Gezi Parkı Yorumu

Gezi-Parkı Olaylarında İnsanlar Neden Anlaşamıyorlar?

Geleneksel görüşe göre, her kafadan bir ses çıkarsa, orada düzen oluşturulamaz.  Bu nedenle insanlar toplumsal sistemde belli kişilerin (liderlerin) görüşlerine uyarak davranışlarını belirlerler.
► İnsanların genelde “her kafadan bir ses çıkarsa, orda düzen oluşturulamaz” şeklinde bir anlayışa sahip olmasının kökeninde, doğadaki oluşum ve gelişimlerin, varlıkların kendi iç dinamikleriyle değil de, harici bir yapıcı-yönlendirici gücün etkisiyle gerçekleştiği şeklinde bir düşünce sistemi yatar.
Peki doğadaki oluşum ve gelişimler varlıkların içsel dinamikleriyle mi gerçekleşiyor, yoksa harici bir yapıcı-yönlendirici güç sistemi mi söz konusudur?
Dünyamıza gelmiş en büyük bilim adamı olduğu kabul edilen Newton’un doğal sistem anlayışı şöyledir (Newton, Opticks 1704):
“God had created, in the beginning, the material particles, the forces between them, and the fundamental laws of motion. In this way, the whole universe was set in motion and it has continued to run ever since, like a machine, governed by immutable laws. =
Allah başlangıçta tüm madde parçacıklarını, onlar arasındaki etkileşimleri (onları etkileyen kuvvetleri) ve hareketin temel yasalarını oluşturur. Bu şekilde tüm evren hareket içine girer ve bu değişmez yasalara uyan bir otomat gibi ebediyete doğru gider.”

 “lt seems probable to me, that God in the beginning formed matter in solid, massy, hard, impenetrable, movable particles, of such sizes and figures, and with other such properties, and with such proportions to space, as most conduced to the ends for which He formed them; and that primitive particles being solids, are incomparably harder than any porous bodies compounded of them, even so very hard, as never to wear or break in pieces; no ordinary power being able to divide what God Himself made one in the first creation.” =
“Benim görüşüme göre, Allah başlangıçta katı, yoğun, sert, geçirimsiz, hareketli parçacıkları,  gerekli özellikleriyle ve uzay sisteminde olması gereken oranlarda, yaratış amacına uygun olacak boyutlarda ve şekillerde oluşturmuştur; katı olan bu temel parçacıklar, onlardan oluşan tüm diğer gözenekli yapılardan çok daha serttir, hatta öylesine serttirler ki, Allah’ın ilk başlangıçta yaptığı bu temel öğeler sonradan oluşturulacak hiçbir şeyle kırılıp, parçalanamazlar.” (Wilczek 2008’den)

Newton’un evrensel gravite yasası ve “the three laws of motion = hareketin üç yasası” gibi doğa-bilimlerinin temel taşlarını oluşturan çok önemli buluşları onu o kadar meşhur etmiştir ki, yukarıda zikredilen “yaratıcılık-can vericilik” hakkındaki görüşleri de bilim dünyasını derinden etkilemiştir ve hala da etkilemektedir.
Günümüz evrimcilerinin   ‘Hiçbir maddenin bilinci yoktur… Onlar fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkamaz’ şeklindeki görüşleri veyahut günümüz fizikçilerinin atom-altı-öğeleri cansız birer bilye gibi düşünüp, onları birbirleriyle çarpıştırarak bilgi edinmeye çalışmaları, Newton’cu doğal sistem görüşünden kaynaklanırlar.

Şimdi fosil biliminin gelişim tarihini örnek vererek, insanların, şimdiye dek, doğadaki varlıkların oluşumlarını nasıl anlayıp-yorumladıklarını göstermek istiyorum.
Tarih öncesi insanlarının hayat görüşleri tüm varlıkların bir yaratıcının maddeleri elleriyle yontup-yoğurup şekillendirerek yaptığı şeklindedir. Bu yapıcı kuvvet felsefe kitaplarında vis plastica (= yontucu kuvvet)  olarak tanımlanmıştır.
Tarih öncesine ait bu hayat görüşü tarih sonrası dönemde de etkisini korumuştur. Bu etkinin korunmasında, ilk bilimsel yazılı belgeleri oluşturduğuna inanılan Aristo mantığının da büyük katkısı olmuştur. Aristo’ya göre (M.Ö.384-322), generatio spontanea = ani yaratma ve vis plastica = heykel yontarcasına oluşturma şeklinde bir harici yaratıcı vardır. Bilim dünyasında iki bin yıllık bir süreyle etkili olan Aristo mantığı, kilisenin de etkisiyle, fosil oluşumlarının ilk yorumlanmalarında etkili olmuştur.

Şekil 1: Bir deniz lalesi fosili görüntüsü.

Yerkabuğunu oluşturan katmanlar içinde eski zaman denizlerinde yaşamış canlıların kabukları veya iskeletleri ilk bulunduklarında, insanlar bunlara bir anlam verememişlerdir. Çevreleri normal kayaçlarla çevrili bulunan ve bu gün fosil adını verdiğimiz bu oluşumların “vis plastica = yontucu-şekil verici kuvvet” anlamında bir güç sistemi tarafından şekillendirilip, kayaçlar içine konulduğu inancı 2 asır öncelerine kadar sürmüştür. (Zittel 1899, Müller 1963). (Bunların ne olduğu ve nasıl oluştuğu ise, jeoloji ve paleontoloji denilen yeni bilim dallarının ortaya çıkmasıyla son iki asırdır anlaşılır olmuştur.)

adresinde belirtildiği üzere Sümerler de ilk insanın oluşumunu, olağan üstü güçlü ve ebedi ömürlü olarak tasarladıkları tanrıların çamurdan bir heykel yaparak, ona canlılık vermeleri şeklinde açıklamışlardır.
Görüldüğü üzere insanlar doğadaki yapıcı-oluşturucu-enerji sahibi varlıkları, varlıkların içsel bileşenlerinde değil, dışlarındaki bir yerde ve de oluşturulan varlıktan daha büyük bir yapıda olacak şekilde tasarlamışlardır. Doğadaki diğer varlıklar bu harici varlığa bağlı oldukları için, onun ebedi olması da gerekmektedir, yoksa doğanın yok olması gerekir. Bu nedenle zaman bu ebedi varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olarak tasarlana gelmiştir. Doğa ve dünyanın sahibi olan o varlığın verdiği sinyallere göre de doğadaki hareketlilik devam etmektedir.

Bu temel yaklaşım günümüzde de hala devam etmektedir. Doğadaki tüm enerji türlerinin kökeninin kuantsal olduğu ve madde denilen varlıkların da bu enerjinin çeşitli şekillerde bağlanmaları ve birleşmelerinden olduğu (E=mc2) bir asırdır bilinmesine rağmen, “Tanrı” denilen varlığın da kuantsal kökenli olması gereği kimsenin aklına gelmemektedir.

Bu tür görüşe statik sistemli doğa görüşü denir. Statik sistemli doğa görüşünün üç temel yanlışlığı vardır:
►1- Bir iş veya eylem yapan, planlayan veya düşünen hep varlıkların dışında bir ekstra “canlı”, bir ekstra “varlık” olarak tasarlanmıştır. Yani kuvvet oluşturucu güç sistemi, varlıkların içsel bileşenlerinde değil, varlıkların dışında, hayali bir sistemde tasarlanmıştır. 
►2- Zaman kavramı bu hayali varlığın ömrüne dayalı ve o varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak kabul edilmiştir.
►3- Doğa ve dünyanın sahipliği bu ekstra varlığa aittir.
Şekil 2: Statik sistemli hayat görüşünde doğa ve dünyamızın yapıcı ve yönlendiricisinin nasıl tasarlandığını gösteren ve taa Sümerlerden kökenlenen bir tasarım.

Bu üç temel hatalı yaklaşım günümüzde hala hem fizikçi-kimyager-biyolog gibi bilim mensupları arasında, hem sosyal yaşamda tam manasıyla etkili ve yaygındır.
■- Bu kavramlardan kuvvet oluşturucu faktörün varlıkların dışından değil, varlıkların içsel bileşenlerinden kökenlenip-kaynaklandığı    
adresli yazıda bilimsel argümanlarıyla gösterilmiştir.
(NedenDOM adlı bir Powerpoint sunumu bu konuyu ve sonuçlarını herkesin anlayabileceği bir dilde anlatmaktadır. Arzu edenlerin e-posta adreslerine gönderilebilir.)
■- Zaman kavramının da, harici bir tik-tak sinyali vericinin düdüğüne göre gerçekleşen bir süreç değil, varlıkların bağımlı oldukları enerji-kaynağı türünü (ki bu herhangi bir madde olabilir) algılamaya, madde bileşimleri oranlarının saptanmasına yönelik bir algılama olgusu olduğu
adresli yazıda açıklanmıştır. Dolayısıyla doğa ve dünyamızı anlamak için, önce kuvvet oluşturucu sistem konusu, sonra zaman kavramının anlamı ve hayatla ilişkisi öğrenilmelidir.
Yukarıdaki adreslerdeki yazılarda bilimsel argümanlarıyla gösterildiği üzere, doğadaki yönlendirici güç sistemi kuantsal kökenlidir, yani yönlendirici güç varlıkların dışında değil, içlerindeki bileşenlerindedir.
Zaman varlıkların değişim-dönüşüm durumlarına göre oluşan bir ardalanma- birbirini takip etme, yani fizikokimyasal etkileşim sistemlerini takip edebilme durumudur. Beyinler koordine etmek zorunda oldukları organlar arası olayların birbirleriyle ilişkilerini (hangisinin hangisine ne kadar süreyle bağlı, hangi olay budan ne kadar sonra başlamalı, vs. gibi binlerce olay ardalanması) düzenlemek zorunda olduklarından, zaman denilen bir faktörü kullanırlar ve olayların hangilerinin eş-zamanlı, hangilerinin bir diğerine göre daha gecikmeli başlaması gibi binlerce reaksiyonu düzenlerler.
Doğadaki tüm olaylarda da, beyinlerin yaptığına benzer bir koordinasyon ve zamanlama vardır. Bu nedenle, zaman, doğadaki madde-enerji değişim-dönüşümlerine göre gerçekleşen olaylar dizinidir. 
Hâlbuki geleneksel düşünce sistemlerinde zaman, doğadaki tüm oluşum ve gelişimleri yönlendirdiği varsayılan (ebedi) harici bir varlığın verdiği sinyallere göre gerçekleşen bir süreçtir. Bu nedenle insanlar zaman belirleyici olarak belli aralıklarla “tik-tak” yapan araçlar geliştirerek, zaman ölçmeye çalışırlar. Ama doğadaki olaylar böyle hariçten gönderildiği varsayılan sinyallere göre oluşmazlar.

Şekil 3: Doğadaki geri-beslenmeli oluşum-gelişim mekanizması.

Yandaki şekilde, doğadaki geri-beslenmeli etkileşim şekli tanıtılmaya çalışılmaktadır.
1- Bir insanın çevresinde karşılaştığı bir olay, o insanın beynindeki sinir hücrelerinin yapısal-dokusal durumlarının değişmesine yol açar.
2- Sinir hücrelerinin yapısallaşmalarında gerçekleşen değişimler, yeni protein türleri oluşumuna götürür.
3- Yeni protein türleri oluşumu, hücre genetik kayıtlarındaki nükleotid sıralanmalarında değişikliğe yol açar.
4- Nükleotidlerdeki değişiklik, onları oluşturan atomların dokusal durumlarında değişikliklere neden olur.
5- Atomların dokusal durumlarındaki değişiklik atom-altı-öğelerin spin, polarizasyon, amplitüd, frekans vs. gibi özelliklerinde değişikliğe neden olur.
6- Bu şekilde yaşanılan her olay, atom-altı öğelere kadar geri yansıtılarak, doğal sistemle karşılıklı bir bilgi-alış-veriş sistemi oluşturulur.
7- Atom-altı-öğeler evrensel ölçekte ve anında birbirleriyle etkileşip, karşılıklı bilgi alışverişleri yapabildiklerinden, bir insanın beyninde gerçekleşen bir değişim-dönüşüm, doğal sistemle entegre olmuş olur.
Bu şekilde doğa ve dünyamızın sahipleri olan atom-altı-öğeleri doğadaki işlemleri yapmakta- yürütmekte ve evrensel ölçekte de karşılıklı haberleşerek en ekonomik sistem oluşumlarını teşvik edici davranışlarını sürdürmektedirler.

Doğadaki her türlü eylem ve işlem varlıkların içlerindeki küçük bileşenlerince ayarlanır ve yapılır. Bu ayarlama işleminin kökeni kuantsal sisteme dayanır. Fizik deneylerinin gösterdiği üzere, atom-altı-öğeler dünyasında her atom-altı-öğe, çevresini algılar. Çevresinde kendisiyle ilişkiye girmek isteyen (kendisini gözlemleyen) biri (bir şey) varsa, onun gösterdiği hedefe gider. Kendisini gözlemleyen yoksa çevre koşullarını algılar ve olasılık hesaplamaları yaparak en ekonomik konuma göçecek şekilde davranır!
Atom-altı-öğelerin bu davranışları, onlardan türemiş olan tüm diğer üst sistemlerde de devam eder. Bu nedenle kuantlar, atomlar ► moleküller ► hücreler ► bedenler (hayvanlar, bitkiler) ►toplumlar gibi üst sistemler içine girdiklerinde, kendilerinin gözlendiklerini sürekli olarak hissederler ve hep üst-sistemin oluşturduğu hedefe (niyete) uyacak şekilde davranırlar.

Şekil 4: Kuantsal öğelerin tünelleme etkisiyle, daha ekonomik yapısallaşmalara göç etmesi olayı.

Tüm varlıklar enerjilerini kuantsal sistemden alırlar. Kuantsal sistem ise, bir evrensel enerji bankası işlevini görür ve hep en ekonomik yapısallaşmalara yatırım yapar, ki buna dinamik sistemler ve kuantum fiziğinde “tünelleme etkisi” denir. Yani atom-altı-öğeler çevrelerindeki en ekonomik yapısallaşmaları algılarlar ve ne pahasına olursa olsun, oralara göç ederler. Bu şekilde elektron, pozitron gibi enerji taşıyıcısı  atom-altı-öğeler, kötü olan yapısallaşmaları terk ederler ve daha ekonomik olan yapısallaşmalara göçerler. Bunun sonucu kötü olan zamanla yok olmaya, iyi olan gelişmeye uğrar!

Şekil 5: Kuantsal sistemin enerji-bankası görevi yaparak, en ekonomik yapısallaşmaları tercih edip, evrim denilen süreci devam ettirmesi.

Dolayısıyla doğal sistemde hem her varlığın çevresini algılayıp, bilgi toplaması, hem de ortaklıklar oluşturarak daha ekonomik yapısallaşmalara doğru gitmesi söz konusudur. Daha ekonomik yapısallaşmalar ise ancak ve ancak öğelerin (birey, vs.) birleşmesiyle gerçekleşmektedir.
Bunu şu şekilde açıklayabiliriz:
         Tek başına yaşayan bir insan sürekli bir koşuşturma içindedir. Hem sebze, tahıl üretecek, hem tahılları öğütüp un yapacak, hem yiyeceği eti sağlayacak, hem pişirecek bir fırın, tabak, kaşık vs yapacak! Böyle bir koşuşturma içindeki insanın dinlenmeye ayıracak zamanı olamaz.
         Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede çok daha az koşuşturur ve daha çok dinlenme zamanı olur.

Aynı tür bir rahatlama doğadaki tüm diğer varlıklarda da söz konusudur.
         Bir protonun kütlesi 1.007 atomik kütle birimi (akb), bir nötronun kütlesi ise, 1.008 akb kadardır. Bir C atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.09 akb’dir.
Peki, proton ve nötron ayrı olduklarında niye daha ağırlar ve birleşip bir element oluşturduklarında niye daha hafif bir kütleye ulaşılıyor?
         İşte bu soru, ortaklık sistemleri oluşturmanın sırrını oluşturur. Proton ve nötronlar yalnız başlarına olduklarında, çok hareketli olmak zorundadırlar. Bu fazla hareketlilik onların çok daha fazla enerji kullanmalarına yol açar. Kullanılan bu ekstra enerji E=mc2 formülüne göre kütle etkisi yapar ve bu nedenle daha “ağır” olurlar.
Bu nedenle, doğadaki tüm varlıklar, daha rahat bir duruma ulaşabilmek için birleşme- birlikte yaşama- sistemleri oluşturma çabaları içindedirler.

Şekil 6: Dinamik sistemlerde bireysel öğelerin karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla üst-sistem anayasası olan düzen-ölçütlerini (order-parameter) oluşturmaları (Haken 2000)

“Information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziğinin en temel ilkesi “order parameter = düzen-ölçütü” denilen üst-sistemde (ortaklıkta) geçerli olacak “anayasa”nın oluşturulma yöntemidir.
Birlikte-ortaklık-yapılacak yaşamada uygulanacak ilk kural şudur.
- Ortaklığın kurallarını ortaklar koyarlar. Ortaklıklar, iş-bölümlenmelerine dayalı olarak yapılırlar.

Ortakların kurallara (anayasaya) uymalarını sağlamak için de önlemler alınmıştır:
Bunların en önemli 3 tanesi:
1- Simetri Kırılması (Symmetry breaking)
2- Sabitleştirme (Solidification)
3- Köleleştirme (Slaving principle)
Simetri kırılması (symmetry breaking):  Ortaklık içine girmek isteyen bileşenler, alt-düzeydeki özelliklerini bırakıp, üst-düzeydeki ortaklığın kurallarına uyacak şekilde değişime uğrarlar. Örn. suyu (H2O) oluşturan öğelerden hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır; birleştiklerinde oluşturdukları su ise söndürücüdür. Su oluşturmak için her iki atomda da simetri kırılması olmuş ve bireysel davranışlar sona ermiştir.
 Benzer şekilde, ortaklık kurallarına uyulması için öğelerin dokusal özelliklerinde değişiklikler yapılarak, yapısal-dokusal durumları sabitleştirilir ve bu şekilde ortaklığa bağımlı kalacak (köleleşme) işlemleri yapılmış olunur.
Bu üç faktör “SimKırKölSab” kısaltmasıyla tanınır.
Atalarımız bu SimKırKölSab üçlüsünü şu özdeyişleriyle dile getirmişlerdir:
i- Ne ekersen onu biçersin;
ii- Ağaç yaşken eğilir. (Sonra düzeltilemez)

Doğada her varlık sürekli olarak aktif durumdadır, pasif hiçbir varlık yoktur. Örn. Bedenimizde yaklaşık 6 trilyon hücre bulunmakta ve her hücrede saniyede 100.000 farklı işlem gerçekleşmektedir. Her bir işlemin yapılmasında C, O, H, N gibi temel kimyasal elementler rol almakta ve elektron-proton-nötronlar arası alış-verişler olmaktadır. Her elektron bir işleme girmeden önce, çevresindeki milyarlarca başka elektron, proton ve nötronun enerji durumlarını dikkate alıp, bir olasılık hesabı yaparak en ekonomik işleme karar vermektedir.
Ve bizlerin bir düşünce veya eylemde bulunmamız sırasında, tüm bu zilyonlarca olay gerçekleşmekte ve doğada biz bir şey yapmış olmaktayız. Biz bir şey yaparken, o işi asıl geçekleştirenler içlerimizdeki hücreler ve hücrelerin içlerindeki atomlar-moleküllerdir.

 Dolayısıyla, toplumlarda da bireylerin aktif olmaları ve sorunlarını çözmeye çalışmaları normaldir, hatta olması şart ve gereklidir.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır.
Bireyler sorunlarını çözmek için eylemlere girişirken, doğadaki sorun çözme sistemi hakkında temel bir bilgiye sahip olmalılardır. Ama maalesef bu bilgiye sahip değillerdir, çünkü bu bilgi onlara hiç verilmemektedir.

Gençlerimize hiç verilmeyen bu temel bilgi nedir?

Yukarıdaki paragraflarda özetlendiği ve http://tanriyianlamak.blogspot.com/ adresinde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, doğa dinamik bir sistemdir ve dinamik sistemlerde her şey “information & self-organisation” ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Dinamik sistemlerde oluşum ve gelişimler (yani atom ► molekül ► hücre ► beden ► toplum, vs. gibi üst-sistem yapısallaşma oluşumları) hep alttaki öğelerin karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları sonucu oluşturulan “order-parameter = düzen-ölçütü” denilen “anayasa” ve o anayasaya uyulmasını sağlayan SimKırKölSab üçlüsüne bağlıdır.
Örn.: Bedenlerimizin hücreler tarafından oluşturulduğu bilinmektedir. Hücrelerin bedenleri oluştururken, yukarıda özetlenen dinamik sistemler fiziği kurallarını uyguladıkları son çeyrek asırda yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. (Haken 1983, 1999, 2000, 2002; Ho & Popp 1991; Camazine ve diğ. 2001; Popp 2002; Hemelrijk 2005)

Hücrelerin bir beden oluştururken birbirleriyle konuşup-anlaştıklarının güzel delillerinden biri, kullandıkları sinyallerin (biyofotonların) gelişi güzel değil, “coherent wave” denilen çok uyumlu sinyallerden oluşması gerçeğidir. (Popp 2002, Ho & Popp 1991)

Şekil 7: Bireylerin ortak bir üst-sistem içinde birleşebilmelerin ön koşulu, yaydıkları sinyallerin birbirleriyle uyumlu olması zorunluluğudur.

Günümüz insanlığının neden anlaşıp-uzlaşmakta zorluklarla karşılaştığını anlamamıza yarayacak olan bu konuyu şöyle açıklayalım:
Ortaklaşa bir şey yapabilmenin olmazsa-olmaz koşulu, yapılan işlemlerin birbirleriyle uyumlu olması, bir bireyin yaptığı işlemin diğer bireyin yaptığı bir işlemin etkisini yok etmemesidir.

Şekilde “coherent wave = uyumlu dalga” ve uyumsuz dalga sistemlerinin olduğu ortamlardaki güç (kuvvet) yığışımı durumları gösterilmektedir. Bir sistemde bireylerin yaydıkları sinyaller birbirleriyle uyumlu iseler -aynı dalga boyu (aynı frekans), aynı polarizasyon- etkileri üst üste çakışır ve çok güçlü bir sinyal ortaya çıkar, aynen laser ışınlarında olduğu gibi. Tersi durumda, sinyaller birbirleriyle uyumsuz iseler, birbirlerinin güçlerini azaltırlar ve ortada güç denilen bir şey oluşmaz veya çok etkisiz olur.
Hücrelerin beden denilen ortaklık sisteminin oluşturulmasında “coherent = uyumlu” sinyalleşme sistemi kullanmalarının nedeni budur.

Günümüz dünyasındaki insanların durumuna bakacak olursak, devlet denilen sistemin hep tepedekilerce oluşturulduğunu, sahiplenildiğini ve yönetildiğini görürüz.
Toplumların tepeye bağımlı olacak şekilde yapılanmış olması Tepeye Bağımlı Örgütlenme sistemini ortaya çıkarır.

Tepeye Bağımlı Örgütlenmelerde (TBÖ):

- TBÖde bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, insanların birbirleriyle anlaşıp-uzlaşmaları için gerekli olan en temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.

- TBÖde saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan,

a)İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.

b)İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.

- TBÖde sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir. Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.

- TBÖde, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve  “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.

- TBÖde tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur,   insanlar şantaj, tehdit, suikast, gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.

- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir. Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.

- TBÖde yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar.

- TBÖde toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir.

- Her insanın içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.

- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon- Balyoz-davaları, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.

- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..

 

Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle liderlik sistemine dayalı toplumsal hayat savunucularının mantıksal değerlendirme sisteminde bir bozukluk olması gerekmektedir.

Temel hayat görüşlerinde tabana dayalı olma, her şeyin sahipliğini ve sorumluluğunu tabandakilere yayma gibi bir alışkanlığın veya inancın olmadığı sistemlerin, toplumsal sorunları çözecek bir formül bulmaları olasılığı da elbette yoktur. Bu nedenle ne sağcı, ne de solcu partilerin toplumsal sorunlarımızı ortadan kaldıracak ve doğal sisteme tamamen uyumlu bir toplum yapısı ve örgütlenmesi oluşturmaları asla mümkün değildir.


Demokrasi kavramının şekilde özetlenen şekilde algılana gelmesinin nedeni doğadaki yapıcı-yönlendirici kuvvet sistemi kavramının yukarıda açıklanan (ve Şekil 2de gösterilen) şekilde belletilmiş olmasından kaynaklanır.

Şekil 8: Günümüzde ‘demokrasinin’ nasıl yorumlandığı ve gerçekte nasıl olması gerektiğini açıklayan bir tasarım.

Şekilde özetlendiği üzere, halk devletin (aslında toplum demek gerekir) sahipliğinin, dolayısıyla kurallarının oluşturulması erkinin kendisine ait olması gerektiği şeklinde bir eğitim almamıştır. Ne siyasi parti yöneticileri ne de sıradan vatandaşlar böyle bir eğitime ve böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından, taa Sümerler zamanından kalma statik bir doğal sistem anlayışı içinde insanlar birbirleriyle çekişme-çatışma içinde yaşamaktadırlar.
Devlet işlerini yürütmek üzere seçilenler, halkın pasif davranışlı olmasını, verilen emir ve yönlendirmelere uygun davranmalarını beklerler. Ama yukarıda açıklandığı üzere, doğada otoriter bir sistem geçerli olmadığından, TBÖ başlığı altında sıralanan sorunlar kaçınılmaz olurlar ve bireyler ister istemez ayaklanırlar. Gezi-parkı gibi olaylar patlak verir.
Ne yöneticiler, ne de başkaldırıda bulunan halk doğal sistem işleyişini bilmediklerinden, karşılıklı olarak birbirlerini suçlamaya, birbirleriyle çatışmaya başlarlar.
Gezi parkı direnişçileri işin özünde haklıdırlar, ama bu haklılıklarını yukarıda açıklanan doğal sistem ilkelerine göre savunmayıp, karşılıklı güç-gösterilerine dönüştürerek yaptıklarından, haklılıklarına gölge düşürmekte ve karşı tarafa saldırma şansı vermektedirler. Bu durum iki seçenekli bir sonuca götürür:
1- Ya, bozuk sistem gereği, güç-ve kuvvet tepedekilerde olduğundan mücadeleyi genellikle tepedekiler kazanır ve sistem aynı şekilde devam eder.
1- Ya da, eylemciler yeterli destek bulurlarsa tepedekileri pes etmeyi başarırlar; bu defa tepeye yeni bir lider gelir. Ama yeni gelen lider de DOM-sisteminden habersiz olduğundan,  (TBÖ) tepeye-bağımlı-örgütlenme-hastalıkları devam eder; ve bu kısır döngü de hep böyle sürer gider.

İşte durum böyledir  ve de çözüm yukarıda kısaca özetlendiği ve http://tanriyianlamak.blogspot.com/ adresinde açıklandığı gibidir. !!!!

Bir dip-not: Yaklaşık 15 yıl önceleri yazdığım bir yazıyı ilgisi nedeniyle aşağıda tekrar veriyorum.

Toplumsal hayatın düzenlenmesi -  örgütlenmesi amacıyla bireylerin bilgi sahibi yapılmasına eğitim denir ve devleti yönetenlerin inisiyatifindedir.
Bir ülkede insanların iyi veya kötü olması, sistem gereği, devleti yönetenlerin ne ektiklerine bağlıdır. Çünkü, “Ağaç yaşken eğilmektedir ve ne ekilirse o biçilmektedir” Neyin ekileceğine ise devleti yönetenler karar verdiğine göre, bir insanın toplumsal sisteme zarar vermesinin suçu yöneticilere aittir; çünkü yöneticiler bireyi toplumsal sisteme sahip çıkacak şekilde eğitememişlerdir. 
1.şikayet konusu: Toplumsal Sorunlar:
“Benim bu şekilde düşünce ve davranış içinde olmam tamamen devlet denilen üst-sistemin, gelenek-görenekler ve yasalar-yönetmeliklerle beni etkilemesinin bir sonucudur. Benim yaşadığım ortamda gelenek-görenekler iyi olsaydı, yasalar-yönetmelikler doğadaki sisteme uygun olsaydı, ben o zaman bu durumda olmayacaktım, çünkü ben bir karıncadan daha aptal değilim. Tüm karıncalar kolonilerinde bir iş sahibiler ve her biri bir görev yaparak topluluklarında işlerin yolunda gitmesi için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Kurallarını veya yasalarını sizlerin belirlediği toplumumuzda ben bu toplumsal sisteme uyumlu davranmıyorsam, bunun suçu, sizin belirlediğiniz toplumsal sistem kurallarının, doğadaki sisteme uygun olmayan yönleri olmasındandır. Yoksa ben de bir karınca gibi doğal sistem kurallarına uygun olan bir sisteme uyum sağlardım ve hem kendim daha mutlu olurdum, hem yaşadığım toplum daha iyi olurdu.
2.şikayet konusu: Bedensel sorunlar:
Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Bu konuyu daha basit olarak ifade etmemiz gerekirse, şöyle de söyleyebiliriz: Bir insan veya balık bedeninin, çevredeki değişen doğa koşullarını uyumlu olması, beden içindeki hücrelere duyu organlarından aktarılan verilere göre gerçekleşir; yani hücreler, gelen verilere göre yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek, çevrelerine uyumlu olmaya çalışırlar. Bu nedenle organizmalar, çevrelerindeki renklere uyacak şekilde, renklerini ayarlayabilirler, vs. Yani özet olarak şu denilebilir: Bir bedenin yaşanılan ortam koşullarına uygun olması, onun içindeki hücrelerinin denetim ve kontrolü altındadır. Hücrelerimizin işlerinin ne kadar zor olduğunu anlayabilmeniz için kendinize şu soruyu sorun: Beynimizde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi var ve her bir sinir hücresi yaklaşık 40-50 bin farklı faktörü dikkate alıp-değerlendiriyor ve bir sonuca varıyor. Acaba bu 50 bin faktör nelerdir? Hücrelerimiz nelerle uğraşmak zorundalar?
Bizler hücrelerimiz vasıtasıyla tabandaki sistemle bağlantımızı sağlıyoruz. Tabandaki sistem ise, milyonlarca bitki + hayvan ve binlerce molekül ve atom etkileşimlerinden oluşuyor. Bu nedenle beyindeki hücreler trilyonlarca faktörü değerlendirerek bedenimizi ayakta tutacak kararlar almaya çalışıyorlar. Her şeyin en temelinde ise, doğadaki tüm yapıcı veya yıkıcı enerji sistemlerinin kaynağı olan ve en ekonomik yapısallaşmaları seçme hakkına sahip kuantsal sistem yer alıyor.
Hâlbuki tüm geleneksel hayat görüşlerinde, canlılığımızı “ruh” adını verdiğimiz ve doğru-dürüst bir tanımını bile yapamadığımız hayali bir kavrama bağlamışızdır ve bu bilgiyi duyu organlarımızla, hücrelerimize aşılamışızdır. Ruh, beden dışı bir güç sistemine bağlı bir canlılık olarak bilinir. Bu durumda bedenimiz içindeki hücreler şöyle bir değerlendirme yapmak zorunda kalırlar: “Değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadığımıza göre, çevrede, bizim oluşturduğumuz bedenin içine girip-çıkabilen bir başka faktör ortaya çıkmış!” İşte ruhsal sorunlarımız böyle başlar: Hücreler, kendi kontrolleri dışında hastalanabilecekleri, başarısızlığa uğrayabilecekleri gibi bir sürü korku içine girmiş, yönlendirilmiş olurlar. Dolayısıyla, bedenimle hücrelerim arasındaki doğal ilişki sisteminin bozulmasının tek suçlusu, doğal sistem mekanizmasını hatalı olarak insanlığa empoze eden bilim insanları, devlet mensupları ve yöneticileridirler.
İnsanları etkileyecek ve yönlendirecek bilgileri oluşturmak ve düzenlemek, sistem gereği devletin görevin olduğuna göre, benim hırsız olmamın, başarısız olmamın, kanser olmamın, ruh hastası olmamın, vs. tüm suçu toplumsal sistemin kurallarını oluşturan ve belirleyen üst-sistemlerde, yani devlet yapısallaşmasında!!! Padişahlık veya krallık “Allah vekilliği” sistemleridirler, yani varlıkların dışında-üstünde olduğu varsayılan bir güç sisteminin temsilcisi olarak halkı yönetmeye kalkarlar. Demokrasiye geçişte, kralların yerini parti liderleri almışlardır. Temel hayat görüşünde bir değişiklik olmamış, doğadaki yönlendirici güç hala varlıkların dışında kabul edilmiştir. Bu nedenle dinsel ve diğer geleneksel faktörler yönetimde hala etkindirler. Halkın (insanların) kendi kendilerini yönetmeleri anlamına gelen demokrasi sadece lafta vardır.  


1 yorum:

  1. Hocam, Mümkünse bu yazınızın ppt şeklinde olanını isterim.
    Saygı ve sevgiler

    Engin Öğet

    engin@oget.biz

    YanıtlaSil