toplumların hayat standartı

DEVLETLERİN YÖNETİM-YÖNLENDİRME ŞEKİLLERİNİN TARİHSEL AŞAMALARI

     Günümüzde ülkemizde demokrasi denilen bir yönetim var. Kimse kimsenin kulu olarak görülmüyor ve kimse başkasının hizmetçisi olarak çalışmıyor. Herkesin az veya çok bir mal ve mülkü, örn. bir evi veya küçük bir bahçe veya tarlası var.  Ama çok değil, 1-2 asır öncelerine kadar durum hiç de böyle değildi. Sıradan insanların ne malları-mülkleri vardı, ne de özgürlükleri. Tüm mal-mülkler baronların, düklerin, sultanların,  ağalarındı; sıradan insanlar ise, bu efendiler grubunun uşakları-köleleriydi. (Ülke ve topraklar padişahın mülküydü ve padişah bu mülkünü ağalık- beylik gibi belli unvanlar verdiği kişilere bir fermanla veriyor ve o ağalar-beyler fermanda belirtilen tüm toprakların ve de üzerindeki tüm canlı-cansız varlıkların sahibi oluyorlardı.) Böyle bir toplumsal hayat sisteminde tüm bürokrasi çarkı tüm malların sahibi olan kişi (padişah, kral, sultan, vs.) için çalışıyorlar, tüm işlemleri onun çıkarları doğrultusunda yapıyorlardı. Bu nedenle devletlerin adları da bu sahip-ailelerin adlarını taşıyordu: Frank-Reich (Frank’ın egemenlik bölgesi), Osmanlı-İmparatorluğu, vs. gibi.
     Devlet denilen bu toplumsal sistemlerde, belli bir ülkenin, yani belli bir toprak parçasının sahiplenilmesi söz konusudur. O toprak parçasının sahibi de, o devletin sahibi olan bir hanedanlıktır. Dolayısıyla tüm bürokrasi çarkı, yasa-yönetmelikler bu hanedanı ve onun çıkarlarını korumaya, kollamaya yöneliktir. Halk öyle bir gelenek görenek etkisi altında yetişir ki, “Yaşasın Kral, Padişahım çok yaşa” diye dua edecek şekilde programlanmıştır. Herkes kulluğu, efendisinin bir kölesi, hizmetkârı olduğunu kabul etmiştir. Yani geleneksel devlet kavramı yapısallaşmasında halk hiç önem taşımamaktadır. Her şey kral veya sultan içindir. Bu tür yönetim sistemleri, 2-3 asır öncesine kadar tüm dünyada egemendirler ve monarşi olarak tanımlanmışlardır. (Yönetimde tek bir kişi değil de belli bir asil soylular kesimi varsa, yönetim oligarşi veya aristokrasi olarak adlandırılmıştır. Tepedeki yönetici kesim gücünü ilahi bir kaynaktan aldığını, ilahi güç adına yönetimi sürdürdüğünü belirtiyorsa, yönetim biçimi teokrasi olur.)
     Bu tür monarşik veya oligarşik yönetimler Fransız İhtilaline kadar tüm dünyada sürer. Fransız İhtilaliyle birlikte insanlar arasında “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (Liberté, Égalité, Fraternité) olduğu görüşü oluşturulmaya başlanır ve bu görüş yavaş yavaş dünyaya yayılır. Bu görüşün yayılmaya başlamasıyla, devlet yönetiminin tepedeki bir hanedanlığın çıkarlarını savunacak şekilde değil de, halkın çıkarlarını dikkate alacak şekilde olması gerektiği anlamında “res publica = halk için” anlamında ‘republik=cumhuriyet’ sistemi yaygınlaşmaya başlar. Cumhuriyetlerde yöneticiler (parlamento, başkan, vs.) halkın yararını ön planda tutacak şekilde yönetimi sürdürmeye çalışırlar.
Cumhuriyet sistemlerinde yöneticiler genellikle halk arasındaki aydın, saygın kişilerden oluşturulur, ancak doğrudan halkın sandık başına giderek meclise göndereceği temsilcilerini bizzat kendilerinin seçmesi alışılagelmiş bir yöntem değildir. Dolayısıyla, bir süre sonra, halkın kendi yöneticilerini kendisi seçmesine dayalı sistem olan ‘demokrasi=halk idaresi’ sistemi ortaya çıkar. Ancak başlangıçta sadece erkekler seçme hakkına sahip olarak görülür ve kadınlara seçme-seçilme hakkı yaklaşık bir asırdan beri yaygınlaşmaya başlar.
     Bu tarihsel gelişim aşamalarından şu sonuca varılır: Devlet denilen toplumsal yaşam sistemleri, belli bir toprak parçasının belli kişilerce sahiplenilmesi olarak başlamış ve hala da aynı mantıkla devam edilmektedir. Tarihsel süreç içinde değişen tek şey, söz konusu toprak parçasının sahipliği ve yönetimini kimlerin yürüteceği olmuştur. Bu nedenle günümüz demokrasilerinde yönetime gelen her siyasi gurup, hazine ve kamu mallarının yönetimini ele geçirme sevdasıyla yönetime talip olurlar. Kısacası, insanlık tarihi boyunca devlet yönetimi şeklinde değişen tek şey, devlet (vatan) sahipliğinin önceleri tek bir kişiye, sonraları bir gruba, demokrasilerde ise halkın seçtiği belli bir gruba teslim edilmiş olmasıdır. Devlet denilen toplumsal sistemin sahipliği tepedeki birilerine teslim edilince, halk denilen taban kesimi toplumsal sistemin kendisine ait bir sistem olduğunu fark edemez duruma düşmektedir. Her türlü toplum dışı davranış bu bilinçsizlikten kaynaklanır: sokaklara tükürme, çöp atma, her türlü işte sahtekârlık yapılması, vs. bunun zorunlu sonuçlarıdır.
    Her şeyin en iyisini büyüklerin (tepedekilerin) bildiği ve her şeyi onların yönlendirmesi gerektiği gibi yanlış bir önyargı, devlet dediğimiz toplumsal sistemimizin sevk ve idaresinin tepeye yerleştirilen bir kişi veya zümreye bırakılmasına yol açmıştır. Günümüz demokrasilerinde eskiden kralların yürüttüğü bu görevi parti liderleri almışlardır. Tek fark şu olmuştur: Krallıklarda oğul babanın yerini alırken, demokrasilerde, halk “kralı” seçmektedir. Başka bir fark yoktur. Toplum binlerce farklı iş-ve-meslek mensubundan oluşan halkın karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşmuş olduğundan, tepedeki bir liderin bu kadar çok farklı iş-ve-meslek arası karmaşık ilişkileri düzenlemesi olanaksızdır. Bu nedenle tarih boyunca, kralın biri gitmiş, diğeri gelmiştir; hükümetlerin biri düşürülmüş, bir başkası getirilmiştir. Ama insanlık hala bir karınca kolonisindeki gibi düzgün işleyen bir sistem oluşturamamıştır, çünkü tepeye bağımlılık DOM sistemine hiç, ama hiç uymamaktadır.
       İnsanlık bir arayış içindedir
   Tepe-taban ilişkileri denilince, tepedekilerin bilgili-güçlü-akıllı, tabandakilerin bilgisiz, güçsüz, cahil olduğu gibi bir yaklaşım ilk akla gelen şey oluyor. Çoğu insanın düşündüğü gibi, liderler kendilerini diğer insanlardan üstün (bilgili-akıllı) görürler. Bu binlerce yıldır süren şartlandırmanın bir ürünüdür. Sıradan insanlar (halk) kendilerini bilgisiz-cahil, liderleri bilgili-akıllı görmeye şartlandırılmışlardır. Bu şartlandırma (kutsal) asil-soylu, adi-soylu ayrımından beri vardır. (Sümerlerin yaratılış görüşünde, asil soylu insanlar binlerce yıl yaşayan kutsal özlü insanlardır, sıradan insanlar ise bu kutsal soylulara hizmet etmek için çamurdan yaratılmış adi soylu kesimi oluşturur. Bak DOM-dizini bilgileri.) Dolayısıyla, binlerce yıldır, halk kendisini emir-kulu olarak görmeye alıştırılmıştır. SimKırKölSab faktörünü göz önüne alırsanız, bu şartlanmışlığın ne derece etkili olduğunu daha iyi anlarsınız.
    (Toplumun yaşam standardı, en yavaş (veya kötü) hizmet veren iş-koluna bağlıdır; zira, toplumla saat işleyişi bir-birine benzer. Bir saat en yavaş çalışan dişlisinin hızına göre çalışır, ona bağlıdır. Toplumlarda da, tüm hizmetler birbirlerine bağlı ve birbirlerinden etkilendiklerinden, bir meslek dalındaki verimsizlik, tüm diğer dallara da etki yapar ve hayat standardı düşer.) 

    ►Her bir insan bedensel yapısına ve donanımına en uygun bir iş-veya meslek edinip, o mesleği en iyi şekilde yaparsa,
    ►ve diğer insanlara da aynı yöntemi uygulamalarını tavsiye edip, karşılıklı olarak hizmet-alış-verişi içinde yaşarsa,
    ► meslekler arası eşgüdümü sağlamak için de, “meslekler arası ilişkiler” konusunda eğitim görmüş meslektaşlar arasında bir meclis oluştururlarsa,
liderlere ihtiyaç kalmaz.
     Her varlığın içinde içgüdü dediğimiz bir hareketlilik – eylemcilik dürtüsü vardır.  Genetik -veyahut yapısal-dokusal durumlara işlenmiş- bu içsel dürtü ile tüm varlıklar kendilerini yönlendirirler. Bir çekül, bir pusula iğnesi bu içsel dürtü ile kendilerini yönlendirirler. Moleküllerin en yakın koşularının basınç ve sıcaklık değerlerini algılayarak, en düşük değerdekiler yönünde hareketlenmeleri şeklinde denizlerdeki ve atmosferdeki akıntılar oluşurlar.
     İnsanların içlerinde de bu dürtü vardır. Her insan belli bir dereceye kadar belli bir baskı altında bir yönlenmeye tabi tutulabilir. Ama belli bir dereceden (belli bir zamandan) sonra insanlar, içlerindeki bu doğal içsel dürtüye uygun davranmaya başlarlar. Bu dürtü de, kendi davranışlarını kendi içsel dürtülerine göre belirleme istemidir. Özgürlük bu içsel dürtünün bir tezahürüdür. Onun için, doğal sisteme uygun olan yönetim sistemi, “information & self-organisation = bilgi edin ve o bilgilere göre davranışlarını belirle” olarak özetlenen dinamik sistem ilkeleri uyarınca oluşturulmak zorundadır.
     Tepeye bağımlı olunduğu görüşü doğadaki sisteme tamamen ters olduğu için insanların toplumsal birlik ve bütünlük oluşturma çabaları hep başarısız olmuş, insanlık gittikçe aratan sorunlar yumağı içine itilmiştir. 10-12 bin yıl önce sapılan yol doğal bir çıkmaz sokak olduğundan, tepeye-bağımlılık sisteminin oluşturduğu bu çıkmazdan kurtulmak için insanlık bir sürü farklı yollara sapmış, bir çok parçaya bölünmüştür. Yaratılışçılık, evrimcilik, kapitalizm, komünizm, liberalizm, sosyalizm, şeriatçılık, ateizim vs. gibi bir sürü farklı görüş taraftarları birbirleriyle kavga ederek veya savaşarak toplumda egemen olacak bir düzen ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ama tüm bu farklı görüş yandaşlarının kafalarındaki temel hayat görüşü tepeye bağımlı bir güç sistemi öngördüğünden, hepsi bir çıkmaz sokak oluşturur ve hiçbiri tüm toplumsal sorunları çözecek bir formül oluşturamaz.  Liderli sistem tepeye yerleştirilecek kişi (veya parti) konusunda toplum içinde bölünmeye yol açar. Taraflar arası acımasız mücadeleler başlar. Bu kavga ve savaşlar toplumsal hayatı felç eder. Ergenekon, balyoz, vs. davaları, Libya, Mısır, vs. ayaklanmaları, vs hep bu nedenle olmaktadır.
     Bir arada yaşamanın kurallarını, yani toplumsal sistemi ayakta tutmanın yolu ve yordamını binlerce yıldır aramaktayız. Devlet yapısallaşmasında değiştirilmesi gereken en önemli şey, halka verilecek temel doğal sistem işleyişi bilgisidir. Şimdiye dek, ya evrimci, ya yaratılışçı bir hayat görüşü verilmektedir ki ikisi de doğadaki sistemi yansıtmamaktadır. Çünkü doğa ve dünya dinamik bir sistemdir ve dinamik sistemlerde her şey sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Neyin, neye, ne zaman, hangi faktörlere bağlı olarak değişeceği gibi bilgiler hep varlıkların bileşenlerinde depolanıp-işlenmekte, tüm bilgiler varlıkların bileşenlerinde kayıt altına alınmaktadır. Bunun en güzel delilini hücreler sunmaktadır. Bedenlerimizin tasarımcıları ve bakımcıları olan hücreler, gelecek nesillere sadece ve sadece "bilgi" miras bırakmaktadırlar, çünkü önemli ve ebedi olan tek şey bilgidir; çünkü bilgi ile doğadaki enerji türleri birbirlerine dönüştürülebilinmektedir. Fiziğin yeni gelişmekte olan dinamik sistemler dalının ıspatladığı üzere, bilgi zaman içinde gittikçe gelişmekte ve artmaktadır (maximum information principle). Bilgi varlıkların yapısal-dokusal durumlarına işlenerek gelecek nesillere aktarılmaktadır. Bu nedenle varlıkların yapısal-dokusal durumları zaman içinde değişimlere uğratılmaktadır. Geçmişle günümüz arasındaki tek fark bilgi düzeyindeki değişimlerdir. Örneğin dinozorlar dönemindeki varlıklar o dönemdeki bilgi düzeyine göre birleştirilmişlerdir, günümüzdeki canlılar ise, günümüzdeki bilgi düzeyine göre düzenlenmektedirler.
     Öğrenmek demek, bedendeki hücreler arası haberleşmede kullanılan kimyasal moleküllerde değişiklikler yapmaktır. Bir şey öğrendiğimizde, hücrelerimizin yapısında bir değişiklik yapılmış olunur, davranışımız değişir. Kendimizi sürekli değiştirip-yenileyebiliyorsak, bir şeyler öğreniriz. Değişimlere açık olmazsak, yani katı (dogmatik) bilgilerle eğitildiysek, hücreler değişim-dönüşüm kanallarını kapatmış olacaklarından dolayı, yeni bir şey öğrenemeyiz.
Geçmişimizde insanlara hatalı bir hedef gösterilmiştir: vatanın, yani toprak parçası ve malların savunulması. Çoğu savaşlar bunun için yapılmıştır ve insanlar hayatlarını bu uğurda feda etmişlerdir.
     Yaşamın amacı insanlığın ve diğer varlıkların daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmasıdır. Eğitim sistemimizde insanlara hedef olarak “birbirleriyle karşılıklı-hizmet alış-verişlerine dayalı bir birleşme ve ortaklık oluşturmayı, yani toplumsal bir bütünleşmeyi gösterecek bir değişiklik yaparsak, çocuklarımıza en güzel mirası bırakmış olacağız.
     Demokrasi halkın kendi kendini yönetme şeklidir. Halk kendi kendini nasıl yöneteceğini bilirse bu işi yapabilir. İşte, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yapılan en büyük kötülük o noktada başlar: Halk kendi kendini nasıl yönetmesi gerektiği bilgilerine sahip kılınmadan, demokrasiye geçilmiştir. Köy Enstitüleri halka bu temel bilgiyi kazandırmak için oluşturulmuşlardı. Ama tepedeki ağalar - liderler zümresi tarafından kapatılmışlardır. Bu nedenle demokrasi işletilememiştir. Yani padişahlık-krallık gibi liderliğe dayalı tepeden tabana yönetim şekli, “kralın halk tarafından seçilmesi” şeklinde bir demokrasi anlayışına dönüştürülerek, halkın kendi-kendilerini yönetme hak ve bilgisine sahip olacak duruma getirilmesi engellenmiştir.
    Bu noktadan giderek şunu belirtmek çok önemlidir: Krallık, sultanlık, vs. gibi, tepedekilerin efendi, tabandakilerin pasif-halk (kul) olduğu otoriter sistemlerden, demokrasiye geçiş için önce halkın, doğal sistem bilgileriyle eğitilmesi şarttır. Bu doğal sistem bilgileri, doğa ve dünyamızın sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik bir sistem olduğu, dinamik sistemlerin “information & self-organisation” yani “bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” prensibi içinde gerçekleştiği şeklindeki çağdaş bilgileri mutlaka içermelidir.
     Bu konunun bilinmesi özellikle günümüzde çok önemlidir. Çünkü günümüzde “demokratikleştirme” sloganı altında, çeşitli ülkelerde ayaklanmalar olmakta, toplumlar iç çatışmalara sürüklenmektedir. Otoriter şekilde, pasif-davranmaya alıştırılmış bu tür toplumların, demokratikleşmeleri (yani kendi kendilerini yönetecek bir hayat sistemine ulaşmaları) asla mümkün değildir. Çünkü günümüzdeki mevcut demokrasi anlayışı, halkın kendi-kendini yönetecek duruma gelmesi-getirilmesi şeklinde değil, toplumu daha iyi yöneteceğini iddia eden uyanıkların, iktidarı ele-geçirme yarışlarından başka bir şey değildir.
    Halbuki bir şeyi yapan, hep tabandakilerdir, yani halktır. Halkın bir şey yapması-yapabilmesi içinse, bilgi sahibi kılınması gerekir. Bilgi hem meslek edinmeye, hem de toplumsal yönetim şekline yönelik olmalıdır.
     Bu ise şimdiye dek yapılmamış, halk hep pasif kılınmış, toplumun (devletin) sahipliği hep tepedekilerin tekelinde olmuş, halk tepedekilerden bir şeyler yapılmasını beklemiştir.
     Halk toplumun sahibinin kendisi olması gerektiği gerçeğinden habersizdir, böyle olunca da, toplumun sahipliğini tepedekilere bırakmaya alıştırılmıştır. Bu şekilde liderli yönetim sistemleri insanlık tarihi boyunca sürmektedir. Değişen şey sadece liderliğin karakteridir. Kah padişah, kral gibi mutlak otoriterlikler, kah parti liderleri gibi seçimle yönetime getirilen otoriterler (yani tepeye bağımlı sistemler) toplumların kaderini belirleyici olmuşlardır.
    Toplumun sahipliği tepedeki bir lidere ve ona bağlı bürokrasi çarkına bırakılınca, halk kendisini düzene yabancı hisseder. Bu tür halkın dış güçlerce ayartılıp, mevcut düzene başkaldırmaya yönlendirilmesi son derece kolaydır. Günümüzde Arap ülkelerinde geçekleşen ayaklanmalar hep bu temele dayanır.
Halk toplumun sahipliğini üstlenecek şekilde eğitilmiş olsaydı (ki doğadaki sistemde bu tamamen böyledir), o zaman asla kışkırtmalarla sisteme karşı ayaklandırılamazdı, çünkü kendi sahibi olduğu bir şeyin kötü duruma düşmesini kim ister ki!
     Doğadaki her varlık (molekül, hücre, vs) kendisine en yakın komşularının enerji durumlarını dikkate alıp, en düşük değerdekine doğru hareket edecek şekilde davranır. Bu şekilde dünya ölçeğinde aynı anda hareketlilikler başlar, rüzgarlar, akıntılar oluşur ve her şey birbirine bağımlı olarak gelişir. Toplumsal hayat da, iş ve meslek mensuplarının karşılıklı olarak birbirlerini denetlemeleri sayesinde oluşacağından, tepeye bağımlı (liderli) sistemler, sorunları çözmek bir yana, hep sorun oluştururlar.
    Binlerce iş-ve meslek kolu arasında bir denge ve düzen oluşturulması tepedeki bir liderin yönlendirmesi altında olanaksızdır. Zaten tüm sorunlarda bu noktada başlar. Liderin hoşuna gitmeyen her tür oluşum veya etkinlik, suç kapsamına alınır. Yasa ve yönetmelikler, tabandaki halkın çıkarlarını koruyacak şekilde değil, tepedeki liderlik sisteminin işleyişini kolaylaştıracak şekilde oluşturulurlar. Bu sistemin bir gereğidir.
    Konumuz toplum olduğuna ve toplum da iş-ve-meslek mensupları arası ortaklık olduğuna göre, toplumsal sistem, tüm iş ve meslek mensuplarının bilgilerine muhtaçtır. Dolayısıyla, hiçbir lider, kral, sultan, vs. bu karşılıklı ilişkinin yerini alamaz, dolduramaz.
     İşte insanlık bu temel doğal sistem bilgisi ve ilişkisinden şimdiye kadar habersiz olarak eğitilip-yetiştirildiği için, hep tepeye bağımlı sistemler peşinde koşmuş; liderlerin birini devirmiş, diğerini getirmiş, vs. Ama sistemi tersine çevirmeyi hiç aklına getirmemiştir. İnsanlığın neden bu yolu değil de, diğer yolu seçtiği konusunda ayrıntılı bilgileri bu dizin içinde gösterilmiştir.
Tüm varlıklar daha rahat bir duruma gelmek için hücre > beden > koloni gibi üst-sistemler içinde bir araya gelmeye, ortaklıklar oluşturmaya çalışırlar. Bedenlerimiz de bu tür çabalar sonucu bir araya gelen hücrelerden oluşurlar. Ortaklıklarda parazitlere, asalaklara yer yoktur. Bu nedenle, kendisine iş düşmeyen her hücre, intihar ederek yok olmak zorunda kalır, çünkü doğada iş görmeyen hiçbir varlığa yaşam hakkı yoktur. Toplum hayatı da, iş-ve-meslek kolları arası bir ortaklık sistemidir ve her insan ancak ve ancak bir iş veya mesleğe sahipse bu sistemde yer alır. Sistemde yeri olan her insanın da ortaklıkta işlerin yolunda gitmesi için sorumluluğu ve görevi vardır. Onun için hepsi görüş bildirme hakkına sahiptir. Daha rahat bir durum oluşumu, iş ve meslek sahiplerinin sürekli yeni arayışlar içinde olmaları ve hep daha ekonomik işlemler oluşturmaları sayesinde gerçekleşir. Örneğin ilk motorlu arabalar 100 km yol için yaklaşık 20 lt benzin yakarlarken, günümüz arabaları 3-4 litre benzinle aynı işi yapabilmektedir. Daha verimli yeni yapısallaşmaları yapanlar ise liderler değil, tabandaki kesimi oluşturan halktır. Bu nedenle tabandaki bireylerin gelişimlerine ve eğitimlerine değer vermeyen, hep tepedekilerden bir şey bekleyen devletler, geri kalmaya mahkûmdurlar.
     Ne ekersek onu biçiyoruz. Asırlardır kendimizi küçük, bilgisiz, değersiz görüp, kahraman-lider gibi başkalarına benzemeye, onlar tarafından yönetilmeye şartlandırıldık. Her insan kendisine özgü bir yapıya sahiptir ve bu yapısal-dokusal durumuna uygun bir iş ve meslek dalında diğer insanlardan daha başarılı olur. Çünkü diğer insanlar da başka bir yapısal-dokusal donanıma sahipler ve onlar da o yönde daha yeteneklidirler. Kahraman dediğiniz kişi de nihayet, hücresel donanımı bir yönüyle diğerlerinden daha iyi bir kişidir. Ama toplum hayatı on-binlerce farklı iş-ve-meslek dalı arası bir ortaklıktır.  Bu nedenle, toplumsal sistemde hiçbir insan diğerinden ne daha aşağıdır, ne daha yukarıdır, çünkü her insanın toplumsal sistemde, kendi yapısal-dokusal durumuna özgü bir görevi vardır. Çocuklarımıza göstereceğimiz hedef şu olmalıdır: “Bak evladım, doğa ve dünyamız sürekli değişiyor ve her varlık doğada önceden var olan şeyleri değişik şekillerde kullanarak, eskisine göre daha ekonomik yeni yapısallaşmalar oluşturma çabası içinde. Şimdi sen de çevreni gözlemeye başla, neleri neyle nasıl birleştirirsen, daha iyi bir yapısallaşma gerçekleşir ve bazı şeyler daha ekonomik oluşur. Yeni bir şeyler oluşturma-yaratma yeteneğin yoksa çevrendeki diğer iş ve meslek kollarında çalışanlara bak ve onlardan hangisi sana kolay geliyorsa, o işi öğrenip, en iyi şekilde yapmaya çalış, hatta sana öğretilenleri geliştirip, daha iyi bir düzeye çıkar. Bunları yapabilmen için neleri öğrenmen gerektiğini araştır ve sağlam bir bilgi kapasitesine kavuş.”
     Bu şekilde her insan kendi hücresel içyapısına uygun bir iş ve meslek sahibi olur ve o alanda hizmet üretip, diğer hizmetleri de başkalarından alarak, iş-ve meslek kolları arası ortaklık sistemi olan toplum hayatında yerini alır ve o toplumsal sistemi sahiplenir. Öğrenilmesi gereken mesleki bilgilere ek olarak  “Meslekler arası karşılıklı bağımlılık ilişkileri” diye bir ders eklenir. Toplumsal ortaklık ilişkilerini düzenleyecek olan meclis adayları bu derste başarılı öğrenciler arasından seçilir.
     Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle liderlik sistemine dayalı toplumsal hayatı savunucularının mantıksal değerlendirme sisteminde bir bozukluk olması gerekmektedir.


Ne ekersek onu biçiyoruz. Asırlardır kendimizi küçük, bilgisiz, değersiz görüp, kahraman-lider gibi başkalarına benzemeye, onlar tarafından yönetilmeye şartlandırıldık. Her insan kendisine özgü bir yapıya sahiptir ve bu yapısal-dokusal durumuna uygun bir iş ve meslek dalında diğer insanlardan daha başarılı olur. Çünkü diğer insanlar da başka bir yapısal-dokusal donanıma sahipler ve onlar da o yönde daha yeteneklidirler. Kahraman dediğiniz kişi de nihayet, hücresel donanımı bir yönüyle diğerlerinden daha iyi bir kişidir. Ama toplum hayatı on-binlerce farklı iş-ve-meslek dalı arası bir ortaklıktır.  Bu nedenle, toplumsal sistemde hiçbir insan diğerinden ne daha aşağıdır, ne daha yukarıdır, çünkü her insanın toplumsal sistemde, kendi yapısal-dokusal durumuna özgü bir görevi vardır. Çocuklarımıza göstereceğimiz hedef şu olmalıdır: “Bak evladım, doğa ve dünyamız sürekli değişiyor ve her varlık doğada önceden var olan şeyleri değişik şekillerde kullanarak, eskisine göre daha ekonomik yeni yapısallaşmalar oluşturma çabası içinde. Şimdi sen de çevreni gözlemeye başla, neleri neyle nasıl birleştirirsen, daha iyi bir yapısallaşma gerçekleşir ve bazı şeyler daha ekonomik oluşur. Yeni bir şeyler oluşturma-yaratma yeteneğin yoksa çevrendeki diğer iş ve meslek kollarında çalışanlara bak ve onlardan hangisi sana kolay geliyorsa, o işi öğrenip, en iyi şekilde yapmaya çalış, hatta sana öğretilenleri geliştirip, daha iyi bir düzeye çıkar. Bunları yapabilmen için neleri öğrenmen gerektiğini araştır ve sağlam bir bilgi kapasitesine kavuş.”

Bu şekilde her insan kendi hücresel içyapısına uygun bir iş ve meslek sahibi olur ve o alanda hizmet üretip, diğer hizmetleri de başkalarından alarak, iş-ve meslek kolları arası ortaklık sistemi olan toplum hayatında yerini alır ve o toplumsal sistemi sahiplenir. Öğrenilmesi gereken mesleki bilgilere ek olarak  “Meslekler arası karşılıklı bağımlılık ilişkileri” diye bir ders eklenir. Toplumsal ortaklık ilişkilerini düzenleyecek olan meclis adayları bu derste başarılı öğrenciler arasından seçilir.

Doğada iş veya eylem yapanlar hep varlıkların içlerindeki bileşenleridir. Örneğin bir insan her şeyi hücreleri vasıtası ile yapar. Marangozun çekici şu yönde şu kadar kuvvetle sallaması emrini beynindeki hücreleri oluştururlar ve verirler. Böcekleri araştıran bir bilim adamının gördüğü bir böceği tanıması işlemini, o bilim-adamının beynindeki hücreler gerçekleştirirler. Bitkileri araştıran bir bilim adamının gördüğü bir yaprağı tanıması işlemini, o bilim-adamının beynindeki hücreler gerçekleştirirler. Bir adam hem marangoz, hem böcek-uzmanı, hem bitki uzmanı olamaz, çünkü beyindeki bu işlerle görevlendirilecek hücre sayısının belli sınırları vardır. Onun için uzmanlaşma denilen mesleki ayrımlar gerekir. Bu sayede çok daha fazla bilgi oluşturma olanağı ortaya çıkar. Toplum hayatı bu nedenle iş-ve-meslek-mensupları arası bir ortaklık olmak zorundadır.

Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle liderlik sistemine dayalı toplumsal hayatı savunucularının mantıksal değerlendirme sisteminde bir bozukluk olması gerekmektedir.

► Her şey enerjiyle yapılabildiğinden, dinamik sistemli doğada tüm varlıklar (özellikle canlılar) enerjinin nerde depolandığını ve onlardan nasıl yararlanacağını takip etmek zorundadırlar.
►Her şey bilgi ile yapılabilindiğinden, tüm varlıklar hangi tür enerjinin hangi tür yöntemlerle en ekonomik şekilde yapılacağı bilgilerini toplayıp, bu bilgileri depolamak zorundadırlar.

İşte bu şekilde information & self-organisation denilen dinamik sistemler ilkeleri oluşturulmaya başlanır. DOM-5- Dinamik Sistemler Fiziği bölümünde açıklanan “Simetri-Kırılması+Köleleştirme+Sabitleştirme” kısaca”SimKırKölSab” faktörü, kuantsal sisteme ait olan yapma veya yıkma yeteneğinin kullanılma amacına uygun olarak üst sistemlerce kullanılmasındaki işlevleri düzenlemek amacına yöneliktir.

Şimdi bu faktörü daha iyi anlayabilmek için canlıların davranışlarındaki rolünü görelim.

Bir çocuk büyüdüğü çevrede konuşulan birkaç dili otomatik olarak hem de yöresel şive ve aksanıyla kolayca öğrenir. Tek bir dil ile yetişen bir çocuk, daha sonra başka bir yabancı dil öğrenebilir, ama asla orijinal aksanıyla öğrenemez. İşte bu olay SimKırKölSab üçlüsünün bir sonucudur. Çocukluk evresinde simetrisi kırılan ve ona göre köleleşip- sabitleştirilen hücreler arası bağlantılar, çocuk büyüdükten sonra değiştirilip, eski ilk şekline göre oluşturulamazlar.

Bu durum, doğadaki değişim-dönüşümlü sisteme uyum için hücrelerin (varlıkların) oluşturdukları temel bir davranış ilkesidir. Sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğal sisteme uyumlu olmak şartı var ve bu şartın koşullarının kabul edildiği an, canlının doğaya ilk adımını veya adımlarını attığı zaman olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bir civ-civ yumurtadan çıktığı anda çevresinde gördüğü ilk canlıyı, kendisine en yakın varlık kabul eder ve ömür boyu onun peşinden gider; bir karınca larvadan çıktığı anda algıladığı kokuyu, ait olacağı koloni olarak kabul eder, vs.

Hücreler oluşturacakları bedenlerin davranışlarını belli amaç ve hedeflere yönelik olarak ve o şekilde davranmalarını sağlayacak şekilde sabitleştirme ve köleleştirme yapmak zorundadırlar. Bu sabitleştirme ve köleleştirme işlemleri büyümenin ilk evrelerinde (genel hatlarıyla çocuklukta) yapılmaktadır. Bir çocuğa, ‘doğadaki oluşturucu-yönlendirici kuvvet varlıkların dışındaki bir sistemden gelir’ şeklinde bir işletim devresi yerleştirildiyse, hücreler ona uygun sinirsel işletim devreleri oluştururlar ve bu şartlanmışlık hep devam eder. Fizikçi, biyolog, paleontolog, vs. gibi bilim adamlarının mantık dışı yorumlarda bulunmalarının temel nedeni bu SimKırKölSab  faktörüdür.

Dinamik sistemlerde her yeni oluşturulacak üst sistemde geçerli olacak düzen ölçütü (=order-parameter, ki buna insanların paradigması da denir) bileşenleri üzerinde köleleştirici etki yapar. İnsanlar geleneksel olarak bilinci ve bilinçli davranışı sadece insan ve insan-üstü varlıklara özgü bir özellik olarak kabul etmiştir. Bu görüş insanlara değişmez bir paradigma olarak yerleştirilmiştir. Bu nedenle insanlar sadece atom-altı-öğeleri değil, hücreleri bile bilinçsiz ve bilgisiz davranış içinde görmeye şartlandırılmışlardır.

Böyle bir şartlanmışlıkla sabitleştirilen nöronal devreler, bu şartlanmışlığı değiştirmeye yanaşmazlar ve hep yan yollar, kaçamaklar bularak, olayları açıklamaya çalışırlar. Bu bilim adamları için de geçerlidir. Arp (1998, s. 228)in dediği gibi: “Geleneksel bilim adamlarının iki alternatif seçim arasında yanlış olanı seçeceklerini öngörebilir miyiz? Bu soruyu evet olarak yanıtlarım, çünkü bu konuda önemli nokta, paradigma değişimidir ve geleneksel bilim dünyasında paradigma değiştirilmesi yasaklanmıştır.”

İşte insanların mantıksız davranışlarda ısrar etmelerinin nedeni budur. Yobazlık kavramı, geleneksel görgü ve bilgilerin etkisi altında kalarak, değişen doğa ve dünya koşullarına uygun davranmama anlamında kullanılan bir kavramdır. Yani yobazlık denilen kavram, bilim adamları arasında (ve de “aydın insan” denilen grup içinde) tam manasıyla yaygındır. Ve bunun nedeni de, hücrelerin dinamik sistemler fiziğinin köleleştirme + soldifikasyon (sabitleştirme) ilkelerine uygun davranarak, oluşturdukları bedenlerin davranışlarını çocukluk evresindeki koşulları ön plana alarak sabitleştirmiş olmalarıdır. Bu nedenle gelenek ve göreneklerini sorgulamayı göze almayan toplumların kalkınmaları hep gecikmeli olmaktadır.

Hayatın-Yaşamın anlamı

Doğa ve dünyamız sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir ve hayatın-yaşamın anlamı bu değişim-dönüşümlerde hep daha ekonomik bir oluşum-yapı ortaya koymaya yöneliktir. Dolayısıyla hayat anlamsız bir zaman doldurma olayı değil, “nasıl daha rahat bir yaşam sistemi oluşturabiliriz?” sorusuna yanıt arayıcı süreçtir.

Her insan beyin yapısallaşması gereği, bir sürü şey düşünür veya yapar. Ama önemli olan, 70-  80 yıllık bir ömrün sonunda, yapılan işlerin bilançosu çıkarıldığında ortaya çıkan tablodur. Şimdi herkesin bir vicdan muhasebesi yaparak, insanlığın (toplumumuzun) nasıl daha rahat bir yaşam sistemine ulaşabileceği konusunda ne yaptığı sorusuna bir yanıt vermesi gerekir.

70-80 yıllık bir süreç sonunda bedenlerimiz tekrar bileşenlerine (moleküllerine, vs) ayrılır. Moleküller dünya ölçeğinde enerji-dağılım sistemini algılarlar ve ona göre tekrar yeni üst-sistemler oluşturmak üzere eyleme geçerler. Bizler bu dünyada işe yarar ürünler ortaya koyduysak, o ürünler moleküller, vs. tarafından değerlendirilip, olumlu yönde yeni adımlar atılacak şekilde etki ederler. Kötü ürünler ortaya koyduysak, tersi yönde işlemler oluşmasına olanak sağlamış oluruz.

Hücrelerimiz onlara gösterdiğimiz hedeflere ulaşacak şekilde işlemler yaparlar; yani kuantsal enerjiyi, bizlerin gösterdiği hedefe ulaşacak şekilde yönlendirirler. Bu nedenle “Theory of integrated levels”in şu şekilde saptanan ilkeleri hayata geçmiş olur:
i-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.
ii-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Her varlığın tohumunda (yapısında, bileşiminde) o varlığın oluşum ve gelişiminin nelere bağlı olarak gerçekleştiğinin bilgileri kayıtlıdır. Tohumlar bu nedenle, uygun ortamı bulduklarında büyümeye başlarlar. Bilgi- enerjinin ilgili noktaya akması- kuvvet oluşumu – madde bileşimi arasındaki ilişki ağı bu şekilde gelişir ve information & self-organisation olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği kuralları hayata geçer.

Son yüzbin yıl içinde atomlar ve moleküller öyle bir canlı varlık oluşturacak şekilde bir araya geldiler (veya getirildiler) ki, bu canlı: “Niye yaşıyorum? Evren ne kadar büyük? Neden doğuyor ve neden tekrar ölüyorum? Hayatın bir anlamı var mı?” gibi binlerce soru soruyor ve bunlara cevap arıyor. Öyleyse bu canlı neden oluştu? Hayatın anlamını ve information & self-organisation kurallarının geçerli olduğu doğa dinamiğini anlamak için bu soruları kendinize sorun ve yanıtlayın!

Biz bir şey yaparken veya düşünürken, bu düşünme veya eylem işlemi bedenimizdeki hücrelerce yapılmaktadır. O sırada hücrelerde binlerce kimyasal ve fiziksel reaksiyon olmakta, moleküller birbirlerine dönüştürülmektedir. Bizlerin yaptığı her işlemde o işlemi yapan hücrelerin içlerindeki moleküllerde ve atomlarda yine binlerce spin – polarizasyon - elektrik-yükü, vs. değişimi olmakta, moleküller - atomlar birbirlerine dönüşmektedirler. Atomlardaki dönüşümler onların içlerindeki e, p, n’larda değişim dönüşümlere yol açmakta ve onlar arasında birçok etkileşim olmaktadır. Bu şekilde bizlerin yaptığı en ufak işlemde, içimizde bir sürü iç-içe girmiş kaynayan kazanlar çalışmaktadır.

Arrogant (kendini beğenmiş) ve ignorant (bilgisiz) bir insan, bir şey düşünürken veya yaparken, bu düşünmeyi ve işi, sanki içindeki hücrelerin bir yönlendirmesi ve işlevi olmaksızın, kendisi yaptığını sanır. Cahillik dediğimiz tam budur! Kendini beğenmişlik (arroganz) ise, her şeyi yapanın bedeni içindeki hücreleri olduğu halde, hücrelerinin önemini fark edemeyip, kendini ön-plana çıkarmaktır. 

Hücreselliğini ve kuantsallığını bilmeyen ve de öğrenmek istemeyen, dolayısıyla arrogant (kendini beğenmiş) ve ignorant (bilgisiz) insanlardan oluşan bir toplumda “bilgi sahibi olunmadan fikir üretilmeye” devam edilmektedir.

Biz insanların oluşturacağı bilgi, bizim sorunlarımızı çözmeye yönelik olmak zorundadır. Biz toplumsal hayatımızın kurallarını nasıl oluşturacağız? Birileri gökten gelerek mi kuralları koyacak, yoksa şimdiye kadar olduğu gibi tepedeki bir liderler zümresi mi bizlerin düzenini oluşturacak?

Kendini toplumun bir üyesi ve parçası olarak gören her insan toplumsal sorunlarımızın nasıl çözüleceği konusunda da bir düşünce oluşturmalıdır. Yoksa yaptığınız iş toplum (insanlık) için, tamamen yararsızdır ve sizlerin yaşamı asalak bir yaşam olmuş olur.

DOM-sistemine karşı çıkan sizlerin hayat görüşünüz doğruysa, sizlerin de toplumsal sorunlarımızın nedenine bir teşhis koymanız ve bu teşhise dayanan ve tüm toplumsal sorunları ortadan kaldıran bir tedavi yöntemi oluşturmanız gerekir.

Biz insanların temel görevi sorunlarımızı çözecek fikirler üretmektir. Ürettiğimiz fikirler sorunlarımızın çözümüne hiç yaramıyorsa, o zaman hiçbir değerleri yok demektir. Havanda su döğmüş olursunuz.

Kendisinin bir işe yaramadığını fark eden beyinlerin yaptıkları iş ise, işe yarayanları kötülemek olur.

Dolayısıyla, Süper-Organizma şeklinde işleyecek bir toplumsal sistem oluşturmaya yönelik çok belirgin Uzlaşma-Tartışma İlkeleri oluşturulması gerekir. Bu ilkeler şunlar olmalıdır:

Organizasyonu tepeden tabana örgütlenmiş tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışmışlardır. Bu edenle bu tür toplumlarda insanlar arasında anlaşıp-uzlaşmaya götürücü tartışma adabı gelişmemiştir. Tersine, insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler. Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, savunulan görüşü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır. İnsanları bu tür bir davranışa yönlendiren temel neden ise, doğadaki oluşum (veya yaratılış) sisteminin tepeden tabana doğru olduğu şeklindeki geleneksel hayat anlayışıdır. Doğa bilimlerindeki son gelişmeler ise, Doğadaki Oluşum Mekanizmasının (DOM- sisteminin), tepeden tabana değil, tabandan tepeye doğru ve de tüm öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan bir düzen-ölçütüne (order parameter) uyulması şeklinde işlediğini ortaya koymuştur. Information & self-organisation (bilgi oluşumuna dayalı kendi-kendine örgütlenme) şeklinde özetlenen bu sinerjetik fizik bilgisi henüz insanlar arasında bilinmediğinden, sorunlarının çözümü için bir araya gelen insanlar hala geleneksel “kendi görüşlerini karşısındakine dayatma” yarışını devam ettirmektedirler.

“Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar = gerçekler fikirlerin çarpışmasıyla ortaya çıkar” şeklinde bir özdeyiş vardır. Doğrudur, gerçeklere ancak karşılıklı tartışmalar sonucu ulaşabiliriz. Ancak tartışmalarda ileri sürülecek fikirlerin “bilgiye dayalı” olması şarttır. Bilgi sahibi olunmadan ileri sürülen fikirler, çevre koşulları dikkate alınmadan ekilmiş tohumlar gibidirler, yeşerip-gelişmeleri olanaksızdır. Dolayısıyla, bilgi sahibi olunmadan ileri sürülen fikirlerin, toplumsal sorunlarımızın çözümüne hiçbir katkıları olamaz. Zararları ise çok olur, çünkü zaman kaybı oluşmasına yol açarlar.

Fikirlerin bir “bilgiye” bağlı olması, bilgilerin ise, doğadaki koşullara uygun olması şart ve gereklidir.

Dinamik sistemlerde her şey karşılıklı etkileşimler sonucu oluşturulduğundan, ileri sürülen fikirlerin, objektif olması, yani kimsenin itiraz edeceği bir unsur içermemesi gerekir. Yani fikirlerin bilimsel bir temele dayalı olması da şart ve gereklidir. Bilimsel fikirler objektiftirler, örn. Fizik, kimya, jeoloji vs. bilgileri her ulus tarafından aynen kabul edilir ve uygulanılır. Ama dinsel bilgiler subjektiftirler, yani her peygamberliğin bilgileri farklıdır, kimse diğerinin dinsel bilgilerini kabul etmeye yanaşmaz. Bu nedenle toplum hayatında laiklik denilen bir uygulama oluşturulmuş ve din ile devlet (toplum) işleri ayrılmıştır.

Sorunların ancak ve ancak karşılıklı ilişkiler ve etkileşimlerle çözebileceğine inanan ve bu amaçla bir araya gelen bizler, geleneksel düşünce ve davranışımızda gerekli düzeltmeleri yapmadıkça, asla hedefe ulaşacak olumlu bir tartışma ortaya koyamayız.

1- Tartışmanın ilk hedefi amacı-hedefi belirlemektir. Ne için tartışacağız?
Bizler aynı toplumun bireyleriyiz. Toplumumuzun durumu ise hiç iyi değil, karşılıklı kavga ve savaşlarla günlerimiz geçiyor. Bizlerin temel amacı toplumumuzdaki bu kötü gidişin durdurulması ve daha iyi bir yöne doğru gidişin sağlanması olmalıdır. Bu nedenle tartışmalarımız yıkıcı değil yapıcı yönde olmak zorundadır.

2-  Yapıcı yönde olacak bir tartışmada, şu durumlardan biri geçerlidir:
  ►-a) Ya konu hakkında hiç bilgisi yoktur; o zaman kişi tartışmaya hiç girmez.
  ►-b) Veya az bilgisi vardır, bazı konularda aydınlatılmak ister ve o konuda soru sorarak bilgi ister.
  ►-c) Veyahut kişinin bazı konularda kesin bilgileri vardır, ama kendine has komple bir çözüm önerisi yoktur, o zaman ortadaki önerinin beğenmediği taraflarının tenkidini yapar. Ancak yapıcı olmak zorunda olunduğundan, önerinin beğenilmeyen tarafının nasıl olması, nasıl bir değişiklik yapılması konusunda mutlaka yıktığı yeri tamir edici bir öneri sunması gerekir. Aksi takdirde, tenkit ettiği yapı taşının yeri boş kalmış ve yapı zayıflamış olur. Bu durum kimsenin yararına değildir. Bundan herkes zarar görür.
Tenkit edilen ve onun yerine geçerli olması önerilen nokta mantıklıysa, öneri paketinde gerekli düzelteme yapılır ve bu şekilde yapıcı yönde tenkitlerle, paket gittikçe daha iyi bir duruma getirilir.

  ►-d) Veyahut kişinin kendine has tam bir öneri paketi vardır, o zaman diğer önerileri beğenmez ve kendi önerisinin diğer(ler)inden neden daha iyi olduğunu vurgular. Dinleyiciler veya diğer insanlar önerilerden beğendiklerini seçerler.

DEVAMI


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder