HEDEF YANLIŞLIĞI

DOM (28)- Hedef Yanlışlığı ve Hedefin Değiştirilmesiyle Sorunların Çözümü


    Alt-sistemlerle üst-sistemler arasında gerçekleşen hedef gösterme ve gösterilen hedefe ulaşama çabalarının nasıl olduğunu bir örnekle gösterelim.
    Matadorların yaptıkları boğa güreşlerinde, matadorun elinde bir flama bulunur ve boğa bu flamaya saldıracak şekilde şartlandırılır. Bu tipik bir “yanlış hedefe saplanma” olayıdır. Bir boğa bu mücadeleden ölmeden kurtulursa ve yarışmalara devam ettirilirse, hedef saptırılması olayını da fark eder ve karşısındaki matadora öldürücü boynuz darbeleri vurur. Bu nedenle boğa güreşlerinde aynı boğa arenaya tekrar çıkartılmaz.
    Bu eylemlerde, bir boğanın şu veya bu şekilde davranması, tamamen kendisine gösterilen hedefin yanlışlığına bağlıdır. Boğanın hücreleri, bedene gösterilen hedefe ulaşmaya çalışırlar. Hedef hatalı olduğu için boğanın tüm çabaları boşuna gitmiş olur.  Toplumlarda da insanlara gösterilen hedef aynen bu şekilde bir etki yapar. Günümüz dünyasında insanlara gösterilen hedefler arasında “daha rahat yaşam koşulları oluşturmaya yönelik toplumsal birliktelik” oluşturmak diye bir hedef yoktur. Bir siyasi veya dinî görüşü savunmak gibi hedefler yaygındır.
    .
     Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi-uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.
     Vatan üzerinde sadece insan değil, daha milyonlarca farklı canlı yaşar ve hepsinin karşılıklı etkileşimiyle ekolojik bir sistem ortaya çıkar. Dolayısıyla üzerinde yaşanılan toprak parçasının insanların sadece kendilerine mahsus bir şeymiş gibi muamele etmeleri doğal sistem döngüsünü alt-üst edici, torunlarımızın geleceğini karartıcı bir etki yaratır. İnsanlar kendilerini üzerinde yaşadıkları bir toprak parçasının sahibi görüp, onu istedikleri şekilde kullanamazlar. 
     Bizlerin düşünce ve davranışları, bedenimizdeki hücrelerimiz tarafından belirlenirler. Peki, hücreler bu belirlemeyi neye göre yaparlar?
     Cevap: bizlerin onlara göstereceğimiz hedeflere göre! Biz hücrelerimize futbolculuğu cazip gösterirsek, onlar futbolculuğa uygun davranışlara girerler; şarkıcı olmayı hedef gösterirsek, o yönde çabalayan insanlar ortaya çıkar. Bir toplumdaki futbolcu veya şarkıcı sayısının ise belli bir sınırı vardır. Dolayısıyla, milyonlarca nüfusa sahip olan bir toplumda insanlara gösterilecek hedef çok çeşitlilik arz etmek zorundadır.
     Diğer taraftan, her insan bedeni, bir diğerinden farklıdır. Kiminin ses telleri şarkıcı olmasına uygunken, kimininki değildir. Bu nedenle, bedenlerin hangi mesleklerde başarılı olacakları genetik yapısallaşmayla da ilişkilidir. Dolayısıyla, her insan aynı tür meslekte aynı başarıyı gösteremez. Bu nedenle insanlar, hücrelerine gösterecekleri hedefleri (yani toplum hayatında üstlenecekleri hizmetleri) kendi hücrelerine “sorarak” kendileri belirlemek zorunadırlar.
     Toplum biz insanların oluşturacağı bir ortaklık sistemidir. Hücrelerimize bu temel görevi hedef olarak gösterirsek, çocuklarımız ve gençlerimizin her biri kendi genetik yapılarına uygun mesleklere yönelerek, en iyi toplumsal bağımlılık sistemini kesinlikle oluşturacaklardır, çünkü bu dürtü onların genlerinde mevcuttur!
     Toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir. Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiği bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez.
    Bir bedende tüm işleri yapan, hücreler mi?    Evet!
    Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı?    Evet!
    Bir toplumda tüm işleri yapan, halk mı?    Evet!
    Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu?   ????
  Neden? Çünkü halka, doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlendiği ve sahiplenildiği şeklinde bir bilgi verilmiş.
     İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur. Şöyle ki:
     İnsanlar
      -evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler,
      -ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, vs.
     Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturduklarının bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.
     Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre gerçekleştirildiğinden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.
      Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımızın genlerine işleyecek şekilde onlara aktarılması, toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.
     Toplumlarda yerleşik bir sürü geleneksel bilgiler vardır. Bu bilgilerin hangilerinin doğru (yararlı), hangilerinin yanlış (zararlı) olduğunu saptamak için, söz konusu bilginin yaşamınızı olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi etkilediğine bakmak gerekir. Toplumlarda en yaygın bilgi olan doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç sisteminin varlıkların dışında, yani varlığın dışında, üstünde, harici bir sistem olarak düşünülmesi olgusudur ki, tüm toplumlarda “tepeye bağımlı” sistem oluşumlarına yol açmıştır. Halbuki, beden-hücre ilişkisinde gösterildiği ve tümleşik sistemler teorisi (Theory of integrated levels) ilkelerinde ortaya konulduğu üzere, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler tabana bağımlı olacak şekildedir. Dolayısıyla, tüm sorunlarımızın nedeni, doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri yanlış anlamak, yanlış yorumlamak ve bu yanlış sisteme göre toplumsal ilişkilerimizi düzenlemekten kaynaklanmaktadır. Çözüm formülü ise çok basittir: Her şeyi, doğadaki sisteme uygun yapmak; yani tabana dayalı örgütlenme ve yapısallaşmalara gitmek!
     Böyle olursa:
    ►Devlet, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak amacına yönelik bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma işlevi olarak görülür.
    ►Bunun sonucu, toplumun (devletin) iş ve meslek sahipleri arasındaki bir ortaklık sistemi olması gerektiği anlaşılır. Dolayısıyla, yapısallaşması ve yönlendirilmesi tamamen iş-ve meslek dalları arası ilişkiler çerçevesinde olmak zorundadır.
    ► “Yönetimi veya iktidarı ele geçirme mücadelesi” artık söz konusu değildir, çünkü halk sistemin sahipliğinin bilincindedir ve tepe diye bir yetki ve bağımlılık merkezi yoktur;
    ►Halk, toplum yaşamının daha rahat ve huzurlu bir düzeye ulaşmak amaçlı bir ortaklık olduğu bilinciyle yaşadığından, sağ-sol, din, ırk, vs gibi gereksiz parçalanmalarla rahat ve huzurunun ortadan kaldırılmasına karşı koyar.
    
Sonuç: İnsanlığın tüm sorunları, doğadaki oluşum mekanizmasının tabana bağımlı olduğu gerçeğini bilmemesi, tam tersine, tepeye bağımlı olduğu şeklinde hatalı bir geleneksel bilgiye sahip olması ve ona göre davranmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm yolu ise çok basittir: Doğadaki oluşum mekanizmasının nasıl olduğu konusunun toplumsal düzeyde işlenip, gelenek-göreneklere işleyecek derecede yaygınlaştırılması!
     Yukarıda özetlenen teorik bilgileri yaygınlaştırmak, gençlere ve medyaya düşmektedir. Ancak, devletin (kamu mallarının ve haklarının) tepedekilerce sahiplenilmiş olması nedeniyle,  medya dediğimiz yazılı ve görsel etkileme sistemi de çeşitli holdinglerin elinde bulunmaktadır. Bunun için, medyaya bu konuda sunulan yazılar hiç dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle bu bilgileri yaygınlaştırmak ve geleneklerimize işleyecek şekilde halkımıza duyurabilmek, sadece ve sadece tabandaki halk içindeki, akıl ve mantığı sağlam kişilere kalmaktadır. Bu konuda umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur, çünkü bilgi üssel (eksponansiyel) şekilde çoğalma özelliğine sahiptir. Bu konuya inanan her bir insan, her ay bir başka insana bu bilgiyi aktarıp, onun da bu bilgiyi benimseyip-yaygınlaştırılmasına sağlayacak olursa, 24 ayda tüm Türkiye nüfusuna ulaşılmış olunur, çünkü 224 yaklaşık 66 milyon etmektedir. Geometrik artışın gizemini anlamak için, satranç oyununu bulan kişinin, oyunu hediye ettiği Şah’tan, satranç tahtasındaki 64 karenin her birine 1-2-4-8-16 gibi 2’nin karesi şeklinde artacak şekilde buğday tanesi isteği istemesi olayını düşünmek yeterlidir.
      Kısacası, geleceğimizin düzelmesi ve gerçek bir toplumsal hayat sisteminin oluşturulması, tamamen insanlarımızın bu doğal sistem bilgilerini mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmaya çalışmasına bağlıdır.
     Bu, temel hedefimiz olmalıdır. Bunun yanı sıra, mevcut sistemi de değiştirmeye ve düzeltmeye yönelik çabalarımız devam etmelidir.
       Bizler hücrelerimiz vasıtasıyla tabandaki sistemle bağlantımızı sağlıyoruz. Tabandaki sistem ise, milyonlarca bitki + hayvan ve binlerce molekül ve atom etkileşimlerinden oluşuyor. Bu nedenle beyindeki hücreler trilyonlarca faktörü değerlendirerek bedenimizi ayakta tutacak kararlar almaya çalışıyorlar. Her şeyin en temelinde ise, doğadaki tüm yapıcı veya yıkıcı enerji sistemlerinin kaynağı olan ve en ekonomik yapısallaşmaları seçme hakkına sahip kuantsal sistem yer alıyor.
     Halbuki tüm geleneksel hayat görüşlerinde, canlılığımızı “ruh” adını verdiğimiz ve doğru-dürüst bir tanımını bile yapamadığımız hayalî bir kavrama bağlamışızdır ve bu bilgiyi duyu organlarımızla, hücrelerimize aşılamışızdır. Ruh, beden dışı bir güç sistemine bağlı bir canlılık olarak bilinir. Bu durumda bedenimiz içindeki hücreler şöyle bir değerlendirme yapmak zorunda kalırlar: “Değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadığımıza göre, çevrede, bizim oluşturduğumuz bedenin içine girip-çıkabilen bir başka faktör ortaya çıkmış!”  İşte ruhsal sorunlarımız böyle başlar: Hücreler, kendi kontrolleri dışında hastalanabilecekleri, başarısızlığa uğrayabilecekleri gibi bir sürü korku içine girmiş, yönlendirilmiş olurlar. Dolayısıyla, bedenimle hücrelerim arasındaki doğal ilişki sisteminin bozulmasının suçluları da, doğal sistem mekanizmasını hatalı olarak insanlığa empoze eden din,  bilim ve siyaset adamlarındadır.
    Şimdiye dek tüm yasa ve yönetmelikler tepedekiler tarafından, tepedekilerin çıkarları doğrultusunda hazırlanmıştır. Yani devlet denilen, halkı yönlendirme mekanizması, halk diye bir kesimin çıkarlarını dikkate alacak yapıda değildir. Halkın devlete (dolayısıyla yöneticilere, vs.) karşı hak arama kapıları kapatılmıştır. Ülkemizde halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi yönünde en önemli girişim olan Köy Enstitüleri projesi tepedeki bazı güç sistemleri tarafından baltalanmış ve halkın bilinçlendirilmesi engellenmiştir. Geçmişimizle hesaplaşma ve topluma karşı suç işleyenlerden hesap sorulması çok önemlidir. Bu nedenle, gerçeklerin anlaşılması ve toplumsal gelişmeye kimlerin engel olduğunun ortaya çıkarılması açısından, bu tarihi olayın soruşturulup, hangi güç odaklarının bu şahane girişimi baltaladığının ortaya çıkarılması önemlidir. Böylesine hayati bir konuda zaman aşımı gibi bir mazeret olmamalı, yasaların buna benzer gerçekleri ortaya çıkartacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Günümüzde artık köy enstitülerini aynen tekrar kurmaya kalkışmak mantıklı bir davranış olmaz, çünkü 1930’lu yıllarla günümüz dünyası arasında çok şey değişmiştir. Dinamik sistemler fiziği ile doğadaki değişim-dönüşüm mekanizmasının temelleri aydınlatılmıştır. Bunun anlamı şudur: Toplum hayatı da tamamen dinamik bir sistemdir ve orada da dinamik sistemler ilkeleri geçerlidir. Bu nedenle günümüzde insanlara verilecek temel eğitim Doğadaki Oluşum Mekanizması bilgilerini esas alan “Toplum Mühendisliği” şeklinde yeni bir meslek dalı ve bu bilgilere göre kendi kendini sivil toplum örgütlenmeleri şeklinde yapısallaştıran ekolojik bir bakış açısı olmalıdır.
     İşte, Anayasa kitapçığına konulması gereken en önemli konular bunlar olmalıdır. 
      Hayatın müsveddesi olmadığını hücreler çok iyi biliyorlar ve bu nedenle, bir bedenin nasıl oluşturulacağı, nelerin nelere bağımlı olarak geliştiği gibi milyarlarca ilişki sistemi bilgilerini genetik kayıtlar olarak gelecek nesillere aktarmaya çabalıyorlar. Bu nedenle aşk ve seks dürtülerini oluşturmuşlar. Peki, biz insanlar çocuklarımıza toplumsal sistem oluşturma hakkında ne tür bilgiler bırakıyoruz? Bıraktığımız gelenek-görenek bilgileri ne kadar işe yarıyor ve ne kadar doğadaki sisteme uygun?
     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder