DOM (21)- HÜCRELERİN DAVRANIŞLARINDAN İNSANLAR İÇİN ÇIKARTILACAK DERS

DOM (21)- HÜCRELERİN DAVRANIŞLARINDAN İNSANLAR IÇIN ÇIKARTILACAK DERS

    Önceki bölümlerde açıklandığı üzere, doğada her şey bileşenlerinin denetimi ve kontrolü altında olmaktadır. Bileşenler oluşturdukları yapıya sahip çıktıkları, o yapıyı ayakta tuttukları sürece o sistem hayatta kalmakta, yoksa dağılmaktadır.
    Durum böyle iken, neden insanlar ait oldukları toplumsal sistemlerde işlerin yolunda gitmesi için bizzat aktif rol almıyorlar da, toplumun sevk ve idaresini, lider dedikleri ve olağanüstü yetkilerle donattıkları kişilere bırakıyorlar? Bedendeki her bir hücre geceli-gündüzlü kendine düşen görevi yerine getirecek şekilde çabalarken, insanlar neden tembel, pasif duruyor ve işlerin tepedekilerce yerine getirilmesini bekliyorlar?
    Bu sorunun yanıtını bulmamıza yarayan ipucunu Frazer’in (1890) bir araştırması vermektedir. Frazer bu eserinde, Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya, Pasifik adalarına kadar dünyanın birçok ülkesindeki gelenek ve görenekleri ve bunların nasıl ortaya çıktıklarını araştırmıştır. Vardığı sonuç çok ilginçtir: İnsanlar daha rahat yaşamaları, toplumda işlerin yolunda gitmesi, kuraklık olmaması, ürünlerin bol olması, vs. gibi nedenlerden hareketle gelenek ve göreneklerini oluşturmuşlardır. Ürünlerin bol olmasını, kuraklık olmamasını vs. ise doğa-üstü bir gücün denetlediğini varsaydıklarından, bu doğa-üstü  gücü temsil ettiğine inandıkları lider, kral, vs. gibi kişilere bel bağlayarak daha rahat bir yaşam süreceklerine inandıklarından, toplumda işlerin sevk-ve idaresini, tepeye yerleştirdikleri ve olağanüstü yetkilerle donattıkları bu kişilere bırakmışlardır. İşte bu şekilde tepeye bağımlılık sisteminin temelleri atılmış ve insanların kendileri pasif kalmaya alıştırılmışlardır. Binlerce yıldır bu böyle sürmektedir, çünkü her şey geleneklere yansıtılmıştır ve otomatik şekilde nesilden nesile aktarılmaktadır.

    Bir devlet toplumun sahipliğini/yönetimini  kral, sultan gibi otoritelere, veyahut  otoriter yetkilerle donatılmış cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, YÖK, Danıştay, Yargıtay, vs. gibi tepeye yerleştirilmiş makamlara bağlıyorsa, o toplumda her zaman bu tepedeki güç odaklarını ele-geçirme savaşları yapılır. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır yapılan tüm kavgalar ve savaşlar bu yüzden olmaktadır. İktidar dediğimiz bu tepeyi ele geçirmeye dönük mücadeleler, toplumsal hayatta karşılaştığımız sorunlarımızın büyük bir kesimini oluşturur. Şimdi tarihimizden örneklerle konuyu açıklık getirelim.

- Tarih boyunca cinayetler, darbeler, komplolar

İster faili belli olsun, ister olmasın, tüm siyasi cinayetler, komplolar, vs. iktidar dediğimiz devlet yönetimini ele geçirme mücadelelerinden kaynaklanırlar. 

Örneğin İngiltere’de:


- Aethelred II, üvey kardeşi  Edward’I  Corfe şatosunda öldürterek 978’de  İngiltere kralı olmuştur.
- Kral Henry I ( 1100 - 1135 ) kardeşi kral William II’yi 1100 yılında öldürterek onun yerine kral olmuştur ve kendisi de 1135’de zehirlenerek öldürülmüştür..
-Kral Edward II ( 1307 - 1327 )  1327 yılında karısı Isabella tarafından Berkeley şatosunda öldürtülmüştür.
- Kral VI. Henry 1471’de Londra Kulesinde bıçaklanarak öldürülmüştür. Yerine oğlu V. Edward geçer.
-1483’de ise  V. Edward ve kardeşi Richard Londra Kulesinde Richard III tarafından hapsedilmişler ve sonra da kaybolmuşlardır. Yeni kral ise Richard III ( 1483 - 1485 ) olmuştur.

Bizim tarihimizde ise:

      - Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, amcası Dündar Bey’i rakip gördüğünden onu öldürtür. Yerine oğlu Orhan Bey geçer,
      - Orhan Bey’den sonra tahta geçen 1. Murat hem oğlunu, hem kardeşini öldürten ilk padişah olarak bilinir. Kardeşleri İbrahim ve Halil ile oğlu Savcı Bey’i öldürtmüştür.
      -  Yerine geçen Yıldırım Beyazıt, kardeşi Şehzade Yakup’u öldürtür.
       - Ondan sonra, kardeşlerini öldürterek tahta çıkan 1.Mehmet olmuştur.
       - Ondan sonra tahta geçen 2. Murat amcası Mustafa Çelebi’yi ve kardeşleri Ahmet, Yusuf ve Mahmut’u boğdurtmuştur.
       - Ondan sonra tahta geçen 2. Mehmet (Fatih), kundaktaki kardeşi Ahmet’i boğdurtmuştur.
       - Ondan sonra tahta geçen Yıldırım Bayezit, Kardeşi Cem Sultanı öldürtür (Taht kavgasını kaybeden Cem, İtalya’ya kaçar; Yıldırım Bayezit de, Papa Alexandre Borgia’ya 300 000 altın vererek Cem Sultan’ı öldürtür (1495); cesedini Bursa’ya getirtir.)

     ¨Kardeşler (ve yakın kan-bağı olanlar) arasındaki iktidarı ele geçirme mücadeleleri bu şekilde devam ederken, Osmanlı Devletinin son yıllarına doğru, iktidarı ele geçirme mücadelesine saray erkânı ve askerî güç mensupları da dâhil olur. Padişahlara, sadrazamlara darbeler yapılarak iktidara sahip olma mücadeleleri devam eder.
    ¨Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasıyla birlikte, asil-soyluluğa dayandırılan “babadan oğula” iktidar hakkı yerine, Cumhuriyet denilen halkın sahipliğine dayandırılan yeni bir devlet-yönetimi anlayışı oluşturma çabaları başlar.
         ¨Devlet yönetimini ele geçirme mücadeleleri bu yeni sistemde de devam eder; karşılıklı suikastlar gündemden eksilmez.
     ¨Çok-partili demokratik sisteme geçişle birlikte, halk farklı görüşlere bölünür ve iktidar mücadelesi halk arasına kadar indirgenir. Her bir siyasi parti, devlet bürokrasisinin içine kendi yandaşlarını yerleştirmeye başlar. Siyasi cinayet şebekesi zincirleri oluşur. Bu tür mücadeleler nedeniyle ‘Sabahattin Ali’ler, Abdi İpekçi’ler, Turan Dursun’lar, Doğan Öz’ler, Uğur Mumcu’lar, Gün Sazak’lar, Nihat Erim'ler, muhtemelen Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Muhsin Yazıcıoğlu ve daha niceleri hayatlarını kaybederler. İktidarı ele geçirme çabaları çeşitli komplolar düzenlenmesi, darbe planları yapılması vs. şeklinde hâlâ devam etmektedir. Üstelik günümüzdeki bu iktidar savaşları sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde gerçekleşmektedir, çünkü insanlığın çıkarları artık ulusal sınırları aşmış, uluslararası bir düzeye ulaşmıştır. Ülkemizde son yarım asır içinde işlenen cinayetlerde ve kurulan komplolarda yabancı güçlerin “parmağı” bir yana, resmen “elleri-kolları” vardır.
    Uzatmaya gerek yok, iktidarı ele geçirmek için cinayetler işlenmesi, tarih boyunca hep olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bu tür mücadeleler, sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her ülkesinde olmaktadır. Toplumun sahipliğini tüm halka değil de tepedeki bir kişiye veya zümreye bağlamak, tüm sorunların kökenini oluşturur.

- Diğer sorunlarımızın nedeni de Doğadaki Sistemi yanlış yorumlamış/yorumlamakta olmamızdan kaynaklanmaktadır.

1- Yargıyı, eğitim sistemini vs. etki altına alma çabaları: yukarıda açıklanan, iktidarı ele geçirme mücadelelerinin bir başka ayağını oluşturur.
    Liderli sistemler, tüm bürokrasi çarklarının tepedeki güce bağımlılığını gerektirir. Bu nedenle, hak ve hukuk sistemi adil işlemez. – Bunun  en çarpıcı örneği, Mithat Paşa’nın idam kararıdır. Bkz.

2- “İnsanların sağcı-solcu, laik-şeriatçı, alevî-sünnî, türk-kürt,  vs. gibi kutuplaşmalara bölünmesi” olayı.
    Bu durum, demokrasi denilen ve halkın idareyi ele alması olarak tanımlanabilecek sistemin ortaya çıkmasıyla yaygınlaşan bir toplumsal sorundur. Asil-soyluluğa (hânedan) dayalı “babadan oğula” aktarılan yönetim hakkı, demokratik sistemlerde yerini “particilik” denilen farklı görüş sahipliğine bırakır. Bunun sonucu, halk farklı görüşlere bölünmek durumunda kalır. Bu farklı görüşler, kâh sağcı-solcu, kâh laik-şeriatçı gibi farklı gruplaşma oluşumlarına yol açar. Etnik veya mezhepsel bölünmeler,  lider, şıh-şeyh gibi tepede bulunan kişilerin yönlendirmeleri ve yandaş sahibi olmaya çalışmaları sonucu ortaya çıkarlar; yani halka gösterilen hedeflere göre halkın farklı yönlenmelere gitmesi olayı söz konusudur. Çünkü liderli sistemlerde kader, liderce belirlenir. Halbuki doğada her varlık kendi geleceğini bizzat kendisi çevresiyle etkileşerek belirler. Bu işlemde de temel amaç, daha rahat bir duruma ulaşabilme mücadelesine yöneliktir.


3-Devlet denetiminde bulunan fabrikaların özelleştirilmeleri.

    Son çeyrek asır içinde, devlet yönetiminde olan işletmelerin, özel sektör işletmeleri karşısında gittikçe başarısızlığa düşmeleri nedeniyle, dünya genelinde, devlet sektörleri bu tür işletmeciliklerden çekilmeye ve işletmeleri özel sektörlere satmaya yönelmişlerdir ve özelleştirme denilen işlemler dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır.
   Acaba özel işletmeler neden devlet sektörüne bağlı işletmelerden daha verimli olmuşlardır? Burada önemli olan konu, bu sorunun yanıtını bulmak ve ona göre davranmaktır.
     Dünyamızda her şey sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir ve tüm işletmeler dünyadaki bu değişim-dönüşümleri dikkate alarak kendilerini yeniden yapılandırmak,  re-organize etmek durumundadırlar. Özel işletmelerde fabrikanın sahibi, işletmesini yenileyip dünya koşullarına uydurmak konusunda, devlet işletmelerine göre daha avantajlıdır; çünkü olayları takip edip, gereken önlemleri hemen alabilir.  Halbuki devlete bağlı bir işletmede, müdür tepedekilerden, onlar da daha tepedekilerden  müsaade isteyecektir; bürokrasi çarkı çok yavaş işler. Ayrıca tepedekiler demokrasi gereği seçimler nedeniyle sık-sık değişecektir. Her yeni gelen, belki de hayatında hiçbir işletme işletmemiş müdür, işlere uyum sağlayana kadar, “atı-alan Üsküdar’ı geçmiş olur” ve işletme zarar edecek duruma düşer.
   



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder