DOM (5)- TABANA DAYALI KARŞILIKLI BAĞIMLILIK DERECELERİ VE KATALİZÖR ETKİSİ

DOM (5)- TABANA DAYALI KARŞILIKLI BAĞIMLILIK DERECELERİ VE KATALİZÖR ETKİSİ

    Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar.  …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a veya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar.  …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!”  Bu ifadelerin daha kolay anlaşılması için, “madde ile manâ” arasındaki şu bağlantıyı belirtelim. Maddeler, bildiğimiz atomlardan oluşur. Ancak bu atomların nasıl bir araya geleceği, ne kadar büyük veya küçük sistemler oluşturacakları gibi konular, enerji dediğimiz kuantsal salınımcıların denetimindedir.
    Her yeni oluşturulan varlık, yapısına işlenmiş geçmiş zamana ait karşılıklı bağımlılık ve değişim-dönüşüm bilgileri nedeniyle, yeniliklerle dolu bir doğal sistem içinde ortaya çıkacağını bilmektedir. Bu nedenle sürekli olarak çevresini algılamaya ve hangi faktörlere daha çok bağımlı olduğunu saptamaya çalışır. İnsan çocuklarını ele alacak olursak, bebekler ana-babaların bakımına aşırı şekilde bağımlıdırlar.
    Doğadaki yeni oluşacak sistemlerle ilişkileri düzenlemek için bilinç devresi oluşturulmuştur. Bilinçaltı geçmiş zamanlara ait kalıtsal bilgilerle denetlenirken, bilinç, yeni oluşan çevre koşulları ile ilgili konuları halletmek içindir.
Doğadaki tüm kimyasal elementler arasında belli yönlerde artan veya azalan bir enerji-alış-verişi sistemi vardır.
    Nöroloji dediğimiz bilim dalı ile uğraşanlar “neurons that fire together wire together = aynı anda ateşleyen nöronlar arasında bağlantı kurulur” şeklinde bir genelleme yapmışlardır (Siegel 1999). Yani, bir bedeni oluşturan hücreler, çevrelerinden aldıkları sinyallerin eş-zamanlı olanlarını birbirleriyle ilişki içine sokacak temel bir yaklaşım içindedirler. Bu temel yaklaşım, doğadaki tüm diğer oluşumlarda da geçerlidir. Örneğin bir kimyasal reaksiyonun oluşumunda, çevredeki tüm moleküllerden gelen sinyaller birlikte değerlendirilirler; ama o moleküllerin hepsi aktif olarak o reaksiyona katılmazlar. Reaksiyon sadece 3-5 molekül arasında gerçekleşir, ama bu 3-5 molekül arasında gerçekleşecek reaksiyonun gerçekleşebilmesi için, bir sürü başka molekülün de çevrede bulunması şarttır, çünkü reaksiyon ancak onlardan gelen elektro-manyetik sinyallerin de mevcut olması durumunda oluşur. Bu etkiye katalizör etkisi denir.

    Beyindeki her bir sinir hücresi 10.000’lerce ‘dendrit’ dediğimiz alıcı ucunu, bedendeki çeşitli organlara uzatır ve onlardan gelecek sinyalleri değerlendirmeye başlar. Bedendeki her hücre ise, kendi çevrelerindeki tüm fiziko-kimyasal ve biyolojik faktörleri (ısı, basınç, asit-baz oranı, tuzluluk, oksijen oranı, glikoz oranı, vs. gibi yüzlerce faktörü) değerlendirerek davranışını belirler. Tüm bu değerlendirmelerde ise, enerji durumu diyebileceğimiz bir temel kriteri dikkate alarak davranır. Şöyle ki: Doğadaki kimyasal elementler arası etkileşimler elektron-pozitron alış-verişleri çerçevesinde gerçekleşir. Yukarıdaki şekilde görüldüğü üzere, periyodik tabloda, soldan sağa doğru gidildikçe elementlerin elektro-negatiflik derecesi artarken, aşağı doğru azalma söz konusudur.

Hücreler enerji durumu değerlendirmelerinde Na-K arası enerji farkından yararlanırlar.


    Bir bedende hücre içi Na-yoğunluğu, beden sıvısı içindeki yoğunluktan azken, K-yoğunluğu beden sıvısı içindeki yoğunluktan fazladır. Diyelim ki, hücre içinde bir işlem yapılacak. Hücrelerin işlem yapıcı aletleri proteinlerdir (enzimlerdir). Söz konusu enzimin işlem yapabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Enzime bu enerji, ATP’nin (Aadenosine Tri Phosphate) ADP’ye (Aadenosine Di Phosphate) dönüştürülmesi şeklinde sağlanır. Bu işlem için, hücre zarındaki Na-K pompa kanalı açılır ve hücre içine Na iyonları alınır. Na’un elektro-negativitesi K’a oranla fazla olduğundan, ATP hidrolize olur ve ADP’ye dönüşür. Çıkan enerjiyi enzim kullanır ve gerekli işlemi yapar. İşlem yapıldıktan sonra,  Na-K pompa kanalı tekrar açılır ve bu defa Na dışarı atılır, onun yerine K iyonları içeri alınır ve hücre normal yaşamına devam eder.
   Hücrelerin temel enerji kaynağını glikoz adı verilen şeker molekülleri oluşturur. Şeker moleküllerinin oranına bağlı olarak da insulin denilen bir hormon üretilir ve bedendeki şeker kullanımı düzenlenir. Kandaki şeker oranı yüksekse, hücre içindeki enerji de fazla, dolayısıyla, ATP oranı yüksek demektir. Bu durumda KATP kanalı kapalı olur. Bedendeki (kandaki) insulin oranı artırılırsa, Ca-kanalları açılır ve hücre ATPyi ADPye dönüştürerek enerji harcamaya zorlanır.
Hücrelerin bilgi depolama işlerinde kullandıkları şifreleme tamamen enerji artışı veya azalışı prensibine dayanır.
    Buna benzer şekillerde Na+/H+ , Na-Ca, K-Ca dönüştürücüleri vs.ler de vardır. Bu farklı fiziko-kimyasal dönüştürücüler yardımıyla hücreler organellerindeki çeşitli iyon konsantrasyonlarını artırıp-azaltabilmekte ve bu sayede çeşitli enerji türlerini birbirlerine dönüştürmektedirler. Örneğin “lysosome” denilen torba içindeki asit oranını H-pompaları vasıtasıyla artırarak torbacıklar içine aldıkları bir maddeyi eritebilmekte, bu şekilde o maddeyi sindirmiş olmaktadırlar.

 Görüldüğü üzere, hücreler rastgele işlem yapmıyorlar, tersine hep enerji durumunu dikkate alarak, yararlı-zararlı veyahut kazançlı-kazançsız hesaplamalarına göre davranıyorlar. Hücrelerin bu kâr-zarar hesaplamalarına dayalı işlemleri, mutasyon denilen amino-asit dizilimleri oluşturmalarında da görülür. Şöyle ki: hücrelerin dilinde tüm genetik bilgiler, 2 hidrojen bağlı olan Adenin-Timin veyahut 3 hidrojen bağlı olan Cytosin-Guanin molekülü ardışımları olarak kayıt edilir. Bu iki molekül çifti arasındaki fark ise, sadece NH2’ye karşı CH3 (daha basite indirgendiğinde N’ye karşı CH) bulunmasıdır.Şekil 21’de verilen C ve N izotopları arası ilişki diyagramı dikkate alındığında, azotla karbon atomlarının, ortamdaki enerji potansiyeli durumuna göre birbirlerine dönüştükleri açıklanmıştı. Dolayısıyla, hücreler genetik bilgilerini, çevrelerindeki enerji durumuna göre, bağlantının 2 hidrojenli mi yoksa 3 hidrojenli mi olmasının daha avantajlı olacağı hesabına göre yapmaktadırlar. Yani ortada yine bir kâr-zarar hesabı  yapılması söz konusudur. Dolayısıyla, rastgele mutasyon olması diye bir şey söz konusu değildir. Bu konuyu destekleyen araştırmalar yeni-yeni ortaya çıkmaya başlamışlardır. Örn. Lind ve diğ. (2010) mutasyonların mRNA yapısallaşmasını ve duraylılığını sağlamaya yönelik olduklarını göstermişlerdir.
    Bilgi ve bilinç sistemi diğer canlılara göre çok gelişmiş, insan denilen bir varlığın oluşumu DOM-(7)- İnsanlar Neden Dİğer Canlılardan Daha Farklıdır? 
başlıklı bölümde açıklanacaktır.


Devamı DOM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder