Öylesine kötü kurgulanmış bir yaşam sistemi içindeyiz ki


3.  Öylesine kötü kurgulanmış bir yaşam sistemi içindeyiz ki,

► ya yaşam mücadelesinden başımızı kaldırıp, doğru olduğuna inandığımız bir işlemi yapacak zaman bulamıyoruz;
► ya da, öylesine pasifleştirilmişiz veya umutsuzuz ki, “ne yapsam boşuna, benim bir oyumla veya işlemimle mi bu dünya düzelecek” şeklinde bir davranış içindeyiz.
Bu tür yanlışlıklarımız nedeniyle, geleceğimizi düşünerek,
► ya üç-beş kuruş para kazanarak yarını kurtarma
► ya biraz mal-mülk edinerek çocuklarımızın geleceğini biraz da olsun güvence altına alabilme çabaları peşinde koşuyoruz. Daha başka türlü bir şey yapmak aklımıza gelmiyor.
Halbuki çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras, birkaç kuruş para veyahut biraz-mal-mülk değil, hayatın ne olduğu, niçin yaşandığı, nasıl yaşanması, nasıl örgütlenilmesi gerektiği gibi temel konular olmalıdır.
Neden mi?
Hücrelerimize bakalım, onlar gelecek nesillerine neyi miras bırakıyorlar?
Bir beden nasıl oluşturulur, hangi tür faktörlere bağlıdırlar, vs. gibi milyonlarca farklı faktör bilgilerinin bulunduğu bir genetik kitapçık bırakıyorlar. Her yeni nesil hücre de bu kalıtsal bilgilere göre, doğduğu doğal sistem içinde kendisine bir yer bulmaya ve yaşamaya çalışıyor. Kendisine miras kalan bilgilerin doğadaki sisteme uygunluk derecesine göre de başarılı oluyorlar.
İnsanlar doğayı canlı kabul etmezler, can(lılık) (ruh) denilen şeyi, varlıklardan ayırıp, onun varlıkların haricinde bir şeyden kaynaklandığını düşünürler. Bunun nedeni atalarımızın hücre- kuant gibi temelde canlılık gösteren varlıklardan habersiz oldukları dönemde, bedeninde gerçekleşen hücreler arası etkileşimleri (rüyaları, hayalleri, vs) anlayamayıp, bu olayların bedene girip-çıktığını varsaydıkları hayali bir varlıklar-üstü canlılık sisteminden kaynaklandığını varsaymalarından kaynaklanır. Bu nedenle “ruh ve beden” birbirinden ayrı düşünülmüştür ve bu genel kanı günümüze kadar devam etmiştir.
Ruhla bedenin birbirinden ayrı düşünülmesinde bilim adamlarının da çok büyük günahı bulunmaktadır. Şöyle ki: Dünyamıza gelmiş en büyük bilim adamı olduğu kabul edilen Newton’un doğal sistem anlayışı şöyledir:
“In the Newtonian view, God had created, in the beginning, the material particles, the forces between them, and the fundamental laws of motion. In this way, the whole universe was set in motion and it has continued to run ever since, like a machine, governed by immutable laws. = Newton’cu görüşe göre, Allah başlangıçta tüm madde parçacıklarını, onlar arasındaki etkileşimleri (onları etkileyen kuvvetleri) ve hareketin temel yasalarını oluşturur. Bu şekilde tüm evren hareket içine girer ve bu değişmez yasalara uyan bir otomat gibi ebediyete doğru gider.”
Newton’un  evrensel gravite yasası, ve “the three laws of motion = hareketin üç yasası” gibi doğa-bilimlerinin temel taşlarını oluşturan çok önemli buluşları onu o kadar meşhur etmiştir ki, yukarıda zikredilen “yaratıcılık-canlılık vericilik” hakkındaki görüşleri de bilim dünyasını derinden etkilemiştir ve hala da etkilemektedir.
Günümüz evrimcilerinin   ‘Hiçbir maddenin bilinci yoktur… Onlar fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkamaz’ şeklindeki görüşleri Newton’cu doğal sistem görüşünden kaynaklanırlar.
Bu tür görüşe statik sistemli doğa görüşü denir. Statik sistemli doğa görüşünde, bir iş veya eylem yapan, planlayan veya düşünen hep varlıkların dışında bir ekstra “canlı”, bir ekstra “varlık” olarak tasarlanmıştır.
Şimdi deneysel gözlemlere dayalı verilere bakarak, doğada iş-eylem yapıcı öğelerin varlıkların dışında mı, yoksa varlıkların içinde mi olduklarına bakalım.
►1- Bir bedende tüm işlevler, beden içindeki hücrelerce gerçekleştirilir. Hatta bizlerin serbest irade dediğimiz ve bilinçli olmamıza gerekçe gösterdiğimiz davranışımız bile, bizler karar vermeden saniyelerce önce, beyindeki hücrelerimizce belirlenir. (Örn. bir deneyde bir salona 50 kişi konur ve her birinin önüne mavi –yeşil – kırmızı renklerde üç düğme yerleştirilir. Kişilere dışarıdan hiç müdahale olmadığında, bir düğmeye basmaları istenilen deneklerin bastıkları düğmeler gelişi güzel bir dağılım gösterir. Beyinde mavi – yeşil – kırmızı gibi renkleri algılayan hücrelerin hangi frekanslarda bu işlemi yaptıkları saptanabilmektedir. Yani bir bedene ait binlerce farklı işlemleri yapan özel hücreler bulunmaktadır ve hangi hücrelerin neler yaptıkları saptanabilinmektedir. Dolayısıyla, mavi rengi algılayıcı hücrelerin hassas oldukları (ama biz insanların algılayamadığı) bir sinyal verilip, deneklerden herhangi bir düğmeye basmaları istendiğinde, tüm deneklerin mavi düğmeye bastıkları saptanır, vs.) Dolayısıyla, bir bedende tüm işlemleri yapanlar, karar verenler, vs, hep o bedenin içindeki hücreleridir.
►2- Atmosfer veya hidrosferdeki her bir molekül, kendisine komşu en yakın moleküllerin basınç ve sıcaklık değerlerini algılar ve en düşük değerdeki komşusuna doğru hareket eder. Rüzgar ve akıntı kuvvetleri ve sistemleri bu şekilde oluşurlar.
►3- Atomlar dünyasına gittiğimizde, orada işleri yapan ve karar alanlar da yine atom veya moleküllerin bileşenleri olan foton, elektron gibi atom-altı-öğelerdir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler için çift-yarık deneyi, refleksiyon-refraksiyon olayları gibi bölümlere bakılabilinir. Doğadaki en temel enerji birimi kuantlar olduklarından, ve enerjinin nerede çok, nerede az yoğunlaşması gerektiğine de onlar karar verdiklerinden, doğadaki tüm işlemlerin yapıcıları ve planlayıcılarının kuantlar alemi olduğu ortaya konmuş olur.
Kuantların enerji dağıtımı sistemi, varlıkların yapısal-dokusal durumlarındaki değişimlere göre olur ki, bu da bilgi dediğimiz enerjinin nerden nereye akacağını belirleyen faktörle tam bir çakışma gösterir. Şöyle ki: Kandel’in Nobel ödüllü araştırmaları, bilgi denilen öğrenme olaylarının hücrelerin sinaps yapısallaşmalarında gerçekleşen kimyasal ve fiziksel değişiklikler şeklinde kayıt edildiğini ortaya koymuştur. Bilgi enerjinin nerden nereye aktarılması gerektiğini belirleyen faktör olarak tanımlandığına göre, varlıkların kimyasal formülleri ve fiziksel etkileşim sinyalleri doğadaki olayların nerden nereye ve nasıl olacağını belirleyici kriter olmuş olur.
Dolayısıyla, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler, varlıkların alt-bileşenleri olan öğelerce, bilgi oluşturularak, yani varlığın kimyasal-fiziksel yapı ve dokusu çevredeki enerji durumuna göre değiştirilerek, gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde doğa ve dünya sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistem olmaktadır.

Yani, doğa sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistemdir. Doğal sistem, kendi kendileri arasında sürekli bir iletişim ve haberleşme sistemi içinde olan, kendi-kendilerini düzenleyen, kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyecek kuralları karşılıklı etkileşimlerle kendileri oluşturan ve bu şekilde kendi-kendilerini örgütleyen canlı, yaşayan bir sistemdir.
Buna dinamik sistemli doğa görüşü denir.
Statik sistemli doğa görüşü ile dinamik sistemli doğa görüşü arasındaki en temel fark, yapıcılık-oluşturuculuk  (yaratıcılık) erkinin, birincisinde varlıkların dışında bir sistemde tasarlanması, ikincisinde ise varlıkların kendi içlerindeki bileşenlerinde olduğudur. Hayatın neden ölüm-doğum (tavuk-yumrta) döngüsü içinde olduğunun anlaşılması açısından bu farkın bilinmesi çok büyük önem taşır.
Şimdi sizler karar verin, doğada hangi sistem geçerlidir? Dinamik sistem mi, statik sistem mi?
Dolayısıyla toplumsal sistem oluşturulması tepeye mi bağımlı olmalıdır, tabana mı?

DOM-sistemi doğadaki bilgi oluşturma sisteminin, yani yapı ve dokusal değişmelerin neden ve nasıl olduklarının araştırılıp, zaman (dolayısıyla onun bir dilimi olan ömür) kavramanın anlamının ortaya konulmasına dayalı doğal-sistem verilerinin derlenip-düzenlendiği bir kaynak oluşturmaktadır. Zamanı anlamak, hayatı anlamaktır. Hayatı anlarsak, çocuklarımıza hayali masallar değil, gerçek doğal sistem bilgileri anlatmaya ve onların bu doğa ve dünya hayatına uyum sağlayan birer varlık olarak orada yerlerini alıp, korkusuz ve huzurlu bir yaşama başlamalarına öncülük etmiş oluruz.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder