DOM (7)- İNSANLAR NEDEN DİĞER CANLILARDAN DAHA FARKLIDIR?

DOM (6)- İNSANLAR NEDEN DİĞER CANLILARDAN DAHA FARKLIDIR?

    İnsanlar kendilerini doğadaki tek bilinçli yaratık olarak görürler. Fakat “bilinç” kavramı göreli bir değerlendirmedir. Zihinsel özürlü bir insanın bilinci, bir köpeğin bilincinden daha düşük bir seviyede olabilmektedir. Bu nedenle, kesin sınırlı bir bilinç tanımı söz konusu değildir. Bilinci en basit şekliyle “bir varlığın kendisini etkileyen faktörleri fark etmesi ve davranışını bu faktörlere göre ayarlaması” şeklinde tanımlarsak, tüm varlıkları, özellikle de kuantsal düzeyde, ‘bilinçli’ kabul etmemiz gerekir
    Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistemde yaşıyoruz. Dinamik sistemlerde tüm olaylar ve oluşumlar bilgi oluşumuna dayalı olasılık hesapları gereğince gerçekleşmektedir. Bu nedenledir ki, Dinamik Sistemler Teorisi “information & self-organisation = bilgi oluşumuna dayalı otonom örgütlenmeler” olarak özetlenmiştir.  “Maximum Information Principle = mümkün olduğunca çok bilgi oluşturma ilkesi”, dinamik sistemler teorisinin en önemli faktörlerinden biridir. Bu nedenle “bilgi oluşturma” tüm varlıklarca çok önemli olmaktadır.

İnsanlarda Bilgi Oluşumu

- 100 yıl önceleri bilgisayar, TV gibi elektronik aletlerinden yoksunduk, çünkü bu tür aletleri yapacak bilgilere sahip değildik.
- 500 yıl önceleri otomobil, tren, uçak gibi motorlu taşıtlardan yoksunduk, çünkü bu tür aletleri yapacak bilgilere sahip değildik.
- 15.000 yıl önceleri tencere, kazan gibi madenî eşyalardan yoksunduk, çünkü bu tür eşyaları yapacak bilgilere sahip değildik.
- Bir milyon yıl önceleri geceleri karanlıkta yaşamak zorundaydık, çünkü ateş yakmasını bilmiyorduk.
İnsanlığın kültür ürünlerini bir ‘zaman cetveli’ne yerleştirecek olursak, Şekil 22’deki gibi bir görüntü ortaya çıkar. Buna “bilgi gelişimi eğrisi denir” ve şekilden de anlaşılacağı üzere, üssel (eksponansiyel) bir özelliktedir.
Şekil 7.1
Şekil 7.1: İnsanlığın bilgi gelişimi eğrisi. İnsanlık kültürü yaklaşık 2.5 milyon yıl önceleri taş yontmakla başlar ve yaklaşık 40 bin yıl öncelerine kadar, ateşin kontrolü, ölülerin gömülmesi gibi bir-iki yenilikle çok yavaş ilerler. Bundan sonra çok hızlı bir ilerleme dönemi başlar: ~32 bin yıl önceleri zıpkın, ~27 bin yıl önceleri iğne, ~17 bin yıl önceleri takı-eşyaları, ~10 bin yıl önceleri tuğla ve tuğladan evler, ~4 bin yıl önceleri cam eşyalar, 562 yıl önceleri matbaa, vs gibi ürünlerle üssel bir gelişim içine girer (Gedik 1998’den).


    Görüldüğü gibi, bilgi oluşturma olgusu hem zaman içinde gelişiyor, hem de bilgiler birbirlerine bağlı olmak, birbirlerini tetiklemek zorundadırlar. Ateş-yakma bilgisi olmadan maden elde etme bilgisi oluşturulamaz; maden elde etme bilgisi olmadan, motorlu aygıtlar yapma bilgisi üretilemez; motorlu aygıt yapma bilgisi olmadan elektrikli veya elektronik aygıt yapma bilgisine ulaşılamaz. Her yeni oluşturulan eşya veya bilgi, onu takip eden bir başka şeyin oluşum koşullarını hazırlar. Bu nedenle tüm oluşuklar ve oluşumlar, birbirleriyle karşılıklı bir bağımlılık ve bilgi alış-verişi ilişkisi içindedirler ve aralarında “heterarşik” bir bağ vardır. “Heterarşi”, doğadaki bu karşılıklı bağımlık ilişkisinin anlaşılmasından sonra, bu anlamda kullanılan yeni bir terimdir.
    Aynı tür bir üssel gelişim, canlıların yeryüzünde ortaya çıkışlarında da görülür.
Şekil 7.2
Şekil 7.2: Canlılar âleminde bilginin üssel gelişimi ve Kambriyen Patlaması. Yeryuvarında hayatın gelişiminin üssel oluşu, paleontologların dikkatini çekmiş ve Kambriyen Patlaması diye bir terim üretilmiştir. Kambiyen-Proterozoik geçişine denk gelen bu dönüm noktasından önce hayat çeşitliliği az, bundan sonra ise çok fazladır.

Hücrelerde Bilgi Oluşumu ve Hayatın Gelişimindeki etkisi

    Jeolojik veriler yeryuvarında hayatın ~3.5 milyar yıl önceleri prokaryotik tek hücrelilerle başladığını göstermektedir. Prokaryotlar bilgi depolama aygıtı olarak sitoplazmalarında tespih şeklinde basit bir DNA zinciri bulundururlar. Prokaryotik düzeydeki bu hayat yaklaşık 2 milyar yıl öncelerine kadar devam eder ve o sınırda ökaryotik tek hücreli canlılar ortaya çıkarlar. Ökaryot’larda, genetik bilgilerin depolandığı özel bir çekirdek yapısı oluşturulmuştur. Bu çekirdek içinde DNAlar histon denilen makaraya benzer yapılar üzerine sarılacak şekilde dizilirler. Bu şekilde, çok fazla bilginin, düzenli şekilde depolanması olanaklı kılınmış olunur. İlk çok hücreli canlılar yaklaşık 1 milyar yıl önceleri ortaya çıkar ve ondan sonra çeşitlilik hızla artmaya başlar. Çok fazla bilginin bu şekilde depolanabilinmesi, ökaryotik canlıların, dolayısıyla gelişmiş bir hayat sisteminin yeryuvarında gelişebilmesindeki en önemli faktör olmuş ve Şekil 7.2’de gösterilen türde üssel bir canlılar âlemi ortaya çıkmıştır.


Chaisson (2001, 2010 ve 2011) yayınlarında “Energy Rate Density = Enerji Akış Yoğunluğu” dediği bir kavram oluşturarak, doğadaki basitten başlayarak karmaşık yapısallaşmalara doğru gelişen evrimleşmenin bilgi oluşturma potansiyeline bağlı olarak geliştiğini sayısal değerlerle gösteren güzel bir çalışma ortaya koyar.
Önce bu “enerji-akış-yoğunluğu” kavramından ne anlaşılması gerektiğini bir-iki örnekle açıklayalım.
1: Bir aile arabalarıyla bir orman yoluna girip, uygun bir yerde piknik yapmak için dururlar.  Oldukça ıssız bir ortam olan o noktada arabaları bozulur. Aileden kimsenin arabayı tamir edecek yeteneği yoktur. Hemen cep telefonu ile yardım isterler. 1 saat içinde arabayı tamir edecek bir ekip gelir, araba tamir edilir ve aile evine döner.
Şimdi 50 yıl öncesinde aynı durumun söz konusu olduğunu düşünün, ormanda telefon yok, çevreden gelip-geçen yok, aileye yardım ancak 1 gün sonra gelir.
2: Günümüzde bir kamyonla 10-15 tonluk bir yükü, bir 7-8 saate Ankara’dan İstanbul’a taşıyabiliyoruz. 500 yıl önceleri bu kadar yükün taşınması için yüzlerce at-arabası ve haftalarca süren bir zaman gerekirdi.
Bu örnekler zaman içinde bilgi-düzeyinin geliştiğini ve bu bilgiye göre de maddelerin değişik kombinasyonlara sokularak daha kısa zamanda daha çok iş-yapacak şekilde yeniden re-organize edildiklerini göstermektedir. (cep telefonu da, kamyon da aynı tür atom ve moleküllerden oluşmaktadır, değişen tek şey bu atom ve moleküllerin kombinasyon şekilleridir.

Chiasson, bu tür madde-bileşimi kombinasyonlarının evrenin oluşumundan itibaren başladığını ve günümüze dek sürdüğünü göstermiştir. Yani enerji-akış-yoğunluğu, daha kısa zamanda daha fazla iş yapabilme yeteneğidir ki, bu da bilgi geliştirilmesiyle sağlanmaktadır.

    Buckminster Fuller “ephemeralization” adlı “universal intelligence efficiency = everensel zihin etkinliği” diyebileceğimiz bir kavram oluşturarak, teknoloji sayesinde daha az emekle daha kısa zamanda daha çok iş yapabilme gibi bir gidişattan söz etmiştir (Smart 2008). Chaisson’un çalışması  böyle bir genel gidişatın evrensel ölçekte de geçerli olduğunu ıspatlamıştır.

Şekil 7.3
  Chaisson’un gösterdiği üzere, evrenimizde enerji-akış-yoğunluğu zamanla eksponansiyel şekilde artmaktadır. DOM-sistemi bilgileri de doğada bilgi düzeyinin zamanla eksponansiyel şekilde arttığını ortaya koymaktadır. İş yapma kapasitesi (enerji akış yoğunluğu) bilgi oluşturma ile tam bir bağlantı içinde olduğundan, Chaisson’un bulgularıyla DOM-sistemi verileri tam bir örtüşme içindedirler. Çünkü, “bilgi” varlıkların yapısal-dokusal durumunda yapılan değişikliklerle kayıt altına alınır ve bu şekilde enerjinin nerden nereye akması gerektiğini belirler. Enerji-akımı sistemi ise verimliliği oluşturur. Böylelikle, doğadaki evrimsel gelişimin, varlıkların aktif bilgi oluşturmalarına bağlı olarak gerçekleştiği ortaya çıkmış olur.

Şekil 7.3: Galaksilerden, insan toplumlarına kadar değişik sistemlere ait enerji-akış-oranı değerleri. (Chaisson 2010).




Bilginin Üssel Oluşumunun Anlamı ve Sonuçları

    Üssel fonksiyonlar y=ex şeklindedirler ve üssel fonksiyonların türevleri hep ex olarak kalırlar ve asla sıfırlanmazlar. Bunun anlamı, bilgi oluşturma yeteneğinin sadece insan veya hücre gibi canlılarla sınırlı olamayacağı ve maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam edeceğidir. Nitekim maddenin en küçük bileşenleri olan kuantsal sistemlerin bilgiye göre davrandıkları daha önceki bölümlerde gösterilmişti.   
Şekil 7.4

Şekil 7.4: Bilgi oluşumunun üssel şekilde gelişmesi, “Değişimler hakkında bilgi oluştur ve bu bilgilere göre yeniden örgütlen” anlamında bir Hamiltoniyen faktörünün bulunmasını zorunlu kılar. (Gedik 2006’dan).


    Daha önceki bölümlerde gösterildiği üzere, tüm varlıklar enerjilerini kuantsal öğelerden alırlar ve kuantsal öğeler de fotosentez olayında görüldüğü üzere, molekül hücre gibi gittikçe büyüyen üst-yapısallaşmalar içinde bir araya gelmişlerdir. Bu şekilde birbirleriyle bağlantılı sistemler (Tümleşik sistemler –Integrated levels) ortaya çıkmışlardır.
    Bu kuralların neden oluştuğunu anlamak için, varlıklar arası ilişki sistemlerine kısaca bakalım.
    Canlılar âleminin en temel öğelerini fotosentez yapan hücreler oluştururlar ve foton dediğimiz kuantsal enerji öğelerini, (örneğin) şeker dediğimiz bir molekülde depolarlar. Bu şekilde doğadaki enerjinin bir kısmı şeker molekülleri şeklinde, farklı bir sisteme aktarılmış olunur. Şeker gibi bir molekül oluşturulmadan önceki zamanlardaki varlıklarda ”şeker” kavramı ve şeker molekülü arama bilgisi bulunmazken, şekerin ortaya çıkmasından sonra oluşan ve şeker molekülündeki enerjiden geçinen varlıklarda, ekstra bir “sinyal arama ve işleme devresi” oluşturulmuştur. Gerek şeker moleküllerini ve gerek şeker üreten hücreleri yiyen canlıların oluşturdukları bedenler, farklı protein, yağ vs. oluştururlar. Dolayısıyla bu canlılarla beslenen canlılar, bu canlıların yaydıkları sinyalleri algılayıcı devreler de oluşturmak zorundadırlar. Bu şekilde yeryuvarında her yeni ortaya çıkan canlı türünden sonra oluşacak varlıklar, hem önceki zamanlarda oluşmuş varlıkları algılayıcı (ve işleyici) devreler oluşturmak, hem de yeni oluşan varlığı algılayıp-işleyecek bilgi devreleri oluşturmak zorundadır. Bu nedenle fizikte  “Maximum Information Principle (MIP)” (Maksimum Bilgi Oluşturma Prensibi) denilen temel kural ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bilgi üssel
    Bu temel bilgilerden sonra, insanı oluşturan hücrelerin neden ”bilgi” oluşturma ve yorumlamaya ağırlık veren bir beden yapısallaşmasına gittiklerini anlamak kolaylaşır. Şimdi bunu görelim.
    İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu, kesin bir gerçekliktir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da yine kesin bir olgudur. İnsan dâhil birçok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği, günümüz gen teknolojisi ile ortaya konulabilmelidir.
    Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ., 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.
    Araştırma sonunda, 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı, 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) (insanlara özgü hızlı gelişim bölgesi) koymuşlardır.
Şekil 7.5
Şekil 7.5: Memeli hayvan beyinlerinde korteks yapısı farkları. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür.
    Bu anormal gelişmiş “yorumlama” yeteneği sayesinde insanlar, çok az sayıda veriden (gözlemden) muazzam senaryolar üretebilen bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu durum insanın hem en güçlü, hem de en zayıf noktasını oluşturur, çünkü bu özellik nedeniyle, insan/insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik bilgiler kullanılmamalıdır. (Bloom ve Lazerson 1988’den değiştirilerek).   
    Bu bölgenin hangi organın yapısallaşmasında etkili olduğu araştırıldığında, beynin korteks kesiminin gelişiminde rol oynadığı ve beyindeki hücrelerin, büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur.
     Bu bölge, “humanid” olarak tanımlanan cinsler haricindeki tüm diğer memeli hayvanlarda çok az değişim gösterirken (0.27), şempanzelerde (2), insanda ise (18)  değerine ulaşan bir oranda hızlı değişimler göstermektedir.  (Bu değerler, bir genetik kodlama içinde tekrarlann modül sayısını gösterirler)
    Bu sonuçlar çok ilginçtir, çünkü olay rastgele bir şey değil, bilgi ve yorumlama yeteneğini artırmayı amaçlayan, çok belirgin bir hedefe yönelik bir eylemdir.
     Şempanzelerdeki 2 değerli bir HAR1 artışı onların kendilerini aynada görünce tanımalarını sağlayacak kadar bir yorumlama yeteneği sağlarken, insanlardaki 18 değerindeki bir HAR1 artışı, bizleri insanlaştıran faktör olmuştur. (Sadece şempanzeler ve insanlar, kendilerini aynada görünce, görünenin kendisi olduğunu fark eder; diğer hayvanlarda bu yetenek yoktur!)
Bu genetik araştırma sonuçlarından sonra, Şekil 7.5’de gösterilen beyinsel yapı farklılıklarının neye bağlı olarak oluştuğu, insanlığın ne anlama geldiği daha kolay anlaşılır olur.

     İnsan beyninin birkaç veriye dayanarak binlerce senaryo yapabilmesi, kendisinin diğer canlılardan çok üstün olduğu aymazlığına götürmüştür. İnsan beyni çok fazla senaryo, diğer canlılar ise çok az senaryo üretebildiğinden, “Düşünüyorum, öyleyse varım (Descartes)” şeklinde bir yorum yaparak, insanın bilgili ve bilinçli, diğer varlıkların bilgisiz ve bilinçsiz olduğu yanılgısı bu nedenle ortaya çıkmış ve insanları megalomanyaklaştırmıştır.
    Hayali senaryolar üretmek başka şeydir, doğada sürekli değişen çevre koşullarını algılamak ve o değişimlere göre kendine bir yön vermek başka şeydir. Doğal sistemde önemli olan, çevredeki değişim-dönüşümleri algılamaktır, çünkü insanların ihtiyacı olan şey, çevresindeki enerji ve kuvvet dağılımlarının (yani varlıklardaki değişim-dönüşümlerin) nasıl olduğunu saptaması ve ona göre geleceğini planlamasıdır.
      Bizler gelmekte olan bir felaketi (bir depremi, ani bir fırtınayı, vs) algılayıp canımızı kurtaramazken, diğer canlılar bu konuda başarılı olabilmektedirler. Peki kim daha bilgili ve bilinçli?  İşe yaramayan binlerce senaryo üreten bir beyin mi, yoksa az hayal ama çok gerçekçi hesaplama yapabilen diğer canlılar mı?
     İnsan hücrelerinin bilgi oluşturmaya verdiği bu önem nedeniyle, insanlar hayvanlar kadar koşamaz, onlar kadar iyi koku alamaz, onlar kadar iyi göremez vs., ama onlardan çok fazla hayal kurar ve bir-iki veriden giderek binlerce senaryo üretebilirler. Ve üretmişlerdir de. Metafiziksel tüm kavramlar, insan beyinlerinin oluşturdukları bu tür tasarımlardır ve çoğunun gerçek maddi doğada hiçbir karşılığı yoktur. Ama bizler, gerçek olan bu doğa ve dünyada yaşıyoruz ve beyinlerimizdeki hücrelerimize sadece ve sadece doğadaki gerçeklere uygun veriler aktarmalıyız ki, onlar da, bu verilere uygun şekilde, doğa ve dünyamızın gerçeklerine uygun senaryolar üretebilsinler ve biz insanlar bu güzel doğayı cehenneme çevirmeyelim.

Devamı DOM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder