DOM (7)- İNSANLAR NEDEN DİĞER CANLILARDAN DAHA FARKLIDIR?

İNSANLAR NEDEN DİĞER CANLILARDAN DAHA FARKLIDIR?


1.             Şimdi İNSAN denilen canlıyı doğal sistem içinde değerlendirelim.  

1.1.        İnsanlar neden diğer canlılardan farklıdır?


İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu, kesin bir gerçekliktir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da yine kesin bir olgudur. İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiştir. Dolayısıyla insanın diğer canlılar farkı genetik kodlamalarda mevcuttur.

Şekil: İnsan beyni, "bilgi" faktörünü en ön sıraya alan bir hücresel tasarımdır. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür. Bu anormal gelişmiş “yorumlama” yeteneği sayesinde insanlar, çok az sayıda veriden (gözlemden) muazzam senaryolar üretebilen bir yapıya kavuşturulmuştur.

"Yaklaşık 2.5 milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan genomu, bilgi oluşturmanın önemini en iyi bilen ve bu nedenle de, bilgi oluşturmaya en fazla önem veren bir canlıyı temsil etmektedir. Çünkü tüm hücreler, moleküller ve atomlar birer bilgi kümeleşmeleridirler ve doğada her şeyin bilgi oluşturularak bu bilgilere uygun şekilde davranılmak suretiyle gerçekleştiğinin farkında olan en temel öğelerdir. Bu nedenle bir foton veya elektron, önüne seçenekler konduğunda, tüm seçenekleri kendi değerlendirme sistemine göre (frekansı, amplitüdü, vs.) değerlendirir ve bir olasılık hesabı yaparak, en olası duruma göre davranır. Bedendeki bir hücre yine binlerce faktörü dikkate alıp, olasılık hesapları yapar ve en olası faktöre göre davranır.

Bu temel bilgilerden sonra, insanı oluşturan hücrelerin neden “bilgi” oluşturma ve yorumlamaya ağırlık veren bir beden yapısına gittiklerini anlamak kolaylaşır.

 Şimdi bunu görelim.

İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği, günümüz gen teknolojisi ile ortaya konulabilmelidir.

Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ., 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.

Araştırma sonunda, 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı, 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) (insanlara özgü hızlı gelişim bölgesi) koymuşlardır. Bu bölgenin özellikle beyindeki hücrelerin büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur. Reelin ise, öğrenme ve hafıza oluşturmada etkili olan bir proteindir.

Bu durum insanın hem en güçlü, hem de en zayıf noktasını oluşturur, çünkü bu özellik nedeniyle, insan/insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik bilgiler kullanılmamalıdır.

Yani insanı oluşturan hücreler çok bilinçli olarak, “bilgi oluşturmaya” yönelik bir beden tasarımına yatırım yapmış bir hücreler topluluğudur.

Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır. Az sayıda veriden yola çıkarak çok çeşitli senaryolar üretme yeteneği, verilerin çok güvenilir olmasını gerektirmektedir. İşte dikkat etmemiz ve üzerinde önemle durmamız gereken en önemli nokta budur.

Dünyamızda gittikçe gelişen-büyüyen bir sistem oluşumu söz konusudur. Toplum-hayatı da bunun başında gelmektedir. İnsanlık, kabileler, küçük devletler, büyük devletler, devlet toplulukları aşamalarından geçerek günümüze gelmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, dünyadaki tüm insanlığı "aynı gemide" yaşayan bir kalabalığı dönüştürmüştür. Teknolojik gelişmeler dünyamızı küçülttü, artık her dinden-dilden-ırktan insan bir arada yaşamaya başladı. İnsanlık, ortak bir dünya-toplumu oluşturmak zorundadır. Günümüzde, dünya genelinde bir “insan-toplumu” oluşturma evresinin sancılarını çekmekteyiz.

İnsanlara, doğa ve dünyanın sahipliğinin hariçteki-tepedeki bir sistemde olduğu bilgisi veriliyor. Doğa tepedekilerce parsellenip sahipleniliyor ve sahiplenilen yerlerdeki tüm varlıklar efendinin mülkü olduğu görüşü halka empoze ediliyor. Halk efendilere ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalacak şekilde bir görüşle toplum hayatına başlıyor.

Tepedekilerin gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Halkı köleleştirecek olan “para” faktörü tepedekilere terk edilmiş ve halkın kulluk fermanını imzalanmıştır. Bu şekilde, parayı kontrolünde bulunduran tepedekilerin oluşturduğu bir “işveren” sınıfı ve boğaz tokluğuna çalışan bir işçi sınıfı doğup-gelişmiş olur. Yine Tepe’den yönetimli hayat görüşüne uygun olarak, her millete (devlete) kendi dillerinde (bir peygamberle) kutsal mesajlar gönderilir ve halkın bu kutsal bilgilere uyarak yaşamalarının şart olduğu öğretilir.

Halbuki doğa tabandan yönetilen sistemde çalışmaktadır ve her şey karşılıklı etkileşimle oluşmaktadır, her şey tabana dayalı olmak zorundadır, çünkü enerji denilen faktör, hep tabandadır, tepede bir enerji gücü yoktur. Her varlık çevresiyle bağımlılık içinde olduğu için etkileşim gereklidir. İnsanlar arası etkileşim ise, sundukları hizmete endekslidir. İnsanlar sundukları hizmetin karşılığının belirlenmesinde (yani takas işleminde) bizzat devrede olurlarsa, gerçek bir toplumsal ortaklık oluşur. Tüm geleneksel sistemlerde her şey, tepedekilerce belirlendiğinden, adil bir hizmet-alış-veriş sistemi sağlanamamaktadır. Halk ise bu gerçeğin farkında olmadığından, kendisine zarar veren bu sisteme bağlılığa inatla sahip çıkmaktadır. Kral-sultan vs. insanların uydurmasıdır, asil-soylu, adi-soylu gibi bir ayrım yoktur

Günümüz dünyasında egemen olan durum kısaca yukarıda özetlendiği gibidir. Gelişmiş ülkeler bu konuda biraz daha mantıklı davranarak, halkına özgür düşünme ve davranma hakkı tanımışsa da, doğada tabandan yönetimli bir hayat görüşünün egemen olması gerektiği, ve tüm insanların, ortak bir hayat görüşünde anlaşıp-uzlaşmalarının zorunlu olduğu gerçeğini hiçbir devlet savunmamakta, hala kendilerinin durumunun iyi olması, diğer geri kalmış toplumların da kendi başlarının çaresine bakmaları gibi pasif bir davranış içindedirler.

Gelişmiş ülke halkları, geri kalmış toplumların geri-kalmışlıklarının nedeni konusunda fikir, çözüm üretmek zorundadırlar, yoksa “dünya batarsa, onlar da batacaklardır.”

Ve bu kaçınılmaz olmuştur, çünkü bilim-ve-teknolojik gelişimler dünyadaki tüm insanlığı “aynı-gemide-giden” bir kalabalığa dönüştürmüştür. Çünkü Afrika'da yaşayan bir kişi Amerika'da veya Avrupa'daki bir kişiye cep telefonuyla bir mesaj göndererek o noktada içme suyu şebekesine ölümcül bir mikrop (zehir) eklemesini söyleyip, milyonlarca kişinin sağlık durumunu etkileyebilir. Veya bir insanı bir canlı bombaya dönüştürebilir ve düşman bellediği bir ülkenin en kalabalık noktasında intihar saldırısı yaptırarak yüzlerce masum insanın ölümüne sebep olabilir. Durum böyle olunca, sorunlarımıza dar bölgesel perspektiften değil, tüm dünyamız açısından bakmamız gerekir.

Yani BİLGİ faktörü doğadaki oluşum ve gelişimlerin temelindeki mucizevi faktördür. Ve bilgi üstel (yani eksponansiyel) bir fonksiyon olarak gelişim göstermektedir.

1.2.        Bilgi Ve Bilinç Arasındaki İlişki Ve Fark


Bilgi, fizikteki “boson” kavramıyla ilişkilidir; yani varlıklar (maddeler) arası etkileşimleri etkileyip, yönlendiren faktördür, kütlesi yoktur, ama enerjisi (momenti) vardır. Ve bu enerji (kuvvet alanı) varlıkların kimyasal ve fiziksel yapılarının değişmesiyle, sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Bilinç ise, varlıkların fiziksel-kimyasal yapılarında (farklı atomlar, farklı moleküller) oluşturulmasıyla kayıt edilen davranış usulleridir. Yani bu iki faktör, karşılıklı bir etkileşim içindedir. Bilgi, varlıkların kimyasal bileşim değiştirmelerine göre çevreye yayılan sinyallerdir. Bilinç ise, sürekli değişen bu sinyaller sistemini algılayarak, yeni varlık oluşumları oluşturma yeteneğidir. YANİ YARATICILIK SİSTEMİDİR.

Yani bilgi ve bilinç faktörleri doğadaki oluşum ve gelişimlerin kilit noktalarıdırlar.

Şimdi bu iki faktörün zaman içindeki gelişimine bakarak, doğayı ve hayatı anlamaya çalışalım.

Bitkiler milyarlarca polen veya spor üreterek, bunların rüzgar, vs. gibi olaylarla doğada dağıtılıp, uygun ortamlar bulup, oralarda çoğalmalarına dayalı bir stratejiye bel bağlamışlardır. Tohum rüzgarla bir kayaç çatlağına düşmüşse, oradaki ÇEVRE KOŞULLARINI algılamaya başlar: Nem oranı, sıcaklık, ışık durumu, mineral içeriği (beslenme-olanağı), vs. gibi onlarca faktörü dikkate alır. Hangi faktörleri dikkate alacağı, tohumun genetik bilgi deposunda kayıtlıdır, yani TOHUMUN BİLİNCİ, kimyasal bileşiminde kayıt altına alınmıştır. Çevre koşulları ise “BİLGİ-DEPOSU”  işlevi görürler.

Enerjinin farklı yerlerde depolanması, doğadaki kuvvet türlerini muazzam artırmıştır. Çünkü enerji yoğun olduğu yerden daha az yoğun olduğu yerlere akarak, kuvvet dediğimiz sürükleyici faktörü oluşturur. Yani Bilgi faktörü, doğadaki farklı kuvvet türlerinin ortaya çıkışında an rolü oynar.  

Doğadaki enerji alanı spektrumu bu şekilde sürekli değişip-çoğalınca, “BİLGİ” öz-değer sistemi sürekli olarak “çevrede değişiklikler oldu, onları algıla ve yeniden örgütlen” dürtüsüyle sürekli olarak değişim-dönüşümlere uygun yeni üst-sistemler oluşturma eylemleri içinde ilerlemektedir. Yani doğada oluşan yeni üst-sistemler hakkındaki veriler-bilgiler sürekli olarak alt-sistemlere (dolayısıyla en tabandaki kuantsal sisteme) aktarılmaktadır. Bu nedenle doğa her gün yeniden doğmakta ve sürekli gelişmektedir.

Bu nedenle CERN gibi araştırma merkezlerinde atom-altı-öğelerle yapılan deneylerin hiçbiri, bir önceki gün ile aynı sonucu vermemektedir.

Tavuk-yumurta (veya doğum-ölüm) döngüsü, değişim-dönüşümlü sistem olan dinamizmin bir sonucudur. Bu dinamizmi başlatan ve sürdüren ise, “kuant” dediğimiz en temel “hareketlilik-dinamiklik” öğeleridirler. Doğadaki bu dinamik sistemin nasıl işlediği, son 15-20 yıl içinde (Haken 2000) aydınlanmaya başlanmış ve “Information & self-organisation” olarak özetlenmiştir. Yani kuant dediğimiz en temel “dinamizm” öğeleri, bilgi oluşturarak kendilerini yönlendirmektedirler.   

Doğadaki varlıkların hepsi, aynı temel kimyasal elementlerden oluşurlar. “Zaman” dediğimiz farklılaştırma faktörü, bu kimyasal elementlerin kombinasyon farklılıklarına dayanır, çünkü her farklı bileşimin farklı bir görüntüsü ve farklı bir etkileşim sinyali vardır.

Kimyasal bileşimin ve yapısal dokusunun değiştirilmesi, varlığın çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, ona uygun olacak şekilde kendi yapısında (bileşiminde) değişiklikler yapması şeklinde olur ki, bu da “information & re-organisation = bilgilen ve yeniden-örgütlen) olarak özetlenen tabandan yönetilen sistem oluşumu sonucudur. Yani “bilgi”, kimyasal yapıya ve fiziksel dokuya yansıtılır. Varlıkların yapılaşmasına yansıtılan bilgi, kutuplaşma veya anizotropik (sıcak-soğuk, artı-eksi, erkek-dişi, vs gibi) özellikler oluşturarak, enerji akışını yönlendirir.  Yapılaşmanın değişmesiyle varlığın görüntüsü değişir, görüntünün değişmesi zaman olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, bilgi + kimyasal-bileşim + fiziksel-doku + enerji + zaman faktörleri birbirleriyle iç-içe kavramlardır.

Doğadaki her canlı, organları tarafından algılanan sinyallere göre davranır.

Doğada her şey zamanla değiştiği için, canlılar bu değişimleri algılayacak şekilde reseptörler oluştururlar ve onların verilerine göre davranırlar. İnsanlar ise yönlendirici faktörün harici bir efendi sisteminden geldiği inancına göre beyinlerindeki algılayıcıları değiştirdiklerinden, doğal sisteme uygun davranamamaktadırlar.

10.3. Ve Hücreler “Bilgi oluşturarak, bir şeyler yaratan” İnsanı Oluşturur!


Şimdi “insan” cinsinin ortaya çıkış yeri ve zamanı hakkında gerekli bilgileri görelim.

Tabandan yönetilen sistemlerde yeni bir ekolojik sistemin ve canlı türlerinin ortaya çıkması şöyle gerçekleşir: Doğal sistemde belli bir ortamda özel sınırlayıcı koşullar ortaya çıkınca, bu sınırlayıcı ortamdaki öğeler arası etkileşimlerin karşılıklı olarak birbirleriyle sürekli etki-tepki yapmalarına bağlı olarak, “düzen oluşturma = order parameter)” denilen düzenlenme sistemi oluşur ve bu yeni düzen ölçütlerine uygun yeni yapısal unsurlar ortaya çıkar. Yeni oluşan bir göl veya adadaki ekolojik koşullar bu şekilde değişirler. Galapagos adalarındaki veya Hazar Denizi, Karadeniz, Tanganika, vs. göllerindeki yeni ekolojik sistemler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. 

Doğu Afrika'nın yukarıda gösterilen bu yöresi, iç dinamik kuvvetlerin etkisiyle, bir taraftan yükselirken, diğer taraftan da yarılmaya başlar. Bu durum karşısında, elbette bölgenin hem iklimi değişir hem de bu iklim değişikliğine paralel olarak bitki örtüsü değişmeye başlar. Bitki örtüsünün değişmesi, yöredeki hayvanların, daha doğrusu, hayvanları oluşturan hücre kolonilerinin de yeni kombinasyonlar oluşturarak, bu değişen koşullara uyumlu "yeni kılıflar= yeni hayvan türleri" oluşturmalarına neden olur.

Dünyamız sürekli değişim-dönüşüm içindedir ve bu değişim-dönüşümler coğrafik durumu da çok değiştirir. Örn. 250 milyon yıl önce dünyadaki tüm kıtalar birleşmiş halde iken, 250 milyon yıl önceleri parçalanmaya başlar. Parçalanma Atlantik okyanusunun olgunlaşmasıyla devam eder ve bu arada Afrika’dan büyük kıta parçaları kopar. Bu  parçalardan biri de Hindistandır ve yaklaşık 10 milyon yıl önce Asya kıtası ile birleşir. Bu birleşme sırasında aralarındaki denizde milyonlarca yıldır birikmiş olan tortullar sıkışarak yükselirler ve günümüzün en yüksek dağ-kuşağını Himalayaları oluştururlar. 

Yaklaşık 5 milyon yıl önceleri, dört ayaklı memeli yaratıklardan iki ayaklı insansı (hominid) yaratıkların oluşması olayı, bir ortam değişikliği sonucu oluşmuştur. Doğu Afrika, ~10-12 milyon yıl öncelerine kadar, tropik ormanlarla kaplı bir bölge iken, ~10 milyon yıl önceleri, Doğu Afrika Rifti denilen yerkabuğu yükselmesine dayalı yırtılma olayı sonucu, hem binlerce metreye varan bir yükselmeye uğramış, hem de yırtılma sonucu, sarp yamaçlarla çevrili derin bir vadi sistemi oluşturmuştur. Bu jeolojik olay sonucu, özel sınırlanmış bir ortam ortaya çıkmıştır. Bölgenin yükselmesi zorunlu olarak bitki örtüsünde değişikliğe yol açmış, tropik orman örtüsünün yerini savana ortamı almıştır. Ormanlarda ve ağaçlar üzerinde yaşamaya alışık 4 ayaklı bir memeli yaratık grubunun, yaşam ortamlarının savana ortamına dönüşmesi ve bu değişik ortamda izole (hapis) kalmaları sonucu, beslenme-savunma sistemlerinde değişiklikler oluşmaya başlamış, ve bu değişikliklerin çok uzun yıllar sürmesi sonucu, ağaçlarda-dört-ayaklı-yaşama sisteminden, savanlar-arasında-iki-ayak-üzerinde-yaşam tarzına geçiş zorunlu olmuş ve hominid (insansı) denilen iki ayaklı yeni bir cins (Australaopitechus) ortaya çıkmıştır.

Şekil: İki ayaklıların (Hominidlerin) son 5 milyon yıllık zaman içerisindeki çeşitli türleri (Gedik 1998’den). Australopitechus diye adlandırılan cins yeryüzünün ilk iki ayaklı yaratığıdır. Belden altı "insansı", belden üstü "maymunsu" görünüşlü bu iki-ayaklı yaratık, yaklaşık 1.5 m boyundadır ve kafatası, ancak bir bebeğinki kadar bir büyüklüktedir. İki ayağı üzerinde yürümesi nedeniyle "el" denilen bir organla karşı karşıya kalan bu yaratık, bu "el" organını, bazı şeyleri "sopa" olarak kullanarak değişik bir yaşam tarzının (modasının) başlangıcını yapmıştır. Bu ilk iki-ayaklı yaratığın da değişik ortamlara uyumlu değişik türleri oluşmuştur: Kimi daha çok bitkisel ağırlıklı bir beslenmeye yönelirken, kimi etçil ağırlıklı beslenmeye yönelmiş, kimi her ikisini dengeli şekilde kullanmıştır. Bu farklı yaşam şekillerine uygun olarak da farklı kemik ve kas yapıları tipleri oluşturmuşlardır.

Daha sonraları başka birçok değişiklikler olması karşısında, bu çok farklı türdeki değişimleri daha iyi değerlendirebilecek, gelişmiş bir veri-yorumlama sistemi oluşturma yöntemine geçilmiş ve gittikçe büyüyen bir beyin sistemi oluşturulmuş ve Homo habilis'le başlayıp, Homo erectus'la devam edip, Homo sapiens'le sürmekte olan farklı insan türleri hayata geçmişlerdir. 

Doğada her şey sürekli değiştiği için, insanı oluşturan hücreler de insan beynini, “çevrende şu anda neler olup-bitiyor ve gelecekte neler değişebilir, bunları araştır da, ona göre işlem yapılsın” mantığıyla, muazzam senaryolar üretecek şekilde oluşturmuşlardır. Diğer canlılar daha iyi koku-alma, daha iyi-görme, daha hızlı koşabilme gibi yeteneklerini geliştirmeye ağırlık vermişler ve bu yönleriyle doğaya uyumlu olmaya çalışmışlardır. İnsanı oluşturan hücreler ise, tüm bu alanlardaki yeteneklerinden feragat ederek, doğada neler nasıl oluyor, bunları nasıl takip edip, onlardan yararlanabilirim, gelecekte neler nasıl değişebilir  gibi “yorumlama” yeteneğine yatırım yapmışlardır. Hücreler, zaman içinde çevrelerinde birçok şeyin değişebileceğinin farkında olduklarından, beyin-denilen yönlendirici sistemin hücrelerini sabit-değişmez olarak değil, sürekli değişip, çevre faktörlerine uyum sağlayacak bir yetenekle donatmışlardır. Bu yeteneğe, beyin hücrelerinin değişen çevre koşullarına uyum sağlayabilmeleri anlamına gelen “Neuroplasticity” denir.

Beyin konusundaki araştırmalar, sık-sık tekrarlanan olayların, beyindeki bağlantıların oluşturulmasında temel rol oynadığını göstermiştir. Hafıza kaydının yapıldığı sinir hücrelerinin her biri, 10.000den fazla farklı türde faktörü dikkate alıp- değerlendirecek şekilde bir yapıya sahiptirler (Lisman ve diğ.2018).

Hücreler değişim-dönüşümlü bir doğal sistem içinde ve hep karşılıklı etkileşimlere dayalı sinyal alışverişlerine göre oluşup-geliştiklerinden, yorumlamaya dayalı beyin bölgesi gelişimde de aynı taktiği uygulamaktadırlar. Çocuk doğduktan sonra oluşturulmaya başlanan neo-korteks denilen beyin kesimindeki hücrelerin örgütlenmeleri, tamamen bizlerin çevremiz hakkında hücrelerimize aktaracağımız verilere ve bilgilere göre düzenlenmektedir. Bizler çocuklarımızı doğa ve dünyaya uyumlu, sorunlarını kendi aralarında konuşup-anlaşarak çözecek bir şekilde de yetiştirebiliriz, başkalarından gelecek emirlere uyarak ve bu emirler doğrultusunda başkalarıyla kavga edecek ve savaşacak şekilde de! 

2.             Bilgi ve yaratıcılık ilişkisi


Her canlı hücrelerden oluşur ve hücreler canlının gereksinimlerine uygun şekilde organ veya organeller oluşturarak canlının doğal koşullara uyumlu davranmasını sağlarlar.

İnsanı oluşturan hücreler bu temel ilkeden biraz saparak, insan beynini, çok farklı senaryolar üretecek, çok geniş çerçeveli düşünüp- davranacak bir yetenekle donatmışlardır.

Bir katılımcı, “insan yaratıcı ise neden bir hücre oluşturamıyor?” şeklinde insanın yaratıcılığına itiraz etmişti. Yanıtım şu idi:

Doğada yaratıcılık alt-sistemlere aittir, onlar doğadaki değişim-dönüşümlere uyabilmek için çeşitli üst-sistemler oluştururlar. Hücreler alt-sistemdir, insanlar (bedenler) üst-sistemdir. İnsan hücre oluşturamaz, hücreler insan oluşturur. Önceki bölümlerde açıklandığı gibi, insan da doğadaki değişimlere uygun bir beden oluşturma amacıyla hücrelerce oluşturulmuşlardır. İnsanın yaratıcılığı ise, insanlığın karşı-karşıya olduğu sorunları çözecek şekilde bir üst-sistem (yani toplum) oluşturmaktır. İnsanlığın oluşturduğu (yarattığı) ürünlere bakılırsa, hepsi toplumsal yaşamın gereksinimleri olan şeylerdir. Bu ürünler, hücrelerin beden oluşturmak için oluşturdukları kalp, böbrek, beyin, el, ayak, vs. gibi organlara denk gelirler. O organlarla da farklı bedenler oluşturulmuştur. Yani insanlık eninde-sonunda doğal-sisteme uygun bir gerçek ekolojik toplum oluşturacaktır. Bu girişimi engelleyenler, Tepe’den yönetimli düşünüp-davranan bilim-insanları, din-adamları, para-babaları, siyasetçiler vs.dir.

Canlılar çevresinde kendisini etkileyecek faktörleri algılayacak organlar-organeller, proteinler, vs oluşturulur. Bu sayede doğadaki farklı koşullara uyum sağlayarak yaşamını sürdürür. Biz insanlar onlar kadar bu konuda başarılı değiliz.

Bir örnek verelim:

Jeoloji öğrencileriyle saha çalışmaları yaptığımız bir yaz gününde, hava güllük-güneşlik iken, birdenbire ani bir fırtına kopar ve ceviz büyüklüğünde dolu taneleri başımıza yağmaya başlar. Kafamızda şişliklerle, bir süre sonra öğrenci yurduna döneriz ama ıslanmayan, zarar görmeyen kimse yoktur.

Aklıma şu soru gelir: Arılar bu güzel günde mutlaka kırlarda çiçeklerden nektar topluyor olmalılar. Böyle yok edici bir felakette hepsinin ölmesi gerekir. Acaba onlara ne oldu?

Ertesi gün, saha çalışması yaptığımız yere yakın bir yerde arı-kovanları bulunan birine gidip, bu soruyu sordum. Verdiği cevap ilginçti: Dolu yağmurunun başlamasından kısa bir süre önce, sürüler halinde tüm arılar kovanlarına dönmüşlerdi!

Sadece fırtına değil, deprem, volkan patlaması gibi felaketlerden etkilenecek hayvanlar da, bu felaketleri önceden algılayıp, önlem almaktalar.

Peki insanı oluşturan hücreler neden bu konuyu dikkate almayıp, bizleri bu tür yeteneklerden mahrum bıraktılar?

Çünkü insanı oluşturan hücreler çok daha geniş bir bakış açısıyla   hayatı ve doğayı algılamaya ve ona uygun çözümler üretecek çok geniş spektrumlu bir beden ortaya koymaya kalktılar. 

İnsan hariç hiçbir canlı, dünyamız nasıl oluştu, evren nasıl oluştu gibi sorularla uğraşmaz, ama biz uğraşırız. Bu nedenle, bir insan nasıl doğuyor, il insan nasıl oluştu? Dünyamız nasıl oluştu? gibi binlerce soruyu kendine sormaya başlar.

İnsanlığı kültür gelişimi grafiğinden anlaşıldığı kadarıyla, bu soruları sormak yaklaşık 300 bin yıl  başlamış, çünkü o zamandan beri ölülerini gömmeye;  45 bin yıl önce duvarlara, taşlara resimler yapmaya; 27-28 bin yıl önceleri, insan nasıl oluşmakta sorusunu sorup,  doğurganlığı temsil eden hamile kadın heykelcikleri yapmaya; 15-20 bin yıl önceleri ölümden sonra tekrar dirilmeyi tasarlamışlar ki, ölenleri en değerli eşyalarıyla birlikte gömmeye; 12 bin yıl önceleri ay-güneş ve yıldızların hayatı nasıl etkilediğini sorgulamışlar ki, gök-yüzündeki bu öğeleri gösteren şekiller çizmeye başlamışlardır.

Zaman olgusunun önceki bölümlerde açıklanan gelişim aşamaları, doğal sistemin sürekli bir gelişme içinde olduğunu ve bu gelişmelerin de bilgi oluşturularak yapıldığını göstermektedir. Doğadaki değişim-dönüşümler olarak karşımıza çıkan zaman olgusu, atom-altı-öğelerin çevrelerini algılayarak, oluşan yeniliklere göre, yeni üst-sistemler oluşturduklarını göstermektedir.

İnsanlık doğadaki yaratıcıyı (Tanrıyı) anlamak istemektedir. Yaratılan şeylerin kimler tarafından yapıldığına bakmak sorunu çözer. Bilgisayar, araba, vs insanlar tarafından; insan, koyun, balık, vs. hücreler tarafından oluşturulmaktadır. Öyleyse bunların yaratıcısı, alt-sistemleri olan hücrelerdir. Hücreler atomlar-moleküller tarafından oluşturulurlar, atomlar atom-altı-öğeler denilen kuantsal sistemle oluşturulduğundan, doğadaki tüm yaratıcılık sisteminin oluşturucusu kuantum alemi olmaktadır.  

Yaratıcılık hep alt-sistemlerle başlar, atom-altı-öğeler atomları; atomlar molekülleri; moleküller hücreleri, hücreler bedenleri oluştururlar ve sahiplenirler; ömürlerini belirlerler. O ömür sonunda üst-sistem tekrar alt-sistemlerine ayrışır; ve doğadaki değişim-dönüşümlere göre yeni üst-sistem oluşumları tekrar başlatılır. Yani doğal sistemin yaratıcılığı, tabandan yönetilmeye dayanır, sürekli-değişim-dönüşüme göre çalışmaktadır. Bu nedenle evrensel ölçekte bir gelişme, bir evrim vardır.

Zamanın dünyamızdaki gelişim aşamaları, canlılığın kuantsal sistemle başladığını göstermektedir. Dolayısıyla hayat sistemi gittikçe evrimleşmektedir. Bu evrimleşme bilgi faktörü ile olmaktadır. Yani yaratıcılık, dinsel öğretilerin öngördüğü gibi “olsun” denildiğinde oluşan bir sistem değil, enerjinin gittikçe daha yoğun bir şekilde kullanılmasına yönelik arayışlar, olasılık hesapları ve en olası sistem arayışı şeklinde olmaktadır. 

Yani her şeyi önceden bilen ve ona göre doğa ve dünyayı yaratan bir yaratıcı değil, olasılık hesapları yaparak, en iyi yapıların gelişmesini, kötülerin elenmesini sağlayan bir yaratıcılık söz konudur. Bu nedenle farklı düzeylerde yaratıcılık ortaya çıkmış, önceleri hücresel düzeydeki yaratıcılık egemen olmuştur. 5 milyon yıl önceleri ise, sadece bu dünya üzerindeki koşullara dikkate alarak yeni bedenler oluşturan bir beden değil, evrensel ölçekte düşünerek yaşamayı ön-plana alan bir cins oluşturmaya geçiş başlamıştır.

Hayatın-doğum-ölüm döngülü ve de atom-altı-öğelerle başlatıldığının bilinmediği zamanlarda, yaratma-erki  tepedeki bir güç-sisteminde düşünülmüştür.

Halbuki, insanlar hayvanların çiftleşmeyle oluştuklarını görüyorlardı. Bu çiftleşmede erekle dişi arasında bir şeylerin alınıp verildiğini de düşünebilirlerdi. Yani küçük ölçekli bir şeylerin bir canlının oluşturulmasında rol aldığını düşünebilirlerdi.

İnsanların ateş yakmasını, cam, tekerlek, at-arabası vs. gibi bir sürü yenilik ortaya koyduğunu, diğer hiçbir hayvanın böyle bir yapma-yaratma yeteneği olmadığını da fark edebilirlerdi. Yani insanların belli bir yaratıcılık yeteneğine sahip olduklarını fark edebilirlerdi.

Ama onlar yaratıcılığı, varlıkların içsel bileşenlerinde değil de kendilerinden daha büyük ve güçlü süper-insanlarda olduğu yönünde görüşler oluşturmuşlar ve bu görüşlerini de töreler olarak insanlara belletmişlerdir.  

Bu nedenle doğal sistemin oluşturucu ve yaratıcılarını, süper-insansı, erkek-dişi özellikli, ebedi ömürlü varlıklar olarak tasarlamışlardır.

Doğal sistemin oluşturucu ve yaratıcılarını, süper-insansı, erkek-dişi özellikli, ebedi ömürlü varlıklar olarak tasarlayan insanlar doğal olarak yaptıkları tapınaklarda bu inancı simgelemiş olmalılar. Yani Göbekli Tepe tapınaklarının merkezlerinde bulunan T-şekilli sütunlar erkek-dişi kutsal Tanrı figürleri olarak düşünülmüştür.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder