Toplumsallaşmanın Tarihçesi ve Canlılığın (Hayatın) Başlangıcı

 TOPLUMSALLAŞMANIN TARİHÇESİ 

1-Giriş

İnsanlığın kültürel gelişim tarihi kulluk veya kölelik tarihinden ibarettir. Çünkü tarih boyunca, ya tepedeki birine hizmet için yaratıldığına inandırılmış, ya da bir istilacı toplum liderinin kölesi olmuştur. Yani insanlık hep statik sistemli bir doğada yaşadıkları, normal insanlardan faklı asil-soylu krallara hizmet için var oldukları ve onların emirlerine uyarak yaşamak zorunda oldukları inancıyla eğitile gelmişlerdir.
İnsanlara hiçbir zaman, dinamik sistemli bir doğada yaşadıkları ve dinamik sistemde her varlığın  özgür olarak kendi kaderini tayin etme yetkisine sahip olduğu bilgisi verilmemiştir.
Şimdi gerçek tarihi verilere dayanarak geçmişimizin aynen yukarıda özetlendiği şekilde geliştiğini örnekleriyle açıklayalım. İnsan olarak tanımladığımız Homo sapiens türü yaklaşık 200 bin yıl önceleri dünya sahnesinde yerini  alır.

.
Şekil 1: Buzul devrinde Anadolu ve Basra-çevresinin coğrafik durumu. 
Homo sapiens neanderthalensis (H.s.n.)  ve Homo sapeins sapiens (H.s.s.)  diye iki farklı alt türü vardır. H.s.n. türü soğuk iklim koşullarına uyum sağlamış ve Avrupa ve Asya’nın  kuzey bölgelerinde yaşamıştır. Yaklaşık 30 bin yıl önceleri dünya sahnesinden silinirler ve yerlerini H.s.s.e bırakırlar.
Dünyamız o zamanlar, yani H.s.s.in dünyada tek insan türü olarak kaldığı 20-30 bin yıl önceleri, buzul devri denilen çok soğuk bir dönemde bulunmaktadır. Bu son buzul devri 14 bin yıl öncelerine kadar sürer. Bu soğuk buzul devrinde dünya coğrafyası oldukça farklıdır. Denizlerdeki su seviyesi yaklaşık 130m düşmüş, bu nedenle karasal alanlar artmıştır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler DOM-15 adresinde verilmişti.
Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m-lik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Son buzul devri süresince Basra Körfezinde sular çekilmiş ve üzerinde bir sürü tümsekler bulunan büyük bir ova haline dönüşmüştür. Hürmüz boğazına yakın yerinde ise şekilde görülen büyüklükte bir göl kalmıştır.
Buzul devirlerinde dünyamız iklimi çok soğuktur; insan yaşamına uygun bölgeler çok sınırlıdır. (Kuzeye doğru gidildikçe ve deniz seviyesinden yükseklere çıkıldıkça, iklim çok soğuk olduğundan, ancak mağara gibi özel yerlerde yaşam mümkündür, çünkü henüz insanlık ev yapma gibi bir kültür geliştirmemiştir.)
Anadolu’dan daha kuzeylerde her yerde kış koşulları egemen olduğundan, Anadolu’dan daha güneylerde ise beş-altı yüz metreden daha yükseklerde sürekli kış mevsimi koşulları bulunduğundan, insanlar ancak deniz seviyesine yakın yerlerde yaşayabilmektedirler. Bu nedenle insan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndusGanjMekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. Bu seçenekler arasında en ideali - Arkeolojik bulguların gerektirdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan -  Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır.
Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi (ve diğerleri), buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence ortamına dönüşmüştür. Çünkü yüksek dağların (Zağros Dağları) tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamışlar; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar.
Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde! Çünkü:
1- Buzulların ergimesi 1-2 yıl değil, yaklaşık 6 bin yıl sürer;
2- Her yıl bahar aylarında buzul ergimelerinin maksimuma ulaşması sonucu sel felaketleri tekrarlanır;
3- Ergiyen buzul sularının deniz seviyesini yükseltmesiyle adalar, her yıl yaklaşık 1 cm kadar suya gömülmektedir;
4- Ve bu arada da dünya ikliminin tekrar ılımanlaşmasıyla yaşam koşulları iyileşmeye ve insan nüfusu gittikçe artmaya başlar;
O zamana kadar sadece avcılık ve toplayıcılıkla yaşadıklarından, genelde herkes birbirlerini rakip (veya düşman) olarak görürken, karşılarına çıkan bu zorluklar karşısında, gidecek başka yerleri olmadığı için, karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalmışlardır.

2-Avcı-toplayıcı göçebe hayatından, tarım-hayvancılıkla uğraşan yerleşik hayat düzenine geçiş:


Üzerinde hapis kaldıkları adaların her yıl mevsimlik buzul ergimeleri sonucu oluşan su taşkınlarına uğramaları, onları bu felakete karşı bir önlem almaya zorlamıştır. Alınabilinecek tek önlem adanın çevresine duvar örmektir. Bu ise, insanlar arasında bir ortaklık oluşturulması ile olasıdır, çünkü duvar yapacak insanların yiyecek-içeceğinin sağlanması, başkalarına düşmektedir. Bu da ortaklık fikrinin doğmasına (yani toplumsallaşmaya) yol açar.
Bir insanın normal olarak toplayacağı yabani meyve veya avlayacağı canlı sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadardır; hâlbuki duvar yapımı ile uğraşan insanların besinlerini karşılamak da onlara düşünce, çözüm arayışı zorunlu olmuştur.
Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat bilgileri geliştirilir.
Şekil 2: Dünyadaki toplumsallaşma (modernleşme)nin ilk başladığı ve zamanla ulaştığı yerler. (http://en.wikipedia.org/wiki/Civilisation)den
Arkeolojik kazı sonuçlarına göre “Civilisation=Modernleşme” “Bereketli Hilal = Fertile Crescent” olarakadlandırılan  bölgede başlamış (11 bin yıl önce), 9 bin yıl önceleri Çin’e, 9 bin-6  bin yılları arası Yeni Gine’ye, 5 bin-4 bin yıl önceleri eksika ve Güney Amerika’ya, 5 bin- 4 bin yıl önceleri Güney Afrika’ya, 4 bin- 3 bin yıl önceleri Kuzey Amerika’ya ulaşabilmiştir. http://en.wikipedia.org/wiki/Civilisation
 Şekil 3: Dünyada ilk toplu yerleşim yerlerinin bulunduğu noktalar.

2.1--“Bereketli Hilal”in “Bereketi” nerden geliyor?


Dicle-Fırat havzasının bereketli olması, doğaldır, çünkü geçtikleri ovaları sulayıp, her tür bitki ve hayvan gelişmesine olanak sağlarlar. Bitki ve hayvanın bol olduğu yer, insanlar için çok “bereketli” olur. Benzer durum Akdeniz kıyısı boyunca uzanan Asi Nehri Lut-gölü havzası için de kısmen geçerlidir. Ama Anadolu’nun bereketli olmasının ekstra bir nedeni vardır: Obsidiyen gibi bıçak-balta-kazma yapımında kullanılan bir maddeye ev-sahipliği yapması!.
Yoğun tarımın yapılabilmesi, toprağın kazma ve kürek gibi aletlerle işlenmesini gerektirir. Henüz taş devrinde yaşayan insanlar için “kazma” gibi bir aletin yapılması obsidiyen (çakmak taşı) denilen sert ve keskin taşlarla mümkündür. Basra-ovası düzlüklerinde obsidiyen bulmak olanaksızdır. Bu nedenle çevre yörelerden sağlanması gerekmiş, bu ise hem tarım bilgisinin çevreye yayılmasını hem de bölgeler arası ticaret sisteminin başlatılmasına yol açmıştır.
Obsidiyen volkanik bir kayaçtır ve özellikle Kapadokya yöresinde bolca bulunmaktadır. Aşıklı-Höyük yerleşiminde obsidiyen işletmeciliği yapıldığı ve buobsidiyenlerin  Suriye- Irak gibi yörelerdeki eski yerleşim noktalarında kullanıldıkları arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır.
Bu saptamalardan gidilerek, dünyadaki ilk yerleşimlerin neden “bereketli hilal” olarak tanımlanan bölgede başlamış ve gelişmiş olduğu kolayca anlaşılır olur.
11 bin yıl önce bereketli hilalde başlayan bu toplumsal yaşam sistemi, dünya ikliminin gittikçe ılımanlaşması, deniz seviyesinin gittikçe yükselmesi ve günümüz düzeyine ulaşması nedeniyle, dünyanın her tarafına doğru yayılmaya başlar. 6-7 bin yıl öncelerine gelindiğinde, tüm Anadoluya yayılmış olur.
Şekil 4: 7bin yıl önceleri Anadolu ve yakın-doğu yöresi coğrafyası ve Orta-Asya-gölü=Tarım-İç-denizi.
6-7 bin yıl önceleri coğrafik olarak da dünyamızın görünüşünün değiştiği ve buzul-devri görünüşünden günümüz görünüşüne ulaştığı zamana denk gelir. Basra-ovası tekrar denizle kaplanmış, İstanbul boğazı açılarak, Karadeniz ile Marmara birbirlerine bağlanmıştır. (İstanbul boğazı 7500 yıl önce açılmıştır, dolayısıyla daha önceleri Karadeniz kapalı bir iç denizdir.)
Coğrafik görüntüde diğer önemli bir değişim Orta-Asya’daki Tarım Havzasında görülür. Tarım havzası, günümüzde çukur bir çanaktır ve üzerinde Taklamakan Çölü bulunur. Ancak bu bölge 6-7 bin yıl önceleri tamamen sularla kaplanmış bir iç-deniz (doğrusu tatlı su gölü) şeklindedir. Çünki, 12-13 bin yıl önceleri ergimeye başlayan ve 6-7 bin yıl önceleri de ergimeleri son bulan dağ-buzullarından gelen sular için bir depolanma havzası olmuştur.  Bu tatlı su havzası kenarına yerleşen halk ise, Sümerler’le aynı aglütine-dil türü kullanan Türki halklar olmuştur. Ergenekon destanı’nda adı geçen iç-deniz bu Tarım-iç-denizidir. (Buzul ergimeleri 6-7 bin yıl önceleri sona erince, bu gölün su seviyesi yavaş yavaş azalmaya başlar ve buharlaşma daha çok, beslenme daha az olduğu için 2-3 bin yıl önceleri tamamen kurur. Bu nedenle de Hun’lar, ve diğer Türki dilli toplumlar çeşitli yönlerde göçe maruz kalırlar.)
 Siyasi olarak da önemli bir gelişme olur: Basra-gölündeki denize gömülen adalarından (Dilmun) kurtulan Sümerler adlı gelişmiş bir toplum, iki-ırmak ülkesine çıkarlar ve Eridu, Ur, Uruk gibi ilk kent devletlerini oluştururlar.

2.2-Neden Eskiye Dönüş Yok?


Şimdi burada şu soruyu sormak gerekir: Sümerler sıkışıp-kaldıkları adada avcı-toplayıcı-yaşam tarzından, tarım-ve hayvancılıkla uğraşan yaşam tarzına geçmek zorunda kaldı diyelim. Adadan kurtulup Mezopotamya’ya geldiklerinde, neden tekrar avcı-toplayıcı yaşam tarzına dönmediler de, tarım-hayvancılıkla uğraşmaya devam ettiler? Neden eski yaşam tarzına dönüş olmuyor?
Bu soru, doğadaki dinamik sistemli oluşum-ve gelişimin anlaşılmasına yarayan en önemli konudur. Doğada geçmişe- geriye dönük oluşumların olmamasının nedeni, bilgi faktörüdür. Bilgi varlıkların kimyasal bileşimlerinde ve fiziksel dokularında değişiklikler yapılarak kayıt edilirler. İnsanların öğrendikleri bilgiler de insanların beyinlerindeki sinapslarda yapısal ve dokusal bileşim-değişimleri olarak kayıt edilir. Bileşimlerin değişmesi doğadaki “ether” dediğimiz enerji-alanlarının da değişmesine neden olur, çünkü enerji-alanları kimyasal bileşimlere göre düzenlenirler. “Ether”deki değişiklik, kuvvet dediğimiz varlıkları etkileyip-yönlendiren temel faktördür. Yani rüzgar, şimşek, fırtına, dalga, vs. dediğimiz çeşitli “kuvvet” görüntüleri, doğadaki “ether” dediğimiz enerji-alanı değişimlerinden kaynaklanırlar.
Bu nedenle http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html adresinde tanımlanan enerji-madde-bilgi-zaman ilişkisi ortaya çıkar, ve zamanda geri dönüş olmaz.
İşte atalarımızın doğayı yorumlarken yaptıkları temel yanlışlık bu noktadadır. Onlar “bilgi”nin değişip-dönüşmeyen sabit bir kaynakta bulunduğunu varsaymışlar ve ona da “tanrı” demişlerdir. İnsansı özellikli olduğu varsayılan tanrı(lar), aracıları (elçileri, temsilcileri, vb.) kanalıyla insanları yönlendirirler. etkilerler. Halbu ki bilgi, bedenlerdeki atom-ve moleküllerde gerçekleşen değişim-dönüşümlerle gerçekleşir ve varlıkların içsel bileşenlerinde bulunur, o içsel bileşenleri vasıtasıyla insanları yönlendirir.

3-İlk Devletlerin Ortaya Çıkışı ve devletlerin “Efendilerce” sahiplenilmesi

3.1-Sümerlerin kurdukları ilk kent devletleri


Toplumsallaşmayı ilk başlatan Sümerler doğayı canlı (dinamik sistemli) algılayıp, doğadaki olaylarım ve etkileşimlerin kuantlar vasıtasıyla gerçekleştiğini fark edememişlerdir. Tersine, doğayı cansız (statik sistemli) varsaymışlar ve canlılığın (ruhun) varlıkların haricindeki bir güç-sistemi (tanrılar) tarafınfan varlıkların içine üflendiğini varsaymışlardır. Yani doğa ve dünya cansızdır, canlı olanlar ise tanrısal güçlerdir. Dolayısıyla doğa ve dünyanın harici bir sahibi vardır ve onlar da tanrılardır. Tanrılar insanları kendilerine hizmet etmek için çamurdan yoğurarak yapmışlardır.
Sümerler tanrıları ilahi, süper-insanlar şeklinde tasarlamışlardır.
Şekil 5: Sümerlerde süper-insan şeklinde tasarlanan bazı tanrı figürleri.
Süper-insanlar şeklinde tasarlanan bu ilahi güç-temsilcilerinin olağan-üstülüğü hem bir boğa, hem bir aslan, hem bir kartal bedeni  kombinasyonuyla  vurgulanmaktadır. 


Şekil 6: Louvre, British Museum, Bağdat Milli Müzesi gibi bir çok yerde örnekleri sergilenen olağan-üstü-güçlere sahip bir Tanrısal figür ve Tevrat’ın Hezekiel bölümünde bu figürü tanımlayan bir anlatım.
Yukarıda sunulan slayt atalarımızın tanrı anlayışının günümüzkilerden ne kadar faklı olduğunun bir göstergesidir. Slaytta Sümerler - Asurlar zamanlarında heykelleri ve kabartmaları yapılan bu tür insan-üstü yaratık tasarımları, kutsal kitap belgelerinde de yerini almıştır. Tevrat’ın Ezekiel bölümünde Ezekiel peygamberin Allah’ı nasıl algıladığını anlatan bölüm slaytta sunulmuştur. Burada anlatılanlar, 3-4 bin  yıl önceki insanların tanrı figürleriyle birebir çakışmaktadır.
Tanrı hizmet edilecek efendidir, insan ise o efendinin kuludur.
Her kentin bir koruyucu ilahi-yöneticisi (sahibi-efendisi) vardır. Ancak, bu yerel tanrıların da üzerinde hüküm sahibi daha üst-düzey tanrılar vardır.
Şekil 7: Sümerlerin kurdukları ilk kent-devletleri.




Kentlerin merkezinde kentin koruyucusu adına bir tapınak (ziggurat) yapılır. Örn. Eridu’nun tanrısı Enki; Ur’un tanrısı Nanna (moon); Uruk’un tanrısı InanaNippur’untanrısı Enlil’dir.
Şekil 8: Doğa ve dünyanın harici bir sahibi olmasına benzer şekilde, devlet denilen toplumsal sistemin de bir sahibi vardır. O sahip (efendi) surlarla çevrili özel binalarda otururlar. Efendiye hizmet edenler ise, efendinin mülkü olan dışarıdaki arazide tarım, hayvancılık, vs. yaparak kulluk görevini yerine getirirler.

Sümer kent devleti oluşumları M.Ö. 5300lerde başlar ve MÖ. 2100 tarihinde son bulur. Bu arada çok kısa bir süre için (MÖ. 2334–2218 tarihleri arasında) Akad’lar, devlet yönetimini ele geçirmişlerdir.
Sümerler ilk yazılı toplumsal yasalar (hukuk kralları) oluşturan toplumdur.
MÖ.3000lerde kentler arası etkileşim öylesine artar ki, kent devletlerinden bölgesel devletlere geçiş zorunlu olur ve “başkent”ler ortaya çıkar. Kent yönetimleri “başkent”teki krala vergi verirler.
Sümerlerin egemenlik dönemleri, taş-devrinden tunç-devrine geçişi de kapsar. MÖ. 3800lerde Sümerler bakır ve kalay (veya çinko) gibi iki dayanıksız elementin karışımından, tunç gibi çok dayanıklı bir madde elde etmeyi başararak, insanlık kültürünün taş-devrinden çıkmasını ve yeni keşiflere ve modern yaşama geçişi hızlandıracak çok önemli bir buluşa imza atarlar.
Başlangıçta bakır Ergani (Anadolu), Kıbrıs, Oman gibi bölgelerden, kalay veya çinko ise İran- Afganistan’dan alınmış olmalıdır. Bu da gösteriyor ki, taş devrinden tunç-devrine geçişle birlikte taş devrinde birkaç yüz km çapında olan ticaret ilişkileri, tunç devrinde 5-6 bin km.ye ulaşmıştır.

3.2-Diğer Devletlerin Ortaya çıkmaları ve “efendilerce” sahiplenilmeleri

Tunç devrine geçişle toplumlar arası etkileşim de artmış ve dünyanın birçok yerinde devlet oluşumları başlamıştır. Mısır’da ilk devlet oluşumu da buna paralel olarak gelişmiş ve MÖ. 3100 yılında başlayan firavun yönetimleri MÖ. 332 yılına kadar sürmüştür. Ondan sonra Pers, Makedonya, Roma, vs. gibi çeşitli imparatorlukların etkileri altına girmişlerdir.
Sümerlerin egemenliklerinin bitmesinden sonra MÖ. 1900lerde  kuzeyde Asur, güneyde Babil krallıkları kurulur ve yaklaşık bin yıl kadar hüküm sürerler. Sümer toplumu zaman içinde yöresel halklarla tamamen kaynaşır ve MÖ 2000lerde tarih sahnesinden silinir. Onların genetik yapıları çevredeki diğer toplumlarınkiyle karışarak, yeni kombinasyon oluşumları içine girer. Kültürleri kendilerini takip eden devletlere aktarılır ve Sümer dili daha yüzlerce yıl çevre toplumlarında kültür dili olarak kullanılır.
Mezopotamya’da Sümer devletleri ve onları takip eden Akad-Asur-Babil krallıkları sürerken Anadolu kuzeyden gelen kavimlerin   istilasına uğrar ve Hatti’ler MÖ. 2500-1780 ve Hitti’ler  MÖ.1700-1180 yılları arası Orta-Anadolu’da devlet kurarlar.



Şekil 9: MÖ. 14. Yüzyıla gelindiğinde, orta-doğuda egemen olan “Efendiler= devlet sahipleri” çeşitlenmişlerdir. Daha eski zamanların “Çayönülüleri, Kültepelileri, vs.” farklı efendilere hizmet eder olmuşlardır.

Şekil 10: MÖ. 4-5. Asırlarda Persler Orta-doğuda egemendiler.
Persler Anadolu’yu istila ettiklerinde, Anadolu’da yerleşik toplumların bilgi düzeyi epey artmıştır. Tales, Pisagor, Heredot, Hipokrat gibi bilim adamları,  batı-anaodolu kıyılarındaki  lidya, iyonya gibi bölgelerde yaşayan toplumlarda yetişmişlerdir. “Para” dediğimiz metalik değer ölçüsü ilk defa lidyalılar tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Meşhur Midas Frigya kralı, Krözus Lidya kralıdır.

Şekil: 11: MÖ. 333- MÖ. 30 yılları arasında Anadolu’da Büyük-İskender’in kurduğu imparatorluk egemendir.
Şekilde Büyük İskender’in sefer yaptığı güzergah ve egemen olduğu topraklar görülmektedir. Anlaşılacağı üzere, sadece yerel krallarla  savaşılarak “başkent”ler alınmış, ve çevre halkı otomatik olarak yeni efendinin hizmetine girmişlerdir.
Bu olaydan çıkartılacak en önemli ders şudur: Devletler hep tepedeki bir zümre tarafından sahiplenilmiştir. Halk asla devletin sahipliğne ortak edilmemiştir. Günümüzde durum aynen devam etmektedir.

Şimdi tekrar uzun bir aradan sonra 14. Yüzyıla geçelim ve Anadoludaki etnik çeşitliğe bakalım.


Şekil 12: 14. Yüzyılda Anadolu’da egemen olan Türk beylikleri.
1071 yılında türklerin Anadolu’ya girmesiyle o zamanlarda Anadolu’da egemen olan Bizans imparatorluğu yavaş yavaş küçülmeye başlar ve Türk beyliklerinin egemenlik alanları gittikçe artar. 1299-1302’lerde kurulan Osmanlı devleti, diğer beylikleri de içine alarak, bir Osmanlı imparatorluğu oluşturma yolunda gelişmeye başlar. 17. Yüzyılın sonuna kadar büyümesini sürdürür ve sınırlarını batıda Orta-Avrupa’ya, güneyde Kuzey Afrika’ya, doğuda İran’a kadar genişletir. Sonra gerileme devrine girer ve 1922’de dağılır ve yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulur.

4-Tarihsel Gelişimlerden Çıkartılan Sonuçlar

4.1-Irkçılık ne kadar geçerli


Anadolu sürekli olarak doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden farklı toplumların istilasına uğramıştır. İstilalar genellikle erkeklerin oluşturdukları ordularla olur. Yerel kentlerin “efendileri-yakınları ve askerleri ” öldürülür, yerel halk ise yeni “efendisine” kulluk ederek yaşamına devam eder. Bu arada yeni efendinin askerleri yerel hakın kadınları-kızlarıyla evlenerek, genetik-çeşitliliği gittikçe artırırlar.
En son olarak Anadolu’ya gelenler
Türkler olmuş ve onlar da yerel halkla kaynaşarak, taa 6-7 bin yıl önceleri Anadolu’nun sakinleri olan Fikirtepe’liler, Çayönülüler, çatal-höyüklüler, gibi taş-devri insanlarından aktarılagelen genetik yapılara, daha sonraki yıllarda eklenen farklı etnik grupların özellikleri üzerine, kendi genetik özelliklerini de ekleyerek günümüz Anadolu-toplumu-çorbasını oluşturmuşlardır.  
Şekil 13: Bir hücrenin bileşenleri.
Irk, bir toplumun genetik yapısını tanımlayan bir terimdir. Genetik yapı ise ana ve babadan gelen aktarımlarla belirlenir. Döllenme dediğimiz olayda ana ve babadan gelen “maddeler” karıştırılır ve döllenmiş hücre oluşur. Döllenmiş hücrenin sadece çekirdeğinin yarısı babadan gelir, diğer çekirdek yarısı anadan gelir. Ama hücrenin büyük bir kısmı, çekirdek dışındaki ortamda bulunmaktadır. Mitokondria, endoplasmik-retikulum, ribosom, sentriol, golgi-aygıtı vs. gibi bir sürü organel ve hücre-zarı tamamen anadan gelmektedir. Dolayısıyla, genetik malzemelerdeki katkı oranı hesaplandığında, anaların payı %90dan fazla iken, babaların payı %10dan az olmaktadır.
►1-Anadolu’da yoğun yaşam yaklaşık 6-7 bin yıl önceki Çayönülüler, Çatalhöyüklüler, Fikirtepeliler, Kültepeliler vs. ile başladığına göre,
►2- Her birkaç yüzyılda bu topraklar kuzeyden, güneyden, doğudan, batıdan başka etnik grupların istilasına uğradığına göre,
►3-  Bu istilalar genellikle erkekler tarafından oluşturulan ordularla yapıldığına ve istila edilen bölgedeki erkekler yok edilip, kadınlar-kızlarla evlenilerek genetik miras sürekli değiştirildiğine göre,
■  Günümüz anadolu insanlarının genetik mirasının ne kadarı hangi ırktan gelmektedir, kim hangi ırka mensup olduğunu iddia edebilir?

4.2- Eski Kentler neden hep Sinop, Alanya, İstanbul, Giresun gibi çevresi surlarla kolayca çevrilecek yarım-adalar veya yüksek tepeler üzerinde kurulmuşlardır?


Şekil 14:Eski Alanya kenti, korunması kolay bir yarım-ada üzerinde kurulmuştur.
Yukarıdaki bölümlerde belirtildiği üzere, devletler (toplumlar) hep tepedeki “Efendilerce” sahiplenilmişlerdir. Halk bu efendilerin kullarıdır. Bir toplumu ele geçirip, onu vergiye bağlamanın yolu, tepedeki bu “efendi-zümresini” yok etmekten geçmektedir. Dolayısıyla “Efendiler” kendilerini en iyi şekilde koruyabilecekleri yerlere yerleşip, orada yaşamışlardır.
Halk ise hep en güçlü efendilerin kulları olarak yaşamaya devem etmiştir, çünkü halka toplumun sahipliğinin bizzat kendilerine ait olduğu şeklinde gerçeklere uygun bir doğal sistem bilgisi verilmemiştir.
 Derex ve diğ. (2013) yaptıkları deneysel araştırmalarla, toplumda ortaklık oluşturmanın sorun çözme yeteneği üzerindeki etkilerini ortaya koymuşlardır. Az sayıda insandan oluşan gruplar karmaşık sorunları çözemezken, çok sayıda insandan oluşan grupların karmaşık sorunları çözmekte başarılı oldukları deneysel olarak gösterilmiştir. Buna “kolektif zekâ” faktörü denilir.
Toplumsal hayat sisteminin sorunlarının şimdiye kadar çözülememiş olmasının nedeni bu araştırmayla anlaşılır olmuştur. Toplumsal hayat sistemi, çok karmaşık bir problemdir ve ancak tüm toplumsal bireylerin katılımıyla çözülebilinir. Bu nedenle şimdiye dek toplumların (devletlerin) tepedeki bir “Efendiler” grubunca sahiplenilmesi, halkın aktif olarak sorunların çözümüne kafa yormasına engel olmuş ve bu nedenle binlerce yıldır insanlık doğal sisteme uyun bir toplumsal yönetim şekli ortaya koyamamıştır.
Derex, M.,  Beugin, M-P.,  Godelle, B. &  Raymond, M.  2013: Experimental evidence for the influence of group size on cultural complexityNature  503, 389–391 

4.3- Devletin (Toplumun) sahipliği kime ait olmalıdır?


Sahiplik, kader belirlemede en etkili faktördür. Bir şeyin sahibi kimse, o şeyin kaderini de o belirler. Bir şeyin sahibinin kim olduğu, o şeyi yapanın kim olduğu ile ilgilidir. Bir evi yapan, o evin sahibi olur. İnsan, kendisinin bir şeyler yapabildiğinin farkındadır, ev yapabiliyor, aletler yapabiliyor, bu aletlerle en güçlü hayvanları yakalayıp öldürebiliyor. İşte bu durum insanın kendisini doğadaki tüm diğer canlılardan daha üstün bir yaratık olarak görmesine neden olmuştur. Hâlbuki bir insanı bu şekilde muazzam bilgiler üretecek, çeşitli aletler yapacak şekilde tasarlayanlar, onun bedeni içindeki hücreleridir. Bu konuda gerekli özet bilgiyehttp://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/10/dogadaki-olusum-mekanizmasnn-dom-genel.html sayfasında ulaşılabilinir. Yani doğa ve dünya dinamik sistemlidir ve dinamik sistemlerde her şey tabana dayalıdır, İnsanı oluşturan-yaratan hücreleridir. Allah varlıkların içsel bileşenlerinde, yani kuantsal sistemde yerini alır. Hâlbuki atalarımızın doğal sistem anlayışında Allah varlıkların dışında “tepedeki bir efendi” olarak yer alır ve insanı tepedeki bu efendi tanrı çamurdan yoğurarak yaratır, kendisine hizmet etsin diye.
Dolayısıyla, insanın kendisinin bir şey yapıp, onu sahibi olması gibi, insan dahil doğadaki tüm varlıkları oluşturup- yapan da tepedeki efendi-tanrı(lar)dır ve o(nlar) her şeyin sahibidir. Atalarımızın “yaratıcı”  kavramı bu şekildedir. Bu nedenle doğa ve dünya tepedeki Efendilerce sahiplenilip-parsellenmiştir ve insanlar da bu efendilere hizmet edecek şekilde, kul olarak doğada yerlerini almışlardır. Doğa ve dünyada yaratıcılık bu şekilde tasarlanınca, doğa ve dünyanın bu yaratıcının malı-mülkü olarak düşünülmesi son derce doğaldır.
Toplumsallaşma tarihinde dinsel inanç çok önemlidir, çünkü yaşanılan ortamda çok sık büyük değişimler görülmektedir. İnsanların yaşam koşulları da bu değişimlerden çok etkilenmektedir. Ya kuraklık olmakta, ya sel felaketiyle ürünler yok olabilmektedir. Örn. Dicle ve Fırat ırmaklarında çok sel ve taşkınlar görülmekte, ırmak yatakları sıkça değişmektedir. Sulamalı tarım bu ırmak sularının kanallarla düzlüklere çekilmesiyle yapıldığından, insanları kaderi bu ırmak sularının kaderine bağlıdır. Toz-fırtınaları, çok güçlü rüzgarlar, bulaşıcı hastalıklar, depremler, volkan patlamaları vs. insanlara büyük sorunlar yaratmaktadır. Yaşanılan ortamda bu tip felaketlere uğramamak için, doğa-ve-dünyanın sahibinden merhamet beklenilmesi, dualarda bulunulması, kurbanlar kesilmesi anlaşılır bir durumdur.
 Tarih kitaplarından bir örnek vermek gerekirse: Roma imparatorluğunda, MÖ. 205de Pessinos’un hükümdarlığında, Kent Hannibal tarafından kuşatma altında iken, Pessinos Kybele’nin Anadoludan Roma’ya getirilmesini ve kenti kurtarıcı olmasını ister ve Kybele (heykeli) Roma’ya taşınır. Kybele’nin gelişiyle o yıl bol ürün (hasat) alınır ve Hannibal kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır! (Muller, H.J, 1961,  s. 32)
Bu nedenle toplum hayatının yönlendirilmesinde din adamları etkili olmuşlardır, çünkü onlar doğa ve dünyayı etkileyen ilahi güçle bağlantı kurduklarına inanılan özle-insanlar olarak algılanmaktadırlar. (Rüyalarında veya halüzinasyonlar görerek ilahi güç(ler)le bağlantı kuran insanların “kutsal hastalıklı” olarak yorumlandıkları eski belgelerde zikredilmektedir. (Muller, H.J. 1961, s. 152)
İnsanlar, süper-insan görünüşlü tanrıların kaderlerini belirlemekte etkili olduğuna ve mutlu bir hayata onlar sayesinde ulaşabilecekleri inancı ve umuduyla binlerce yıl yaşadıktan sonra, hala mutlu bir toplumsal hayata ulaşamayınca, bu sefer mutlu hayatın bu dünyada değil, öteki dünyada elde edileceği şeklinde ikinci bir dinsel düşünceyle eğitilmeye başlanır.
Efendilere (krallara) ve onun beylerine ait saraylar, toplumda üretilen malların depolandıkları yerlerdir. Depolanan bu mallar, tepedeki yöneticilere büyük bir güç-sağlar. Çünkü  bir yerde  kıtlık olması durumunda, onlara borç verilerek onların kendilerine bağımlı-borçlu olmaları sağlanmış olur. Bu şekilde günümüz  kapitalist sisteminin temelleri taa on-bin yıl önceleri atılmış olur.
Atalarımız doğa ve dünyayı canlı bir sistem olarak düşünememişlerdir. Onlara göre doğa cansızdır, canlılık büyük, özel varlıklara aittir. İnsanın canı (ruhu) vardır, ama diğer varlıkların ruhu yoktur. Ruh, tanrı(lar) tarafından insana verilmiştir, ama diğer hayvanlara verilmemiştir.
Atalarımızın geçmiş zamanlardaki hayatı hiç bugünkü ile kıyaslanamaz. Daha 1-2 asır öncelerine kadar, halk dediğimiz insanların çok büyük bir çoğunluğu, “efendi” denilen asil veya kutsal soylu olduğuna inanılan insanların hizmetkarları (kulları) olarak yaşıyorlardı, çünkü doğduklarında kendilerine belletilen bilgiler bu yönde idi. Efendiler surlarla çevrilmiş kaleler içindeki şato veya saraylarda yaşıyor, kalenin dışındaki efendiye ait arazide ise kulları tarım ve hayvancılık yapıyor ve gelirlerinin büyük kısmını efendisine teslim ediyordu, çünkü tüm mal-mülk efendilere aitti.
Biz Anadolu insanları, en az 12 bin yıldan beri bu topraklarda yaşaya gelmiş binlerce farklı kavmin karışımından oluşan bir nesiller karışımıyız. Her bir-kaç asırda bir bu topraklardan farklı kavimler geçmişler ve yerli kavimlerle karışmışlar-kaynaşmışlardır. Çatal-Höyüklüler, Etiler, Lidyalılar, Likyalılar, Makedonyalılar, Persler, Urartular, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar, vs. Bu kavim etkileşimlerinde, savaş nedeniyle erkekler genellikle karşılıklı olarak öldürüldülerse de, çocuk ve kadınlar hep korunmuşlardır. Kadınlar genetik bilgi aktarımlarında aslan payına sahiptirler. Bu nedenle bizler soy olarak babalarımızın isimlerini taşıyarak onları aktarmış olsak dahi, kalıtsal olarak analarımızın soyunu baskın bir şekilde devralmış ve devam ettirmişizdir. Hele erkeklerin cariye vs. şeklinde yabancı kadınlarla ilişki kurmaları, soyumuza yüzlerce farklı kavmin kalıtsal değerlerini sokmuştur. Osmanlı hanedanlarının saraylarındaki cariyelerin ırklarındaki çeşitlilik bunun güzel bir örneğini oluşturur.

1 yorum:

  1. Arif olan anlar saygıdeğer hocam; şimdiye dek kimsenin söyleyemediği şeyleri söyleyip yazdınız ve paylaştınız. Bu konularda YAZILACAK çok az şey kaldı, o da bizden sonraki kuşağın işi olsa gerek. Sizden çok yararlandım ve öğrendiklerimi paylaşarak, sizi bir anlamda "çoğalttım" ve çoğaltmaya devam edeceğim. En derin saygımla, gıptayla... MS

    YanıtlaSil