Bilgiye Dayalı Evrimsel Gelişimlere Güncel Bir Örnek


DOM- (19-B)- BİLGİYE DAYALI EVRİMSEL GELİŞİMLERE GÜNCEL BİR ÖRNEK


Galapagos adalar zincirindeki adalardan birinde (Daphne Major) 1973 yılından itibaren 20 yıl boyunca ispinozların yaşamlarını araştıran  Princeton Üniversitesi evrimsel biyoloji uzmanları Peter ve Rosemary Grant, aşırı yağış ve aşırı kuraklık gibi iklimsel faktörlerin ispinozlar üzerindeki etkilerini ortaya koymuşlardır. Yağmur yağması veya yağmamasının, bitkilerin büyük veya küçük boyutta olmalarına neden olduğunu ve ispinozların gaga şekillerinin de, hangi türde bitkinin yaygın olmasına göre değiştiklerini saptamışlardır.  (Bu iki araştırmacının başarısı,  ‘Jonathan Weiner’ adlı yazarı  “The Beak of the Finch: A Story of Evolution in Our Time = İspinozun gagası: Günümüzdeki bir evrimin hikayesi” (New York: 1994. Alfred A. Knopf, Inc. ISBN 0-679-40003-6) adıyla Pulitzer ödülü kazanan bir kitap yazmaya sevk etmiştir.)


Günümüzde gerçekleşen böyle bir evrimsel olayın moleküler düzeyde nasıl olduğu birçok araştırmacının merakını uyandırmıştır. Bu araştırmacılardan bir grup, Wu ve diğ. 2004, kemik-şekillendirme-proteini olarak bilinen Bmp4 proteininin gaga şeklinin değiştirilmesinde rol oynadığını saptamışlardır. Araştırmacılar embriyo-gaga büyüme bölgesindeki  Bmp4 proteininin miktarını artırıp-eksiltmekle gaga şeklinin değiştirildiğini deneylerle göstermişlerdir.
Diğer bir araştırmacı grubu   Abzhanov ve diğ. 2004 ise,   Geospiza cinsinin 6 türünün gaga yapısallaşma farklarının moleküler temelini incelemişlerdir. Bu cinsin üç türü, tohum kırmaya yönelik, farklı boyutlarda geniş-derin gagalıdırlar. Diğer üç türü ise, kaktüs çiçeği nektarı veyahut meyve yemeye uygun olacak şekilde ince gagalıdırlar. Araştırma sonunda Bmp4  geninin büyük gagalı türlerde daha erken evrede oluşturulmaya, dolayısıyla daha büyük gagalar oluşumuna neden olduğu saptanmıştır.
Bu araştırmalar doğadaki oluşum ve gelişimlerin tamamen varlıkların çevreleriyle etkileşimleri, yani çevresindeki değişim-dönüşümleri algılamaları ve durumlarını-yapısallaşmalarını ona göre düzeltmeleri sonucu gerçekleştiğini net bir şekilde göstermektedir. Ortada ne rastgele bir oluşum vardır, ne de dış bir varlık onlara emir vermekte veyahut onların kaderini belirlemektedir. İşte “Information & self-organisation= bilgi edin ve ona göre yapısallaş (örgütlen)” budur!
Diğer genetik-moleküler araştırmalar (Nüsslein-Volhard 1996, Kandel 2001, Sakaue-Sawano et al. 2008, vd.) da birlikte değerlendirildiğinde, canlılar alemindeki tüm gövde şekilleri ve yapısallaşmalarının belli kimyasal moleküllerin, belli zamanlarda, belli yerlerde, belli ardalanmalarla devreye sokulmalarıyla oluştukları ortaya çıkmış olur! Bu “belli” yer veya zaman konularının saptanması- belirlenmesi işlemi ise, rastgele değil, varlıkların bizzat çevrelerini algılayıp, o çevre faktörlerine göre davranmaları, yani bilgi oluşturmalarıyla gerçekleşir. Şimdi bunun tipik bir örneğini, yine bir kuş gagası oluşumunda görelim.

“Hummingbird = sinek kuşu” adını çıkardığı sesten alır. Bu küçük kuşlar uçarken sinek vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar; adlarının da o ses benzerliğinden kaynaklandığı belertilir. Sinek kuşları genellikle çiçek tozlarıyla veya nektarıyla beslenirler ve bu nedenle çiçek gövdelerinin derinliklerine ulaşacak şekilde ince-uzun gagaları vardır. En ince ve en uzun gagalı bir türleri “kılıç gagalı sinek kuşu” olarak adlandırılmıştır, çünkü gagası kılıç gibi uzundur ve nerdeyse gövdesine yakın bir uzunluktadır.
Bu kuşun gagasının bu kadar uzun olmasının nedeni ise, ana besin kaynağını oluşturan çiçeğin uzun bir gövdeye sahip olmasındandır. Passiflora mixta adındaki bu çiçeğin gövdesi çok uzundur ve nektarı o uzun gövdenin dibindedir. O derinlikteki bir nektardan yararlanmak isteyen kuş, zorunlu olarak o derinliğe ulaşacak boyda bir gagaya sahip olmak zorundadır. Kuş nektarı alırken, çiçeğin döllenmesi işlemini gerçekleştirmiş olur ve bu şekilde karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı yaşam sistemi devreye girer.
Şekil: Passiflora mixta  ve  “Sword-billed Hummingbird = Kılıç gagalı sinek kuşu” ilişkisi
Önceki paragraflarda gösterildiği üzere, bir organın oluşum ve gelişimi biyokimyasal faktörlere bağımlıdır. Ancak doğal sistemde bağımlılık çok yönlüdür. Aşağıdaki paragraflarda gösterileceği üzere, bir organın oluşum ve gelişimi biyofiziksel faktörlere de bağımlıdır.
 Şimdi bir canlının bir organının bir yöne doğru çok, diğer yönlerde az büyümesini etkileyen biyofiziksel faktörü görelim.
Hücrelerin hangi yöne doğru büyüdükleri veya çoğaldıkları konusunda ilk gözlemlerin Rus biyofizikçisi Alexander Gurwiç’in 1920’lerde yaptığı deneylere dayandığı belirtilir (Gurwiç 1932, Popp 2002, 2003).  
►1- Gurwiç, soğan kökleri hücrelerinin çoğalma hızları üzerinde deneyler yaparken, soğan kökünün belli bir yerinde hücre çoğalmasının çok arttığını fark eder. O artışa neden olan faktörün ise, o noktaya bakan ikinci bir soğan kökü olduğunu keşfeder.
►2- Bu iki soğan kökü arasına normal bir cam yerleştirdiğinde, hücre çoğalmasının azaldığını görür. Normal cam yerine kuvars camı yerleştirdiğinde, çoğalmanın tekrar arttığını fark eder. Kuvars camı ultraviyole ışınları geçirir, ama normal cam geçirmez. Bundan çıkarılacak sonuç, hücrelerin ultraviyole ışınlarıyla haberleştikleri gerçeğidir ki bunların 300-800 nm aralığında olduğu daha sonraları ölçülecektir, Kopp (2002).


►3- Yaptığı diğer deneylerde, hücrelerin çoğalma evresinden (doğumundan, yani sürgün vermelerinden 20-30 dakika önce) bir “prämitotisches Aufleuchten = çoğalma-öncesi-ışını” yaydığını saptar.
►4- Narkoz, donma, zehirlenme gibi zararlı etkiler karşısında ölmelerinden önce, hücrenin “eziyet gören hücre-çığlığı =  "Degradationsstrah­lung ist der Schmerz- oder Todesschrei der gequälten Zelle” yaydıklarını saptar.
Bu deneylere dayanarak canlı organizmaların ‘hücre çoğalmasını etkileyen ışınlama’ anlamında “mitogenetische Strahlung” adını verdiği bir etkileşim sistemine sahip olduklarını ileri sürer.
Sovyetler birliği ile batı dünyası arası ilişkilerin “soğuk savaş” dönemlerinde olmasının da etkisiyle, Rusya’da yapılan bu araştırmalar batı dünyasında pek yankı bulmaz. Taa ki 1970’li yıllarda Fritz-Albert Popp adlı bir alman biyofizikçisinin de bu konuya merak salmasına kadar.

Popp canlılar aleminde hücreler arası bir haberleşme sistemi olmasının gerekliliğini şu gerekçeyle düşünür (Bischof 2001):
‘Bir farenin bedenindeki tüm hücreler 1-2 ay içerisinde, bir insan bedenindeki hücreler bir-kaç yılda tümüyle yenilenirler. Bir bedende trilyon mertebesinde hücre bulunduğu ve hücrelerin bu yenilenme oranları dikkate alındığında, bedendeki her hücrenin, diğer hücrelerin ölümlerinden haberdar olmaları gerekliliği ortaya çıkar, yoksa yüzlerce farklı organdaki hangi hücrenin yerine yeni bir hücre ekleneceği belirlenmesi olanaksızlaşır.’ Benzer bir yaklaşımla gidildiğinde, doğadaki tüm varlıkların karşılıklı bir ilişki ve bağımlılık bağı içinde olduğu düşünüldüğünde, her canlının bağımlı olduğu diğer varlıkların yerlerini ve oranlarını algılaması gerektiği ortaya çıkar, ki bu da daha geniş ölçekte canlılar arası bir etkileşim (haberleşme) ağının bulunmasını zorunlu kılar.
Popp hücrelerin  haberleşme amaçlı fotonlar yaydıklarını saptayıp-ölçtükten sonra, bunlarla güvenilir ve sağlam haberleşme yapılabilmesi için biyofoton adını verdiği bu ışınların “coherent = uyumlu+tutarlı” özellikli olmaları gerektiğini düşünüp, biyofotonların “coherent” özellikli olup olmadıklarını araştırır. Ve gerçekten de canlıların kendi aralarında haberleşmek için kullandıkları bu sinyal sisteminin “coherent” özellikli olduğunu görür. “Coherent” sinyaller, laser ışını gibidirler, aynı dalga boyu ve aynı fazda salınım yapan sinyallerden oluşurlar ve hiç dağılmadan çok uzak mesafelere gidebilirler. Bu nedenle sağlam bir bilgi taşıyıcı özelliğe sahiptirler (Bischof 2001, Popp 2002).
Sovyet biyofizikçisi Viktor Inyushin biyofoton sinyallerinin hücre çekirdeğindeki DNA-saramalları tarafından oluşturulduğunu öne sürmüştü. Popp biyofotonların DNA-sarmallarının açılması-kapanması gibi faktörlerle oluştuğunu göstererek, bu görüşün doğruluğunu deneysel olarak ıspatlar (Bischof 2001, Popp 2002).
Canlıların çevreleriyle ilişkilerini özel sinyaller (biyofotonlar) yayarak düzenlediklerini saptanması çok farklı konularda uygulama alanı bulur.
- Akupunktur tedavisinin bedenden yayılan sinyallerin belli meridiyenler boyunca olmasıyla ilişkisi,
- kanser tedavisinde biofotonlardan yararlanma,
- reiki tedavisinin biyoenerjiyle ilişkisi gibi bir çok konunun anlaşılmasını sağlar.  

-Biyofoton algılayıcı detektörlerin geliştirilmesi gıda maddeleri kontrolünde büyük kolaylık sağlar ve besinlerin tazeliğinin saptanması çok kolaylaşır. Şöyle ki:  Bir meyvenin dalından koparılması veya bir balığın denizden çıkarılmasıyla, ölüm olayı başlar, ancak tüm hücreler aynı anda ölmezler. Bu nedenle biyofoton yayınlanmasının şiddeti azalır, ama yine de devam eder. Bu nedenle yiyeceğimizi oluşturan hayvansal ve bitkisel besinlerin tazelik durumları, biyofoton ölçümleriyle saptanabilmektedir.
Şekilde dalından koparılmış bir taze domates ile, bekletilmiş domateslerin biyofoton yayma oranları verilmiştir. Meyve, sebze, balık gibi ürünlerin yaydıkları biyofotonlar ölçülerek, ne kadar taze (veya bayat) oldukları anında saptanabilinmektedir. (Popp in: http://www.guteswasser.at/download/LMQ_biophotonen.pdf)


- Ama biyofoton denilen hücreler arası haberleşme ve etkileşim sisteminin keşfi, en çok evrimin rastgele mutasyon oluşumlarına bağlı olarak değil de, DOM-sisteminin ön-gördüğü “bilgi oluşturmaya dayalı yapısallaşmalarla” gerçekleştiğini göstermesidir. Nitekim biyofotonik adlı yeni bir biyofizik araştırma kolu oluşumuna öncülük eden Popp şu makaleyi yazmıştır:
Ho, M.W. & Popp, F.A.: The evolution of biological form and organization without natural selection. Proceedings of the AAAS symposium on nonrandom evolution: "Matter, life, mind". Washington, DC, 14.-19. February 1991.

Yukarıdaki biyofiziksel ve biyokimyasal verilerden sonra, doğadaki oluşum mekanizmasının (DOM) nasıl gerçekleştiği daha kolay anlaşılır olmaktadır. Doğada her hücre çevresini algılamakta ve çevresiyle biyofoton alışverişleri yaparak daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşabileceği yapısallaşmalar oluşturmaktadır. Kılıç-gagalı sinek kuşu ile Passiflora mixta çiçeği arasındaki ilişki bu tür bir karşılıklı etkileşimin sonucudur. Her iki tür de bu ortaklıktan kazanç sağlamaktadır. Milyarlarca hücrenin bir midye gibi çok hücreli yapı içinde birleşmeleri de biyofoton gibi karşılıklı haberleşme yöntemleriyle anlaşıp-uzlaşarak, hırçın deniz dalgalarının egemen olduğu bir ortamda tutunarak oradaki besin kaynaklarından yararlanabilmelerini sağlayacak bir ortak yaşam içindir.
Bedenimizin her santimetre karesinden saniyede 100 civarında biyofoton çevreye yayılmakta ve çevredeki diğer varlıklarla etkileşime geçilmektedir (Popp 2002). Ayrıca bedenimizde 60 trilyonu aşkın hücre bulunmakta ve her bir hücre saniyede 100.000 kimyasal işlem yapmaktadır (McTaggart 2008). Yani bedenimizde her saniye 60.000.000.000.000 x 100.000= 6.000.000.000.000.000.000 farklı işlem olmaktadır! Her bir işlem kimyasal elementlerce yapılmakta ve tüm kimyasal işlemlerde elektron-proton-nötronlar arası alış-veriş olmaktadır. Her bir elektron bir işleme girmeden önce, çevresindeki milyarlarca başka elektron, proton ve nötronun enerji durumlarını dikkate alıp, bir olasılık hesabı yaparak en ekonomik işleme karar vermektedir. Ve bizlerin bir düşünce veya eylemde bulunmamız sırasında, tüm bu zilyonlarca olay gerçekleşmekte ve doğada biz bir şey yapmış olmaktayız. Biz bir şey yaparken, içlerimizdeki hücrelerde ve atomlarda bu kadar değişim-dönüşüm gerçekleşmektedir. Bu şekilde doğa ve dünyamızın sahipleri olan atom-altı-öğeleri doğadaki işlemleri yapmakta- yürütmekte ve evrensel ölçekte de karşılıklı haberleşerek en ekonomik sistem oluşumlarını teşvik edici davranışlarını sürdürmektedirler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder