.
İnsanların böyle bir doğal sistemde yaşadığını insanlara kim belletecek?    Din-adamları ve bilim-insanları!
5-Bir insan, topluma karşı işlenen bir suç karşısında, sesini çıkarmıyor, tepki göstermiyorsa, o da bu suça yataklık etmiş olur. Bunun farkında olan biri olarak, bu suçun sürekli olarak işlenmesine karşı, herkesi uyarmaya çalışmayı vicdani bir görev sayıyorum.
6-Dinsel içerikli dilek ve davranışlarda bulunanlar, din-adamlarının işledikleri suça ortak olmaktadırlar. Statik sistemli düşünen bilim insanlarının izinden gidenler, onların işledikleri suça ortak olmaktadırlar. Şimdiye dek bu ilişki zincirinden habersiz olduklarından, mazur görülebilirler; ama yukarıda verilen makaleler ışığında artık mazur görülemezler. Bu nedenle, hala statik sistemli davranışlarını sürdürenler, çocuklarının geleceğini kararttıkları için vicdan azabı duymalılar.

Bir ulusu çökertmenin en etkili yolu, eğitim kalitesini düşürmektir. Ülkemizde son 60 yıldır bu yöntem başarıyla uygulanmaktadır. Köy-Enstitülerinin kapatılması, İmam-hatip-okullarının gittikçe artırılmasıyla sürdürülen eğitim değişikliklerini tekrar hatırlayarak,   bir vicdan muhasebesi yapmamız gerekmiyor mu? Vicdanımız rahat mı?


Özetleyecek olursak:


KAYNAKÇA:
Bibel- Martin Luther’s Übersetzung. Württembergische Bibelanstalt- Stuttgart.+
BRAIDWOOD, R.J. 1995: Prehistoric Man – Tarih Öncesi İnsan. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 290 s.
BRENTJES, B., 1981: Völker am Euphrat und Tigris. Koehler & Amelang, Leipzig, 263 s.
CERAM, C.W., 1972: Götter, Graeber and Gelehrte. Rowohlt, 447 s.
EFLATUN, Timaios (Çevirenler: Erol Güney ve Lütfü Ay), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 1133, Ankara,1989.
EFLATUN, Kritias (Çevirenler: Erol Güney ve Lütfü Ay), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 905, Ankara,1989.
HAKEN, H. 2000: Information and Self-Organization. A Macroscopic Approach to Complex Systems. Springer Verlag, 222 pp. 62 figs.
HAYS, J.D., IMBRIE, J. ve SCHACKLETON, N.J., 1976: Variations in the earth’s orbit: pacemaker of the ice ages. Science, 194, s. 1121-1132.
IMBRIE J., HAYS J.D., MARTINSON D.G., McINTYRE A., MIX A.C., MORLEY J.J., PISIAS N.G., PRELL W.L., ve SCHACKLETON N.J., 1984: The orbital theory of Pleistocene climate: Support from a revised chronology of the marine delta 18O record. In BERGER A.L. ve diğ., eds..  Milankovitch and climate: understanding the response to astronomical forcing, Part I, 169-305, Boston, Reidel.
KRAMER, S.N. 1956: History begins at Sumer. Newyork 1956. (Tarih Sümer'de başlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul)
ROBERTS, N., 1984: Pleistocene environments in time and space. In R. Foley, ed. Hominid evolution and community ecology. s. 25-53, London, Academic Press.
Meteor-Forschungsergebnisse. - Borntraeger 1971.  Reihe C. Geologie und Geophysik / Red.: E. Seibold u. H. Closs
No. 4. Oberflächensedimente im Persischen Golf und Golf von Oman. 1. Geologisch-hydrologischer Rahmen und erste sedimentologische Ergebnisse. Von M. Hartmann [u.a.] 76 S., mit Ktn. : Mit 47 Abb. u. 12 Tab. im Text
Swift, S. A. and Bower, A. S.- 2003: Formation and circulation of dense water in the Persian/Arabian Gulf. JOURNAL OF GEOPHYSICAL RESEARCH, VOL. 108, NO. C1, 3004, doi:10.1029/2002JC001360

Yao, Fengchao, 2008: "Water Mass Formation and Circulation in the Persian Gulf and Water Exchange with the Indian Ocean" . Open Access Dissertations. Paper 183.


 DEVAMI için tıkla


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder