DOM- 16- VARLIKLAR ARASI KARŞILIKLI BAĞIMLILIK ZİNCİRLERİ VE DÖNGÜLERİ


Hayat nereye doğru gitmektedir?

         Ebedi bir öteki dünya hayatına mı?
         Kaotik bir sona mı?
         Gittikçe değişip-gelişen bir evrensel sisteme mi? 

Hayatın ne olduğunu anlamak için, zaman kavramının ne olduğunu bilmek gerekir, çünkü ömür dediğimiz şey, zamanın bir dilimidir. “Zaman” kavramının anlamını bilmeden hayatın ne olduğu anlaşılamaz. Bu nedenle önce ”ZAMANın” ne olduğu ve nasıl oluştuğunu görelim.
Ömür zamanın bir dilimdir, peki Zaman nedir?
Zaman kavramı şimdiye dek statik sistemli bakış açısına göre değerlendirilmiştir.Statik sistemde doğadaki yapıcı-etkileyici güç varlıkların haricinde olduğu varsayılan, görünmez bir varlığa bağlı olarak düşünüldüğünden, zaman kavramı da, bu varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak düşünülmüştür. Doğadaki her şeyin bu olağan-üstü varlığın ebedi ömürlü olması gerekliliğine dayanılarak da, zamanın sonsuz bir süreç olması varsayılmıştır. (Statik sistem görüşüne göre ebedi varlığın yok olması durumunda, doğanın da yok olmuş olması gerekecektir.)
Doğadaki yapıcı-etkileyici gücün, varlıkların en temelindeki kuantsal enerji sistemi olduğu ortaya çıktığından beri (bak Temel kitap 2. Bölüm) dinamik sistemli hayat görüşü (Dinamik sistemler fiziği) gelişmeye başlamıştır.
Zaman, bir saat gibi, ebedi varlığın verdiği tik-taklara göre işleyen bir süreç olarak düşünülünce, doğadaki tüm olayların bu tik-taklara göre oluşup-geliştiği varsayılır ve fizikçiler her şeyi bu zaman birimine göre hesaplamaya başlarlar.
Tüm oluşum ve gelişimlerin bu zaman birimine göre, hızlandığı, yavaşladığı, oluştuğu, yok-olduğu, vs. düşünüldüğünden, tüm fizik formülleri zamana endeksli olarak tasarlanmışlar, bunun sonucu olarak da, zamanda ileri-geri yolculuk, Kara delikler, Big-bang gibi bir sürü varsayımlar ileri sürülmüştür.
Peki dinamik sistemli bakış açısında zaman nasıl bir şeydir?
İki farklı bakış açısıyla zaman faktörünü değerlendirelim.
1. bakış açısı, an itibariyle. Her şeyin donup-kaldığı, hiçbir şeyin hareket etmediği bir sistem düşünün: Güneş sistemi donmuş, hiçbir gezegen hareket etmiyor; Dünya dönmüyor; insanlar, hayvanlar donup-kalmışlar, bedenler içindeki hücreler donmuşlar; atomlar içindeki her hareket durmuş! Bu durumda ne gün oluşur, ne de yıl. Yani doğada değişim-dönüşüm olmazsa, zaman da oluşmaz. Öyleyse, zaman doğal sistemin değişim-dönüşüm içinde olmasının bir sonucudur!
2. Bakış açısı: Değişim-dönüşümler neye bağlı, neler neye dönüşüyor? Bu bakış açısı bize, uzun-dönemde zaman kavramını anlamamızı sağlar. Şöyle ki:
4.6 milyar yıllık dünyamızın jeolojik geçmişi şekildeki zaman dilimlerine ayrılmaktadır. Her bir zaman dilimini diğerinden ayıran ise, o zaman dilimini simgeleyen özel bir varlığın olmasıdır.
Doğadaki varlıkların hepsi, aynı temel kimyasal elementlerden oluşurlar. Zaman dediğimiz farklılaştırma faktörü, bu kimyasal elementlerin kombinasyon farklılıklarına dayanır, çünkü her farklı bileşimin farklı bir görüntüsü vardır.
Kimyasal bileşimin değiştirilmesi, varlığın çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, ona uygun olacak şekilde kendi yapısında (bileşiminde) değişiklikler yapması şeklinde olur ki, bu da information & re-organisation = bilgilen ve yeniden-örgütlen) olarak özetlenen dinamik sistem oluşumu sonucudur. Yani bilgi, kimyasal bileşime yansıtılmıştır. Bilgi kimyasal bileşime yansıtılır, kimyasal bileşimin değişmesiyle varlığın görüntüsü değişir, görüntünün değişmesi zaman olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, bilgi + kimyasal-bileşim + zaman faktörleri birbirleriyle iç-içe kavramlardır.

Dinamik sistemler fiziğinde bilgi, birbirleriyle etkileşen öğe sayısı ile orantılı bir değer olarak bilinir. Öğe sayısı arttıkça, bilgi düzeyi de artar. İnsan yaşamından örnek vermek gerekirse:
2 sözcük ile oluşturulacak bilgi azdır: Gazete + okumak sözcüklerinden gazete okundu, gazeteyi okuduk gibi az sayıda bilgi oluşturulurken;
Gazete+okumak+reklam+siyaset+haber+olmak gibi çok sayıda sözcükten; gazetede siyaset haberleri okuduk; gazetede reklam haberleri okuduk; siyaset reklam oldu; reklam haber oldu; okumak siyaset oldu; gazete haber oldu; vs. gibi çok sayıda cümle, dolayısıyla “bilgi” üretilir.

Bu durum doğadaki bilgiye dayalı oluşumlarda da görülür. Şöyle ki: proton(p)-nötron(n)-elektron gibi atom-altı-öğe sayısı sayısal olarak çok fazla olsa da, hepsi aynı özellikte olduklarından, oluşturulacak bilgi düzeyi bir p, bir n ve bir e ile sınırlıdır.
Bu atom-altı-öğelerden birer p artışı ile oluşturulan He, Li, C, O, Fe gibi toplam 90 civarı kimyasal elementle, her element ayrı bir özellik gösterdiğinden, bu elementlerin kombinasyonlarını oluşturacağı bilgi düzeyi epey artmıştır ve doğadaki mineral dediğimiz öğeler ortaya çıkmıştır. İnorganik maddeler dediğimiz bu minerallerin sayısı üç-bin civarındadır.
Organik maddeler dünyasında ise, doğadaki bu minerallere ek olarak, 20 civarında amino-asit denilen özel moleküllerin, çeşitli kombinasyonlarıyla oluşan, binlerce protein-modülünden oluşan ve bir-birleriyle etkileşen muazzam bir öğeler dünyası eklenmiştir. Ve bu nedenle hayat dediğimiz sistem, bu organik moleküller alemi içinde gelişmektedir.
Hayatın anlamı, varlıkların yapısal durumlarında (kimyasal bileşimlerinde) neden değişiklikler olduğunun aydınlatılmasıdır.
Hayat konusunun iyi anlaşılabilmesi için, kuantum fiziğinin özetlendiği, temel kitaptaki 2. Bölüm “Enerjinin Kökeni Ve Kuantum Kavramının Ortaya Çıkışı- Atomlar aleminde hayat” dosyasının okunması ve anlaşılması şarttır. Çünkü atomlar alemindeki canlılığı (kuantum fiziğini) anlamadan, onların oluşturacakları daha büyük- üst-sistemleri anlamak mümkün değildir.
Yukarıda sunulan kısa “zaman” özetlenmesinden çıkartılacak en önemli sonuç şudur: Zaman doğada gerçekleşen değişim-dönüşümlerin bir sonucudur ve tüm değişim-dönüşümlerin başlangıcını, varlıkların en temel yapı-taşları olan atom-altı-öğeler oluştururlar çünkü onlar canlıdırlar

Şimdi son çeyrek asırda yapılan bilimsel araştırmalara dayanarak, hayatın anlamına ve geleceğine bakalım.
2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu.
Bu ise “bilgi” faktörü sayesinde gerçekleşmiştir.  300 yıl önce de dünyamızda aynı atomlar ve moleküller vardı, şimdi de aynıları var. Tek değişen şey ise, o moleküllerin at-arabası tarzında değil de, kamyon tarzında birleştirilmeleridir. Bu sayede insanlar daha kısa zamanda daha büyük işler yapabilmektedirler.

İş yapılması enerji ile olduğundan, daha kısa zamanda daha büyük işler yapılması, enerjinin yoğun ve uyumlu bir şekilde kullanılmasını gerektirir ki, buna enerji akışı yoğunluğu (Chaisson, 2001) denir.
Acaba doğadaki tüm oluşumlar böyle bir bilgi-oluşturma faktörüyle mi gerçekleşmiştir?
Chaisson (2001, 2010) basitten karmaşık yapısallaşmalara doğru gelişimlerin, enerji akışı yoğunluğunun artırılmasına bağlı olarak geliştiğini ortaya koyar. Enerji-akış-yoğunluğu, bir saniye içinde bir gramlık kütleden akan-geçen enerji miktarı olarak tanımlanır (erg/s/g).
Enerji akışı yoğunluğu,  galaksilerde saniyede 1 erg civarındayken, yıldızlarda 3-4 erg, gezegenlerde 70-80 erg, bitkiler-aleminde 700-800 erg, hayvanlarda  yaklaşık 10 bin erg, beyinlerimizde yaklaşık 100 bin erg, toplum hayatında 500 bin erg civarındadır. 
Yani, “Enerji-akışı-yoğunluğunun” artırılarak , daha kısa zamanda daha büyük işler yapılması, doğadaki tüm  gelişimlerde uygulanan bir yöntem olmuştur Chaisson(2001, 2010).

Hayvanlar aleminde, 500 milyon yıl önce ortaya çıkan balıklarda 4bin erg/s/g;
200 milyon yıl önceleri ortaya çıkan memelilerde 40bin erg/s/g;
125 milyon yıl önceleri ortaya çıkan kuşlarda 90bin erg/s/g değerleri görülür.
Bitkiler aleminde: 700 milyon yıldan önceleri oluşanfitoplanktonlarda 900 erg/s/g
350 milyon yıl önceleri oluşan çam gibi iğne yapraklılarda 5500 erg/s/g
125 milyon yıl önceleri oluşan çınar gibi ağaçlarda 7200 erg/s/g
30 milyon yıl önceleri oluşan mısır, şekerkamışı gibi bitkilerde 22500 erg/s/g değerleri vardır.
Görüldüğü üzere sadece insanların ürünlerinde değil, doğadaki tüm hayvanlar ve bitkiler aleminde zaman içinde gittikçe artan enerji-akışı-yoğunluklu varlık oluşumları söz konusudur.
Tüm bu oluşumları, galaksi, yıldız (Güneş), gezegen (yer-yuvarı) gibi kozmik ölçekli varlıklardaki enerj-akışı-yoğunluğu değerleriyle bir diyagram üzerinde gösterilirse, şekildeki durum ortaya çıkar.
Bu durum, şu gerçekleri ortaya koyar:
1- Bilgi ve bilince dayalı evrim, fiziksel, biyolojik ve kültürel sistemler gibi evrendeki her sistemde geçerlidir.
2- Tüm bu oluşumlarda geçerli olan ortak  “para birimi = değer yargısı”  “enerji”dir.
3- Doğadaki tüm enerji sistemleri ise kuantsal kökenlidir.

Doğadaki gelişme, en tabandaki kuantsal öğelerle başlayıp, atom < molekül < hücre < beden gibi gittikçe büyüyen sistemler şeklinde devam ettiğinden, yeni bir şey oluşturulması ve yapılması, hep o sistemi oluşturan taban öğelerin (molekül, hücre, vs) yeteneklerine bağlıdır.
Tabandaki öğeler ise, enerjilerini kuantsal enerji bankasından aldıklarından ve bu enerji bankası hep en ekonomik sistemlere yatırım yapma prensibini uyguladığından, doğada yeni çevre koşullarına uyum sağlanmasında canlılar arasında büyük bir rekabet oluşması kaçınılmaz olmuştur.
Rekabet yarışmasında, enerjiyi daha hızlı aktararak, diğer varlıklara üstünlük sağlanması temel hedef olmuştur. Bu tür eylemler ise, tür çeşitliliğinin artmasındaki ana faktör olmuştur.
Bu çeşitlenmeyi anlamak için toplum hayatından bir örnek verelim.
Bir insan her şeyi hücreleri vasıtası ile yapar. Marangozun çekici şu yönde şu kadar kuvvetle sallaması emrini beynindeki hücreleri  verirler.
Böcekleri araştıran bir insanının gördüğü bir böceği tanıması işlemini, o insanının beynindeki hücreler gerçekleştirirler.
Bir insan hem marangoz, hem böcek-uzmanı olamaz, çünkü görevlendirilecek hücreler belli türlerde protein üretirler ve her proteinin başka bir işlevi vardır.
Onun için uzmanlaşma denilen mesleki ayrımlar gerekir. Bu sayede çok daha fazla bilgi oluşturma olanağı ortaya çıkar. Toplum hayatı bu nedenle iş-ve-meslek-mensupları arası bir ortaklık olmak zorundadır.
Doğadaki tür çeşitliliği artışı da aynen bu nedenle oluşur. Örneğin denizlerdeki mavi-, yeşil-, kırmızı-alg gibi farklı yosun gruplarının oluşması, değişik dalga boylarındaki ışığı fotosentezle kimyasal enerjiye dönüştürme işlemlerine  yöneliktir. Bir yosun, hem kırmızı hem mavi ışıktan yararlanacak bir yapısallaşmaya giderse, bu işlemi yapacak protein moleküllerini sürekli değiştirmesi gerekir, çünkü aynı yapıdaki bir protein, belli bir türdeki enerjinin dönüştürmesine uygundur; başka türde bir enerji ortaya çıktığında, protein bileşiminde değişiklik yapılması gerekir. Bu nedenle, belli türlerde enerjiye konsantre olmak ve o enerji türünden yararlanacak şekilde protein molekülleri üretecek bir yapısallaşmaya gitmek, doğada uygulanan en yaygın yöntem olmuştur.
         Kuantsal enerjinin temel özellikleri:    
Dinamizm kuantum sistemine bağımlıdır. Kuant denilen temel enerji öğeleri canlıdırlar. Bu canlılıkları şu özelliklerinden anlaşılır:
1-  Gidecekleri hedefi rastgele değil, “bilgi” oluşturarak belirlerler.
2-  Gidecekleri yerin belirlenmesinde, fizikçilerin dalga-boyu dedikleri salınım-adımlarını kullanırlar. Salınımların anlamı vardır, pozitif (yapıcı) ve negatif (yıkıcı) özelliklidirler. Bu özellikleri de minimum-maksimum arası değişir. Gidecekleri (veya gitmeyecekleri) yerleri gitmeden önce bu salınım adımları ile değerlendirirler. Salınım adımları ölçümü sonunda hangi oranda bir salınım yüksekliği değeri görüldüğüne göre, gidip-gitmeyeceklerine ve hangi oranda yapıcı veya yıkıcı davranacaklarına karar verirler. “Girişim” denilen aydınlık-karanlık şeritler, yapıcılık-yıkıcılık oranı görüntüleridir.
 3- Hep en ekonomik konumu tercih ederler, önlerinde aşılması gereken yüksek bir engel varsa, o engeli aşabilmek için “tunneling effect” denilen bir kuantsal özellikten yaralanırlar, yani gerekli enerjiyi “Doğadan” ödünç alırlar.
4- Aynı kökenli kuantlar evrensel ölçekte birbirleriyle anında haberleşerek evrensel ölçekte enerji dengelenmesi sağlarlar.
5- Doğadaki her  şey enerji alış-verişine dayalı olduğundan, enerjinin bir yerde hapis edilip, başka sistemlere akışı engellenmemelidir. İşte bu nedenle bir foton (kuant) gidilecek yer hakkında karar verirken, gidiş ve dönüş yollarının açık olmasını da dikkate alır, dönüşü olmayan bir yere asla gitmez.
6- Kuvvet denilen itici-yapıcı güç, enerjinin bir yerden bir yere akması sonucu oluşur. Enerji ise kuantum denilen  (h=6.62606896×10-27 (üzeri eksi 27) erg·s) çok küçük enerji kümeciklerinden oluşurlar.
Enerji-akışı-yoğunluğunun artmasına neden olan faktör = Rahatlama dürtüsüdür ve temel kitap içinde açıklanmıştır.
Bu nedenle, doğadaki tüm varlıklar, daha rahat bir duruma ulaşabilmek için
         i- bilgi oluşturma
         ii- birleşme- ortaklık oluşturma
çabaları içindedirler.
Enerjin maddelere nasıl bağlandığını ve nasıl yeni kuvvet türleri oluşumuna yol açtığı da yine “Temel Kitapta” açıklanmıştı.
Evrenimiz gittikçe gelişen düzenli bir sisteme doğru gitmektedir.
Muazzam canlılık özellikleri olan en temel enerji-öğeleri (kuantlar) birbirleriyle etkileşimlere girerek doğayı oluştururlar.
Rahatlama dürtüsü nedeniyle başlayan değişim-dönüşüm sürecinin ilk aşamasında,  sayıları 10 üzeri 120 civarında olduğu hesaplanan kuantsal öğenin kombinasyonlarından sayıları yaklaşık 10 üzeri 80 olarak hesaplanan, proton-nötron-elektron gibi atom-altı-öğeleri oluşurlar.
Bu proton+nötron+elektronların farklı kombinasyonları ise, atom dediğimiz 92 civarında farklı türü bulunan temel kimyasal elementleri;
Bu elementlerin farklı kombinasyonları ise doğadaki aşina olduğumuz tüm organik-anorganik varlıkları oluşturmaktadırlar.
Doğadaki tüm varlıklar proton nötron elektron gibi, 10 üzeri 80 kadar temel öğeden oluşurlar. Günümüzde bunların  %72-73ünün Hidrojen gibi tek protonlu , %25inin He gibi 2 protonlu (1-4 nötronlu) olduğunu, diğer çok protonlu tüm elementlerin ise sadece %2-3lük bir orana sahip oldukları görülmektedir.
 Yani evrenin ancak %3lük bir kısmı zaman içinde gelişme göstermiştir. Evrenimizin %97lik büyük kısmı hala en ilkel devirde (H-He döneminde) bulunmaktadır. 

         Hayat nereye gidiyor?
         Zaman içinde bilgi-düzeyi gelişmekte ve maddeler değişik kombinasyonlara sokularak daha kısa zamanda daha çok iş-yapacak şekilde re-organize edilmektedirler.  Doğadaki her varlık aynı tür atom ve moleküllerden oluşmaktadır, değişen tek şey bu atom ve moleküllerin kombinasyon şekilleridir.
         Dolayısıyla, evrende hiçbir şey değişmez olarak kalamamaktadır, yani ebedi bir şey mümkün değildir.
         Kaotik bir sisteme gidiş ise hiç söz konusu değildir.

Fizik, en temel doğa-bilim dalıdır ve doğal sistemin geleceği açısından teorik öngörüler sunabilmektedir.
Öngörülerin gerçekçi olabilmesi, fizikçilerin doğal sistemi gerçeklere uygun şekilde yorumlayabilmelerine bağlıdır. Ancak klasik fizikçiler evreni “kapalı” ve de statik bir sistem olarak kabul ettiklerinden, doğamızın, dolayısıyla evrenimizin düzensizlikle sonuçlanacağı varsayımında bulunmuşlardır. Son çeyrek asırdaki bilimsel araştırmalar ise, evrenimizin “kapalı” değil, “açık, yani sürekli bir enerji-değiş-tokuşu” içinde, “statik” değil, information & re-organisation olarak özetlenen “dinamik” sistem ilkelerine göre işlediğini ortaya koymuştur. 
Geleneksel görüşler, insanları öylesine şartlandırıp-yönlendirmiştir ki, kuantum fiziği deneyleri doğadaki oluşturucu gücün kuantsal sistemle başladığını ve “information& reorganisation = bilgilen ve örgütlen” prensibine göre işlediğini göstermesine rağmen, fizikçiler şartlanmışlıklarından kurtulamayıp, hala doğal sistemin düzensizliğe doğru gittiğini, ve her şeyin rastgele-çarpışmalarla gerçekleştiğini söyleyebilmektedirler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder