MANTIKSIZLIKLARIMIZIN NEDENİ

DOM (32)- ANAYASADA YAPILMASI GEREKEN TEMEL DEĞİŞİKLİK

    Mevcut anayasamızın 1. maddesi şöyledir:
     MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
  Görüldüğü üzere, insanların birlikte yaşadıkları sistem “devlet” olarak tanımlanmıştır.
    Önce kendimize şu soruyu sorup, yanıtını bulmaya çalışalım.
   Devletleri, barındırdıkları insanlar, bedenler ise, barındırdıkları hücreleri oluştururlar. Hücreler, oluşturdukları bedenin kendilerine ait olduğunun farkındadırlar ve her zaman ona sahip çıkıp korurlar; örneğin beden yaralandığında, hemen kendiliklerinden yarayı kapatmaya başlarlar.
    Peki, insanlar devletlerin kendilerine ait olduğunun farkındalar mı?
    Cevap kesin bir hayır”dır. Çünkü, vergi kaçırırız, ormanları, sokakları, gölleri, denizleri kirletiriz, kamu mallarına kendi malımız kadar özenli bakmayız,  “devletin malı deniz, yemeyen domuz”,”sana ne, babanın malı mı?” gibi toplumsal sisteme tam ters düşen davranışlarda bulunuruz, ve o tür davranışlarda bulunanlara mani olmaya çalışmayız.  Öyleyse insanlar devlet dedikleri birlikteliklerinin sahipliğini üstlenmiyorlar, onu bir başkasına aitmiş olarak algılıyorlar.
    Nitekim Devletin Genel Teorisi, (Kemal Gözler ,Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2007) isimli eserde ayrıntılarıyla açıklandığı üzere (bak. www.anayasa.gen.tr/dgt-devletkavrami.pdf) devlet terimi tepedeki birilerince sahiplenilen ve oluşturulan bir sistemdir.
    Mevcut anlayışa göre devlet: halkı yönetmek amacıyla,  (çoğunlukla silahlı güçlerce oluşturulmuş) bizzat halk tarafından oluşturulmamış, göstermelik seçimlerle tayin edilen koordinatörlerin dahi kontrolünde olmayan, çeşitli kutsallıklar atfedilen ve bu yapısını korumaya yönelik yasalarla bezenmiş bir anayasaya sahip bir yapılanmadır. Devletlerin bu tür bir yapılanma ve örgütlenme içinde olmalarının temel nedeni ise, insanların doğa ve dünyaya bakış açılarından kaynaklanır. Şöyle ki:
    “DOM (26)-   Atalarımızın Doğa Anlayışı” bölümünün sonunda şu saptama yapılmıştı:
    “Atalarımızın
    ►1- hem zaman (dolayısıyla ömür veya hayat) anlayışı,
    ►2- hem doğadaki oluşturucu güç-kaynağı anlayışı kökten hatalıdır.
    Bu hatalı görüşlerin gelenek ve göreneklere dönüştürülerek, nesilden nesile otomatik olarak aktarılması, bulaşıcı bir sosyal hastalık etkisi oluşturmuştur. Çünkü dinamik sitemler fiziği gereği çocukluk evresinde oluşturulan SimKırKölSab faktörünün hatalı yönde oluşması, bu hatalı sinaps oluşumlarının ömür boyu sürmesine neden olurlar. Yani çocukluk evresinde oluşturulan mantık-çarpıklığı, tüm hayat boyu etkili olur.”
   Doğadaki oluşturucu güç sisteminin kaynağı, varlıkların içlerinde-bileşenlerinde değil de, dışlarında hayali bir yerde tasarlanınca, devlet denilen sistemin oluşturucusu (dolayısıyla sahiplenicisi de), devleti oluşturan bileşenlerine (halka) değil, varlıkların tepelerinde olduğu tasarlanan kutsal bir şeye (kişi vs.) bırakılmıştır.
     Bir iş, bir şey, bir eylemin yapılması, kesinlikle bilgi ve enerjiyle gerçekleşir. Enerji ve bilgi ise hep varlıkların içlerindeki bileşenlerin yapısında bulunmaktadır. Bu evrensel ölçekte geçerli bir genellemedir. Davranış belirleyici olan bilgi ve enerjinin varlıkların iç-yapısallaşmalarında bulunması nedeniyledir ki, varlıklarda iç-güdü denilen bir dürtü bulunur.
    Gelenek ve göreneklerimize işlenmiş hatalı doğa ve hayat anlayışı, insanların nörolojik yapısal durumuna işlenerek mantık çarpıklığına neden olduğundan, yani amino-asit dizilimleri hatalı olduğundan, insanlar asla gerçekçi ve mantıklı düşünememektedir. Amino-asit dizilimlerinin düzeltilmesi sadece eğitimle mümkün olduğundan, doğadaki oluşum ve gelişim sistemi bilgilerinin öğretilmediği bir toplumun “dom (22)- Doğal bir demokrasi örneği- Arılarda Demokrasi” başlığı altında açıklanan türde bir davranışta bulunamayacağı, ve gerçek bir toplumsal sistem oluşturamayacağı aşikardır.
    Doğal sistem bilgileri verilerek, yanlış geleneksel sinaps-yapısallaşmaları düzeltilmemiş insanlara demokrasi getirilmesi, küçük, cahil bir çocuğun eline tabanca verilmesi gibidir. Hem kendisi, hem çevresindekiler için bir tehlike kaynağıdır.
    Bu nedenle dünyadaki tüm devletler oluşum (kuruluş) ve sahiplenilme bakımından hep tepeye bağlı olarak oluşturulmuşlardır. Bunun doğal sonucu olarak, yasa ve yönetmelikler genellikle tepedekileri kollayacak şekilde düzenlenirler. Yani devletler, tepedeki bir kişi veya zümre tarafından kurulurlar ve sahiplenilirler, halka bir ortaklık payesi verilmez. Tarih boyunca bu böyle oluşa gelmiştir.
    Devletin sahipliğinin tepeye bağlı olacak şekilde düzenlenmiş olması nedeniyle devlet aleyhine hiçbir dava açılamaz. Tepedekilerin hatalı davranışları nedeniyle zarara uğrayan vatandaşların eli-kolu bağlıdır. Bu durum 2. Dünya savaşından sonra biraz değişmeye başlamıştır. Şöyle ki, Nazi Almanya’sında, Devlet bir kısım vatandaşlarına karşı ırkçılığa dayalı bir soykırımda bulunur. Savaş sonrası Almanya mağlup çıkınca, galip devletler, uluslar-arası geçerli olacak bir insan-hakları beyannamesi  (Universal Declaration of Human Rights in Paris by the United Nations General Assembly in 1948)   Almanya’yı soykırım yapmakla suçlarlar.
   İnsan hakları kavramı, insanlık kültürünün gelişmesine koşut olarak olgunlaşan bir kavramdır. Orta çağ sonlarına kadar tüm dünya devletlerinde “kölelik” diye bir kavram bulunurken, rönesans-reform hareketlerinden sonra, insanlar arasında asil-soylu –adi-soylu (köle) gibi bir ayrımın olamayacağı görüşünün yaygınlaşmasıyla, kölelik yavaş-yavaş insanlık kültüründen kaldırılmıştır. İnsanlık kültüründeki bu gelişme son çeyrek asır içinde hızlı aşamalar kaydetmiş ve bir devlet içinde haksızlığa uğradığına inanan insanların yasal yollarla hakkını elde edebilmesi için uluslar-arası-adalet divanı, insan-hakları-mahkemesi gibi devlet-düzeyi üstünde yasal düzenlemeler oluşturulması aşamasına geçilmiştir.
 
    Sonuç olarak şu ortaya çıkmaktadır. Anayasa ve diğer yasalarda kullanılan devletkavramı, tepeden tabana yönelik, yani tepeye bağımlı bir örgütlenme sistemi gerektirdiğinden, bu sistem ise, toplumsal sorunları çözücü değil, artırıcı etki yaptığından, anayasamızın birinci maddesi (ve ona dayalı diğer tüm maddeleri) değiştirilmelidir.

    İnsanlar toplumun (devletin) sahipliğinin kendilerine ait olması gerektiğinin farkında olacak şekilde bir eğitimden geçemedikleri sürece, arılar, karıncalar gibi işleyen bir toplum oluşturamazlar.

    Tepeye bağlı örgütlenme sistemleri ise toplumsal sorunları çözen değil, tam tersi etkiyi yapan, yani toplumsal sorunlar doğuran bir sistemdir. İşte ıspatı:
Tepeye Bağımlı Örgütlenmelerde (TBÖ):
    1- TBÖ bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, insanların birbirleriyle anlaşıp-uzlaşmaları için gerekli olan en temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.
    2- TBÖ saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan,
    a)İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.
    b)İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.
    3- TBÖ sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir. Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.
   4-  TBÖ, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve  “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.
    5- TBÖ tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur,   insanlar şantaj, tehdit, suikast, vs. gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.
    6- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir. Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Recep Yazıcıoğlu vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.
    7- TBÖ yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar.
   8- TBÖ toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir.
    9- İnsan sosyal bir canlıdır ve her sosyal canlının içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.
    10- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon-davası, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.
     11- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..
     Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. Bu nedenle liderlik sistemine dayalı toplumsal hayatı savunucularının mantıksal değerlendirme sisteminde bir bozukluk olması gerekmektedir.

Geçiş Dönemi Anayasası
    Bir toplumsal sistemin kurallarını onu oluşturan bileşenleri belirleyeceğinden, bizler yarınların dünyasındaki insanlarımızın ne tür bir ortaklık kuralları oluşturacağını bilemeyiz. Bu nedenle çocuklarımıza-torunlarımıza sadece temel prensipleri miras bırakırız, onlar da bu temel prensipler çerçevesinde, yaşam kurallarını kendileri oluştururlar.

    Madde 1:  Hayatın amacı daha rahat bir duruma ulaşmaktır. Daha rahat bir duruma ulaşmanın tek yolu vardır: Ortaklıklar oluşturmak! Toplum, insanların daha rahat bir hayat sürdürebilmek amacıyla oluşturacakları bir süper-organizma şeklinde bir sistemdir.
     Maddenin Gerekçesi:   Tek başına yaşayan bir insan sürekli bir koşuşturma içinde olmak zorundadır. Hem ihtiyacı olan sebzeleri, tahılları üretecek, hem tahılları öğütüp un yapacak, hem yiyeceği eti sağlayacak, hem ateş yakacak, hem yemek pişirecek bir fırın yapacak, hem tabak, kaşık yapacak, vs.
    Bu kadar farklı görevin hepsini bir insanın tek başına yapması imkânsızdır, çünkü buna ne zamanı, ne bilgisi ne de enerjisi yeter. Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede hem daha az koşuşturur ve hem de çok daha rahat bir yaşam düzeyine kavuşmuş olunur.  Toplum denilen ortak yaşam şekli, iş ve meslek kolları arası bir ortaklık sistemidir. Bir daktilograf bir sayfa yazıyı, yaklaşık bir dakikada yazar, hem de klavyeye hiç bakmadan. Bir marangoz bir çekiç darbesiyle bir çiviyi dibine kadar çakar. Bir elektrikçi bir kabloyu 1-2 dakikada duvarın içindeki borudan geçirip, elektrik hattını tamamlar, vs.. Ama bir insan hem daktilo işlerini, hem marangozluk işlerini, hem elektrik işlerini, kendisi yapmaya kalkarsa, bir sayfayı en az bir saatte yazar; bir çiviyi birkaç defa eğip-doğrulttuktan sonra 1-2 dakikada ancak çakar. Görüldüğü üzere, her bir iş için harcadığı zaman en az 60 katına çıkar. İşte bu tam bir zaman savurganlığı örneğidir ve hiç ekonomik değildir. Bu nedenle insanlık, hizmet ortaklıkları oluşturarak birlikte yaşamaya başlamıştır.
    İnsanlarla toplumu arası ilişki, hücrelerle bedeni arası ilişkinin aynıdır. Aynıdır derken aynı tür oluşum mekanizmasıyla oluşturulmuşlardır demek istiyorum. Yani tabandan tepeye, ortak çıkarlar doğrultusunda, daha rahat bir duruma ulaşmak için.Beden içindeki bir organda hücrelerin durumu iyi olmazsa, örneğin böbreklerinizdeki hücreler rahatsızlarsa, diğer organlarımız da bu rahatsızlıktan paylarını alırlar; çünkü hepsi böbreğin vereceği hizmete bağımlıdır. Toplumlar da aynen böyledir.
    Toplum, iş-ve meslek kolları arası karşılıklı hizmet-alış-verişine dayalı bir ortaklıktır. Her grup, sadece kendi alanında hizmet üretir ve diğer hizmetleri başkalarından alır. Sistemin çalışması bir saatin çarkları arasındaki ilişkiye benzer ve en yavaş dönen çarkın hızında işler. Herkes diğer meslek gruplarının durumlarının çok iyi olmasını bekler, çünkü hayatının rahat ve huzurlu geçmesi, onlardan alacağı hizmetlere bağlıdır! Elektrikçisi kötü olan karanlıkta kalmaya, çöpçüsü kötü olan pislik içinde yaşamaya mahkûmdur. Çarklardan biri kötü çalışmaya başlarsa, tüm sistem kötüleşir!
    i- Her insan bir diğerinden farklıdır. Bu farklılığına dayalı yönlerine ağırlık ver ve başkalarından daha iyi yapabileceğin bir iş veya meslek dalına yönel ve o konuda en iyi şekilde uzmanlaş ki, o iş veya meslek dalında, en kısa süreçte en fazla hizmeti üretip, çevrene sunacak duruma gelesin. Bu şekilde herkesin en iyi ve en seri şekilde sundukları bir hizmetler havuzu ortaya çıkar ve o havuzun olduğu toplumda her şey en iyi şekilde olur!
    ii- Doğa ve dünyada nasıl davranılacağı bilgisi, her öğenin iç-yapısında bulunmaktadır. Her yeni oluşan öğe, evrensel sisteminin bir parçası olarak, hem çevresindeki diğer öğelerden etkilenir, hem de kendi yapısına işlenen bilgiye uygun bir etkiyi çevresine yayar. Bu şekilde, birbirleriyle karşılıklı ilişki ve bağımlılık içinde bir oluşum ve gelişim sistemi ortaya çıkar.
iii- Her insan toplumun bir ortağıdır, yaptıklarıyla toplumu etkiler ve başkalarının yaptıklarıyla da kendisi etkilenir! Ne ortağı olduğun hayat sistemine zarar ver; ne de başkalarının bu sisteme zarar vermesine göz yumar!
Dolayısıyla toplum, iş ve meslek kolları arası bir ortaklık sistemidir. Sistemin çalışması için, aynı iş-ve meslek dalında olanlar bir araya gelirler; sunacakları hizmeti en iyi şekilde yapabilmenin plan ve projesini hazırlarlar; çünkü başkalarından da en iyi hizmeti talep edeceklerdir.
    Toplum hayatı on-binlerce farklı iş-ve-meslek dalı arası bir ortaklıktır.  Bu nedenle, toplumsal sistemde hiçbir insan diğerinden ne daha aşağıdır, ne daha yukarıdır, çünkü her insanın toplumsal sistemde, kendi yapısal-dokusal durumuna özgü bir görevi vardır. İnsanlar bedensel özelliklerine en uygun bilgileri edinip, bu bilgilere göre bir şey veya hizmet üretirler. Her birey, diğer bireylerin durumlarının en az kendisi kadar iyi olması için elinden geleni yapar, çünkü refahı onlardan alacağı hizmetlere bağlıdır; insanlar arası karşılıklı bağımlılık, en küçük birimden başlayıp, uluslar-arası boyutlarda devam eder. İnsanlar doğadaki her varlıkla karşılıklı etkileşim ve bağımlılık içinde olduğu temel bilgisiyle hayata başlar ve bu nedenle, taşından-toprağından tutun, karıncasına kuşuna kadar, her şeye karşı duyarlı ve bilinçli yaklaşır; çevre sorunu, sağlık sorunu, işsizlik sorunu minimuma indirgenmiş olunur.

    Madde 2: Türkiye Toplumunun örgütlenmesini, halkın (iş-yapanların) kendi aralarında seçecekleri temsilcileri yerine getirirler. Toplumun sahipliği halka aittir.
    Madde 3- Türkiye toplumunun yukarıda belirtilen 1 ve 2. maddelere uygun bir düşünce ve davranış içine girebilmesi için DOM-sistemi bilgilerinin tüm eğitim-öğretim sistemlerine işlenmesi şart ve gereklidir.


         Gerekçe:  Demokrasi halkın kendi kendini yönetme şeklidir. Halk kendi kendini nasıl yöneteceğini bilirse bu işi yapabilir. İşte, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yapılan en büyük kötülük o noktada başlar: Halk kendi kendini nasıl yönetmesi gerektiği bilgilerine sahip kılınmadan, demokrasiye geçilmiştir. Köy Enstitüleri halka bu temel bilgiyi kazandırmak için oluşturulmuşlardı. Ama tepedeki ağalar - liderler zümresi tarafından kapatılmışlardır. Bu nedenle demokrasi işletilememiştir. Yani padişahlık-krallık gibi liderliğe dayalı tepeden tabana yönetim şekli, “kralın halk tarafından seçilmesi” şeklinde bir demokrasi anlayışına dönüştürülerek, halkın kendi-kendilerini yönetme hak ve bilgisine sahip olacak duruma getirilmesi engellenmiştir. Bu nedenle, yeni yapılacak bir anayasada, bu durumun düzeltilmesi ve halkın doğal sistem bilgileriyle donatılması, “ doğal bir demokrasi örneği: arılarda demokrasi” örneğinde olduğu gibi insanların da gerçek doğal yönetim şeklini anlamaları ve uygulayabilmeleri için şart ve gereklidir.  

     Herkes eğitimden yana, ama ne eğitilmesi gerektiği konusunda, herkes kendi kafasındakileri ön plana çıkarıyor. Onun için hiç kimsenin itiraz edemeyeceği noktadan başlamak gerek. O nokta da,
     ►1- doğada hiçbir şeyin tepeden-tabana olacak şekilde;
     ►2- ve de hiçbir şeyin rastgele oluşup-gelişmediği.
   Günümüz insanlarının paradigmaları ise, yukarıdakilerden biri yönündedir.       Evrimciler, doğada rastgeleliğe dayalı bir oluşum-gelişimi savunurlar, yaratılışçılar ise, tepeden tabana bir oluşum-gelişimi!
    İşte düzeltilmesi gereken en temel nokta bu hatalı insan paradigmalarıdır. Bunun için DOM-bilgilerini yaygınlaştırmaktan başka çıkış noktası da yoktur.
Hücreler bir beden oluşturma bilgisini, milyarlarca yıllık bir deneme-yanılma ve karşılıklı etkileşim (haberleşme, savaşma, uzlaşma, vs.) sonucunda oluşturabilmişlerdir. Biz insanlar yaklaşık 2.5 milyon yıldır yaşıyoruz ve toplumsallaşma çabalarımız yaklaşık 30-40 bin yıl önceleri başlamıştır. Daha uzun yıllar karşılıklı anlaşıp-uzlaşma çabaları devam edecektir. Bizler bugün bunu yapmaktayız.
   Diğer anayasa maddeleri yukarıdaki temel felsefeye uygun olarak düzenlenmelidirler.

     Bu öneriye karşı çıkanlara verilecek yanıt şudur:
     Ortada iki seçenek vardır:
   ►1: Tepeye bağlı, tepeden tabana dayalı yapısallaşma ve örgütlenme sistemi (mevcut sistemler);
    ►2: Tabana dayalı, tabandan tepeye doğru bir yapısallaşma ve örgütlenme (doğadaki dinamik oluşum ve gelişim sistemli örgütlenme modeli, ki DOM-sistemi olarak yayınlanan yazılarda öngörülen model.)
   Bir üçüncü seçenek yoktur.  Tepeye bağlı örgütlenmeli sistemler tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğuna göre bu sistemi savunmanın tam bir mantık çarpıklığı örneği olacağı açıktır.
    O zaman önümüzde tek seçenek kalmaktadır, o da doğal sistemde uygulanan tabana dayalı yani DOM-sistemli bir örgütlenme!




Anlaşıp-uzlaşma zemini oluşturmak amacıyla sizlere bazı ilkeler sunmak istiyorum.

Anlaşıp-Uzlaşmaya yönelik Tartışma İlkeleri


    Organizasyonu tepeden tabana örgütlenmiş tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışmışlardır. Bu edenle bu tür toplumlarda insanlar arasında anlaşıp-uzlaşmaya götürücü tartışma adabı gelişmemiştir. Tersine, insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler. Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, savunulan görüşü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır. İnsanları bu tür bir davranışa yönlendiren temel neden ise, doğadaki oluşum (veya yaratılış) sisteminin tepeden tabana doğru olduğu şeklindeki geleneksel hayat anlayışıdır. Doğa bilimlerindeki son gelişmeler ise, Doğadaki Oluşum Mekanizmasının (DOM- sisteminin), tepeden tabana değil, tabandan tepeye doğru ve de tüm öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan bir düzen-ölçütüne (order parameter) uyulması şeklinde işlediğini ortaya koymuştur. Information & self-organisation (bilgi oluşumuna dayalı kendi-kendine örgütlenme) şeklinde özetlenen bu sinerjetik fizik bilgisi henüz insanlar arasında bilinmediğinden, sorunlarının çözümü için bir araya gelen insanlar hala geleneksel “kendi görüşlerini karşısındakine dayatma” yarışını devam ettirmektedirler.

    Sorunların ancak ve ancak karşılıklı ilişkiler ve etkileşimlerle çözebileceğine inanan ve bu amaçla bir araya gelen bizler, geleneksel düşünce ve davranışımızda gerekli düzeltmeleri yapmadıkça, asla olumlu bir tartışma ortaya kayamayız. 


    Ne tür düzeltmeler yapılması şart ve gereklidir?


    1- Kişisel düşüncelerde ısrarlı olmak, uzlaşma taraftarı olmamak anlamına gelir. 

    2- Ayrıntılarla değil, konunun ana hattı üzerinde tartışmaya başlayacaksın. Ayrıntılara sonradan girilip, gerekli düzeltmeler yapılabilinir. Karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşma, karşımızdakinin fikirlerini en ayrıntısına kadar incelemek ve sunulan görüşün kabul edilebilir kısımlarını ortaya koyup, kabul edilemeyenleri belirtip, üzerinde değişiklik yapılması gereken konuları ayırmakla başlamalıdır.

   3- Düzen ölçütü oluşumu tüm bireylerin katılımını şart koştuğundan, her bireyin bu işlemleri kendi bakış açısından yapması gerekir.

    4- Bir fikri tümüyle reddetmek, o konuda kişisel olarak daha iyi bir öneri sahibi olunmasını gerektirir. Kişisel olarak bir çözüm formülü olmayan birinin, bir öneriye karşı çıkması, tamamen mantık dışı bir davranıştır. Yani sırf muhalefet yapmış olmak için bir öneriye karşı çıkmak, hatalı bir geleneğin sürdürülmesidir.

    5- Bir önerinin herhangi bir yönünü tenkit etmeye kalkmadan önce, öneri sahibine “sizin yazdıklarınızdan şunu mu anlamam gerekir?” gibi, önerinin ana fikrini doğru anlayıp-anlamadığınızı kontrol etmeniz gerekir. Bu daha sonraki birçok yanlış anlamayı ve kısır tartışmaları minimuma indirgemek için gereklidir.

   6- Tartışılan konulardaki temel kavramların tanımında karşılıklı olarak anlaşacaksın: Bir insan bir şey anlatırken "muz" tarif etmek istiyorken, karşısındaki "salatalık" anlıyorsa, kullanılan bazı terimlerin anlamlarında karşılıklı bir uyuşmazlık olması söz konusudur. Onun, için, (5) nolu kuralı uygulayıp, hangi terimin tanımında uzlaşma sağlanması gerektiğini saptayıp, o terimin tanımında anlaşmalısınız.

    7- Doğa çok karmaşık yapılıdır; Olaylar ancak "bir çok körün görüşlerinin birbirleriyle uyum içine sokulmasıyla" aydınlatılabilir: İnsanların karmaşık olaylar karşısındaki durumu, bir filin farklı bölgelerini yoklayarak, o fili tanıtmaya çalışan körlere benzer. Filin ayağını yakalayan bir kör, onu ağaç kütüğüne, hortumunu yoklayan kör, onu elastik bir boruya; kulakları yoklayan kör ise, etli bir yaprağa benzetir. Gerçek şekil ise, tüm “körlerin” görüşlerinin senteziyle ortaya çıkartılabilir. 

  8- Tartışmalarda karşındakini aşağılayıcı- rencide edici tutum ve davranışlardan kaçınacaksın.

      9- Akıl ve mantığa dayandıramadığın bir görüşte ısrarlı olmayacaksın. 

     10- Bir konu üzerindeki tartışmalarda bir sonuca ulaşmadan, başka konular ortaya atarak, hedefi dağıtmayacaksın.

   11- Hiç bir insana, baştan önyargılı olarak, "kötü" bakış açısıyla yanaşmayacaksın: Herhangi bir insan hakkında peşin bir hüküm sahibiyseniz, o insanın söylediklerine pek dikkat edemezsiniz. Halbuki, (7) nolu maddede belirtildiği üzere, gerçekler ancak çok farklı bakış açılarının birleştirilmesiyle oluşturulabilir.

   12- Bir konu üzerindeki tartışmalarda oy-birliği sağlanamadığı ve tartışmaların çok uzadığı durumlarda, oylama yaparak, en çok oy alan görüşü kabul edeceksin.

     


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder